Neden okullarda Kürtçe öğretime fırsat verilmedi?

Fethullah Gülen Hocaefendi, herkül.org isimli internet sitesinde terör ve terörle mücadele konusunda önemli açıklamalarda bulundu.

Türkiye'nin en büyük probleminin, insanlarını birbirine bağlayacak tutkal mahiyetindeki çok önemli bir dinamik olan dini değerlendiremeyişi olduğuna işaret eden Gülen, "Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü'z-Zehra adıyla Van'da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça'nın farz, Türkçe'nin vacip ve Kürtçe'nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir.

Neden okullarda Kürtçe'nin de öğretilmesine fırsat verilmedi?" sorusunu yöneltti.

"Milletimiz bir kere daha yürek dağlayan şehit haberleriyle sarsıldı. Terör hadisesini ve arkasından ülkemizde hakim olan genel havayı nasıl değerlendiriyorsunuz?" şeklindeki soru üzerine Fethullah Gülen Hocaefendi, insanların pek çoğunun yitirdiği değerlerden birisinin ızdırap duyulması gereken meseleler karşısında ızdırapsız olmaları olduğunu belirtti. Yürek dağlayan hadiseler karşısında yüreği yanmayan kimselerin problemlere çareler bulmaları mümkün olmadığı gibi, birilerini teselliye matuf "âh u vâh"larının da yalan olduğuna işaret eden Gülen, "İhmal, ayrı bir günah; kâmetinin çok üstünde bir tavır sergilemek de ayrı bir yalan ve günahtır. Herkesin kendini yeterli gördüğü, her şeyin hakkından geleceğine inandığı ve hayatını ona göre planladığı bir dünyada siz en doğruları bile kimseye duyuramaz ve o zihniyetteki vazifelilere, sorumlulara hiçbir şey kabul ettiremezsiniz. Bu da önemli bir handikaptır; çok ciddi stratejiler ve çareler üretsek de maalesef bugün kimse dinlemez. Hatta -artık mümkün değil, o peygamberlere nasip olmuştur ama- vahiy ve ilhama müstenid bir kısım mesajlar getirseniz, onu bile dinletemezsiniz." dedi.

"Böyle bir dönemde, senelerin ihmalinden dolayı bir kısım müesseseleri tenkid manasına gelecek sözler sarf etmek ve onları suçlamak doğru değil." diyen Fethullah Gülen Hocaefendi, şöyle devam etti: "Ne var ki, bu mübarek vatanın parçalanması tehlikesi karşısında Gandi'nin Hindistan hakkındaki sözlerini hatırlıyorum ve gözlerim doluyor. Hindistan'ın bölündüğü, Pakistan'ın ayrıldığı günlerde Gandi, Muhammed Ali Cinnah'a der ki; 'beni testere ile ortadan biç, ikiye böl; fakat, Hindistan'ı bölme!' İşte, o ölçüde bir ızdırap olmayınca, gerekli stratejiler üretilemez ve o gâilenin hakkından gelinemez."

Ümitsizliği kapılmanın doğru olmayacağını ancak bu güne kadar ihmal edilen tedbirler olduğunu aktaran Gülen, "Keşke, o bölgeye gönderilen muallimler, bugün dünyanın dört bir tarafına ciddi fedakârlıklarla hicret eden gönüllüler gibi, dönmemek, orada ölmek ve oraya gömülmek üzere gitselerdi. Keşke o halkın karakterini çok iyi bilen, çok ciddi bir empati mülahazasıyla onları doğru okuyan ve ona göre muamelede bulunan vaizler gönderebilseydik. Keşke her köye olmasa bile birkaç tanesine bir sağlık memuru, pratisyen hekim gönderebilseydik de okullardaki sağlık derslerini onlar verseler; hem mesleklerini icra etme yoluyla hem de okuttukları çocuklar vesilesiyle ailelerin içine girseler ve kendilerini ifade etselerdi. Keşke halkı öyle kucaklayabilecek adliyeden insanlar ve mülkiye memurları gönderebilseydik. Keşke evleri teker teker gezip toplumun dertlerini dinleyen ve güvenin teminatı olan emniyet memurları gönderebilseydik. Böylece başkalarının halkı idlal etmesine fırsat vermeyecek şekilde bütün sızma kanallarını kapatsaydık. Otuz sene değil, on sene evvel bile ülkeyi idare edenlerin aklı bu işe erseydi ve bunlar bugüne kadar gerektiği ölçüde yapılabilseydi, bugün o problemler kökünden kurutulamasa da en aza indirilmiş olacaktı." şeklinde konuştu.

İnsan öldürerek bir yere varmak ve bir hedefe ulaşmak hiçbir peygamberin ve Hak dostunun defterinde olmadığını vurgulayan Gülen sözlerini şöyle sürdürdü: "Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) 13 sene Mekke-yi Mükerreme'de presleniyor gibi bir baskı altında yaşamış ama bir karıncaya bile ayağını basmamıştır; o mütemerrid, o mütegallip, o mütehakkim insanlara karşı her zaman insanca davranmıştır. İşte, bu ruhun o insanlara anlatılması lazımdır ki dağa çıkmanın önü kesilebilsin. Evet, kim yaparsa yapsın, insan öldürerek ve kan dökerek bir hedefe varmaya çalışmaya ancak vahşet denir, cinayet denir, zulüm denir ve bunlarla da insanlık adına hiçbir hayır elde edilemez."

Bediüzzaman Said Nursi'nin bir dönemde Ermeni Taşnakisyonu'na karşı talebelerini de arkasına alarak gönüllü bir şekilde savaştığını, Rus işgaline karşı alay komutanı olarak mücahade ettiğini, bacağının kırıldığını, esir düştüğünü, Kosturma'da hapis kalan ve harikulade bir şekilde oradan kaçıp Türkiye'ye döndüğünü, İstiklal Mücadelesi'ni destlediğini ve meclise girme yolu açılmasına rağmen, siyasetle hizmet edemeyeceğine inanınca Erek Dağı'nda inzivaya çekildiğini ve buna rağmen senelerce çeşitli bahanelerle zulüm gördüğünü belirten Gülen şöyle konuştu: " 'Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.' diyecek kadar acı ve ızdırap yudumlamıştır. Fakat, kat'iyen olumsuz bir tavır sergilememiş ve milletin huzurunu kaçıracak hiçbir harekete izin vermemiştir. Ben O'nun çırağı, kapıkulu, kölesi sayılmam ama ben de onca senedir burada kendi vatanımdan cüdâyım. Mevcudiyetim oradaki genel ahenge zarar verir diye burada gönüllü duruyorum. Peki siz neden o canavarlığa tevessül ediyorsunuz?!. Öyle bir hak aramanın misali yoktur geçmişte. Ne peygamberlerin nurânî hayatında, ne bir kısım toplum liderlerinin, Zerdüştlerin, Hermeslerin, Budaların, Brahmanların hayatında yoktur öyle bir şey. O ancak şeytan çizgisinde olabilecek bir şeydir."

 

Türkiye'nin en büyük probleminin, insanlarını birbirine bağlayacak tutkal mahiyetindeki çok önemli bir dinamik olan dini değerlendiremeyişi olduğuna işaret eden Gülen, "Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında Medresetü'z-Zehra adıyla Van'da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça'nın farz, Türkçe'nin vacip ve Kürtçe'nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemiştir. Neden okullarda Kürtçe'nin de öğretilmesine fırsat verilmedi? Yurt dışındaki okullarımızda, hatta Amerika'da bile Türkçe seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. Büyük devlet olmanın hususiyeti budur." şeklinde konuştu.

(CİHAN)

Add comment


Security code


Refresh

back to top

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu