Hizmet, Erdoğan ve ABD

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AK Parti kurulduktan beş ay sonra 2002 yılı başında Genel Başkan sıfatıyla Washington’a gelmiş, basına açık ve kapalı toplantılara katılmıştı.

ABD’nin önde gelen Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarıyla görüşmüştü. Ziyareti Zaman adına ben takip etmiştim. Arşive baktım, düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi’ndeki (CSIS) konuşmasıyla ilgili 29 Ocak tarihli haberime şöyle başlık atmışım: “Erdoğan: Türk-Amerikan ittifakını güçlendireceğiz.”

Erdoğan’ın Kasım 2002 genel seçimleri öncesinde, ‘neo-conlar’ ve İsrail lobisi de dâhil Amerikalıların hoşuna giden makul ve reformcu bir vizyonla Washington’a arz-ı endam etmesi, karşıtlarınca “icazet” alma çabası olarak yorumlanmıştı. Bu tür yakışıksız ithamlara Zaman camiasından itibar eden olmadı. Erdoğan ve partisinin siyasetin meşru unsuru olan uluslararası açılımları tenkide tabi tutulmadı. Çoğumuzun gözünde Erdoğan, şiir okuduğu için hapse atılmış yiğit bir Anadolu ‘siyah’ıydı. Ülkeyi yönetmek en az ‘beyaz’lar kadar onun da hakkıydı.

Erdoğan o Washington ziyaretinde dönemin Kanal 7 temsilcisi Zahid Akman’ın evinde özel bir dost sohbetine de katılmıştı. Sağ olsun Zahid Ağabey, beni de o meclise davet etmişti. Hatta ilk soruyu “Türkiye’de iyiye giden ne var?” diye ben sordum. Tereddütsüz “AK Parti” cevabını verdi. Haklıydı. Nitekim yılsonunda partisi tek başına iktidar olacaktı. O sohbetteki arkadaşların birçoğu da ileride Türkiye’de etkin pozisyonlara gelecekti. Amerika’da yaşadılar ya da eğitim gördüler diye Türkiye’ye sadakatlerini sorgulamak tabii ki aklımızın ucundan bile geçmedi.

ERDOĞAN’IN TUTUMU NEDEN DEĞİŞTİ?

Zaman içinde o mütevazı, halkını kucaklayan, dış dünyayla barışık, diklenmeyen Erdoğan gitti. Meydanlardan ABD dâhil tüm devletlere ve halklara adeta nizamat vermeye çalışan bir Erdoğan geldi. Milli Görüş gömleğini çıkarmış yenilikçi imajıyla Batı’da sempati toplayan AB rotalı eski Erdoğan’ın yerini, her büyük siyasi krizi Batı güdümlü iç düşmanlara bağlayarak giderek marjinalleşen bir figür aldı. Bunda Başbakan’la kendi partisi arasında bile duvarlar ören oligarşik danışman çetesinin, hoşlarına gitmeyenleri Amerikan ve İsrail uzantılı gibi takdim etmesinin de etkisi büyük.

Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bu yana Hizmet Hareketi de Erdoğan ve yakın ekibinin açık ve gizlice yaptığı bu tür karalamalardan fazlaca nasibini alıyor. İktidar güdümlü gazete, televizyon ve sosyal medya marifetiyle, Fethullah Gülen Hocaefendi ve gönüldaşları ABD ile birlikte hükümete komplo kurmakla suçlanıyor. AK Parti’deki azımsanmayacak sayıdaki Amerika geçmişli figürler ise, ya propagandanın parçası ya ikraren sükût ediyor ya da bu zihniyeti değiştirmekten acizler.

Daha dün Hizmet camiasının sadece ABD değil tüm dünyayla kurmaya çalıştığı dostane bağları Türkiye’nin yumuşak gücünün tezahürü olarak alkışlayan Erdoğan hükümeti, bugün yolsuzluk gündemini saptırmak için akla ziyan komplo teorilerinden medet umuyor. Eski Türkiye’nin muktedirleri gibi, vatanseverliği kendi tekeline almak istiyor. Oysa kısa vadede bazı saf zihinleri bulandırsalar da, sonuçta asıl darbeyi kendi inandırıcılıklarına vuracaklar. 150’ye yakın ülkedeki okullarında bayrağımızı dalgalandıran, Anadolu, Türk ve İslam değerlerini başarıyla temsil eden, Türkiye’nin tanıtımına muazzam katkılarda bulunan bir sosyal hareketin vatanseverliği su götürmez. İsteyen Türk büyükelçiliklerine sorsun: Bu hareketin yurtdışında Türkiye’ye zarar veren herhangi bir faaliyeti olmuş mu?

HOCAEFENDİ NİYE AMERİKA’DA?

Türkiye dâhil hiçbir devletten maddi beklentisi olmayan bağımsız Hizmet camiasını dış güçlerin oyuncağı gibi göstermek isteyenler, sıkça “Fethullah Gülen niye Amerika’da?” sorusunu tedavüle sokuyor. Oysa Amerika Hocaefendi için sürgün hayatı yaşadığı bir çilehaneden ibaret. Gezip tozmuyor. Amerikan hükümet yetkilileriyle görüşmüyor. Hatta Bush yönetimi ‘neo-con’ kumpasıyla oturum iznini engellemek isteyince bu izni mahkeme kararıyla alabilmişti.

Hocaefendi’nin aidiyetini sorgulayanlar onu ya tanımıyor ya da tüm dertleri karalamak. Onun kadar Türkiye sevdalısı insan bulmak çok zordur. Zaten uzatmalı gurbeti de, bu sevdasından. Dönerse ülkeyi istikrarsızlaştırıcı provokasyonlar yapılabileceği endişesiyle vatan hasretini 15 yıldır kalbine gömüyor. Hocaefendi’yle misafir olduğu vakıf binasında The Atlantic dergisi için röportaj yapan Jamie Tarabay, geçen hafta NPR radyosunda yaşam alanının ne kadar “mütevazı” olduğunu anlatıyordu. İktidar yanlısı bir operasyon gazetesi ise aynı mekânı Gülen’in “malikhane”si olarak tasvir etmişti. Türkiye’ye dönse, bu çilekeş insana çamur atmak ve taciz etmek için daha neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Hizmet’i sevenler, uluslararası ilişkilerde gerilim ve çatışmaya öteden beri sıcak bakmaz. Bu bağlamda, ABD’yle Türkiye arasında da ciddi sorunlar çıkması tercih edilmez. Zira hırçınlıklar Türkiye’nin bölgesel ve global profilini yükseltmesine engel olabilir. Haddizatında, siyasetçilerin popülist öfke nöbetleri bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kadim dış politika geleneği de aynı prensiplere dayalıdır. O halde, Türkiye’nin tek global sivil hareketinin ABD dahil tüm dünya ülkeleriyle yapıcı ilişkiler kurmak istemesinden daha doğal ve meşru ne olabilir?

Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet’e “Amerikan uşağı” türü iftiralar atanlar, Başbakan Erdoğan ve yakın arkadaşlarının eski söylemlerine, eylemlerine, özgeçmişlerine ve bağlantılarına  baksalar acaba biraz insafa gelirler mi? Yoksa vicdanları öfke ve nefretten tamamen körleşmiş mi? Allah aşkı, Türkiye sevdası ve insanlık sevgisiyle hareket eden bu insanlara yapılanlar reva mıdır?

 

Add comment


Security code


Refresh

back to top

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu