İman ve Ateizm - Genç Adam
Dünün muhalifi bugünün devletçisi Dünün muhalifi bugünün devletçisi

‘İslamcı’ların devletle imtihanı

AK Parti kuruluşunda kendini muhafazakâr ve demokrat olarak tanımlamış olsa da, partinin kurucularının ve geniş tabanının ‘İslamcı’ gelenekten beslendiği biliniyor. Bu yönüyle 11 yıldır devlet yönetme tecrübesi yaşayan ‘İslamcıların’ devletle imtihanı ne durumda? Şimdilerde devleti kutsayan, onun bekası için evlatlar feda edenler, geçmişte devleti nasıl tanımlıyordu?
Türkiye’de ‘İslamcı’ gelenekten gelen, kendini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayan bir iktidar var. Kısa süreli Erbakan hükümetinin yanı sıra son 11 yılda da, AK Parti’nin devlet yönetme tecrübesine şahitlik ediyoruz. İktidar, baştan itibaren parti kimliğini İslamcı olarak ifade etmediği için, ilk etapta ‘İslamcı’ denilemez. Ancak parti programı itibarıyla ‘İslamcı’ olmasa bile, parti kurucularının da, geniş tabanının da büyük ölçüde ‘İslamcı’ gelenekten  beslendiği aşikâr. Özellikle son birkaç yıla bakılırsa, AK Parti geniş bir yelpaze olan ‘İslamcılığın’ liberal ucunda dursa da, ‘İslamcılık’la sürekli haberleşiyor, paslaşıyordu. Hep bir kenarında yer alıyor, bir ayağı içeride bir ayağı dışarıda duruyordu. Bir ayağını dışarıda tutan en önemli faktör ise şüphesiz AB üyeliği çabalarıydı. Son zamanlarda AB’den rotasını çeviren, Şanghay’a göz kırpan, liberal ve demokrat gömleğini üzerinden yavaş yavaş çıkaran bir AK Parti olduğu yorumları yapılıyor.

Özellikle 2010 referandumunda AK Parti’yi destekleyen farklı kesimler bütün bu yaşananlara ve bir partinin 3 yılda bu kadar değişmiş olabileceğine inanmak istemiyor. Hal böyle olunca ‘Muhafazakâr tabanlı iktidar, partisi aracılığıyla kendisini devletle mi özdeşleştiriyor? AK Parti devletiyle olan imtihanları ne durumda?’ gibi sorular akıllara geliyor. Tüm bunlar ve merak edilen başka soruların cevabını işin ehillerinden dinledik. Yanı sıra geçmişte İslamcılık çizgisinde duran, her fırsatta devleti eleştiren, hatta “Devletin ‘İslamcılar’ için bir tabu” olduğunu söyleyen ama şimdilerde hem iktidar içinde hem de dışarıdaki liberal-demokrat-muhafazakâr kimliğiyle boy gösteren isimlerin geçmiş söylemlerini, zamanında neler yazıp çizdiklerini araştırdık.

Devleti ele geçirdiklerini düşündüler ama devlet onları ele geçirdi

İslamcılık söz konusu olduğunda, otorite olarak bilinen bir isim yazar-sosyolog Ali Bulaç. Soruları cevaplarken AK Parti’nin İslamcı bir parti olmadığı, kurulurken ve kamuoyuna programını deklare ederken ‘dini referans almadığı, İslamcı bir parti olmadığı’ beyanını hatırlatıyor. AK Parti’nin siyasi reform haritasını AB yol haritası, ekonomik politikalarını Kemal Derviş’in programı, siyasi görüşünü liberalizmin belirlediği, muhafazakâr demokrasi kimliğinin de bununla ilgili olduğu üzerinde duruyor. Bulaç, bugün eleştiri yapmadan önce, İslamcıların devletle ilişkilerindeki üç ana aşamayı anlatıyor: “1850-1924 arası ilk İslamcı nesiller devleti kurtarmak üzere yola çıkmışlardı. Zira Osmanlı Devleti, kurucu ideolojisi İslam olan bir devletti. Yozlaşması, zayıflaması veya İslam’dan uzaklaşması onun İslam’dan radikal kopuşunu ifade etmez. İlk nesil İslamcılara göre eğer devlet İslam’ın asli kaynaklarına dönerse kurtulur, toplum da ıslah olur. 1950-1997 arası ikinci İslamcı nesiller yeni bir devlet kurmak istiyorlardı. Onlara göre ortada İslami bir devlet yoktu. Eğer İslam devleti kurulursa İslam ve Müslümanlar da kurtulur, ne var ki kurmayı hedefledikleri devlet modern ulus devletti, zaman içinde modernite ve ulusalcılık Müslümanların zihnini dönüştürdü. 1997 ile başlayan üçüncü nesil İslamcıların devleti yeniden tanımlamaları beklenirdi. Ancak ikinci neslin İslamcıları, İslamcılığı bırakıp muhafazakâr demokrasi kimliği benimsedi, 2002’de iktidar oldu. Devleti ele geçirdiklerini düşündüler ama hakikatte devlet onları ele geçirdi, zihinlerini, ruhlarını dönüştürdü. Yaşama biçimlerini kökten değiştirdi. Şimdi herkesten çok kendilerinin felsefi ve politik temellerini atmadıkları bir devlete cansiperane sahip çıkıyorlar. Bu İslamcılığın değil, İslamcılığı terk edenlerin trajedisidir.” AK Parti Amasya Milletvekili Prof. Dr. M. Naci Bostancı da AK Parti’nin, ‘İslamcılık’ iddiasının olmadığını söylüyor. Ancak, “İslami referanslar partiyi oluşturan kadrolarda baskındır. Bu ‘İslamcı’ kimlik, başkalarını da aynı istikamette otoriter bir şekilde dönüştürmeye kesinlikle kapalıdır, daha çok içe dönüktür.” diyor. Sonra partinin kimliğindeki muhafazakâr vurgusuna değiniyor. Bostancı’ya göre bu, ülkenin moral değerlerini verili bir set olarak alan, sivil bir anlayışla geliştirilmesinin gerekli olduğu vurgusu. AK Parti’nin devlete biçtiği rol, yol gösterici, denetleyici, belirleyici değil, aksine hizmet edici, sivil inisiyatiflere ve özgürlüklere alan açıcı bir rol. İslamcılık tartışmalarının önemli isimlerinden olan Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne ise muhalif bir karakter taşıyan İslamcılığın, kaza ile iktidara geldiği zaman hemen dönüştüğünü ve İslamcılıktan hızla uzaklaştığını ileri sürüyor ve Türkiye’de böyle olduğunu vurguluyor. Ortaya esnek ve pragmatik bir muhafazakar ideoloji çıktığını söyleyen Türköne, “İslamcılar iktidarı ele geçirdiklerinde kimse onlar kadar hızlı ve kökten devletçi olamaz. Yani motor artık devletten aldığı enerji ile çalışmaya başlar.” diyor.

Devlet de servet gibi insanı azdırır

İktidarın devlet ile olan ilişkilerinde son yıllarda nasıl bir yol izlediği ve devletle olan sınavda ne durumda oldukları sorusuna Ali Bulaç, “Postmodern dünyada yeni bir politik kültür arayışı varken hâlâ muhafazakâr demokratlıktan söz etmek bana tuhaf geliyor. Bunların devletin eteğine sımsıkı sarılmaktan başka seçenekleri yok zaten.” cevabını veriyor. Bulaç’a göre, devlet onlara kibri, iktidarı, başkalarına buyurmayı, dağıtma imkânını, hükmetme duygusunu, rakiplerini tasfiye etme, kontrol ettikleri güçle ötekileştirip ezme hissini tattırıyor. “Dünün devlet muhalifi İslamcılarının tamamı bugün devletçi.” diyen Mümtaz ‘er Türköne, iktidarın devleti kutsadığına, devlete muhalefeti mahkûm ettiğine, bunun ise doğal bir süreç olduğuna dikkat çekiyor. Türköne’ye göre, iktidara zamanında zulmeden kahhar ve kerim devlet, bu sefer onların ellerinde. Bu durumu idealize etmenin ise bir mantığı yok. Yoksulların eline para geçince bu sefer fukaraya tepeden bakmaları gibi bir durum bu. Servete kondular ve bahtiyar oldular. Devlet etimolojik olarak saadet anlamına gelir. Servet insanı azdırır. Devlet de öyle. Prof. Dr. Naci Bostancı ise zamanında İslamcı geleneğin devlete ilişkin olarak söylediği bir ‘şey’ olduğunu ama bunun uzun süre, devleti kesinlikle soyut düzeyde İslamileştirmenin vesayetçi bir yapısı olarak hayal etmek şeklinde kaldığını söylüyor. Bostancı, “Son otuz yıllık dönem içinde İslam coğrafyasındaki daha demokratik gelişmeler, halk katmanlarının siyasette daha etkin olmaları, İslamcı geleneği de çeşitli şekillerde iktidara eklemledi.” diyor. Bunun beraberinde devleti İslamileştirmenin vesayetçi yapısı olarak hayal etmenin kaldırıldığını, onun yerine asayişin, toplumsal dengesizlikleri gidermenin, özgürlükleri sağlamanın etkin aracı olarak yeniden konumlanmasını sağladığını ekliyor.

Bugün devleti kutsayanların dünü

Şimdilerde devleti kutsayan, devletin gücünden ve birtakım sırları olabileceğinden bahseden bazı isimlerin geçmişteki devlet anlayış ve söylemleri doğrusu ilginç. Zamanında  “Bu ülkede cuma namazı kılınmaz, burası dar-ül harptir.” diyen, “Devletten maaş almak caiz mi? Hukuk okumak, avukat olmak caiz mi?” tartışmaları yapan bazı ‘İslamcı’ entelektüellerin ya da siyasilerin devletin gücü ve kutsallığından dem vurması şaşırtıyor.

Mesela şimdilerde AK Parti’nin Adıyaman milletvekili Mehmet Metiner’in geçmişteki devlet söylemleri... Metiner’in genel yayın editörlüğünü yaptığı Girişim dergisinin 1990 Ocak tarihli 52. sayısında ‘Değişimi anlamak’ başlıklı yazısına bakalım.

“Devletin giderek azmanlaşan ve üstün çıkarları (!) için bireyi ve toplumu gerektiğinde feda eden bir konuma bürünmesini istemedikleri insanlar sokaklara dökülüyorlar…”

“Devletin maslahatı için birey ve toplum feda edilir” anlayışı saltanat kültürünün bir sonucudur. Ve ne yazık ki bugün aynı anlayışı bir kısım İslamcılar da paylaşmaktadır. Devlet, İslamcılar nezdinde de adeta bir tabudur.”

Yine Mehmet Metiner’in yayın yönetmeni, Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın da yayın yönetmen yardımcısı olduğu, Ergün Yıldırım, Abdurrahman Dilipak, Ahmet Taşgetiren gibi isimlerin de yazılar yazdığı Yeni Zemin dergisinin Ekim 1993 tarihli sayısına bakalım. Metiner’in Atasoy Müftüoğlu ile yaptığı dört sayfalık devlet, Müslümanlık, iktidar, vesayet konulu röportajda Müftüoğlu “...Bugün maalesef Müslüman halklar için devlet hâlâ büyük bir puttur.” diye sert bir devlet eleştirisi yapıyor.

 Hüsnü Aktaş, Ali Bulaç, Selahaddin Eş Çakırgil, Sedat Yenigün, Yılmaz Yalçıner, M. Beşir Eryarsoy, Ali Ünal (Fatih Selim), Sami Adil (Sami Şener), Ömer Yorulmaz, Mekki Yassıkaya gibi isimlerin çıkardığı Hicret dergisinin 1979 tarihli ilk sayısında Hüsnü Aktaş’ın ‘Hicret olayı ve ilk cuma namazı’ başlıklı yazısına bakalım.

“Nitekim Hanefi mezhebine göre, cuma namazı bir ‘Devlet’ namazı hükmündedir, ya Halife bizzat kendisi veya görevlendirdiği bir kimse tarafından kılınabilir. Ayrıca, cuma namazı hür insanlar üzerine farzdır…”


Ali Bulaç - Döndük 2003’ün başına

AK Parti’nin reformlardaki yol haritası AB idi, fakat AB müktesebatı çeşitli reformlara kaynaklık ettiyse de toplumsal çözülmeye, ahlakî yozlaşmaya da yol açtı. Ortadoğu’ya model ülke olma idealiyle bölgeye girdiğinde bu çözülmeyle bölgeyi etkileyemeyeceğini, içeride de çözülmeyi durduramayacağını anladı ve bir miktar frene basmak istedi. Ancak siyasi bağlantıları dolayısıyla küresel güçler, sponsorları tarafından şiddetli bir tepkiyle karşılaştı. Gezi olayları bunun ilk denemesiydi. AK Parti tepki gördükçe içine kapandı, Brüksel’i bıraktı, Ankara’ya yöneldi. Brüksel yağmurdan kaçmaktı, Ankara ise doluya tutulmaktır. Brüksel ve Ankara dışında başka bir referans mümkündü, bu bana göre Medine’dir, ama AK Parti’yi kuran zihinlerin ne din ne medeniyet tasavvurları sağlam bir bilgi ve fikir temeline dayanmadığından çok sürmeden boşluğa düşmüş oldular. Geldikleri noktada tabiatı gereği eşitsiz, adaletsiz bir iktidarı var güçleriyle savunmaktan başka bir şey düşünemez oldular. Geniş toplumsal kesimlerin desteğiyle elde edilen sınırlı kazanımları bile geri vermeye başladılar, çaresizlik onları eski Türkiye ile uzlaşma noktasına sürükledi. AK Partililer kesinlikle yönettikleri devleti iyi tanımıyor. Kim onu ele geçirdiğini düşünüyorsa onun eline geçmiştir. MİT, YÖK, kamu bütçesi, eğitim, yasama gücü vb. kurumlar devletin hazineleridir, partiler, sınıflar, zümreler, gruplar bunları ele geçirmek ister, fakat bunlar dönüşümlü olarak iktidar partilerine sadece asıllarını, fonksiyonlarını korumak üzere emanet edilir, yed-i emin olmayan hiçbir parti iktidar olamaz. Bu devletin hiçbir zaman alternatif veya paralel devleti olmadı, hep kendisi oldu ama kendini değişik kimliklere, gruplara, sınıf ve zümrelere emanet ediyormuş hissini vererek korudu, gücüne güç kattı. ‘Milli orduya karşı kumpas kuruldu’ dedikleri anda o hep varlığını koruyan bürokratik merkezin kalbindeki sert çekirdeğin kumpasına geldiler. Döndük 2003’ün başına.


Naci Bostancı - Devletlû olmak AK Partililerin kabul edebileceği bir nitelik değil

AK Parti’nin göreve geldiği ilk yıllardaki reformcu kimliğinden uzaklaşarak devletleştiği/Ankaralaştığı iddiaları son birkaç yıldır yoğunlaştı. Buradaki kasıt, AK Parti’nin daha devletlû bir görünüm kazandığı. Eleştirileri önemli ölçüde AK Parti’ye yönelik muhalif enerjinin çaresizliğinden üretilmiş bir strateji olarak görüyorum. O kadar güçlü bir iktidar ve siyaset alanının tüm rasyonel konuları üzerine o kadar geniş sahiplenmesi söz konusu ki, bunun karşısında bir muhalif strateji geliştirmek ve buradan bir iktidar ümidi üretmek mümkün gözükmüyor. Bu durumda AK Parti’nin ‘içine’ seslenmenin, ondaki egemen değerlere yaslanan bir eleştiri getirmenin işe yarayacağı düşünülüyor. Devletlû olmak hiçbir AK Partilinin kabul edebileceği bir nitelik değildir. Öte yandan on bir yıllık dönem içinde sandık harici çeşitli yöntemlerle kendisine karşı ittifaklar oluşturulmuş, seferberlik düzenlenmiş, gayri meşru yollarla önü kesilmek istenmiş bir iktidardan bahsediyoruz. Sırtında yumurta küfesi olmayanların sözel reformculuklarıyla istikrarsızlıklara açık, halen iktidar ilişkileri yeterince şeffaflaşmamış bir siyasal toplumsal ortamda reformculuk yapmanın arasında hayli geniş bir makas vardır. AK Parti bu ülkede en reformcu iktidardır. Ayrıca yabancı basında Türkiye’nin Arap ülkelerine benzediği yönündeki makalelerdeki söylemler çok yanlış ve haksız bir yargı. Demokrasi geleneği olmayan ülkelerde sokak siyasetinin asli mekânı olarak bir anlam kazanabilir ama siyasal yolların açık olduğu bir ülkede sokağa böyle bir anlam veremezsiniz. Verirseniz doğrudan bu tavır halk iradesiyle çelişir.


Mümtaz’er Türköne - Reformlar AK Parti için bir iktidar aracıydı

Ankaralaşmak tabirini hep ‘angaralaşmak’ yani biraz taşralaşmak olarak anlıyorum. Bürokrasi ile kazanılan, sonradan kazanılma gibi bir statü veriyor Ankara. Reformlar AK Parti için bir iktidar aracı idi. Sandıktan aldıkları devlet iktidarı karşısındaki yargı ve asker vesayetini reformlarla bertaraf edebildiler. Daha fazlası, bu sefer ellerinde olan iktidarın sınırlanması demek. Neden reform yapsınlar? Bu noktada İslamcıların mesafeli oldukları MİT, YÖK gibi kurumlarla yakınlaşmasında MİT’in çok önemsememesi gerekir. Devlet kimin elinde ise diğer bürokratik birimler gibi onlara uyar. Ancak YÖK önemli. YÖK’ün başında Türkiye’nin en parlak sosyal bilimcilerinden biri var ama üniversiteleri o yönetmiyor. Üniversiteler Milli Eğitim müdürlükleri gibi hükümete doğrudan bağlı. Sorulması gereken şu, İslamcıların üniversite ufku neydi? Akademik vizyonları, bilime bakışları... İslamcılar diğer sağ iktidarlar gibi sadece üniversite binası inşa ediyor. İçine konulan bilimle kimsenin ilgilendiği yok. Birkaç yıl önce yabancı basında Türkiye, Arap Baharı ülkelerine örnek gösterilirken şimdilerde Türkiye’nin Arap ülkelerine benzediği yönünde makaleler çıkıyor. Daha ötesi var. Arap Baharı bir kışa dönüştü. Her şey değişiyor. Bugün İslam dünyasında radikal eğilimler güçleniyor. Türkiye ise bu mevsime iktidarda İslamcılığı tüketerek giriyor. İslamcılık en azından Türkiye’yi İslam dünyasına daha sıkı bağlıyordu. İslamcılık tükenince bu köprü de kalkmış olacak.


Kâğıt üstünde kalan söylemler

İnsan değişken bir varlık olması hasebiyle fikirlerinde de yıllar içinde değişiklik olması elbette mümkün. Ama birtakım söylemlerin üzerinden çok değil henüz birkaç yıl bile geçmemiş, söylenenlerin yazılanların mürekkebi bile kurumamışken, bugün söylediklerinin tersi şekilde davranıyor olmaları sadece şaşırtmıyor, bir akıl tutulmasını yaşandığını gösteriyor. Prof. Dr. Yasin Aktay’ın başkanlığını yaptığı Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)’nün yeni anayasa çalışması ve devlet tanımlamaları başlıklı Mayıs 2011 raporundaki devlet söylemi ve tanımlarına bakılınca, o söylemlerin bugünle çelişki içinde olduğu görülebilir.

“Tarafsızlık ilkesinin gereği olarak devlet kamu istihdamında dine, inanca, mezhebe, kanaate ve felsefi görüşe bağlı tercihleri ve pratikleri nedeniyle hiç kimseye ayırımcılık yapamaz. Bu güvence kamu hizmetlerinden yararlananlar için de geçerlidir.”

Hazırladığı raporlarla çelişen bir diğer düşünce vakfı ise Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA). Dershanelerin kapatılması mevzuunda, ‘Kesinlikle kapatılmalı’ şeklinde bir tavır bürünen SETA’nın daha iki yıl önce hazırladığı bir raporda ‘Seçme sınavının olduğu her sistemde dershanecilik kaçınılmaz olarak var olmaktadır’ tespiti dikkat çekiyor. Dershaneler konusundaki tavrını 5 Nisan 2012 tarihli ‘Yeni anayasaya doğru vatandaşlık’ raporunda da görmek mümkün.

“Birey-devlet ilişkilerinin devlet eksenli olarak tanımlandığı bu tür siyasi rejimlerde vatandaşlar, devletin varlığı ve bekası karşısında değersiz ve önemsiz nesneler olarak kabul edilirler.”

“Birey-devlet ilişkilerinde devleti önceleyen, korumasız ve güvencesiz bıraktığı birey karşısında devleti kutsayan, kutsadığı devlete insan haklarını kurban eden özgürlük karşıtı ve anti-demokratik bir anayasa olmuştur.”
Devlet kendini Allah’ın sıfatlarıyla özdeş görmemeli

Başbakanın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, 2000 yılında Şehir Yayınları’ndan çıkan ‘Hayatı ve Siyaseti Yeniden Düşünmek’ isimli kitabının ‘Devlet Yaklaşımları/Niçin ve Nasıl Bir Devlet?’ bölümünde devlet tanımlaması yapıyor.

“Devletin her alana nüfuz etmesi halkın itikadi yapısına müdahil olması ve belli bir din yorumunu empoze etmesi doğru değil. Devlet kendisini ilahi ve kutsal bir konuma oturtmamalı ve Allah’ın sıfatlarıyla kendisini özdeş görmemeli. Modern dönemde devlet kendisini rızkın bilginini adaletin kaynağı olarak görmüş  ve içerdiği kutsiyetle halktan özerk ve bağımsız (sorgulanamayan) bir yapıya oturmuştur. Devlet kutsal değildir ancak kutsala olan bağıyla meşruiyet sahibidir. Devlet dinin koruyucusu ve yaşatıcısı değildir.”

Bugüne baktığımızda ise,  Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın ‘Allah şirk, devler, şerik kabul etmez’ yorumunun yanı sıra AK Parti Düzce Milletvekili Fevai Arslan’ın, Başbakan için, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var.” yorumu Akdoğan’ın yıllar önce ‘Allah’ın sıfatlarıyla kendini özdeş görmemeli’ tanımına taban tabana zıt bir anlayışın sergilendiğini gösteriyor.
Devletin bekası, ancak insanın bekasıyla olur

“Devletle bilek güreşi yapılmaz. Devlet için evlatlar bile feda edilir.” diyerek devleti kutsayan ve bekasının her şeyden önemli olduğunu söyleyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun çok yakın bir tarihte dile getirdiği düşüncelerinin, bu kadar kısa sürede değişmesi, konjonktüre göre ‘devlet’ tanımı yapıldığını akıllara getiriyor. Bakan Davutoğlu’nun 3 Ekim 2013 CNN Türk röportajından...

“Devletin güvenliği dahi temelde bireylerin o devlete rıza ile bağlanması da sağlanabilir. Yoksa her bir bireyin fişlenmesiyle kontrol altında tutulmasıyla, özgürlük alanlarını, dillerini, lehçelerini kullanmasını engellemesiyle sağlayamazsınız. Devlet vatandaşının her birinin yerine kendisini koyarak düşünmek durumunda. O zaman devlet ol devlet olur Şeyh Edebali’nin ifadesiyle.”

Ahmet Davutoğlu’nun 3 Mayıs 2013’te düzenlenen ‘Büyük restorasyon ve Türkiye’nin yükselişi’ konulu konferanstaki bir başka ifadesi.

“Devletin bekası ancak ve ancak insanın bekasıyla olur. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın sözü sadece flamalarda kalmamalı.” Davutoğlu’nun 1997’de Divan Dergisi’nin 3. sayısında yayınlanan ‘Medeniyetlerin Ben İdraki’ isimli makalesinde ise insan iradesinin ve bireyin devlete ve devleti tanımlayan güç merkezlerine feda edilmesini, faşist ve sosyalist ideolojilerin bir neticesi olduğunu anlatıyor.

“Bilim adamlarını kiliseye feda eden kilise anlayışı ile, insan iradesini ve bireyi devlete, dolayısıyla devleti tanımlayan güç merkezlerine, adayan faşist ve sosyalist ideolojiler arasında zıtlık gibi görünen gizli bir iç tutarlılık vardı.”

 

Add comment


Security code


Refresh

back to top
  • EN SON EKLENENLER
  • EN ÇOK OKUNANLAR
  • SON YORUMLAR

ARAMA

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu