Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 388
Kürsü - M. Fethullah Gülen - Genç Adam https://www.gencadam.com Mon, 06 Dec 2021 06:15:15 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Zulüm https://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kursu/item/997-zulum https://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kursu/item/997-zulum Zulüm

Adalet mülkün temeli, zulüm, bu temele yerleştirilmiş bir dinamit; adalet, Hakk'ı ve halkı hoşnut etmenin en emin yolu, zulüm, bu yolda yürekleri hoplatacak bir gulyabâni; adalet hakkın sesi ve soluğu, zulüm bir nefsânîlik hırıltısı; adalet, dünya ve âhiretin biricik emniyet vesilesi, zulüm bir gadr ü cevr dumanı, sisi; adalet, ubûdiyet de dediğimiz hakikatin Kur'ân'daki adı, zulüm hakikî insanî değerlere karşı saygısızlığın bir unvanı; adalet evrensel barışın en sağlam köprüsü, zulüm insanî ufku kirleten bayağılığın en denîsi...

Zulüm ile şimdiye kadar kimse payidar olmamıştır; olmuş gibi görünenlerin de yanına kalmamıştır. Atalarımız ne hoş söylerler: "Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur." Aslında, böyle birinin evvelinin de, âhirinin de berbâd olduğu açıktır; zira zulmün, bazen küfrün önünde bir günah hâline geldiği de olur ki, işte o zaman "gayretullah"a dokunur ve eden de hemen bulacağını bulur. Doğrusu insan küfre karşı mesafeli bulunduğu kadar zulümden de uzak durmalıdır; zira Allah nezdinde mazlumun âhı bir duâdır ve bu duânın kabulü de ilâhî adaletin muktezasıdır. Dememişler mi:

 

Zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah'ı var
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk'ın divanı var.

Zulüm bir haddini aşmışlık ve haksızlık, böyle bir günahı irtikâp eden zâlimin hasmı da Allah'tır. O çok merhametli olduğu kadar "ihkâk-ı hak" eden bir Âdil-i Mutlak'tır. Rahmetiyle ve hilmiyle zalime mehil üstüne mehil verir ama mazlumu, mağduru da sonuna kadar çiğnetmez. Bugün olmasa da yarın kendini bilmezlere haddini bildirir ve her şeye kâdir olduğunu gösterir.

İnsanın hür ve muktedir olması, ona başkalarına zulmetme hakkını vermez; kuvvet, hakkın emrinde olduğu sürece değerler üstü değer kazanır; hürriyet de başkalarının haklarına saygılı davranıldığı ölçüde hakikî kıymetini bulur ve kalıcı olur.

Hürriyet ve kuvvet mevzuunda, Hakk'ın takdir buyurduğu sınırlar içinde kalma, adalet ve istikamet; bu konuda sınır tanımamazlık ise, bir zulüm ve haksızlıktır. Adalet hemen her konuda dengeyi koruma ve itidalli olmanın Kur'ân kaynaklı adı; zulüm ise her alanda dengeleri alt-üst etmenin ürperten unvanıdır. Ancak her zulmün aynı seviyede olmadığı da bir gerçektir:

İnsanın tevhid çizgisini koruyamayıp, Hâlık-mahlûk, abd-Mâbud münasebetindeki inhirafı demek olan şirk en büyük zulüm; açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına cevr ü cefada bulunma, onları aldatma, itibarlarıyla oynama, gıybet etme... gibi hususlar ikinci derecede birer zulüm; Allah'ın emir ve yasaklarını dinlememe, haramlara karşı kat'î tavır alıp meşrû dairedeki zevklerle yetinmeme ise farklı bir zulümdür. Hangi çeşidi olursa olsun Kur'ân-ı Kerim adalet ve ubûdiyet üzerinde durduğu kadar zulüm ve haksızlığa da vurguda bulunur ve mü'minleri inhiraf, cevr, cefa ve gadrin her çeşidinden uzak durmaya çağırır.

Kur'ân farklı yerlerde, değişik ifade ve üslûplarla zulmün her çeşidinden tahzirde bulunur ve "Kâfirler Bize değil, kendilerine zulmediyorlardı."(1) diyerek, haksızlığın dönüp zalimin başına dolanacağını vurgular. "O münkirler zâlimlerin ta kendileridir."(2) fermanıyla zulüm ile küfrün bir vâhidin iki yüzü olduğuna dikkati çeker; "Allah, asla zâlimleri sevmez."(3) beyan-ı sübhânîsiyle zulüm hakkında kesin hükmünü ortaya koyar; "Allah zâlim bir toplumu hidayete erdirmez."(4) tehdidâmiz ifadesiyle zulmün de tıpkı kibir ve inhiraf gibi imandan mahrumiyete sebebiyet verdiğini/vereceğini hatırlatır; "Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlar."(5) müstemir âdetini aksettiren beyanıyla tarihî tekerrürler devr-i dâimi arkasındaki ana unsuru bir kere daha nazara verir; "O gün zâlimlerin yâr ve yardımcısı yoktur."(6) terhib edalı sözleriyle zalimin sû-i akıbetini ihtar eder; "Hak kendisine geldikten sonra Allah'ın demediğini O'na mal etmeye kalkan müfteriden veya kendisine gelen hakikati yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?"(7) tezkiriyle Kur'ân'a karşı meydan okumanın çok büyük bir küstahlık olduğunu ifade buyurur; "Halkı zâlim olan ülkeleri cezalandırdığında Rabbinin cezaya çarpması işte böyledir."(8) kahır televvünlü fermanıyla tarih boyu şirazeden çıkanların mutlaka cezalandırıldıklarını haber verir; "Zulmedenleri o korkunç sayha çarpıverince, bulundukları yerde dize geldiler."(9) ihbar-ı sübhânîsiyle haksızların her zaman helâk edildiklerini/edileceklerini tekrarlar ve bizi kendimize gelmeye çağırır.

Bunlar gibi daha onlarca âyât-ı beyyinât, zalimin dünyevî ve uhrevî akıbetini hatırlatmanın yanında, onlara en küçük bir meylin dahi ebedî hüsrana sebebiyet vereceğini ısrarla vurgular ve bize sürekli adalet ve istikamet içinde olmayı salıklar.

Kur'ân-ı Kerim çok geniş bir zulüm tablosu çizer, onu çeşitlendirir ve her türünden sakınmamızı ister: Ona göre, Allah'ın yasakladığı şeylere el uzatma, emrettiği hususlara karşı lâkayt kalma; vicdanlara baskıda bulunma, insanları dinî vecibelerini yerine getirmeden alıkoyma; fuhşa girme, münkerâta açık durma; halkın hukukuna tecavüz etme, milletin malını hortumlama; haram-helâl tanımama ve Allah'ın kurallarına başkaldırma; fitne ve fesada sebebiyet verme, başkaları hakkında iftira, gıybet ve tezvirde bulunma; dine hizmet edenlere karşı tavır alma, düşmanlık veya çekememezlik mülâhazasıyla onlarla uğraşma; mü'minler hakkında sûizanna girme ve onlara karşı hazımsız davranma; yalan söyleme, sözünden dönme ve emanete hıyanet etme; dini ve diyaneti şahsî, siyasî çıkarlarına vasıta yapma; mukaddes değerleri, dünyevî belli hedeflere ulaşma yolunda kullanma ve dinî değerlerle dünyevîlik arkasında koşma... gibi hususların hemen hepsi birer zulümdür ve bunlardan uzak durulması emredilmiştir.

Zannediyorum, şöyle-böyle, az buçuk Kur'ân muhtevasından haberdar olan herkes, onda zulüm konulu pek çok âyetle karşılaşacak ve o âyetlerin özü ve fezlekeleriyle ürperecektir. Kocaman bir mücellet konusu sayılan böyle bir hususu bir makale çerçevesinde ifade edemeyeceğim açıktır. İsteyen bu önemli konuyu öyle de ele alıp açabilir...

Zulüm mevzuunda İnsanlığın İftihar Tablosu'nun beyanları da ayrı bir önem arz etmektedir; zulmün kıyamet günü üst üste karanlıklar hâlini aldığı,(10) O'nun tembihlerinden; mazlumun intizarından sakınılması,(11) O'nun tahzirlerinden; her sabah ve akşam "Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten, biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım."(12) sözleri, O Lâl ü Güher'in bize armağanlarından; "Allah zalime mehil üstüne mehil verir, bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez."(13) şeklindeki terhib edalı beyanı, canlara can O Cânân'ın ikazlarından; "Ümmetimden iki zümre şefaat yüzü görmez: Zulümle oturup kalkan zâlim ve dinde aşırılıklara düşen gâlî."(14) ifadeleri, O Nurefşân Sima'nın "Makam-ı Mahmûd"a çağrı sayılan beyanlarından; "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona haksızlık yapmaz ve onu kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaz."(15) irşadları, O Mürşid-i Kâmil'in özlü ifadelerindendir ve bu tür beyanların daha yüzlercesinden söz etmek de mümkündür.

Maalesef, günümüzde yukarıda kısaca temas edip geçtiğimiz zulümlerin hemen hepsi irtikâp edilmekte ve hepsine karşı da sessiz kalınmaktadır. Evet bugün belli kesimlere karşı haksızlık diz boyu; her türden tecavüz, tiranlarınkine denk; karalama, iftira ve tezvir, medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüs'atinde; şeref, haysiyet ve onurla oynama ahvâl-i âdiyeden; din ve vicdan hürriyetine saygı, seminer ve konferanslardaki bildirilere emanet; demokrasi, ideolojilere göre yorumlanma ibtizaline mâruz; öyle ki, onun adına operasyonlar yapılıyor, ırz çiğneniyor, namus payimâl oluyor, iktidarlar devriliyor, sun'î iktidarlar oluşturuluyor, nesiller asimile ediliyor, "hak" deniyor, bin bir mesâvî işleniyor ve kaba kuvvet temsilcileri dünyanın gözünün içine baka baka tarihte emsali görülmemiş zulümler irtikâp ediyorlar. İnleyen inleyene, yığınlar:

"İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,
Çıkarsın Şark'ı zulmetten, götürsün fecr-i mev'ûda?" (M. Âkif)

diyor ve bir kurtarıcı el bekliyor. Çoklarında ümitler sarsık, iradeler mefluç, heyecanlar sönük ve hemen herkesin ekstradan lütuflar bekler gibi bir hâli var; yok ciddî bir gayret, sistemli bir hareket ve mefkûrevî bir aksiyon; ruhlar çaresizlik anaforlarına kapılmış gidiyor ve sineler hissizlik ve sessizlik murakabesi içinde. Böyle bir mağmumlar dönemini seslendiren merhum Âkif biraz da şiirin serâzat havasına teslim çığlıklarını şöyle yükseltiyordu:

İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryad ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i ilâhî!

İlâhî adalet her zaman vardı, şimdi de var; ama o, adaletten pay alma liyakatine göre lütfedilir.. bir vakt-i merhûna bağlı tecelli eder.. zulmün gayretullaha dokunmasıyla harekete geçer.. aktif bekleyip bakalım; "Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler." (İbrahim Hakkı). Biz kendimize gelip duyguda, düşüncede, ruhta ve gönülde dirileceğimiz, dirilip içtimaî adaleti gerçekleştireceğimiz âna kadar yeryüzündeki bu korkunç mezâlim böyle devam edeceğe benzer. Yapılması gerekli olan şeyleri yapmadan, ne kaderi tenkit ne de şuna-buna sövüp saymakla, hiçbir problem halledilemez. Aksine bu hâlimizle daha fazla günahlara girmiş, rahmete liyakat hakkımızı da kaybetmiş oluruz.

Bize düşen, bütün benliğimizle bir kere daha Allah'a yönelmek, yüce mefkûremiz adına harekete geçmek ve kusursuz bir sa'y ü gayretle gerilmektir. İsterseniz son sözü yine büyük heyecan şairine bırakalım:

Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu'tâdı,
Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
Cihan kanûn-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? "Leyse li'l-insâni illâ mâ-se'â" vardı!..

[1] Bakara sûresi, 2/57
[2] Bakara sûresi, 2/254
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/57
[4] Bakara sûresi, 2/258
[5] Tevbe sûresi, 9/70
[6] Âl-i İmran sûresi, 3/192
[7] Ankebût sûresi, 29/68
[8] Hûd sûresi, 11/102
[9] Hûd sûresi, 11/67
[10] Buhârî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56-57
[11] Buhârî, Zekât, 63; Müslim, İman, 29
[12] Ebû Davud, Salât, 367; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/191
[13] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, Hûd sûresi, 11/5; Müslim, Birr, 61
[14] Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 8/281, 20/214
[15] Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 32

Yeni Ümit, Ocak-Mart 2005, Sayı 67

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Thu, 14 May 2015 09:09:33 +0300
Adalet https://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kursu/item/326-adalet https://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kursu/item/326-adalet

İfrata ve tefrite girmeden din-i mübinin emirlerini yerine getirmeye adalet denir. Ya da Allah tarafından ortaya konmuş, vaz' edilmiş, insan ve toplumdaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütünüdür adalet. Adalet “A-d-l” kökünden gelir. Bu kelime “Idl” şeklinde okunduğunda bu, birinin veya bir şeyin diğerine denk olması anlamına gelir.

 

İslam alimleri Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olan bir insana, ferdî, ailevî, içtimaî alanlarda terettüp eden sorumlulukların hepsini adalet sözcüğüyle ifade ediyorlar. İçtimaî münasebetler, idarî esaslar hep adalet kavramının muhtevası içinde. Usul-ü fıkıh derslerinde de gördüğümüz gibi adalet evâmir ve nevâhînin (emirler ve yasaklar) mecmûundan ibaret. Adaleti "sırat-ı müstakim" terkibi ile izah ediyor İbn Miskeveyh. Milas Müftüsü Molla Sadık Efendi de o mesele üzerinde çok geniş duruyor. Onun kitabı zannediyorum Latince harflerle basılmadı ama önemli bir zat. Üstad da adalete ibadet ve kulluk manası veriyor; eserlerinde iki yerde, hem Lemâat'ta, hem de İşarâtü'l-İ'caz'da ariz ve amik (genişçe) bu konu üzerinde duruyor.

Kur'an-ı Kerim'de geçen “kıst” kelimesi mastar olarak kullanıldığında adalet manasına gelir. Sıfat ya da ism-i fail olarak kullanıldığında ise zalim manasına gelir. “Kasıtîn”de olduğu gibi (Cinn, 72/14). “Muksitîn” şeklinden if'al babından kullanıldığında zulmü izale etmiş manasına, "adil ve müstakim olanlar" demektir. Onun için Kur'an “İnnallâhe yuhibbul muksitîn - Şüphesiz Allah âdilleri sever” (Mâide, 5/42) derken, “Ve emmel kâsitûne fekânû licehenneme hatabâ - Hak yoldan sapanlar ise, cehennem odunu olurlar.” (Cinn, 72/15) buyurur.

Adaletin bir de "insaf" manası var ki bu da dengeli davranma demektir. Hakkınızı almak ya da bir hakkı yerine getirmek istediğinizde dengeli davranmak da adalettir. Çünkü bu tür durumlarda insanlar genelde hakka, hakkaniyete çok riayet edemeyebilirler ki bu da insafla aşılabilir.

Adaletin ilk adımı ferdin şahsi hayatında Müslümanlığını yaşaması ile atılır. Sonra daire genişletilir, aileden topluma uzanan çizgide ibadet duygusunun, ibadet duygusu içinde itidalin ve aynı zamanda istikametin hakim olması adımları gelir. “I'dilû hüve akrabu li't-takvâ - Âdalet edin, takvaya en yakın olan şey adalet ve istikamettir.” (Maide, 5/8) buyuruyor Kur'an. Haddizatında Kur'an'dan istifadenin yolu takvadan geçer ve takva ile en içli-dışlı olan şey adalet ve istikamettir. Her Cuma hutbelerde okuduğumuz, dinlediğimiz “İnnallâhe ye'müru bi'l-adli ve'l-ihsani...” (Nahl, 16/90) ayetinde de ilk önce adalet emrediliyor, sonra ihsan geliyor. Yani kulluğu yerine getirirken Allah'ı görüyor gibi yerine getirme, yapacağı her şeyi Allah tarafından görülüyor mülahazasıyla yapma. Sonra “ve îtâi zi'l-kurbâ” geliyor: yakınlardan başlayarak yardımda bulunma. Kur'an'da değişik yerlerde ele alındığı ve yakınlık çerçevesinin belirlendiği gibi, kan akrabaları, mahalledeki müslim-gayri müslim yakınlar hep bu kayda dahil.

Dinin istikamet içerisinde yaşanması da adaletin ayrı bir tezahürüdür aslında. Hamdi Yazır'dan Fahruddin Razi'ye, Seyyid Kutub'tan Üstad Bediuzaman'a kadar herkes “İhdinâs sırâtal müstakim. Sırâtallezine en'amte aleyhim, gayril mağdubi aleyhim” (Fatiha, 1/6-7) in tefsirinde istikamete böyle mana verirler. Akıl, şehvet, gazab gibi üç esasın adl u istikamet üzere kullanılmasını anlatırlar. Üstad bazı eserlerinde inat, hırs gibi duyguları buna ilave eder, bunların ifrat ve tefriti adına örnekler verir. İmam Gazzali ise mühlikât (insanı helake götüren kötü şeyler) ve münciyât (insanı kurtaran iyi şeyler) başlıkları altında bunları çoğaltır ve geniş geniş üzerinde durur.

Aslında mühlikât veya münciyât, hangisinde olursa olsun insanda var olan hisler iyi ya da kötü şekillerde kullanılabilir. Mühim olan o hissin niçin verildiğinin farkında ve şuurunda olup öylece kullanmaktır. Mesela şehvet duygusu tenasül (neslin devamı) için çok önemlidir. Muamele-i zevciyyeden alınan zevk de ücret-i âciledir (peşin). Humûdet (hissizlik) bu konuda katiyyen matlup değildir, tefrittir o. Öte taraftan fuhşa açılma, bohemlik içinde bulunma ise ifrat. "İffet" bu ikisinin ortasıdır ki “adl” buna denir.

Hasedi yani insandaki çekememezlik ve kıskançlık hissini ele alalım. Herkesi ve her şeyi kıskanma ifrat, hiçbir şeyin umurunda olmama, boş verme tefrit. Ortası gıptadır bunun. Madem çekememezlik duygusu size verilmiş, onu istikamet ve adl üzerine kullanın ki o da gıptadır. “Allah falana şunu ihsan etti, niye bana ihsan etmesin ki. Zaten O'nun rahmeti çok geniş.” demek lazım. Dikkat edin “Niye ona ihsan etti ki!?” değil. Bu mahzurlu. Ya da alâkasız kalma, o da mahzurlu. “Niye bana ihsan etmesin ki?" Mahzursuz olan budur. Zaten “Febizâlike fe'l-yetenâfesil mütenâfisûn - İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar! (Mutaffifîn, 83/26) buyuruyor Kur'an-ı Kerim.

Misalleri çoğaltabilirsiniz. Mesela cerbeze ve demagoji aklın kullanılmasındaki ifrat durumudur. Tefriti ise âtıl, tembel, uyuşuk, miskin, her şeye eyvallah demek. Ama hakk u hakikatı kabul, din-i mübinin emirlerine muhatap olma, tenevvür etmiş hâliyle kalbe refâkatı, mükellefiyetin şuurluca idrakinde bulunma, içtihadî faaliyetler... onun adl u istikamet içinde kullanımı demektir.

İnsana verilmesi mezmum gibi görünen bir başka duygu var: inat. Doğru olmayan, yanlışlığı muhakkak bir meselede diretme, illâ böyle olacak deme ifrattır. Yanlışlar karşısında hiç dayanamama, direnmeme, karşı koymama... bu da tefrit. Adl u istikameti ise hakta sebattır. “Ben hakkı duydum, tanıdım. Beni makasla doğrasanız, demir taraklarla etimi kemiğimden ayırsanız dinimden dönmem.” deme inadın müsbet olarak kullanılmasıdır.

Gayz, kendi kendine kaynayıp köpürme demek. Kur'an cehennemi tasvir ederken “Tekâdü temeyyezü mine'l-gayz - Cehennem, gayzından, öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir.” (Mülk, 67/8) ayetiyle anlatır bunu. İnsan da bazı hadiseler karşısında köpürüp çatlayacak hale gelir. Bazen de hiçbir şeyden anlamaz, duymaz, umursamaz, neme lazımcı tavır takınır. Size miskinlerin halini anlattığımı hatırlıyorum: yangının alevleri miskinin yattığı odanın önüne kadar gelmiş, ama o yerinden kalkmıyor. Üstelik alevler biraz daha yaklaşsa da sigaramı bir yaksam diyor. Denize atsan böylelerini üzerine bir damla nem bulaşmıyor. Havadan nem kapma bir ifrat, denize atıldığında ıslanmama bir tefrittir. Aynen böyle de olmayacak şeylerden dolayı köpürüyor insan. Mesela ortada öyle bir durum söz konusu olmasa bile "hakkım yendi" iddiasıyla adam dövünüyor, yırtılıyor, kahroluyor, kan kusturdunuz tafraları yapıyor. Halbuki çok basit bir şey bu. Bu şekilde gayzetmenin, bu kadar küplere binmenin de alemi yok. Çünkü Allah var, ahiret var, hesap, mizan, Cennet, Cehennem var. Fakat aynı adam Allah'ına, Peygamberine küfredildiği zaman hiç ortalıklarda yok. Şahsî dunyası, menfaati ile alakalı şeylerde yeri göğü inleten bu insan ağız dolusu dine-diyanete hem de her gün küfredenler karşısında hiç rahatsız olmuyor, rahatlıkla başını yastığa koyup miskin miskin uyuyabiliyor. İşte bunun biri ifrat diğeri tefrit. Adl u istikameti ise yerinde, usûlünce tepkide bulunma.

Evet, insan Allah'a, Peygamber'e küfredildiği zaman Ashab-ı Kefh gibi “İz kâmû fe kâlû Rabbünâ Rabbü's-semâvâti ve'l-ardi len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şatatâ - Onlar ayağa kalkıp “Rabbimiz,” dediler, “göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz. Şayet böyle bir şey yapacak olursak, gerçek dışı, pek saçma bir söz söylemiş oluruz.” (Kehf, 18/14) diyemiyor, için için kaynayıp köpüremiyor, ne yapabilirim diye uykuları kaçmıyorsa Hak adına hiçbir gayreti yok demektir.

Korku da insanda ayrı bir histir. Allah'a karşı bir rehbet, bir havf, bir mehabet duymak ve işfak hissini körüklemek için verilmiştir. “Ellezine yahşevne rabbehüm bil-gaybi ve hüm mines sâati müşfikûn- O müttakiler, görmedikleri halde Rab'lerini gıyabında tazim eder ve hem de kıyametten, o dehşetli andan korkup tir tir titrerler.” (Enbiya, 21/49) diyor Kur'an-ı Kerim. Ama insan bu hissi burada değil de olur olmaz her şeyden korkmak suretiyle kullanırsa tefrit eder. Gökte şimşek çakar, korkar. Bir yerde gürültü-patırtı olur yüreği ağzına gelir. Aç kalacağım diye ürker. Gün gelir bir yerde korku başına bela olur. Ahireti bile umursamayacak ölçüde hiçbir şeyden korkmama ise ifrattır. Gözünü budaktan esirgemez derler ya, işte bu hal içinde bulunma; intihar komandoları gibi. Adl u istikameti onu gerçek sahibine vermekle olur. Dağınıklıktan kurtulur, derlenir, toparlanır insan o zaman. Yani sadece Allah'tan korkar, ciddi bir mehabet ve mehafet hissiyle O'na yönelir ve bütün o sûrî korkulardan sıyrılmış olur. Hasılı, hepsinin bir ifrat bir tefrit, bir de dengeli olan yanı var. İnsan bunlardan dengeli, defter-i hasenâtına hayırlar yazılmasına vesile olabilecek yanı seçecek, mesâviye (günahlara) bakan tarafa yönelmekten/yönlendirilmekten sakınacak ve böylece “adl”i sağlayacak. "İnnallâhe ye'müru bi'l-adli... - Allah başkalarına adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90) ve “...I'dilû, hüve akrabu li't-takvâ... - Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Maide, 5/8) ayetleri bu hakikati anlatmaktadır.

Günümüzde adalet derken biz hep sosyal adaleti anlıyoruz. İçtimaî adaletin gerçekleşmesi sağlam iman ve müslümanlığın doğru yaşanmasına bağlıdır. Bu olursa devletin kanunlarla tepenize binmesine, dayatma ve baskı yapmasına gerek kalmadan siz yapılması gerekli şeyleri içinizden gelerek yaparsınız. Bir başka tabirle adil olursunuz. Hazreti Ömer, Ömer b. Abdülaziz gibi büyük ölçüde Sahabe ve Tabiin Efendilerimiz ve nice İslam büyükleri gibi adil olur, adaletle davranırsınız. Adaletin mebadisi yani alt yapısını kurmadan gerçekleştiremezsiniz onu içtimai hayatta.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 01 Nov 2012 02:47:42 +0200