Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Kırık Testi - M. Fethullah Gülen - Genç Adam http://www.gencadam.com Wed, 21 Aug 2019 17:04:44 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Anne-Baba Olma Arzusu http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/478-anne-baba-olma-arzusu http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/478-anne-baba-olma-arzusu

İhtiyaç Ölçüsünde Talep

İzdivacın en önemli hedeflerinden biri, Allah’ı hoşnut edecek ve Rasûlullah’ın yüzünü güldürecek bir neslin yetiştirilmesidir. Kur’ân-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere bakıldığında, ekser nebîlerin ve sâlih kulların, aile kurmanın semeresi olarak tertemiz nesiller istedikleri ve hayırlı bir zürriyet talebiyle Cenâb-ı Hakk’a el açtıkları görülecektir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Evlenin, çoğalın; zira ben, kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” hadis-i şerifi ve nikahla alâkalı sâir tavsiyeleri de izdivaçla göz nuru bir neslin hedeflenmesi istikametindedir. Şu kadar var ki, Kainatın Medâr-ı İftiharı’nın (aleyhissalatü vesselam) çoğalmasını istediği nesil, Allah indinde makbul olan, rıza-yı ilahîyi kazanmaya teşne bulunan ve din-i mübîni hayatına hayat kılan bir nesildir. Bu itibarla da, çocuklarının terbiyesi üzerinde hassasiyetle durabilecek ve onları İnsanlığın İftihar Tablosu’nu memnun edecek şekilde yetiştirebilecek şuurlu mü’minlerin çocuk istemelerinde bir beis yoktur.

Aslında, çocuk, Cenâb-ı Hakk’ın bir nimetidir. Eşler birbirine Allah’ın emaneti ve nimeti olduğu gibi, yuvanın mevyesi çocuk da bir emanet ve nimettir. Dolayısıyla, fıtrat itibarıyla her nimete talip olan insanın Mevlâ-yı Müteâl’den çocuk nimetini istemesi de gayet tabiî ve fıtrîdir. Ne var ki, talebin keyfiyeti nimetin büyüklüğüne göre olmalıdır. Mesela, hayat da bir nimettir; fakat Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Allahım, hayat benim için hayırlı ise beni yaşat; şayet vefatım daha hayırlı ise o zaman can emanetini al!” diye dua etmektedir. Böylece bize, imandan sonra en büyük nimet sayılan hayat hakkında bile “hayırlı ise...” kaydıyla dua etmemiz gerektiğini öğretmektedir.

Bu açıdan, iman ve onun semereleri olan yakîn, marifet, ihlas ve ihsan gibi doğrudan Allah’ın rızasıyla alâkalı hususların dışında hiçbir şey hırsla taleb edilmemelidir. Cenâb-ı Hakk’ın rızasından ve o rızayı kazanmanın en önemli vesilesi olan Allah’ın yüce adını bir bayrak gibi dünyanın dört bir yanında dalgalandırmaktan başka hiçbir şey hırsla istenmemelidir. Evet, sadece rıza-yı ilâhî hırs ölçüsünde arzu edilmeli ve bu mevzuda ne kadar olunabiliyorsa o kadar hırslı olunmalıdır. Fakat, ne hayat, ne hayat arkadaşı, ne evlat ve ne de herhangi bir nimet Allah’ın hoşnutluğu ölçüsünde talep edilmemeli ve onlara Nâm-ı Celîl-i İlâhî’yi dünyaya duyurma nisbetinde bir kıymet verilmemelidir. Talepte aşırı gitmenin insanın başına pek çok dertler açacağı hususlardan biri de anne-baba olma arzusudur. Evlenme ve çocuk sahibi olma meselesi ihtiyaç ölçüsündeki bir talep çerçevesinde kalmalı; bu hususta aşırı gidilmemeli, “olmazsa olmaz” denilmemeli; izdivaç ve çocuk asla rıza-yı ilâhî ve i’lâ-yı kelimetullah gibi insan için zarurî ve hayatî olan mevzularla eşit tutulmamalıdır.

Tüp Bebek ve Çocuk İsteğiyle Dua

Dinimize göre, diğer bütün nimetler gibi çocuk da Allah vergisidir. Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle beyan buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat, dilediğine erkek evlat verir, yahut kızlı oğlanlı olarak her iki cinsten karma yapar. Dilediğini de kısır bırakır. O her şeyi mükemmel bilir, istediği her şeyi yapmaya kadîrdir.” (Şûrâ 42/49-50) Evet, dilediğine erkek veya kız, tek ya da ikiz, üçüz, dördüz çocuk veren, dilediğini de kısır bırakan Hâlık-ı Kerim’dir. Şu kadar var ki, Allah Teâlâ yarattığı her şeyi bazı esbâba bağladığı gibi, çocuğun dünyaya gelmesini de bir kısım sebep ve şartlara bağlamıştır. Meşrû bir arzuyu gerçekleştirmek için uygun sebeplere sarılmakta ve sonra da Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh edip ondan hayırlı neticeler istemekte bir sakınca yoktur.

Öyle ki, teknik ve teknolojinin oldukça ilerlediği günümüzde, tabiî yoldan çocuğu olmayan aileler için istisnaî bir çözüm ve tedavi şekli de geliştirilmiştir. Çok saygı duyduğum Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun kıymetli üyeleri ve İslam aleminde sözü makbul olan bazı alimler, tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmakta dinen bir mahzur bulunmadığı hükmüne varmışlardır. Genel kabul gören bu fetvaya göre; döllenmenin üç unsuru olan sperm, yumurta ve rahimin her üçü de nikahlı çifte ait olursa, tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmak dinen mahzurlu değildir. Şu kadar var ki, böyle bir uygulama, ancak normal yolla çocuk sahibi olamayan eşler için bir tedavi mahiyetindedir. Bununla beraber, sunî döllenme ve tüp bebek tekniğinde bu şeklin dışına çıkılıp araya yabancı bir unsur sokulduğunda, yani sperm, yumurta ve rahimden biri evli çift dışındaki bir şahsa ait olduğunda bu uygulama da câiz olmamaktadır. Binaenaleyh, sübjektif kulluk anlayışımdan ve bazı tereddütlerimden dolayı meseleye hemen “evet” diyemesem de, kanaat-i vicdaniye açısından bir problem yaşamayan insanların, hürmet ettiğim bir kurumun ve kıymetli ilim adamlarının fetva verdiği bu tedavi şeklini fiilî bir dua olarak görmelerine ve o yola başvurmalarına da itiraz etmeyeceğim.

Ne var ki, bir kadın ve erkeğin, çocuklarının olmamasını büyük bir problem saymalarının ve bu hususta aşırı tehâlük göstermelerinin kulluk edebine yakışmadığını ifade etmeden de geçemeyeceğim. Evet, duada büyük bir güç vardır; gönülden yapılan dua karşısında esbâb sukut eder. Müsebbibü’l-esbab, isterse en olmayacak şeyleri oldurur ve dilediğine fevkalâdeden ihsanda bulunur. Cenâb-ı Hak, evlat isteyen kimselerin samimi dualarına da icâbet edip onlara istedikleri çocuğu lutfedebilir. Fakat, bu konudaki aşırı istek maksadın aksiyle tokat yemeye de sebebiyet verebilir. Mesela, ısrarlı talep neticesinde öyle bir çocuk dünyaya gelir ki, âsî mi âsî, anarşist mi anarşist olur ve anne-baba için büyük bir hüzün sebebine dönüşür. Hatta onlara, “Ah ölse de kurtulsak!” dedirtecek kadar şerli bir insan halini alır. Bundan dolayı, kadın ve erkek, çocuklarının olmayışını hemen mutlak şer olarak görmemeli ve Allah Teâlâ’dan haklarında hayırlı olanı dilemelidirler.

Nitekim, Hazreti Zekeriyya (aleyhisselam) da Cenâb-ı Hak’tan evlat istemiştir ama “Lütf u kereminden öyle bir oğul nasib et ki, bana da, Yâkub hanedanına da vâris olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle ya Rabbî!” (Meryem, 19/6) demiştir. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Zekeriyya ve Hazreti İbrahim gibi peygamberlerin ve Rahman’ın sevgili kullarının çocuk taleplerini anlatırken, onların behemehal bir çocuk sahibi olmak için değil, nübüvvetin ağır yükünü omuzuna alıp götürebilecek keyfiyette bir vâris yetiştirmek için dua ettiklerini de nazara vermiştir. Onların dua cümlelerine mefhum-u muhalif açısından bakılınca “Ya Rabbi! Şayet hayırsız ve şerru’l-halef olacaksa, öyle bir çocuk istemiyoruz.” dedikleri görülecektir.

Evet, Kur’an-ı Kerîm, evlat talebi ile alâkalı ayetlerinde her zaman iki hususa dikkat çekmektedir: Bunlardan birincisi ve en önemlisi, çocuk nimetini verenin Müsebbibü’l-esbab ve Hâlık-ı Kerim Cenâb-ı Allah olduğu hakikatidir; ikincisi de, çocuğun sâlih ve hayırlı bir insan olması için niyaz edilmesinin gereğidir. Bu itibarla, bir kadın ya da erkek illâ eş veya çocuk isteyecekse, Rahman’ın hâlis kulları gibi “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan et, bizi müttakîlere önder eyle!” demelidir. Mealini verdiğim bu dua, Furkan suresinin yetmiş dördüncü ayetinde yer almaktadır. Bu ayette özellikle çocuklar için “kurretu ayn” ifadesi kullanılmıştır ki, bu tabir “göz bebeği gibi kıymetli, göz aydınlığı, gönül süruru” manalarına gelmektedir. Bu söz, anne-babasının maddî-manevî beklentilerini karşılayıp onların yüzlerini ak edecek, dünyada ve ukbâda gönüllerine inşirah vesilesi olacak ve her zaman takvâ dairesinde bulunacak bir nesil talebinin ifadesidir.

Mukarrebînin Evlatla İmtihanı

Bu itibarla, mutlak manada bir hayat arkadaşı ya da mutlak manada bir çocuk istemek kat’iyen doğru değildir. Öyle ki, izdivaca doğru yürüyen kadın ve erkek, birbirinin yüz güzelliğine, üstüne-başına, kılık ve kıyafetine, asalet ve servetine değil, ruh güzelliğine, namus ve ahlâk anlayışına, fazilet ve karakter yüksekliğine bakmış ve çok isabetli karar vermiş olabilirler. Fakat, böyle bir durumda bile, şayet “ille de olsun” mülahazasına girer, meselenin üzerine dolu dizgin gider ve hırs gösterirlerse, bugün olmazsa yarın, kendileriyle değilse çocuklarıyla mutlaka bu hırslarının cezasını çekerler.

Çünkü, izdivacın ve çocuk arzusunun da hırsa tahammülü yoktur. Sadece mal-mülk kazanma, makam-mansıp sahibi olma mevzularında değil, eş ve evlat edinme hususunda da hırs sebeb-i hasârettir. Hususiyle de adanmış ruhlar, Cenâb-ı Hak’la münasebetleri açısından bu konuda kalb istikametini korumak zorundadırlar. İzdivaca ve yuva kurmaya giden yolun her adımını büyük bir temkin içinde atmalı, her zaman Mevlâ-yı Müteâl’e sığınmalı ve O’ndan her şeyin hayırlısını dilemelidirler. Sebepleri yerine getirip vazifelerini yaptıktan sonra da samimi bir gönülle Allah’a tevekkül etmeli ve O’nun takdirlerine bin can ile razı olmalıdırlar.

Unutulmamalıdır ki, bir insanın marifet ufku onun mükellefiyet çizgisinin belirlenmesinde mühim bir unsurdur. Bundan dolayı, Ehlullah, “Hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrebîn - Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır.” demişlerdir. Bu söz, eş ve çocuk isteme mevzuunda da önemli bir ölçüdür. Sıradan bir insan, şiddetli evlat arzusundan dolayı mazur kabul edilebilir; fakat, gözlerinin içine yabancı bir hayal bile girmemesi gereken mukarrebîn, böyle bir istekten dolayı mutlaka hesaba çekilir ve hatta bazen kurbet ufkuna göre cezalandırılır. Bu hususta, Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriyya’nın çocuk sahibi olma arzuları ibretâmiz birer misaldir.

Haddizatında, bu kutlu peygamberlerin evlat talebini, tertemiz bir şecereden tevarüs ettikleri ilâhî gerçeği temsil edebilecek bir sürgün arama cehdi şeklinde değerlendirmek daha doğru olacaktır. Çünkü, Enbiyâ-yı İzam, evlad ü ıyâle onların zatlarına bakan yanlarıyla kat’iyen iltifat etmemişlerdir. Onlar, geride miras olarak bırakacakları nübüvvet hakikatinin kendi sulblerinden gelecek temiz nesiller tarafından temsil edilmesini arzu etmişlerdir. Bu itibarla, peygamberlerin o husustaki istekleri de peygamberâne olmuştur. Şu kadar var ki, bizim gibi düz insanlar için böyle talepler dava yörüngeli olunca belki de bir fazilet sayılır; fakat, o iki peygamber mukarrebîndendir ve mukarrebîn için o türlü istekler –Allah’a yakınlıkları ve seviyeleri itibarıyla– bir yönüyle dünya arzusu manasına gelir.

İşte, Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriyya’nın çocuk sahibi olma istekleri, peygamberâne bile olsa, zahirî yanı itibarıyla dünyayı talep olduğundandır ki, her ikisi de çocukları yüzünden ciddî imtihanlara tâbi tutulmuşlardır. Hazreti İbrahim (aleyhisselam), belki isteğini içinde tuttuğu için, çocuğunu ıssız bir yere terketme ve belli bir yaşa gelince de onun boynunu kesme emrine muhatap olmuş; muvakkat firaka katlanmak zorunda kalsa da İsmail’ini kurban etmekten kurtulmuştur. Hazreti Zekeriyya (aleyhisselam) ise, açıktan çocuk talep ettiği için, ancak peygamberlerin tahammül edebilecekleri bir imtihana uğramış ve hem kendisinin hem de oğlunun başı vurulmuştur.

Hakkımızda Hayırlı Olanı İstemeli!..

-Hâşâ- bu yorumla, Enbiyâ-yı İzamı sorguladığım zannedilmesin; onları sorgulamak haddim olmadığı gibi, haklarında su-i zanna sebebiyet verebilecek en küçük bir ifadeyi bile edepsizlik sayarım. Meşru bir istekten dolayı öyle müthiş imtihanlarla karşı karşıya kalmaları da onların büyüklüğünün ayrı bir delili ve bulundukları kurbet ufkunun işaretidir. Fakat, ortada ilahî bir gerçek ve değişmeyen bir sünnet-i ilâhiye vardır: Kur’an-ı Kerim’in bazen sarih anlattığı, bazen de ima ettiği hakikatler ve görüp duyduğumuz, okuyup dinlediğimiz binlerce hadise de gösteriyor ki; Cenâb-ı Hakk’ın rızasından ve i’lâ-yı kelimetullahtan başka hiçbir mevzuda şiddetli arzu ortaya koymak doğru değildir; böyle bir arzu mutlaka insanın başına değişik gâileler açmaktadır.

Allah Teâlâ, nereye ne ölçüde himmet sarfetmemiz gerektiğini ve neye ne nispette hırs göstermemiz icap ettiğini belirlemiştir. Çocuk talebi gibi hırs gösterilmemesi gereken meselelerde ısrarlı istekler çoğu zaman maksadın aksini netice vermektedir. “Olsun da nasıl olursa olsun!..” düşüncesini ve ısrarını sürdüren anne-babalar ekseriyetle çocuklarından çok çekmektedirler. Kimi çocuklar bedenlerindeki arızalarla ve hastalıklarıyla, kimileri huysuzlukları ve şirretlikleriyle, kimileri de kalb-kafa yapılarıyla ve hayat tarzlarıyla anne-babalarına yudum yudum zehir içirmektedirler.

Nitekim, Kur’an-ı Kerim, çocukların birer nimet olduğunu ifade ettiği gibi, onların imtihan vesilesi olduklarını da belirtmiştir. “Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, sadece birer imtihan unsurudur. Büyük mükâfat ise, âhirette Allah nezdindedir.” (Enfal, 8/28) buyururken, çocuklar için “fitne” tabirini kullanmıştır. Çok değişik manalara gelen ve Kur’an-ı Kerim’de de farklı farklı manalarıyla zikredilen “fitne” kelimesi bu ayet-i kerimede imtihan vesilesi demektir.

Evet, çocuk, zatı itibarıyla bela değildir; fakat, anne-babanın imtihan olacağı bir unsurdur. Mal-mülk gibi, evlad ü ıyâl de insanın gönlünü çelip onu günaha ve belaya sokabilir. Şu halde insan ne mala, ne evlada, ne de başka bir dünyalığa meftun olup da aldanmamalı, aldanıp ahiretteki büyük ecirden mahrum kalmamalıdır. Nice anne-babalar vardır ki, burada çocuklarından dolayı dizlerini dövdükleri gibi, ötede de onları görünce “Keşke sen hiç olmasaydın!” deme durumunda kalacaklardır. İşte, netice itibarıyla böyle bir pişmanlığa da sebebiyet verebilecek olan bir meselede, insan asla hırsa kapılmamalı ve “illa olsun” ısrarında bulunmamalıdır. Dünya adına ne isterse istesin, “Allah’ım hakkımızda hayırlı olanı ihsan eyle!” demelidir.

Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın insanlar hakkında hususî muameleleri vardır. Bunlar bir bakıma atâdır, yani hususî birer ihsan ve özel birer lütuftur. Atâ-i ilahî herhangi bir sebebe ve kanuna bağlı değildir. Çocuk, bazı insanlara ilâhî bir atâ olduğu gibi, Allah Teâlâ’nın hayır murad ederek bir insana evlat vermemesi de bir bakıma onun için özel bir lütuftur. Neyin hayırlı ve neyin şerli olduğunu sadece Allâmü’l-guyûb bilir. Bundan dolayıdır ki, hususiyle bu zamanda, bir kimse yanıma gelip de evladı olmadığından bahsedince ve çocuk talebini dile getirince, “Keşke bu meselede bu denli tehâlük göstermeseniz!” duygu ve düşüncesini içimden geçiririm. Fakat o kişinin ruh haletini ölçtüğüm ve bu konuda şiddetli ısrarını hissettiğim zaman, kırılmaması ve moralinin bozulmaması için, “İnşaallah biz dua edelim, siz de Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunun; Allah size sâlih evlat lutfetsin.” demekle iktifa ederim.

Evlat Halinde Tecessüm Eden Günahlar

Diğer taraftan, soruda, “Çocuklarının olmaması eşlerin hata ve günahlarından dolayı mıdır?” denilmektedir. Hayır, insanın evlat sahibi olamaması behemehal bir hataya bağlı değildir. Aksine, belki insanın bir hatası vardır ve o hata, evlat halinde tecessüm edip dünyada ve ukbâda onun başına bela olmuştur. Öyle kimseler vardır ki, kendileri mü’mindir ama pek çok günah işlemişlerdir; neticede cürümleri evlat halinde ya da evladın taşkınlıkları şeklinde karşılarına çıkmıştır. Günahlarının zakkum-misal semereleri, çocuklarında azgınlık olarak tezahür etmiş ve göz nuru olması gereken çocuk onlar için dünyada çetin bir imtihan unsuruna dönüşmüştür; ahirette de büyük bir elem sebebi olarak karşılarına dikilecektir.

Evet, bugün binlerce çocuk, millet ve memleket için zararlı durumları itibarıyla, her gün anne ve babasını ağlatmaktadır. Evlat, çoğu zaman yapıp ettiklerinden müteessir değildir. O içine düştüğü bataklıkta ayakta kalmasını öğrenmiş, yolunu yöntemini bulmuş; bitevî sarhoş gibi de olsa, hayatından memnun bir şekilde yaşamaktadır. Ancak esas ızdırabı iliklerine kadar duyan ve gerçekten müteessir olan ebeveyndir. Onlar, çocuklarının üzerinde hep kendi günahlarının tecessüm ettiğine şahit olmaktadırlar. Şayet, bir de çocuk, o hal üzere yıkılıp ahirete giderse, Cenâb-ı Hak ahirette anne ve babasının gözleri önünde onu tazib buyururken, asıl acı ve ızdırabı anne ve baba zakkum gibi yudumlayacaklardır. Allah’a ve ahirete inanan peder ve valide için en büyük azap, hata, kusur ve günahlarının çürük meyvesi olan o çocuğun, ötede dinsiz ve imansız bir cehennem mahluku gibi karşılarına çıkması olacaktır; anne ve baba işte o zaman en büyük azabı yüreklerinde derinlemesine duyacaklardır.

Binaenaleyh, valideynin günahları, çocuklarının olmaması şeklinde değil de, mü’minlerde çok defa dünyaya gelen çocuklarının maddî-manevî hastalıkları ve ahlakî boşlukları şeklinde tezahür eder. Şahsen, pek çok mü’min muvahhid insanın çocuklarının şirazeden çıkmış olmasını, bu ilahî hikmete bağlıyorum. Öyle inanıyorum ki, mü’minin cürümleri toparlanıp bir evlat halinde zuhur etmektedir. Aslında, inanan kimseler hata ve kusurlarının farkına varıp onlara keffaret arama cehd ü gayretinde bulunurlarsa, şerli bir çocuk da âkıbet itibarıyla onlar için hayırlı olur; çünkü mü’min, dünyada işlediği cürümlere terettüp eden cezaları evladıyla çeker ki, ahirete bir şey kalmasın.

Bir Çocuğa Bedel Binlerce Talebe

Bu açıdan da, insan, evladının olmasını ya da olmamasını mutlak hayır veya mutlak şer kabul etmemelidir. O, beşerî bir ihtiyaç olarak evlenip dinin meşru kabul ettiği çerçevede aile hayatına devam etmeli; sonra da “Elhayru fî mahtârahullah - Hayır, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” deyip, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğuna inanmalı ve takdir-i ilahiye gönülden teslim olmalıdır. Şayet, yuvasında illâ çocuk sesi duymak ve Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in iftihar edeceği insanlar yetiştirmek istiyorsa, o zaman da yine dinin çizdiği sınırlara bağlı kalmak şartıyla evlat edinme yoluna gidebilir.

İslam’la alâkalı bir meseleden bahsederken, başka kültürlerin temsilcilerinden misal vermem ne kadar doğru olur, bilemeyeceğim; fakat, mevzu ile irtibatlı gördüğüm için Gandi’nin başından geçen bir hadiseyi hatırlatarak sözlerime devam edeceğim: Gandi’nin hayatını okuduğum zaman, onun derin bir insan olduğunu, o derinliğini hayatının her karesine yansıttığını ve bazı tavırları itibarıyla tam bir muvahhid gibi yaşadığını görmüştüm. Nakledildiğine göre; Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmaların kızıştığı günlerde, Hindu çocuklardan biri de çarpışmaların ortasında kalır ve hayatını kaybeder. Çocuğun babası, Müslümanlardan bir çocuk öldürerek intikam almak için yemin eder. Bunu haber alan Gandi, adamı çağırır ve ona niçin masum bir çocuğu öldürmek istediğini sorar. Hindu adam, “Onlar benim yavrumu öldürdüler, ben de onlardan bir çocuk öldürerek öcümü alacağım” der. Gandi’nin mukabelesi düşündürücüdür; der ki, “Birini öldürmen, senin ölmüş çocuğunu geri getirebilir mi? İlle de çocuğunun yerini doldurmak istiyorsan, onlardan bir çocuğu evlatlık edin, onu kendi öz oğlun gibi bağrına bas ve güzelce yetiştir.”

Evet, şayet evdeki boşluğun mutlaka doldurulması isteniyorsa, bu, dinin cevaz verdiği şekilde bir evlatlık alarak onu yetiştirme ve topluma kazandırma şeklinde de yapılabilir. Nitekim, Hazreti Bediüzzaman ve İmam Nevevî gibi Hak dostlarının hiç çocukları olmamıştır; fakat, Cenâb-ı Hak onlara öz evlattan on kat daha fedakarca hizmet edecek binlerce talebe lutfetmiştir.

Hâsılı, ister kadın isterse de erkek, inanan bir insan, çocuk talebi konusunda ısrarcı olmamalı ama illâ isteyecekse, salih ve muttakî evlat istemelidir. Meşru dairede esbâba riâyet ettikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın takdirine rıza göstermeli ve her hususta olduğu gibi anne-baba olma mevzuunda da “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten – Ey bizim kerim Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver.” (Bakara, 2/201) diye dua etmelidir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 09 Jan 2013 08:11:19 +0200
Helal Lokma ve İffetli Nesiller http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/477-helal-lokma-ve-iffetli-nesiller http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/477-helal-lokma-ve-iffetli-nesiller

Fakat, Cenâb-ı Hak bir kısım şeyleri yasaklamış ve bu umumî istifade iznini bazı hükümlerle sınırlandırmıştır. Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu hükümlerle yapılması kesin olarak yasaklanan şeylere “haram” denilmektedir. Haramları tayin eden doğrudan doğruya Hazreti Şâri’dir; bu açıdan, sırf Allah’ın emri olduğu için onlara yaklaşmamak gerekmektedir. Bununla beraber, netice itibarıyla her haramın pek çok zararı olduğu ve onun yasaklanmasının sayısız hikmetlerinin bulunduğu da bir hakikattir. Herhangi bir haramı irtikap etmenin bazen maddî, bazen de manevî zararları olur. Mesela, bir lokma haramın, insanı inhirafa götürmesi ve hatta onun çoluk-çocuğunun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusudur.

Zikredildiği üzere, helaller ve haramlar Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle belirlenmiştir; hiç kimsenin kendi düşüncesine göre, helalleri haram ya da haramları helal saymaya hakkı yoktur. Şahsî yorumları neticesinde böyle büyük bir yanlışlığa düşebilecek kimseleri Mevlâ-yı Müteâl şöyle ikaz etmektedir: “Kendi dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle uydurduğunuz asılsız sözleri Allah’a mal ederek “bu helaldir, şu haramdır” demeyin. Çünkü Allah adına yalan söyleyenler asla iflah olmazlar.” (Nahl,16/116)

Hazreti Rezzâk-ı Kerîm, “Allah’ın size rızık olarak yarattığı şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!” (Maide, 5/88); “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!” (Bakara, 2/168) mealindeki ayet-i kerimelerle, nimetlerden istifadenin çerçevesini beyan buyurmuş; helal ve temiz rızkın peşine düşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu itibarla, insan Cenâb-ı Allah’ın nimetlerinden afiyetle yiyip içebilir; fakat, hangi yolla olursa olsun her eline geçeni kullanamaz. Yiyip içtiği şeylerin dinî bakımdan yasaklanmış veya şüpheli şeyler olmamasına ve onlarda şunun bunun hakkının bulunmamasına dikkat etmelidir. Helalinden kazanmalı ve maddî-manevî tertemiz olan şeylerden -meşru dairede kalmak suretiyle- faydalanmalıdır.

Hakk’ın Mahbubu Nasırlı Eller

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İbadet on parçadan müteşekkildir; bu on parçanın dokuzu helal rızkın aranmasındadır.” buyurarak, haramı, helali gözetmenin ehemmiyetini nazara vermiş; daha pek çok hadis-i şeriflerinde, rızık teminine matuf sa’y ü gayretleri övmüş ve ümmetini helal kazanca teşvik etmiştir. Lâl ü güher bir beyanında, “Öyle günahlar vardır ki, onlara ne namaz, ne oruç, ne de hac keffâret olabilir, onları ancak geçim temini için çalışmak affettirir, siler götürür” buyurmuş; bir başka zaman da, “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimse mağfur olur, günahlarından kurtulur!” müjdesini vermiştir.

Evet, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Hazreti Davud da elinin emeğini yerdi” buyuran Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), alnının teriyle ailesinin iâşesini temin etmeye çalışan herkesi takdir etmiş ve bu hususta her fırsatı değerlendirerek ashabını helal kazanca yönlendirmiştir. Mesela, bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Sa’d b. Muaz (radiyallahu anh) ile karşılaşıp onunla musâfaha yapmış (tokalaşmış) ve Hazreti Sa’d’ın ellerinin nasırlı olduğunu görünce bunun sebebini sormuştur. Büyük sahabi, “Ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaktan böyle oldu!” deyince, Habîb-i Ekrem Efendimiz, “İşte Allah’ın sevdiği eller!..” buyurarak aziz dostunun nasırlı ellerini işaret etmiştir.

 Yüce Rehberimiz, bütün sözleriyle ve örnek hayatıyla göstermiştir ki; şu kısacık ömür öyle de geçecektir böyle de. İnanan bir insan, yaptığı işin zorluk ya da kolaylığından, itibarlı bir meslek olup olmadığından ziyade kazancının helal mi yoksa haram mı olduğuna bakmalı ve ne yapıp edip helal rızkını temine çalışmalıdır. Gerekirse o, gidip bir yerde taş kırmalı ya da eline bir kürek alıp işsizlerin beklediği yerde beklemeli, sonra da fırsatını bulup birinin bahçesinin toprağını atmalı, diğerinin yolunu yapmalı.. ama mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın meşru saydığı bir yolla iâşesini sağlamaya bakmalıdır. Evet, helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icrâ edilen mesleğin türü ya da yapılan işin mahiyeti çok önemli değildir; bazı kimseler bir kısım işleri küçümseseler de, meşru her iş Hak katında makbuldür.

Kalbin Kâtili: Haram Lokma

Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!”

Pek çok hakikati ihtiva eden bu nebevî sözden işarî yolla şu husus da istinbat edilebilir: Şayet kalbe akıp gelen ve onun tarafından da bütün vücuda pompalanan kan, helal rızkın ürünü ise, onunla hem kalb sağlıklı olacak ve sıhhatli çalışacaktır hem de o selim kalbin pompaladığı temiz kanla bütün cesedin sıhhati teminat altına alınmış olacaktır. Aksine, necis kanın deveranıyla meşgul bir kalb bozulmaktan kurtulamayacak ve püskürttüğü kirli kandan dolayı da bütün vücudu fesada uğratacaktır.

Binaenaleyh, Hak dostlarından biri şöyle demiştir: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha da eski halini alamaz. Bütün günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müsbet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevkeder. Kalblerini murakabe halinde bulunduranlar, haram lokmanın ya da helal rızkın tesirlerini -İslam'ın şehadetinden başka- kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Nitekim Nur Müellifi, haram lokmayı da dahil ettiği tehlikeli alanı anlatırken şöyle söyler: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti kaldıramıyor; yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.”

Haramın insana neler kaybettirdiğini anlama açısından Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şu gaybî ihbarı çok ibretâmizdir. Bilindiği üzere, hacca koşanlar ovayı-obayı “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sözüyle inletirler. Bu söz, mü’minlerin hac esnasında ve ihramda bulundukları müddetçe sürekli tekrar ettikleri mukaddes kelimelerdendir; “Emret yâ Rabbi, buyur yâ Rabbi!.. Çağırdın, biz de geliyoruz yâ Rabbi!.. Davetine sözümüz ve özümüzle geliyoruz, buyur Allahım. Ey ortak ve benzeri olmaktan münezzeh Rabbimiz! Hamd Senin, minnet Senin ve mülk de Senin. Sen teksin, eşsizsin, emsalsizsin, buyur yâ Rabbi!” demektir. İşte, samimi kulların can ü gönülden bu cümleyle mukaddes beldeyi inlettikleri bir anda, sırtında haram parayla alınmış bir elbise, midesinde haram lokma bulunan bir insan da “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diye seslenir. Rahmân ü Rahîm (celle celâluhu) kendi hâlis misafirlerini Zâtına has bir memnuniyetle ve ilahî ikramlarla karşılarken, haramla beslenen ve harama bürünen o adama “La lebbeyke ve la sa’deyk” der. Bu söz, kısaca “Lebbeyk’in de sa’deyk’in de senin olsun; sen hoş gelmedin, safalar getirmedin!” manasına gelmektedir.

Demek ki, mü’min, elbisesinin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (celle celâluhu) sığınmalı ve harama düşme endişesiyle gönlü her zaman tir tir titremelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Haramdan sakının! Midesine haram lokma giren bir insanın duası kırk gün kabul olmaz.” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de, “Allah tayyiptir, helal ve temiz olandan başkasını kabul etmez.” diyerek aynı hususa dikkat çekmiştir.

Bir gün Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, “Ya Rasûlallah, dua buyur da, Allah Teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur ki?” demiştir. Bir başka vesileyle de bu beyanını şöyle teyid etmiştir: “Helal ve temiz gıdalarla beslen ki, duaların kabul olsun.”

Haram Karşısında Sahabe Hassasiyeti

Dahası, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), haram lokmayla beslenen bir insanın vücudundaki haramın ancak cehennemle temizleneceğini belirterek ümmetini uyarmıştır. Helal-haram mevzuundaki bu nebevî teşvik ve tergîblerden dolayıdır ki, başta Ashab-ı kiram efendilerimiz olmak üzere bütün ehlullah harama bulaşmamaya azamî derecede hassasiyet göstermişlerdir. Selef-i salihînin sergüzeşt-i hayatları bu hassasiyetin misalleriyle doludur.

Bir örnek olması açısından, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) şu hali hatırlanabilir: Sıddık-ı Ekber, yemeğini getiren hizmetçisine, her defasında onu nereden getirdiğini ve hangi yolla tedarik ettiğini sorardı. Bir defasında, ihtimal uzun zaman aç kaldıktan sonraki bir iftar anında, hizmetçisinin verdiği lokmayı yiyip sütü içinceye kadar her zamanki gibi yemeğin nereden temin edildiğini sormak aklına gelmemişti. Birkaç lokmadan sonra birden durmuş ve endişeli bir ses tonuyla, hizmetçisine “Bu yemek neredendi, bunu hangi parayla almıştın?” demişti. Hazreti Ebu Bekir’in yanında bir köle, bir hizmetçi gibi değil, bir dost, bir arkadaş misali muamele gören insan, “Ben cahiliye devrinde arraflık yapıyordum; fala bakıyor, gâipten haber veriyor ve kâhinlikten para kazanıyordum. O dönemde yaptığım arraflıktan dolayı birisinden alacağım vardı. Dün o adam borcunu getirdi, ondan ücretimi aldım ve bu yemeği de o parayla hazırladım.” cevabını vermişti. Bunu duyan Hazreti Ebu Bekir birden sendelemiş, düşecek gibi olmuş, beti benzi atmıştı. Hemen parmağını gırtlağına kadar sokmuş, zorla istifrağ etmiş ve yediği şeylerin hepsini dışarıya çıkarmıştı. Sonra da, büyük bir mahcubiyetle, “Allahım, midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından da Sana sığınırım.” demişti.

Hazreti Sıddık’ın bu hassasiyetini gören sahabi, “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi! Bu kadarı fazla değil mi? Ne diye kendine bu denli ızdırap veriyorsun?” diye sorunca, Ebu Bekir (radiyallahu anh) şöyle cevap vermişti: “Rasûl-ü Ekrem’den bizzat dinledim; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücudunda bir tek haram lokma bulunan bir kimsenin ancak cehennemle temizleneceğini söylemişti.”

Evet, bu hassasiyet, başta Sahabe efendilerimiz olmak üzere bütün selef-i salihînin hayat çizgisinin esasını teşkil ediyordu. Hazreti Ömer de (radiyallahu anh) bir gün yanlışlıkla devlet hazinesine ait olan bir zekât devesinin sütünden içmiş; onun milletin malı olduğunu farkeder etmez de hemen parmağını gırtlağına kadar sokarak istifrağ etmiş; o haramın kanına karışmasına ve bedeninin bir parçası haline gelmesine mani olmaya çalışmıştı.

İffetli Nesillerin Gıdası: Helal Lokma

İbrahim Edhem hazretleri, “Ashab-ı kemal, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” der ve bilmeden de olsa haram yiyip içmekten çok korkardı.

Hazreti Mevlânâ da, “İlim de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebeb olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?” demiş; hem salih bir insan olmanın hem de salih evlat yetiştirmenin helal rızıkla çok alâkalı olduğuna vurguda bulunmuştur.

Bir başka Hak dostu ise “helal lokma”nın iffetli nesiller üzerindeki tesirine şöyle dikkat çekmiştir: “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri olan kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin ve batın tasfiyesinin eksikliği, hatta yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, her şeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”

İşte, ayet-i kerimelere, hadis-i şeriflere ve selef-i salihînin ikazlarına kulak verdiğimizde açıkça görüyoruz ki, selim bir kalbe sahip salih birer kul olabilmemiz için mutlaka haramlardan kaçınmalı ve helallerle iktifa etmeliyiz. Temiz nesiller yetiştirebilmek için de, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımızı ve ailemizin diğer fertlerini helal, hoş ve temiz gıdalarla besleme mecburiyetindeyiz. Şüphesiz, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerine uzanan, dalları semaları tutan mübarek bir ağaca dönüşerek gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla ve meyveleriyle insanlığa hizmet edecektir. Gayr-i meşrû yollarla elde edilen kazanç ancak bir cehennem zakkumu mesabesindedir ve o kazançla beslenen çocuklar da bir gün mutlaka hem anne-babasına hem de topluma kan kusturacaktır. Allah korusun, şayet yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, hem kendi manevî hayatımızı karartıyoruz hem de çocuklarımızın saadet ihtimalini yok ediyoruz demektir. Bu itibarla, zaman değişse de, asır başkalaşsa da, herkes gayr-i meşrû yollara sapsa ve helal haram demeden dünyevî imkanlardan istifade etse de, biz haram yiyemeyiz, bakmakla mesul olduğumuz kimseleri de haramla besleyemeyiz.

Hekimler, çocuk bekleyen bir kadına diyazem gibi rahatlık verici ilaçların dahi verilmemesini, çünkü bu tür ilaçların rahm-i mâderdeki ceninin maddî yapısına tesir edebileceğini, bir kısım uzuvlarının bozulmasına yol açabileceğini söylemektedirler. Bu ilaçlar her bebeğe ve her dönemde tesir etmeyebilir; fakat, yüzde bir ihtimal bile olsa, annenin, hekimin tavsiyesine uyarak hassas hareket etmesi ve özellikle doğumdan önceki birkaç aylık dönemde bu tür ilaçlardan uzak durması gerekir. Aynen bunun gibi, Abdulkadir Geylanî, İmam Şazilî, Şah-ı Nakşibend ve İmam Gazâlî misillü mana aleminin sultanları da tasavvufi tecrübeleriyle haram lokmanın insanlar üzerinde menfi tesir icra ettiğini ve haramla beslenen anne-babadan dünyaya gelecek çocuğun da -istisnalar hariç- manevî yapısının bozuk olacağını belirtmektedirler. Onlar da bu sahanın hekimleri olarak haram lokmaların bazı haramzâdelerin meydana gelmesine yol açtığını söylemektedirler.

İmam Gazâlî, haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen çocuğun, ileride habîs şeylere ve çirkin işlere meyledeceğini söyler. Çocuğu, ancak haram yemeyen sâliha bir kadının emzirmesi gerektiğini, çünkü haramdan hâsıl olan sütün bereketinin olmayacağını ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatının o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yöneleceğini belirtir. “Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.” der. Ehlullah’tan biri de “Ahmak ve gafil kadının sütü zarar verir; gafletle emzirdi isen kustur!” diyerek bu konudaki hassasiyet ölçüsüne işaret eder.

Öyleyse, çocuğunun fizikî ve biyolojik açıdan sağlıklı doğması için gereken her şarta riayet eden ve yüzde bir-iki nispetinde dahi olsa her ihtimali değerlendirip en doğru olanı yapmaya çalışan valideynin, onun manevî yönden sıhhatli olması için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi?

“Mübarek” Bir Damat

Seleflerimiz bu hususta o derece dikkatli davranmışlardır ki, ailelerinin helal rızıkla beslenmesi, çocuklarının manevî açıdan da selim fıtrat üzere doğması ve sıhhatli büyümesi için adeta tir tir titremişlerdir. Menkıbelerde asla değil fasla bakılması gerektiğini bir kere daha hatırlatarak anlatacağım şu hadise de bu hassasiyetin güzel bir misalidir.

Bir devirde, Merv şehrinin Kadısı, kızının evlilik çağına geldiğini düşünür ve ona layık bir eş aramaya başlar. Dünürcüler birer birer kapıya dayansa da Kadı efendinin acelesi yoktur, adayları teker teker değerlendirir, biricik kızını vereceği en uygun insanı bulmaya çalışır. O günlerde Kadı bir rüya görür; rüyasında kendisine kızını “Mübârek” adlı kölesine vermesi söylenir. Aynı rüyayı birkaç defa görünce ve kölesini değişik şekillerde deneyip onun salih bir insan, hayırlı bir damat adayı olduğuna kanaat getirince, bu düşüncesini eşe-dosta açar. Bazıları daha münasip, asil ve zengin kimseler de bulunabileceğini söyleyerek kadı kızının bir köleye verilmesine razı olmasalar da, Merv Kadısı kararını vermiştir. Kızının da rızasını alır, kölesini çağırır ve onları evlendirir.

Nikahın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiştir ki, Kadı Efendi, kızının ve damadının hallerini sormak için onları ziyaret edince, kızcağız “Babacığım, damadın çok iyi bir insan ama daha peçemi indirmedi, evlendiğimizden beri benden uzak duruyor; yediriyor, içiriyor, fakat elini elime sürmüyor.” der. Kadı bu hale taaccüp eder, hemen damadını bulur ve ona bu davranışının sebebini sorar. Aldığı cevap karşısında Kadı gözyaşlarına boğulur ve kızını doğru insana verdiğini görmenin sevinciyle şükür hisleriyle dolar. Damat şöyle der: “Efendim, ne olur alınmayınız, su-i zanda bulunduğumu zannetmeyiniz; fakat, siz şehrin kadısısınız, size çok gelen giden olur, evinize hediyeler yollanır; Cenâb-ı Hakk’ın bana bir emaneti ve hediyesi olan kızınızın o şüpheli şeylerden yemiş olmasından korktum. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bedendeki haram bir lokmanın tesirinin ancak kırk günde geçeceğini söylediğini öğrenmiştim. Muhtereme eşimi hiç değilse kırk gün alın terimle kazandığım helal lokmayla beslemek istedim; ta ki, Hâlık-ı Kerîm nasip ederse, evladımız salihlerden olsun.”

Evet, bu bir menkıbedir; aynıyla olmuş mudur bilinmez. Evlenen herkesin böyle bir erbaîn çıkarması da gerekmez. Mübarek adlı o Hak erinin kırk gün beklemesi sübjektif bir meseledir. Ne var ki, maneviyat aleminin sultanlarından, büyük veli Abdullah bin Mübarek işte o temiz izdivaçtan neş’et etmiştir.

İmam-ı Azam’ın Babası ve Helallik Alma Gayreti

Mevzu açısından benzer bir hadise de İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin muhterem pederi Sâbit hakkında anlatılmaktadır: Sâbit, bir gün dere kenarında abdest alırken, suya düşmüş bir elma görür. Abdestini tamamladıktan sonra, nasıl olsa çürüyüp gideceğini düşünerek “Bari zâyi olmasın!” der ve o elmayı alıp yer. Fakat, çok geçmeden tükürme ihtiyacı hisseder ve tükrüğünde kan görür. O zamana kadar benzer bir haline şahit olmadığı için o kanın yediği elmadan ileri geldiğini düşünür ve onu yediğine çok pişman olur. Elmanın sahibiyle helalleşmek için dere boyunca yürür; sorup araştırır ve sonunda adamı bulur. Hadiseyi ona anlatıp helallik dileyince adam hakkından vazgeçmek için onu uzun bir süre yanında çalıştırır, değişik şekillerde imtihan eder, salih bir Hak eri olduğuna inanınca da son bir şart koşar: “Benim kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var. Bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.” der. Sâbit Hazretleri ahirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul eder.

Nikahları kıyılınca Sâbit Hazretleri henüz yüzünü göremediği zevcesinin bulunduğu odaya girer; fakat, odaya girmesiyle çıkması bir olur. Hemen kayınpederine koşup, “Bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok!” der. Kayınpederi tebessüm ederek, “Evladım o benim sana nikahladığım kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allah Teâlâ hanenizi mübarek ve mesut etsin.” cevabını verir.

İşte böyle bir ana ve babadan da İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri dünyaya gelir. Tabii, bu da bir menkıbedir. Fakat, önemli olan, İmam-ı Azam gibi bir sultanın yetişmesine dayelik eden o yuvanın hangi esaslar üzerine bina edilmiş olabileceğine dair ip uçları yakalayabilmek ve bunlardan kendi hesabımıza ibretler çıkarabilmektir.

Annenin Tığı Oğlun Çuvaldızı Oluverir!..

Evet, bir bebeğin, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlanarak helal ve meşrû rızıkla beslenmesi fevkalâde önemlidir. Öyle ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir vâkıa olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa akseder. Anne-babanın damarlarındaki bir parça haram, çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Ebu Vefa Hazretleri bu mevzuyu anlatırken şahsî hayatından ve kendi çocuğunun bir huyundan misal verir: Hazret’in oğlu sürekli elinde bir çuvaldızla dolaşmakta ve devamlı surette tulumlarla su taşıyan insanların tulumlarını delmektedir. Ebu Vefa Hazretlerinin üzülmesine gönülleri razı olmayan ahâlî bu durumu uzun süre gizli tutar ve şikayetçi olmazlar. Fakat, zamanla iş çığırından çıkar ve çekilmez hale gelir; halk mecburen meseleyi Hak dostuna açar ve oğlundan şikayetçi olurlar. Hazret, oğlunun yaptıklarını öğrenince gerçekten çok üzülür ve bir o kadar da şaşırır. Durumu eşine anlatır; bunun sebebinin ikisinden biri olduğunu söyleyip hanımından çocuğa hamileyken yanlış bir harekette bulunup bulunmadığını sorar.

Anne düşünür taşınır ve eşine şunları söyler: “Çocuğun doğmasından birkaç ay evvel komşunun evine gitmiştim. Orada portakal ve nar gibi meyveler gördüm. Canım çok çekti ama istemeye de utandım. Komşum görmeden elimdeki örgü tığımı meyvelere saplayıp saplayıp ağzıma götürdüm ve böylece onları tadarak meyve arzumu giderdim.” Ebu Vefa hazretleri bunu duyunca “İşte tığını meyveye saplayıp birkaç damla da olsa izinsiz ve haram olan meyve suyunu tatman, evladımızda tulumları delme şeklinde tezahür etti. Şimdi huzur-u kibriyaya yönel, ağla ki Allah günahını affetsin.” der. Annenin, kabahatini anlayıp ağlayarak dua dua yalvardığı ve sonra da komşusundan helallik aldığı aynı anda, çocuğunun içini bir pişmanlık hissi doldurur ve “Bu yaptığım iş bana hiç yakışmıyor. Artık, böyle bir şey yapmayacağım” diyerek elindeki çuvaldızı atar.

Hâsılı, kendimiz ve çocuklarımız hakkında en çok korkmamız gereken hususlardan biri de haram yemek olmalıdır. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Haram lokma ile beslenip büyüyen bir insana ateş daha layıktır.” buyurmuştur. Her haram, ya yiyip içenden ya da onun çoluk çocuğundan burada olmazsa ötede mutlaka çıkacaktır. Evet, helal, kalbin cilası olduğu gibi, haram da onun karasıdır. İbadetlerinin mûteber, dualarının makbul ve çocuklarının salih birer kul olmasını arzu edenler, helal dairesinden ayrılmamaya azamî îtîna göstermelidirler.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 09 Jan 2013 08:06:20 +0200
Gönül Darlığı http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/476-gonul-darligi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/476-gonul-darligi

Buna karşılık, sözlüklerde yayma, açma, sergileme, ferah-fezâ bir duruma erme şeklinde tarif edilen “bast” tabiri ise, tasavvufta, gönlün genişleyip şenlenmesi ve zihnin en muğlak meseleleri dahi çözebilecek seviyeye yükselmesi, dolayısıyla insanın ilahî lütufları hissetmesi ve yüreğinin neşeyle atması manalarına gelmektedir.

Kâbız ve Bâsıt İsimlerinin Tecellileri

Mevlânâ’nın ifadesiyle kalb, tecelligâh-ı ilahî deryasının sahilidir. O deryanın tecelli dalgaları devamlı kalb sahiline çarpar durur. Bunlar ışık tayfları gibi değişik şekil ve boylarda olurlar ve uğradıkları yerlerde kendi keyfiyetlerine göre değişik tesirler hasıl ederler. Bu dalgalardan bir kısmı Cenâb-ı Hakk’ın “Bâsıt” ism-i şerifinin tecellileri olarak gelir. Bâsıt; dilediği kuluna ihsan ve lütuflarını bol bol veren, ona güzel bir hayat, daimi saadet ve geniş rızık bahşeden demektir. Dolayısıyla, Bâsıt isminin tecellisi olan dalgalar kalbi inşiraha gark ederler. O engin deryanın bir kısım dalgaları da “Kâbız” isminden neş’et ederler. Kâbız ise; ihsan ve lütuflarını bazen kısan, istediği kulundan servet ü sâmanı, evlâd ü ıyâli, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıveren manalarına gelir. Kâbız isminin tecellisi olan dalgalar kalbe gelip çarptığı zaman orada bir sıkıntı, bir kalak ve iç darlığı meydana getirirler.

Cenâb-ı Hakk’ın Kâbız isminin tecellileri mutlaka her insanda tesirlerini gösterir. İnançsız kimselerde bu tesirler, bunalım, stres ve buhran şeklinde ortaya çıkar; onlarda intiharlara sebebiyet veren sâik de çoğu zaman bu türlü bir kabz halidir. Mü’minlerde ise, her kabz bir teyakkuz faslı ve Mevlâ-yı Müteâl’e gönülden teveccüh çağrısıdır. İnsan mütemadiyen Bâsıt isminin mazharı olsa ve hep ilahî ihsanlarla karşı karşıya bulunsa, onun nimetlerin kadrini bilememesi, kendini salması ve nankörce davranması söz konusu olacaktır. O ard arda lutfedilen nimetlerin muvakkaten kesildiğini de görmelidir ki, onların kıymetlerini anlasın. Bu açıdan, bast halinde rahatça kulaç atıp ileriye doğru gidebilmenin zevkini duyabilmek için ara sıra kabza maruz kalmak ve bir tutukluk yaşamak da gerekmektedir.

Evet, Allah Teâlâ hem “Kâbız” hem de “Bâsıt”tır; insan irâdesinin nisbî bir tesiri olsa da, kabz u bast Allah’ın kudret, meşiet ve iradesine bağlıdır. “Allah hem kabz eder hem de bast eder.” (Bakara sûresi, 2/245) mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati ifade etmektedir. Bütün varlık, O’nun kabza-i tasarrufundadır; semâlardaki burç burç gezegenlerden insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren O’dur. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kalb, Hazreti Rahmân’ın parmakları arasındadır; onu halden hale çevirir ve ona istediği şekli verir.” sözü de bu gerçeğin bir buudunu hatırlatmaktadır. Allah Teâlâ, Kâbız ve Bâsıt isimleriyle dilediği zaman kalbi öyle sıkar ve onu öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O’ndan gayri hiç kimse kalbi inşiraha kavuşturamaz ve onun ihtiyaçlarını gideremez.. istediğinde de kalbe öyle genişlik ve inşirah verir ve onu öyle ihsanlarla şereflendirir ki, gayrı o hiç tasalanmaz ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

Kabz ve Bastın Vartaları

Nur Müellifi, Kastamonu Lahikası’nda kabz u bast gibi halleri şöyle değerlendirmektedir: “Sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur.”

Demek ki, bazı ruhi sıkıntılar ve gönül darlıkları Cenâb-ı Allah tarafından, insanları sabra ve nefisle mücahedeye alıştırmak için verilen Rabbânî birer kamçı gibidir. Tembelleşen bir hayvanın kamçı ile harekete geçirilmesi misillü, hantallaşan ve ülfet içinde kıvranan insanlar da bu kabz ve bast halleriyle adeta kamçılanmakta ve vazifelerinde canlılığa, ciddiyete ve gayrete sevk edilmektedirler.

Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadeleriyle kabz u bastın vartalarına da dikkat çekmektedir: Aslında insan daima sabır ve şükür kanatlarıyla yol almalı; havf ve reca dengesini de hep korumalıdır. Ne var ki, bazı kimseler sıkıntı ve zorluk anlarında reca ve sabırla hareket edeceklerine ye’se düşebilmekte; rahat ve huzurlu dönemlerde ise havf ve şükür esaslarına bağlı bir tavır alacaklarına emniyet duygusuyla dolup kendilerini bütün bütün rehavete salabilmektedirler. Oysa, her zaman havf ve reca dengesini gözetmenin hayati ehemmiyeti vardır. İnsan, meleklerle aynı safta yer aldığını görse bile, asla nefsine güvenmemeli, âkıbet ve âhiret hesabına emniyette olduğunu sanmamalıdır. Mutlak yeis küfür olduğu gibi, mutlak emniyet de küfürdür. Evet, nasıl ki âkıbet ve âhiret konusunda bütün bütün ümitsiz olmak bir küfür sıfatıdır; bir insanın ameline güvenmesi, âkıbetinden hiç endişe etmemesi ve Cennet’e gireceğinden emin olması da bir küfür vasfıdır.

Bu itibarla, kabz, yeis bataklığına yuvarlanmamaya dikkat edilerek karşılanması gereken bir celalî tecelli; bast da âkıbetinden emin olma aldanmışlığına düşmemeye itina gösterilerek değerlendirilmesi icap eden bir cemalî tecellidir. Basta mazhar olan insan, öteleri müşâhedeye açılamamış ve hayatını uhrevîliklere bağlayamamış kimselerin içine düştüğü gaflet ve gevşeklikten uzak kalmalı, şükür hisleriyle dolmalı ve hep temkinli olmalıdır. Kabz haline maruz kalan kimse de, gönül semasının muvakkaten karardığı o zaman diliminde sadâkat ve vefa ışığıyla yol almalı, ümitsizliğe asla teslim olmamalı ve sabırdan ayrılmamalıdır.

Kabz, dış yüzü itibarıyla çirkin görünse bile, aslında o bir teyakkuz faslıdır ve mâsivâdan sıyrılıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek gerektiğini ikaz eden bir teveccüh davetidir. Yunus Emre,

“Kötüdür yoksulluktan nicelerin varlığı,
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.”

derken, işte kabzın bu yönüne dikkat çekmiş; bütün gönül darlıklarının çaresinin kesrette vahdeti bulmak, varlığın çehresinde Hâlık-ı kainatın samedânî mektuplarını okumak ve mâsivâdan kurtulup Mevlâ-yı Müteâl’in muhabbetiyle dolmak olduğuna işaret etmiştir.

Evet, kalbinin kasvet bağladığına ve karanlıklar içinde kaldığına inanan bir insan, şayet kendisini ümitsizliğin pençelerine teslim etmezse ve vicdan lisanıyla sürekli “Tut beni Allahım, tut ki edemem Sensiz!” diyerek Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine sığınırsa, o kasvetli zaman diliminin boğuculuğuna rağmen, bast halinde ulaşamayacağı noktaların çok ötesine vâsıl olabilir. Zira, esas kulluk, kabz halinde, onun tuzaklarına düşmeden, sadâkatle ortaya konan kulluktur. O kullukta Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirme düşüncesinden başka bir niyet ve maksat yoktur; dahası onda aşk yoktur, iştiyak yoktur, cezbe yoktur, incizap yoktur, zevk-i ruhanî yoktur; sadece Yüce Yaratıcı’nın emri olduğu için ibadete ve ubudiyete sarılma kastı vardır. İşte, ibadet ü taat neşvesinden mahrum kaldığı öyle bir anda da kulluğunu aksatmayan bir insan bire on, bire yüz, bire bin ve hatta daha fazla sevap kazanacaktır. Bu açıdan, mü’min, inişli çıkışlı bu yolda içinde bulunduğu halin kabz ya da bast olduğuna bakmadan mütemadiyen yürümeli ve her zaman kendisine yakışan sadâkat ve vefanın gereğini sergilemelidir.

Gönül Darlığının Çaresi

Diğer taraftan, kabz u bast dilimlerini bazen daraltan, bazen genişleten ve insanı gerilimlere iten veya sevinçlerle coşturan İlâhî irâdedir; bütün bu hususlarda sebepler sadece âdî birer şarttır. Dolayısıyla, bize ait bir kusur ve gafletle gelmiş bir kabz, ilerideki bir bastın başlangıcı; gevşekliğe sürükleyen bir bast ise, tehlikeli bir kısım kabzların davetçisi olabilir. Bazen, ilâhî mevhibelerin hakkını verememe bir kabz sebebi olduğu gibi, çok defa günahlar da beraberinde kabz hâlini getirir. Nitekim, nebevî bir beyanda, “İç sıkıntıları günahların cezalarıdır.” buyurulmaktadır.

Bu itibarla, kabzdan kurtulma yolları adına en evvel zikredilmesi gereken husus, tevbe ve istiğfardır. Mü’min bir kul, gaflete karşı tavır almalı, günahların öldürücülüğünden tevbe ile kurtulmalı, isyan lekelerini gözyaşlarıyla yıkamalı ve gönül gözünü bir kere daha verâlara çevirmelidir. İşlenen bir günahın, kötülük ve seyyienin hemen arkasından bir sevabın, iyilik ve hayrın yapılması kabz döneminin kısalması için önemli bir vesiledir.

Manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde inşirah kaynağı olabilecek hususlardan biri de psikolojik tavır ve durum değişikliğidir. Psikologlar da, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntıyı atabilmesi için bir hal ve tavır değişikliğini salık vermektedirler. Öfke anında abdestin tavsiye edilmesinin hikmetlerinden biri de yine bu tavır değişikliğini temin etmektir.

Bu zaviyeden, çok ağır ve bunaltıcı bir kabz hali yaşayan insan, şayet o anda insanlar arasında bulunuyorsa, hemen bir yere kapanıp gönlünü halvete vermeli, Cenâb-ı Hakk’a çok ciddî teveccüh etmeli ve kimsenin duyamayacağı bir mekanda içini Rabb’ine dökmelidir. Orada lahûtîliğe açılmalı, biraz gönlünün sesini dinlemeli; ruhunu sıkan dış sâiklere, dışarıdaki huzur bozucu seslere, gelip çarpan gürültülere karşı biraz daha kapanmalı ve vicdanında bazı şeyleri görmeye, duymaya, hissetmeye çalışmalıdır. Eğer, o anda tek başına bulunuyorsa, bu defa da hemen arkadaşlarıyla bir araya gelmeli, onlarla konuşup dertleşmeli, kendi durumunu samimi dostlarına açmalı, onların düşüncelerini de yanına almalı; kendisi olarak ayakta duramayacağı zamanlarda arkadaşlarının aşk u şevklerine tutunmalıdır. Kalbi ötelere açık insanlar arasında bazı iman hakikatlerini müzakere etmeli; va’z ü nasihatlere kulak vermeli ve Kur’an dinlemelidir. Nitekim, Ehlullahtan bazıları, kabz halinden kurtulmanın en kestirme yollarından biri olarak, usulüne uygun okuyan samimi bir insandan Kur’an dinlemeyi tavsiye etmişlerdir.

Ayrıca, öyle insan vardır ki, ondaki donuklaşma, duraklama, bıkkınlık, yılgınlık ve yorgunluk hali bizim bazı yanlışlarımızdan ya da yanlış anlaşılan tavırlarımızdan kaynaklanmış olabilir. O zaman da karşımızdaki insanı ferahlatıp onun basta adım atmasına vesile olmak bize düşer; küçük bir latife veya bir nükte ile o kilitlenmeyi açmamız gerekir. Yerinde o insanı alıp nezih bir çevrede biraz dolaştırmak ve tenezzüh ufku itibarıyla ona bazı şeyler anlatmak iktiza eder.

Sözün özü; hayatın değişik dönemlerinde hemen herkeste az-çok bezginlik, bıkkınlık, gevşeklik, gayretsizlik ve bir ölçüde ümitsizlik görülebilir. Hiçbir zâhirî sebep yokken, insan, içine girdiği bu atmosferin tesirinde ruh semasının bütün yıldızlarının birer birer kayıp döküldüğü hissine kapılabilir. Bunun sonucunda da kalbinde bir sıkışma, bunaltan bir gönül darlığı hissedebilir. Hatta bazen çok uzun süren kabz dönemleri yeis sebebi de olabilir; öyle ki, insan o durumlarda âdeta hiçbir ışık emaresi ve hiçbir inşirah vesilesi göremez hale gelir. Ne var ki, inanan bir insan, kabzı da bastı da Allah’tan gelen bir imtihan bilmeli; bast halinde gaflete ve gevşekliğe düşmemeli, kabza mübtela olunca da işi mutlak ümitsizliğe vardırmamaya dikkat etmelidir. Hakiki mü’min, her şeye rağmen vefa ve sadâkatle sürekli “Rahmet Kapısı”nın tokmağını çalmalı; iç daralmalarına ve kalbî tıkanıklıklara maruz kaldığı dönemlerde de o eşikten asla ayrılmamalıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 09 Jan 2013 08:03:10 +0200
“Biz” Sözünün Hikmetleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/475-biz-sozunun-hikmetleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/475-biz-sozunun-hikmetleri

Kitab-ı Hakîm, “Allah’tan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada uğrar, bozulur ve her yeri bir kaos alırdı.” (Enbiya, 21/22) buyurarak, “Kahhâr” kudretiyle küçük büyük her şeye tek başına hâkim bir İlahın varlığını vurgular; bu gerçeği baştan sona bütün surelerinde ayet ayet işler ve tevhid hakikatini şüpheye mahal kalmayacak ölçüde zihinlere yerleştirir. Tevhid hakikati, Kur’ân-ı Kerim’de o ölçüde sağlam kaideler üzerine oturtulmuştur ki, münkirler ve müşrikler dahi onda tevhide muhalif bir husus olduğunu iddia edememişlerdir. Öyleyse, Cenâb-ı Hakk’ın, kendi Zât-ı Akdes’ini bazen “mütekellim-i maalgayr” yani “birinci çoğul şahıs” zamiriyle nazara vererek “biz” ifadesini kullanmasında hiç şüphesiz muhtelif hikmetler ve bir kısım nükteler mevcuttur.

Azamet Nûnu ve Çoğul Kalıbı

Bu hikmetlerden bazılarını anlayabilmek ve o latif nükteleri kavrayabilmek için öncelikle Arap dilinin karakteristik hususiyetlerine bakmak gerekir. Bazı lisanlarda olduğu gibi, Arapça’da da tevazu ve mahviyet sadedinde “ben” yerine “biz” denmesi ya da bazen başkalarını tezkiye ve tenzih için “biz” denilecek yerde “ben” sözünün tercih edilmesi çok vâkidir. Şu kadar var ki, izzet, itibar, şan ve şöhret sahibi birisi “biz” dediği zaman Araplar bunu belâgata uygun görürler; aksine sıradan bir insan “biz” dediğinde ise, onu gurur ve kibir emaresi sayarlar.

Ayrıca, Arapça’da fiil sîgalarına eklenip çoğul (cem’) mana ifade eden “nun” harfine “azamet nûnu” da denilir; çünkü bu harf, genellikle çokluk ifade etse bile, kimi zaman da azamet, ululuk ve yücelik bildirir; sözü söyleyen kimsenin hürmete değer bir kimse olduğunu gösterir. O türlü beyanlardaki “biz” ifadesinden maksat, adet bakımından kesreti değil, güç ve kudretin büyüklüğünü belirtmektir.

Aslında, biz de çoğu zaman kendi şahsımızdan bahsederken “tek” olduğumuz halde, “ben” yerine, “biz” demeyi yeğleriz; çünkü, “biz” sözü, daha mütevâzı, daha nâzik, daha müşfik ve kendini nefye daha münasip bir beyandır. Dahası, bazen muhatabımız tek kişi de olsa, ona hürmeten ve nezaketen “siz” diye hitap ederiz. Mezkur maksatları gözeterek ister “biz” diyelim ister “siz”, hiç kimse bu türlü bir beyanı yadırgamaz ve ondan çoğul manası çıkarmaz.

Nerede “Ben” ve Nerede “Biz”?

Haddizatında, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, her zaman “ben” yerine “biz” diye hitap etmemektedir; bir meselenin anlatılışına ve konunun akışına göre ilahî hitap tarzı da değişmektedir. Sadece Zât-ı Akdes’in mevzubahis olduğu yerlerde hem hitap şekli hem de fiil sîgası müfret (tekil) gelmektedir. “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabette bulunsunlar ve hakkıyla inanıp Beni tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) “Muhakkak ki Ben’im gerçek İlah. Benden başka yoktur ilah. O halde sen de yalnız Bana ibadet et. Beni anmak için namaz eda et.” (Tâ Hâ, 20/14)

İşte, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğim bu ayet-i kerimeler misillü pek çok beyan-ı ilahîde mütekellim-i vahde (konuşan kimsenin yalnız kendine ait fiili gösteren kelimelerin sîgası, birinci tekil şahıs) kalıbı kullanılmaktadır. Çünkü, bu ifadelerde, tevhid, ibadet ve ihlas gibi hususların doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla alâkalı olduğuna ve bu konularda arada hiçbir vasıta kabul edilemeyeceğine dikkat çekilmektedir.

Evet, Allah Teâlâ’nın Zât-ı zülcelaline mahsus mevzular anlatılırken büyük ekseriyetle mütekellim-i vahde sîgası seçilmekte ve “Ben” diye hitap edilmektedir. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın saltanat-ı âmme hesabına hitapta bulunduğu hususlarda, azamet ifade eden “Biz” sözüyle mesele ele alınmaktadır. Mevlâ-yı Müteâl’in mahlukâtla konuşması, ya hususi olarak vicdanlara ilham etme yoluyla ya da nübüvvet sahibine bütün insanlığı ve mahlukâtı ilgilendiren bir vahiy gönderme şeklinde olur. Bu konuşmalar ya saltanat-ı âmme hesabına umumi bir hitap veya hususi bir fertle has dairede bir konuşma şeklinde cereyan eder.

Şöyle ki, devlet adamlarından biri, yetkili bir memuruna, “Halkına karşı davranışın şöyle olsun!” der ve bunu hususi bir telefonla, hususi bir iltifat tarzında, hususi bir emirle yapar. Buradaki konuşma “Ben, senden şunu şöyle yapmanı istiyorum.” şeklinde özel bir hitap olarak gerçekleşir. Bazen de aynı şahıs, radyo veya televizyon vasıtasıyla bütün halka seslenir ve “Biz hükümet olarak şöyle kararlar aldık.” der. Burada kullandığı üslup, hakimiyetin, hakimiyet-i âmme adına dili ve ağzıdır; dolayısıyla, bu defaki konuşma umumi olur.

-Teşbihte hata olmasın- Yüce Yaratıcı da, mahlukâtına bazen hususi bazen de umumi bir tarzda hitap etmektedir. Mesela, Hazreti Musa’nın hususi kurbiyet istemesi ve müşahede arzusu üzerine Cenâb-ı Hak ona, “Senin Rabbin Benim! Pabuçlarını çıkar! Çünkü sen, kutsal vâdi Tuvâdasın!..” (Tâhâ, 20/12) buyurur. Bu hitapta bütün İsrailoğullarını veya umum beşeri ilgilendiren bir emirnâme yoktur; dolayısıyla, bu muhaverede mütekellim-i vahde sîgası seçilmiş ve “Ben” diye seslenilmiştir.

Fakat, Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn - Ey Habib-i Zîşânım! Biz seni -başka değil- bütün alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) derken, “mütekellim-i maalgayr” sîgasını kullanmış ve “Biz” diye hitap etmiştir; çünkü, Rahmet Peygamberi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir hadisedir.

Evet, Kainâtın Medar-ı Fahri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderilmesi, bütün varlığı alâkadar eden bir husustur; zira, inananlar O’nun sayesinde dünyevî ve uhrevî hayatlarını tanzim eder ve ebedî huzuru kazanırlar. İmanın lezzetini tadamayanlar da, hiç olmazsa küfr-ü mutlaktan kurtulur, küfürlerini tereddüte ve şekke dönüştürürler; İslam’ın prensiplerinden istifade eder, hayatlarına bir ölçüde de olsa dengeyi, düzeni hakim kılarlar ve böylece dünyevî lezzetlerin kendileri için bütün bütün acılaşıp zehir halini almasından kurtulmuş olurlar.

Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir peygamber olarak gönderilmesi ins ü cinnin yanı sıra bütün hayvanları ve bitkileri, hatta canlı-cansız topyekün varlığı alâkadar eder. Çünkü o, bütün canlıların haklarına dair prensipler getirmiştir. Küfür sebebiyle umumi bir mâtemhâne halini alan kainât, Seyyid’ül-Enâm (aleyhissalatü vesselam) sayesinde mektubat-ı Samedânî keyfiyetine bürünmüş ve her varlık kendi seviyesine göre Hâlık-ı kainâta bir ayna olmuştur. Evet, bütün mahlukât, Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gelişiyle şereflenmiş ve değer kazanmıştır. Dolayısıyla, O’nun peygamber olarak gönderilişi bütün mahlukâtı ilgilendiren bir mevzudur; bu itibarla da, O’na “Ey Rasûlüm, Biz seni bütün alemlere sırf bir rahmet olarak gönderdik!” şeklinde hitap edilmiştir. Cenâb-ı Hak, O’nunla saltanat-ı âmme hesabına umum beşerin duyabileceği bir tarzda konuşmuş ve O’na seslenirken “Biz” ifadesini kullanmıştır.

Allah Rasûlü, (sallallahu aleyhi ve sellem) tecessüm etmiş bir rahmet olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim de O’nun tercümanlık yaptığı hakikatleri dile getiren, bütün mahlukâtın mana-yı harfî cihetinden kıymetini gösteren ve topyekün kainâtın manasını tercüme eden bir kitab-ı rahmettir. Bu yüzden Hazreti Mevlâ, “Biz, Kur’ân-ı Kerim’i Kadir Gecesi ceste ceste indirdik.” (Kadir, 97/1) derken de yine saltanat-ı âmme hesabına hitap etmiş ve bütün varlığı ilgilendiren böyle bir haberi verirken “mütekellim-i maalgayr” sîgasıyla “Biz” diye seslenmiştir.

Müfessirler, bu çeşit ayet-i kerimelerde Cenâb-ı Hakk’ın, Esmâ-i Hüsnâsı ve Sıfât-ı Sübhaniyesi zaviyesinden ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini ve kendi azametini, kudretini, büyüklüğünü ve celâlini nazara verdiğini belirtmişlerdir. Meselâ, “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr, 15/9) mealindeki âyet-i kerimenin metninde cem’ (çoğul) ifade eden ve “biz” manasına gelen dört kelime vardır. Burada, hem Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanması bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir. Kur’ân’ın indirilişinin ve hıfzının her kuvvetin üstünde İlâhî kudretin inayetiyle ve her kemâlin ötesinde Mutlak Kemal Sahibi zâtın himayesinde gerçekleşeceğini beyan sadedinde “azamet nûnu” ile “Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” buyurulması, indirenin büyüklük ve kudretini ifade ederken, indirilenin şanına ve kıymetine de dikkat çekmektedir. Ebu's-Suûd Efendi de, bu ayetin tefsirini yaparken, “Azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur’ân’ı Biz indirdik” manası üzerinde durmaktadır.

Fahrüddin Râzi Hazretleri de, Kevser Sûresi’ndeki “Muhakkak Biz sana Kevser’i verdik” mealindeki ayet-i kerimeyi tefsir ederken, bu ilahî beyandaki “Biz” sözünden muradın, Cenâb-ı Hakk’ın azametini göstermek olduğunu belirtmiştir. Kevser’i, Mahbub-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e hediye olarak veren yerin ve göklerin sahibi Cenâb-ı Hak’tır; ayrıca, hediyenin onu verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanacağı da muhakkaktır. Dolayısıyla burada da saltanat-ı âmme hesabına bir hitap söz konusudur.

Müsebbibü’l-Esbab ve Sebepler

Bundan başka, “Biz” diye hitap edilen ayet-i kerimelerde umumiyetle, diğer manaların yanı sıra, bir de arada bir vasıta, bir vesile ve bir sebep bulunduğuna işaret vardır. Meselâ, Kur’ân’ın indirildiğini haber veren âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyurulur ve ayetlerin vahiy kanalıyla indirildiğine, Vahiy Meleği olarak Cebrâil Aleyhisselam’ın vahye vesilelik ettiğine imada bulunulur. Binaenaleyh, az önce kısaca değinilen “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz!” mealindeki beyan-ı ilahîde, Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanmasıyla beraber, Müsebbibü’l-Esbab’ın bazı icraatına sebepleri vesile kıldığına da işaret edilmektedir. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Fakat, Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, Yüce Kitab’ını korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vakıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır.

Nur Müellifi, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, Cenâb-ı Hakk’ın, Bakara Sûresi’nin 30. ayetinde “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım...” derken mütekellim-i vahde sîgasıyla “Ben” şeklinde hitap ettiğini, ama hemen akabindeki 34. ayette “O vakit meleklere, ‘Âdem için secde edin!’ dedik” ifadesinde ise mütekellim-i maalgayr kalıbıyla “Biz dedik” manasına gelen “Kulnâ” kelimesini kullandığını hatırlatır ve şöyle der: “Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.”

Hazreti Üstad, bu değerlendirmesini başka bir misalle daha şerh ve tekit etmektedir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik.” mealindeki Nisa Sûresinin 105. âyetinde “Biz” manasına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususa değinmektedir: “Bu ayette azamete delalet eden “nâ” zamir-i cem'i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, “Allah'ın sana bildirdiği” mealindeki ifadede müfred hükmünde olan Lafz-ı Celâl, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.”

Âlûsî de, “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.” (Fetih, 48/1) mealindeki ayette “azamet nûnu” kullanılıp “Biz” dendikten sonra, “Bu da Allah’ın, senin geçmiş-gelecek bütün kusurlarını bağışlaması... içindir.” (Fetih, 48/2) ifadesinde mağfiretin sadece İsm-i Celâl’e isnad edilmesini nazara verirken şu inceliği dile getirir: “Allah Teâlâ, fetih ve zaferi pek çok vasıta ile mümkün kılarsa da “mağfiret” doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e aittir, Gafûr u Rahîm bizzat bağışlar. Burada fetih için vesileler bulunduğuna ama mağfiretin vasıtasız olduğuna işaret vardır. Büyüklerin şahıslarıyla alâkalı meseleleri “biz” diye mütekellim maalgayr sîgası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır.”

Aslında, insanlar arasında bulunan makam ve mansıp sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, perde arkasından ve bir takım vasıtalarla icraatta bulunurlar. Mesela, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez. –Teşbihte hata olmasın– aynen bunun gibi, bütün mevcudâtın tek sahip ve hâkimi Yüce Yaratıcı (celle celalühu) da, kainâtta cereyan eden bütün hadiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zira, izzet ve azamet bunu gerektirir. “Üzerinize bulutları gölge yaptık.” (Bakara, 2/57) mealindeki ayette ve benzerlerinde de ima edildiği gibi, işi yaptıran Allah Teâlâ, vesilelik açısından işi yapan “Allah'ın memurları” mesâbesindeki melekler ve sair esbabdır; dolayısıyla ayette “yaptık” denilmektedir. Evet, Cenâb-ı Hak, kainâtta câri kudretinin icraatını ilan etmek ve onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için sebepleri istihdam etmektedir. Hazreti Üstad bu hakikati ne güzel dile getirir: “İzzet-i azamet ister ki, esbab-ı tabiî perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola (hakikî tesirden elini çeke, icada karışmaya) kudret eserinde.”

Bu arada, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı ayetlerde böyle vasıtaları da sözün ihâtası içine alması, “biz” ifadesinin kullanıldığı yerlerde bu şekildeki bazı aracı ve vesilelerin istihdam edildiğine işarette bulunmanın yanı sıra, O’nun emre mutî ve vazîfeye düşkün kullarına ne derece müşfik ve merhametli olduğunu da gösterir. Mevlâ-yı Müteâl’in, o muvazzaf memurlarına da değer vererek “Biz” demesi, onların vazîfelerinden hoşnut bulunduğunu da ima etmektedir.

İlahî İsimlerin Tecellîleri

Diğer taraftan, Allah’ın sonsuz isimleri vardır. Her isim, kendi tecellîsine ma’kes olacak aynaların vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecellî keyfiyetini bize bakan yönüyle te’vil ederken, buna “isimlerin imdada koşması” deriz. Allah (celle celalühu), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Bâsit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar.

Cenâb-ı Hak, Kendisini bu güzel isimleriyle tanıtmakta ve bize Celâlî ve Cemâlî tecellîlerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecellî edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecellî etmekte ve bize Cemâlini tanıttırmaktadır. Bu sırrı anlamayan bazı felsefi akımlar ve din kisveli cereyanlar Cenâb-ı Hakk’ın her bir sıfat ve ismine karşılık bir Tanrı uydurma ihtiyacını duymuş, “gazap tanrısı”, “rızık tanrısı”, “yağmur tanrısı”, “şifa tanrısı”, “ölüm tanrısı”... gibi sayısız tanrılar edinmişlerdir. Oysa, İslam’da tevhid hakikati esastır. İşte Kur’ân-ı Kerim’in bazı ayetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın birden fazla isim ya da sıfatına işaret edildiğinden “biz” ifadesi kullanılmıştır.

Bu hususa bir misal olarak, “Biz gerçekten insanı en güzel biçimde, en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 95/4) mealindeki ayet-i kerime hatırlanabilir. Bu ayette, Allah Teâlâ, insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattığını anlatırken “Biz” ifadesini kullanmaktadır. Çünkü, insanın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın pek çok ism-i şerifi tecellî etmektedir; insan, bütün yüce manalar kendisinde toplanmış bir fihrist gibidir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Ali (radiyallahu anh) insanın mahiyetindeki ulvîliğe bakarak ona seslenir ve “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün hakâike bir fihristsin.” der. M. Akif, Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yaptığı bir şiirinde insana şöyle seslenir:

    “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
    "Muhakkar bir vücûdum!" dersin ey insan, fakat bilsen.
    Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
    Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir:
    Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî,
    Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî.
    Musaggar cirmin amma gâye-i sun'-i İlâhîsin;
    Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”

Evet, insan böyle mükemmel yaratılmış bir varlıktır ve o, Hâlık-ı Kerim’in pek çok isminin aynasıdır. Bu açıdan, Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışını Zât-ı zülcelalinin kemâl-i azâmetini ifade eden “Biz” sözüyle anlatmaktadır. Ayrıca, bu hitapta, insanın hilkatinde de bir vasıta ve vesileden bahsedilebileceği ima edilmektedir. İzzet ve azamet sahibi Mevlâ-yı Müteâl, insanın yaratılışında da anne-babayı vasıta kılmış, onları dest-i kudretine perdedar yapmıştır.

Son bir husus da şudur ki, Cenâb-ı Hak bütün azamet ve izzetiyle beraber “biz” ifadesini kullanarak bize bir de edep öğretmektedir. Hiç ihtiyacı yokken, vesile ve sebeplere de söz hakkı verdiğini beyan buyurmakta, “ben, ben” deyip duran egoist nefislere benliği bırakıp “biz” demenin gereğini talim etmektedir. “Yaptım”, “ettim”, “çattım”, “kurdum”... demek suretiyle sürekli kendisini nazara veren kimselere, şahs-ı manevînin bir ferdi olma ve kolektif şuurla hareket etme ufkunu göstermektedir. Malum olduğu üzere, Hâlık-ı Kerim, Hazreti Adem’in (aleyhisselam) yaratılması hususunda meleklerle adeta istişare etmiştir; oysa meşveret etmek, aklı ve ilmi sınırlı olanlara mahsustur. Bu meseleyi değerlendiren Hazreti Üstad, “Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle istişare etmesi, insanlara istişare yapmaları hususunda bir ders vermek içindir; yoksa, Allah müşavereden münezzehtir” buyurmaktadır. İşte, Allah Teâlâ’nın meleklerle istişare etmesinde istişareyi talim buyurması söz konusu olduğu gibi, bazı ayetlerde “biz” demesinde de kullarına kendini nefyetme ve tevazuyu esas edinme dersi verdiği düşünülebilir.

Her meselenin en doğrusunu ve hakikatini Allah bilir...

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 23:25:16 +0200
Hesabını Verebilecek misin? http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/474-hesabini-verebilecekmisin http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/474-hesabini-verebilecekmisin

İzzet Vesilesi ve Zillet Sebebi

İslamiyet, hem yeme-içme, giyim-kuşam, araba, ev ve eşya gibi maddî ihtiyaçları karşılarken hem de ihsan-ı ilahî olarak verilen her türlü rızıktan istifade ederken aşırılıktan kaçınmayı ve orta yoldan ayrılmamayı emretmiş; savurganlık hastalığından, şatafat tutkusundan ve lüks arayışından kaynaklanan israfın her çeşidini yasaklamıştır.

İktisat, her şeyden önce manevî bir şükürdür; çünkü muktesid insan, Mün’im-i Hakiki’ye ve dolayısıyla O’nun verdiği nimetlere karşı hürmet hisleriyle dolar, onların ardındaki rahmet-i İlâhiyeyi daha iyi kavrar; Rezzak-ı Hakiki’yi bilmenin hasıl ettiği ulvî duygular sayesinde nimetlerden daha derin lezzet duyar; kendisine bahşedilen o kıymetli hediyeleri boşa harcamaktan kaçınır, onları ihtiyaç miktarınca kullanır. Böylece, hem bir manada bedenine kesintisiz perhiz yaptırdığı ve itidal üzere yaşadığı için hep sıhhatli kalır, hem Cenâb-ı Hakk’ın verdiklerine kanaat ederek onları dengeli kullandığından başkalarının eline bakma zilletinden kurtulup izzetini korur, hem de bu manevî şükrüne bir mükafat olarak, hakkında bir bereket vesilesine dönüşen iktisat sayesinde, devamlı ziyade nimetlere kavuşur.

İsraf ise, nimetlere ve onları gönderene karşı saygısızlık olduğu gibi, kanaatsizlik, hırs ve zillet misillü marazların da menşeidir. Zira, müsrif adam, ilahî takdire ve alın teriyle elde ettiğine razı olmaz, sürekli daha fazlasını ister; hiç şükretmez, daima şekvâda bulunur; helal rızkını az bulur, gayr-ı meşru olup olmadığına aldırmadan daha külfetsiz ve daha çok kazancın peşine düşer, hatta o yolda izzet ve haysiyetini dahi feda eder. Bu itibarla, iktisat, nimetlerin artarak devam etmesinin ve izzetle yaşamanın önemli bir vesilesi olduğu gibi, israf da bereketin kesilmesinin ve zillete düşmenin mühim bir sebebidir.

Şeytanın Kardeşliği

İktisat eden insan, Allah’ın hoşnutluğuna ve Hak dostluğuna yürüyen bahtiyar bir kuldur; müsrif kimse ise, israf yolunda sadece İblis’in arkadaşlığını bulur, şeytanlara kardeş olur. Nitekim, “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, ama sakın saçıp savurma. Çünkü savurganlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (İsrâ, 17/26-27) mealindeki ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir.

Evet, Kur'an-ı Kerim saçıp savurmayı yasaklamakta ve savurganlığı şeytanî bir sıfat olarak anlatmaktadır. Saçıp-savurmanın az ya da çok harcama ile değil, harcamanın yapıldığı yerle alâkası vardır; bu açıdan, saçıp savurmadan maksat, “doğru olmayan yerlere harcamada bulunmak”tır. İslam alimlerine göre, bir insan bütün malını-mülkünü Allah yolunda infak etse de savurganlık yapmış sayılmaz; fakat, gayr-ı meşru bir iş için sadece birkaç kuruş da harcasa yine “saçıp savurmuş” kabul edilir.

Nasıl ki, şeytan onca nimeti görmezlikten gelmiş, şükürle mukabelede bulunacağına hep şikayet etmiş, hakkına razı olmayıp büyük bir hırsla daha fazlasını istemiş ve bütün ilahî ihsanları sûiistîmal ederek haddini bütün bütün aşmıştır; işte savurgan kimseler de, nankörlüklerinden dolayı mazhar oldukları nimetleri küçümsemekte, onlara şükürle değil de şekvâ ile mukabele etmekte, kıymetini bilemedikleri nimetleri gayr-i meşru ve faydasız işler için rahatça saçıp-savurmakta ve dolayısıyla küfran-ı nimet, nankörlük, haddi aşma ve israf çizgisinde İblis’e yoldaş, şeytanlara kardeş olmaktadırlar.

Orta Yol

Oysa, İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında bir orta yol göstermiş, nimetlerin kadrini bilip onlara şükürle mukabele etmek gerektiğini belirtmiş ve şükrün esasını da “insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmak” şeklinde tarif etmiştir. Bu itibarla, inanan insanlar, bir taraftan saçıp savurmaktan uzak kalmalı, diğer yandan da, asla cimri olmamalı; israftan kaçınmalı ama Hak yolunda infakta bulunmaya da can atmalı ve kendilerine bahşedilen bütün nimetleri Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ulaşmak için birer vesile olarak kullanmalıdırlar.

Kur’an-ı Kerim, işte bu orta yola ve müstakim çizgiye işaret etmiş; “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma ki herkes tarafından ayıplanan, kaybettiklerine hasret çeken bir hale düşmeyesin.” (İsrâ, 17/29) buyurmuştur. Ayrıca, “Rahman’ın o has kulları, harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar.” (Furkan, 25/67) diyerek seçkin kulların bu önemli vasfına vurguda bulunmuştur.

Baştan beri ima edildiği üzere, israf kavramını sadece yiyecek-içecek, mal-mülk ve maddî imkanlarla alâkalı olarak düşünmemek gerekir. İsrafın çerçevesini daha geniş tutmak ve maddî-manevî her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılmasını ve boşu boşuna harcanmasını savurganlık olarak değerlendirmek icap eder. Dolayısıyla, giyim-kuşamda, içinde oturulan binada ve evin tefrişinde olduğu gibi, zaman ve sağlık misillü nimetlerin kadrinin bilinmeyişinde de israf söz konusudur.

Evet, gereksiz olarak musluktan akıtılan su, ihtiyaç fazlası yakılan elektrik israf olduğu gibi, zamanı boşa harcamak ve sağlığı bozacak davranışlara dalmak da israftır. Bir insanın yarım kırba su ile abdest alması mümkünken, lavaboda musluğu sonuna kadar açıp iki kırbalık su kullanması nasıl israfsa, altı saatlik uyku ile dinlenebilecekken sekiz saat uyuması da aynı şekilde israftır. İslam, israfa girmeme hususunda çok hassas davranılmasını istemiş, denizin kenarında abdest alırken dahi gereğinden fazla su kullanmamayı tavsiye etmiştir.

İktisat ve israf konusunun ferdî ve içtimaî hayattaki ehemmiyetine binâen, Nur Müellifi, “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” (A’râf, 7/31) mealindeki âyet-i kerimeyi serlevha yaparak “İktisad Risalesi” adlı eserini yazmış; sadece bu ayetin dahi iktisadın kat’î olarak emredildiğine ve israfın da kesinlikle yasaklandığına delil olarak yeteceğini belirterek, ondan gayet mühim hikmetler çıkarıp serdetmiştir. Hususiyle günümüzde, iffet ve haysiyetle yaşamak isteyen herkesin belli aralıklarla İktisad Risalesi gibi hikmet derslerini okuyup iktisadın lüzumunu ve esaslarını bir kere daha mütalaa etmesi şarttır.

Tüketim Hastalığı ve İktisattaki Sır

Evet, özellikle içinde yaşadığımız zaman diliminde iktisat etmeyen kimselerin, zillete, manen dilenciliğe ve sefalete düşmeleri kaçınılmazdır. Bugün israf, toplumun hemen her kesiminde büyük bir felaket halini almıştır. Çünkü, lüks sayılabilecek pek çok eşya artık zaruri ihtiyaç maddesi telakki edilmektedir. Öyle ki medeniyet, bedeviyete nispeten adeta hayatı birkaç kat ağırlaştırmış, insanı el emeği ve alın teriyle kazanıp helal çizgide yaşayamaz hale getirmiştir. Büyük şehirde meskun bir insanın, orta halli bir gelirle iaşesini karşılayabilmesine neredeyse imkan yoktur. Zira, ihtiyaç kabul edilen maddelerin listesi o kadar uzayıp gitmektedir ki, iktisadı esas almayan, iffet ve izzetini koruma kararlılığında olmayan kimseler, çoluk çocuğu memnun edebilmek için çalıp çırpmaktan, meşru olmayan işler yapmaktan ve iç içe fenalıklara girmekten başka çarelerinin kalmadığına inanabilmektedirler.

Maalesef, şimdilerde, reklam vasıtasıyla iyice azgınlaştırılan tüketim hastalığı dar gelirli kimselere de sirayet etmiştir ve artık çeşitli hırsızlıklar, rüşvetler, spekülasyonlar, iğfaller, kaçakçılıklar ve aldatmalar ortalığı kasıp kavurmaktadır. Dahası, bu zamanda lüks ve israfı besleyen para pek pahalıdır. Birinci sınıf hayata nâil olma düşüncesindeki kimseler, çoğu zaman haksız ve külfetsiz çok kazanç elde etme mukabilinde izzet, haysiyet, namus ve iffetlerini rüşvet olarak vermektedirler. Hatta, dinin mukaddes saydığı nice değeri dünya menfaatlerine peşkeş çekmektedirler.

Halbuki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “İktisat eden, ailesini geçindirme hususunda darlık çekmez.” mealindeki hadis-i şerifiyle, helal kazançla ve insan haysiyetine yakışır bir şekilde aile fertlerine bakmanın sırrı olarak iktisat yolunu göstermiştir. Gerçekten de, insan yeme-içmesinde, giyim-kuşamında, ev ve eşya hususunda Ashab-ı Kiram efendilerimizin hayat tarzını örnek alsa, onlara ittibaen mütevazı ve sade bir gidişat tuttursa, lüks ve fantezilerden uzak kalsa, buna birden bire muvaffak olamasa bile, yavaş yavaş öyle bir hayatı tesis etmeye çalışsa ve aile efradını da bu anlayışa göre yaşamaya alıştırsa, Allah’ın izniyle o, mutlaka iktisadın bereketini görecek, çok az bir iâşe ile yetinmesini bilecek ve asla helal dairenin dışına çıkmayacak, böylece kimseye el açmayan aziz bir insan olarak hayatını devam ettirecek ve belki pek çoklarına da bu mevzuda hüsn-ü misal teşkil ederek, onları da zillet ve sefaletten kurtaracaktır.

Adanmış Ruhlar ve İktisat-İstiğna Mesleği

Bilhassa hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede bulunan insanlar, mutlaka kendilerini iktisada alıştırmak zorundadırlar. Aksi halde, itibarlarını yitirme, güven kredilerini kaybetme ve davalarına laf getirme ihtimalleriyle karşı karşıya kalırlar. Oysa, itibar ve güven, hizmet erleri için en geçerli akçe ve en büyük sermayedir. Güvenilirliğini yitirmiş bir mü’min, irşad vazifesini yaparken kendisine lazım olan bütün sermayesini kaybetmiş demektir.

Bundan dolayı, adanmış bir ruh, hiç kimseye el açmamalı, yüz suyu dökmemeli ve vaktinde geri verme imkanına sahip değilse başkalarından tek kuruş almamalıdır. Şayet, onun, günde üç defa yemek yemeye imkanı el vermiyorsa, iki öğünle iktifa etmeli; ona da gücü yetmiyorsa, bir defayla yetinmelidir. Hatta, icabında çocuklarını doyurmalı, kendisi yarı aç kalmalı, buna davası hatırına katlanmalı ve şartlar nasıl olursa olsun iffetini korumalıdır. Üç odalı kiralık bir evi bile kendisi için lüks kabul etmeli ve “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hane-i saadeti sadece bir odacıktan ibaretti; o münevver odacık öyle daracıktı ki, Peygamber Efendimiz namaz kılarken rahat secde edebilmesi için Hazreti Aişe’nin birazcık toparlanması gerekiyordu. Kâinatın Efendisi dahi öyle yaşamışken bu bize biraz fazla değil mi?” demelidir. Şayet, bütçesi müsait değilse ve hele zaruret de yoksa, araba sahibi olmamalı, gideceği yere yaya gitmeli veya toplu taşıma vasıtalarını kullanmalı.. hâsılı, ne yapıp etmeli, iffet ve istiğna ruhuyla yaşamasını bilmeli; kat’iyen lükse girmemeli, israfa düşmemeli ve asla yüce mefkuresine laf getirmemelidir.

Evet evet.. dava adamı yaşama zevki, hayat kaygısı, rahat tutkusu, lüks arayışı ve israf alışkanlığından fersah fersah uzak kalmalıdır. O, süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevazı halini ömür boyu korumalıdır. Kendisinden öncekileri yiyip bitiren lüks, israf, debdebe ve ihtişam onun evinden içeri girememeli, hele gönlüne yol bulamamalı ve ona hükmedememelidir. O, asla tavanlardaki boya, zeminlerdeki cilâ, masalardaki ibrişim ve yataklardaki atlaslarla kadr ü kıymetini yüceltme, giyim-kuşamla beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandırma, maddi debdebe ve ihtişamla dünya meftunlarına sempatik görünme peşinde olmamalı ve İslam’dan başka vesile-i izzet aramak suretiyle maskara durumuna düşmemelidir.

Unutulmamalıdır ki, mü’minler şekil ve düşünce değiştirmekle, kılık-kıyafet ve hayat tarzı açısından başkalarına benzemekle diğer kültürlerin temsilcilerine karşı asla şirin görünemezler; böyle yapmakla, sadece ruhlarını ipotek etmiş ve kalblerini de öldürmüş olurlar. Davranışlarındaki oynaklık, düşüncelerindeki renksizlik ve hayatlarındaki fantezilerle başkalarının gönlüne gireceklerini ve onları kendi düşünce çizgilerine çekeceklerini zannedenler, farkına varmadan yabancılara iltihak etmeye ve onların fikir atmosferleri içinde eriyip gitmeye mahkum zavallı kimselerdir. Ancak israf ve lüksten alabildiğine uzak duran, hep iktisat ve istiğna ruhuyla yaşayan ve izzeti, Din-i Mübin’e bağlılıkta arayan mefkure kahramanlarıdır ki, ev yerine bir çadırı da mesken tutsalar, her öğün kuru ekmekle de karın doyursalar, üzerlerine elbise diye bir çuval da geçirmiş olsalar, -Allah’ın inayetiyle- başkalarına tesir edip kalb kapılarını açacak olanlar işte onlardır.

Bu Dairenin Mütrefîni Olmamalı!..

Diğer taraftan, esas olan, dünyayı kalben terketmektir, kesben değil. Bu açıdan, bir mü’min, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve Karun kadar zengin olabilir.. olabilir, zira o, iktiza ettiği an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Allah’ın rızası istikametinde infak edebilir. İşte, malî imkanları geniş olan ve helalinden kazanan böyle zengin kimselerin müreffeh yaşamalarına bir şey denilemez. Dinin helal kıldığı çerçevede yeme-içme, rahat etme, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği nimetlerden meşru dairede faydalanma, cismaniyet ve maddî hayat itibarıyla onları kullanma kula verilmiş bir haktır. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, nelerden istifade etmeyi mübah kılmışsa, onlardan yararlanma kulun hakkıdır; bir kul, bu hakkı ister şahsı adına isterse de gelecek nesiller hesabına kullanabilir; bu onun imandaki derinliğine ve himmet ufkuna bağlıdır.

Ne var ki, insan bazı alışkanlıklar edinince, o yolla bir kısım sûiistîmallere de kapı aralayabilir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da “mütrefîn” diye bir zümreden bahsedilmektedir. Bunlar yeme-içme, giyim-kuşam ve yatıp-kalkma gibi hususlarda aşırı aristokrat davranan insanlardır. Allah Teâlâ, bir beldeyi helak etmek murat buyurduğunda, o beldenin kaderine mütrefîni hâkim kılar. Neticede, yemeyi-içmeyi ve dünyadan kâm almayı gâye-i hayal haline getirmiş bu insanlar, ilâhî azaba davetiye çıkarır ve bütün beldenin felaketine sebebiyet verirler. Bu açıdan, mütevazı ve sade bir hayat tarzıyla iktifa edip sonra da Allah’ın ihsanlarını yine O’nun rızasını kazanma istikametinde değerlendirmek inanan zenginler için de önemli bir esas olmalıdır. Çünkü, israf bizâtihî çirkindir; dolayısıyla, fakir ya da zengin her mü’min, helallerden ve mübahlardan istifade ederken bile aşırıya kaçıyor ve tehlike sath-ı mâilinde dolaşıyor olma endişesiyle temkinli davranmalıdır.

Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) ve Ashab-ı Kiram efendilerimiz, özellikle belli bir dönemden sonra, her türlü ferah-feza yaşama imkanlarına sahip olmalarına rağmen, mütevazı ve zâhidâne bir hayatı tercih etmişler ve buradaki her nimetin hesabının ötede sorulacağı inancıyla hep dünya-ahiret muvazenesini gözeterek yaşamışlardır. Allah’ın helâlinden ihsan ettiği nimetlere karşı şükürle mukabelede bulunup, sonra bu mala terettüp eden bütün hakları yerine getirirken İslâm’ı i’lâ etme ve insanlara faydalı olma mülâhazalarının dışında bir düşünceye girmemişlerdir. Evet, onlar hiç mal biriktirmemiş ve asla tûl-i emele kapılmamış, sürekli ahiretin yamaçlarına müteveccih olmuşlardır.

Nitekim, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh), kendisine takdim edilen bir bardak soğuk su karşısındaki tavrı bu hakikatin en güzel şahitlerinden biridir: Evet, halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verilir. Sıddık-ı Ekber, birkaç yudum içip iftar eder ve ardından gözlerinden damla damla yaş dökmeye başlar. Akabinde öyle hıçkırarak ağlar ki, etrafındakileri de ağlatır. Bir müddet sonra, dostları “Seni bu derece ağlatan nedir?” diye sorarlar. Der ki: Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) önündeki bir şeyi eliyle iter gibi yapıyor ve “Benden uzak dur, benden uzak dur!” diyordu. Sordum, “Ya Rasûlallah! Birini uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz ama ben kimseyi göremiyorum?!.” Buyurdular ki: “Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti ve bana kendisini kabul ettirmek istedi; ben de ona ‘Benden uzak dur!’ dedim. Bunun üzerine o, çekip giderken, ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler elimden kurtulamayacaklar. Kendimi sana kabul ettiremedim ama sonrakiler peşimden koşacaklar’ dedi.” İşte, bu bir bardak soğuk su ile dünya bana kendini kabul ettirmiş olur mu diye endişe ettim ve onun için ağladım.

Hesabı Sorulacak Nimetler

Evet, Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi. Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de ahiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti.

Öyle ki, bir gün Fazilet Güneşi (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti. Allah Rasûlü “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurunca, ev sahibi, “Ya Rasûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim.” demişti. Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti. Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurmuştu. Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü.

Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) “Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su...” demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ “Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir.” Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan Ashab-ı Kirama öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı. Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu: “Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda “Bismillah” deyin; doyduğunuz zaman da, “Sonsuz şükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi.” diyerek o nimete şükredin.”

Bir başka gün, Enbiyalar Serveri, oruç tutmuştu; iftar edeceği zaman kendisine bir bardak süt getirmişlerdi. Sahabe-i güzin efendilerimiz Rasûl-ü Ekrem’in hoşuna gidebilecek bir şey yapmak için can atarlardı; o gün de ikram edecekleri sütün içine biraz bal koymuşlardı. Peygamber Efendimiz, sütten bir iki yudum alıp balın tadını hisseder hissetmez elindeki kabı mübarek dudaklarından uzaklaştırarak, “Bu nedir?” diye sorunca, “Ya Rasûlallah, hoşunuza gideceğini düşünerek süte biraz bal karıştırdık!” cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine Beyan Sultanı elindeki kaseyi yere koyarak şöyle buyurdu:

“Dikkat ediniz! Ben bunun içilmesini haram kılmıyorum; fakat, bilin ki, kim (yemesinde-içmesinde, giyiminde-kuşamında) Allah için mütevazı olursa, Allah onu yücelttikçe yüceltir; kim de kibirlenir ve büyüklük taslarsa, Cenâb-ı Hak onu da alçalttıkça alçaltır. Kim iktisatlı hareket ederse, Allah onu zengin kılar; kim de israf ederse, Cenâb-ı Hak onu fakr u zarurete mübtela eyler.. ve kim Allah’ı çokça zikrederse, Mevlâ-yı Müteâl ondan hoşnut olur.”

Sözün özü; iktisat, insanı kanaatkâr kılar; hadis-i şerifin ifadesiyle “Kanaat, tükenmez bir hazinedir.” ve “Kanaat eden aziz yaşar; tamah eden zillete düşer.” İktisat, berekete ve izzetli yaşamaya vesile olur. İsraf ise, kanaatsizliğe, sürekli hayattan şikayet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlassızlığa sebebiyet verir; insanın izzetini kırar ve onu başkalarına yüz suyu dökmeye mecbur eder. Bütün mü’minler iktisat ve istiğna ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar; fakat, özellikle de adanmış ruhlar, yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya gibi bütün ihtiyaçlarını zaruret çizgisine göre ele almaya ve her meselede tevazu kaidesine muvafık davranmaya çalışmalıdırlar.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 23:22:28 +0200
Kutlu Miras ve Peygamber Vârisleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/473-kutlu-miras-ve-peygamber-varisleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/473-kutlu-miras-ve-peygamber-varisleri

Cennete Açılan Yol

Bundan dolayıdır ki, İslam dini, ilme büyük önem vermiş; ilim ve hikmeti mü’minin kaybolmuş malı sayarak, yerine ve söyleyenine bakılmaksızın nerede bulunursa bulunsun onun alınması gerektiğini belirtmiş ve kadın-erkek bütün inananları okuyup anlamaya, bilgi sahibi olmaya teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı ifade edilmiş ve onlarca ayet-i kerime ile ilmin ehemmiyetine dikkat çekilmiştir. Hadis-i şeriflerde de, ilim yolcusunun ve âlimin faziletleri zikredilerek müslümanlar sürekli ilme yönlendirilmiştir.

Binaenaleyh, Ebu'd-Derda (radiyallahu anh) Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Allah, ilim tahsil etmek maksadıyla yola çıkan kimseyi sonu varıp Cennet’e ulaşan yollardan birine dahil eder. Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler. Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar âlim için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakmışlardır, onların mirası ilimdir. O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.” [1]

Evet, beyan-ı nebevîde ilim, Cennet’e açılan yollardan biri olarak zikredilmektedir. İlim; okuma, görme ve dinleme neticesinde duyu organlarıyla elde edilen veya vahiy ve ilham yoluyla Cenâb-ı Allah tarafından doğrudan gönderilen bilgi demektir. Aynı zamanda, ilim; düşünme, anlama, idrak etme, bir şeyi olduğu gibi kavrama ve gerçeğe uygun bilgi manalarına da hamledilmiştir. Eşya ve hadiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaratan’ın yüce maksatlarının sezilmesi anlamına da gelen ilim tabiri zaman zaman mârifet kelimesinin yerine de kullanılagelmiştir.

Gerçek İlim ve Onun Tâlibi

Gerçek ilim; bir taraftan dünya ve ahiret saadetinin yegâne kılavuzu olan Kur’ân’a sarılarak, diğer yandan da Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklayarak sırat-ı müstakîm üzere yürümeyi sağlayan hakikat bilgisidir. Bu açıdan, ilim, bilimle karıştırılmamalıdır; Cennet yolunun rehberi sayılan ilim, tecrübe ile elde edilen, eski bilgiler üzerine bina edilerek geliştirilen, yanlışları düzeltile düzeltile olgunlaştırılmaya çalışılan, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariyelerle bir tutulmamalıdır. Çünkü, ilimde, her şeyden önce dinin hakikatına uyanma, Zât-ı Uluhiyeti tanıma ve ebedî saadete ulaştıracak bir kısım referanslar alma söz konusudur.

Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinât, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesiyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır; gerçek ilimler de, Allah’ın kâinâttaki icraatından, ilahî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Kâinâtı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yüce Yaratıcı, ortaya koyduğu bu düzeni Kur’ân vesilesiyle şerhetmiştir. Dolayısıyla, insan gerçek ilmi, kâinâtı ve Kur’ân’ı beraberce okuyarak elde edebilir. Kâinâtta câri kanunlara, eşya ve hâdiselere Kur’ân’ın adesesiyle bakmak suretiyle, hakikatleri asıl yerine oturtmuş ve ilmi “bilim”in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtarmış olur.

Bu açıdan, hadiste nazara verilen ilim tâlibi, her gün birkaç kez yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu hatırlayan, dünyevî-uhrevî her iş ve hareketinde sürekli O’nun murad ve hoşnutluğunu arayan, sık sık teşriî emirler açısından durumunu kontrol eden, Rabbiyle münasebetlerinin seviyesini ölçen; bunun yanı sıra, ciddi bir hakikat ve araştırma aşkıyla tekvînî esaslarla meşgul olup, varlık ve hâdiseleri de iyi okumaya çalışan; duyup anladığı, araştırıp öğrendiği her şeyi aile, toplum ve topyekün varlıkla uyum içinde olabilme yönünde değerlendiren; ilimden irfana yürüyen, marifetten muhabbete kanatlanan; her nesne, her hâdise ve Hak’tan gelen her mesajı O’na yükselten bir vasıta olarak gören, dünya işlerinde de, ukbâ mülâhazalarında da hep önde olmasını bilen insandır. O, derin bir ilim aşkıyla, dünyanın tâ öbür ucunda da olsa, yararlı şeyleri arayıp bulur ve ona talip olur. Dolayısıyla o, maksadı Allah rızası olduğu müddetçe, Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh.. gibi dinî ilimleri tahsil etse de, fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp, hendese, ziraat ve sanayi sahalarında çağının en ileri teknolojilerini öğrenip değerlendirmeye çalışsa da Rasûl-ü Ekrem’in işaret ettiği ilim tâlibidir.

İşte, Allah rızasına kilitlenerek ister aklî isterse de naklî ilimleri öğrenmek, âlimi âbidden daha faziletli yapan, melekleri hayran bırakan, denizdeki balıkları dahi heyecanlandıran ve insanı Zât-ı Zülcelal’in teveccühlerine mazhar kılan çok önemli bir kurtuluş vesilesidir. Bu manada bir ilim tahsili için yola çıkan insan, sonunda Cennet yamaçlarını ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu bulacağı bir koridora girmiş sayılır.

Meleklerin Kanatları

Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler.” buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, meleklerin, yaptıkları vazifelere göre, nuranî mahiyetlerine uygun ikişer, üçer, dörder kanatları olduğu bildirilmektedir. Ne var ki, gayb âleminden olan, maddî kesafetten soyutlanmış bulunan ve mahiyeti insanlar için meçhul kalan melekleri kuşlar gibi kanatlı varlıklar şeklinde tasavvur etmek yanlıştır. Her ne kadar, biz, meleklerin kısa sürede çok uzun mesafeleri kat’ etmelerini, bir anda birkaç yerde birden bulunmalarını ve bu farklı yerlerdeki akislerini kanatlarına bağlasak da, meseleyi içinde bulunduğumuz maddî âlemin ölçüleriyle değerlendirmemiz ve bazılarının melekleri kuş şeklinde tasavvur ettikleri gibi, onlara değişik şekiller biçmemiz kat’iyen doğru değildir. Allah Teâlâ melekleri bizim görebileceğimiz şekilde yaratmadığından ve onların yapılarına dair Kur’an-ı Kerim’de açık bilgi vermediğinden dolayı, bu konuya ihtiyatlı yaklaşmamız gerekmektedir.

Gerçi, hadis-i şeriflerde, Miraç Şehsuvarı (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) Efendimiz’in, Hazreti Cebrâil'i kendi şekliyle iki kez gördüğü ve onun altı yüz kanadı ile ufku doldurduğu anlatılmaktadır; fakat, bu ifadelerdeki altı yüz sayısı kesretten kinayedir, çokluk ifade etmek içindir. Söz konusu kanatlar, Cebrâil Aleyhisselam’ın mahiyetindeki derinlikleri ve iç içe buudları temsil etmektedir. Dolayısıyla, hadis-i şerifler, Vahiy Meleğinin kanatlarını nazara vermekten ziyade, Allah Rasûlü’nün Cibrîl-i Emin’i bütün buud ve derinlikleriyle, melekî enginlikleriyle gördüğünü belirtmektedir.

Bu itibarla, sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmesine delâlet eden manevî bir buud, bir kuvvet ve bir derinliğin remzidir. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ikisinde birden üstad olan, zâhiri de bâtını da mamur kimselere “iki kanatlı” manasına “Zülcenâheyn” dendiği ya da annelerin “şefkat kanatları”na sahip bulundukları söylendiği gibi, meleklerin kanatlarını sermesi de temsilî ve mecazî bir ifade olarak serdedilmiştir. Nitekim, “Anne-babana acıyarak tevazu kanatlarını onlar için ger!” (İsra, 17/24) mealindeki ayet-i kerimede de benzer bir mecaz bulunmaktadır.

Dolayısıyla, “Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler.” sözünden maksat, talebenin hakkını tâzim ve ilmin izzetini teslimdir. Evet, melekler ilim ehline saygı gösterirler; çünkü, onlar iyiliğe ve güzelliğe programlı tabiatlarıyla tekbir, tahmid ve tesbih sözlerinden lezzet alır, kulluk adına ortaya konan sahnelerden hoşlanır ve Hakk’a yönelen kimselerden memnun olurlar. “Elhamdülillah” diyeni işitince sevinir, “Sübhanallah” ve “Allahü Ekber” sözlerine iştirak edip Arş u ferşi velveleye verirler. Melekler, Allah’a doğru yürüyen insanlara derin bir muhabbet duyar, onlara hürmeten tevazu kanatlarını yerlere sererler; onların ders halkalarında hazır bulunur, oraya sekine inmesine vesile olur ve sohbet-i Canan meclislerini şenlendirirler.

Cenâb-ı Allah, sevdiği kullarını meleklere ve ruhânîlere sevdirdiği gibi, mevcudâtın bağrına da onlar hakkında sevgi ve hüsn-ü kabul tohumları saçar. Öyle ki, mezkur hadisteki ifadeyle, “Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar onlar için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler.” Aslında, mahlukâtın âlimlere rahmet duasında bulunması bir mukabele içindir. Çünkü, âlimler, kâinâttaki her varlığın kendi lisan-ı haliyle ve kendine has diliyle Mevlâ-yı Müteâl’i zikretmekte olduğunu görürler, duyarlar ve diğer insanlara da gösterirler, duyururlar. Kâinât kitabını sayfa sayfa okur ve insanlara varlıkların esrarını bildirirler. Canlı-cansız hiçbir varlığın boşuna yaratılmadığını ve her şeyin ilahî bir programa göre, belli bir ölçüyle hilkat sahasına çıkarıldığını gözler önüne sererler. Ulemânın nazarında semadaki yıldızlar da birer ayettir, deryadaki balıklar da. Onlar, çevrelerine R. M. Ekrem’in ifadesiyle “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinât / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” düşüncesiyle bakar ve varlıklar âlemini tevhid türküleri söyleyen bir koro olarak dinlerler. Âlimlerin sayesinde, diğer insanlar da kâinâtı bir kitap olarak okumayı öğrenir ve etraflarını ibret nazarıyla seyretmeye başlarlar. Onların bu hizmetlerine bedel, mahlukat da kendi dillerinin anlaşılmasına vesile olan âlimler için manen istiğfar eder ve rahmet duasında bulunurlar.

Âlimin Âbide Üstünlüğü

Hadis-i şerifin devamında, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” buyurmaktadır. Aynı mefhum bir başka rivayette, “Âlimin âbide üstünlüğü, Benim sizden makamca en aşağıda olanınıza üstünlüğüm gibidir.” ifadesiyle dile getirilmiştir ki, bu söz, “Bu ikisi arasında kıyas kâbil değildir” manasına gelmektedir.

Bilindiği üzere; “âlim”, kısaca “belli seviyede bilgi birikimine sahip olan kimse” demektir. Istılah açısından; Kur'an-ı Kerîm başta olmak üzere dinî kaynaklara vakıf bulunan, Rasûlullah'ın hadîslerini ve Sünnet-i seniyyesini iyi bilen ve hem aklî hem de naklî ilimlerden gerektiği şekilde haberdâr olan engin ufuklu insana “âlim” denir.

“Âbid” kelimesi ise, Allah Teâlâ’nın emirlerine titizlikle uyan, farzları ve vacipleri yerine getirmenin yanı sıra nafile ibadetlere ve yapılması sevap olan hayırlı işlere de devam eden, ibadete düşkün samimi kul manasına gelmektedir.

Aliyyu'l-Kârî gibi alimlerin de dediği gibi, ele aldığımız nebevî beyanda, âbid tabiriyle, farz ibadetlerini yapabilecek kadar ilmi olup kâmil şekilde ibâdetini eda eden kimse; âlim sözüyle de, ibadetlerini eksiksiz yapmakla beraber, özellikle dinî ilimleri, usûl ve füruuyla çok iyi bilen insan kastedilmektedir.

Aslında, dinî literatürde, bilip de ibadet etmeyene âlim denilmemektedir. Çok şey bilse bile, bildiğiyle amel etmeyen insanın belagat ilmindeki sıfatı câhildir. Evet, bir insan üniversite bitirse de, master ve doktora yapmış olsa da, şayet ilmiyle amel etmiyorsa, o câhil demektir. Dolayısıyla, âlim sözü zımnen ibadeti de ihtiva etmektedir; âlim, hem dini tafsilatıyla bilen hem de o bilgisiyle amel eden kimsedir. Diğer yandan, âbidin ibadeti tafsilatlı bir ilmi gerektirmemektedir; ibadetlerin farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve belki bir de adabını bilmesi onun için yeterlidir. İbadet için gereken bu asgarî malumata sahip olan bir insan her gün iki yüz rek’at namaz kılabilir, senenin yarısını oruçlu geçirebilir. Ne var ki, âlim hem dinin özüne ve her meselenin künhüne vakıf bulunan, hem tekvinî emirlerin gereklerine göre davranan ve hem de ibadetlerini aksatmayan insandır. Bu tibarla da, sadece ibadet kanatlı bir insana nisbeten onun daha çok derinlikleri vardır ve o daha faziletlidir.

Ayrıca, Söz Sultanı’nın, âlimi kamere, âbidi de yıldıza benzetmesinde de çok latif nükteler mevcuttur: Şahsî ibadetin nuru âbidden başkasına geçmez; âbid sadece kendi önüne ışık tutar ve yalnızca kendisini nurlandırır. Halbuki âlim, ibadet ü taat ve hayr u hasenâtıyla ferdî dünyasını mamur kıldığı gibi, ilminin nuruyla başka insanların yollarını da aydınlatır. Bazı âbidler şahsî kemalat açısından kimi âlimlerden daha üstün olabilirler; ne var ki, âlimler rehberlikleri zaviyesinden mutlak fazilette onlardan üstündürler. Nitekim, yıldızlar kendi mahiyetleri itibarıyla kamerden daha parlaktırlar ve -sebepler açısından- bizâtihî birer ışık kaynağıdırlar; fakat, onlar, dünyaya uzaklıklarından dolayı, ışığını güneşten alan kamer kadar karanlıkları yırtıcı ve yol gösterici olamazlar.

Maddî ve Manevî Terakkî Vesilesi

Hadîsin devamında, peygamberlerin miraslarının ilim, vârislerinin de âlimler olduğu vurgulanmaktadır. Nebilerin, geride dinar ve dirhem değil, ilim bıraktıkları belirtilmektedir. Dinar, altın; dirhem de gümüş para demektir ve bu iki değer ölçüsü bütün dünyalıkları temsil etmektedir. Evet, Allah’ın seçkin kulları peygamberler, bu fâni dünyalıklardan ancak zaruret miktarınca almışlar ve ebedî âleme giderken de geride paylaşılacak herhangi bir maddî miras bırakmamışlardır. Onlar, tebliğ ve temsil görevini sadece Allah rızası için yaptıklarını ve risalet vazifesinin karşılığında hiçbir dünyevî ücret beklemediklerini örnek hayatlarıyla ortaya koymuşlardır. Bu muvakkat âlemden ayrılırken de arkada sadece nümune-i imtisal güzel hallerini, sünnet-i seniyyelerini ve dini disiplinleri bırakarak hasbîliklerini bir kere daha göstermiş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hüsn-ü misal olmuşlardır. Dolayısıyla, Nebiler Sultanı’na vâris olan âlimler de, O’nun kendilerine emanet ettiği Kur’an hakikatlerine ve Sünnet’ine gönülden sahip çıkmalı, i’la-yı kelimetullahı hayatlarının gayesi bilmeli ve kendilerini o ulvî gayeye adayarak birer emin emanetçi olmalıdırlar.

İşte, hadis-i şerifin sonunda da ifade edildiği gibi, bu ufku yakalayan ve nebi mirası olan ilimden nasibini alan bir âlim, büyük bir hayır kaynağına ulaşmış olacaktır. O, dünyada dinin izzetini ve milletin haysiyetini koruyan bir aziz olarak yaşayacak, etrafına hep ışık dağıtacak, insanların yollarını aydınlatacak, ötede de rehberlik ettiği kimselerin önünde Cennet’e ve rıdvana kavuşacaktır.

Hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunucaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

Allahu a’lem, öbür alemde, belki mizanın başında, belki Sırat’ın üzerinde, belki de Cennet’in önünde âbid ile âlim de karşı karşıya gelecekler ve birbirlerine yol verip öncelik hakkı tanıyacaklardır. Âlimler, tabiatlarına mal olan tevazularıyla, “Siz hayatınızı ibadet ü taatle geçirdiniz, günlerinizi hep namazla, oruçla, hayr u hasenâtla değerlendirdiniz. Burada öncelik hakkı sizindir.” diyecekler. Fakat, âbidler hemen geriye çekilip, “Evet, biz çok ibadet ettik; kıyamda durmaktan dolayı ayaklarımız şişerdi, oruç sebebiyle rengimiz sararıp solardı. Neticede, Cenâb-ı Hak, bize ulvî alemlerde seyahat imkanı verdi, menzil üstüne menzil bahşetti. Fakat, biz ibadetlerin keyfiyetini de, onların değerlerini de hep sizden öğrendik. Sonunda tahtlarımızı kurduğumuz burçlara da sizin rehberliğiniz sayesinde varıp ulaştık. Allah sizi dünyada öncü kıldı, burada da öncelik size aittir; buyurunuz, biz yine sizi takip edeceğiz!” karşılığını vereceklerdir. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’in ifade buyurduğu o fâikiyet ötede de Cennet’e önce girme şeklinde tecelli edecektir.

Son olarak şunu da ifade etmeliyim ki; ilim ahiret adına çok önemli bir kurtuluş vesilesi olduğu gibi, dünyaya, teknik ve teknolojiye bakan yönüyle de bir terakki vasıtasıdır. Hadisin sonundaki “O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.” beyanı, müslümanların devletler muvazenesindeki yeri açısıdan da değerlendirilmelidir. Nitekim, ilk Müslümanlar ilim ufukları ve araştırma aşklarıyla varlık ve eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin başvuracağı çok önemli tespitlerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi aşkın ufuklarına göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı cennetlerin koridorları haline getirmişlerdir. İlim ve düşünce enginlikleriyle bütün toplumlara asırlar boyunca muallimlik ve öncülük etmişlerdir. Fakat, maalesef, günümüze doğru gelinirken o aşk u iştiyak yavaş yavaş sönmüş, o beyin fırtınaları tamamen dinmiş ve her şey tersine dönmüştür.. dönmüş ve bu millette öldüren bir yorgunluk başgöstermiştir. Netice malumdur; o zamandan bu yana, geçmişin oldukça cahil toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle müslümanları vesâyetlerine çağırır olmuşlardır. İşte, bu kötü gidişe dur diyebilmenin yolu da, bir kere daha gönüllerde ilim aşkını uyarmak ve yeni nesilleri araştırma azm ü iştiyakıyla şahlandırmaktır.

Sözün özü; âlim âbidden daha faziletlidir; zira, âlim, şahsî ibadetlerini aksatmadığı gibi her amelini şuurluca eda eden ve engin ilmiyle başkalarına da yol gösteren insandır. İlmi olmayan âbidin her an kayması ve düşüp yolda kalması ihtimal dahilindedir. Halbuki, nebiye vâris olan âlimde dâimî bir murakabe ve bir muhasebe duygusu hakimdir; o, her zaman tetiktedir ve tehlikelere karşı da sürekli metafizik gerilim içindedir. Bu itibarla, yaptığı ibadeti bilerek yapan ve her meseleyi şuurlu bir şekilde ele alan böyle bir âlim, dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü nisbetinde âbidlerden üstündür.

[1] عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ قَالَ فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَبْتَغِي فِيهِ عِلْمًا سَلَكَ اللَّهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ وَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ لَتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا رِضَاءً لِطَالِبِ الْعِلْمِ وَإِنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ حَتَّى الْحِيتَانُ فِي الْمَاءِ وَفَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ إِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ إِنَّ الْأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَارًا وَلَا دِرْهَمًا إِنَّمَا وَرَّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أَخَذَ بِهِ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 23:04:21 +0200
Sığ Görünen Deryalar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/472-sig-gorunen-deryalar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/472-sig-gorunen-deryalar

Hayır Kapılarının Sırlı Anahtarı: Takvâ

Bilindiği üzere; takvâ kelimesi, gayet iyi korunma ve sakınma demek olan vikâye kökünden gelmektedir. Takvâ, kısaca “Allah’ın emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi” şeklinde tarif edilmiştir.

Tam ihlasa ermek için her çeşit şirk şâibesinden sakınmak gerektiği gibi, kâmil takvâyı elde edebilmek için de şüpheli şeylerden de bütün bütün kaçınmak icap eder. Nitekim, “Bir kul, sakıncalı şeylere girme endişesiyle bir kısım sakıncası olmayan şeyleri de terk etmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz!” mealindeki hadis-i şerif gibi pek çok beyân-ı nebevî “sağâir” dediğimiz küçük günahlardan da kaçınmayı ve Kur’ân’ın “lemem” dediği şeylere karşı da titiz olmayı ihtar etmektedir. Bu açıdan, takvâ-yı tâmm, ancak küçük günahlardan ve şüpheli şeylerden de sakınmakla elde edilebilir.

Ne var ki, değişik vesilelerle dile getirdiğim gibi, dinin emir ve yasaklarına tam riayet etme şartlarının alabildiğine ağırlaştığı ve dolayısıyla hakiki takvâya ulaşmanın çok zorlaştığı günümüzde, herkesi kâmil takvâya zorlamak dinin özündeki “teysir” (kolaylaştırma) prensibine terstir. Hizmet dairesinin çok genişlediği ve dinî hassasiyetleri gözeten insanların hayatın hemen her sahasında yer aldığı bir dönemde, umum halka takvânın en üst mertebesini teklif etmek, onu altından kalkılmaz bir yük olarak göstermek demektir. Çünkü, böyle bir teklif, inzivaya kapanmayı, sokağa çıkmamayı, eli ayağı, dili dudağı, gözü kulağı günaha bulaştırmamayı, farzların ötesinde nafilelerde bile kusur etmeyecek şekilde kendini ibadete vermeyi ve sakıncalı bir iş yapmış olmamak için şüpheli şeylerden de uzak durmayı gerektirecektir. Nihayet, bu seviyede bir takvâyı temsil etmek, günümüzün şartları içinde çoklarına imkansız gibi gelecektir; dolayısıyla, meseleyi herkes için o çizgide ele almak dinin “teysir” ilkesiyle çelişecektir.

Binaenaleyh, bugün takvâ, “farzları titizlikle yerine getirme ve büyük günahlardan kaçınma” tarifiyle ortaya konarak onun zarûrî ve câmi’ iki esası nazara verilmeli; takvâ dairesi bu denli geniş tutularak, hiçbir mü’minin dışarda kalmaması sağlanmalı; bilâhire insanlar daha üst mertebelere ulaşma ümidiyle şahlandırılmalı ve herkesin iradî olarak adım adım kâmil takvâya doğru yürümesi temin edilmelidir.

Evet, Allah’ın sevgisine mazhar kulların ilk özellikleri takvâ dairesine girmiş olmalarıdır. Zira, takvâya sığınmadan Kur’ân’ı anlamak ve ondan gereğince istifade etmek mümkün değildir. Daha Bakara suresinin ilk ayetlerinden itibaren nazara verildiği üzere, Kur’ân, kapısını ancak müttakîlere aralar, o herkesten önce ehl-i takvâ için bir hidayet kaynağıdır; zaten takvâya da yalnız Kur’ân yörüngesinde yürümekle ulaşılır. Müttakîler, hem Kur’an ayetleriyle nefes alıp vererek kalbî ve ruhî hayat adına daima canlı kalırlar; hem de Beyan-ı İlahînin ışığı altında âyât-ı tekvîniyeyi sürekli tetkik ve tefekkür ederek Allah’ın (celle celâluhû) kâinatta câri sünnetine (kanunlarına) muvafık davranırlar. Böylece, takvâ sayesinde, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan kurtulmuş, “a’lâ-yı illiyyîn” yolunu tutmuş ve bütün hayırların, bereketlerin kaynağını bulmuş olurlar.

İstiğnâ Ruhu ve Beklentisizler

Hususiyle kendini iman ve Kur’an hizmetine adamış bahtiyar ruhlar için, takvâdan sonraki en önemli vasıf istiğnâdır. Hadis-i şerifteki, “ganî” kelimesi, “Allah’ın verdiği nimetlere kanaat ettiğinden kat’iyen başkasının eline bakmayan, hep müstağnî davranan, gönlü zengin, beklentisiz” demektir ve istiğnâya işaret etmektedir.

İstiğnâ, peygamberlik mesleğinin şiarıdır. Bütün peygamberler, peygamberlik vazifesini eksiksiz yapacaklarına ve bunun karşılığında hiçbir dünyevî ücret almayacaklarına söz vermişlerdir. Kur'ân-ı Hakîm, onların, kendi ümmetlerine -ağız birliği etmişçesine- “Ben sizden ücret beklemiyorum ki! Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir.” (Yunus, 10/72) dediklerini anlatmaktadır. Hakikaten onlar, peygamberlik vazife-i kudsiyesinin dünyaya alet edildiği töhmetine meydan vermemek için hayatları boyunca istiğnâya bağlı kalmış ve bu müstağnî halleriyle sonraki nesiller arasında neşr-i hakkı kendilerine vazife edinenlere hüsn-ü misal olmuşlardır.

Yâsîn suresinde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar) da “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, yine irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir.

Nur Müellifi, iman ve Kur’an hizmetine gönül vermiş insanlar için istiğnânın çok önemli bir rükün olduğunu vurgulamaktadır. Meseleye dini dünyaya alet etme töhmeti açısından da yaklaşarak, ehl-i dalâletin, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip ehl-i ilme insafsızcasına saldırdıklarını ve dolayısıyla onları fiilen tekzip etmek gerektiğini belirtmektedir.

Aslında bugün de bazı kimseler aynı hastalığa müpteladır ve onların yüzünden bütün müslümanlar karalanmaktadır. Kur’an okuma üzerinden gırtlak ağalığı yapanlar, ruhsuz bağırıp-çağırmaları dua yerine koyanlar ve bir kısım soğuk merasimlerle dini folklorlaştıranlar ma'şeri vicdanda müsbet bir tesir uyaramadıkları gibi İslam’ın güzel çehresini de karartmaktadırlar. Niyetleri dünyevî menfaatler olduğu müddetçe gönüllere nüfuz edemeyeceklerini anlayamamakta ya da ücret beklentisi içinde bulunduklarından dolayı başka ulvî gayeleri hiç düşünememektedirler.

Oysa, sözün tesir etmesi, sesin gür ve güzel oluşuna, nağmenin zahiren iç yakışına değil, Cenâb-ı Allah'ın meşietine bağlıdır. Allah Teâlâ, sözün tesirini, büyük bir ölçüde, söyleyenin hasbîliğine, diğergamlığına ve yaptığı irşad vazifesi karşılığında hiçbir ücret beklememesine bağlamıştır. Çoğu zaman, bir köşeyi veya bir kürsüyü tutmuş, sadece dine hizmet için yaşayan samimi, hasbî ve diğergam bir insan, cılız bir sesle, pek de parlak görünmeyen bazı şeyler anlatır; fakat, ma'şeri vicdanda büyük bir tesir bırakır. Çünkü, o müstağnî bir insandır ve muradı da Allah’tır.

Bu itibarla, Kur’an talebeleri, dava-yı nübüvvetin birer temsilcisi olarak Peygamberlerin istiğnâ yolunu takip etmeli ve daha baştan “Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir” diyerek iman hizmeti adına yapıp ettiklerine karşılık asla dünyevî bir ecir beklememelidirler. Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, hatta ülke ülke dolaşırken, hemen her yerde i’la-yı kelimetullah hesabına bir nağme tuttururken, vaaz, sohbet ve nasihat ederken ya da bir insana tek hakikatı anlatırken çok hasbî olmalı ve asla dünyevî bir karşılık ummamalı, almamalıdırlar. Dünyanın mal ü menâline meyil göstermemeli, neşr-i hak vazifesine mukabil kimseden bir ücret istememeli; ancak kifaf-ı nefs edecek kadar bir iaşe bulurlarsa onunla geçinmeli ve hep istiğnâ içinde hareket etmelidirler.

Telbis Yolu

İşte, bu ölçüde bir takvâ ve istiğnâ, Cenâb-ı Hak tarafından sevilmenin iki önemli vesilesidir. Fakat, hadis-i şerifte bu iki mübarek vesileye derinlik katıp mahbubiyet yolunu bütün bütün açacak olan üçüncü bir husus zikredilmektedir. En az ilk ikisi kadar ehemmiyetli olan bu vasıf, insanın iç derinliğine, gönül zenginliğine, ruh enginliğine sahip olması ve bunu bir sır gibi başkalarından saklamasıdır. Evet, bazı şeylerin gizli kalması matluptur; bunların başında da insanın iç derinliği ve şahsî faziletleri gelir; samimi bir kulun, mazhar olduğu hususî ihsanları mahfî tutması ve her fırsatta kendi faziletlerini sayıp dökmekten kaçınması gerekir.

Müttakî ve müstağnî kulların Hazreti Mevlâ ile bambaşka bir münasebetleri vardır; onlar, zaman zaman kendi nefislerinden dahi kıskanacakları aydınlık vakitlere ve sürpriz, eşsiz ilahî lütuflara mazhar olurlar. Ne var ki, Hak Dostları, Allah Teâlâ’nın ihsan buyurduğu nurlu dakikaları ve o münevver zaman dilimlerinde lutfettiği ikramları, keşf ü kerametleri hep gizlemeye çalışırlar. Cenâb-ı Hakk’ın hususî teveccühlerinin ve o teveccühlerin değişik ikramlar şeklindeki tezahürlerinin saklı kalmasına çok dikkat eder ve bunları kimseyle paylaşmak istemezler. O’ndan gelen hususî ihsanların gizli birer armağan olduğunu düşünür ve bir sır gibi sadece Veren ile verilen arasında kalması gerektiğine inanırlar. Dolayısıyla, mazhar oldukları o fevkalâde hallerden kimseyi haberdâr etmemeye gayret gösterirler; yalana girmemeye ve insanları aldatmamaya da dikkat ederek, halk nazarında âhâd-ı nastan bir insan olarak bilinmek için olabildiğine sığ görünürler. Tasavvuf’ta, kendi iç derinliğini gizleyip insanlardan herhangi bir insan gibi görünmek için çaba sarfetmeye “telbîs” denilegelmiştir.

Olgun bir telbîs insanının ana hedefi, her şeyde kendini nefy ü inkâr ve Hakk’ı izhardır. O, iç derinliğini ve muhteva zenginliğini ağyara hissettirmeme ve sürekli kendini sıfırlama peşindedir. Dolayısıyla, iddia ve iddia işmam eden söz ve davranışlardan her zaman uzaktır; öyle ki, üzerinde beliren hususiyetlere mazhariyet demekten dahi kaçınır. O, bir yandan, harika yanlarını asla kendine mal etmez ve mazharı göründüğü esrârın gerçek sahibi olduğu hissini uyarmaz; diğer taraftan da, melâmet mülahazasına bağlı yaşayan bazı kimselerin şahıslarında İslâm’ın ta’n ve teşnîye uğradığını göz önünde bulundurur ve aynı hataya kapı aralamaz. Öyle ustaca manevralarda bulunur ki, hem kendini sığ gösterir hem de İslam’a ve müslümanlara laf getirmez.

Kendini Sıfırlama ve Melâmet Mülahazası

Tarih boyunca, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyip giyim-kuşam, yeme-içme, tavır ve davranış açısından farklılıklar sergileyen ve gerçek konumundan çok daha dûn görünen kimseler olmuştur ki bunlara genel olarak “melâmî” adı verilmiştir. Hakiki mertebelerini sezdirmemek için toplum içinde sıradan birer insan gibi davranıp kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışan melâmîler, Allah'la münasebetlerinin tezahürü olan hallerini halktan gizlemeye gayret etmiş; bunun için de, insanlara yalnız kötü taraflarını göstererek çevrede kusurlu kimseler olarak bilinip ayıplanmaya ve kınanmaya razı olmuşlardır.

Bazı melâmîler, kimi zaman çok hırpânî elbiselere bürünmüş, bir dilenci edasıyla sokaklarda dolaşmış, bazen de zühd ve vera anlayışından bütün bütün nasipsiz kimselermiş gibi bir tavır sergileyerek en gösterişli kaftanlar giymişlerdir; fakat, her zaman sıradan insanlarmış, hatta ehl-i dünyaymış gibi görünmeyi tercih etmişler ve kendilerini saklamaya çalışmışlardır. Dahası, bazıları bu mevzuda ifrata girerek, ara sıra meyhaneye bile uğramış; orada diline-dudağına bir yudum haram bulaştırmamış ama halkın sandığı kadar salih bir kul olmadığı intibaını uyarmak için bu yolu da denemişlerdir. Onlar, ehlullahtan biri olarak bilinmeyi ve parmakla gösterilmeyi kendi haklarında felaket saymış; insanların nazarında zavallı bir adam olmak gerektiğine inanarak, “dini disiplinlere karşı lâkayt, ciddiyetsiz, yüzer gezer bir adam” şeklinde tanınmayı yeğlemişlerdir.

Ne var ki, günümüzde kendini sıfırlamak, halk nezdinde büyük bilinmekten kaçmak ve düz bir insan gibi görünmek için böyle ifratkâr bir metoda sarılmayı tasvip etmek mümkün değildir. Çünkü, bugün her müslümanın dini temsil etme ve hem diğer mü’minlere hem de farklı inanç ve felsefelerin tâbilerine örnek olma vazifesi vardır. Dolayısıyla, gizli enginliklere sahip bir insan olma meselesinde de dengeyi gözetmek gerekmektedir. Hâlis mü’min, kendini ifade etmekten kaçınmalı, her fırsatta şahsî faziletlerini anlatmamalı, ticaret metaını bir vitrinde sergiliyor gibi kendine ait değerleri sık sık ortaya dökme bayağılığından uzak durmalı ve her zaman düz bir insan görünümünde olmalıdır; fakat, bunu yaparken, aynı zamanda İslam’a ve bir uzvu olduğu şahs-ı maneviye laf getirmemeye de azamî çaba harcamalıdır.

Şahs-ı Manevînin Haysiyeti

Evet, töhmete sebebiyet verebilecek hususları, hususiyle de günümüzde tasvip etmek kat’iyen mümkün değildir. Çünkü, bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevi ve heyet-i İslamiye söz konusudur. Her müslümanın tavır ve davranışının şahs-ı maneviye ve İslam’a mal edilmesi mevzubahistir. Bundan dolayı, çok önemli bulduğum dualardan biri de, “Allahım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı Müslüman kardeşlerimizi yere baktırma, bizim hatalarımızla onları mahcup etme!..” yakarışıdır. Her mü’min bu duayı günde bin defa tekrar etse, içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulunca yine de az sayılır. Zira, şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir. Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün müslümanları zan altında bırakmaktadır. Onun haline bakan kimseler, genellemelere gitmekte ve “Şayet, İslam bir şey ifade etseydi, bunların tavırlarında bir istikamet ve mütemadîlik olurdu; oysa bunlar hep böyle zikzaklar çiziyorlar” demektedirler. Dolayısıyla, inanan insanlara has vakar ve ciddiyet içinde bulunmayan ve Necip Fazıl’ın ifadesiyle, zıp orada zıp burada gezinen kimseler, çevrelerine güven telkin edemedikleri gibi müslümanların inandırıcılığına da zarar vermektedirler.

Bu açıdan, günümüzde “İttekû mevâdia’t-tühem – Sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının” mealindeki hadis-i şerife bağlı hareket etmek eskiye nisbeten daha da hayatî bir ehemmiyeti haizdir. Evet, töhmet ve sû-i zanna sebep olacak pespaye davranışlardan kaçınmak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekanlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle insanı özünden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak durmaya çalışmak lazımdır. İslam’ın aydın simasına kara çalmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu itibarla da, “Kendimi sıfırlayayım, sığ görüneyim, hafî olayım!” derken, İslam’ın ve müslümanların yanlış anlaşılmasına ve ayıplanmasına sebebiyet verebilecek hal ve tavırlara girmemeye de özen gösterilmelidir.

Her meselede ümmetine nümune-i imtisal olan Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayatı boyunca tenkit edilebilir hiçbir tavır ve davranışı olmamıştır. O, hem peygamberliğinden evvel hem de risaletle tavzif edildikten sonra “Keşke şunu yapmasaydı!” dedirtecek bir harekette bulunmamış ve sorgulanacak bir tavır ortaya koymamıştır. Peygamberlik gelmeden önce, hatta risalet döneminin yarısı geçtikten sonra bile henüz dinî emirlerin ve İslam ahlakının esaslarının tamamı ortada yoktur; dolayısıyla dinî kurallar tamamen vaz’ edilmemiştir ki, İnsanlığın İfthar Tablosu İslamî kaideler çerçevesinde yaşasın ve dinî esasların rehberliğinde nümune-i imtisal bir insan olsun. Fakat, mübarek hayatının ilk döneminden başlamak üzere, O hep genel insanî değerler çizgisinde hareket etmiş; Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-yi diniyle amel etmek suretiyle mükemmel bir hanîf olarak yaşamıştır. Sonra da, Allah Teâlâ, o hanîflik üzerine habîblik hakikatini yüklemiş ve Rasûl-ü Ekrem’i bütün insanlığa rehber kılmıştır.

Evet, O’nun hayatının hiçbir dönemindeki hiçbir hal, tavır ve davranışını tenkit etmek mümkün değildir. Bu açıdan, gizli derinlikli bir insan olmanın çerçevesi de ancak Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in örnek hayatına göre belirlenebilir. O, hakperest ve mütevazı tabiatına uygun olarak ve bazen de başkalarını kıskandırmama maksadıyla gerektiğinde hemen tavrını ortaya koymuş, tevazu ve mahviyet içinde iki büklüm olmuştur; fakat, Fazilet Güneşi, daha sonra ümmetini mahcup edebilecek hiçbir davranışta bulunmamıştır.

Bu itibarla, günümüzün irşad erleri, bir taraftan hafî olmaya çalışırken, diğer yandan da Müslümanlığın yüz karası sayılabilecek tavır ve davranışlardan sakınmalıdırlar. Evet, onlar, Mevlâ-yı Müteâl ile baş başa kaldıklarında derinlikleri ihata edilemeyen birer ârif u âbid olmalı, dışarıda ise düz bir insan tavrı sergilemelidirler; ne var ki, mensup oldukları şahs-ı manevinin haysiyet ve şerefi adına fevkalâde hassas davranmayı ve sûizanna vesile olabilecek bayağılıklardan fersah fersah uzak durmayı da ihmal etmemelidirler.

Ateş Böceği Görünümlü Yıldızlar

Ayrıca, iyi bir mü’min, içte ve Rabbi ile münasebetinde olabildiğine derin, fakat dış görünüşü itibarıyla mukassî olmak suretiyle hasımlarının kin, nefret ve gayz duygularıyla homurdanmalarına, dostlarının da hased hisleriyle oturup kalkmalarına mani olabilir. Haddizatında, derin olup sığ görünmek mü’minlik emaresi olduğu gibi, sathiliğine rağmen gizli enginliklere sahipmiş gibi davranmak da bir nifak alâmetidir.

Halkın nazarında nice şişirilmiş insanlar vardır ki, onların Hak nezdinde sinek kanadı kadar dahi kıymetleri yoktur. Aksine, hadis-i şerifin ifadesiyle, “Nice saçı-başı dağınık, kapı kapı kovulan ve asla önemsenmeyen kimseler de vardır ki, herhangi bir hususla alâkalı Allah’a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz.” İşte, asıl talihliler, “Dışıyla mukassi, içiyle muallâ; fevvâre değil, girdap gibi muammâ” olan bu müberrâ gönüllerdir.

Pek çok meselede olduğu gibi, gizli enginliklere sahip olup sığ görünme fazileti de ancak başlangıçta iradenin hakkını vermek suretiyle zamanla elde edilebilir. Aslında, insan sadece sığ görünmemeli, her zaman kendisini gerçekten sığ kabul etmelidir. Mesela, bir Kur’an talebesi sürekli şu duygularla dolu bulunabilir: “Yetiştiğim ortam itibarıyla, ben daha ciddi bir insan olabilirdim. Cenâb-ı Allah, mütedeyyin bir aile, dindar bir anne-baba nasip etti; çevremde birbirinden kıymetli büyüklerim vardı. Ehlullah’tan olduklarına inandığım Hak dostlarının öteler televvünlü atmosferlerine defaatle girip çıktım. İyi bir mü’min olabilmem için lazım gelen bütün imkanlar mevcuttu; öyle ki, imkanların bu denli bol olduğu bir ortamda bir merkûp bile insan olabilirdi. Heyhat, ben yakalamam gereken mertebeye bir türlü ulaşamadım. Şayet, Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak başımdan boşalan lütuflarını değerlendirebilseydim, daha seviyeli bir insan olarak yetişebilirdim; başımı kaldırdığım zaman İsrafil’in azametli heykelini müşahede edebilirdim, secdeye kapandığımda Arş-ı ilahiye değecekmiş gibi olabilirdim. Oysa ki, bunların hiçbiri bende yok, dahası manaya karşı kapalı gibi bir halim var. Demek ki, onca imkanı heder etmişim; dolayısıyla ben sadece bir sıfırım.”

İşte, her zaman bu düşüncelerle meşbu bulunan bir Kur’an talebesi, zamanla nefsini bir sıfır olduğuna gerçekten inandırır. Kendisine telkin ede ede mahviyet ve tevazuyu tabiatının bir derinliği haline getirir. O, ne kadar derin olursa olsun, artık kendisini hep sığlardan sığ bilir. İşin bidayetinde iradî olarak nefsini sorgular; fakat, bu mülahazalar zamanla onun tabiatının bir parçası oluverir ve başlangıçtaki iradîlik müntehada tabiîliğe inkılap eder.

Hâsılı; Allah’ın sevgisine mazhar olan bahtiyar ruhlar, takvâ ile serfiraz ve masivâdan müstağnî olmanın yanı sıra, “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu da gönlüne yerleştiren ve gizli enginlikleri bulunmasına rağmen olabildiğine mukassî görünen insanlardır. Onlar, vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında iç dünyaları itibarıyla derinlerden derindirler; fakat, kendilerini aşmışlığın ifadesi olarak da her zaman halkın arasında onlardan bir fert ve aktif bir hizmet eridirler. Allah’la münasebetlerini iradî olarak gizlemeye çalışır; ilâhî tecellî ve vâridleri setredilmesi gereken birer namus gibi korurlar. Gayr-ı ihtiyari ortaya çıkan fevkalâde hallerini de değişik tevriyelerle âdeta çarpıtır ve birer yıldız oldukları halde ateş böceği gibi görünürler. Arz u semâda seçkin ruhlar pâyesiyle alkışlanırken dahi ciddî bir melâmet ruhuyla kendilerini sıfırlamasını bilirler. Hatta onların arasında öyle kahramanlar vardır ki, oturur-kalkar Rabb-i Rahîm’i anar, benliklerini bütün bütün unutur ve kendilerine karşı yabancı yaşarlar.. iyiliklerini insanlardan saklamanın da ötesinde kendi kendilerinden de saklama mülâhazalarıyla dolar ve vicdanlarında sürekli araya girmelerin ızdırabını duyarlar.. işte, bunlardır Hakk’ın mahbubu kullar...

[1] إِنَّ الله يُحِبُّ الْعَبْدَ التَّقِيَّ الْغَنِيَّ الْخَفِيََّ

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 23:01:54 +0200
Subjektif Mükellefiyet http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/471-subjektif-mukellefiyet http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/471-subjektif-mukellefiyet

Bu iki kelimenin ihtiva ettiği manalar açısından; “objektif yükümlülük”, usûlüddin mizanlarıyla sınırları belirlenen, dinin özündeki kolaylık prensibine dayanan ve herkes için geçerli olan vazife ve sorumlulukların; “subjektif mükellefiyet” ise, her ferdin, şahsî duyuş, hissediş, idrak ve değerlendirmeleri neticesinde kendi üzerine aldığı vazifelerin ve vicdanî ölçüler çerçevesinde kendisi için belirlediği mesuliyet çizgisinin unvanıdır.

Modern ceza hukukunda, zarar verici davranışın belli bir şahsın kusuruna bağlanması “subjektif sorumluluk” kavramıyla dile getirilmektedir; ama, fıkıh metodolojisinde “subjektif mükellefiyet” diye bir tabir yoktur. Bu terkipteki iki kelimeden biri Fransızca diğeri ise Arapça asıllıdır; bununla beraber, “mükellefiyet” konusunun önemli bir derinliğini, dilimize mal olan ve günümüzde çok kullanılan “subjektif” kelimesiyle tavsif etmenin bir mahzuru olmasa gerektir. Evet, “subjektif mükellefiyet” ifadesi, Fıkıh Usulü kitaplarında bir ıstılah olarak ele alınmamıştır; fakat, onunla anlatılmak istenen düşünce, hem bütün selef-i salihînin hayatına yön vermiş hem de dünden bugüne hemen her fakîhin eserinde önemli bir mülahaza olarak yer tutmuştur. Binaenaleyh, İmam Şatıbi “Muvafakât” isimli kitabında, Mekke ve Medine dönemlerinde vaz’ edilen hükümleri karşılaştırırken, Mekkî teşrîin bir manada subjektif mükellefiyete açık olduğunu ve Hak dostlarının umumiyetle Mekke dönemindeki emirleri esas alarak yaşadıklarını nazara vermiştir.

Mekkî Teşrî

İmam Şatıbi gibi alimlerin de dikkat çektikleri üzere; Mekke dönemindeki emir ve yasaklar genellikle mutlak bırakılmış, herhangi bir şart ve kayıtla sınırlandırılmamıştı. Bunların büyük çoğunluğu, mükelleflerin kendi değerlendirmelerine ve şahsî ictihadlarına havale edilmiş ve böylece her mükellefin, o küllî emir ve yasaklar içerisinden kendi güç yetirebildiği kadarını tatbik etmesine imkan tanınmıştı. Namaz, oruç ve zekat gibi ibadetler öz ve asıl itibarıyla emredilmiş, faiz, içki ve kumar gibi günahların da kötülükleri gösterilmişti; ne var ki, hem emirler hem de yasaklar mutlak olarak zikredilmiş, henüz haklarında bazı kayıtlar getirilmemişti. Mesela, herkes Allah yolunda infakta bulunmaya teşvik edilmişti ama mallarının ne kadarını infak etmeleri gerektiğine dair bir sınır konmamıştı. Dolayısıyla, o gün herkes kendi imanının derinliğine, İslamî heyecanının debisine ve marifet enginliğine göre bir çizgi belirliyor; kimisi malının kırkta birini, kimisi de yarısını Allah için veriyordu. Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Hatice gibi cömertlikte zirve ruhlar ise “Mevlâ-yı Müteâl infakı emretti ama o hususta bir tahdit koymadı; öyleyse bana, her şeyimi O’na feda etmek düşer!” deyip bütün varlıklarını infak ediyorlardı.

O dönemde müslümanlar, emredilen güzel amelleri yapmak, yasaklanan çirkinliklerden de uzak durmak için var güçlerini harcıyorlardı. Onlar, salih amellerin bütününe takatlerinin yettiği ölçüde sarılmaya çalıştıkları gibi, münkerâtın ve fuhşiyâtın her çeşidine karşı da çok temkinli davranıyor ve onların kötülükteki seviyelerine bakmadan hepsinden aynı şekilde kaçınıyorlardı. Mesela; faiz ve içki gibi yasaklar tâ Medine döneminde açıktan açığa ve te’vile, tefsire mahal kalmayacak şekilde bildirilmişti; fakat, sahabenin pek çoğu daha Mekke’deyken bu fiillerin çirkinliklerine imada bulunan ayetler gelir gelmez onlardan vazgeçmişlerdi ve artık o günahların semtine dahi yaklaşmıyorlardı.

Ancak, Medine’ye hicretten sonra, İslam coğrafyası her geçen gün biraz daha genişlemiş ve halk fevc fevc Allah'ın dinine girmeye başlamıştı. Bunun tabiî bir neticesi olarak da, özellikle muamelât konusunda fikir ve tatbikat farklılıkları baş göstermiş; hususiyle yeni müslüman olanlar kendilerini ilgilendiren mevzuların tafsilatlı olarak ortaya konmasını istemişlerdi. Mevcut esasları açıklayıcı ve mukaddimeleri tamamlayıcı mahiyetteki hükümlere, haram ile mekruh, helal ile mendup gibi sahaların arasını ayıracak sınırların belirlenmesine ihtiyaç duymuşlardı. Bunun üzerine, Mekke döneminde tesbit edilen küllî kaideler, Medine’de bazı cüz'î hükümlerle tekit ve teyid edilmiş; mücmel bulunan Mekkî esaslar tafsilatlı olarak anlatılmış, birkaç ihtimalli beyanlara açıklık kazandırılmış, mutlak ifadeler kayıtlar altına alınmış ve umumî prensipler tahsis edilmişti. Medine devrine ait bu tefsîr, tafsîl, takyîd ve tahsîslerle önceki küllî esaslar tamamlanmış ve din bütün objektifliğiyle ve herkesi kuşatıcılığıyla kemale erdirilmişti.

Aslında, Mekkî teşrîi esas alan selef-i salihîn için, Medenî hükümler bir manada ruhsatları ihtiva ediyordu. Onlar, Medine-i Münevvere’de her meselenin asgarîsinin belirlendiğine ve hiç olmazsa o kadarını yapan bir insanın kurtulacağına inanıyor; fakat, kendileri için o ruhsatlarla amel etmeyi dûnhimmetlik sayıyorlardı. Mesela; beş vakit namazı kılanın vazifesini yapmış olacağını kabul ediyorlardı; çünkü, namaz ibadetinin alt sınırı beş vakitle tahdit edilmişti; ne var ki, kendileri hemen her gece yüzlerce rek’at namaz ikâme etmekten dur olmuyorlardı. Ramazan ayında oruç tutanın oruç mükellefiyetini eda etmiş olacağını ve Hak nezdinde o sorumluluktan kurtulacağını düşünseler de, söz konusu kendi nefisleri olunca, senenin yarısından fazlasını oruçlu geçirmeyi bile az görüyorlardı.

Evet, Medine döneminde gelen ruhsatlar, onları Mekkî olan azîmetlerden uzaklaştırmadı; kulluk yolunda bütün gayretlerini ortaya koymaktan vazgeçirmedi. Onlar hep Mekke teşrîinin mutlak hükümlerini esas aldılar ve azîmetler kuşağında yaşadılar. Mesela; “Namazı ikâme et!” emrine kayıtsız, şartsız inkıyat etti ve hemen her gece yüzlerce rek’at namaz kıldılar. Öyle ki, namaza karşı gösterdikleri teveccüh adeta bir keramete dönüşüyordu; bast-ı zamana mazhar oluyor ve bir gecede birkaç yüz rek’at namazı ikâme edebiliyorlardı. Onların arasında iki rekatta Kur’an-ı Kerim’i hatmeden insanlar bile vardı. Onlar, Medine-i Münevvere’de dinin objektif yanının halk seviyesinde tebliğ edildiği ve orada meselenin asgarî ve mecburî yönünün nazara verildiği inancıyla, “Allah Teâlâ’nın bizim üzerimizdeki ihsanları nâmütenâhîdir. Ömür boyu hiç başımızı kaldırmadan secde etsek, yine de bir gözün şükrünü dahi edâ etmiş olamayız. Öyleyse, biz, kendi küçüklüğümüz ve Mevlâ-yı Müteâl’in azameti, kendi sıfırlığımız ve Rabbimizin nimetlerinin sonsuzluğu mülahazası içinde Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip ibadette bulunmalıyız. Evet, biz Medenî teşrîye saygılıyız ama Mekkî hükümlerle amel etmeliyiz!..” dediler ve ömürlerini bu istikamette değerlendirdiler. İşte, “subjektif mükellefiyet”in ifadesi olan bu mülahaza, selef-i salîhinin büyüklüğüne çok yakışan bir duygunun neticesiydi ve herkesi değil sadece kendilerini bağlayan bir düşünceydi. Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn devrinde Ehlullah hep bu çizgide yaşadı; sonraki nesiller arasında yetişen Hak dostları da hep ilklerin izinde bu yolda yürüdüler.

Harem Dairesinin Âdâbı

Diğer taraftan, bir insanın marifet ufku da onun mükellefiyet çizgisinin belirlenmesinde çok önemli bir unsurdur. Hak dostları, “Hasenâtü’l-ebrâr seyyiâtü’l-mukarrebîn - Ebrârın öyle iyilikleri vardır ki, onlar mukarrebîn için günah sayılır.” demişlerdir. Bu söz de, -füruat açısından- şer'î kıstasların bazı insanlara göre değişiklik gösterebileceğini ifade etmektedir. Evet, bazı kimseler vardır ki, onlar konumları itibarıyla, daima hıfz u inayet altındadırlar ve onların da bu himayeye karşı vefalı davranmaları beklenir. Bu itibarla, avam ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınırken, ebrar makam ve derecâtı muhafaza duygusuyla O’nda fâni olmaya çalışırlar; fakat, mukarrebîn halkasındakiler O’ndan başka her şeye karşı kapanma peşinde olmalıdırlar.

Bir insan, marifet ufku açısından kendisini Cenâb-ı Hakk’a çok yakın hissediyorsa, mesela, bir kurbet kahramanının dediği gibi “Başımı secdeye koyarken Arş-ı İlahî’ye dokunacakmış gibi oluyorum” diyorsa, artık o harem dairesine alınmış demektir ve onun her hareketinin hareme uygun olması gerekir. Gayri o, sokakta değildir, giriş kapısında değildir, koridorda ya da bekleme salonunda da değildir; harem dairesine girmiş, otağını sarây-ı hümâyunun merkez noktasına kurmuştur. İşte orada, oturma da başka türlü olur kalkma da, konuşmanın da keyfiyeti değişir susmanın da.. harem dairesindeki tavır ve davranışlar tamamen hususîdir. Hatta, çoğu zaman orada dili tutmak yetmez, o makam gönlün meyillerini de zabtetmeyi gerektiren bir makamdır.

Sıradan bir insan, içinden geçen duygu ve düşüncelerden dolayı sorumlu olmayabilir; fakat, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş mukarreb bir kul, ihtimal tahayyüllerinden dolayı da hesaba çekilir. Nitekim, Muhâsibî “Er-Riâye li Hukûkillah” adlı eserinde mükellefiyeti sekiz mertebeye ayırmış ve belli seviyenin insanlarının hayallerinden dahi hesaba çekilme endişesiyle yaşamalarının lüzumunu belirtmiştir. Sadece bir iyiliği ya da kötülüğü işleyen değil, sevabı ya da ikâbı netice verecek olan o fiili işlemese de, taakkul, tasavvur ve hatta tahayyül derecesinde ona meyleden bir insanın da o meylinin karşılığını göreceğini söylemiştir. Bu itibarla, Ehlullahtan kurbet ufkunun üveykleri, akıllarından geçen sevimsiz her düşüncenin ve bir anlık da olsa kalblerine bir buğu gibi düşen her çirkin duygunun bir tokat olarak suratlarına çarpılacağından korkmuş ve hep hayallerini de temiz tutmaya gayret göstermişlerdir.

Dahası, onlardan bazıları, Cenâb-ı Hak’la münasebetleri bir an kesilse mahvolacaklarına inanmış; ne zaman O’nunla irtibatlarının azıcık perdelendiğini hissetseler ve muvakkat bir bulutlanmaya maruz kalsalar neredeyse kalbleri duracak kadar korkmuşlardır. “Sen Allah’ın kuluysan, kullukta daimî olmalısın. Cenâb-ı Hakk’ın sana karşı rububiyetinde ve uluhiyetinde herhangi bir inkıtaya şahit oldun mu? Allah Teâlâ’nın sana Rab olmadığı bir an-ı seyyale biliyor musun? Saat değil, dakika değil, saniye değil, salise değil, âşire değil.. O’nun sana teveccüh etmediği bir an var mı? Mevlâ-yı Müteâl, sana mütemâdî Rab iken, O’nun mâbudiyeti, uluhiyeti ve rububiyeti kesintisiz devam ediyorken, sen nasıl olur da kendi kendine bir kısım inkıtalara girersin, O’nunla münasebetini nasıl kesersin?” şeklindeki kelam-ı nefsîlerle kendilerini sürekli sorgulamış, hep bu düşüncelerle nefes alıp vermiş ve her zaman O’nu görüyor ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşamışlardır. İşte, bu mülahaza da mukarrebîne ait subjektif bir mülahazadır ve bu düşünceden doğan yükümlülük subjektif bir mükellefiyettir. Bu, belli seviyenin insanlarının özel hallerine ait hususî bir münasebettir; o münasebete göre de, hususî bir mükellefiyet söz konusudur.

Şefkat Tokatları

Kendisini iman ve Kur’an hizmetine adamış öyle insanlar vardır ki, onlar bazı şükür televvünlü düşüncelerinden dolayı bile istiğfar ederler. Mesela, tahdîs-i nimete bağlı olarak, “Şükürler olsun, Cenâb-ı Hak bize bu kadar temiz arkadaş ihsan etti, vatana ve millete hizmet yolunda bunca imkan verdi.. sonra dünyanın dört bir yanına açılma fırsatı bahşetti, fedakâr ruhların gönüllerini hicret duygusuyla doldurdu; onların çoğu gittikleri yerlerde aylarca maaş alamadılar ama yine de ihlasla çalıştılar, vazifeyi bırakıp geriye dönmeyi düşünmediler. Öyle inanıyorum ki, bu adanmış ruhlar gelecekte çok şey ifade edecekler!..” deseler, hatta bu duyguyu dile getirmeseler, sadece mülahaza safhasında bıraksalar, yine de hemen başlarını seccadeye koyar ve iki büklüm bir halde “Estağfirullah” derler. Neden?!. Çünkü, Allah’ın sonsuz güç ve kuvveti varken, başka vesilelere tesir isnat etmeyi sinsi ve gizli şirk sayarlar.

Onlar, duygu ve düşünceleri açısından bu kadar incelerden ince oldukları gibi, tavır ve davranışları zaviyesinden de kılı kırk yararcasına hareket ederler. Cenâb-ı Hak’la hangi seviyede münasebet kurabilmişlerse, o seviyeye göre muameleye tâbi tutulacakları inancıyla hal, tavır ve davranışlarına çeki-düzen verirler. Hatta onlardan bazıları, affedersiniz, banyoda ve tuvalette açılıp saçılmayı bile hayaya muhalif görürler. Nitekim, Ebû Musa el-Eş’arî (radıyallahu anh) Hazretleri’nin “Gece karanlığında yıkanırken belimi doğrultmaktan haya ediyorum; bir yerim açılacak diye ödüm kopuyor!” sözü bu ufkun insanlarındaki hassasiyetin sesi-soluğudur.

Evet, bu seviye insanları, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden çok korkar, kalbde yoğunlaşıp basîret ufkunu sarabilecek büyük-küçük her gafletten kaçar, himmet kanatlarını açıp sürekli Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü gayretiyle oturup kalkarlar. Dahası, kalblerine, sırlarına, ahfâlarına perde olan bütün mâsivâyı benliklerinin derinliklerinden söküp atmaya ve Cenâb-ı Hak ile münasebetlerine yakışan bir duruş sergilemeye çalışırlar.

Ayrıca, subjektif mükellefiyetin seçkin temsilcileri, konumlarına yakışmayan her düşünce ve hareketten dolayı hemen cezalandırılabilirler. Sıradan kimseler günah sınırına varıp ulaşmayan hataları sebebiyle mücâzat görmeseler bile, belli mertebenin insanları sehivlerinden dolayı da tecziye edilirler. Bu hakikate binâen, Nur Müellifi, Kur'an hizmetinde bulunan adanmışların beşeriyet muktezası olarak yaptıkları hatalar neticesinde şefkat tokatları yediklerini anlatmış ve bu şefkat tokatlarının hizmette hâlisâne çalışanları intibaha getirerek onlara bir kere daha konumlarını ve vazifelerini hatırlattığını belirtmiştir. Hazreti Üstad, bu tokatları anlatmaya başlarken, hakperest ve mütevazı tabiatının gereği olarak önce kendi hakkında şefkat tokatı olduğuna inandığı hadiselere atıfta bulunmuş; sonra da kendilerinden izin alarak bazı talebelerinin başından geçen vakıaları nakletmiştir.

Bediüzzaman hazretleri, şefkat tokatı olarak isimlendirdiği hadiselerden birisini şöyle hikaye etmiştir: “...Kur'ân'ı yeni bir tarzda yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sahip çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı. Fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip, gizli dâvâ vekâletine teşebbüs etti. Birden, bir şefkat tokadı yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem dâvâ vekâleti yapmak, hem Kur'ân'ı yazmak olmaz” diye, lisan-ı mânâ ile ihtar edildi. Dâvâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için, parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî, sâfi hizmet-i Kur'âniye, gayet temiz, kendine mahsus parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.”

Demek ki, bu türlü ilahî ikazlar, bazı hususî lütuflara mazhar olmuş insanlara konumlarını hatırlatmakta ve onların durmaları gerekli olan yeri gözden geçirmelerini sağlamaktadır. Aynı zamanda, konumlarının hatalara bile tahammülü olmadığını ve marifet ufuklarına yakışmayan davranışlarının bir şefkat tokatına sebebiyet verebileceğini vurgulamaktadır. Bu açıdan, şefkat tokatları da bir hususî yükümlülüğün gereğini yapmamadan kaynaklanmakta ve bu yönüyle subjektif mükellefiyet kategorisi içine girmektedir.

Nerede Fütuhât-ı Medeniyye ve Nerede Fütuhât-ı Mekkiyye?!.

Unutulmamalıdır ki; subjektif mükellefiyetler, belli seviyedeki insanlara özel yükümlülüklerdir; bunlar, marifet ehline, Allah’ı iyi bilenlere, hakiki manada O’na inananlara, yakîn mertebelerinden birine otağını kuranlara ve kurbet kahramanlarına has mükellefiyetlerdir. Bu itibarla, umum insanlar Medine’deki mukayyed ve dar alanlı kullukla, yani herkesi bağlayan objektif emirlerle mükelleftirler. Normal bir insanı, subjektif mükellefiyet çizgisine zorlamak ona “teklif-i mâlâ-yutak”ta bulunmak manasına gelir ve “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın...” hakikatına ters bir davranış sayılır. Evet, henüz cismaniyetten sıyrılamamış bir insana o ufku göstermek, onu taşıyamayacağı çok ağır bir yükün altına sürmek ve belini kırmak demektir.

Oysa, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz' edilmiştir. Fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran, dinin ruhuna zıt bir iş yapmış olur. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır.” mealindeki hadis-i şerifiyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Öyleyse, insanlara güçlerini aşkın sorumluluklar yükleyerek, dini yaşanmaz hâle getirmemek gerekir. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dinde pek çok af alanı bulunduğunu hep hatırda tutmak icap eder.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi dile getirmiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü'minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Evet, aslında mü’minler, namazlarını Mi’raca çıkıyormuş gibi derin bir şuur ve huşu ile ikâme etmelidirler; fakat, Mi’raç televvünlü namaz ufkunu yakalayamayanlar, onu en azından kendilerini kötülüklerden ve fuhşiyâttan alıkoyacak şekilde eda etmeye çalışmalıdırlar. Buna da muvaffak olamayanlar, bari ülfet alaşımlı namazdan vazgeçmemeli ve hiç olmazsa mükellefiyetlerini yerine getirip ötede hesaptan kurtulmalıdırlar.

Hazreti Bediüzzaman, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!' Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namazı sadece bir mükellefiyet olarak eda eden âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiş; avamın ümidini bütün bütün kırmamak ve insanları ye'se düşürmemek için objektif olanı öne çıkarmıştır. Yine o, kendisi sabahlara kadar ibadet ü taat ve evrâd ü ezkârla meşgul olduğu halde, teheccüd namazının iki rek’at dahi olsa kılınabileceğini söylemiş ve hiç olmazsa teheccüdün asgarîsinin ihmal edilmemesini istemiştir. Hazreti Üstad’ın “Farzları yapan, kebîreleri işlemeyen kurtulur.” demesi de, ağır şerait altında hakiki takva dairesine girmenin çok zor olduğu bir dönemde, ruhsatlarla amel eden insanların da daire dışında kalmamaları için avama Medenî teşrîi işaret etme ve objektif olanı gösterme kabilinden bir ifadedir.

Hâsılı, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde, ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev'inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namaz gibi ibadetleri tam duyma hem de ibadet ve ubudiyetten öte bir ubudet insanı olma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü'minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri mertebelere teşvik edilirler ama bu hususta bir ikrah söz konusu değildir. Ne var ki, her mü’min, ferdî hayatı açısından kendisini zorlamalı, daha derin bir kul olmaya çalışmalı ve gücü yetiyorsa Mekkî teşrîye göre yaşamalıdır. Başkaları mevzubahis olduğunda ve hususiyle de avam hakkında söz söyleyeceği zamanlarda, İmam Rabbani Hazretleri’nin “Fütuhât-ı Medeniyye varken, Fütuhât-ı Mekkiyye kitabına bakmayız.” sözüne kulak vermeli; Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri’nin Fütûhât-i Mekkiyye’si gibi subjektif mükellefiyet çizgisini gösteren eserleri değil, Medine döneminde tefsîr, tafsîl, takyîd ve tahsîslerle tamamlanan ve bütün objektifliğiyle ortaya konan disiplinleri esas almalıdır. Vicdanının belirleyeceği marifet ufku zaviyesinden kendisini Fütuhât-ı Mekkiyye’den mesul tutsa bile, halkı “teklif-i mâlâ-yutak” sayılacak yükümlülüklere zorlamamalıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:58:10 +0200
Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/470-alan-mahkumu-ve-hak-mahrumu-kadinlar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/470-alan-mahkumu-ve-hak-mahrumu-kadinlar

Bu iddia, şayet onu ortaya atanlar kasıtlı ve ön yargılı insanlar değillerse, Hak Din’in bu mevzuda vaz’ ettiği ölçülerin bilinmemesinden ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaların İslam’a mal edilmesinden kaynaklanmaktadır.

İslam’ın genel olarak insan haklarına ve hususi manada da kadınların hukukuna dair ortaya koyduğu disiplinlerle alakalı şimdiye kadar yüzlerce kitap yazılmış ve bu mevzu şüpheye mahal kalmayacak şekilde şerh edilmiştir. Asrın Getirdiği Tereddütler ve Beyan adlı kitaplarda, Muslim World ve Yeni Ümit gibi mecmualarda ve değişik gazetelerde neşredilen röportajlarda bu konuya müteallik meseleleri ben de defalarca anlatmaya çalıştım. Bundan dolayı, aynı mevzuları bir kere daha tekrarlamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Fakat, çok önemli gördüğüm bir-iki hususa değinmeden de geçmek istemiyorum.

Bir Tepki Hareketi: Feminizm

Kadın hakları konusunda söz söyleyebilecek yegâne din İslam’dır. Çünkü, gerek Kur’an-ı Kerim’e, gerek Peygamber Efendimiz’in tatbikatına, gerekse İslam tarihine baktığımızda, fertlerin hatalarından kaynaklanan bir takım suistimaller dışında, kadının en muallâ mevkii müslüman toplumlarda kazandığı görülür. Evet, İslam’da kadının diğer sistemlerde asla rastlanamayacak eşsiz bir konumu vardır. Günümüzün en modern sayılan toplumları bile, bu konuda onunla boy ölçüşemeyecek kadar geridir.

Bu toplumlarda kadın, belli bir özgürlüğe sahip ise de, bu, daha çok cismanî arzuları tatmin özgürlüğüdür ki, böyle bir özgürlük, gerçek insan fıtratının ve selim aklın kabul edebileceği ve herhangi bir semavî dinin makbul sayacağı bir özgürlük değildir. Son asırlarda, hassaten devletler arası kanlı savaşların getirdiği geçim zorlukları ve ekonomik ihtiyaçların baskısı kadını iş dünyasına ve sokağa çıkmaya zorlamıştır. Bu çıkışın akabinde, kadın kendi iâşesini temin etmeye başlamış ve fert planında bir ölçüde iktisadî hürriyet elde etmiştir; fakat, pek çok yerde, onun bilhassa fizikî cazibesinden faydalanmak isteyen bir takım sermaye çevreleri için istismar mevzuu bir alet haline düşmekten de kurtulamamıştır. Maalesef, kadın özellikle Batılı toplumlarda piyasaya, pazara, eşyanın malî değerine katkıda bulunduğu ve erkeklerin nefsanî arzularına hizmet ettiği nisbette, dolayısıyla hayatının sadece bir anında surî ve sunî bir sevgi bulabilmiştir; ne var ki, içtimaî hayatta kerime, bacı, eş, anne ve nine olarak gördüğü ve yerini başka hiçbir şeyin dolduramayacağı muhabbet ve hürmeti büyük ölçüde kaybetmiştir. Zamanla o, bu defa da hürriyet kılıfı altında modern tekniklerle (!) sömürüldükçe sömürülmüş, çoğu insanî haklarından mahrum edilmiş ve karanlık çağlardakine denk bir istismarın kurbanı haline gelmiştir.

Bütün bu haksızlıklara tepki olarak, öncelikle ve özellikle Batı’da kadınlar tarafından bir hak istirdadı hareketi başlatılmıştır. Ne var ki, bu hareket, kadınların bir nevi uyanışı sayılsa da, bir tepkiye ve reaksiyona bağlı cereyan ettiğinden dolayı, bütün reaksiyoner hareketlerde ortaya çıkan dengesizliklerden o da nasibini almış, ifratlar ve tefritler ağına o da takılmış; ilk başta kadın haklarını savunma maksadından neş’et etse de, zamanla erkeklere karşı nefretle dolup taşmaya, kinle oturup-kalkmaya sebep olacak kadar asıl çizgisinden uzaklaşmıştır. Kadınları koruma ve onlara erkeklerinkine eşit hakların tanınmasını sağlama düşüncesinden doğan feminizm adlı fikir cereyanı, bir gayr-ı memnunlar hareketi olarak, arkada sadece hasret, hicran ve enkaz bırakmıştır. Zira, bugün pek çok çeşidinden bahsedilen feminizm akımının temsilcileri zamanla çok farklı taleplerin peşine düşmüş ve meseleyi kadının haklarını korumaktan onun hakimiyetini sağlamaya vardıracak kadar ileri götürmüşlerdir.

Neden Reisetü’l-Cumhurumuz Hiç Olmamış?

Günümüzde hâlâ eski dönemlerdeki uygulamalara karşı aynı tepki tavrı sergilenmekte ve farklı aşırılıklara, aykırılıklara girilerek mesele asıl mihverinden kaydırılmaktadır. Vakıa, kadın haklarını istirdat etme gayretlerinin hemen hepsi tamamen nazarî planda kalmaktadır. Bunun en açık delili, en modern (!) görünümlü ülkelerde bile kadınların içtimaî hayatta ve idarî alanda büyük bir tahdide maruz kalmalarıdır. Düşünün... Bugün dünyanın kaç ülkesinde devlet başkanı kadındır? Kaç yerde ordunun üst kademelerinde kadınlar vazife görmektedir? Kadınlar acaba kaç ülkenin parlamentosunda nüfus nisbetlerine uygun şekilde temsil imkanına sahiptirler? Dünya dinlerinin ruhanî reisleri ve diyanet temsilcileri arasında ne kadar kadın vardır? Adliye, mülkiye, emniyet teşkilatları ve gizli servisler gibi birimlerde istihdam edilen kadınların sayısı erkeklerin adedine yaklaşabilmiş midir?.. Kadın haklarını dilinden hiç düşürmeyen ve onun ateşli birer savunucusu görünen kimseler acaba neden bu sorulara müsbet cevap verebilecek durumda değiller? Hepsinden öte, İslam’ın, kadının haklarını kısıtladığını iddia edenlerin önce kendilerini ve kendi içtimaî yapılarını sorgulamaları gerekmez mi?

Aynı sualleri kendi ülkemizde kadın hakları avukatlığına soyunup bazı şahsî hatalar yüzünden İslam’ı ve bütün müslümanları mahkum etmek isteyenlere de sorabiliriz: Cumhuriyet kurulduğundan bu yana onca zaman geçmiş; peki ama şimdiye kadar Çankaya’ya kaç tane kadın Cumhurbaşkanı çıkmış? Hep Reis-i cumhur seçilmiş; niçin bir kere de o makama Reisetü’l-cumhur getirilmemiş? Aklının azlığından mı? Yoksa, o işi beceremeyeceği düşünüldüğünden mi? Neden erkek başbakan kadar kadın başbakan vazife yapmamış? Niçin kadın bakanların sayısı erkek bakanların adedine hiç ulaşamamış, hatta yaklaşamamış? Niye erkeklerden olduğu kadar kadınlardan da kuvvet komutanı olmamış? Neden bir kere de Genel Kurmay Başkanlığı bir kadına emanet edilmemiş? Niçin hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadınlara göstermelik bazı koltuklar bırakılıyor da, onların nüfuslarına uygun şekilde kendilerini temsil etmelerine imkan tanınmıyor?

Yanlış anlaşılmasın; “Bunlar mutlaka olmalı, işin aslı budur!” demek istemiyorum. Müsavaat iddiasında bulunanların, kadın ile erkeğin eşit olduğunu savunanların ve kendileri bu eşitliğe göre hareket ediyormuş da sanki İslam kadının hakkını yiyormuş gibi Din-i mübini sorgulayanların ikiyüzlülüklerini nazara vermeye çalışıyorum. Evet, “niçin, neden, niye...” sorularını çoğaltabilirsiniz. Bu soruların cevaplarını aradığınızda göreceksiniz ki, aslında, “İslam kadının hakkını yiyor, erkeğe verdiği hakları kadına vermiyor!” diyenlerin kendileri senelerdir kadını istismar ediyor ve onun haklarını -affedersiniz- hapur hupur yiyorlar. Öyleyse, kendileri kadını hayatî sahalardan olabildiğine uzak tuttukları ve onu sürekli sömürdükleri halde, bu konuda İslam’ı tenkit etmeye kalkışanların İslamiyet hakkında söz söylemeye de kadın haklarından bahsetmeye de hakları yoktur.

“Allahümme ecirnâ min fitneti’n-nisâ”

Bir kere, İslam bazı muharref dinlerde ve din görünümlü batıl inançlarda olduğu gibi, kadını şeytanın ürünü veya kötülüklerin tohumu olarak görmez. Erkeği kadının egemen bir efendisi saymadığı gibi, kadını da, erkeğin hakimiyetine teslim olmaktan başka çaresi bulunmayan zavallı bir mahluk olarak kabul etmez. Bir zamanlar Batıyı kasıp kavuran kadının ruh sahibi olup olmadığı meselesi hiçbir zaman Müslümanlar arasında tartışılmamıştır. İslam, insanın işlediği “ilk günah”tan ve beşerin Cennetten çıkarılmasından da kadını sorumlu tutmamıştır. Cenâb-ı Allah, ilahî kelamında Hazreti Adem ile Hazreti Havva’yı beraber konuşturmuş; Şeytanın ikisine birden vesvese verdiğini, o ilk sürçmeyi beraberce yaşadıklarını, hatta sürçmede önceliğin Hazreti Adem’e ait olduğunu ve sonra yine ikisinin birden tevbe ve istiğfarla Allah’a yöneldiklerini anlatmıştır. Dolayısıyla İslam, “ilk günah” gibi bir vebali asla kadına yüklememiş, böyle bir zelle yüzünden onu kınamamış ve kadını, insanlığı Cennet’ten yere indiren günahkar bir varlık saymamıştır.

İstidradî olarak şunu da ifade etmeliyim: İnsan, mal-mülk, makam-mansıp, evlad ü iyal ile sürekli denenip sınandığı gibi kadınla da imtihan olabilir. Zaten, bir imtihan unsuru olması açısından kadına “fitne” de denilmiştir. Bir kısım müminlerin sabah akşam dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min belai’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min fitneti’n-nisâ” demeleri; yani, “Allahım, erkekliğin altında kalıp kadınla imtihanı kaybederek bir kötülük işlemekten bizi koru; Allahım, şehvetin arkasında sürüklenip bir felakete uğramaktan bizi muhafaza et; Allahım bir kadının cazibesine kapılıp doğru yoldan sapmaktan bizi halâs eyle!” diyerek Allah Teâlâ’ya iltica etmeleri kadının potansiyel bir iptila vesile olmasındandır. Güzeller Güzeli Yaratıcı, kadına cemalinden bir parıltı vermiş ve onu  tenasübü, güzelliği, edâsı ve endâmıyla erkeğin gönlüne çok câzip gelebilecek bir hilkatte yaratmıştır. Bazıları, o câzibe karşısında iradelerinin hakkını vermekte zorlanabilirler; kadını bir imtihan vesilesi görür ve onun karşısında iradesiz davranmamak için de sabah akşam ellerini açıp -arz ettiğim gibi- Allah’ın hıfz u himayesine sığınırlar. Yoksa, müminler, kadının şer, bela ve fitne olarak yaratıldığını asla düşünmez ve kadın fitnesinden korunma dualarını o bâtıl inanca bağlamazlar. Bu açıdan, aslında erkek de kadın için bir imtihan aracıdır ve kadın da erkek sebebiyle başına gelebilecek şerden, beladan ve fitneden sürekli Hazret-i Hafîz’e sığınmalıdır. Hatta, o da –dilerse– dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min belâi’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min fitneti’r-ricâl” diyebilir. Evet, erkek-kadın münasebetleri çerçevesinde her ikisi de birbiriyle imtihan olmaktadır ve  herbiri diğeri için bir imtihan unsuru, bir bela sebebi ve bir fitne vasıtasıdır.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Oysa, İslam’ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir. Kur’an’ın ifade ettiği yaratılış keyfiyeti, önce Hazreti Adem’in daha sonra da ondan, onun mayasından eşinin yaratılması şeklindedir. Kur’an’ın tasviri, kadın-erkek ayrımı yapılmadan her ikisinin de insan olduğunu hatırlatmaya ve bu iki varlığın birbirini tamamlayıcı önemli birer fenomen olduklarını nazara vermeye matuftur. İslam’a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat için planlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat, aralarında ontolojik bir farklılık kat’iyen söz konusu değildir.

İki Ceset Bir Ruh

Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır; bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz olamaz. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, Hazreti Adem Cennet’te de bulunsa Havva’sız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır; şayet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Adem’sizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü, hilkat itibarıyla, Adem Havva’sız, Havva da Adem’siz olamazdı. Onlar, iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı. Allah Teâlâ, kadını, elektrona nisbeten protonu, pozitif kutuba nisbeten negatif kutubu, erkek tohuma nisbeten dişi tohumu yarattığı gibi yaratmış ve bu çiftlerden bir vahdet meydana getirdiği misüllü, kadın ve erkeğin de eşler oluşturmasını murat buyurmuştu.

Evet, nasıl ki, pozitif negatife, elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne muhtaçtır; aynı şekilde erkek kadına, kadın da erkeğe muhtaç olarak halk edilmiştir. “Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç / Ezcâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç.” sözü bu hakikati ne güzel ifade etmektedir!.. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) bu gerçeği şöyle dile getirmiştir: “İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl - Kadınlar erkeklerin yarısıdır.” Hadiste, cemi’ (çoğul) olarak “şekâik” şeklinde yer alan “şakîk” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası demektir. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan herbiri, diğerinin şakîkidir.

Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat, hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.

Bu müstakim anlayışa uygun olarak, Devr-i Risalet Penâhî’de, kadın hak ettiği yüksek mevkiye yükseltilmiş, ona tabiatına uygun işler tevdi edilmiş ve onun toplum içindeki hayatî konumu yeniden ortaya çıkartılmıştır. Hem de bu büyük inkılap, dünyanın vahşet içinde yüzdüğü ve kadının insan olup olmadığının, ruhu bulunup bulunmadığının tartışıldığı karanlık bir dönemde yapılmıştır.

Kıvâme Meselesi

Bununla beraber, kadınlar erkeklerin mesul sayıldığı bazı mükellefiyetlerden sorumlu tutulmamışlardır. Onların, bir kısım mükellefiyetlerden muaf olmaları da, kadınların eksik görülmesinden ve onlara bazı nakîseler isnad edilmesinden kaynaklanmamıştır. Aksine, taife-i nisanın erkeklerin sorumlu olduğu kimi mükellefiyetlerden mesul tutulmamaları rahmet-i ilahiyenin neticesi ve onlara merhametin ifadesidir.

Binaenaleyh, erkeğin kadından üstün olduğu hissini uyaran Kur’an ayetleri, farklı istidat ve farklı kabiliyetleri ifade sadedinde îrad buyurulmuş ilahî beyanlardır. Mesela; bazıları, “Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenme gibi malî yükümlülükleridir. O halde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.” (Nisa, 4/34) mealindeki “Er-Ricâlu kavvâmûne ale’n-nisâi” ifadesiyle başlayan ayet-i kerimeyi erkeğin mutlak hakimiyetine delil saymaktadırlar. Oysa, “kıvame meselesi”ni nazara veren bu ilahî beyan da kadınlara merhametin sesi-soluğudur ve ailede iş bölümünün gerekliliğine dikkat çekmektedir.

Malumdur ki; kadının da erkeğin de birbirine fâik oldukları bazı hususiyetleri vardır. Kur’an-ı Kerim, “Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır.” (Lokman, 31/14) mealindeki ayet gibi bir kısım beyanlarıyla anneyi öne çıkarmıştır. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) da “Kime iyilik yapayım?” diye peşi peşine üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, “annene” cevabını vermiş ve “Cennet anaların ayakları altındadır.” hadis-i şerifi gibi mübarek sözleriyle kadını çok mualla bir mevkiye koymuştur. Öyle ki, bu ifadeler açısından meseleye bakılacak olursa, bir erkek çatlayasıya koşsa da kadına yetişemeyecek ve onun geriye dönüp “Beyhude yorulma, bana yetişmen muhaldir!” dediğini duyacaktır.

Bu açıdan, kıvame meselesini ele alan ayet-i kerime, kadının erkekte bulunmayan bazı üstün vasıflara sahip olduğu gibi, erkeğin de kadında olmayan bir takım üstünlüklere sahip bulunduğunu belirtmiş, her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ima etmiş ve erkeğin, eşinin geçimini sağlamaktan sorumlu bir hâmi olduğunu bildirmiştir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, bu ayet, erkeğin kadına hakimiyetini, fakat rastgele değil “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” manası üzere hizmetçilikle karışık bir hakimiyetini ifade eder. Bundan dolayı, bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü belirtir.

Bir ailede huzur ve saadetin devam etmesi için o hanede mutlaka işlerin taksim edilmesine ve herkesin birbirine yardımcı olmasına ihtiyaç vardır. Mesela, bir yerde üç tane hâkim olursa, orada kargaşa hiç bitmez, sürekli fikir ayrılıkları yaşanır; nizam ve intizam için nihayet bir söz kesen olması lazımdır. Ne var ki, nihaî kararı verecek insan, sadece kendi sâbit fikirlerini dayatmamalı, ailenin her ferdine düşüncelerini beyan etme hakkı tanımalı ve her zaman hakşinas olup akl-ı selime yakışır şekilde davranmalıdır. İşte, hayatın her alanında ve her zaman aktif olabilecek, ailenin iâşesini temin etmek için en ağır şartları dahi göğüsleyebilecek ve ne yapıp edip çoluk-çocuğunun yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini tedarik edebilecek insan olarak erkek bu konularda bir yönden fâik sayılmış ve yuvada istişarenin hakkını verdikten sonra söz kesen olarak o tayin edilmiştir.

Dünyada pek çok değişimler olmasına rağmen, insanların ekseriyeti itibarıyla hâlâ iâşeden erkek sorumludur ve dışarıda çalışıp para kazanma onun vazifesidir. Kimileri meseleyi hemen başka vadilere çekip, dünyanın bazı yerlerinde kadının da çalıştığını söyleyerek buna itiraz edebilirler. Fakat, kadının fıtratına uygun işlerde çalışmasını kabul etmekle beraber, acaba para kazanmak için onun da dışarıya açılması aile huzuru açısından kâr mı getirmiştir zarar mı? Kadının, hususiyle de bir takım işlerde çalışması gerçekten bir ihtiyacın gereği midir, yoksa bir baş kaldırma vesilesi, bir isyan hareketi midir? Kendi iâşesini temin etmesi kadının mutlu olmasına kâfî gelmiş midir; aksine, onu daha bir huzursuz mu etmiştir? Acaba onun, tabiatına ters mesleklerde çalıştırılması toplum bünyesinde ne türlü yaralar açmıştır? İşte, sıhhatli bir tesbit yapabilmek ve kıvâme mevzuunu doğru anlayabilmek için, bunların hepsinin nazar-ı itibara alınması, meseleye küllî (bütüncül) bir nazarla bakılması ve konunun müsbet-menfi bütün yönleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir.

İfratlar-Tefritler Arasında Kadının Yeri

Bu zaviyeden bakılırsa, görülecektir ki, İslam kadını hiçbir hususta mahrum etmemiş; fizikî yapısını ve hususî konumunu gözeterek merhameten onu bazı mükellefiyetlerden muaf tutmuştur. Mesela; onun omuzuna, vakit namazlarını cemaatle kılma, Cuma namazı, hutbe, ezan, kâmet ve itikaf gibi sorumluluklar yüklememiştir. Bununla beraber, “Ben Cuma namazına gideceğim” diyenin önünü de hiç almamış, onun kendi isteğiyle cemaate katılmasına mani olmamıştır. Hadis ve siyer kitaplarında, Asr-ı Saadet’te kadınların bayram namazlarına, hüsuf ve küsuf namazlarına, hatta yağmur dualarına iştirak ettiklerine dair misaller verilmektedir.

Evet, onun, erkeğin mesul sayıldığı her mükellefiyetten sorumlu olmaması ve bazılarından muaf tutulması İslam’ın kadına bakışındaki merhametin bir tezahürüdür. Bu rahmet tecellisi de şu temel espriye dayanmaktadır: Kadın, erkeğe kıyasla daha çok şefkatli ve pek merhametlidir. Ondaki engin şefkate bir iltifat olarak, yegâne merhamet sahibi Rahman ü Rahîm, ilahî rahmetinin değişik tenezzül dalga boyundaki bir tecellisine daha kadını mazhar kılmış ve onun bazı mükellefiyetlerini kaldırmıştır.

İslam’a göre kadının dünyadaki rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir. Aslında o, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında kendi üzerine yüklenen vazifeleri yapmakla ve içtimaî hayatta erkeğin elinin yetişmediği yerlere uzanıp oradaki eksiklikleri tamamlamakla mesuldür. Fakat, maalesef, bu gerçek zamanla müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş ve kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmalarına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur. Farklı milletlere mensup müslümanların kendi tarihi birikimlerine İslam libası giydirmeleri, âdet ve geleneklerini Din-i mübinin esaslarıymış gibi görüp göstermeleri ve belli dönemlerde bu çizgide bir kısım içtihatlar yapmaları sebebiyle kadının hakları yenmiş, gün be gün o daha dar bir alana itilmiş ve bu işin neye müncer olacağı hesaba katılmadan, bazı yerlerde hayattan bütün bütün tecrid edilmiştir.

Fakat, bu husustaki düşünce kaymalarının ve inhirafların müsebbibi -haşa- Din-i mübin değildir; hata, onu yanlış yorumlayıp yanlış uygulayanlara aittir. Tatbikattaki bu hataların da mutlaka düzeltilmesi lazımdır. Ne var ki, bu mevzudaki yanlışlıklar düzeltilirken mesele feministlerin arzu ettiği şekilde ele alınırsa, bu defa yine denge bozulacak ve ifratları tefritler takip edecektir. Mesela; kadını sadece çocuk yapan bir obje kabul etmek ve onu bir çocuk fabrikası gibi görmek ne kadar çirkinse ve ona karşı saygısızlıksa, kadının tenasüle baş kaldırması ve bir makina olmadığını göstermek için çocuk edinmekten kaçınması da o kadar fıtrata terstir ve yakışıksızdır. Evet, kadın, bulaşık bir kap olmadığı gibi, yeri de sadece bulaşık kapların bulunduğu mutfak değildir; fakat, yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle hiç alâkasının bulunmadığını iddia eden ve yuvayı bir aşhaneye, bir yatakhaneye çeviren kadın da çocuklarına iyi bir anne, iyi bir muallim ve iyi bir mürşide olmaktan çok uzaktır.

Diğer taraftan, kadını maden ocaklarındaki gibi çok ağır şartlar altında çalıştırmak da zulümdür. Sırf erkeğe eşit olduğu iddiasıyla, kadının, yaz günü sıcakta tırpan sallama, tırmık çekme, dövenlerin üzerinde iş görme, ya da sınırda terörist gözetleme, eşkiyayı takip için mağaralarda yatıp kalkma, başını bir taşa koyup uyuma ve uyanır uyanmaz da düşman kovalama gibi ağır mesuliyetler altına itilmesi insan tabiatına terstir, zalimane bir işkencedir; kadınlığının hususiyetlerini görmezlikten gelme ve fıtratın kanunlarıyla çatışma demektir.

Bu itibarla, İslam’a göre, kadını eve hapseden ve onu içtimaî hayattan bütün bütün uzaklaştıran anlayış kat’iyen doğru değildir; kadın, fizyolojisi ve psikolojisi nazara alınmak kaydıyla, herhangi bir işte çalışabilir. Fakat, hem kadın hem de erkek hayatın bir paylaşımdan ve iş bölümünden ibaret olduğunu bilmeli ve herbiri kendi fıtratına uygun işleri yaparak diğerine yardımcı olmalıdır.

Bir Fikir İşçisi Olarak Kadın

Ayrıca, kadın, hukuken hür ve müstakil bir şahsiyettir. Onun kadınlığı, ona ait ehliyetlerden hiçbirini daraltıcı ve ortadan kaldırıcı mahiyette değildir. Erkek, ne ölçüde düşüncesini açıklama hürriyetine sahipse, kadın da aynı hürriyete aynı nisbette sahiptir. Bildiği konularda onun görüşüne de başvurulur ve kendisiyle istişare yapılır. Öyle ki, her an vahiyle beslendiği için hiçbir konuda başkasına danışmaya muhtaç olmayan Peygamber Efendimiz, bütün ümmetini alâkadâr eden bazı meselelerde bile, kendi hanımlarının fikirlerini almış ve onların düşünceleri istikametinde hareket ettiği zamanlar olmuştur.

Bir kadının, kocasıyla arasındaki “zıhar” meselesine çözüm bulması ve böylelikle kendisini ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarması için Allah Rasûlü’ne gelip O’nunla tartışırcasına konuşması ve ilahî hüküm gelinceye kadar ısrarlı taleplerini sürdürmesi de çok meşhur bir hadisedir. Müslümanlar arasında, kadının fikir hürriyetinin ne ölçüde gözetildiğine bu hadise dahi tek başına yeterli bir delil ve güvenilir bir şahittir; nitekim, o kadının, halini Allah’a arz etmesi üzerine ayet nazil olmuş ve bu meseleyi anlatan sureye de “Halini anlatıp hakkını savunan kadın” anlamına gelen “Mücâdile” adı verilmiştir.

Dahası, o dönemde, kadınların halifeye dahi itiraz edip, onun Kur’ân’a aykırı buldukları içtihadlarına, hem de camide bütün cemaatin huzurunda karşı çıktıkları bile vâkidir. Mesela; Hazreti Ömer, evlenmeyi kolaylaştırmak için, nikah akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini düşünmüş ve mehir miktarının evliliğe engel olmamasını istemiştir. Bir hutbe esnasında, mescidde bu düşüncesini beyan edince bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın, “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran...’ buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” demiş ve onun bu içtihadına itiraz etmiştir. Seyyidina Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun!...” diyerek nefsini levmetmiş ve sözünü geri almıştır.  İşte, gerçek İslam toplumunda kadın bu kadar hayatın içindedir...

Bir düşünün; günümüzde bir kadın, Fatih Camii’nde ya da Süleymaniye’de maksureden perdeyi sıyırsa, Halife-i rûy-i zemine ya da bugünkü Cumhurbaşkanı’na da değil, minberdeki imama “İmam efendi, zannediyorum, bu konuda yanılıyorsunuz, meselenin aslı şudur!” dese, kim bilir o kadıncağızın başına neler gelir. Zira, bugün dinin özüne vakıf olmayan kimseler, yanlış telakkileri sebebiyle kadını bir fanus içine koymuşlar ve onu bazı haklardan mahrum bırakmışlardır.

Aslında, Allah’ın, şefkat, merhamet, incelik ve hassasiyetle donattığı, donatıp çocuklarını yetiştirme konusunu tabiatının bir derinliği haline getirdiği kadın, fıtratı itibarıyla bir muallime, bir mürebbiye ve bir mürşidedir. En başta Ezvâc-ı Tahirât (Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in mualla zevceleri), birer mürşide olarak yetişmiş ve çok büyük insanlara öğretmenlik yapmışlardır. Mesruk bin Ecda’, Tâvûs b. Keysan, Atâ b. Ebi Rebah, Esved b. Yezid en-Nehâî gibi âbid ve zâhid nice insanlar, hep Mü’minlerin Anneleri’nin rahle-i tedrisinde çıraklık yapmışlardır. Hususiyle, Hazreti Aişe validemiz, Tabiîn’in en büyük imamlarına feyz kaynağı olmuştur; azize annemiz, kimi zaman bir perde arkasından, bazen de süt hısımlığı konusundaki kendine has içtihadıyla amel eden talebelerine doğrudan ders vermiş, en muğlak mevzuları onlara şerh etmiş ve sordukları sorular hakkında fetvalar serdetmiştir.

Bundan dolayıdır ki, Süleyman Nedvî, Hazreti Aişe validemizin hayatının mukaddimesinde, müslümanların geçirdiği inhitat (gerileme, kuvvetten düşme) devrinin sebeplerini zikrederken, bu inhitatın yarı sebebinin kadınlar olduğunu ve bilhassa onların Hazreti Aişe validemiz gibi numune-i imtisal bulamayışlarını vurgulamaktadır.

Günümüzün Şefkat Kahramanları

Doğrusu, Devr-i Risalet Penâhî’de kadının hak ve sorumluluklarının tam belirlendiği, özellikle hasta olduğu hallerde ve hayız, nifas gibi hususi durumlarında ona kaldıramayacağı yüklerin yüklenmediği; fakat, onun çok defa savaşlara bile katıldığı, yaralılara baktığı, tedavi için gerekli malzemeleri hazırladığı, savaşçılara hizmet ettiği ve hatta bizzat savaştığı; normal zamanlarda da bilhassa eğitim hizmetleri olmak üzere hemen hemen hayatın bütün alanlarında kendisine tahmil eden vazifeleri yaptığı düşünülürse, bugün kadının ihmal edildiği, işten alıkonulduğu ve onun kabiliyetlerinin gereğince değerlendirilemediği söylenebilir. Şayet kadın, fıtratına en uygun olan muallimlik alanında olsun tam değerlendirilebilseydi; bir insan olarak ufku açılsa, gönlü yüksek gaye-i hayallere bağlansa ve engin şefkati o uğurda kullanılsaydı, kim bilir bugün neslimiz ne ulvî duygu ve düşüncelerle yetişirdi!.. Yine o, inkişaf ettirilmiş selim tabiatıyla erkeğin yardımcısı olsa, her şeyi onunla paylaşsa ve hususiyle yuvada işin altına o da elini soksaydı, evlerimiz gerçek birer ana ocağı olacak ve orada cahil, ümmî, bilgisiz, hayatın dışında bırakılmış ve kimsesizliğe terkedilmiş tek fert kalmayacaktı!.. Evet, kadın “her şey” kabul edilmediği gibi “hiçbir şey” de sayılmasaydı ve erkek de kadın da bir bütünün iki yarısı olarak ele alınsaydı; bu anlayışa bağlı olarak ikisi el ele verip müşterek çalışsalardı, işte o zaman belki de inhitat devri hiç yaşanmayacak ve hep terakkinin zirvelerine koşulacaktı.

Bugün bu mevzudaki tek tesellimiz, umum nüfusa nisbeten sayıları henüz az olsa da, çağımızın Haticelerinin, Aişelerinin, Fâtımalarının, Hafsalarının, Nesibelerinin, Rümeysâlarının aynı Asr-ı Saadetteki öncüleri gibi kendi konumlarının farkında olmaları ve üzerlerine düşen vazifeleri yapmaya çalışmalarıdır. Evet, günümüzde şefkat kahramanları da iman ve Kur’an hizmeti adına belli fonksiyonlar eda ediyorlar; erkeklerin yaptıkları gibi, insanlığın irşadı için ellerindeki bütün imkanları kullanıyor, hal ve tavırlarıyla başkalarına örnek oluyorlar. Gerekirse, onlar da dünyanın dört bir yanına hicret ediyor, öğretmenlik ve rehberlik yapıyor ve böyle ifritten bir dönemde Din-i mübini bayraklaştırıyorlar. Dolayısıyla, günümüzde kadınlık alemi bütün bütün sahipsiz sayılmaz; cihanın her tarafına yayılmış bazı şefkat abideleri, seleflerini hatırlatan fedakarlıklarıyla yeni bir kahramanlık sergiliyorlar.

Ne var ki, kadınların kendi haklarını topyekün istirdad etmeleri ve hayatın her sahasında sahip oldukları o haklara göre yaşama imkanı bulmaları noktasında toplum çapında hâlâ çok yaya olduğumuz âşikârdır. Çünkü, sabit fikirlerini âdet ve geleneklerle iyice pekiştirmiş bazı kimseler, kadının içinde bulunduğu fanustan kurtulmasını istemiyorlar; en medenî görünen insanlar bile kadına haklarını tam olarak vermeye yanaşmıyorlar. Dahası, bir kısım sözde modernler, Cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, nizamı ve idareyi kendilerine göre yorumluyor; bu indî yorumlara bağlı bazı alanlar vaz’ ediyor ve o alanları kontrollerinde tutmak için her yola başvuruyorlar. Tarihte eşine az rastlanır bir katılık, bağnazlık ve hatta yobazlıkla kadınların örtüsüyle uğraşıyor ve onları dinî vecibelerini yerine getirmek gibi en tabiî haklarından dahi mahrum bırakıyorlar. Sonra da hâlâ -bağışlayın- hiç utanmadan ve yüzleri kızarmadan kadın haklarından bahsedebiliyorlar.

Hasılı; İslam’ın esas kaynakları ve selef-i salihînin örnek hayatları dikkatlice incelenirse, müslüman kadının evine kapatılmadığı ve haklarının çiğnenmediği açıkça görülecektir. Bunun aksini iddia edenler, şayet kasıtlı ve ön yargılı kimseler değillerse, Hak Din’in bu mevzuda vaz’ ettiği ölçüleri bilmiyor ve tarih boyunca bilhassa âdetlerden gelen yanlış anlayış ve yanlış uygulamaları İslam’a mal ediyorlardır. Ayrıca, şahsî ve taraflı yorumlarıyla farklı farklı alanlar uyduran, kadına hayatın her biriminde serbest dolaşım hakkı tanımayan ve ona kendi fonksiyonlarını eda etme fırsatı vermeyen, sonra da kalkıp sözde kadın hakları savunucusu kesilen kimselerin bu konuda İslam’ı sorgulamaları küstahlıktır; kadını alan farklılığı içine hapsetmekten vazgeçecekleri ana kadar, onların kadın haklarından bahsetmeleri hakikate karşı saygısızlıktır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:55:01 +0200
Deli mi, Delil mi? http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/469-deli-mi-delil-mi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/469-deli-mi-delil-mi

Recâ Ehli ve Kuruntu Güruhu

Evet, her zaman tedbirli hareket edip sürekli temkinli davranan, nefsini hakimiyet altına alıp, onun hoşuna gitmese de dinin güzel gördüğü işlere sarılan, dünyanın cazibedâr güzelliklerine aldanmadan hep ahiret hayatı için azık hazırlama cehd ü gayretinde bulunan insan akıllı, zeki, ileri görüşlü ve doğruyu eğriyi bilen bir insandır. O, bu dünyanın fânîliğinin farkındadır; ahiretin ise bâkî ve ebedî olduğuna çok iyi inanmıştır. Dolayısıyla, o hep ölümle başlayan uzun yolculuk için zahîre tedarik etme peşindedir. Akıllı kişi, dünyadan nasibini unutmayan ama asıl ahirete müteveccih yaşayan, Cennet’e, orada kavuşacağı salih kimselere, hepsinden öte Cemalullah’ı müşahedeye, rızaya ve rıdvana müştak olan ve bu güzelliklere ulaşma, ebedî saadeti kazanma uğrunda varını yoğunu feda etmeye âmâde bulunan insandır.

Aklının nasihatlerine hiç kulak asmayan, iradesinin zimamını heva ve hevesine kaptıran, ömrünü nefsini tatmin etme yolunda harcayan ve onun her dileğine boyun eğerek hiç ölmeyecekmişçesine gaflet içinde yaşayan kimse ise âciz, akılsız ve ahmak bir insandır. O, nefsanî ve şeytanî duyguların ağına düştüğünden bir türlü silkinip doğrulamayan, Kur’an’ın sözünü dinlemediği ve Hak dostlarının irşatlarına aldırmadığı için İblisin tuzaklarından hiç kurtulamayan ve kendisini güçsüzlüğün, beceriksizliğin, kalın kafalılığın acımasız kollarına bırakan bir miskindir. Böyle bir şaşkın, kârını zararını tesbit edemediği, kendisini kazançlı çıkaracak işleri bilemediği ve felaketine sebep olabilecek tehlikeleri göremediği halde, bütün bu yanlışlıklarına rağmen hâlâ dünya-ahiret dengesini çok iyi kurmuş, ölüm ötesi için tedbirlerini almış ve göz ucuyla dünyaya baksa bile aslında nazarlarını ahiret yamaçlarına odaklamış insanlara vaad edilen mükafatı bekler; “Nasıl olsa kurtulurum, Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir” der, recâ hisleriyle dolu bulunduğunu söyler ve ilahî rahmetin kendisini de kuşatmasını temenni eder.

Oysa, recâ (ümit, emel), bir temennî değildir. Temennî, meydana gelmesi mevzuunda kat’iyet bulunmayan herhangi bir beklentidir, dolayısıyla da ümit vaad etmeyen kuru bir intizardır; halbuki recâ, matluba ulaştıracak bütün vesileleri değerlendirip, rahmeti ihtizâza getirme yolunda mü’mince bir şuurla bütün ilticâ kapılarını zorlamanın ünvanıdır. Recâ, ancak hasenât adına bir şeyi işleyip onun kabulünü beklemek, kezâ ma’siyetten tevbe edip günahın affedileceği mülahazasıyla ümitlenmek demektir. Evet, doğru bir recâ, günahlardan kaçınıp Allah’tan inâyet beklemek, salih ameller arkasında yarışırcasına koşup sonra da ilahî rahmetin enginliği mülahazasıyla Hak kapısına yönelmek şeklindeki ümit ufkudur. Aksine, amelsiz hasenât beklemek veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde mağfiretten ve Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Rahmeti Sonsuz’a karşı da bir saygısızlıktır.

Selef-i salihîn efendilerimiz, yeis çukurlarına düşmenin muhtemel olduğu yerlerde ve ölüm emarelerinin belirdiği zamanlarda “recâ”ya sarılmışlardır; fakat, hemen her zaman havf ve haşyet yörüngeli yaşamaya çalışmışlardır. Rıza ve rıdvana giden yolda hayatlarını havfa göre örgülemiş, iradelerini temkinli kullanmış ve adımlarını hep dikkatli atmışlardır.. evet onlar, nefsin dizginlerini şuurun ve iradenin ellerine vermeyi, dünyayı bir gölgelik gibi kabul edip asıl vatan için azık tedarik etmeyi akıllılık saymış ve ömürlerini bu istikamette değerlendirmişlerdir.

Anlayamazlar!..

Ne var ki, günümüzde “akıllı insan” denince daha çok dünyevî hayatını belli bir seviyede götürebilen, nefsanî arzularını, cismanî isteklerini karşılayabilen ve bir şekilde makam-mansıp, mal-mülk sahibi olmasını becerebilen kimseler akla gelmektedir. Maalesef, bugün meşru mu gayr-i meşru mu olduğuna bakmadan, helal-haram ayırımı yapmadan ve nereden geldiğine aldırmadan çok para kazanmak ve maddi imkanlara ulaşmak akıllılık ve beceriklilik sayılmaktadır.

Dolayısıyla, özellikle içinde yaşadığımız çağda, çoğunlukla hukukî olmayan yollarla varlıklı hale gelen, haram yiyici bir tufeylî olarak ömür süren ve öldükten sonraki hayatı hiç düşünmeyen kimselerin, nazarlarını ahirete kilitlemiş insanları anlamaları oldukça zordur. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan, ölümü hatırlayınca tir tir titreyen ve var gücüyle dünyaya sarılan hevaperestlerin, bir adımla öte tarafa geçeceğine inanan, mevti bir vuslat demi, bir şeb-i arus olarak gören ve ölümü bayram sevinciyle karşılayan Hak erlerini anlamaları pek güçtür. Rahat düşkünleri anlayamazlar yurdu-yuvayı, yârı-yârânı terkedip en ücra köşelere hicret seferleri düzenleyen muhacirleri!.. Cimriler kavrayamazlar Hak uğruna malı-mülkü, hatta canı-cânanı feda etmeye âmâde kahramanların yaptıklarını!.. Gününü gün etme sevdasındaki zevk düşkünleri akıllarına sığdıramazlar yaşatmak için yaşayanların fedakârlıklarını!..

Çünkü, kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen çıkarcılar için şahsî rahatları, servetleri, menfaatleri her şeyden önce gelir. Rahat ve uzun yaşama onlar için gayedir; mal ise canlarının yongasıdır, biraz olsun malları ellerinden gitse, canları çıkacak gibi olur. Onların kıstasları bütün bütün farklıdır ve benlik yörüngelidir. Bu sebeple, onlar, adanmış ruhların fedakârlıklarına kendilerine göre mantıkî bir mahmil bulamaz ve bir hayır çizgisinde yanyana gelip milletin eğitim ve terbiyesi için müesseseler açan, bu uğurda infakta bulunan insanlara “Ya bizim bilemediğimiz bir kısım çıkarları var ya da bunlar birer deli!..” derler. Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmiş mü’minlere “deli” yaftasını yapıştırırlar; zira, onların imana, Kur’an’a, vatana ve millete hizmet gayesiyle katlandıkları zorlukları, çektikleri çileleri, yaptıkları iyilikleri kendi çarpık hayat telakkileriyle bağdaştıramazlar.

Evet, kim inanılması gerekenlere tam inanır, takvanın hem mehafet buuduyla hem de tekvinî esaslara riayet yanıyla kanatlanırsa, kalbini Allah sevgisiyle mamur kılar, gerekirse malını, canını ve bütün varlığını Hak yoluna feda etme ruhuyla dolarsa ve Allah’ın himayesine sığınır, her işinde Cenâb-ı Hakk’a güvenir, O’na tevekkül ederse.. artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider ve öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler, onu ne zaman görseler ya hayran olmaktan veya “Bu olsa olsa delidir” demekten kendilerini alamazlar. Gayri, onun ölümü istihkârı bir destan olup dilden dile dolaşır; yemeyi-içmeyi ve şahsî zevkleri terketmesi hayretengiz bir efsane gibi her yana yayılır ve infak ruhu da bir hüsn-ü misal, bir yâd-ı cemil olarak bütün cömertlerin muhaverelerini tatlandırır. Ne ki, o fedakârlığı anlayamayan, o ferâgatı kavrayamayan ve o tadı alamayan kimse, o Hak dostunu “deli” sanır.

Bu açıdan, akıllılık ve delilik de izafî sayılır; neyin akıllılık ve neyin delilik olduğu kişiden kişiye ve bakış zaviyesine göre farklı farklı yorumlanabilir. Nefisperestler, adanmış ruhların hallerini mecnunlukla izah etmeye çalıştıkları gibi, mü’minler de dünyazedelerin acınacak vaziyetlerine baktıklarında, “Cennetin bütün cezbedici güzelliklerine ve Cehennemin alev alev korkunç mahiyetine karşı gözünü kapayan bu insanlar, akıbetlerini düşünmeden nasıl yaşıyorlar?!. Her gün binlerce insanın, ölüm fermanını ellerine alıp, kabir durağına doğru yürüdüklerini gördükleri halde nasıl oluyor da hiç ölmeyecekmiş gibi kendilerini zevk ü safaya kaptırabiliyorlar?!.” diyebilir ve hayretler içinde kalabilirler. Dahası, meseleyi sahabe ufkundan değerlendirenler de, inanmış oldukları halde imanın gereğini eksiksiz yerine getirmeyen mü’minlerin hallerine şaşar ve bütün hayatı ahirete göre örgülememeyi delilik, hatta iman problemi sayarlar.

Onları Bir Görseydiniz...

Nitekim, Hilyetü’l-Evliya adlı eserinde Ebu Nuaym Hazretleri’nin naklettiğine göre, Sahabe efendilerimizdeki dini hassasiyete ve İslamî heyecana derin bir özlem duyan Hasan Basri Hazretleri, çağdaşı olan insanların hayatları ile Sahabenin yaşayışını kıyaslayıp çok üzüldüğü bir gün şöyle demiştir: “Yetmiş Bedir gazisine yetiştim. Onların çoğunun elbisesi basit bir yün kumaştan ibaret idi. Siz onları görseydiniz deli sanırdınız; onlar da sizin iyilerinizi görselerdi artık ahlakın kalmadığına hükmeder, kötülerinizi görselerdi onların hesap gününe bile inanmadıklarını söylerlerdi.”

Gerçekten, sonraki nesillerin pek çoğu Sahabe efendilerimizi görselerdi, onların her halleriyle ahiret tüten yaşayışlarını kavramakta zorlanırlardı. Çünkü, Ashab-ı Kiram her zaman Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi yaşıyor ve dinî gayretlerinden dolayı başkalarının çok küçük kabul ettiği herhangi bir hususa dahi çok büyük değer atfediyorlardı. Onlar, ahiretlerini kazanmak ve Müslümanlığın izzetini korumak için dünyaya da bir derece kıymet veriyorlardı; fakat, bir yerde Allah’ın rızası ve Rasûl-ü Ekrem’in şefaati söz konusu olunca dünya onların nazarında ancak sinek kanadı kadar kıymet ifade eden bir duruma düşüyordu.

Dolayısıyla, dünyaya meftun insanlar, şayet böyle bir hayat telakkisine sahip Sahabe efendilerimizle karşılaşsalardı, büyük ihtimalle onları anlayamayacak ve “deli” sayacaklardı. Akl-ı meâş sahipleri, kendi ölçülerine uyduramadıkları akl-i meâd temsilcilerini mecnunlukla itham edeceklerdi. Sadece dünyevî geçim işiyle meşgul olan aklın ehli, irfanla terbiye olup öncelikle ahiretini düşünen akıl erbabını garipseyeceklerdi. Evet, aklın en alt tabakası kabul edilen akl-ı meâş sahipleri, Sahabe efendilerimizin mertebesine yükselemediklerinden ve Ashab-ı Kiram’ın aklın en üst seviyesi olan akl-ı meâda bağlı çizgilerini takdir edemediklerinden dolayı onları yadırgayacaklardı.

Bu açıdan, Sahabe efendilerimizin hayat serencameleri tetkik edilse, Hasan Basri Hazretleri’nin ima ettiği hakikati doğrulayacak yüzlerce hadise görmek mümkün olacaktır. Mesela; yaşamak için yaşayanlar, Allah Rasûlü uğrunda bütün varlığını feda etmeye bin can ile razı olan Hazreti Ebu Bekir’i (radiyallahu anh) nasıl anlayabilir ve onun destanlara sığmayacak hayatını nasıl normal görebilirler ki? Her ne kadar bütün Sahabe-i Kiram, Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) her şeyden ve herkesten çok sevseler de bu hususta zirveyi Sıddık-ı Ekber tutardı. Hazreti Ebu Bekir, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) tarafından çağrıldığı ya da O’na bir şey söyleyeceği zaman her defasında “Bi ebî ente ve ümmî yâ Rasûlallah - Anam babam Sana feda olsun, buyur ey Allah’ın Rasûlü!” diyerek söze başlardı.

Hazreti Ebu Bekir, adeta Habib-i Ekrem Efendimiz’le soluk alıp verirdi; O’nu bir süre göremezse kalbi daralır, içini hafakanlar kaplardı; O’nun huzuruna varıp gül cemalini seyretmeden de inşiraha eremezdi. Hep Yüce Dostunun selametini düşünür, gerekirse O’nu ölesiye müdafaa eder ve her türlü kötülükten korumaya çalışırdı. Bir keresinde müşrikler kendilerini zulmetten nura çağıran Rehber-i Ekmel’in (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerine yürümüş ve O’na eziyet etmeye başlamışlardı. Bunu duyan Hazreti Sıddık, hemen koşup Rasûl-ü Ekrem’in önünde kollarını germiş ve Firavun’un huzurunda hakikatı haykıran Mü’min-i Âl-i Firavn gibi müşriklerin yüzlerine haksızlıklarını çarpmış, “Yazıklar olsun size! ‘Rabbim Allah’ dediği için bu masum insanın canına mı kıyacaksınız? Halbuki O, size Rabbinden apaçık delillerle gelmiştir” demişti. Müşrikler Hazreti Ebu Bekir’in bu coşkun çıkışı üzerine Peygamber Efendimiz’i bırakıp ona yönelmiş ve onu uzun süre öldüresiye dövmüşlerdi.

Müşrikler bırakıp gittiklerinde Hazreti Sıddık çektiği acının şiddetinden bayılmıştı. Birkaç kişi onu sırtlayıp evine götürmüşlerdi. Saatlerce baygın yattıktan sonra ayıldığında ilk olarak “Rasûl-ü Ekrem’e (aleyhi ekmelüttehâyâ) ne oldu, Efendim nasıl şu anda?!.” diye sormuştu. Etraftakiler, Enbiyalar Serveri’nin iyi olduğunu söyleseler de Ebu Bekir (radiyallahu anh) tatmin olmamış, “Beni O’na götürün!..” demişti. Aile fertleri bir-iki lokma yemek yemesini, biraz su içip az dinlenmesini söylemişlerdi; ama o “Beni Efendime götürün!” diyerek ısrar etmiş ve Hepimizin Efendisi’ni görmeden de içi rahat etmemişti.

Dünya Onları Değiştiremedi

Bütün Ashab-ı Kiram aynı Peygamber aşkıyla ve aynı İslamî heyecanla yaşadılar. Dinleri uğruna her türlü meşakkate katlandılar. Çoğu zaman aç, susuz kaldılar, dayandılar. Bazen bir hurmayı üç-beş kişi paylaştılar; ama hallerinden şikayet etmediler. Ekseriyetinin evi barkı hiç olmadı, hep mescidin bir köşesinde yatıp kalktılar; fakat, fakirliklerini mahrumiyet bile saymadılar, aldırmadılar.

Kovuldular, dövüldüler; kızgın çöllerde ateşten kumlara yatırıldılar, koca koca kayaların altında bırakıldılar.. binbir türlü işkencelere maruz kaldılar; ne var ki onlar sabrettiler, hep sabrettiler. “Hicret” denince, yurda-yuvaya kısacık bir veda nazarı atfedip hemen sefere koyuldular; “Mücahede” emrini duyunca aileleriyle helalleşip yola revan oldular; cihanın dört bir yanına irşad seferleri yapmak icap edince de sevdiklerini Allah’a ısmarlayıp en uzak diyarları vatan tuttular.

Gün geldi, o ızdıraplı dönemi arkada bıraktılar; Cenâb-ı Allah önlerini açtı, hepsi muzaffer birer kahraman oldular. Dünya yüzlerine gülmeye başladı, herbirine ganimetten bir miktar ayrıldı; çok büyük servetlere kavuştular. Bazıları vilayetlere vali olarak atandılar, kimileri de daha başka idarî vazifeler aldılar. Dünya değişti, onları kuşatan zorluklar geçip gitti ama onlar hiç değişmediler. Vali oldukları zaman bile ekmeklerinin yanına bir katık istemediler. Ganimetleri kendileri için harcamadılar, mal-mülk sevdasına asla kapılmadılar. Onlar hep ahireti düşündüler, hep öteler mülahazasıyla soluklandılar.

Evet, mesuliyet ve hesap duygusu altında adeta kemikleri çatırdayan Sahabe-i Güzin efendilerimiz, kılı kırk yararcasına titiz bir hayat yaşadılar. Mesela, Hazreti Ebû Bekir (radiyallahu anh) halife seçildikten sonra da komşularının koyunlarını sağarak geçimini sağlamaya devam etmişti. Bir müddet sonra, önde gelen sahabi efendilerimizin ısrarları üzerine, cüz'î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmişti. Hizmetine mukabil maaş almak ona çok ağır gelmişti ama devlet işlerini aksatmamak için buna katlanmıştı. Bununla beraber, kendisine takdir edilen parayı kullanırken elleri titrerdi. Ahirete göçtüğü zaman, “Benden sonraki halifeye verilsin!” diyerek geride küçük bir küp bırakmıştı. İkinci Halife Hazreti Ömer’in huzurunda açılan küpten küçük küçük paracıklar ve bir de mektup çıkmıştı. Kısacık namede şöyle deniyordu: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah'a karşı haya ettim; zira bu, halkın malıdır, devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ömer, bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamış ve “Ey Ebu Bekir, bize örnek bir hayat bıraktın.” demişti. Demişti ama onun hayatı da selefininkinden geri kalır gibi değildi; çünkü o da diğer bütün Kur’an talebeleri misillü her zaman ahirete müteveccihti.

Nasıl olmasın ki, Kur’ân’ın sadık bir talebesi kendi aşk, şevk, heyecan ve tutkularının ötesinde başkalarını da terkisine alıp sonsuza taşıma azmindeki bir ebediyet süvarisidir. O, düşünce dünyasına göre mefkureleştirdiği ufka doğru ilerlerken, başkalarının realite dedikleri pek çok şeyi çiğner-geçer; çiğner-geçer de bir kısım mefkûrezedeler onu deli sanırlar. Çünkü, onda her zaman derin bir teessür vardır ve o teessürün günlerce burkuntular meydana getirdiği de olur, ama o kudsî bir hüzündür. Evet, yeme, içme gibi beşerî ihtiyaçları ona unutturan, zevkin her çeşidini ayakları altına aldıran bu hüzün, ayanlardan ayanı gözsüzlere gösterme, kalbsizlerin pinhan saydığı Mutlak Nur’u paslı gönüllere ulaştırma teessürüdür.

Herkes inandığı ölçüde gönlünde bu hüznü duyar ve herkes imanı nisbetinde malıyla, canıyla, bütün imkanlarıyla Hak yolunda hizmete koşar. Allah’ın yüce adının her tarafta şehbal açmasının lüzumuna ve Rasûlullah’ın nam-ı celilinin sinelerin dermanı olduğuna kim ne kadar inanıyorsa, işte o kadar kendisini davaya adar ve o nisbette dine hizmet heyecanıyla dolar. Bu itibarla, Sahabe efendilerimizin imanı ve İslamî heyecanı tarife gelmeyecek kadar büyüktür. Öyle ki, onlardan hangisine kulak verilse, “Sadece malı-mülkü feda etmek ne ki; ah keşke, yüz canım olsaydı da hepsini Allah yolunda verseydim” dediği duyulacaktır.

İslam’ın Mecnunları

Bu konuda, Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî binlerce hüsn-ü misalden sadece biridir: Bizanslılar onu esir edip, akla-hayale gelmedik her türlü vahşice işkenceye maruz bıraktıktan sonra idamına karar verirler. Karar kendisine tebliğ edilince Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî ağlamaya başlar. O ana kadar bu yüce sahabiyi defalarca kaynar suya sokan, atların arkasına bağlayıp sürükleyen ve dayanıklılığı karşısında hayrete düşüp, hayranlık içinde “Keşke bu, bizim dinimizi kabul edip bizden biri olsa!..” demekten kendilerini alamayan Bizanslılar, evvelki bütün eziyetlere katlanan bu büyük insanın o anda ağladığını görünce şaşkınlıklarını gizleyemez ve ona “Niçin ağlıyorsun, yoksa korkuyor musun?” diye sorarlar. Hazreti Abdullah, “Korkmak da ne demek!.. Böyle bir tek canla ve yalnız başıma gideceğim için üzülüyorum. Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canım olsaydı da hepsini Allah’ın ve Rasûlü’nün uğrunda feda etseydim; ya da sizden birine Rabbimi anlatabilseydim de ben ölsem bile onun kurtulmasına vesile olsaydım. Heyhat, şu anda buna muktedir değilim ve sadece bir insan olarak, basitçe öldüğüm için kederleniyorum!..”

Bu cevap karşısında Bizanslıların hayranlığı bir kat daha artar ve bu kahraman adamın ölmesine razı olamazlar; bir bahaneyle onu idam etmekten vazgeçmek isterler. Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî’ye bir daha düşünmesi ve kendi dinlerine dönmesi için üç dakikalık fırsat verdiklerini söylemek ve onu razı etmek için rahiplerini gönderirler. Hak Dostu, kendisine lütufkâr bir tavırla nazar eden râhibe döner ve şöyle der: “Aziz peder, bana verdiğin şu üç dakikalık fırsattan ötürü bilsen sana nasıl minnettarlık duyuyorum! Zira, şu kısacık zaman içinde Hak din olan İslam’ı sana anlatabilirsem, artık ölsem de gam yemem. Sana ebediyet yolunu gösterdikten sonra ölüme seve seve giderim!”

Evet, Ashab-ı Kiram çok kısa bir zamanda cihanı fethe muvaffak olurken işte bu coşkuyla dolu bulunuyorlardı. Onların hepsi, İslam davasının birer mecnûnu idi. Dıştan ve zâhiri nazarla bakan onlara deli derdi; çünkü onların yaptıkları sıradan akılları durdurup, dünyevi hayalleri donduracak çapta işlerdi. Onlar, birer hakikat delisiydi, İslam hakikatına delice bağlanmışlardı. Leyla’nın peşine düşen Mecnun’un hali nasılsa, İslam’ı cihana neşretme ve Allah'ın rızasını, Rasûlullah'ın hoşnutluğunu kazanma mevzuunda onların hali de öyleydi. Emir gelince hemen Tebük'e azmirah eden, Yermük’e yönelen ve Mute’ye sefer düzenleyen bu Hak sevdalıları, gerektiğinde Cennet’e gidiyor gibi ölüme yürüyor, zamanı gelince de dünyanın dört bir bucağına tebliğ için koşuyorlardı. Tabii ki, müşrikler ve dünyaperestler, kendilerinin fersah fersah kaçtıkları ölüme güle güle giden sahabe efendilerimizi anlayamayacak ve onlara “deli” diyeceklerdi.

Osmanlı ordusunda da, “Serhad Kulu” denilen askerlerin bir bölümünü “Deliler” bölüğü teşkil ediyordu. Çok iyi yetiştirilen bu yiğitler, başkalarının korkup kaçtığı cephelere seve seve giderler; çoğu zaman kılıç bile kullanmadan düşmanlarını mağlup ederlerdi. Akıncılardan olan bu erler gözlerini budaktan sakınmazlardı. Öyle cesurdular ki, aslında kendilerine öncü manasında “delil” denmesi gerektiği hâlde cesaretlerinden dolayı halk arasında “deli” sıfatıyla anılır olmuşlardı. Mesleklerinin temelini Hazreti Ömer’e (radıyallahü anh) dayandıran bu askerî birliğin parolası “yazılan gelir başa” şeklindeydi. Böyle bir anlayış ve şuura sahip oldukları için de hiçbir tehlikeden çekinmezlerdi. Hatta, kum torbalarına vura vura nasırlaştırdıkları yumruklarından nasiplenen atları süvarisiyle beraber devirirlerdi ki, “Osmanlı tokadı”nın meşhur olmasında onların da büyük payı vardı.

Diğer taraftan; daha önce de imalarda bulunuğum gibi, Sahabe-i kiram devrinde marz-ı ilahî en birinci esastı. Ashâb’ın hemen hemen bütün muhaverelerinin mevzuu Cenâb-ı Allah’ın muradını anlama, O’nun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp dururdu. Onlar, karşılaştıkları her meseleye “Ne yapsak ki Rabbimizin istediğine uygun hareket etmiş olsak?” sorusuna cevap arayarak yaklaşırlardı. Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açar ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda benzersiz bir gayret ortaya koyarlardı. Evet, Sahabenin, Allah’a fevkalâde bir merbutiyeti vardı. Onlar, küfre ve nifaka götüren şeylerden, yılandan çıyandan kaçar gibi kaçarlardı. Amellerine marz-ı ilahîden başka hiçbir maksadın girmesine rıza göstermezlerdi; öyle ki, -mesela- birisi hicret ederken dünyayı düşünmüş olsa, o kişinin nifak sıfatı taşıdığına inanırlardı.

Gerçekten İnanıyor muyuz?!.

Sahabe-i kiramı takip eden kuşağa “tabiûn” denir. Bu kuşağa tabiûn (izleyenler, tabi olanlar) denmesinin sebebi, hem Ashab-ı Kiram’dan hemen sonra gelmiş olmaları hem de Sahabe’yi büyük bir titizlik, ciddiyet ve itina ile takip etmeleridir. Bu dönemin büyükleri, İslâm’ı en doğru şekilde anlayıp yaşamış olan Peygamber Dostları tarafından yetiştirilmişlerdi. Sahabe devrinde rastlanmayan pek çok fikrî cereyana ilk defa onlar muhatap olmuş; bu akımlarla mücadele ederek, Sahabe’den devraldıkları sahih İslam anlayışının zedelenmemesi ve gelecek nesillere doğru aktarılması konusunda mühim hizmetlerde bulunmuşlardı.

Gerçekten, bu dönemde çok büyük alimler, fakîhler, âbidler ve zâhidler yetişmişti ama halk arasında yayılma eğilimi gösteren bâtıl düşünce akımları da ortalığı kasıp kavurmaya başlamıştı. Başta felsefî cereyanlar ve itikadî fırkalar olmak üzere, pek çok akım ilk defa tabiûn döneminde İslam toplumuna girmiş ve önemli fikir kaymalarına sebebiyet vermişti. Binaenaleyh, akidede sarsılmalar ve ibadet ü taatta zayıflamalar baş göstermişti. Artık, halk dalalet, küfür ve küfrandan, eskiden olduğu kadar ürkmez olmuştu. Dine ve diyanete karşı da Sahabe zamanındakine denk şekilde bir bağlılık kalmamıştı. İşte, Hasan Basrî hazretleri içtimaî bünyede dalaletin normal karşılanır hale gelmekte olduğunu, küfür ve küfranın eskisi kadar yadırganmadığını ciddi bir inkisar içinde görüp ürpermiş ve “Ashab-ı Kiram da sizi görselerdi, ‘Bunlar mü’min değil’ derlerdi.” sözüyle hem sahabenin durumunu hem de daha sonrakilerin gevşemeye başlayan halini ifade etmişti.

Şayet, Sahabe efendilerimizin etrafa saçtığı ışığın hâlâ her yanı aydınlattığı bir döneme ait bu tesbitle bugünün insanları değerlendirilecek olursa, -istisnalar hariç- günümüzde din ve diyanetten kopuşların o güne kıyaslanamayacak kadar arttığı, sahabice hayattan olabildiğine uzaklaşıldığı, dalaletin dört bir tarafa yayıldığı ve ahiret mülahazasının bütün bütün arka plana atıldığı görülecektir. Bu açıdan, Hasan Basrî Hazretleri’nin ifadesi bu çağın insanları için öncelikle geçerlidir ve tazeliğini korumaktadır. Maalesef, bugün inandığını iddia eden pek çok insan için dahi Sahabe hayatı bir ütopyadır, o devre dair tablolar onların nazarında sadece bir masaldır; gönüllerde var olduğu söylenen iman vicdanlara hapsedilmiş durumdadır, hayata yön vermekten ve salih amele dönüşmekten uzaktır.

“İman ettim” diyen bir insan, inandığını söylediği esaslara göre yaşamıyorsa ve kendi kültür kaynaklarından nebeân eden değerleri başkalarına duyurma gayret ve iştiyakından mahrumsa, bu onda iman problemi olduğunu göstermez mi? Tebliğ aşkından, i’lâ-yı kelimetullah sevdasından ve temsil cehdinden yoksun oluşu, ondaki iman zaafının bir emaresi değil midir? Kabir hayatına, mahşere, sorgu-suale, sırata, Cennet nimetlerine ve Cehennem azabına iman etmiş bir kimsenin, sevdiği insanların akıbeti ve kurtuluşu hususunda endişeye düşmemesi düşünülebilir mi?.. Ölüm ve ötesine gerçekten inanan birinin, uzak-yakın tanıdıklarının tûl-i emelle oyalanmalarına razı olması ve nefsanî arzuların tuzaklarına takılmalarına karşı lâkayt kalması mümkün müdür?

Demek ki, ahirete inanan bir mü’min, i’lâ-yı kelimetullah vazifesinden müstağni kalamaz; gerçekten iman etmişse, İslam hakikatini başkalarına da duyurma arzusunun önünü alamaz. Öyleyse, bir insanın kurtulma ve kurtarma gayretinin olmayışı, onda ciddi bir iman probleminin bulunduğuna delildir. Bu itibarla, esefle ifade etmeliyim ki, Sahabe efendilerimiz günümüzün insanlarına baksalar ve onların yaşayışlarını kendi hayat çizgileriyle tartacak olsalar, ekseriyet hakkında “Herhalde bunlar ahirete inanmıyorlar!..” hükmünü vereceklerdir.

Deli İstiyorum!..

Bu mevzudaki tek tesellimiz, Ashabı anlayan, onları akl-ı selimin temsilcileri sayan, bu nümune-i imtisallerden hangisine tutunsa hidayeti bulacağına inanan ve sahabice yaşamaya çalışan kutlu bir neslin emarelerinin görülmesidir. Kanaat-i âcizanemce, günümüzün Kur’an nesli Ashab-ı kiram’ı anlamaya başlamıştır. Bu nesil, onlara “deli” nazarıyla bakmamakta ve “yaşanmaz bir hayat yaşadılar” demek suretiyle mesuliyetten kaçma gibi bir yanlışlığa düşmemektedir. Aksine, bu ümit tomurcukları, Sahabeyi düşününce, “Allah’ın hoşnut olduğu bir hayat ortaya koydular; bereketli ömürleriyle bize hüsn-ü misal oldular; şayet, biz de onlar gibi yaşarsak, işte o zaman hem ruhta ve manada diriliriz hem de bütün insanlığa diriliş nefhedecek bir keyfiyete ereriz!” demektedirler. Bu da düşünce çizgisinde ve tasavvurda bir yakınlaşma olduğunun alametidir. Bu mefkure kahramanları, selef-i salihîne “deli” demedikleri ve Ashabın davranışlarını gayr-i mümkün, gayr-i mantıkî ve gayr-i makul telakki etmedikleri gibi, onların mü’minlere yakışanı en makul şekilde yaşadıklarına inanmaktadırlar; dolayısıyla, kendi haklarında da “Herhalde bunlar ahirete inanmıyorlar!..” denilmesine mahal bırakmamaktadırlar.

Haddizatında, dininden dolayı yer yer cinnet ve hafakanlara girmeyen kimselerin diyanetleri açısından kemâle ermeleri mümkün değildir. İslam hakikatinin mecnunu olmayanların da, insanlığa ebediyet şerbeti sunmaları imkansızdır. Binaenaleyh, bu duygularla meşbu bulunduğum bir gün şöyle dua etmiştim Rabbime: “Allahım, Senden iman davasına meftun deliler istiyorum; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde, din ve diyanetinden dolayı kendisine “mecnun” denilecek dostlar ver bana. Kendi çıkarlarını hiç düşünmeyen, makam-mansıp, mal-mülk, şan-şöhret ve servet ü saman sevdasına düşmeyen beş-on yârân ver. Ne olur Rabbim! Senin hazinelerin geniştir; dilersen isteyene istediğini verirsin; bana da dininin delisi beş-on insan ver!”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:46:28 +0200
Kınalı Kuzular ve Şehit Cenazelerindeki Saygısızlıklar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/468-kinali-kuzular-ve-sehit-cenazelerindeki-saygisizliklar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/468-kinali-kuzular-ve-sehit-cenazelerindeki-saygisizliklar

Şehitler Ölmez

Evet, şehitler ölmezler; onlar bu mihnet yurdundan ayrılsalar da hâlâ canlıdırlar; fakat, hayatlarını bizim şuur alanımızı aşkın ve farklı bir buudda devam ettirdiklerinden dolayı biz onları göremeyiz ve fizikî olarak onlarla bir araya gelemeyiz. Merâtib-i hayatı anlattığı mektupta Nur Müellifi’nin de üzerinde durduğu gibi; şehitler, dünyevî hayatlarını Hak yoluna feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, dünya hayatına benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş değil de, daha iyi bir âleme gitmiş olarak bilirler; Allah’ın ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içinde, kemâl-i saadetle mütelezziz olur ve ölümdeki firak acısını, ayrılık elemini hiç hissetmezler. Bizim bazı rüyalarda bambaşka iklimlerde dolaşıp nefis nimetlerden istifade etmemize benzer bir şekilde onlar, Allah Teâlâ’nın nimetlerinden yer, içer ve oradan oraya uçup gider, neşe içinde seyahat ederler. Cenâb-ı Hakk’ın onlara lutfettiği nimetler öyle büyük ve güzeldir ki, bütün şehitler, henüz kendilerine kavuşmamış müstakbel arkadaşlarına, “gelecekleri yerde hiçbir korku olmadığına ve asla üzüntü hissetmeyeceklerine” dair müjde vermek isterler. İşte, şehitler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan önce Mevlâ-yı Müteâl’in onlara ihsan ettiği büyük makamla alâkalı bu hususiyetlerin nazara alınması gerekmektedir.

İslâm alimleri, şehitleri, kendilerine uygulanan dünyevî hükümler ve Allah katındaki durumları itibarıyla üç kısma ayırmışlardır. İ'la-yı kelimetullah yolunda ve savaş meydanında vefat eden ya da malını, canını ve ırzını korurken haksız yere öldürülen kimseler hem dünya ve hem de ahiret bakımından şehittirler. Bu şehitler yıkanmaz ve kefenlenmezler; üzerlerindeki palto, parke, silah, mest gibi fazlalıklar çıkarılsa da kanlı elbiseleriyle gömülürler. Onlar mübarek kanlarıyla yıkanmışlardır; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, şehitlerin kanının ötede misk ü anber gibi kokacağını, dolayısıyla şehadete erdikleri hal üzere, vücutları yıkanmadan ve kanlı elbiseleri üzerlerindeyken gömülmelerini tavsiye etmiştir.

Kalben inanmadığı halde müslüman görünen ve müslümanların yanında savaşırken öldürülen kimseler de dünyevî kıstaslar açısından şehit sayılırlar, yıkanmadan namazları kılınarak elbiseleriyle gömülürler. Fakat, bunlar, kalblerine nigehban olamadığımız için dünya hükümleri bakımından şehit kabul edilseler de Allah katında şehit sevabı alamayacaklardır.

Bazıları da vardır ki, Hak katında şehittirler ve şehit mükâfatına nâil olacaklardır; ancak bunlar, diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınarak defnedilirler. Sadık u Masduk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Şehitler beştir: Vebaya tutulanlar, iç hastalıklarına yakalananlar, suda boğulanlar, göçük altında kalanlar ve Allah yolunda canından olanlar.” Ayrıca, aile ve çocuklarının geçimini sağlamak için helal yoldan çalışıp kazanırken ölen kimseler ve ilim yolunda can verenler de ahiret şehiti sayılmışlardır. Doğum esnasında ölen mü'mine kadın ve karın ağrısından ya da apandisit sancısından ölen bir mü'min de şehit kabul edilir.

Şühedanın Cenaze Namazı

Bazı fıkıh imamları, Uhud şehitlerinin yıkanmadan, kefenlenmeden ve cenaze namazları da kılınmadan defnedildiklerini söyleyip “Şehitler için cenaze namazı kılınmaz; çünkü onlar ölü değillerdir” fetvasını vermişlerdir; fakat, bu fetva dinimizde şehitlere biçilen değeri göstermesi bakımından önemli sayılsa da, genel uygulama şehitler için de cenaze namazı kılınması şeklinde olmuştur. Rehber-i Ekmel Efendimiz’in Uhud’da Hazreti Hamza ve başka bir sahabi için, daha sonraki savaşlarda da bütün şehitler için cenaze namazı kıldığına dair rivayetler vardır.

Bilindiği gibi, cenaze namazı farz-ı kifâyedir; yani bir beldede bazı müslümanların bu namazı kılmalarıyla, diğerlerinin üzerinden yükümlülük kalkar. Şayet, bir mü’minin cenaze namazı hiç kılınmazsa, o beldedeki bütün müslümanlar sorumlu ve günahkâr olurlar. Cenaze namazının farz-ı kifâye kabul edilişi dinin özündeki “kolaylaştırma” disiplininden dolayıdır. Eğer, farz-ı ayn olsaydı, cenazeyi duyan herkesin o namaza katılmaları zaruri olurdu ki, bu da bazı insanları çok zor durumda bırakabilirdi. Bu itibarla, cenaze namazının farz-ı kifaye sayılması, onun hafife alınabileceği manasına gelmemektedir; bilakis, o çok önemli olduğu için farz kılınmıştır; fakat, insanların altından kalkamayacakları bir külfet haline gelmemesi için de “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!” disiplini esas alınarak “farz-ı kifaye” olarak hükme bağlanmıştır.

Evet, cenaze namazı bir ibadettir. Beş vakit namaz, oruç, hac, tilavet secdesi gibi ibadetlerimizi nasıl belli kural ve kaideler çerçevesinde eda ediyorsak, cenaze namazında da bazı kaidelere uymamız zaruridir. İbadetlerde esas olan Cenâb-ı Allah’ın takdir ve tayini, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in de tebliğ ve temsilidir. Hiç kimse kendi hissiyatına göre ibadetlere bir kalıp biçemez, şahsî kanaatleri istikametinde onlara eklemeler ve çıkarmalarda bulunamaz; herhangi bir ibadet, din tarafından hangi kurallara bağlanmışsa, onun ibadet keyfiyetini koruması için işte o kurallar çerçevesinde eda edilmesi şarttır. Bu açıdan, cenaze namazı da dinî ölçüler çerçevesinde ele alınmalı ve din onunla alâkalı hangi kaideleri vaz’ etmişse, mutlaka onlara bağlı kalınmalıdır.

Kalb Hüzünlenir, Göz Yaşarır Ama...

Zannediyorum şehit cenazeleri konusunda tashihinde en çok zorlanacağımız husus şehadet haberinin alınmasıyla başlayan ve defin sonrasına kadar aralıksız devam eden feryad ü figanlar, yaka paça yırtmalar, bağırıp çağırmalar ve kadere taş atma sayılabilecek sözlerdir. Bazı bencil ruhlara göre, ateş düştüğü yeri yaksa da, mukaddesâtımızı koruma uğrunda şehit olan yiğitlerimizin acılı haberleri hepimizin bağrına bir kor olarak düşmektedir. Her şehadet haberi ve her şehit cenazesi bütün bir millet olarak hepimizin yüreklerini dağlamaktadır. Evladının tabutuna sarılıp ağlayan anne-babalar karşısında hangi vicdan sahibi gözyaşı dökmez ki?!. Buğulu gözlerle hayat arkadaşını son yolculuğuna uğurlayan eşlerin ya da babasının tabutuna veda bûsesi konduran çocukların hüzünlü tabloları karşısında hangi selim kalb parça parça olmaz ki?! Şahsen, her şehit cenazesinde televizyon karşısında donup kaldığımı, çocuğunu, eşini, babasını kaybeden insanların elemleriyle iki büklüm olduğumu ve gözyaşlarımı tutamadığımı söyleyebilirim. Evet, biz insanız, hepimiz hissiyat sahibiyiz; bazen hüzünleniriz, kederle dolarız, gönlümüze hakim olamaz ve ağlarız. Fakat, acaba en zor şartlarda bile hüznümüzü ve davranışlarımızı dengelememiz gerekmez mi?!.

Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, bir kadının, vefat eden çocuğunun başında feryad ü figân edip ağladığını, üstünü başını yırtıp uygunsuz sözler sarfetmekte olduğunu görür.. görür ve kadına yaklaşarak hem onu teselli etmek hem de sabır tavsiyesinde bulunmak ister. Kadın, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanımadığından, “Git başımdan, sen benim başıma gelenleri bilmiyorsun!..” der, konuşmaya yanaşmaz. Peygamber Efendimiz, daha hiçbir söz söylemeden kadının yanından ayrılır. Orada bulunanlar, acılı anneye onun Allah Rasûlü olduğunu söyleyince, kadın daha müthiş bir sarsıntı ile sarsılır; bilmeden Rasûl-ü Ekrem’e karşı saygısızlık etmiş olduğuna çok üzülür. Koşarak Efendimiz’in saadet hanesine varır; kapıda ne nöbetçi vardır ne de koruma, hemen içeriye girer; Efendimiz’den özür diler. Allah Rasûlü ona cevab-ı hakîm olarak şunu söyler: “Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır.” Evet, asıl ve makbul sabır, insanın başına bir felaket geldiği ilk anda onun bir imtihan olduğuna inanması, kadere razı olması, bela karşısında dayanıp katlanması ve bağırıp çağırmaktan, yaka paça yırtmaktan, uygunsuz sözler sayıp dökmekten uzak kalmasıdır.

Tabii ki, çok sevdiği bir insanın ölüm haberini almak anne-baba, abi-abla, eş-dost ve çoluk-çocuk için pek acı bir hadisedir. Böyle bir haber karşısında üzülmek ve ağlamak insan olmanın iktizasıdır. Ne var ki, İnsanlığın İftihar Tablosu bizim için her meselede en güzel örnektir; o bir insanın başına gelebilecek pek çok musibeti görüp yaşamış ve bu musibetler karşısındaki tavır ve duruşuyla da bize hüsn-ü misal olmuştur. Mesela, ciğerparesi, oğlu İbrahim daha küçücük yaşında vefat edince, Müşfik Nebi, gözyaşlarıyla yanaklarını ıslatmış ve etraftakilerin “Sen de mi ya Rasûlallah?” sualine muhatap olmuştur. Peygamber Efendimiz’in cevabı bizim için çok güzel bir ölçüdür: “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz Rabbimizin razı olacağından başka bir söz söylemeyiz!” Bunu söyleyen Peygamber Efendimiz, kucağında son nefeslerini alıp veren biricik oğlunu öpüp koklamış, bağrına basmış ve “Ey İbrahim, gerçekten senin firkatinden dolayı mahzunuz.” deyip gözyaşı dökmüştür ama kaderi tenkit manasına gelecek ve isyan ifade edecek tek kelime söylememiştir.

Rehber-i Ekmel Efendimiz’in bu ikazları bir cenaze karşısında, özellikle de bir şehidin huzurunda nasıl davranmamız gerektiğini gösteren çok önemli ölçülerdir. Evet, bir yiğidimizin kanlı gömleğini görünce üzülürüz, gözümüz de yaşarır; fakat o, paramparça olsa bile boşa gitmiş değildir ki!. O, canını beyhude vermemiştir; kurban olması gereken bir yerde kendini feda etmiştir.. etmiş ve fânî hayatının beş-on senesini Hak yoluna kurban etmesine mukabil ebedî saadeti kazanmıştır. Allah’ın izniyle, o Firdevse uçmuştur, şimdi Peygamber Efendimiz’in meclisinde bulunuyordur. Bu itibarla, geride kalanlar, onun ayrılığından dolayı kederli olabilirler ama bağırıp çağırmaları, çığlık koparmaları ve isyan ifade eden sözler söylemeleri hem şehit ailesine yakışmaz hem de çok pahalı bir payeye talip olup onu canıyla satın alan şehide karşı saygısızlık olur.

Kınalı Kuzular

Biz tarih boyu vatanımızı, milletimizi, dinimizi ve mukaddesâtımızı koruma uğruna cephelerde ordular feda etmiş, yüzbinlerce şehit vermiş bir milletiz. Daha yakın tarihte sadece bir cephede ikiyüzellibinden fazla vatan evladını kutsal değerlerimize kurban etmişiz. Ninelerimiz evlatlarını mücahede meydanına gönderirken bir kurbanlık gibi onları kınalamışlar da “kınalı kuzum” deyip alınlarından öperek cepheye uğurlamışlar. Onların şehadet haberini alınca da gözyaşlarını içlerine akıtmışlar ve “Elhamdulillah, Cenâb-ı Hak bana da şehit annesi olmayı nasip etti” demiş, şehitleriyle övünmüşler. Hicran, hasret ve firak hislerini kadere rıza ve ahiret saadeti recasıyla bastırmışlar. Onların hicran ve firak türkülerini bile ele alıp değerlendirseniz, hepsinde bir rızanın tüllendiğini, bir hoşnutluğun esip durduğunu ve bir şehide yakın olmanın verdiği inşirahın çağladığını görürsünüz.

Bugün dünden farklı değildir; şimdi de, bazı şekâvet grupları ülkenin bir parçasını koparıp orada belli emellerini gerçekleştirmek için uğraşıyor, vatanın birliğine, milletin bütünlüğüne saldırıyorlar. Bugün de bir çeşit savaş oluyor. Emniyet güçlerimiz, haince tuzaklara ve vur–kaç taktiğiyle gerçekleştirilen sinsice saldırılara karşı vazgeçirme, caydırma, yakalama, hesaba çekme ve nihayet bunların hiçbiri fayda etmezse öldürme savaşı veriyor. Öyleyse, bu millet dün cepheye gönderdiği yiğitlerini hangi duygularla göndermiş ve şehitlerini hangi hislerle bağrına basmışsa, bugün de aynı tavır ve davranışı sergilemelidir ve sergilemektedir. Anne-babalar, eş ve çocuklar yine bağırlarına taş basmalı, “Elhamdulillah, muvakkat ayrılığın acısı var ama ben artık bir şehit yakınıyım. İnşaallah, ötede bana da şefaat eder, beş-on senelik firaka bedel ötede ebediyyen beraber oluruz. Evet, o benden evvel Peygamberimiz’e kavuştu, şimdi Allah’ın rahmet atmosferinde huzur içinde dolaşıyor.” demeli.. demeli ve kalbi hüzünle dolsa da, gözü yaşarsa da, isyan etmemeli, feryat koparmamalı, yaka paça yırtmamalı.

Cenazeye katılan dost ve yakınlar şehit ailelerini bu konuda takviye etmeli; illa orada biri konuşacaksa, diyanet camiasından bir görevli söz almalı; “Evet, evladınızı kaybettiniz, kardeşinizi öteye uğurladınız, beyinizden ayrıldınız. Fakat, biliyorsunuz ki, o boş yere ölmedi, ademe mahkum olmadı, yokluğa ve toprakta çürümeye gitmedi. O, Cennet’e girmeye gitti, Allah’ın rıza ve rıdvanına ermeye gitti. Efendimiz’in mübarek cemalini görmeye gitti. Belki bugün belki de yarın, sizin de gideceğiniz yerlere bir manada keşfe gitti. Size yer hazırlamaya, sonra elinizden tutup sizi de yanına almaya gitti. Evet, o yokluğa düşmedi, muvakkat bir firakla sizden ayrılıp ebedî vuslata hazırlanmaya gitti. Askerlikten terhis oldu da öyle gitti. İnşaallah ötede sizin ahiret azığınız olacak, en bunaldığınız anda birden ortaya çıkıp elinizden tutacak ve size şefaat edecek.” demeli ve herkesi mü’mince davranmaya davet etmeli.

Cenazede Hüzün, Vakar ve Temkin

Bir kere daha ifade etmeliyim ki, bunları insanî hisleri tamamen bir kenara bırakarak ve şefkat duygusunu görmezlikten gelerek söylemiyorum. Üzülmemenin, ağlamamanın ve o acıyı bir anda yüreğe gömmenin adeta imkansız olduğunu kabul ediyorum. Fakat, elimize, dilimize, tavır ve davranışlarımıza hâkim olmanın da irademiz dahilinde bulunduğuna inanıyorum. Nasıl ki, insan çok öfkelendiği zaman kötü sözlerle dilini kirleteceğine “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah” diyerek ona hâkim olur, “Hasbünallahu ve ni’mel vekil” sözüyle öfkesini bastırır; şehit yakınları da o acılarını dua ile bastırmalı, illa bir şey söyleyeceklerse dillerini dua ve yakarışla meşgul etmelidirler. Mesela, toplumumuzda vefat edenin arkasından Fatiha okumak âdet olmuştur; şehit yakınları da durmadan fatiha okumalı ve böylece hem dua etmeli hem de dillerini kötü sözlerden korumalıdırlar. Vefat edenin ardından onbir defa ihlâs suresi okunabileceğini de Hedyü’n-Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Onlar onbir değil, gerekirse yüzon ihlas okumalı ve böylece hem içlerindeki sıkıntıyı atmalı hem sevap kazanmalı ve hem de şehit için taze gül demeti mahiyetinde bir hediye göndermiş olmalıdırlar. İsyan edercesine bağırıp çağırma yerine böyle yapanlar, Cenâb-ı Hak’tan gelip kendilerine ulaşan bir sekînenin bütün benliklerini sardığını ve kendileri için eşsiz bir teselli kaynağı olduğunu göreceklerdir.

Diğer taraftan, cenaze namazına katılanlar ve kabristana kadar cenazeyi takip edenler de yol boyunca lüzumsuz lâkırdı etmemeli, yüksek sesle konuşmamalı ve hatta bağıra bağıra zikretmekten ve yüksek sesle Kur'an okumaktan da kaçınmalıdırlar. O esnada hep ölümü ve ahireti hatırda tutmalı, kendi hayatlarının muhasebesini yapmalı ve akıbetlerini düşünmelidirler. Musallanın ya da kabrin başında, genel manzara ve atmosferi değerlendirerek insanları tenbihe matuf bir iki söz söylemek matlup olsa da, oralarda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair delil sayılabilecek bir misal mevcut değildir. Günümüzde olduğu gibi nutuk atmalar, saygısızca bağırıp çağırmalar ve insanın en ciddî olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar dinin özüne terstir. Belki orada, sözü başkalarına müessir olacak halis bir insanın ölüm ve ötesi ile alakalı bazı hakikatleri hatırlatması, her zaman bir araya gelemeyen o insanları bazı hususlarda ikaz etmesi makbul olabilir. Fakat, bu da Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından çok yapılmamıştır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz birkaç cenaze münasebetiyle bir iki tavsiye ve nasihatte bulunmuştur ama cenaze başında nutuk atmayı bir sünnet haline getirmemiştir.

İbn Mes’ud (radıyallâhu anh) Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in kabristandaki bir halini şöyle anlatır: “Hazreti Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki çubukla yere kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir çizgi çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı. Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler ise musibetlerdir. Bu musibet oku, yolunu şaşırarak insana değmese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”

Habib-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hazreti Osman gibi bazıları ağlamışlardır. Çünkü, bir cenazenin teşyii ve defin zamanı muhasebe ve ölümü derince duyma anıdır; musalla ve kabir içten içe ağlanacak mekanlardır. Tabut ve mezar, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşündürmesi gereken iki hatırlatıcıdır. Kabristan “Nice olur benim halim!” mülâhazasına bağlı olarak girilmesi gereken bir yerdir.

Mevtayı Nasıl Bilirsiniz?

Cenaze namazını müteakiben, vefat eden hakkında şahitlik yaptırmaya ve hakların helal ettirilmesine gelince, dünden bugüne İslam alimleri onda bir mahzur görmemişlerdir. İhtimal, “Ölülerinizi kötülüklerini sayıp dökerek yad etmeyin, onları mesavîleriyle anmayın; hayırlı yanlarını zikredin!” mealindeki hadis-i şerife bağlı olarak “Mevtayı nasıl tanırsınız?” denmesine ses çıkarmamışlardır. Fakat, o hususta da bir noktaya dikkat etmek gerekir: Cenazeye iştirak eden kimseler, gerçekten mevtayı hayırlı bir insan olarak tanıyorlarsa hüsn-ü şehadette bulunmalı, aksi halde sükut etmelidirler. Mü’minler, hep doğru sözlü olmaları gerektiği gibi, orada da doğru şehadeti esas almalıdırlar. Mesela, bir insan hayatı boyunca hep dine hakaret etmiş, dindara sayıp sövmüş, iman edenlere düşmanlık yapmışsa, onun lehinde şehadet etmek, “Çok iyi biliriz, Cennetlik adamdı!” türünden sözler söylemek yalan beyanda bulunmak demektir. Evet, bir mülhid mülhidliğinden dolayı ademe mahkum edilmez, bir inançsız inançsızlığı sebebiyle yok sayılmaz. Ülkemizde herkesin yaşama hakkı vardır; bu topraklarda doğup büyüyen, kendisini milletin bir ferdi bilen herkes bu ülkenin vatandaşıdır; o da o haliyle kabul edilir. Fakat, hüsn-ü şehadet meselesine gelince, bir insan hakkında Allah’ın bilgisinin hilafına medh ü senalar döktürmek büyük bir yalandır.

İşte, seleflerimiz meseleyi, zikrettiğim hadis-i şerife ve benzerlerine dayandırarak, cenaze namazının akabinde “Nasıl bilirdiniz?” deyip şahitlik yaptırmayı ve halka haklarını helal ettirmeyi geleneklerimizin arasına dahil etmişlerdir. Bunun doğru bir uygulama olup olmadığının da münakaşası yapılabilir; fakat şahsen böyle bir tatbikin çok mahzurlu olduğunu zannetmiyorum. Çünkü, söz konusu hadis buna bakmasa bile, farklı bir zaviyeden bunu da ihtiva ettiği söylenebilir. Belki o insanların mevta hakkında güzel mülahazalara yönlendirilmeleri, o güzel düşüncelerin dua yerine geçmesi gibi mütalaalarla şahitlik yaptırılıyor olabilir. Ne var ki, tabutun başında ağıtlar yakmak, bağırıp çağırmak, yaka paça yırtmak ve feryad etmek mahzurlu olduğu gibi, musallada ya da kabirde nutuk atmak, hamasî laflar etmek ve uzun uzun konuşup durmak da dinin ruhuna ters ve yakışıksız bir davranıştır.

Maalesef, değer ölçüleri, kıstas ve kriterler alt üst olunca kimin ne yapacağı ve nasıl hareket edeceği de belli olmuyor. Belki meselelere vâkıf kimselere, din adına yapılan işler mevzuunda dinî kural ve kaideleri anlatmak düşüyor. Millî kültürümüzü, gelenek ve örfümüzü ana hatlarıyla ortaya koymak icap ediyor. Dinî ve millî değerlerimizi tafsilatıyla şerh etmek ve bunlara gereken kıymetin verilmesi için yeterli tahşîdatı yapmak gerekiyor.

Son günlerde şahit olduğumuz cenaze merasimleri bir kere daha gösterdi ki, unutulmuş sünnetlerin ve öldürülmüş değerlerin hatırlatılması ve ihya edilmesi lazımdır. Zira, her öldürülen sünnet ölürken yerini bir bid’ata bırakıp gitmektedir. Hayırlı insanlar vefat ederken yerlerini salih bir evlada, bir ilmî esere ya da bir sadaka-yı câriyeye bırakır ve böylece peşleri sıra hayrın devamını temin ederek giderler. Fakat, sünnetlerin ölümü öyle değildir; onların ölümü şer doğurur. Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) ait kavlî, fiilî ve takrirî sünnetlerden hangisi toplum tarafından terkedilmişse, onun yerinde hemen diken gibi bir bid’at bitmiştir. Unutulan sünnetlerin sayısı adedince de içtimaî hayatı dikenler sarmıştır. Toplumu incitip rahatsız eden de bu dikenlerdir; huzursuzluğun temelinde onlar vardır. Bizim kültürümüzün temel kaynakları bellidir; onları terkettiğimiz zaman köksüzlüğe maruz kalmamız da kaçınılmazdır. Ruh ve mana köklerinden kopmuş milletlerin yaşamalarının mümkün olmadığı ise aşikâr bir hakikattir. Cenazelerdeki nahoş manzaralar hep o sünnetlerin terkedilmesinin, o dikenlerin etrafı sarmasının ve o mana köklerinin unutulmasının neticeleridir.

Cenaze Provokatörleri

Bununla beraber, son şehit cenazelerinde ortaya çıkan miting türü görüntüler ve devlet büyükleri hakkında hakaretler içeren bağırıp çağırmalar buraya kadar arz etmeye çalıştığım hususlardan ayrı olarak ele alınmalıdır. Dinimize göre, cenazenin teşyii ve defni esnasında yüksek sesle zikir bile uygun değilken, dünyevî meselelerle alâkalı bağırıp çağırmanın, cenazeyi gösteriye dönüştürmenin ve hele bir kesimi kınama adına çığlıklar atmanın dinî esaslara ne kadar ters olduğu açıktır. Bir kısım şovmenler tarafından yapılan taşkınlıkların ve atılan sloganların ne dinde yeri vardır ne de millî geleneklerimizde. Tenkit edenler kim olurlarsa olsunlar ve kimi tenkit ederlerse etsinler, cenaze o işin yeri değildir; hele bir şehit cenazesi öyle bir su-i istimale bütünüyle kapalı olmalıdır. İsteyen istediği kimseyi başka bir yerde, mesela bir miting alanında tenkit edebilir; bir mü’min herhangi bir kimsenin aleyhinde kullanacağı sözlerin hesabını da vereceğine inandığından dolayı tenkitlerinde de olabildiğine insaflı ve temkinli davranır; fakat, iman kalbinde oturaklaşmamış kimseler başka bir mekanda –kanunlar çerçevesinde– istediklerine firavun diye bağırabilirler, istediklerine nemrut diyebilirler ve istediklerini yerden yere vurabilirler.

Ne var ki, o çirkinliklerini caminin harimine taşıyamazlar; o harimin bir uzantısı olan cenaze alanına sokamazlar. Orası bir yönüyle bir ilahî hazîre sayılır; orada sadece Allah’ın emirleri çerçevesinde, Rasûl-ü Ekrem tarafından ortaya konan sünnet çizgisinde yapılması gerekli olan şeyler yapılır. Evet, oraya başka şey sokulamaz; cami harimine ve cenaze alanına dinde olmayan, başka bir şeyi sokan kimse başka insandır. Peygamber Efendimiz’in vaz’ ettiği çerçeve içinde hareketlerini belirlemeyenler din açısından mü’minlerden değildir; onlar kopuk kimselerdir. Efendimiz’den kopmuşlardır onlar, dinin özünden kopmuşlardır. Cenazeye iştirak etmek, hele şehit cenazesine katılmak, musallada el-pençe divan durmak, namaz kılmak ve dua etmek insana çok büyük sevap kazandırır; kulu Allah’ın teveccühüne mazhar kılar. Böyle önemli bir sevap kaynağından istifade etmeyi bir kenara bırakıp, gelip bir köşede sinsice fırsat kollayan ve sürekli bağırıp çağırarak masum insanların huzurunu kaçıran kimselerin ne dinde yeri vardır ne de onların hareketlerini milliyet mülahazasıyla telif etmek mümkündür.

Şu anda kat’iyen herhangi bir siyasi görüşü tel’in ve bir başka mülahazayı da tasvip çizgisinde beyanda bulunmuyorum. Belki bu mevzuya hiç girmemem daha doğru olurdu; ne var ki, hepimiz kutsal bildiğimiz mekanları ve mukaddes saydığımız alanları dinin ruhuna ters düşünce ve hareketlerden sıyanet etmekle mükellefiz. Şehitler üzerinden provokasyon yapılması bu milletin duyarlı her ferdi gibi beni de çok rahatsız ediyor. Maalesef, Kocatepe Camii başta olmak üzere pek çok yerde benzer provokasyonlara şahit olduk. İhtimal belli mihraklar tarafından organize edilen mahdut bir kısım provokatörler hemen her şehit cenazesine koşuyor, kötü niyetlerle camii harimlerine kadar sokuluyorlar; en başta merhum şehitlerimizin ruhunu rencide edecek şekilde bağırıp çağırıyor, onu-bunu yuhalıyor ve halkı da tahrik etmeye çalışıyorlar.

Bu çirkin tavırları sergilerken de hususiyle belli işaretler kullanıyorlar. Bazı siyasî görüşleri akla getiren parmak, el, kol hareketleri yapıyorlar. Belki de bu işaretleri adres şaşırtmak için özellikle nazara veriyorlar. Orada bağırıp çağırırken ve değişik çılgınlıklarla toplumun huzurunu kaçırırken bazı siyasi partilerin sembolü haline gelmiş işaretleri yapmak suretiyle, o zümreyi, o siyasî grubu ve o partiyi de karalamış oluyorlar. Halkımızın bu türlü çirkin hareketleri tasvip etmeyeceği malumdur. Dolayısıyla, provokatörler bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar; hem provokasyonlar sayesinde elde etmek istedikleri ne ise ona ulaşmaya çalışıyor hem de hınç duydukları bir zümreyi fâil göstererek onları karalıyor, halkın nazarında sevimsiz duruma düşürüyorlar.

Hâsılı, cenaze namazı bir ibadettir; cenazeye iştirak eden herkes musalladan kabre kadar hep bir ibadeti eda ediyor olma havasında bulunmalıdırlar. Cenaze teşyii, bağırıp çağırma yeri ve zamanı değildir; o esnada herkes kendi muhasebesiyle meşgul olmalı, sessizce dua okumalıdır. Şayet şakîleri Allah’a havale etmek icap ederse, o da yine içten içe gözyaşı dökerek, gönlün bamtelini sızlatarak, ciddi bir tevekkül ve teslimiyet içinde duyguları mülahaza demeti şeklinde Cenâb-ı Hakk’a arz ederek yapılmalıdır. Cami harimi, ibadet mekanıdır; cenaze güzergahı da defin tamamlanana kadar bir ibadet yeri keyfiyetine bürünür. Dolayısıyla, buralarda ortaya konacak her şey ibadet televvünlü olmalıdır. Bu itibarla, oradaki her türlü bağırıp çağırmalar, taşkınlıklar ve ibadet harici hareketler birer bid’attır, dalalettir, sapkınlıktır. Dahası insanları tahrike yönelik tavır ve davranışlar dinimize de milli geleneklerimize de terstir, günahtır; hakiki mü’minlerin o türlü davranışlarda bulunmaları mümkün değildir. Demek ki, şehit cenazelerinde görmeye başladığımız protestolar, bir kısım provokatörlerin işidir. Bu problemin çaresine bakacak kimseler ise devlet görevlileridir. Bunları bulup çıkartma ve huzur bozuculara hadlerini bildirme vazifesi devletimizin istihbarat örgütlerine ve adalet kurumlarına düşmektedir. Şayet devlet birimleri ortak bir şekilde ve uyum içinde bu işin üzerine giderlerse, halkımızın da şuurlu ve vakur duruşu sayesinde, Allah’ın izin ve inayetiyle, şakîler emellerine ulaşamadıkları gibi şekâvetin sesi-soluğu da bütünüyle kesilecektir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:41:25 +0200
En Hayırlı Gençler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/466-en-hayirli-gencler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/466-en-hayirli-gencler

Oyun İçin mi Yaratıldın?

Bu itibarla, ister kadın ister erkek en hayırlı genç, bir ayağı kabirde yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışıp didinen, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir. O, nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde bile, öteler iştiyakıyla coşup cismanî arzularını gemleyebilmiş, kulluğu tabiatının bir derinliği haline getirmiş ve kendisini Hakk’ın yoluna vermiş bir adanmış ruhtur.

Yaşı açısından daha küçücük bir çocuk iken, Allah Teâlâ’nın hususî lütuflarına mazhar olan ve kendisine hikmet verilen Hazreti Yahya (aleyhisselam) bu yiğitler için en güzel örneklerden birisidir. Rivâyete göre; yaşıtı olan çocuklar, “Yahya, gel, sen de bize katıl; beraberce oynayalım!” dedikleri zaman, “Ben, oyun için yaratılmadım” diyen Aziz Nebî, oynamak çocukların şiarı olmasına rağmen, kendisi daha o yaşta hilkatin gayesini kavramış, dünyevî meşgalelerden mümkün olduğunca uzaklaşmış ve yaratılış hikmetine uygun bir gidişâtı ihtiyar etmiştir.

İşte, en hayırlı genç, Hazreti Yahya gibi, daha hayatının ilkbaharında, kulluğunun farkına varıp dünya misafirhanesini ebedî saadetin kapısını açmak için bir vesile olarak değerlendiren delikanlıdır. İman gücüyle şahlanıp iradesinin hakkını vererek nefsanî arzularını sınırlayabilen, her gün birkaç defa kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten varolduğunu ortaya koyabilen, en ulvî hislerle mamur ettiği gönlünü fizik ötesi âlemlere de açık hale getiren ve bu kemâle ermişlikle fütüvvet ruhunu temsil eden kahramandır.

Evet, bir gencin yaşlılara benzemesi, kanının en deli aktığı ve beşerî garîzelerinin kendisini sürekli dünyaya çağırdığı bir dönemde dahi âhiret yolcusu olduğunu unutmaması, başında şafak emareleri tulû etmiş, saçı-sakalı ağarmış bir ihtiyar gibi bir ayağı ötedeymişçesine yaşaması, şeytanın binbir oyununa rağmen olgun bir gönül adamı edasıyla hayatını dine, imana, Kur’an’a, hizmete adaması ve her zaman ihsan şuuruyla hareket ederek bütün cismanî isteklerine, şehevî arzularına başkaldırması, günahlara karşı isyan bayrağı açması demektir.

Hakk’ın Mahbubu Tevbekâr Genç

Böyle bir genç hiç mi sürçmez, hiç mi düşmez, hiç mi günaha girmez?

Tabii ki, en hayırlı genç de kimi zaman kayıp düşebilir. Zaman zaman tökezlemek, ara sıra sürçmek, yer yer devrilmek ve bazen şeytana aldanıp bir günah çukuruna düşmek nebîler haricinde her insan için söz konusudur. Ne var ki, iyiliğe kilitlenmiş bir yiğit, daha günaha kapaklandığı ilk anda seccadesine koşar, cürmüne hiç hayat hakkı tanımaz, onu hemen tevbe ile boğar ve en kısa sürede namaz, oruç, hac, sadaka, iman hizmetine müteallik meşguliyetler gibi salih ameller vesilesiyle günah kirlerinden arınır.

Gençlikteki ibadetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sadık u Masdûk Efendimiz, “Tevbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever.” buyurmuştur. Bu zaviyeden, hayırlı genç Mevlâ-yı Müteâl’in rızasına ermek için kendisini ibadet ü taate veren ve ezkazâ bir günaha girdiğinde hemen helak olacakmış gibi kalbi tir tir titreyen, ilk fırsatta bir arınma kurnasına koşup isyan lekelerinden kalbini temizleyen bahadırdır.

Şimdiye kadar, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvrandığına şahit olduğum nice gençler vardır ki, gözleri harama iliştiğinden dolayı, inleye inleye gelip sadaka vermişler, hemen seccadelerine koşup Hak karşısında iki büklüm olmuşlar ve gönüllerini karartmasından korktukları masiyet izlerini gözyaşlarıyla yıkamışlardır. İşte, bir anlık gaflet sebebiyle gözüne ilişen bir haramdan dolayı kaddi bükülen ve “Eyvah, ben mahvoldum; Allah’ın bunca nimetlerine mazhar olmuşken günah yakışır mıydı bana, ne olacak şimdi halim?” diyen ve tevbe, inâbe, evbe basamaklarıyla hakiki kulluk ufkuna yükselen delikanlı, olgun bir ihtiyar gibi davranan ve şeytanî hücumlara karşı kalbini koruyup canlı tutan en hayırlı gençtir.

Haddizatında, insan, kalbi hayatdâr olduğu nispette günahlardan nefret eder ve onlara karşı içinde tiksinti duyar. Gönül hayatı itibarıyla bütün bütün mefluç olmamış bir kul, her masiyeti ruhunu yaralayan ve vicdanını kanatan bir iblis kurşunu sayar; işlediği bir günahtan dolayı binlerce nedametle dolar ve günlerce ızdırapla yatıp kalkar. Zaten, bir insan, içine düştüğü günahlar sebebiyle neredeyse hasta olacak kadar ızdırap çekmiyorsa, alışılageldiği üzere o da diliyle yüzlerce kez “Tevbe ya Rabbi!” dese bile, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanı kasıp kavuran pişmanlık hissi ve bu nedametin insanı iki büklüm etmesidir. Pişmanlığı ve af talebini dil ile söylemeye gelince, o sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, gerçek tevbe ancak ızdırap terennümünün ve masiyetten yiğitçe sıyrılıp ilahî dergaha dönüşün ünvanıdır.

Hazreti Yusuf’un Âhiret İştiyakı

Diğer taraftan, Nur Müellifi, kendisine tevcih edilen bir soru üzerine başta arz ettiğim hadis-i şerifi kısaca açıklamış ve bu mevzuyu ele aldığı mektupta, o sualde yer almamış olmasına rağmen, konuyla alâkalı görerek şu husus üzerinde de durmuştur:

İbret verici hadiselerin en güzel şekilde nakledilişi ve kıssaların en güzeli manasına gelen “Ahsenü'l-kasas” tabiriyle anılan Yusuf suresi, Kur’ân’ın en tafsilatlı kıssası olarak Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) hayatından ibret-âmiz tablolar ihtiva eder. Surenin sonuna doğru, kıssanın âhirinde Hazreti Yusuf’un şu duası zikredilir: “Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hakimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, âhirette de mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dahil eyle!” (Yusuf, 12/101)

Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakketten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan, ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf'un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir.

Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken... onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkanlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.

Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazibedâr bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek şu irşadda bulunmuştur: Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır.

İşte, en hayırlı gencin mühim bir yanı da Güzeller Güzeli Yusuf Aleyhisselam gibi dünyanın en parlak ve en sürurlu hâletinde dahi gaflete düşmemesi, dünyevî güzelliklere meftun olmaması, şehevî arzulara yenilmemesi ve hep âhiretini kurtarma düşüncesiyle hareket etmesidir.

Damat Efendi

Mecmau'l-Enhür sahibi Muhammed b. Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Çünkü, bu iffet âbidesi, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. İlmî mütâlaalara daldığı bir esnada kapısı çalınır. O vakitte birinin gelmesinin hasıl ettiği hayret ve misafirin kimliği hakkındaki merakla hemen kapıyı açar. Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler.

Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terkedemez, çaresizce kızı içeri alır. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyreden kızcağız, bu iffetli talebenin bir haline taaccüb eder; genç, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir. Bir defa ile de yetinmemekte ve bunu ara ara sürekli tekrarlamaktadır. Bu hal üzere sabah olur.

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kerimesidir. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar; zira, bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardır. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden talebenin tuhaf halini bir bir anlatır. Vezir, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Yusuf yüzlü genç, “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun bana Cehennemi hatırlatan alevi üzerine koydum. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde, parmağımı ateşe tutarak, nefsime cehennem azabını hatırlattım ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.”

Evet, hayırlı genç, bu iffet ve ismet şuuruyla ve ahirete kilitlenen gönlüyle o vezirin çok hoşuna giden ve teklifi kabul ederek o kızcağızla evlendikten sonra da “Damat Efendi” olarak anılagelen Muhammed b. Süleyman gibi, bu dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında bakışı bulanmayan, gözü kaymayan, veraların verasını ebedî saadet diyarı sayan ve hep ona ulaşmayı düşünerek yaşayan insandır.

Benim Bir Kaybım Var!..

Nitekim, bu bahtiyar ruhları takdir sadedinde, Habîb-i Edîb Efendimiz “Allah, gençliğini Hakk’a itaat yoluna bağlayan ve gayr-i meşrû şehvet peşinde olmayan genci pek beğenir.” buyurmuş ve bahtiyar bir gence bütün dünyevîlikleri unutturacak şu müjdeyi vermiştir: “Allah, kendini ibadete hasreden bir genci meleklerine gösterir; Kendisine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle onunla iftihar eder ve ona şöyle der: Ey şehvetini Benim için bırakan genç! Ey gençliğini Bana adayan yiğit! Sen Benim nezdimde meleklerimin bazısı gibisin.”

Şimdi, böyle mukaddes bir hitaba mazhar olmak için canlar verilse değmez mi?!. Akıllı bir insan, günah peşinde koşarak şeytana mel’abe olacağına, rıza-yı ilahiyi tahsil edebileceği bir hayat tarzına yapışıp ebedî ve ulvî cennet zevkini geçici ve süflî lezzetlere tercih etmeli değil mi?!.

Yıllar var ki, hayata gözlerini açan genç nesiller, ekseriyetle bu hakikatten habersiz yaşadılar; sürekli bir boşluktan diğerine sürüklenip durdular; ruhlarını kanatlandırabilecek sistemli düşünceden uzak, kendi iç derinliklerine yabancı ve ahiret gerçeğine karşı da duyarsız kaldılar; dolayısıyla, içlerindeki elem, ızdırap ve burkuntulardan, karamsarlık ve bedbinlikten kurtulamadı ve zayi olup gittiler. Fakat, senelerce süren tersliklere rağmen, Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, bugün milletçe hasretini çektiğimiz manevîlik ve rûhanîliğe uyanışın yüzlerce emâresini görüyoruz. Artık pek çoğu itibarıyla, gençlerin çehresinde pırıl pırıl bir hayanın nümâyân olduğunu; davranışlarında dupduru bir samimiyetin bulunduğunu ve vicdanlarında da köpük köpük heyecan kaynadığını müşahede ediyoruz.

Evet, bir tarafta bu evsaftaki gençlerin, her gün ferdî planda daha bir derinleşip enginleştiklerini, toplumun sıkıntılarına çareler arayıp onların ızdıraplarını paylaştıklarını ve milletin mutluluğunu kendi fedakarlıkları üzerine bina edip binbir mahrumiyet içinde başkalarının vicdan ve ruhlarını doyurmaya çalıştıklarını hayranlıkla seyrediyor ve seviniyoruz; fakat, maalesef, diğer yanda da hâlâ şehevî arzuların ağında, beşerî garizelerin baskısı altında, makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tama’ duygusu gibi insanın iç dünyasını karartan hastalıkların pençeleri arasında can çekişen ve birer birer ümit semamızdan kayıp kayıp giden delikanlıları görünce çok üzülüyor ve iç burkuntularıyla iki büklüm oluyoruz.

Daha açık bir ifadeyle, bazı gençler şeytanî tuzaklardan kurtulup vatan, millet, din ve diyanet adına kazanılmış olsa bile, bir sürü gencin iblisin oyunlarına yenilip, onun ağu karışımlı şerbetiyle zehirlenip mahvolduğu da bir gerçek. Demem o ki, millet olarak, hatta topyekün insanlık olarak bugün sürekli kayıplar veriyoruz. Bizim pek çok kaybımız var. Şehvet gayyasına yuvarlanan, nefis cehennemine düşen, fuhuş, kumar, uyuşturucu gibi kâtillerin eline geçen her genç bizim kaybımız. Ne ki, şayet elimizden geliyorsa, bize o kayıpları da arayıp bulmak, hiç kimsenin ebedî hüsranına razı olmamak ve herkese bir kurtuluş yolu göstermek için çabalayıp durmak düşüyor.

Bildiğiniz gibi, onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız eden Cüleybib, Rehber-i Ekmel ile tanışıp O’nunla nurlanınca ve iffetini koruma hususunda O’nun dualarını alınca, artık Medine’nin en hayalı gençlerinden biri haline gelmişti. Çok geçmeden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu evlenecek kızları olan bir aileye göndermiş, vesilelik etmiş ve Hazreti Cüleybib’i evlendirmişti. Üç-beş hafta sonra da önlerine bir cihad imtihanı çıkmıştı ve Cüleybib (radiyallahu anh) orada şehadet şerbeti içmişti. Savaş sona erince herkes cesedini mücahede meydanında bırakıp ruhuyla ötelere kanatlanan şehitlerini aramış, bulmuş ve onların techîz ü tekfîniyle uğraşır olmuştu.

O hengamede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; “Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?” Sahabe efendilerimiz “Hayır, ya Rasûlallah, aradığımız herkesi bulduk” dediler. İşte o zaman Mahzun Nebi, gözleri yaşlı, “Ama benim bir kaybım var” dedi, “Ben Cüleybib’imi kaybettim!” diye ekledi ve evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini, hayır kudsî yiğidini aradı.. uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: “Allahım, bu bendendir, ben de ondanım.”

Görüyor muyuz Fahr-i Kâinat (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in hiç kimseyi atmadan ve kimsenin hatasına bakmadan herkesi kazanma gayretini?!. Anlıyor muyuz Fazilet Güneşi’nin arkadaşlarına sahip çıkma ve onlara karşı vefalı olma hassasiyetini?!. Ve idrak edebiliyor muyuz İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, haliyle bize neler söylediğini?!.

Evet, bize herkese koşmak, her düşmüşe el uzatmak, her gönle girmek ve her kalbi iman nurlarıyla mamur kılmaya çalışmak düşüyor.

Ötelerin Şafak Emareleri

Tekrar, ışığında yol aldığımız hadis-i şerife dönecek olursak; Allah Rasûlü, en hayırlı gencin vasfını zikrettikten sonra, ihtiyarların en kötüsünün de, ilerleyen yaşına rağmen hâlâ gafletten ayılmayan, ölümü uzak gören ve bazı gençler gibi heveslerinin ardında koşturan kimse/kimseler olduğunu ifade buyuruyor. Yaşlandığı ve ötelerin şafak emareleri saç ve sakalına düştüğü halde, bir türlü tûl-i emelden kurtulamayan, kendisini âhirete tevcih edemeyen, içinde imanı coşturamayan, hevaî delikanlılara has hayat tarzını arkada bırakamayan ve hâlâ hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ve dünyevîliklere dilbeste olan ihtiyarların fena insanlar olduklarını beyan ediyor.

Oysa, insan hayatında her dönemin kendine has zorlukları, menfilikleri ve aleyhte sayılabilecek yanları olduğu gibi, ömrün sair duraklarında bulunamayacak güzellikleri, müsbet yanları ve çok kârlı buudları da vardır. Her ne kadar, yaşlılık ehl-i dünya tarafından hoş karşılanmasa da, elden ayaktan düşmeme ve başkalarına bâr olmama kaydıyla –ki o türlü hallerin dahi hangi ahiret meyvelerine dâyelik ettiğini sadece Allah bilir– onun da insana kazandıracağı pek çok kâr mevzubahistir. Nitekim, “Beyaz saçlar mü’minin nurudur.” diyen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi vesellem), bir başka zaman, “Başında beliren her beyaz telden dolayı müslümana sevap yazılır; o kır saç ile ya derecesi yükselir veya günahlarından birisi silinir.” buyurmuştur.

Ayrıca, Habîb-i Ekrem efendimiz, saçlarına düşen aklarla iyice nurlanmış, o nur sayesinde günahlarından arınmış ve manevî derecesi yükselmiş bir ihtiyar, hâlis bir gönülle dua için ellerini açarsa, Cenâb-ı Hakk’ın onun duasına hemen cevap vereceğini ve hatta böyle birinin duasını reddetmekten haya edeceğini müjdelemiştir. Mevlâ-yı Müteâl’in kendi yolunun ak saçlılarına azap etmeyeceği muştusunu da bize ulaştıran Yaratılışın Gayesi, böylece rahmete çok muhtaç olan ihtiyarlara en büyük bir rahmanî teselli kaynağı göstermiştir. Binaenaleyh, Hazreti İbrahim (aleyhisselam) başındaki beyaz kılların melekler katında olgunluk ve vakar nişanı olduğunu öğrendiği an “Vakarımı arttır Allah'ım” diye dua etmiştir.

Öyleyse, hayırlı ihtiyar, Allah yolunu ihtiyar edendir. O, Rasûlullah'ı, yârânlarını ve bütün ihtişamıyla âhiret bahçelerini seçen gönlü genç Hak eridir. O, heva ve hevesi tahrik eden bütün gelip geçici şeylerden sıyrılmış, her varlıkta İlahî isimlerin yansımalarını müşahedeye koyulmuş ve bu maddiyât ülkesini bütün bütün öte hesabına işletmeye durmuş bir bahtiyardır. O, kalbinin ziyası sayesinde sürçmeden yürüyen, imanının derecesine göre önündeki pek çok durağı uçarak geçmeye azmeden, dostların buluştukları diyara özlem ateşiyle yanıp tutuşan, Allah’ın rahmetine bağladığı ümidinin elmas kılıcıyla ye’sin bütün heykelciklerini parçalayan ve hep bir adım ötede bildiği ölüme tebessümlerle kucak açan, kabre gülerek koşan bir iman âbidesidir.

Hâsılı, -Nur Adam’ın ifadesiyle- en hayırlı genç, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. En kötü ihtiyar ise, gaflette ve hevesâtta gençlere benzemek isteyen ve hevesât-ı nefsâniyeye çocukçasına tâbi olandır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:31:32 +0200
Efendimiz’i Rüyada Görmek http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/465-efendimizi-ruyada-gormek http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/465-efendimizi-ruyada-gormek

Hayal bazen gördüğü o cilvelere ve mektuplara bir kısım libaslar giydirebilir ama bu türlü bir rüya ya aynen görüldüğü gibi çıkar, ya da bazı te’vîller vesayetinde ciddi mesajlar verir.

Diğer taraftan, daha evvel yaşanan bazı tesirli hadiselerin hayalde bıraktığı izlerin ortaya çıkmasıyla görülen, bir manası olmayan veya varsa da ehemmiyeti bulunmayan, tabire değmeyen karmakarışık rüyalara da Kur'ân’ın tabiriyle, “adgâsü ahlâm” denir.

Hazreti Aişe (radiyallahu anha), ilk dönemde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e vahyin gelişinin rüya-yı sâliha şeklinde cereyan ettiğini ve O’nun gördüğü bütün rüyaların sabah aydınlığı gibi apaçık olduğunu haber vermektedir. Sultan-ı Rusül’e rüyayı sâdıka şeklinde vahiy gelmesi risaletin ilk altı ayından sonra da kesilmemiştir. Bunun için, İnsanlığın İftihar Tablosu istirahat buyururken, Ashab-ı Kirâm’ın O’nu uykusundan uyandırmaktan ve vahyin kesilmesine sebebiyet vermekten çok çekindikleri nakledilmektedir.

Rehber-i Ekmel’in “Refik-i A’lâ” deyip sevgililer diyarına gidişinden sonra vahiy ve dolayısıyla vahiy olan rüyalar da sona ermiştir. Fakat, her mü'minin görmesi mümkün olan ilham kabilinden sâdık rüyalar bâkî kalmıştır, kıyamete kadar da sâdık mü’minler için bâkî kalacaktır.

Rüyadaki Gerçekten O mu?

Mü'minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir. Çünkü, O’nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te’vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Ekser hadis mecmualarında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.”

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerine ehl-i tahkik farklı görüşler üzerinde durmuşlardır: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında “Bu zat, Peygamberimizdir” şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’ın rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz’in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp “Ben Muhammed’im” diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, “Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O’nu temsil edemez” derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, “Ne şekilde ve surette olursa olsun, “Ben peygamberim” diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir.” demiştir. Cumhur-u muhakkikîn, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz’i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz'a göre ise, Râsul-ü Ekrem’i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te’vîle, tabire muhtaçtır.

Rüyaya Yansıyan Hüzün

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz’i görmek ne şekil ve surette olursa olsun, alaküllihal bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz’in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın mir’at-ı ruhuna eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, selef-i salihîne göre, rüyada Peygamber Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte ahirette şefaate nâil olma ve Cennet’te O’nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Nebîler Serveri’nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları iş’ar eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın mir’at-ı ruhunda onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü’nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın mir’at-ı ruhunda Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz’in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O’nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî’yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de gözardı etmemelidir.

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’in şemâil-i hakikiyesiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi’nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid'atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusül’ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibariyle olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a’lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi şekl-i hakikisinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

Yine, bir şahıs rüyasında Fahr-i Kâinat Efendimiz’i çok hüzünlü görür; O’nun Uhud’da başından aşağıya kanlar akarken dahi devamlı tebessüm eden mübarek çehresi mahzun, saçı ve sakalı ise dağınıktır. Vâkıa bu saç ve sakal dağınıklığı, Aleyhi Ekmel’üt-Tehâyâ Efendimiz’in mahiyet-i hakikiyesiyle alâkalı değildir; bu hal, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın kendi cemaati içindeki bir kısım arızaları temsil keyfiyetiyledir ve ümmet-i Muhammed’e yönelmiş bir belanın gelmekte oluşundandır. Bizim halihazırdaki dağınık ve perişan veya ileride dağılacak ve perişan olacak yönümüze nazar etmesi itibariyle Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) hakiki şeklinin haricinde, saçı-sakalı dağınık bir vaziyette temessül etmiştir.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hüzünlü ve münkesir görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri defedici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

O Hep Aranızda Dolaşıyor!..

Ayrıca, ümmetinin her haliyle alâkadâr olan Şefkat Peygamberi bazen de müslümanlara ümit vermek, onların aşk ü şevklerini artırmak, gönüllerine inşirah salmak ve bütün heyecanlarıyla bir kere daha vazifelerine sarılmalarını sağlamak için rüyaları şereflendirir. Nitekim, Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Nübüvvetten ümmete yalnız mübeşşirât kalmıştır.” buyurur. “Mübeşşirât nedir, ya Rasûlallah?” diye sorulduğunda, “Sâlih rüyalardır” cevabını verir. Evet, Cenâb-ı Hak, sâlih ve sâdık rüyalar vesilesiyle mü’minleri müjdeler, gönüllerini şevke gark eder ve onları muştularla sevindirir.

Meselâ, bir arkadaşınız rüyasında görür ki; Gül-i Rânâ Efendimiz geliyor ve sizin kâkül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve “Ohh.. sizler Cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “Bu iltifat da neden ya Rasûlallah?” diyorsunuz; O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz; adımı dört bir yana duyuruyorsunuz!” buyuruyor.

Bir başka arkadaşınız, âlem-i menâmda O’na mülâkî olunca, “Ya Rasûlallah, üç-beş kişi Senin adına bir yerde toplansa, oraya mutlaka Ashâb-ı Kirâm’dan birini gönderirmişsin, bu doğru mu?” diyor. Gönüllerin Efendisi, bu soruyu tebessümle karşılıyor ve şu cevabı veriyor: “Önceden öyleydi; ama şimdi zaman, âhirzaman. Kardeşlerimin daha çok himmete ihtiyacı var. Artık nerede üç-beş kişi benim adıma bir araya gelirse, onların yanına bizzat ben gidiyor ve ruhâniyetimle aralarında yer alıyorum.”

İşte, her durakta bir sürü hain düşüncenin rengârenk masallar ürettiği, masalların birer büyü gibi dinleyenleri uyuttuğu, bâtıla açık şuuraltlarının aldatan rüyalar gördüğü; küfre şahlık urbalarının, diyânete cadı elbiselerinin giydirildiği, ruhun gözlerine kezzap dökülüp vicdan mekanizmasına civa akıtıldığı, çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştirildiği.. ve her şeyin olduğundan başka gösterilmeye çalışıldığı bir zaman diliminde Rahmeti Sonsuz, bu türlü mübeşşirât ile inananları takviye ediyor, aşk u şevke getiriyor ve gönüllerini ümit şualarıyla şenlendiriyor.. şenlendiriyor ve rüyaların diliyle adeta “Siz hizmetinize bakın; Ben Kimsesizler Kimsesiyim, sizin de kimsenizim, Siz kendinizi değiştirmedikten ve gaye-i hayalinizi terk etmedikten sonra düşmanlığa yenik ruhların hücumları size zarar veremeyecektir. Habîb-i Ekrem hep içinizde, yanınızda, yakınınızda bulunacak ve size müzâhir olacaktır!” diyor, ümitlere fer, dizlere derman ve kalblere inşirah veriyor.

Teveccüh Şahsa değil Şahs-ı Manevîyedir

Ne var ki, bu türlü rüyaları gören insanlar, ondaki iltifat ve takdirleri kendi üzerlerine almama hususunda âzamî hassasiyet göstermelidirler. Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (aleyhi ekmelittehâyâ) sâdık rüya ve murakabelerde tenezzülen asrın garipleri arasında dolaşması, onların müesseselerini ziyaret etmesi ve bazı şahıslara hususi iltifatlarda bulunması iman hizmetinin kerametinden başka bir şey değildir; şahsî meziyet ve şahsî kemalât adına ortaya konan gayretlerle bu takdirlere mazhariyet düşünülemez ve düşünülmemelidir. Alnı öpülen, alkışlanan, takdir ve tebcil edilen şahs-ı manevîdir ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i gören kim olursa olsun, meseleyi bu açıdan değerlendirmelidir.

Diğer taraftan, bir insan, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’la temessülen görüşürken ondan bazı emirler ve haberler de almış olabilir. Bu görüşme esnasında Peygamber Efendimiz’den duyduğuna inandığı sözler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -işin içinde Hazreti Sâdık u Masduk bulunduğu için bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Sultân-ı Enbiyâ ile görüşmesini kendisi için delil sayamaz. Andelîb-i Zîşân Efendimiz’in bir insana rüyasında bazı şeyler söylemesi mümkündür, ancak rüyadaki o sözlerin geçerliliği, Kitap ve Sünnet’te açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır. Peygamber Efendimiz’in misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğer büyük zatları görüp onlardan bazı emirler aldıklarını söyleyenler için de bir ölçü olsun. Demek ki, insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri ya da velileri görse ve onların sözlerine muhatap olsa, yine hüküm değişmez; söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Evet, rüyalar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir; asıl olan, Kitab’a ve Sünnet’e uymak, rüyaları da sübjektif birer işaret saymaktır.

Dahası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu rüyasına misafir eden bir kimseye bir sır verilmiş demektir. Bu talihli insan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mukaddes sırrını ulu orta fâş etmemelidir. Şayet, o rüyada iman kardeşlerinin, dost ve arkadaşlarının kuvve-i maneviyelerini takviyeye medar olabilecek bir durum varsa, işte o zaman duyduklarında inşiraha kavuşacaklarını ve aşk u şevke geleceklerini umduğu kimselere onu anlatmasında bir mahzur yoktur. Ne var ki, öyle hâlis bir niyetle sırrını paylaşırken bile nefsin gururuna bâdi olabilecek hususları gizlemek ve mümkünse rüyayı göreni meçhul bir sevgi kahramanı olarak zikretmek en doğru yol olsa gerektir. Zira, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, müşahedelerini anlatmaktan, rüyalarını ve yakazalarını başkalarına söylemekten kaçınmaktır; böyle bir sükûtta hem selâmet hem de ilâhî esrarı ketmetmedeki Hakk’a saygı vardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:28:30 +0200
Mefluç Dimağlar ve Unutkanlığın Reçetesi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/464-mufluc-dimaglar-ve-unutkanligin-recetesi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/464-mufluc-dimaglar-ve-unutkanligin-recetesi

Hâfıza Dâhîleri ve Unutkanlar

Kudreti Sonsuz beyne öğrenme ve hatırlama faaliyetlerini yaptırırken icraât-ı sübhaniyesine bazı maddî sebepleri perde yapmış; beynin mükemmel donanımını, sinir liflerini ve şuursuz hücre atomlarını dünyalar kadar malumâtı alıp depolamaya vesile kılmıştır. Hâfızasını iyi kullananlara ve ondan azamî istifade etmesini bilenlere hemen her gördüklerini ve okuduklarını çok kısa bir sürede öğrenme ve aradan uzun vakit de geçse öğrendiklerini unutmama kabiliyeti vermiştir.

Nitekim, insanların zihin selametini görüp gözettikleri ve fıtrata uygun yaşadıkları dönemlerde pek çok hâfıza dâhîsi yetişmiştir. Duyduğu bir şeyi ikinci defa tekrar etmeye lüzum hissetmeden ezberleyen Hazreti Ebû Hüreyre; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in emri üzerine onbeş-yirmi gün içinde mektup yazabilecek ve gelenleri de tercüme edecek kadar İbranice’yi öğrenen Zeyd İbn Sâbit gibi yüzlerce sahabi duyduklarını bir defada öğrenen ve bir daha da unutmayan insanlardı. Özellikle Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn dönemleri hâfızasının hakkını veren insanlarla doluydu. Mesela; Ahmed İbn Hanbel, muhteva aynı olsa bile, farklı sened ve metinlerle nakledilen sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadisi ezberlemiş; kırk bin hadis ihtiva eden meşhur Müsned’ini üç yüzbin hadisten seçerek meydana getirmişti.

Heyhat ki, zamanımıza doğru gelindikçe adeta hâfızalar da dumura uğradı. İnsanlar yirmi kere okudukları çok kısa metinleri bile hıfzedemez ve en basit mevzuları dahi anlayıp öğrenemez hale geldiler. Bulanık zihinler, dağınık fikirler ve kirli kalbler sebebiyle hem öğrenme süresi alabildiğine uzadı hem de çabucak unutma hastalığı ortaya çıktı. Bugün öğrenilenlerden yarın hiçbir eser kalmamaya başladı. Öyle ki, günümüzde hâfızasından şikayet etmeyen ve nisyandan dert yanmayan insan bulmak adeta imkansızlaştı. Belki her dönemde pek çok insan aynı derdi dile getirmişlerdi; fakat, mesela Tabiîn’den birinin şikayeti bir sayfayı artık bir kere okumayla ezberleyememektendi, günümüz insanının şekvası ise, bir metni otuz kere de okusa hâfızasına kaydedememek ya da çok kısa bir süre sonra hiçbir şey hatırlayamamak şekline büründü.

Zihin Kirliliği

Hâfızayı zayıf düşüren ve unutmaya sebebiyet veren pek çok illet sıralanabilir. Beyin ve hâfıza üzerinde çalışan uzmanlar, genellikle beynin ihtiyaç duyduğu oksijen, glikoz ve bazı enzimlerin yeterli miktarda sağlanamamasını, stres ve gerginlik gibi sebeplerle beynin enerjisinin hemen tükenmesinden dolayı çalışma akışının düzensizleşmesini, sadece bazı meseleler üzerine yoğunlaşmadan ötürü beynin bir bölümünün âtıl bırakılmasını ve sistemsiz düşünme alışkanlığını hemen akla gelebilecek sebepler olarak saymaktadırlar.     Bazen de insanın fizyolojik yapısının ve fizikî durumunun hâfıza zayıflığına yol açabileceğini ve ileri yaşlarda vücut mekanizmasının bazı şubeleri yorgun düştüğü gibi beynin de onlara bağlı olarak bir kısım fonksiyonlarını eda edemez hale gelebileceğini belirtmektedirler.

Bununla beraber, dünden bugüne bazı İslam alimleri, haddinden fazla uykunun beyni hantallaştırdığını, sürekli dolu olan midenin zihne menfi tesir ettiğini, sabah kerahatinde uyumanın ve harama bakmanın da unutkanlığa sebep olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca, zihin kirliliğinin hâfızayı zayıflattığına inandıkları için mâlâyânî işlerden, faydasız muhaverelerden, çer-çöp sayılabilecek bilgi kırıntılarından ve kontrolsüz hayal kurmaktan uzak kalınması gerektiğini vurgulamışlardır. Hatta, sistemsiz düşünme alışkanlığına yol açabileceği ve zihni işe yaramayan bilgilerle dolduracağı endişesiyle mezar taşlarını okumayı bile mahzurlu görmüşlerdir; mezar taşlarını okumayı adet edinmenin bugünkü reklam panolarının, araba plakalarının, televizyon ekranlarının ve gazete sayfalarının yaptığı tahribat çeşidinden zararlar verebileceğini düşünmüşlerdir. Gerçi, zihinleri kirleten, kalbleri bulandıran ve hafızayı zayıflatan onlarca unsurla her zaman iç içe yaşadığımız günümüzde, unutkanlığa sebep olmaması için mezar taşlarındaki yazılara bile mesafeli durulmasını anlamamız oldukça zordur; fakat, unutulmamalıdır ki, selef-i salihîn meseleyi kendi nezih atmosferleri zaviyesinden değerlendirmişlerdir.

Zannediyorum, hâfızayı zayıflatan sebeplerin en tehlikelisi şehevî hisleri galeyana getiren ve behimî duyguları tehyiç eden faktörlerdir. Bugün, aile ve içtimaî çevre özellikle gençlerin güzel yetişmeleri hususunda yetersiz kaldığı gibi, bir de etraftan akıp akıp gelen ve ruhu örseleyen telkinler zihinleri adeta felç etmektedir. Televizyon programları, İnternet sayfaları, video oyunları, günlük haberler, siyasî polemikler, sporcuların ve sanatçıların büyük birer hadiseymiş gibi nakledilen hal ve hareketleri, sırf merak uyarma maksadıyla uydurulan yalanlar, tezvirler, her türlü aldatmalar ve sansasyonlar... zaten iyice zayıflayan dimağları tamamen işgal etmektedir. Ve hele kafalara pompalanan onca kir, hayvanî hisleri ve beşerî garîzeleri tahrik edip yüce duygular üzerine bir balyoz gibi inince, kudurtulmuş şehevî arzu ve ihtiraslar, çağımızın zavallı nesillerinde okumaya, öğrenmeye, düşünmeye hiç mecal bırakmamakta ve adeta hâfızaları bütün bütün kurutmaktadır. Evet, maalesef, günümüzün insanı haram dinleme, haram konuşma ve harama bakma... gibi günahların öldürücü dalgaları arasında çırpınıp durmaktadır.

Haram ve Nisyan

Ehlullah, harama nazarın nisyan sebebi olduğu hususunda ısrarla durmuşlardır. Gözlerine hâkim olamayan ve daimî surette şehevî duyguları kamçılayan manzaralara bakan bir insanın hâfızasının yavaş yavaş köreleceğini belirtmişlerdir. Nitekim, İmam Şafii Hazretleri, hocası Vekî' bin Cerrâh’a hâfızasının zaafından şikayette bulununca, o büyük zat, İmam Şafii’yi en küçük günahlardan bile uzak durmaya çağırmış ve ona şöyle demiştir: “İlim, ilâhî bir nurdur; Cenâb-ı Allah, devamlı günahlara dalan kimseye nurunu lutfetmez.” Kaldı ki, İmam Şafii muhtemelen bir metni ilk defada değil de ikinci veya üçüncü kerede ezberleme durumuna düşünce hâfızasından şikayet etmiştir. Ayrıca, İmam Şafii gibi bir ruh insanının bilerek günaha girmesi de zaten hiç düşünülemez.

Üstad Hazretleri de yaşadığımız asırda oldukça yaygınlaşan açık saçıklığın unutkanlık hastalığını daha da azgınlaştırdığını dile getirmiştir. Harama nazardan sakınmayan insanların Kur’an’dan öğrendiklerini de unutacaklarını ve “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur'an nez'edilecek” mealindeki hadis-i şerifin te’vilinin bu hastalığın dehşetli neticelerinde aranması gerektiğini belirtmiştir.

Ümmetinin harama nazar etmemesi mevzuunda ikazlarda bulunan Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çevirmiş ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı olmuştur. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl’dır. Fakat, öyle bir şeyin adeta imkansız olduğu bir durumda bile, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Peygamber Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini göstermesi açısından çok ibretâmizdir.

Zehirli Oklar

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur” diyerek o ağulu oktan korunmanın lüzumunu belirtmiştir. Evvelen ve bizzat Hazreti Ali’ye, saniyen ve bilvasıta bütün ümmetine hitaben, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmiştir. Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” iltifatkâr beyanını naklederek müslümanları gözlerini harama kapatmaya teşvik etmiştir.

Bu itibarla, harama nazardan ötürü zihin dağınıklığına ve hâfıza zaafına düşmemek için herhangi bir iş ya da iman hizmetine müteallik bir vazife söz konusu olmadığı sürece günahların seylap halinde aktığı çarşı-pazarlardan uzak kalmak lazımdır. Mutlaka dışarı çıkmak gerekiyorsa, o zaman da mayınlı tarlada yürüyor gibi dikkatli yol almak ve şeytanî hücumlara karşı teyakkuzda bulunmak icap eder. Bunu başarabilmenin iki şartı vardır; birincisi, çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreği hoplatacak, gözleri yaşartacak ve manevî hisleri harekete geçirecek bazı şeyler okumak ya da dinlemek; ikincisi de, bir yere giderken elden geldiğince yalnız olmamaya çalışmak ve gönlü hüşyar bir-iki arkadaşla beraber bulunmaktır. Onca gayrete rağmen yine de irâde haricinde sağdan soldan gelip bulaşan lekeler, kalb ve ruhu kirleten çamurlar olabilir. Bu türlü durumlarda ise, ilk fırsatta seccadeye koşup Cenâb-ı Hakk’a yönelmek gerekir. Namaz, sadaka, oruç ve dua gibi ibadetler -inşaallah- gayr-i iradî gelip çarpan günahlara keffâret olacaktır.

Aslında, harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. İnsan, biraz gayret etse, günaha sürükleyen manzaralara bakmamaya sabredebilir. Göze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; bir nazar oku gelip çarpacağı ilk anda gözü kapamaya irade gücü yeter. Hele insan harama her göz kapamanın kendisine bir vacip işlemiş gibi sevap kazandıracağını düşünürse, o ilk anda günahtan sıyrılabilir. Fakat, nazarını hemen haramdan çevirmez, kendisini o işe salar ve bir daha, bir daha bakacak olursa, artık geriye dönme ihtimali azalır. Bir de gözünden zihnine akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürse sahilden tamamen ayrılmış sayılır. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni!” sözüyle ifade ettiği gibi, Allah korusun, o günah deryası, sahilden o kadar uzaklaşan kimseyi dalgaları arasında evirir çevirir ve bir daha kıyıya çıkmasına izin vermez.

Hâfızayı Takviye Eden Âmiller

Hâfızayı zayıf düşüren illetlere mukabil, onu kuvvetlendirecek âmiller de mevcuttur. Bunların başında düzenli bir hayat, prensipli bir çalışma, sistemli bir düşünce ve zihni daimî çalıştırma gibi hususlar gelir. Uzmanlara göre, “Beyin çok çalışırsa yorulur” kanaati yanlıştır. Beynin yorulmasının sebebi onu çok çalıştırmak değil, yanlış kullanmak ya da onu âtıl bırakmaktan kaynaklanan hantallaşmadır. Evet, beyin çok çalışmaktan dolayı yorulmaz; aksine çalıştıkça gelişir, daha verimli hale gelir. Beyni yoran ve körelten çalışmak değil, boş durmak, düşünmemek, tefekkür etmemek ve iş yapmamaktır. Kullanılmayan organların köreldiği gibi hâfıza da doğru bir şekilde sürekli işletilmezse dumura uğrar.

Maalesef, hergün daha bir ilerleyen teknik ve teknoloji insan dimağını belli ölçüde etkisiz ve hareketsiz kılmaktadır. Bugünün talebeleri hesap makinelerine ve bilgisayarlarına güvenerek çarpım tablosunu bile ezberleme ihtiyacı duymamaktadırlar. Bu hazırcılıktan kaynaklanan atalet de beyin fakültelerinin aktif hale gelmesini engellemektedir. Evet insan, mutlaka teknik ve teknolojik imkanlardan istifade etmelidir ama dengeyi bozmamaya da özen göstermelidir; mesela, basit işlerde kat'i surette bilgisayar kullanmamalıdır ki hâfızasını ihmal etmiş olmasın. Ayrıca, bilgisayar bir yandan hâfızanın işini kolaylaştırırken diğer yandan da mutlaka zihne jimnastik yaptırtacak şekilde hazırlanmalı ve ona göre programlanmalıdır. İnsan, ezberlemekten ziyade öğrenmeye önem vermeli ve ona yoğunlaşmalıdır; fakat, bazı sahalarda ehemmiyetli bir kısım metinleri ezberlemenin de zihne talim yaptırma açısından çok faydalı olduğu gözardı edilmemelidir.

Diğer taraftan, uzmanlar, bazı besinlerin beynin çalışmasını doğrudan etkilediği üzerinde de dururlar. Sabah kahvaltısının beynin performansını artırdığını ve kahvaltı alışkanlığı olmayan kimselerde konsantrasyon kaybı olduğunu belirtirler. Unutkanlığı yenmek ve hâfızayı güçlendirmek için kuru üzüm gibi içinde beynin ana yakıt maddesi olan glikoz barındıran gıdaları tavsiye ederler.

Hıfz Namazı

Selef-i salihînden bazıları da hâfızayı güçlendirip unutkanlığı azaltma adına hem bir kısım dualar okumuşlar hem de her sabah 21 tane çekirdekli kuru üzüm yemeyi itiyad edinmişlerdir. Ayrıca, ehlullah hâfıza geriliğinden ve ezberleyememekten şikayette bulunan insanları şu hadis-i şerifte tarif edilen dört rekatlık namaza ve arkasından yapılan duaya yönlendirmişlerdir:

Bir gün Hazreti Ali, Allah Rasûlü’ne gelip Kur’an’ı hâfızasında tutamamaktan yakınır; “Bu Kur'an göğsümden uçup gidiyor. Onu ezberimde tutamıyorum.” der. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ona, “Cuma gecesinin son üçte birinde kalk; o, meleklerin şahit olduğu zamandır, onda yapılan dualar kabul edilir. Şayet o saatte kalkamazsan, gecenin evvelinde veya ortasında kalk ve dört rek’at namaz kıl. Birinci rek’atında Fatiha ile Yasin’i, ikinci rek’atında Fatiha ile Duhan’ı, üçüncü rek’atında Fatiha ile Secde suresini, dördüncü rek’atında ise Fatiha ile Mülk suresini oku. Tahiyyâtı bitirdiğin zaman Cenâb-ı Hakk’a güzelce hamd ü senâda bulun. Bana ve diğer peygamberlere de salavât getir. Erkek-kadın bütün mü'minler için Allah’tan mağfiret dile. Bu okuduklarının akabinde de şu duayı söyle!” buyurur ve kitaplarda “Hıfz duası” adıyla yer alan duayı tekrar etmesini ister. (Bu dua, “Kur’an’ı hıfz etme namazı ve duası” başlığı altında Mealli Dua Mecmuası’nın 87. sayfasında da mevcuttur.)

Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) tarif edildiği üzere bunu beş veya yedi gece yapar ve Allah Rasûlü’ne gelip şöyle der: “Ya Rasûlallah! Ben daha önceleri dört-beş ayeti bile ezberleyemiyordum. Fakat şimdi kırk ayet kadar ezberleyebiliyorum. Onu okuduğumda da sanki Allah’ın kitabı gözümün önündeymiş gibi oluyor. Yine önceleri bir hadisi duyup tekrar ettiğimde tam ezberleyemezdim. Fakat, şimdi hadisleri işitip onları rivayet ettiğimde bir harf bile kaçırmıyorum.” (Tirmizî, Daavât, 114)

Sözün özü; öğrenilen malumâtı depolama ve gerektiğinde hatırlama istidadı olan hâfıza Cenâb-ı Allah’ın insana bahşettiği en büyük lütuflardan biridir. Bu harika kabiliyet, doğru dürüst kullanıldığı sürece dünyalar dolusu bilgiyi ihtiva edecek kadar büyük bir kapasitede halkedilmiştir. Hâfıza nimetinin şükrünü eda edebilmek ve onu yaratılışına uygun olarak en güzel şekilde kullanabilmek için öncelikle zihinlerin silkelenmesine, gözlerin harama kapanmasına, mâlâyâniyâtın terk edilmesine, sistemli düşünceye, ihtiyaç miktarınca düzenli yeme-içmeye, sadece yetecek kadar uyumaya, tefekkür ile dimağı sürekli işletip geliştirmeye, dağarcıktaki tıkanıklıkları istiğfar ve zikir sayesinde açmaya, hâfızayı istidadını aşkın hale getirmesi için Hafîz-i Zülcelâl’e ilticaya ve bir de en bereketli zaman dilimleri olan seher vakitlerini kollayarak fiilî dua adına intizamlı çalışmaya ihtiyaç vardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:25:43 +0200
Halkın İçinde Hak’la Beraber http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/463-halkin-icinde-hakla-beraber http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/463-halkin-icinde-hakla-beraber

Bir başka ifadeyle, halvet, bir rehberin nezaretinde inzivâya çekilip kendini ibadete vermek suretiyle, kalbi bâtıl itikadlardan, süflî duygulardan, kötü düşüncelerden, çirkin tasavvurlardan ve fenâ tahayyüllerden arındırarak, Hak’tan gayri her şeye karşı kapanıp latifelerin diliyle Hak ile sohbet etmenin unvanıdır.

Bazı dönemlerde, içtimaî hayattaki çalkantılar ve özden uzaklaşmalar sebebiyle genel atmosfer insanların kalbî ve ruhî terakkileri için namüsait bir hal almaktadır. Seyr ü sülûk-i rûhâniyle hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakarak kalb ve ruhun derece-yi hayatına yükselme o türlü hallerde neredeyse imkansız olmaktadır. Umum insanların alabildiğine serâzad, oldukça lâubâli ve çok çakırkeyf bir hayat tarzına alıştıkları böyle dönemlerde, gönülleri Allah’a yönlendirmek için mecburen halvet yolunu tercih etmek gerekmektedir. Dolayısıyla, dünden bugüne benzer şartlar altında bazı mürşitler çıraklarını uzlete çağırmışlar, onlara halveti işaret etmişler ve hatta belli kaideler çerçevesinde Halvetiye mesleğini başlatıp geliştirmişlerdir.

Riyâzetin Üç Esası

Evet, halvetin önemli bir yanını “uzlet ani’l-enâm”, diğer buudunu da riyâzet teşkil etmektedir. Hak ehline göre; nefsi, bedenî arzulara karşı gemlemek ve ruhu, kemâlât-ı insaniye semalarına doğru şahlandırmak için halktan uzaklaşıp tek başına yaşamak kâfi değildir; yalnızlığın yanı sıra “kıllet-i kelâm”, “kıllet-i taâm” ve “kıllet-i menâm” esasları üzerine bina edilmesi gereken bir riyâzet de şarttır.

“Kıllet-i kelâm”; içinde gıybet, iftira, haset ve dedikodu gibi dil afetlerine yer olmayan ve doğruluktan asla şaşmayan, az, öz ve hikmetli söz demektir. Evet, hakiki mü’minin önemli bir özelliği sükûtunun tefekkür, konuşmasının da hikmet olmasıdır. O, zamanı boşa harcamaktan kaçındığı gibi söz israfından da uzak durur, kendisini zararlı kimselerle oturup kalkmaktan ve faydasız konulara dalmaktan korur; etrafındakileri insanlığın zirve noktalarına çıkartmak için onlarla beraber olur. O ne zaman konuşmaya dursa, Rabb’in rızasına matuf bir şekilde Kur’ân ve Sünnet’in şerhinden ibaret sözler etmeye koyulur. Her meseleyi evirip çevirir, sözü mutlaka Cenâb-ı Allah’a ve Rasûl-ü Ekrem’e getirir; en mâlâyâni muhavereleri bile bir yolunu bulup sohbet-i Cânân ufkuna yönlendirir. Hep hak söyler, hakikate tercüman olur ve her işi gerçek sahibine bağlayıp sürekli marifetten, muhabbetten, aşk u iştiyaktan dem vurur.

Şu kadar var ki, günümüzde bazı insanlara hak ve hakikati anlatabilmek için önce onlarla diyalog yollarının araştırılması gerekmektedir. Kendimizi ifade edebilmemiz ve kendi öz değerlerimizi tanıtabilmemiz ancak herkesle diyaloğa geçmemizle mümkün olacaktır. Ne var ki, insanlarla tanışır tanışmaz kalkıp marifetullahın en ince hakikatlerinden bahsetmek de onları kaçırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu itibarla, insanlarla akılları, idrakleri, mantıkları ve muhakemeleri ölçüsünde konuşmak da kıllet-i kelâmın ya da hikmetli beyanın bir esasıdır.

“Kıllet-i taâm”; az yemek, yeme-içmede itidalli olmak, helal ve temiz yiyecek ve içeceklerden ancak vücudun ihtiyacı nispetinde yiyip içmek demektir. Yeme ve içmesini disipline edemeyen, abur-cubur demeden önüne gelen her şeyi yiyen bir insanın, vücudunda biriken yağları yakması ve ihtiyaç fazlası kalorileri harcaması mümkün değildir. Bu fazlalıklar onda kilo almaya, göbek bağlamaya sebebiyet verecektir ki, bu fazla kilolar da onu daha çok uykuya ve tembelliğe sevk edecektir.  Böylelikle insan yeme, içme, yatma ve uyuma fasit dairesine girmiş olacaktır ve bunlar birer gulyabani gibi onu Allah’a yürümekten alıkoyacaklardır. Bu itibarla, insan ölçülü yiyip içmeli ve icabında bir hekime sorarak vücudunun ihtiyacı nispetinde kalori almalıdır.

“Kıllet-i menâm”; az uyumak manasına gelmektedir. Riyâzetin çok önemli bir yanı da uykunun kontrol edilmesi ve azaltılmasıyla alâkalıdır. Tıp ilminin verilerine göre günde beş-altı saat uyku insan vücudunun ihtiyacını karşılamaktadır. Hazret-i Üstad gibi büyükler de fıtrî uykunun beş saat olduğunu vurgulamışlardır. Hatta hem hekimler hem de insanın kalbî ve ruhî gelişimi üzerinde duran İslam ahlakçıları beş-altı saatin ötesinde bir uykunun insana zarar verebileceği üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bundan dolayı, insan günlük uykusunu en fazla beş saat olarak ayarlamalı ve hatta onu tedricen daha aşağılara çekmeye gayret göstermelidir. Az uyuyan bir insan belki gündüz biraz mahmurlaşır; fakat onda da ayrı bir güzellik hasıl olur. Uyku iyice bastırdığı anlarda gerekirse kalkıp bir bardak çay içer, abdest tazeler, biraz dolaşıp açılır ve o rehaveti üzerinden atıp tekrar çalışmaya başlar. Şayet şartları müsaitse, üç-üçbuçuk saat geceleyin uyur; bir-birbuçuk saat de gündüz kaylûle yapar. Böylece, uykucu insanlara nispetle her gün üç-dört saat fazladan zaman kazanmış; okuma-yazma, vazifesini yapma ve ailesiyle meşgul olma adına o kadar bir vakti kendisine ayırmış olur. Aksi halde, uyku insan ömründen çalıp durur ve hiçbir bedel ödemeden günleri, haftaları, ayları alıp götürür. Üstelik fazla uyku insan zihnini uyuşturur, kalbe kasvet salar ve yakîn azlığına yol açar. Dahası, bir de insan yeme-içmeyi müteakiben hemen uykuya dalıyorsa, o zaman başta şişmanlık olmak üzere çeşitli hastalıklar da birer birer bünyeyi sarar.

Halvette Celvete Hazırlık

Evet, tasavvuf büyüklerinin kıllet-i kelâm, kıllet-i taâm ve kıllet-i menâm şeklinde formüle ettikleri hususlar halvetin riyâzet yanını oluştururken, onun diğer yanını da “uzlet ani’l-enâm” teşkil etmektedir. Hak yolcusu, ölçülü yeme-içme, zaruret miktarı uyuma ve çok az konuşma kasdıyla insanlardan uzak, tenha bir mekana kapanır. Allah’a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçlarını en aza indirir; hatta cismânî arzularını büyük ölçüde unutmaya çalışır.. ve gece-gündüz durup dinlenmeden sürekli zikr u fikirle meşgul olur. Halvetin temeli zikrullahtır; halvethâneye kapanan kul kendisini her türlü geçici heveslerden ve dünya nimetlerinden kurtararak Hakk'a yönelmeli ve sürekli zikirle nefes alıp vermelidir.

Aslında, uzlete çekilmekten maksat, günahtan ve günaha götürebilecek kötülüklerden sakınmaktır. Kimileri kırk günlük fasıllarla böyle bir yolu denerlerken bazıları da uzleti bir hayat tarzı olarak benimser ve hep halktan ayrı yaşamayı tercih ederler. Ehlullaha göre, insan ister kısa bir süre isterse de daha uzun bir dönem için uzlet yolunu seçsin, hak yolcusunun gönlünde yer etmesi gereken düşünce, insanların şerlerinden kurtulmak için onlardan uzak kalmak değil, kendi şerrinden insanların selamette olmalarını sağlamak için tenhada durmak olmalıdır.

Selimiye Camii’nin penceresine yazılmış şöyle bir söz okumuştum: “Rahatî fî halvetî ya ihvetî / Liennî küllemâ sahibtü kavmen / Ezherû aybî ve ebdev zilletî / Mâ vecettü fî hayatî sâdikân / Bel vecettü râhatî fî halvetî - Kardeşlerim, benim rahatım halvettedir; zira, kimle arkadaşlık kurdu isem, ayıplarımla uğraştı ve sürçmelerimi fâşettiler. Doğrusu hayatımda hiç sâdık birine rastlamadım. Bu itibarla da ben, rahatı yalnızlıkta buldum.” Kanaatimce, hakiki uzlet ve makbul halvet, müfrit bir halvetîye ait olan bu sözde işaret edilen bir halktan kaçış değildir; asıl uzlet, muvakkaten yalnız kalıp donanımını tamamladıktan sonra yeniden vazifeye koşmak için bir geriye çekilme hareketidir. Evet, uzlet, zâhiren bir inziva ve halvettir; fakat, niyette ve hakikatte o, insanlar arasına dönüp onların maddî manevî ihtiyaçlarını gidermek için çalışma adına bir hazırlanma azmi ve cehdidir. Zaten ehlullahın çoğunun tavsiye ettiği uzlet, insanlardan temelli uzak kalmak değil, nefsi terbiye edip tekrar onların arasına dönmek üzere gerçekleştirilen halvettir.

Haddizatında, İslâm'da asıl olan insanlardan uzaklaşmak değil, onlarla kaynaşmaktır; halktan kaçmak değil, cemaatin bir ferdi olarak yaşamaktır. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü'min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü'minden daha faziletlidir.”

Yine rivayete göre; Cenâb-ı Hak, Dâvud Aleyhisselam’a, “Ey Dâvud neyin var ki böyle halktan ayrılıp yalnızlığı ihtiyâr ediyorsun?” buyurur. Hazreti Dâvud, “Rabbim, halkı Senin için terk ediyorum” der. Cenâb-ı Hak ona, “Ey Dâvud, her zaman uyanık ol ve din kardeşlerinden ayrılmamaya bak; ama, dostlukları sana yaraşmayan insanlardan uzak kalmayı da ihmâl etme!” ferman eder.

Bu açıdan, samimi bir kulun “erbaîn”lerle gerçekleştirmeye çalıştığı halvet ve uzlet, onun kalbî, rûhî, hissî ve şuurî tezkiye ve tasfiyeye ulaşması açısından tamamen irşada hazırlanma gayreti sayılır. Evet, o yolun başında “uzlet ani’l-enâm” der bir köşeye çekilir.. az yer, az içer, az uyur, az konuşur; oturur-kalkar Hakk’ı zikreder.. sürekli tefekkür ve murakabede bulunur.. derken belli bir kıvama gelince celvete (halkın arasında bulunmaya) yönelir ve insanlardan bir insan olma mülâhazasına bağlılık içinde halka hizmet etmeye çalışır.

Mefkure Kahramanları ve Uzlet

Diğer taraftan, özellikle nübüvvet mesleğinin varisleri için halktan tecerrüd ve uzlet asla söz konusu değildir. Onlara göre makbul halvet, kesrette vahdeti yakalama, halk içinde Hak’la baraber olma; Mevlânâ’nın ifadesiyle, bir pergel gibi, ayağının birini lâhût ufkuna perçinleyip diğeriyle insanlık âleminde seyahat etme, her an ayrı bir nüzûl ve urûcu bir arada yaşayarak Hak’tan aldıklarını halka aktarma ve bir ayağı merkezde dinî esaslara bağlayıp diğeriyle yetmiş iki milletin arasında dolaşma şeklinde cereyan eden celvet edalı bir halvettir.

İşte, Kur’an hizmeti böyle bir celvetîliği gerektirmektedir. Dine ve millete adanmış ruhların halkın içinde olmaları lazımdır. İ’la-yı kelimetullah davası, irşad, tebliğ ve temsil vazifesi her şeye rağmen insanlar arasında bulunmayı zaruri kılmaktadır. Dolayısıyla, mefkure kahramanlarının sadece kendilerini düşünmeleri ve muvakkaten de olsa “uzlet ani’l-enâm” deyip kendi hücrelerine çekilmeleri kat’iyen doğru değildir. Çünkü, onlar kurtuluşlarını başkalarını kurtarmaya bağlamış ve yaşatmak için yaşamayı esas almış bahtiyarlardır. Zaten, böyle insanlara yakışan da hayatlarını mefkurelerine bağlamaları ve sadece ferdî ibadet ü taat adına, şahsi kemâlât hesabına bu dünyada durmaya değmeyeceğine inanmalarıdır.

Her haliyle hüsn-ü misal olan Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, bu mevzuda da bize yol göstermiştir. İbni Mesud (radiyallahu anh) hazretlerinin rivayetine göre, cin taifesi de gelip kendisine biat edince Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Rabbim bana ins ve cinnin iman edeceğini vaad etmişti. Şimdi bu vaad gerçekleşti. Öyleyse, vazifem bitti ve yolculuk vaktim yaklaştı.” buyurmuştur. Demek ki, bir mü’min, vazifesi devam ettiği sürece dünyada kalmaya razı olmalıdır; vazifesinin bittiğine inandığı zaman da, bir an önce ten cenderesinden kurtulup Refik-i A'la’ya ulaşmayı arzulamalıdır. Evet, Kuran’a adanmış bir ruh için hizmetinin sona erdiği bir dünyada yaşamanın bir anlamı yoktur; hatta ona göre, şahsî ibadetlerine devam etse bile i’la-yı kelimetullah vazifesini yerine getirmediği bir hayat abesle iştigaldir.

Bu itibarla, şayet kendimizi i’la-yı kelimetullaha adadığımıza inanıyorsak, bize düşen halvet ve uzlet değil celvet ve ülfettir. Biz, kendimize ait itibarî değerlerden sıyrılıp bütün müktesebâtımızla hizmete koyulmalı; elimizi, dilimizi, aklımızı, mantığımızı, muhâkememizi insanlığın saadetine bağlamalı ve ancak başkalarını ebedî mutluluğa yönlendirmek suretiyle kurtulacağımıza inanarak hep insanlarıın içinde bulunmalıyız. Miraç Şehsuvarı (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in veraların verasına sehayat ettikten sonra beşeri de o ufka taşımak için tekrar insanların arasına dönmesini bir ölçü kabul ederek, biz de Allah’ın iman, Kur’an ve dava düşüncesi televvünlü lütuflarını başkalarını O’na ulaştırma yolunda değerlendirmeye bakmalıyız.

Hâsılı, halvet ve uzletten murad, kalb hanesini ağyârdan temizleyip yâr ile hemdem olmaktır. Bu açıdan, halk içinde Hak’la beraber bulunan ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhidi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar. Buna mukabil, kalbini mâsivâdan temizleyememiş ve içinden ağyar mülahazasını söküp atamamış kimseler, bütün ömürlerini uzlette geçirseler dahi yine de hakiki halvetin semerelerini hiçbir zaman bulamazlar. Halktan uzaklaşarak yalnız yaşamak ya da kalabalıklar arasında bulunup herkesle içli dışlı olmak marifet değildir; asıl hüner, kulluğun hakkını verebilmek, Mevla-yı Müteâl’e sadık bir bende olarak kalabilmek ve gönülden gelen samimi bir sesle O’nu her yana duyurmaya ve herkese sevdirmeye gayret etmektir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:23:17 +0200
Ağlattığın Yeter, Güldür Onları! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/462-aglattigin-yeter-guldur-onlari http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/462-aglattigin-yeter-guldur-onlari

Onların hayat boyu devam eden fedakarlıkları karşısında çocukların da onlara sevgi ve hürmetle muamele etmeleri hem bir insanlık borcu hem de bir vazifeydi; her insan, kendi ebeveyninin kadrini bilmeli ve onları Hakk’ın rahmetine ulaşmaya vesile saymalıydı. Heyhat ki, günümüzde sadece Allah’a karşı saygısız olanlar arasında değil, O’nu sevdiğini iddia edenlerin içinde bile, anne ve babalarının varlıklarını istiskal eden, yaşamalarına karşı bıkkınlık gösteren ve sürekli saygısızlıkta bulunan insan bozması canavarlar türedi.

Huzur Evi mi, Hicran Yurdu mu?

Ne acıdır ki, artık anne-babalar yalnızlığa ve kimsesizliğe mahkum yaşıyorlar; biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceleri “darülaceze” denilen, şimdilerde biraz kibarlaştırılarak “huzur evi” adı verilen bu hicran yurtlarıyla teselli olmaya, senede bir gün kendilerine uzatılacak çiçeklerle avunmaya çalışıyorlar.

Oysa, insan çocuklarını bağrına basamadığı, torunlarını kucağına alamadığı, ne ihtimamla büyüttüğü ciğerparelerini sevemediği ve onlara bakıp bakıp “Yavrularım!..” diyemediği bir yerde nasıl huzurlu olur ki!.. Kendisine sevgi ve hürmetle nazar eden yakınlarının bulunmadığı, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman arayıp soranının olmadığı bir yerde mutluluğu nasıl bulur ki!.. Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına “huzur evi” demekle onun sakinlerinin de gerçekten huzurlu olacaklarını sanmışız. Allah’tan ki bu müesseseler ve oralarda bazı samimi gönüller var da yaşlılarımızı bütün bütün sokağa terketmiyoruz; kendileri gibi muhtaç kimselerin arasına atıp bıraksak bile hiç olmazsa bir rahat yatak, bir sıcak çorba imkanı sağlıyoruz. Akabinde, onların da bizim var olduğunu vehmettiğimiz huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Daha ne olsun, ne güzel yiyip içip yatıyorlar!” der gibi bir tavır takınıyoruz.

Halbuki, insan hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde saadete eren bir mahluk değildir. İnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla münasebeti olan ve ancak tabiatından kaynaklanan bu alâka ve münasebetlerin gerekleri yerine getirildiği zaman huzur bulan bir varlıktır. Bir tüketim mevsimi halini alan hususî zaman dilimlerinde “dostlar alış-verişte görsün” kabilinden sözde arayıp sormalar ve sun’î tavırlar mutlu etmez insanı. Senede bir eline tutuşturulan bir demet çiçek sadece onun gönlündeki hasret ateşini alevlendirmeye yarar, dindirmez hicranını. O alâkaya, sevgiye ve içten bir tebessüme muhtaçtır; yalnızca yeme, içme ve sıcak döşekte uyuma karşılamaz manevî ihtiyaçlarını.

Kur’an Üslubu ve Valideyn

Genelde, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i seniyyede, insanın, tabiatı ve cibilliyeti itibarıyla arzu duyduğu, bir zorlama olmadan yaptığı ve yapmaktan lezzet aldığı hususlar fazlaca nazara verilmemekte; onlarla alakalı fıkhî hükümlerin ve hukukî disiplinlerin tesbitiyle iktifa edilmektedir. Fakat, şayet nefsin hoşuna gitmeyen ve insanın yapmakta zorlanacağı bir husus ele alınıyorsa, o zaman o meselenin ehemmiyeti daha genişçe anlatılmakta ve herkes o işe teşvik edilmektedir.

Mesela; izdivaç, hem fert hem de toplum hayatı açısından çok önemli bir meseledir; ailenin teşkili, milletin bekâ ve devamı, ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan kurtarılması ve cismânî hazlarının zapturapt altına alınması ancak evlilik ile mümkündür. Bununla beraber, dini kaynaklarımızda “Aman hemen izdivaca yönelin, sakın hiç durmayın en kısa zamanda evlenin; evlenmezseniz şöyle derbeder olursunuz!” türünden tehditler ve evliliğe teşvikler yoktur. Teşvik ve tergîb adına sadece onun fıtrî bir ihtiyaç olduğu ve meşruluğu ifade edilmiştir. Çünkü, izdivaca karşı insanların tabiatlarından kaynaklanan bir istek zaten vardır; bir teşvik olmasa da insanlar evliliği arzulayacaklardır. Dolayısıyla, hem Kur’an-ı Kerim hem de Sünnet-i seniyye insanları izdivaca heveslendirmekten ziyade, evliliğin sağlıklı yürümesi ve huzur vaadetmesi için gerekli olan kuralları ortaya koymayı esas almış; nikahın şer’i çerçevesini belirlemiş ve eşlerin haklarını, biribirine karşı vazife ve sorumluluklarını detaylıca anlatmıştır.

Bu espriye bağlı olarak, ayet ve hadislerde anne-baba hukuku üzerinde ısrarla durulmuş ve onların haklarının gözetilmesi ve valideyne zulüm etmekten kaçınılması hususunda tergîb (teşvik etme, isteklendirme) ve terhîblerde (sakındırma, uzaklaştırma) bulunulmuştur. Zira, insan tabiatında başkalarıyla alâkadar olma ve onların ihtiyaçlarını görme isteği sınırlıdır; cibilli olarak onda kendisini anne-babasına adama iştiyakı yoktur. Her insan mutlaka anne-babasına karşı belli ölçüde bir alâka duyar; ama valideynin şefkati evladı için kurban olmayı dahi sıradan bir iş haline getirse bile, çocuğun anne-babayı görüp gözetmesi biraz iradesini zorlamasına bağlıdır. Oysa, çocuk kendisini onların hoşnutluğunu kazanmaya vakfetse, valideynin memnuniyetini Hakk’ın rızasına vesile bilerek hizmette hiç kusur etmese, sürekli onların gözlerinin içine baksa ve onları asla incitmese, hatta bir manolya gibi buruşup solmalarından korkarak onlara dokunurken bile dikkatli davransa... anne ve babanın bütün bu güzel muamelelere hakkı vardır. Bundan dolayı da, Kur’an ve Sünnet, iradenin hakkının verilmesi icap eden böyle önemli bir mesele üzerinde ısrarla durmakta ve tergîb ü terhîbler sıralamaktadır.

Bu tergîb ü terhîblerde ortaya konan nükte de çok latif ve ibretâmizdir: Allah Teâlâ, ana-babayı “valideyn” diye isimlendirerek ikisini bir varlık gibi göstermekte, Kendi haklarını zikrettikten hemen sonra anne-babanın hukukunu nazara vermektedir; öyle ki, mevzu ile ilgili ayetlerde Peygamber hakkı bile araya girmemektedir. Mesela, Cenâb-ı Hak, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamelede bulunun.” (İsra, 17/23) buyurmakta ve Kendi hakkıyla valideynin hukukunu yanyana, beraberce vurgulamaktadır. Sonra da, şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak evladın yanında bulunursa, onlara hizmetten yüksünmemek, hatta “öff!” bile dememek, onları azarlamamak, tatlı ve gönül alıcı sözler söylemek gerektiğini belirtmekte; şefkat ve tevazu ile onlara kol kanat gerilmesini emretmektedir. Evet, Allah Tebâreke ve Teâlâ, anne-babanın evlat üzerindeki haklarını anlatırken, onlara öf demeyi bile yasaklamakta ve onları azarlamayı, küçük görmeyi, yalnızlığa terketmeyi haram kılmaktadır. Özellikle bebek sütten kesilene kadar annenin çektiği sıkıntıları ve anne-babanın çocuklarına karşı ortaya koyduğu fedakarlıkları hatırlatmakta ve “Hem Bana, hem de annene babana şükret! Unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.” (Lokman, 31/14) mealindeki ilahî beyanıyla valideynin haklarını Kendi hakkından ayırmayarak hem o valideyni nasip eden Zât’ına şükrü hem de anne-babaya teşekkürü evladın borcu ve vazifesi saymaktadır. Onların dinî esaslara ters olmayan isteklerinin yerine getirilmesini, -müslüman olmasalar bile- gönüllerinin hoş tutulmasını, dünyevî ihtiyaçlarının giderilmesini ve kat’iyen aradaki irtibatın kesilmemesini emir buyurmaktadır.

Dön Anne-Babana!..

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de, pek çok söz, hal ve tavrıyla anne-baba hakkının gözetilmesi gerektiği üzerinde durmuş; “ukûk”u (vâlideynin hak ve hukukunu gözetmeyip onlara zulmetmeyi) en büyük üç günah arasında şirkten sonra ikinci sırada saymıştır. Anne-babasına hürmette kusur edenin, Hakk’a karşı gelmiş ve kendisine yazık etmiş olacağını belirtmiştir. Nitekim, bir gün peşipeşine üç defa, ”Yazıklar olsun o kimseye!” demiş; Ashab-ı Kiram’ın “Ey Allah’ın Rasûlü, kimdir kendisine yazık eden o talihsiz?” suali üzerine “Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı halde, onları hoşnut etmek suretiyle Cennet’e giremeyip Cehennem’i boylayan kimse” buyurmuştur.

Dinimizde valideynin hukuku o kadar önemlidir ki, Sâdık u Masdûk (sallallahu aleyhi ve sellem), bir soru üzerine “Cihada denk bir amel bilmiyorum” demesine rağmen, huzuruna gelerek cihada katılmak istediğini söyleyen pek çok sahabiye “Annen, baban sağ mı?” diye sormuş, “evet” cevabını alınca da, “Git, anne-babana hizmet et. Senin cihadın onların yanında; yapış annenin ayaklarına, Cennet orada.” buyurmuştur.

Yine, hadis kitaplarında Fahr-i Kâinat Efendimiz’e biat etmek için gelen birinden bahsedilir. Ashab-ı Kiram’ın altın halkasına girmekle şereflenen o sahabi, en kutlu elleri tutar ve “Sana biata koştum ama annem babam arkada hicranla ağlıyorlardı” der. Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), hemen ellerini geri çeker, memnuniyetsizliğini yüz işmizazlarıyla ifade ederek şöyle seslenir: “Dön anne-babana, dön de ağlattığın gibi güldür onları.”

Hizmet Mazeret Olamaz!..

Bu temel kaideler zaviyesinden meseleye bakacak olursak, anne-babanın hukukunu gözetme hususunda hiçbir mazeret geçerli değildir; her fert onlara karşı vazifelerini eksiksiz eda etmek mecburiyetindedir. Bu vazife, herkes kadar hizmet erlerini de alâkadar eden bir mesuliyettir. Emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker düşüncesinden ve dine hizmet gayesinden kaynaklanan bir kısım zaruretler bazılarımızı bazı yerlere bağlayabilir; ailemizden ve vatanımızdan uzak diyarlarda yaşama ile karşı karşıya bırakabilir. Fakat, ne ile karşılaşırsak karşılaşalım, nerede yaşarsak yaşayalım, bunlar sıla-yı rahimi ve valideyni görüp gözetmeyi ihmal etmemize mazeret sayılamaz. “Hizmet adına koşuyorum, öyleyse, onların hukukunu gözetmesem de olur” mülahazası bir aldanmadan ibarettir. Dahası, anne-babaya bir başka kardeşin ya da akrabanın bakıyor olması da diğer çocukları mesuliyetten kurtarmaz; onların hakları diğerleri üzerinde devam eder.

Bu açıdan, hizmet mülahazası ve hicret düşüncesi çok önemli olsa da, anne-babayı ihmal etmeye sebebiyet vermemelidir. Sevgi erleri engin bir şefkatle bütün insanlığın saadeti adına diyar diyar dolaşırken, kendi anne-babalarını, aile fertlerini ve akrabalarını da unutmamalıdırlar. Belki iki vazifenin de hakkını beraberce verebilecekleri hizmet zeminleri ve imkanları oluşturmaya çalışmalıdırlar.

Keşke şartları zorlasanız ve anne-babanızı yanınıza alsanız. Kaldığınız evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak planlayıp anne-baba ya da nine-dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme fırsatı tanısanız. Şayet, buna muvaffak olabilecek imkanlara sahip değilseniz, o zaman da hiç olmazsa belli bir zaman takdir ederek onları devamlı ziyaret etseniz, ellerini öpüp gönüllerini alsanız; birkaç gün yanlarında kalarak hal hatırlarını sorsanız, bazı işlerini görseniz, ihtiyaçlarını giderseniz. Onlara gerçekten değer verseniz, saygı ve hürmet gösterseniz ve tecrübelerinden, bilgi ve becerilerinden istifade etseniz. Yine imkan bulabilirseniz, onları kısa süreliğine de olsa ara sıra kendi evinizde misafir etseniz; hizmet ettiğiniz beldeyi, arkadaş çevrenizi ve hayat tarzınızı onlara gösterip gönüllerine itminan salsanız.

Bunların hiçbirini yapamıyorsanız –ki bunlar yapılamayacak şeyler değildir ve onlar için ne yapsanız değer– içinde yaşadığınız çağın muvasala ve muhavere imkanlarını kullansanız; sık sık telefon etseniz, hatta görüntülü telefonlarla ya da İnternet aracılığıyla onlarla görüşseniz; siz onların güzel yüzlerini görseniz, doysanız; onlar da sizi mimiklerinizde bile seyretseler, hasret giderseler.. ve ister yanınızda kalsınlar ister misafir olarak gelsinler isterse de telefon ve İnternet vasıtasıyla sizinle görüşsünler, bütün bu görüşüp konuşmaları, yapılan hizmetlerin büyüklüğünü anlatma yolunda birer fırsat olarak değerlendirseniz. Gayesiz ve başıboş olmadığınıza inanmalarını sağlasanız; vazifenizin mahiyetini ve keyfiyetini anlatarak, vesile oldukları için onların hasenât defterlerine de pek çok sevap yazılacağına, buradaki hasret ve hicrana bedel ötede ebedî vuslatı kazanacaklarına onları inandırıp yüzlerini güldürseniz.

İnanmış Valideynin Tavrı

Gerçi, siz ne derseniz deyin, ne anlatırsanız anlatın, kafaları tatmin olsa bile ayrılıktan dolayı kalbleri mutlaka burkulacaktır. Fakat, bu kadarcık bir burkuntu da insaniyetin muktezasıdır. Çocuğu vefat etmiş bir anneye “Senin çocuğun kuş oldu, Cennet’e gitti. Öbür tarafta Allah ona şefaat hakkı verecek, Cehennem’in alevlerine sürüklendiğin bir anda o seni Cennet’in içine çekecek” deseniz; o kadıncağız mutlaka biraz teselli bulacak, azıcık sevinecektir ama yine de gönlüne söz geçiremeyecek, “Keşke, beni böyle boynu bükük bırakıp gitmeseydi” demekten de kendini alamayacaktır. İşte, sizin anne-babalarınız da belki böyle bir burkuntu yaşayacaklar; ama şayet siz dert ve davanızı onlara iyi anlatabilirseniz, onlar da her şeye rağmen yüreklerine taş basacak ve ayrılığınıza razı olacaklardır.

Evet, siz anlatmaya gayret edeceksiniz; “Anneciğim, babacığım! Bakın, dinimize ve milletimize hizmet etmeye, her yanda bayrağımızı dalgalandırmaya ve öz değerlerimizi âleme duyurmaya çalışıyoruz. Sizin arzu ettiğiniz de bu değil mi? Siz de Allah’ın rızasını kazanmak, Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ı hoşnut etmek istemiyor musunuz? Siz de biliyorsunuz ki, rıza-yı ilahiyi, şefaat-i nebeviyeyi elde etmenin yolu buradan geçiyor ve şimdiye kadar binlerce insan bu yolda yürümüşler. Ecdadımızın bazıları evlerini barklarını terketmişler, bir daha yurtlarına yuvalarına dönememişler. Hatta siz de hep anlatırsınız; babalarınız, dedeleriniz, amcalarınız i’la-yı kelimetullah veya vatan müdafaası ya da ırz-namus davası uğrunda cepheden cepheye koşmuşlar, senelerce askerlik yapmışlar ve bir daha geri gelememişler. Bir evden beş insan gitmişse, ancak birisi dönmüş, dördü şehit düşmüş. Milletimizin en parlak dönemlerinde bile evinden ayrılıp giden, bir cephede şehadet şerbeti içen insanların sayısı şimdi ayrılıp gidenlerin adedinin belki on katıydı. O günlerde dahi on evin dokuzunda feryad u figân vardı, çığlık vardı, gözyaşı vardı!..” diyecek ve derdinizi dile getireceksiniz. Kollarına atılacak, sarılacak, ellerini öpecek ve “Hakkınızı ödeyemem, isterseniz gitmeyeyim ama...” deyip boynunuzu bükeceksiniz. Emin olun, siz bu kadarcık bir samimiyet ve hürmet ortaya koyunca, Anadolu’nun temiz insanları, ayyüzlü anne-babalarınızın hepsi, birgün babamın bana dediği gibi “Orada bekleyenlerin var...” diyecek ve size hizmet beldelerinizi işaret edeceklerdir.

Manisa’ya tayin olduğum günlerde Erzurum’a gidip sıla-yı rahimde bulunmuş, anne-babamın ellerini öpmüş ve birkaç gün yanlarında kaldıktan sonra yeni yerime gitmek için onlardan izin istirham etmiştim. “Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.” deyince, babam “Önümüzdeki Perşembe’ye kadar gitmesen, yanımda kalsan!” dedi. Ben karşılık vermedim, sadece boynumu büktüm ve gitmemin daha hayırlı olacağını ima ettim. Babam, derince düşüncelere daldı, biraz bekledi, sonra gözleri yaşlı, ellerini omuzuma koydu, “Git” dedi, “Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor, git!” Bir programa yetişme gayretiyle ellerini öpüp ayrıldım ve İzmir'e döndüm. Bir hafta sonra, Ramazan ayının bir Perşembe gecesi babamın vefat ettiğini öğrendim. Son anlarında onun yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun keramet gösterircesine dile getirdiği “Bir hafta sonra gitsen!” teklifini hemen kabul etmeyişim, içimde sürekli kanayan bir yara olarak kaldı. O, yaptığım işin doğruluğuna ve bereketine inansa da, benden razı olarak “git” dese de, ben başka bir çözüm yolu bulmalı ve arzusunu yerine getirmeli değil miydim? O bir civanmertlik yapmışsa, bu fedakarlığı ona aittir ve onun fazilet  hanesine yazılır; fakat, acaba ben başka bir formül bulamaz mıydım? İşte, bu endişeden dolayı hâlâ çok ciddi bir sorumluluk hissiyle iki büklüm olduğumu söyleyebilirim.

Annem yaşasaydı, doksan yaşını aşmış olacaktı; zaten elden ayaktan düşmüştü. Fakat, öyle de olsa, şu merdivenleri çıkarken kaç defa düşünmüş ve kendi kendime “Ah anacığım, keşke hayatta olsaydın da seni sırtıma alsaydım, şu basamakları sırtımda çıkarsaydım; yemeğini yedirseydim, yatağını serseydim ve doya doya ellerini öpseydim. Sen de bana “Oğlum, Allah seni Firdevsiyle sevindirsin!” deseydin, hakkımda dualar etseydin.” demişimdir. Babam için de aynı hisleri beslemişimdir. Bunlar içimdeki ukdeler... “Keşke” demekten alamıyorum kendimi... Emin olun, bunları size bir şey ima etme mülahazası taşımadan, sadece meseleyi kendi sorumluluğuma bağlayarak söylüyorum. Her gün sırtıma alıp taşısaydım, oradan oraya götürseydim de haklarını ödemiş olamazdım ama sevgi ve hürmetimi hiç değilse o şekilde ifade edebilmeyi çok isterdim.

Vuslat Âhirete Kaldı

Heyhat ki, bazı şeylerin ve bazı kimselerin kıymetleri yokluklarında anlaşılıyor. Anne, baba, amca, dayı, teyze, hala gibi insanların kıymetleri de ayrılıklarında daha çok ortaya çıkıyor. İnsan ancak onlardan cüda düşünce ve yerleri boşalınca fark ediyor onların değerini. Firkat ateşi sinesini yakınca “Vah anam, ah babam” diyor, “dede, nine” diye inliyor, sağına soluna “amca, dayı, teyze, hala” diyerek bakıyor ama artık iş işten geçmiş oluyor. Ayrılık kadr ü kıymet bildiriyor; fakat, o andan sonra yitiği telafi etmek, eksikliği gidermek ve o boşlukları doldurmak mümkün olmuyor.

Artık, geriye tek tesellimiz kalıyor; o da, ötede onlara kavuşmak, şayet şefaat edebilecek ufka ulaşmışlarsa orada şefaatlerine nail olmak. Keşke Cenâb-ı Allah bizi temiz gitmeye muvaffak kılsa da ötede biz onların ellerinden tutsak; onlar ellerimizden tutacaksa yine tutsalar ama biz de buradaki eksikliklerimize bedel ötede onların ellerinden tutmaya hazır olsak. Neden olmasın ki?!. Kainatın İftihar Tablosu Efendimiz kıyamete ait bir sahneyi şöyle anlatıyor: Allah Teâlâ meleklerine, müminlerin çocukları için, “Bunları Cennet’e götürün” buyurur. Melekler, çocukların Cennet’e girmelerini söylerler. Çocuklar girmek istemezler, “Anne-babamız nerede?” diye sorarlar. Melekler, “Onlar sizin gibi günahsız değildi; görülecek hesapları var!” cevabını verirler. Çocuklar hem ağlaşır hem de “Anne-babamızı almadan Cennet’e girmeyiz” derler. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak buyurur ki, “Ey yavrular, haydi gidin, anne-babanızı da alıp Cennet’e girin!”

Sahih-i Müslim’de nakledilen bir rivayette de şöyle denmektedir: “Küçükken ölen çocuklar, Cennete girip çıkarlar. Anne-babaları ile karşılaşınca, eteklerine yapışır veya ellerinden tutarlar. Ana-babaları Cennete girinceye kadar, onlardan ayrılmazlar.” Taberânî’nin rivayetine göre; Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya), “Üç çocuğu ölen, Cennet’e girer” demiştir. Oradakiler, “İki çocuğu ölen de girer mi?” diye sual edince Peygamber Efendimiz, “İki çocuğu ölen de Cennet’e girer” karşılığında bulunmuştur. “Bir çocuğu ölen de öyle mi?” sorusu üzerine de, “Allah’a yemin ederim ki, çocuk düşük de olsa, annesi sabredip sevabını Allah Teâlâ’dan beklerse, o çocuk annesini Cennet’e götürür” buyurmuştur. Evet, Cenâb-ı Hak dilerse, küçücük çocukları anne-babaların imdadına yetiştirir. Rahmeti Sonsuz, o rahmetin muktezasını yerine getirirken çocukları da icraatına perde birer sebep, birer argüman olarak kullanabilir. Keşke, biz de burada salih evlat olarak yaşasak ve ötede anne-babamızın ellerinden tutsak, burada sebep olduğumuz hicran ve hasrete mukabil orada ebedî beraberliğe vesile olsak.

Evlatlarının sırtlarına vurup onları hizmete salan anne-babalar, özellikle de sinelerinde kabarıp duran şefkatten dolayı hasret ve hicranı daha derinden duyan anneler, ne mübarek ve güzel insanlardır onlar. “Git oğlum, yürü kızım; iyi yoldasınız, doğrular arkasındasınız. Bugün uyuşturucu kullananlar var, cismaniyetinin altında kalıp ezilenler var, bir şeytanî çukura yuvarlanıp bir daha doğrulamayanlar var. Allah’a şükür ki, siz O’nun yolundasınız. Kim bilir, şu hizmetleriniz sayesinde ötede bize de el uzatır, bizi de kurtarırsınız” diyen şefkat kahramanları, ne yüce, ne bahtiyar kullardır onlar... Çok büyük görünüyorlar gözüme, şefkat ve saygı hissi dolduruyorlar yüreğime. Birer âbide gibi duruyorlar önümüzde. İşte, Refia annemden ayırmadığım bu mualla annelerinizi siz de çok aziz tutmalısınız. “Sırtında gezeceğim” dese, tereddüt etmeden “İşte sırtım, bin anacığım” demelisiniz. Kadının horlandığı, hakir görüldüğü ve kendi değerlerinden uzaklaştırıldığı günümüzde siz annelerinize en yüksek payeyi vermeli ve gerçekten Cennetinizi onların ayakları altında, onlara hizmette aramalısınız.

Ebedî Hüsran İhtimali ve Bir Teselli Vesilesi

Zinhar, bu konuda hataya düşmeyin, yanlış yapmayın. Unutmayın; anne-babanın hakkını gözetme meselesinde kaybedenler ebediyyen kaybederler. Bu hakikate binaen, kolay kolay yemin etmeyen Nur Müellifi, vâlideynin hukukundan bahsederken bir kaç defa, “sözüme kanaat et, kasem ederim şu hakikat gayet kat’idir...” demekten kendini alamaz. Başka eserlerde öyle konuşmaz; ele aldığı mevzuyla alakalı sağlam deliller ortaya koymakla ve akla hitap etmekle yetinir. Fakat, söz konusu anne-baba olunca, adeta çığlık olur inler; onların hor hakir görülmeleri ve istiskal edilmeleri karşısında feryad ü figân eder. Hakikati en tiz perdeden seslendirir ve hatta yeminler ederek bu gerçek karşısında ciddi olmaları için muhataplarını uyarır.

Öyleyse, biz anne-baba hukukuna çok dikkat etmeliyiz; bu vazifenin ihmaline mazeret olabilecek bir hususun bulunmadığına inanmalıyız. Belki bu meseledeki kusurlarımıza karşı bir teselli kaynağı olarak sadece hâlis niyetlerimizi ve salih amellerimizi vesile yaparak Cenab-ı Hakk’ın merhametine sığınmalıyız. Çünkü, biz ihsan-ı ilahi olarak omuzlarımıza yüklenen ve bütün hayatımızı kendisine adamamız iktiza eden bir iman hizmetiyle de mükellefiz. Şayet, anne-babamıza karşı kusurlarımız nefsanî sebeplerden ve şeytanî mazeretlerden değil de gerçekten hizmet ile onlar arasında kalmamızdan ve mecburen hizmeti tercih etmemizden kaynaklanıyorsa, işte o zaman bizim için bir çıkış yolu olacağını ümit edebiliriz.

Onlara karşı vazifelerimizi eksiksiz yerine getirmek için çırpınıyorsak, gerçekten şartlarımızı zorluyor ve onların rızasını almak için uğraşıyorsak, ama bu arada aksatmamaya çalıştığımız hizmetlerin hakkını verme gayretiyle koştururken elimizde olmadan onların hukukuna dair bir kısım kusurlara da engel olamıyorsak, ihtimal Cenâb-ı Allah yapabildiğimiz kadarını makbul sayar. Kim bilir, belki de onlar hakkındaki hasret ve hicranlarımızı bir kısım hata ve kusurlarımızın telafisine vesile kılar. Mevla-yı Müteâl der ki, “Senin valideynine karşı şu kusurların var; fakat, din-i mübin uğrundaki civanmertliklerini de görüyorum; anne-babana karşı gönlünde beslediğin sevgi ve hürmeti biliyorum; dualarına hangi temiz duygularla onları da kattığından haberdârım. İşte, bu samimi hislerinden ve ciddi gayretlerinden dolayı bir gayeye bağlı yürüdüğün yoldaki kusurlarını affediyorum.”

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın böyle harikuladeden bağışladığı kimseler vardır ve hadis-i şerifler “Haydi seni affettim” hitabına mazhar bazı talihlilerden bahsetmektedir. Böyle bir mazhariyete ermenin yolu ise, hem anne-babanın haklarını gözetme hususunda hem de iman hizmeti uğrunda bütün imkanları değerlendirmeye çalışmak, ebedî hayat yolunda ortaya konan hiçbir ameli yeterli bulmamak, hep “Hel min mezid- Daha yok mu?” ufkunda yaşamak ve insana bir kere verilen sonsuz saadeti kazanma fırsatını tedbirli, temkinli ve dikkatli davranarak en güzel şekilde kullanmaktan geçmektedir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:19:37 +0200
Övülme Tutkusu ve Karakteristik Narsistler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/461-ovulme-tutkusu-ve-karakteristik-narsistler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/461-ovulme-tutkusu-ve-karakteristik-narsistler

Bir Nifak Sıfatı

İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar. Nitekim, Kuran-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde –meâlen– şöyle buyurmuştur: “Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler –evet, sanma ki onlar– azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır.” (Al-i İmran, 3/188)

Tefsircilere göre, bu ayet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle alakalı olarak şu iki hadise rivayet edilmektedir:

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab’ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alakalı bir hususu sormuştu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeği gizleyip yalan yanlış bazı şeyler söylemişlerdi. Yaptıkları bu iş çok hoşlarına gitmişti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teşekkür beklemişlerdi. Söz konusu beyan-ı ilahî işte o sözde alimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar değişik bahanelerle müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Şayet müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaşa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüşlülük taslarlardı. Eğer, müminler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken işleri deruhte ettiklerini, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaşlarının yanında bulunduğunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükafat görmeyi beklerlerdi. İşte, ayet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları işlerden dolayı bile övülmekten hoşlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır.

Sen de Muhatapsın!..

Evet, bu ayetin iniş sebebi olarak başka bazı olaylar da rivayet edilmektedir ama müfessirler en çok bu iki hadise üzerinde durmuşlardır. Bununla beraber, unutulmamalıdır ki, bir ayetin herhangi bir mesele üzerine inmiş olması, o ilahî beyanın sadece o meseleyle alakalı olduğu anlamına gelmez. Cenâb-ı Hakk’ın her sözü binlerce hikmetle doludur ve pek çok hadiseye ışık tutucudur. Her ayet, esbâb-ı nüzul olarak zikredilen hadiselerle beraber, onlara benzeyen diğer olaylar için de bir aynadır. Dolayısıyla, bir ayetin birden fazla hadise ile irtibatlandırılması ve o olayların herbirinin ayetin iniş sebebi olarak gösterilmesi normaldir. Bu itibarla, esbâb-ı nüzule “iktiran” nazarıyla bakarak, “Allah Teâlâ, bu ayeti belli bir hikmete mebni olarak şu hadiselerle de irtibatlandırmış olabilir” demek ve iniş sebeplerinden ziyade ayetin muhtevası üzerinde durmak gerekmektedir.

Aslında, sahabe ve selef-i salihînden çokları bu tür ayetlere muhatapları açısından değil de zemmettiği ya da övdüğü sıfatlar zaviyesinden bakıp meseleyi öyle değerlendirmişlerdir. Mesela, bir ayette inançsızların ya da münafıkların yalancılıkları nazara veriliyorsa, “Nasıl olsa onlara söyleniyor!” deyip geçiştirmemiş; “Acaba bizde de yalancılıktan bir kırıntı var mı?” diyerek hemen nefis muhasebesine girişmiş ve temkinli olmayı yeğlemişlerdir. “Şayet yalancılık Cenâb-ı Hak indinde mezmumsa ve Allah yermesini de methetmesini de sıfatlara göre yapıyorsa, yalan söyleyen kim olursa olsun o yerilmeye müstehaktır” düşüncesini benimsemiş ve bütün kötü sıfatları da bu mülahazaya göre ele almayı esas edinmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl’in hoşnut olmayacağı bir işe yanaşmamak ve su-i akibete uğramamak için hep teyakkuzda yaşamış, kendilerini asla emniyette görmemiş; Kur’an’ın zemmettiği her hal, hareket ve sıfatın kendilerinde de olmasından endişe duymuş ve onlardan uzak durmaya gayret göstermişlerdir.

Bu teyakkuz ve temkinden dolayıdır ki, selef-i salihîn efendilerimiz ehl-i küfürle alakalı ayetleri okurken bile hıçkıra hıçkıra ağlar ve onların akıbetine düşmekten çok korkarlardı. Mesela; Ömer bin Abdülaziz, “Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında zincirler olarak önce kaynar suya sürüklenecek, sonra da ateşte cayır cayır yakılacaklardır.” (Mümin, 40/71-72) mealindeki ayeti tekrar ede ede sabaha kadar ağlar ve çok defa secdeye yığılıp kalırdı. “Gün gelecek, kâfirler cehennem ateşinin karşısına tutulurken onlara şöyle denilecek: “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz!” (Ahkaf, 46/20) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyunca yemeden içmeden kesilir; ahiret meyvelerini daha dünyadayken yiyip bitirmekten ve öteye müflis olarak gitmekten korktuğu için bir bardak soğuk su içmeye, birkaç lokma yemek yemeye bile cesaret edemezdi. Doğrusu, özellikle ilk asırlardaki müminlerin genel halleri Ömer bin Abdülaziz’in halinden pek de farklı değildi. Onlar, her ayet karşısında herkesten önce kendilerini muhatap kabul ediyor ve beyan-ı ilahînin muhtevasına göre bir tavır belirliyorlardı.

En Tipik Narsistler

Bu açıdan denebilir ki; üzerinde durduğumuz ayet-i kerime, hem insanlara emrettiklerini kendisi uygulamadığı ve dine-diyanete özde bağlı olmadığı halde çok dindar, çok hâlis ve çok müttaki görünen, bu görüntüsünden ve yalan-yanlış bilgilerinden dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen Ehl-i kitap bilginlerini, hem akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergileyen, her zaman duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranan ve her zeminde ayrı bir hal ortaya koyarak hüsn-ü kabul ve kar payı arayan mürâî ve münafıkları, hem de iman kalbinde oturaklaşmadığından Cenâb-ı Allah’ın takdirini ve ahiret semerelerini yeterli bulmayan, insanların övgülerini ve dünyevî lezzetleri de arzulayan bazı müslümanları tehdit etmektedir. Evet, bu âyet, müşrikler ve münafıklar sebebiyle inmiş olsa da, başkaları tarafından methedilmeyi bir fazilet sayan, bu küfür ve nifak sıfatından uzak duramayan ve gurur, kibir, ucub gibi öldürücü virüslerden kurtulamayan müslümanlarla da alâkalıdır.

Haddizatında, yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoşlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır. Onlar, dinin esaslarından habersiz, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde, şöhretperestliğe müptela ve bohemce yaşamaya meyilli kimselerdir. Bu zelil insanların çoğu, üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır, kendilerini farklı görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik narsistler çıkar.

Öyle ki, bunlar arasında işi mana âleminin devasa kâmetlerinin dahi telâffuz etmediği “Ben kutb-u irşadım”, “Ben gavsım”... türünden iddialara kadar vardıranlar; yanında başka büyüklerden bahsedilmesinden dahi rahatsızlık duyanlar ve -kendi inanmasa da- Peygamber’in ya da falan velinin temsilcisi ve izdüşümü olduğunu söylemek gibi hezeyanlarla bir kısım muğlak ve müphem şeylere çevresini inandırmaya çalışanlar da vardır. Bu tür insanlar, gerçekte bu karakterlerin hiçbirine sahip olmadıkları halde, başkalarının kendilerini “müttakî, dindar ve Allah'tan korkan bir mümin” diyerek övmelerinden hoşlanırlar veya gerçekte tam tersi olmasına rağmen başkalarının onları “samimi, fedâkar, şerefli, başkaları için kendisini feda eden” bir insan olarak propaganda etmelerini isterler. Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içinde bulunur ve damlalarının derya, zerrelerinin güneş gösterilmesini arzu ederler.

Peygamberâne Tevazu ve Mahviyet

Oysa, hakiki müminin şe’ni tevazu ve mahviyettir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin şuurundadır ve  kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez; hatta ilahî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa halkın en şerlisi derekesine düşeceğinden korkar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoşlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Birisi ona ithafen Firdevsî’nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa, onu bile duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz. Benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi gösterir. Hele lehte de olsa mübalağalı sözleri hiç sevmez; onları büyük birer iddia ve zımnî yalan kabul eder.

İnsanlığın İftihâr Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) o eşsiz hayatını tevazu ve mahviyetle örgülemiş ve bize de bu yolu işaret etmiştir. Mesela; kendisini Hazreti Musa ile karşılaştırıp yüce kâmetini ve üstünlüğünü dile getirenleri ikaz sadedinde “Beni, Musa’ya tafdil etmeyin.” buyurmuştur. Yine “Balığın yoldaşı olan zât (Hazreti Yunus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) ayeti nazil olunca, ihtimal bazı sahabiler, “Acaba Hazreti Yunus ne kusur işledi?” diye düşünürler mülahazasıyla, Rasûl-ü Ekrem hemen “Beni, Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin...” demiştir.

O tevazu âbidesi, kendisine “Seyyidimiz, efendimiz sensin!” diyenlere karşı hep reaksiyon göstermiş ve “Hayır, efendimiz Allah’tır.” mukabelesinde bulunmuştur. Bir gün “Yâ hayre’l-beriyye / Ey yeryüzünün en hayırlısı” diye seslenen birine, “O dediğin İbrahim’dir.” sözüyle karşılık vermiştir. Gayb âlemine ait perdeler, çok defa O’nun gözünün önünden kalkmış ve Allah’ın izniyle O verâların verâsını müşahede etmiştir; ancak bir gün Hazreti Aişe (radıyallahu anha) annemizin odasında ilahi söyleyen kadınların, “Bizim aramızda öyle bir Nebî var ki, yarın ne olacağını bilir” dediklerini duyunca, onları derhal susturmuş ve “İlle de bir şey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin; ben yarın meydana gelecek her şeyi bilemem, Allah ne bildirirse onu bilebilirim!” buyurmuştur.

Ey Riyakâr Nefsim!

İnsan-ı Kâmil (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslîmât) Efendimizin halka-yı tedrisinden dersini alan ve her haliyle ona benzemeye çalışan Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) da peygamberâne tevazu ve mahviyetin en güzel mümessillerinden biri olarak yaşamıştır. Öyle ki, hayatı boyunca methedilmeyi hiç sevmemiş ve övülmekten hep rahatsızlık duymuştur. Hatta rızası olmadığı halde övüldüğü zamanlarda utancından kıpkırmızı olmuş ve Allah korkusundan dolayı hemen el açıp şöyle duada bulunmuştur: “Rabbim! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Âlemlerin Rabbi! Halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip et; insanların bilmedikleri günahlarımı da bağışla! Söyledikleri güzel sıfatlardan dolayı kendini beğenmişlik ve gurur gibi tehlikelere düşmekten beni koru!”

Demek ki, takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir; “Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baş başa bırakıp ayağımı kaydırma!” diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteal’e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı müminler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir. Nitekim, Vehb bin Münebbih hazretleri buyurur ki, “Bir insanın dini hayat adına en güzel ahlakı, dünyaya rağbet etmemesidir; en şerli huyu da, nefsinin arzu ve isteklerine uymasıdır. Nefse uymanın alâmeti ise; malı, makamı ve insanlar arasında methedilmeyi sevmektir.”

Ayrıca, Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Allah bu dini fâcir bir adamla da te’yid ve takviye eder.’ sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o racül-ü fâcir bilmelisin!” diyerek bize mümince düşüncenin bir başka yanını hatırlatmıştır. Bu mülahazaya bağlı kalan bir insanın, teveccüh-ü nâs beklemesi, hüsn-ü zannın layık gördüğü makamlara dilbeste olması, methedilmeyi arzulaması ve riyaya, süm’aya girmesi düşünülemez. Çünkü, o hizmetlerini, kendisine verilmiş nimetlerin şükrü ve kulluk vazifesi olarak görür; bu düşünceyle ucub ve riyadan da kurtulur.

Koynunda Akrep Var!

Hakiki bir mümin, hakkında methiyeler dizildiği zaman sevinmediği gibi yerildiği zaman da üzülmemelidir. Aslında, insanın kendi kendisini sorgulayıp küçük göstermesi bir açıdan kolaydır; fakat, kusurlarının başkası tarafından sayılıp dökülmesi şeklindeki bir zemm fırtınası karşısında “Koynumdaki akrebi haber verene rahmet!..” diyebilmesi çok zordur. Belki insan o fırtına geçtikten belli bir süre sonra kendi kendine “İyi ki kusurlarımı söyledi; beni bitirmek üzere olan hatalarımı haber verdi” diyerek memnuniyetini ifade edebilir; fakat, yerildiği o ilk anda hazm-ı nefiste bulunarak, “Allah senden razı olsun; hatamı söylemekle bana yardımcı oldun” diyebilmesi babayiğitçe bir tavırdır.

Bize bu konuda da hüsn-ü misal olan Hazreti Üstad, gıyabında tezyifkârâne sözler söyleyen ve kendisine hakaret eden biriyle alakalı şöyle düşündüğünü ifade ediyor: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardım etmiş olur. Eğer yalan söylemişse, bu da beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. (...) boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.”

Evet, o büyük insan da hiçbir zaman takdir beklememiştir. Hatta kendisine takdir hissiyle bakan talebelerini hemen tekdir etmiş; “Niçin yüzüme öyle bakıyorsunuz? Ben kendimi sevmiyorum. Bana haddimden fazla makam vereni de sevmiyorum” demiştir. Bir gün, bir talebesi  “Bu muhteşem eserlerin müellifi olan zât elbette büyük bir zâttır” diye içinden geçirip hayranlıkla kendisini süzünce “Bana makam vermeyin” diyerek onu ikaz etmiş ve nazarları şahsına değil Kur’an hakikatlerine çevirmeye çalışmıştır. Şu sözlerle kendi nefsine seslenirken aslında bize -baştan beri anlatmaya çalıştığım- mümince düşünce tarzını bir kere daha hatırlatmıştır: “Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlikte değil, hüdâbinliktedir.”

Hasılı; yaptıklarından ötürü sevinip şımarmak ve hiçbir katkıda bulunmadığı başarıların, hiç üzerinde taşımadığı güzel sıfatların bile kendisine atfedilmesini ve onlardan dolayı övülmeyi istemek bir küfür ve nifak sıfatıdır. Ne var ki, takdir ü tebcil beklentisi kalbi öldüren bir virüs olarak bazı müminlerde de bulunabilmektedir. İmanda olgunluğa adım atmış bir insanın nazarında yergi ile övgü eşittir; o zemmedilme ile methedilmeyi bir bilir. Medihten hoşlanmadığı gibi, methedene karşı da içinde bir burukluk hisseden; bir manada yergiden memnun olan ve kendisini yeren kimseye hiddet etmek şöyle dursun, onu yardıma koşmuş bir dost olarak gören insan ise, kemal ehli hakiki bir mümindir. Zira, böyle biri, övülmenin gönül dünyası için zararlı bir fitne olduğunu bildiğinden dolayı methedenden hiç hazzetmez; gıybet, iftira ve bühtana girmeden, “müspet tenkit” diyebileceğimiz bir üslupla kendisini zemmedeni ise, kusurlarını hatırlatıp onlardan kurtuluş yolu gösterdiği ya da sabredip sevap kazanmasına vesile olduğu için memnuniyetle karşılar.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:16:00 +0200
Bu Şeref Bize Yeter! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/460-bu-seref-bize-yeter http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/460-bu-seref-bize-yeter

En Büyük Şeref Vesilesi

İzzeti tevazu ile atbaşı götüren büyük halife, yanlarındaki tek deveye hizmetçisiyle beraber nöbetleşe olarak binmeyi kararlaştırmış ve bir süre yaya daha sonra da bir müddet deve üzerinde olmak üzere Kudüs önlerine kadar gelmişti. Onun bu şekilde Mescid-i Aksa’ya yaklaştığını haber alan muzaffer komutanlar, “İnşaallah, Ürdün nehrini geçerken deveye binme sırası Hazreti Ömer’e gelir. Aksi halde, kendi saraylarında ihtişam ve debdebeden başka bir şey görmeyen Bizans halkı, halifeyi hizmetçisini deveye bindirmiş, kendisi paçalarını sıvamış ve devenin yularından tutmuş bir halde görürlerse yanlış mülahazalara girer ve onu hafife alırlar.” diyerek dua etmeye durmuşlardı. Onlar, bu şekilde dua etseler de –takdîr-i ilahî– tam nehri geçecekleri zaman, yürüme ve devenin yularından tutma sırası yine Hazreti Ömer’e gelmişti.

Mü’minlerin halifesini karşılamak için nehrin kenarına koşanlar hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü, dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde  yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak bir izar (gömlekten az uzun tek parça elbise, peştemal) ve bir sarıktan başka bir şey yoktu. Ayrıca, yüce Halife’nin o basit elbisesi, oraya gelinceye kadar, devenin üstündeki semere sürtüne sürtüne birkaç yerinden yırtılmıştı, o da her defasında bu yırtık yerleri –birer şeref nişanesi ekler gibi– yeniden yamamıştı.

Onu istikbal eden müslümanlardan bazıları bu durumu biraz yadırgadıklarını ve Rumlara açılan bir kapı mahiyetindeki o topraklarda İslam halifesinin böyle görünmesini uygun bulmadıklarını ifade etmek istemişlerdi. Nihayet, içlerinden sözü dinlenen birisi, “Emirü’l-mü'minîn! Büyük bir kalabalık sizi bekliyor; bu insanların önüne bir sultana yaraşır şekilde aziz ve heybetli bir kılık-kıyafetle çıksanız!..” demeye kalkışınca, daha o sözünü bitirmeden, adalet timsali yüce halife, “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Madem ki, bizi aziz eden İslam’dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” diyerek sesini yükseltmişti. Bütün bu olup bitenleri bir köşeden seyreden Kudüs’ün ruhânî reisleri, “İşte, biz, anahtarları ancak bu zata veririz; çünkü, kitaplarımızda haber verilen vasıfların hepsi bunda mevcuttur” demiş ve onları Hazreti Ömer’e teslim etmişlerdi.

Tabiîlik Esastır

Aslında, Hazreti Ömer efendimiz gibi bir ruh insanının başka türlü davranması da düşünülemezdi. Allah’a kul olmayı en büyük iftihar vesilesi sayan ve bunun ötesinde başka şereflere iltifat etmeyen bir insana, izzet ve tevazuyu cemeden o halden başkası yakışmazdı. Zaten o, fakirâne ve sade bir hayat tarzını ihtiyar etmiş, hayatını hep aynı çizgide götürmüş, ömür boyu zâhidane yaşamış ve ruh dünyasındaki izzet ve hamiyeti temennasız bir tavır olarak dışa aksettirmişti. Dolayısıyla, her zamanki hal üzere hareket etmek ona tabiî geliyordu; kendini başkalarına beğendirme lüzumu hissetmiyor ve o gayeye matuf gayretleri sun’îlik olarak değerlendiriyordu. Öyle bir sun’îlikle kendini ifade etmenin samimiyetsizlik olacağına ve karşı tarafta tereddüt hasıl edeceğine inanıyordu. Bu açıdan, Emirü’l-mü’minîn’in bir hususiyeti vardı.

Meseleyi kendi açımızdan değerlendirecek olursak; bugün biz, normal hayatımızda da kendimize çeki-düzen vermeye çalışıyor, yememize-içmemize dikkat ediyor ve kılık-kıyafetimize özen gösteriyoruz. Hatta, çoğumuz frenk tarz-ı telebbüsüne alışmışız, giyim-kuşamımızı belli kalıplara göre ayarlıyoruz. Değişik lüksler edinmişiz, fantezilere girmişiz ve bunları genel tavrımızın bir yanı haline getirmişiz. Dolayısıyla, bizim başkalarının karşısına çıkarken fakirâne ve zâhidane bir tavra girmemiz sun’î olur. Günümüzde normal kabul edilen ve bizim de tabiî görüp sahiplendiğimiz bir uygulamayı sadece “görünme” duygusuyla değiştirmemiz, kelimenin tam manasıyla “riya” sayılır ve muhataplarımızın gönlüne de şüphe atar. Tevazuya niyet tevazuyu izâle eder; “görünme” kasdıyla bir kalıba girme, insanları kandırma manasına gelir. Bu itibarla, biz, her zaman nasılsak başkalarına karşı da öyle bir hal sergilemeliyiz; olduğumuz gibi görünmeli ve asla sun’îliklere girmemeliyiz. Tabiîlik peşinde olmalı ve hep tabiî davranmalıyız.

Konuma Göre Tavır

Diğer taraftan; Hazreti Ömer efendimiz o gün devlet-i âliye-yi İslâmiye’nin başındaki bir halifeydi. Konumu itibarıyla o, başına bir çuval bile geçirseydi, karşı taraf onun karşısında serfurû etmek, iki büklüm olmak zorundaydı. Dahası, güç ve kudret elindeyken Emirü’l-mü’minîn’in o denli mütevazı oluşu, onun ihtişam ve heybetini adeta katlıyordu. Bir darbeyle Sasani’yi, bir hamleyle de Bizans’ı dize getiren bir insanın zihinlerdeki ihtişamı ve kalblere saldığı haşyet, onun kılık-kıyafetini görmelerine, düşünmelerine ve değerlendirmelerine fırsat vermiyordu. Dolayısıyla, Hazreti Ömer’i tabiîlikten uzaklaştıracak bir durum da söz konusu değildi.

Bize gelince; -bazılarının zannına göre- kast sisteminin alt basamaklarında ancak yer bulabiliyoruz. Büyük devletlerle kıyaslandığımızda fakir ve ezik bir ülkenin vatandaşları addediliyoruz. Maalesef, özellikle bir kısım aydınlarımız başta olmak üzere çoğumuz bu hali bir komplekse de dönüştürmüş bulunuyoruz. Bazı devletlerin ekonomik durumlarına, askeri güçlerine, teknolojik terakkilerine... bakınca gökteki yıldızları seyrediyormuşuz gibi bir hal alıyor ve kendimizi küçük, basit, seviyesiz görme hastalığından ve zillet izhar etmekten bir türlü kurtulamıyoruz. İşte, bu kompleks içinde bulunduğumuz ve kendi kimliğimizi aradığımız sürece, başkalarının yadırgayabileceği bir giyim kuşamda, hal ve edada ısrar etmemiz izzetli davranmak değil kendi değerlerimizi âleme duyurabilmenin önünü tıkamak demektir. Böyle bir durumda  en uygun davranış, -dinin mutlak emirlerine ters olmamak şartıyla- umum tarafından hüsn-ü kabul görecek bir kılık kıyafeti tercih etmektir.

Mesela, önemli bir toplantıya giderken güzelce giyinip hazırlanma ve herkesin normal göreceği bir kıyafetle orada bulunma varken, tabiî görünme kasdıyla ev kıyafetleriyle o toplantıya katılma günümüz insanları için bir sun’îlik sayılır. Böyle bir tavır, bizi üçüncü, dördüncü, hatta beşinci sınıf bir toplumun fertleri kabul eden kimselere duygu ve düşüncelerimizi anlatabilme yolunda da hiçbir fayda sağlamaz. O türlü bakışlar varken, -öze bağlı kalma mülahazasıyla bile olsa- insanların yadırgayacağı bir imajla onların karşılarına çıkmamız dinlenme ve kabul görme şansımızı bütün bütün azaltır. Bu itibarla da, muhataplarımız karşısında söz sahibi olabilmemiz, söyleyeceklerimizi eksiksiz söyleyebilmemiz ve kendimizi tam anlatabilmemiz için başlangıçta onların da tuhaf karşılamayacağı bir edada olmamıza ihtiyaç vardır. Böyle bir davranış, âdet ve göreneklerimizden taviz verme de demek değildir. Bu, karşı tarafı üstün görmekten kaynaklanan bir komplekse bağlı yapılıyorsa, işte o zaman tavizdir ve özden uzaklaşmadır; fakat, dine hizmet mülahazasına bağlı ve muhatapların önyargılarını kırmaya matuf ise -zannediyorum- Cenab-ı Hakk’ın da bağışlayacağı uygun bir üsluptur.

İç Doygunluk

Aslında, kıymet, itibar, büyüklük, yücelik, şeref ve haysiyet manalarına gelen “izzet” tabiri öz olarak kalbdeki doygunluğu ifade etmektedir. Evet, “iç doygunluk” erdemine ulaşan kimselere göre, izzet ve itibar boy bos, soy sop, giyim kuşam, kılık kıyafet, makam mansıp ya da servet ü sâman ile kazanılmaz; şeref ve haysiyet, halka hizmetkâr olmakta, hak ve hakikatin yanında bulunmakta, dine bağlılıkta ve kulluk vazifesini hakkıyla yerine getirmekte aranır. Bu inanıştaki insanlar için debdebe ve ihtişam arayışı manasız ve boş bir uğraştır; çünkü, böyleleri iman nurları sayesinde kalbî doygunluğa ulaşmış ve gönül itminanına ermişlerdir.

Evet, dine intisabın ve imanla nurlanmanın hasıl ettiği izzeti hissedebilenler için ondan başka şeref arayışı fuzulîdir. Çünkü, Allah’a intisabın çok büyük bir pâye olduğunu kavrayabilen, dinin ruhunu içine sindirebilen ve dini, hayatına hayat kılabilen bir insanın tavırları, davranışları, oturuş kalkışı, hadiseleri yorumlayışı ve dünyaya bakışı kat’iyen sırtındaki urbalarla ölçülüp tartılmayacaktır, hal ve tavırlarındaki ciddiyetle, imanının dışa akseden şualarıyla tartılıp değerlendirilecektir. Zira, böyle biri, her zaman aynı inanmışlıkla ve doygunlukla hareket eder; onun her hali mescide giriyor, namaza duruyor, Allah huzurunda bulunuyor gibi ciddi, vakur ve öteler televvünlü olur. O kendini bulmuş bir insandır, doludur, doygundur ve itminana ermiştir. Gönül hayatı itibarıyla bu doygunluğa ve dolgunluğa erişen bir insan otursa da kalksa da, yürüse de koşsa da, konuşsa da sussa da... her hali diğer insanlar üzerinde tesirli olur, saygı uyarır. Hiç kimse, o insanın sırtındaki urbaya takılıp kalmaz. Adeta onun üzerindeki her şey şeffaflaşır. İnsanlar, sadece onun duygu ve düşüncelerine, hatta ruhunun derinliklerine odaklanır.

Boşluk Doldurma Cehdi

Bu doygunluğa ulaşamamış ve İslam’ın kazandırdığı şeref ve haysiyeti gönlünde duyamamış kimselere gelince, işte onlar izzeti giyim kuşamda, kılık kıyafet ve nam ü nişanda ararlar. Gönüllerindeki o boşluğu bazen bir urbayla, kimi zaman muğlak ifadelerle, bazen sağdan soldan aşırdıkları parlak görünümlü kuru malumatla, bir başka zaman da tuhaf hareketlerle, acayip tavırlarla doldurmaya çalışırlar. Bir sürü eksik, bir sürü boşluk vardır onların gönüllerinde, hal ve tavırlarında. Dini bilgileri hiç yoktur, ya da çok azdır onların; bu eksiklik büyük bir boşluk hasıl eder gönül dünyalarında.. dinî hayatı içlerine sindiremediklerinden dolayı duygu ve düşünceleri sığdır; bu sığlık vicdan genişliği adına bir başka boşluk oluşturur ruhlarında.. bilgi onların kalb ve kafalarında marifete dönüşmemiştir, nazarîlik amelîliğe inkılap etmemiştir; dolayısıyla onlar hamdırlar, olgunlaşamamışlardır, karakter adına sürekli gel-gitler yaşamaktan kurtulamamışlardır.. bu durum da onlarda iç içe başka boşluklara sebebiyet vermektedir. İşte, böyle kimseler, o boşluklarını doldurabilmek için -az evvel ifade ettiğim gibi- tavırlarında, davranışlarında, kılık kıyafetlerinde, konuşmalarında, el ayak hareketlerinde ve hatta mimiklerinde hep yabancı malzemeye başvurur, lükse ve fantezilere girer ve sürekli dolgu malzemesi kullanmaya çalışırlar. Bir manada lükslerle boşluk doldurma cehdi, fantezilerle eksikleri giderme gayreti gösterirler. Dolayısıyla, onlar yücelik ve yükseklik vesilelerini kendi gönülllerinde, iç derinliklerinde değil, dışarıda ve dolgu malzemelerinde ararlar.

Hasılı, Hazreti Ömer efendimiz gibi “Allah bizi İslâm dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir.” diyebilmemiz ve Hakk’a intisabın kazandırdığı şerefi gönlümüzde duyabilmemiz, bütün komplekslerden kurtularak “iç doygunluk” dediğimiz kalb itminanını yakalamamıza bağlıdır. Zira, Yaratıcı’ya yönelen, gerçek kıblesine dönen ve arzulara kulluk, kuvvete kulluk, şehvete kulluk, şöhrete kulluk gibi çeşit çeşit kulluklardan kurtularak sadece Hakk’a kul olmak suretiyle en büyük pâyeye ulaşan bir insan iç doygunluğa ermiş bir insandır. O, Hazreti Mevlânâ edasıyla, “Kul oldum, kul oldum, kul oldum... Her köle, hürriyete erince mesut ve bahtiyar olur. Ben Sana kulluğumla saadet ve sevinci buldum.” diyen ve kulluğuyla beraber bir çeşit sultanlığa eren bahtiyardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:09:33 +0200
Çarşının Yiğitleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/459-carsinin-yigiteri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/459-carsinin-yigiteri

Dünyayı ve dünyevîliği bütün bütün terkederek Cenâb-ı Hakk’a yönelir ve bu teveccühü korumak için dünya işleriyle meşgul olmamaya, hatta kalabalıklardan bile kaçmaya ve bir çeşit halvet yaşamaya çalışırlar. Bunlar, ulaşmaları gerekli olan Zât’a ancak mâsivâyı terketmek suretiyle ulaşabileceklerine inanırlar. Böyle olunca da, alış-veriş, çarşı-pazar, para-pul gibi dünyayı hatırlatan şeyleri Mevlâ-yı Müteâl ile kendi aralarına girebilecek birer engel gibi görürler; kalb ve ruh selametini bu dünyalıklardan kaçmada ve bir kenarda ibadete koyulmada ararlar. Dolayısıyla, ticarete de sıcak bakmaz ve elden geldiğince ondan uzak dururlar.

Aslında, bir insanın zühdü tercih etmesinde ve hayatını zâhidâne bir çizgide götürmesinde bir mahzur yoktur. Bilakis, lüks hayatın, rahat ve rehavetin tehdit edici yanları vardır. Nitekim, Cenâb-ı Hak, “Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, o belde hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz.” (İsrâ, 17/16) buyurmaktadır. Demek ki, lükse alışmış, sefâhate düşmüş, keyif sürmeye müptela, hayvaniyet ve cismaniyet hapsinde mahkum kimselerin varlığı, içinde bulundukları toplum için bir sebeb-i felakettir. Çünkü, onlar sadece son model arabalar, yatlar, villalar ve yalılar hayal etmek, bunlara sahip olmak ve zevkten zevke koşmaktan başka bir şey yapmazlar. Hatta cismanî ve hayvânî zevklerini tatmin yolunda vicdana zarar olmadık tavizler verirler. Tabii, böylelerinin milleti ve ülke menfaatlerini düşünmeleri de mümkün değildir. O mevzuda söyledikleri sözlerin tamamı -bağışlayın- yalanın daniskasıdır. Ömrünü, yeme, içme, eğlenme ve sonra da yan gelip kulağı üzerine yatma gel-gitleri arasında berbat eden kimselerin “millet, vatan, ülke, ülkü, bayrak” ihtiva eden sözleri sadece koca birer yalandan ibarettir.

Esâretimizin Sebeplerinden Biri

Evet, insan şahsı adına zâhidâne bir hayatı tercih edebilir; kût-u lâyemûtu (hayatını devam ettirecek, belini dik tutacak kadar bir yiyeceği) ve eski-püskü, yamalı bir hırkayı kâfi görebilir. Nitekim, bu anlayışı meslek edinen insanlar da olmuştur. Dahası, böyle bir hayat felsefesi, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bazı ifadelerine de dayandırılabilir. Mesela, Beyan Sultanı, “Dünyada bir garip, yahut bir yolcu gibi ol, nefsini kabir ehlinden say!” nasihatında bulunmuş ve “Benim dünya ile ne alakam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki halim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun haline benzer.” buyurmuştur. İşte, bazıları, meseleyi sadece bir yanıyla değerlendirerek, burada bir misafir gibi yaşama ve dünyanın cazibedâr güzellikleriyle hiç oyalanmama esasını benimsemişlerdir. Belki Cenâb-ı Hak’la münasebetleri açısından istidat ve kabiliyetleri, idrak ve ufuk seviyeleri de öyle bir meşrebe meyletmelerini gerektirmiştir. Fakat, onların bu hali sübjektiftir (şahsî, ferdî ve dar bir daireye aittir). Objektif (küllî, afakî ve kuşatıcı) olan Seyyidü’l-Mürselîn’in hali ve yoludur; Hulefâ-yı Râşidîn (radiyallahu anhüm ecmaîn) efendilerimizin meslekleridir. Bu geniş caddenin sâlikleri, şahısları adına az yeme, az içme, hayrete varma, fânî olma ve böylece O’nu bulma istikametinde hareket edebilirler; ancak, hey’et-i umumiyeye bakan yanları itibarıyla, fakr ü zarureti, yokluk ve sefaleti, güçsüzlük ve acizliği asla kabul etmezler. Milletin geleceği söz konusu olduğunda, ehl-i küfrün vesâyetine düşmemek için siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel sahaların hepsinde azami gücü, kuvveti, zenginliği yakalamanın gereğine inanırlar; aksi halde, başkalarının mahkumu olmayı kaçınılmaz görür ve bunu da İslam’ın kaybı sayarlar.

Şüphesiz, Allah Teâlâ, ehl-i küfrün mü’minler üzerinde sultasına razı değildir. Bu itibarla, hayatın herhangi bir sahasında başkalarının eline teslim olmak ve onların tahakkümü altına girmek Allah’ın rızasından uzaklaşma manasına gelmektedir. Öyleyse, inanan insanlar, ne yapıp edip kendi ekonomilerini ayakta tutmalı, iktisadî zenginliği sağlamalı, siyasî istikrara ulaşmalı, kendilerine yönelen kem gözleri, hain bakışları kesecek, kötü niyetlilerin içlerine korku salacak kuvveti elde etmeli ve böylece dünya muvazenesinde söz sahibi olmalıdırlar. Yoksa, başkaları geniş imkanlarıyla bazılarını satın alır, size musallat ederler; ekonominizin altını üstüne getirir, asayiş ve huzurunuzu bozar ve sizi belinizi doğrultamayacağınız bir hale sürüklerler. Bu açıdan, teşriî emir ve nehiyleri gözetip dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmenin yanısıra, tekvinî emirlere riayet etmek, yani, Allah’ın kainatta câri sünnetine (kanunlarına) uygun davranmak takvânın önemli bir buudu sayılmıştır.

Maalesef, biz, takvânın çok önemli bir yanı olan “tekvinî emirleri gözetme” esasına gereken değeri vermediğimizden zenginliklerimizi bir bir kaybetmiş ve ezilmişiz. Daha sonra, onlarca sene devam eden bu hatamızı telafi etmeye çalışırken daha büyük bir yanlışlığa düşmüşüz: Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüş, “Biz de kevnî kanunları değerlendirerek onlara yetişeceğiz” demişiz; ama ne yazık ki, mukaddes değerlerimizi bir kenara atmakla işe başlamışız. Takvâyı bu iki kanadıyla beraber ele alıp değerlendiremediğimiz için Kur’an’dan tam istifade edemediğimiz gibi, çağımızı da iyi okuyamamış ve bazı sahalarda Batılı toplumlara avuç açmaya mahkum olmuşuz.

Bu itibarla, zühd ve takvâyı ele alırken meselenin millete ve topluma bakan yanları da gözden kaçırılmamalıdır. Aksi halde, insan halvet ve inzivada geçireceği zâhidane bir hayatla belki kendi nefsini kurtarabilir ama müminlerin ekseriyetinin bu şekilde düşünüp ona göre bir gidişat tutturduğu bir toplumda umumi manada milletin ve İslam’ın ihmal edilmesi de söz konusu olur. Böyle bir ihmalin vebali de o müminlerin bütününün defterlerine kaydolur.

Aslında, ne zenginlik ne de diğer dünyevî imkânlar zühde mani değildir. Elverir ki, insan dünyanın mahkumu olmasın ve dünyevîliklere karşı hâkimiyetini korusun. Zaten, zühdün özü ve usaresi, -Nur Müellifi’nin ifadesiyle- dünyayı kesben değil, kalben terk etmek ve dünya umurundan kaybettiğine üzülmemek, kazandığına da sevinmemektir. Bu açıdan çok varlıklı ama aynı zamanda zâhid bir kul olmak her zaman mümkündür.

Zühdün Peygambercesi

Vâkıa, Medîne'nin Gülü Varlığın Özü Efendimiz, kalbi zühde göre programlandığı halde fakirlerden fakir yaşamayı tercih etmiş ve ömrünü hep zâhidâne geçirmişti. Zirâ O, ümmetine ve hususiyle de irşad erlerine misâl olma mevkiinde idi. O, böyle davranmakla hem tebliğ ve temsil vazifesinin dünyaya alet edilmemesi gerektiğini eşsiz yaşantısıyla göstermiş, hem bu yüce vazifede “Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir.” diyen bütün peygamberlerin duygularını yeniden seslendirmiş, hem de Kur’an hadimlerine bir nümûne, bir rehber olma sorumluluğunun hakkını vermişti. Bundan dolayı, hayatını en fakirâne bir çizgide sürdürmüştü.. sürdürmüştü ama ümmetinin fakr u zaruretine asla razı olmamış; ashabını çalışıp kazanmaya, güçlü bir toplum meydana getirmeye teşvik etmiş ve onları el açan değil el uzatan insanlar olma ufkuna yönlendirmişti.

Rehber-i Ekmel’den derslerini alan Ashab-ı güzîn de aynı çizgiyi takip etmişlerdi. Mevlânâ Şiblî’nin anlattığına göre; Hazreti Ömer (radiyallahü anh), dörtbir cephede hasımlarıyla hesaplaşırken, onca at ve onca deveyi harp meydanına sevkediyor ama bununla beraber harbe iştirak etmeyen binlerce atı da hazır bekletiyordu. Meselâ, Medine civarındaki çiftliklerde savaşa hiç katılmamış asil Arap atlarından tam kırkbin tane, Suriye civarında da yine aynı sayıda at besleniyor ve yedekte tutuluyordu. Fakat, milletinin selameti ve istikbali için askerî gücünü bu denli kavî tutan ve o büyüklükte bir sermayeye sahip olan Seyyidina Ömer, günde belki sadece bir defa ekmeğini zeytin yağına banıyor, yiyecek olarak onunla iktifa ediyordu.

Adalet timsali Ömer Efendimiz, bir gün hanımının, saçlarına zeytin yağı sürmüş olduğunu görüyor. Saça sürülen zeytin yağı kaç para eder! Fakat bu, Ömer hassasiyeti.. sormadan duramıyor: “O zeytin yağını nereden aldın?” diyor. Hanımı, “Hani, fakirlere yağ dağıtmak için kullandığın kazanlar vardı ya.. işte onlardan biri henüz yıkanmamıştı; o kazanın dibinde kalan yağı kullandım” cevabını veriyor. Hazreti Ömer, bu cevaptan hiç memnun olmuyor ve “Millete ait zeytin yağını nasıl kullanabiliyor, onu saçlarına ne hakla sürüyorsun?” diyerek bu hoşnutsuzluğunu dile getiriyor. –Milletin malını “hortumlayıp” duran modern kırk haramilerin kulakları çınlasın!..–

Tertemiz yaşantısıyla ilk halifelere ve hususiyle de adaletin temsilcisi Hazreti Ömer’e çok benzeyen Ömer bin Abdülaziz de, ekonomisi ve siyasi istikrarı bozulmuş bir devletin başına halife seçiliyor. Allah’ın izni ve inayetiyle, ikibuçuk senede başkalarının otuz yılda yapamayacakları hizmetleri yapıyor. Öyleki, onun icraatları neticesinde Türkiye’den kat kat büyük bir devletin hazinesi dolup taşıyor. Bir gün, maliye nâzırı gelip “Efendim, hazinemiz haddinden fazla dolu; harcamalarımızın çok üstünde gelirimiz var. Bu imkanı nasıl değerlendirmemizi istersiniz?” deyince, “Halka zekat dağıtın ve muhtaç kimse bırakmayın” diyor. Bir süre sonra maliye nazırı tekrar gelip “Efendim, neredeyse herkes zekat verecek hale geldi ama hâlâ fazlamız var; yapmamızı istediğiniz bir iş varsa emrinize âmâdeyiz!” diyor. Ömer bin Abdülaziz “Onbeş yaşına girmiş, rüşt çağına ermiş herkesi evlendirin; gençlere ev kurmalarında yardımcı olun.” mukabelesinde bulunuyor. İşte, ülkesini ve halkını öyle bir zenginlik ve refah seviyesine yükselten insan, kendi adına ise zühd yolunu tercih ediyor. Velid döneminde onbin dinar maaş alan halasının tahsisatını bile kesiyor ve halacığım “Hak ettiğimiz kadarını alalım, gerisi bize haram olur” diyor. Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı biraz da ekmek getiriyor ve “Halacığım yemek istemez misin?” diyor, ekmeği yağa banıp yiyor. İşte, bu sayede tefessüh etmek üzere olan bir toplumun bağrında yeniden zühd anlayışını, Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini yeşertiyor.

Çarşı-Pazardan Nebiler-Sıddıklar Arasına

İşte, zühdün ferde ve topluma bakan yanlarını tefrik edemeyen, takvâ ile alakalı arzetmeye çalıştığım hakikatleri ve incelikleri kavrayamayan bazı kimselerin ticareti, çok çalışıp çok kazanmayı ve zengin olmayı gereksiz, hatta zararlı görmelerine karşılık, Allah Rasûlü, “Sâdık ve emin tâcir şehitlerle, sıddıklarla ve nebilerle beraberdir” diyerek bir manada müminleri ticarete teşvik etmektedir. Şu kadar var ki, Allah’ın en sevgili kullarıyla beraber haşredilmesi için ticaret adamının mutlaka doğru, dürüst ve güvenilir bir insan olması gerektiğini de nazara vermektedir.

Evet, İslam’ın ticaret ahlakını esas alan bir tâcir, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve güvenilirliği ile muhatabına güven vermelidir. Müşterinin bilgisizliğini, gafletini ve ihtiyaç içinde olmasını sûiistîmal etmemeli ve asla kimseyi aldatmamalıdır. Hatta aldatan ve kandıran bir insan olmayı, İslam dairesinin dışına çıkma gibi saymalı ve böyle bir akıbetten ürkmelidir. Evet, mümin aldansa da aldatmaz. Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, bir satıcının, ıslandığı için tartıda normal ağırlığından daha fazla gelen bir miktar buğdayı satmaya çalıştığını görünce, “Niçin ıslak tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?” diyerek onu ikaz ettikten sonra, “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuş; kusurlu bir malı, ayıbını söylemeden satmanın bir Müslüman’a yakışmayacağını ve ondan gelen paranın da helal olmayacağını belirtmiştir.

Mahşerde nebilerle beraber olacak tâcirin en önemli vasfı sıdktır. Yalan söylemek ve hele yalan yere yemin etmek büyük günahlardandır. Allah Teâlâ, çok küçük menfaatler elde etmek için Nam-ı Celîlini kullananların ve yeminler ederek insanları aldatanların ötede yüzlerine bakmayacaktır. Bu hakikati dile getiren Rasûl-ü Ekem Efendimiz, “elbisesini yerlerde sürüyerek kibirle yürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek malını fâhiş bir fiyatla satmaya çalışan” kimselerle Cenâb-ı Allah’ın konuşmayacağını, yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacağını ve onları can yakıcı bir azapla cezalandıracağını haber vermiştir.

Ticaret erbâbı için en az sıdk kadar önemli olan emniyet vasfı, alış-verişte âdil davranmayı, ölçü ve tartıyı tam yapmayı ve hileden uzak durmayı gerektirmektedir. Kur’an-ı Kerim, geçmiş toplumların gerileyiş, çöküş ve yıkılış sebepleri arasında ölçü ve tartıda haksızlık yapmalarını da saymakta; mesela, Hazreti Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halklarını helake götüren sebeplerden birisinin de ölçü ve tartıda hile yapmaları olduğunu hatırlatmaktadır.

Diğer taraftan, ticaret akdinde bulunan hiç kimsenin aldatılmaması için dinimizin emirleri istikametinde bir dizi tedbirler tavsiye edilmiş; mesela, alış-veriş ve borçlanma anlaşmalarının kayıt altına alınması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, bir ticarî malı pahalanması gayesiyle stoklayıp daha yüksek bir fiyatla satmak için piyasaya arzını geciktirmek anlamına gelen “ihtikâr” ve gerçek alıcı olmayan bir kimsenin satış bedelini arttırmak maksadıyla fiyat yükselterek müşteri kızıştırması diyebileceğimiz “neceş” gibi haksız rekabet çeşitleri de yasaklanmıştır. Dolayısıyla, bir tâcirin, söz konusu hadis-i şerifin şemsiyesi altına girebilmesi için ticaretteki bu türlü gayr-ı meşru muamelelerden de kaçınması gerekmektedir.

Çarşı Cephesindeki Kahramanlar

Zannediyorum, sohbetimize mevzu teşkil eden nebevî beyanı anlayabilmek için “Bikadri'l-keddi tüktesebü'l-meâlî - Meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir.” darb-ı meselini de gözönünde bulundurmamız icap ediyor. Evet, bir iş ne kadar zor elde ediliyorsa ve o uğurda ne ölçüde meşakkatlere tahammül göstermek gerekiyorsa, onun sevabı da o kadar çok olur. Nitekim, cephede düşman tarafından gelebilecek saldırıları gözetlemek için bir saat nöbet bekleme bir sene ibadete denk tutulmuştur. Düşman karşısında savaşıp şehit olma ise, bambaşka bir hayat mertebesine yükselmeye ve ötede nebîlerle ve sıddıklarla beraber Cennet’e yürümeye vesile sayılmıştır. Şayet, sâdık ve emin tâcire, ahirette en kutlulardan müteşekkil olan o üç zümre ile beraber bulunma vaad ediliyorsa, demek ki onu da bekleyen bazı zorluklar vardır. İşte, ticaret hayatında karşı karşıya kalacağı zorlukları aşabilmesi için ahirette nâil olacağı o büyük mevki ve mükâfât müjdelenerek dürüst tâcirin iradesi takviye edilmektedir.

Evet, bazı kimseler cismanî arzuları ve şehevanî duygularının altında kalır ve aldanırlar. Bazıları rahat-rehavet, yurt-yuva ve ev-bark gibi dünyalıklara takılır, yolda kalırlar. Diğer bazıları da dünyaya bütün bütün meftundurlar; mala-mülke, servet ü sâmâna asla doymaz ve hep daha çok zenginlik arzularlar. Bu arzularını gerçekleştirmek için de her türlü gayr-i meşru işlere bile tevessül eder ve burası adına ard arda yatırımlar yaparken ahiret hesabına sürekli kaybederler. Sâdık, iffetli ve helalinden kazanan bir ticaret adamı ise, pek çok insanın ayağının kaydığı bu hususlarda temkinli davranır, kaygan zeminleri dikkatli adımlar ve hep ahiretin yamaçlarını düşünerek hileden, yalandan, müşteriyi kandırmaktan ve haksız kazançtan ısrarla uzak kalır. Çarşı pazarda cirit atan binlerce şeytanın hücumlarına rağmen, haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak alış-veriş yaptığı sürece, işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar da ibadet sayılır.
 
İşte, bu kayma noktalarında iradesinin hakkını verip mümince duruşunu koruyabilen ve kendini zorlayarak istikamet çizgisinde işini devam ettirebilen sâdık ve emin bir tâcir, buradaki cehd ü gayretine ve halis niyetine mükâfât olarak ötede nebîlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşrolur. Böylece o, ticaretten vazgeçmediği ve dünyayı ihmal etmediği gibi ahiretine de gereken ehemmiyeti göstermiş ve ebedî saadete vesile uhrevî ücretini de elde etmiş olur. Zaten, bir açıdan sırat-ı müstakim, dünyayı ihmal etmemenin yanında, insanın kendisini ve ahiretini de gözetmesinin farklı bir ünvanıdır.

Hâsılı; ticaretini güzel bir niyet, doğruluk ve emniyet üzere götürebilen, helalinden kazanıp başkalarına el açmadan ailesinin nafakasını temin etme gayesiyle çarşı pazar dolaşan, kazancında diğer muhtaç müminlerin de hakları olduğunu düşünerek darda kalmışlara gücü nisbetinde el uzatan ve bir de adalet, ihsan, şefkat ve itkan üzere yaptığı alış-verişlerinden elde ettiği kârın bir kısmını dinin i’lası yolunda ebediyet yatırımı olarak değerlendiren tâcirler hadiste müjdelenen bahtiyarlardır. Dahası onlar, “... öyle yiğitler vardır ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” (Nur, 24/37) mealindeki ayet-i kerimeyle vasfedilen kahramanlardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:06:01 +0200
Okula Adımı Verin, Cenazeme Kalabalık Gelin! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/455-okula-adimi-verin-cenazeme-kalabalik-gelin http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/455-okula-adimi-verin-cenazeme-kalabalik-gelin

Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir insan öldüğü zaman onun amel defterine akıp duran sevapların kesileceğini belirtmiş; ancak şu üç ecir kaynağını istisna ederek, insanın onlar vesilesiyle kıyamete kadar sevap kazanmaya devam edeceğini ifade buyurmuştur: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve hayır dua eden sâlih evlat. Başka hadis-i şeriflerde de dile getirilen sadaka-i câriye; sürekli sevap kazandıran, amel defterine hep ecir akıtıp duran sâlih amel manasına gelmekte ve okul, mescid, hastahane, fakirler için aş evi, misafirhane, su kanalı, çeşme, yol ve köprü gibi hayır hesabına yapılan müesseseleri ihtiva etmektedir. Dinimizin esaslarına göre, insanlar (hatta hayvanlar) sadaka-i câriyenin muhtevasına giren bu yerlerden istifade ettiği sürece, onları yaptıranlar, yapılmasına vesile olanlar, zenginleri teşvik edenler ve onlara yol gösterenler, hem yaşadıkları sürece hem de vefatlarından sonra sevap kazanmaya devam ederler. Ecdadımızın medrese, cami, kervansaray, han, hamam, çeşme, köprü, dükkan ve çarşı gibi muazzam eserler yaptırmaları işte bu kesintisiz ecre nâil olma isteklerinden kaynaklanmıştır.

Sürekli bir sevap kaynağı olması niyetiyle, sırf Allah rızası için bütün insanların istifadesine sunulmak üzere inşa edilen bu vakıf müesseselerine -Osmanlı’dan günümüze- “hayrât”, “meberrât” ya da “müessesât-ı hayriye” denilmiştir. Şahsî servetleriyle ve vakıflar yoluyla toplumun muhtaç olduğu muhtelif müesseseleri kurup onları işleten hayır sahipleri de “sahibü’l-hayrât”, “sahibü’l-hayrât ve’l-hasenât” veya “sahibü’l-hayrât ve’l-meberrât” tabirleriyle anılagelmiştir.

Adın Anılmasa da Allah Biliyor

Evet, sadaka-i câriye çerçevesine giren bir hayır kurumunu topluma kazandıran kimsenin adı bilinsin ya da bilinmesin, o müessesenin vakfiyesinde ismi zikredilsin veya edilmesin, daha girişteki bir tabelaya nâm ü nişanı kazınsın yahut kazınmasın, o kurum hizmet vermeye devam ettiği sürece o insanın amel defterine sevaplar akıp durur. Bir okul, bir hastahane, bir üniversiteye hazırlık kursu ya da bir talebe yurdu yaptıran hayır sahibinin adı, şanı, nâm ü nişanı hiç anılmasa da, insanlar oradan istifade ettikleri müddetçe onun defter-i hasenâtına ecir yağmaya devam eder. O okulda eğitim gören, o hastanede acıları dinen, o kursta istikbale yürüyen ve o yurtta büyüyüp yetişen kimseler ne zaman “sahibü’l-hayrât” sözüyle icmalî dua etseler ve “Allah razı olsun” deseler, o dualar mutlaka adresini bulur ve hayır sahibinin sevap hanesine kaydolur. İsmi o müessesenin alnında yazılı olmasa da, adını hiç kimse açıkça anmasa da, o insan dualara zımnî olarak girer ve onlardan kendi hissesesine düşen ecri alır; çünkü Allah herkesin her hayrından haberdârdır. Kur’an-ı Kerim, “Hayır olarak harcadığınız her şeyi, adadığınız her adağı, Allah mutlaka bilir ve mükâfatını verir.” (Bakara, 2/270) mealindeki beyan-ı ilahî gibi onlarca ayetiyle bu gerçeği nazara vermekte; mallarını Allah yolunda harcayıp da infaklarının ardından minnet etmeyenlerin ve kimseyi incitmeyenlerin mükafatlarının Cenâb-ı Hak tarafından verileceğini belirtmekte ve iyilikleri Allah’ın sonsuz ilmine havale edip karşılıklarını yalnızca O’ndan beklemeyi ve dünyevî hiçbir beklentiye girmemeyi salık vermektedir.

Ne var ki, bu hakikati tam kavrayamamış ve nefis tezkiyesine muvaffak olamamış bazı kimseler, ille de yaptırdıkları binanın alnına adlarının nakşedilmesini isterler. Eserlerinin “falanın okulu”, “filanın yurdu” denilerek anılmasını şeref, onur ve saygınlık vesilesi kabul ederler; hatta bu vesileyle, aile fertlerinin de itibar görmesini hedeflerler. Böylece o hayırlı işin içine görünme, duyulma, bilinme, kendini ifade etme ve parmakla gösterilme mülahazalarını karıştırmış ve o dupduru sevap kaynağını bulandırmış, belki de kurutmuş olurlar.. bulandırmış ve kurutmuş olurlar; zira, görsünler, duysunlar, bilsinler, itibar etsinler... düşünceleriyle yapılan amellerde dünyevî menfaatler söz konusudur ve o amellerin bütün bütün boşa çıkma ihtimali vardır.

Burada Tüketilen Ahiret Meyveleri

Nitekim, bir hadis-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Benim ortağa hiç ihtiyacım yoktur, Ben kendisine şirk koşulmasından uzak yegâne Zatım. Her kim bir iş yapar da, onda, Benden başkasını ortak kılarsa (uhrevî bir işte Allah’tan başkasının beğenmesini, alkışlamasını ve mükafatını ararsa) onu da, o ortaklığını da terk ederim.” (Müslim, Zühd, 46). Kur’an-ı Kerim, malını gösteriş için harcayan, insanlara minnet ve eziyet etmekten kaçınmayan kimseleri Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde riya için sadaka veren zavallının haline benzetir. Üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının şiddetli bir yağmurdan sonra cascavlak kalmasına benzer şekilde, öyle birinin de verdiği sadakanın dünyevî menfaatlerini gördükten sonra ötelere eli boş varacağını ve ahirette müflis olacağını belirtir.

Şu halde, sadece Allah’ın rızasını düşünerek değil de, cömert tanınmak, hayırlı bilinmek ve yardımsever görünmek için tasaddukta bulunmak riyadan ibaret kötü bir davranışın ötesinde bir mana ifade etmemektedir. Allah korusun, bu mülahazaların ağırlığı nisbetinde, zâhiren çok hayırlı görünen amellerin boşa çıkmaları ve ahiret semereleri hesabına kısır kalmaları muhtemeldir. Evet, görünüşte çok hayırlı da olsa, bir işin içine onu yapan insanın adı, şanı, şöhreti, aile fertlerinin saygınlığı ve çoluk-çocuğunun itibarı karıştığı sürece, o işte Cenâb-ı Hakk’a teveccüh nisbeti azalmış olur. Allah Teâlâ’ya teveccühün tam olması mâsivâdan tamamen sıyrılmaya bağlıdır. İnsan kendi adını, nâm ü nişanını, aile efradını ve itibarını aradan çıkarıp onları mülahazalarından sürgün ettiği ölçüde, bakışlarını Cenâb-ı Hakk’a teveccühe yoğunlaştırmış ve sadece rıza noktasına im’ân-ı nazarda bulunmuş olur. Az-buçuk kendi nefsine pay çıkardığı nisbette de Mevlâ-yı Müteâl’e hasretmesi gereken teveccühü kısmış, bölmüş, parçalamış sayılır.

Maalesef, dünyanın cazibedâr güzelliklerine aldanan, bu hayatı kalıcı sanan ve şan, şöhret, makam, mevki mülahazalarından sıyrılamayan kimseler, bu mevzuda ne zaman kaybedip ne zaman kazandıklarını bilemediklerinden, kârlı görünenle kârlı olanı ayırt edemediklerinden ve dünyevî menfaatlerin ahirete bakan amellerin sevaplarını azalttığını, hatta yiyip bitirdiğini kestiremediklerinden hayır konusunda da çok yanlışlar yapıyorlar. Her güzel işlerini görünme, duyulma ve bilinme duygularına bağlayarak, ucundan tuttukları her işin kendilerine nisbet edilmesini şart koşarak ahiretleri hesabına kaybediyorlar. Şayet, böyleleri nasihate açık ve uyarılabilir kimselerse ötede hüsrana uğramamaları için mutlaka ikaz edilmelidirler. Fakat, eğer samimi ikazları dinlemeye yanaşmıyorlar ve yapacakları lisenin, üniversitenin, hastahanenin ya da talebe yurdunun alnına “falanın lisesi”, “filanın üniversitesi”, “... bey hastanesi” ya da “... hanımefendi yurdu” yazdırılmasında ısrar ediyorlarsa, –kendilerinin kaybına olsa da– öyle bir hayır yapmalarına mânî olunmamalı ve toplumun istifadesi engellenmemelidir. Belki, o müessese hayır sahibi hesabına bir kayba vesile olacaktır ama millet kazanacaktır. (Kim bilir, belki de Cenâb-ı Hak, engin rahmetiyle, bir gün, o hayırlı iş hürmetine sahibinin kalbini de istikamete sevkeder ve ona da kazandırır.)

İhlas Yolunda Şirk Şâibesi

Yazıktır ki, son zamanlarda, mü’minlerden bazıları da ehl-i dünyayı taklit edercesine ve onlara özenircesine, yaptıkları her işin altına mutlaka kendi imzalarını atmaya ve bir okula sadece tek yazı tahtası hibe etseler onun da bir ucuna isimlerini yazdırmaya başladılar. Belki bunu dua almak ve hayırla yâd edilmek için yapıyorlardır. Zira, bazı sâlih kimseler, nefis tezkiyesine nail olmuş ve dünyevî isteklerden sıyrılarak yaptıklarını sadece kulluk kasdıyla ve öteler mülahazasıyla yapar hale gelmişlerdir. İşte böyle biri, bir ameli açıkça yaptığı zaman, başkaları da onu görüp özenecek ve hayır yapma hisleriyle dolacaklarsa, onların da sevap kazanmaları arzusundan başka bir maksat beslemeyen bu insanın yaptırdığı müesseseye kendi adını vermesinde ve bu gayeye matuf bir yâd-ı cemil olmayı istemesinde mahzur olmayabilir. Fakat, bu hususta nefsanî duygulardan bütün bütün arınıp tamamen kulluk hisleriyle dolmak çok zordur; meseleye nefsi karıştırma tehlikesi her zaman söz konusudur. Her an farklı bir oyunla sahibini alt etmeye çalışan nefisten emin olamayacak kimseler çok dikkat etmeli ve ihlas yolundan asla ayrılmamalıdırlar.

Ayrıca, Allah sizin her hayrınızı biliyor ve hasenât defterinize kaydediyor. Yaptırdığınız bir çeşmenin alnında sizin adınız hiç yazılı olmasa da oradan su içen insanların, hatta hayvanların ve haşerâtın sayısınca sizin hanenize sevap yazılıyor. Sizi kimse bilmese de, asıl bilmesi bir şey ifade eden Allâmü’l-Guyûb biliyor. Herbiri kulluk açısından sizin gibi olan ve öteler adına hüsn-ü şehadetten başka size faydası dokunmayan insanların tamamı sizi bilse, bu ne ifade eder ki?!. Dünya ve ahiret yed-i kudretinde bulunan Cenâb-ı Hakk’ın bilmesi daha önemli, daha faydalı, daha genişçe ve kâfî değil midir?!. Allah Teâlâ’nın bilmesini yeterli bulmayan kimseler, yapıp ettiklerini bütün insanlara duyursalar bile, bu yine de meseleyi daraltma sayılmaz mı?!.

Bir de, hayr ü hasenât Latîf ü Habîr’in ilmine havale edilince mele-i âlânın sâkinleri de haberdar olur onlardan. Sevgi mülahazasında olduğu gibi; Allah (celle celalühü) Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve Azrâil (aleyhimüsselam)’a der ki; “Falan şöyle bir iyilik yaptı; siz onun için hayır duada bulunun; mele-i âlânın sâkinlerine de söyleyin, onlar da aynı dilek ve duada bulunsunlar.” Düşünün bir kere; her an yediyüz bin melek Sidretü’l-müntehâyı tavaf ediyor ve herbirine ömründe sadece bir kere sıra geliyor. Kesretten kinâye olarak aynı anda tavaf edenlerin sayısı yediyüz bin şeklinde ifade edilen bu meleklerin adedi dünya nüfusuyla mukayese edilecek gibi değildir. Dolayısıyla, şuurlu, nûrânî, “Allah’ın hiçbir emrine isyan etmeyen ve kendilerine ne denilirse hemen yerine getiren” mâsum, tertemiz melekler tarafından yapılan “Rabbimiz falanı mağfiret eyle...” duası öyle önemli bir münacaattır ki, ona mukabil yeryüzündeki bütün insanların takdirleri bir hiç hükmündedir.

Evet, tanınma, bilinme ve takdir edilme peşine düşen insanlar bu kadar açık bir hesapta bile yanlışlık yapıyor ve çok değersiz mülahazaların kurbanı oluyorlar. Hazırladığı bir kitabın, yazdığı bir makalenin, düzenlediği bir programın, yaptığı bir bestenin, kaleme aldığı bir şiirin ya da derlediği bir klibin bir yanına mutlaka adını tutuşturmaya çalışanlar da aldanıyorlar. “Söz konusu kitap, makale, program, beste, şiir veya klipten beklenen netice hasıl olduktan sonra benim ismim bilinse de olur bilinmese de; hatta bilinmese daha da iyi olur, bütün sevabım eksiksiz ahirete kalır!” düşüncesinde olmayanlar, doğrudan kendilerine nisbet edilmeyecek işlere omuz vermeyi hiç düşünmeyenler ve her başarıdan sonra kesinlikle kendi adlarının anılmasını bekleyenler de çok geniş dairede takdir görecekken, dar dairede anılmaya kendilerini mahkûm ediyorlar. Sadece bu dünyada bilinmenin arkasına düşüyor ve ona meftûn oluyorlar; ahirette bilinip tanınmayı hafife alıyor ve böylece asıl genişlikle buradaki darlığın ölçüsünü karıştırıyorlar.

Oysa, Hazreti Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil’in bilmesi, onların milyarlarca, trilyonlarca yardımcılarının takdir etmeleri, sonra da “Biliyor musunuz, falanı Allah seviyor, biz de seviyoruz; onu bizden birisi kabul ediyoruz; bizden olana zerrât-ı kâinât adedince salât ü selam olsun!..” demeleri yetmez mi?!. Evet, Cenâb-ı Allah insanı göklerde anılacak bir enginlikte yaratmıştır. Ne var ki, bazıları mahiyetlerinin bu yanını görmezlikten gelip kendilerini yeryüzünün darlığı içinde ele almaktadırlar. Semavâtın sakinlerince alkışlanma ve göklerde anılma dururken, dünyada “üç-beş insan tarafından bilinelim” diyerek adeta dar bir urba içine girmekte ve kendilerini bir sıkışıklık mahkumu haline getirmektedirler. Bu itibarla, hakiki bir mü’min iman ve Kur’an hizmeti adına yaptığı hiçbir işi adının anılmasına, takdir edilmesine ve alkışlanmasına bağlamamalı; meseleyi Allah’ın bilgisine havale edip mükafatını yalnızca O’ndan beklemelidir. Unutulmamalıdır ki, insanlar tarafından bilinme, tanınma ve alkışlanma arzusu Allah’ın bilmesini yeterli görmeme hastalığından, dünyevî menfaat mülahazasından ve riya, süm’a düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Niyet Tashihi

İşte, baştan beri anlatmaya çalıştığım hususlarda mü’minler mutlaka ikaz edilmeli ve bir yanlışlığa düşmemeleri için bazı hakikatler kendilerine hatırlatılmalıdır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) “Allah Teâlâ, ne desinler diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş için iş tutan mürâîden, ne de minnet altında bırakan mennândan bir şey kabul eder!” buyurduğu ve “desinler, görsünler, bilsinler” düşüncesiyle amel edenin sevap alamayacağını vurguladığı sık sık nazara verilmelidir. Ayrıca, burada peşine düşülen dünyevî menfaatlerin ahiretteki mükafatı tamamen yok etmese bile menfaatin büyüklüğü nispetinde sevabın da azalacağı hep hatırda tutulmalıdır. Evet, bir şeyi öbür tarafa ne kadar hasreder ve burada orasından burasından kırpmadan öteye gönderirseniz, onun orada bütünüyle, hatta katlanmış olarak size iade edildiğini görürsünüz. Fakat, burada azıcık kesip eksiltirseniz orada da o ölçüde eksilmiş olarak bulursunuz. Hatırlarsanız, bir kurban eti münasebetiyle, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz Hazreti Aişe validemize “Kesilen kurbanı ne yaptın?” diye sorar. O, “Dörtte üçünü muhtaçlara dağıttım, geri kalanını kendimize ayırdım.” deyince, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hayır ya Aişe, sen dörtte üçünü bize bıraktın; çünkü, muhtaçlara verdiklerin Allah içindi, sevap hanemize yazıldı ve bekâya mazhar oldu.” buyurur. Bu itibarla, yapılan hayr ü hasenâtla -kısmen de olsa- burada takdir gören ve parmakla gösterilen bir insan olmayı hedefleme, ahiret meyvelerinden bir kısmını daha dünyadayken yiyip tüketme manasına gelmektedir.

Ne var ki, daha önce de ifade ettiğim gibi, şayet bir hayır sahibi kendisine hatırlatılan bunca hakikate rağmen, yine de “Beni meleklerin bilmelerini ve hakkımda istiğfar etmelerini istiyorum ama aynı zamanda insanların da bilmelerini arzuluyorum” der ve yaptıracağı müesseseyi adıyla anılacak olması şartına bağlarsa, o zaman binanın bir tarafına o zatın ismini yazmak ve o hayra mani olmamak icap eder. Bunu yaparken de, milletin menfaatini düşünmek ve belki o insanın o süflî duygulardan kurtulması için de bir vesile olabileceğini ümit etmek gerekir. Gerçi, o şahıs, böylece farkında olmadan ahiret mükafatının bir tarafından kesip boş yere bir çukura atmaktadır. Fakat, ihtimal, bu hayrı vesile olur ve o da bir gün bu faydasız istekten vazgeçer; aklı başına gelir, hayrını sadece Allah’ın ilmine havale eder ve o riyadan döner; hatta belki “Gidin, ismimi silin oradan” der. Siz, ister o ismi silersiniz, isterseniz de müessesenin menfaati icabı öylece muhafaza edersiniz, fakat, o niyetini tashih edince, artık siz ne yaparsanız yapın, göklerin alnına yazılır o isim.

Evet, işin başında niyetin farz olmadığı meselelerde, insan mebdede niyetini hâlis kılamamış ve Allah’a tam teveccüh edememiş olsa bile, aklı başına gelip niyetteki hulûsu kavradığı andan itibaren o işe hâlis niyetle başlamış gibi sayılır. Kim bilir, Cenâb-ı Allah, engin rahmetiyle o niyeti işin başlangıcına doğru geriye de işlettirir. Mesela, bir kimse malını cömertçe saçıp durur ama bunu “Cömert nasıl oluyormuş görsünler” mülahazasıyla yapar. Fakat, bir gün ciddi bir pişmanlıkla “Estağfirullah yâ Rabbi, riyakârlıklarımdan dolayı bağışla beni. Bundan sonra vereceğim her şeyi sadece Senin rızan için vereceğim, hiç kimsenin bilmesini istemeyeceğim!” der. İhtimal, Merhameti Sonsuz, o insanın tevbe ve istiğfarını geçmişe doğru da işlettirmek sûretiyle, riya ve süm’a kasdıyla harcadıklarını da hâlisâne tasadduklarına katar.

Cenazem Muhteşem Olsun!..

Söz gelmişken, konuyla alakalı bir meseleyi daha hatırlatmak istiyorum: Bişr el-Hafi hazretleri, “Bazı insanlar hem hayattayken riyakâr oluyorlar, hem de öldükten sonra!..” deyince etrafındakiler sorarlar: “Öldükten sonra nasıl riyakâr olurlar ki?” Hazret, cevap sadedinde, “Onlar, çok kalabalık ve pek muhteşem bir cenaze töreni ile gömülmeyi arzular ve hayal ederler.” buyurur. Evet, bazıları insanların takdir etmelerine ve alkışlamalarına o kadar değer verirler ki, cenaze merasimlerinde çok kalabalık bir cemaatin bulunmasını can u gönülden ister ve beklerler. Hiç unutmam; merhum Turgut Özal’ın cenaze namazına çok iştirak olduğunu gören birisi o manzaraya hayran kalarak ve imrenerek aynı kalabalığı kendi cenazesinde de arzuladığını ifade etmişti. “Acaba benim cenazeme de bu kadar iştirak olur mu?” Bu düşünce insanın kendi nefsine ne ölçüde meftun olduğunu ve kendini ifade etmeye ne denli müptela bulunduğunu gösteren ne büyük bir inhiraftır!.. Şayet sen ölüm ötesine, mahşere, hesaba, Sırat’a, Cennet’e ve Cehennem’e inanmıyorsan, öbür âleme inanan bir insan edasıyla yaşamamış ve koskoca bir ömrü heder etmişsen, bütün dünya senin cenaze namazını kılsa ne ifade eder ki?!.

Cenaze namazı ve kabre son yolculuk şan ü şöhret aranacak, debdebe ve ihtişam istenecek, âlâyişe girilecek bir yer değildir. Orası, hakiki mü’minler için en mahcup olunması ve şefkate en çok ihtiyaç duyulması gereken bir acz durağıdır. T. Mevlevî ne hoş söyler:

“İstemem nakl-i cenazemde çeleng ü âhenk
Debdebe ile gidilir saha değildir makber;
Orası, medhalidir bârigâh-ı Mevlânın,
Kapısından içeri acz ile girmek ister.”

İşte selef-i sâlihîn efendilerimiz hep bu duyguyla meşbu bulunmuşlar ve cenazelerinin nasıl olacağından ziyade Rabbin huzuruna hangi yüzle çıkacaklarını düşünmüşlerdir hem de onca ibadet ü taatlerine, onlarca senelik kusursuz kulluklarına rağmen. Mesela; ibadeti, zühdü, takvası, ilmi ve özellikle hadis bilgisiyle çok nadide bir insan olan ve A’meş lakabıyla tanınan Süleyman b. Mihran hazretleri bunlardan biridir. Vefatından az önce yanına giren dostları bir doktor çağırmayı teklif edince şöyle cevap verir: “Ne yapayım doktoru, artık ben gidiciyim. Hem yemin ederim ki, nefsim elimde olsa onu hemen bir çukura atar kurtulurdum. Ben ölünce hiç kimseyi çağırmayın, beni sessizce kabrime bırakın, gidin!” O sözün manası şudur: “Allah indinde bir kıymetim varsa, zaten kurtuldum; fakat, şayet ben insanların hüsn-ü zan ettikleri gibi biri değilsem, o zaman vay halime benim; ötede bir de onların hüsn-ü şehadetlerinin hesabını sorarlar bana!..”

Ömrü boyunca her meseleyi rıza-yı ilâhîye ve Allah’a ubûdiyete bağlayan Bedîüzzaman hazretleri de aynı istikamette vasiyette bulunmuş; kabrinin, bir-iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmeyeceği, gayet gizli bir yerde olmasını arzulamış ve “Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir.” buyurmuştur. Muhteşem bir cenaze merasimi beklentisinde olmamayı ve kimsenin bilmediği bir yere defnedilmeyi de hayatı boyunca mücessem temsilcisi olduğu ihlasın bir gereği saymıştır. Cenâb-ı Allah, onun bu isteğini de gerçekleştirmiş; 1960 senesinde Urfa’da vefat edip Halilürrahman dergahına defnedilmesinden ve kabrini birkaç ay boyunca binlerce insanın ziyaret etmesinden sonra, 27 Mayıs İhtilali akabinde aynı senenin temmuz ayında bir gece yarısı mezarı açılmış ve na’şı bir uçakla Isparta civarında meçhul bir yere nakledilmiştir.

Evet, asıl mesele Cenâb-ı Hak indinde makbul bir kul olabilmektir; yoksa, sadece insanların hüsn-ü şehadeti hiçbir mana ifade etmemektedir. Sâlih kulların, mevtânın iyiliğine şahitlik etmeleri, hayırlı insanların arkadan Kur’an okumaları ve istiğfarda bulunmaları, ancak imanla giden insanlar için muhtemel bir kurtuluş vesilesi olsa da, meselenin nîrengi noktası insanın kendisinin son yolculuğa hazır ve “gel” emrine âmadeyken ötelere yürümesidir. Bir adımla ahiretin yamaçlarına geçeceğine inananlar için tabutu taşıyacak tam inanmış dört adam kâfîdir:

“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam...” (Necip Fazıl)

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 26 Dec 2012 23:48:07 +0200
Kaos, Kadrolaşma, Ordu ve Okullar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/454-kaos-kadrolasma-ordu-ve-okullar http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/454-kaos-kadrolasma-ordu-ve-okullar

Şu kadar var ki, zamana göre bu taarruz, bu plan ve bu komplolar da farklı farklı olagelmiştir. Değişen şartlar, mevcut konjonktür, o an rağbet gören silahlar, revaçta olan oyunlar ve hud’alar... nisbetinde millet ruhuna saldırının ve entrikaların da şekli değişip durmuştur. Aslında, bu entrikalar tarihinin başlangıcı ta sekiz asır öncesine gitmektedir ama özellikle son üç asırdır işlenen şenaatler suyun yüzüne vurmaktadır.

Ayrıca, eskiden tehlike daha çok dışarıdan geliyordu; Birinci Cihan Harbi’nde, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi düşman belliydi ve düşmanlık da açıktan açığa cereyan ediyordu. Mesela, İstanbul’u işgal ettikten sonra Şam’da Selahaddin’in mezarının tekmelendiği haberini de alan İngiliz General “Ey Selahaddin, Haçlı Seferleri daha yeni bitti!” demek suretiyle şecaat arzederken sirkatini söylüyor; Osmanlı’nın mağlubiyetini İslam’ın sonu, haçın zaferi olarak ilan ediyordu. Dolayısıyla, o günlerde bu millete kastedenler belliydi, âşikardı. Fakat, bir dönemden sonra saldırılar içeriden gelmeye başladı. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla, “eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder.” Evet, artık, “Türk Milleti” diyen, “vatan, ülke, ülkü, bayrak” sözlerini dilinden hiç düşürmeyen ve hatta “din, iman, Kur’an” fedaisiymiş gibi arz-ı endâm eden bir sürü eli kanlı insan bozması var meydanlarda. Bunlar “milli ruh” diye diye milletin önüne kuyular kazıyorlar, “ruh kökü”nden bahsederken milletin kökünü kesiyorlar ve toplumu ruhsuzlaştırarak, kalbsizleştirerek kimseye sezdirmeden en sinsi planlarını uygulayabiliyorlar.

Elbette ki, herkesi potansiyel vatan haini görmek, herkesten kuşkulanmak ve hatta paranoyalara girerek “bu ülke hepimize yeter” mülahazasına bütün bütün kapanmak yanlıştır; evet, işi öyle bir paranoyaya vardırmamak gerekir. Fakat, Türkiye’de ne zaman işler iyiye doğru gitmişse hemen bir provokasyonlar silsilesinin sahneye sürüldüğü de açıktır. Hiç unutmuyorum, daha altmışlı-yetmişli yıllarda dinlediğim bir ekonomi profesörü bu hususa dikkat çekiyor ve “Türkiye ne zaman az belini doğrultur, bir kısım engebeleri aşar ve bazı konularda da olsa dünya ile rekabet edecek hale gelirse, dış mihraklar hemen harekete geçirilir, içerideki bir kısım odaklar tahrik edilir; anında ülkede bir terör atmosferi oluşturulur ve her şey elden gidiyormuş gibi bir hava estirilir.” diyordu.

Bugün de dünden farklı değil. Bazıları yine kıyamet senaryoları yazıyor ve o çok korkunç oyunlarını sahneye sürüyorlar. Hüccetiye’de ve sosyologların 'binyılöncülüğü' diye andıkları akımlarda söz konusu olduğu gibi, bazıları Mehdi’nin, İsa-Mesih’in gelişini dünya dengelerinin tamamen bozulmasına bağlıyor ve dünyayı kurtaracak kişi veya düzenin gelmesi için yeterince kan akmasının lüzumuna inanıyorlar. Böyleleri, karanlıktan medet umuyor, düzenin kaostan çıkacağını sanıyor ve dolayısıyla da yeryüzünün herc ü mercle, fitne ve fesatla dolması gerektiğini düşünüyorlar. Aslında bu, bir hezeyandır, bir cinnettir. Bu saçmalıklara inanan kimseler ya hırs, kin ve nefret duygularıyla gözlerini kör etmişler, görmüyorlar.. ya da bunlardan herbiri acilen tedavi görmesi gereken bir akıl hastası. Heyhat ki, bu akıl hastaları bugün dünyanın pekçok yerini kan gölüne çevirdikleri gibi bizim ülkemizi de kanlı bir arena haline getirmek için her yolu deniyorlar. Zaten, millet az belini doğrultunca ve dünyaca biraz kabul edilir hale gelince hemen bir gâile çıkarma işine girişenlerin halinin ne akılla, ne mantıkla, ne insafla, ne milli hislerle ve ne de dini heyecenla izah edilmesi mümkün değildir.

Soru: Bu kaos ortamı nasıl aşılır?

Cevap: Demokrasi kültüründen bîhaber bazı hazımsız ruhlar, kendileri gibi düşünmeyen insanların demokratik hak ve hürriyetlerden istifade etmelerini çekemiyorlar. Hele bir de bunlar, dine mesafeli duran kimselerse, halkın dinî vazifelerini yerine getirmesine, kendi duygu ve düşüncelerini seslendirmesine, insanların kendilerini ifade etmelerine asla tahammül gösteremiyorlar. Dolayısıyla, içlerindeki bu hazımsızlık sebebiyle sürekli müdahale duygularıyla dolup boşalıyorlar, müdahale düşünceleriyle oturup kalkıyorlar. Şayet umumi hava istedikleri gibi bir müdahalaye müsait değilse, hemen bir sürü kavga sebebi icad ediyor, ne yapıp edip kötü emelleri için zemin hazırlıyorlar. Kargaşaların, kavgaların ve anarşinin gölgesinde yeni bir fevkalâde hale zemin hazırlıyor ve o fevkalâdeliği kullanarak gönüllerine göre bir düzen tesis etme hayalleri peşinde koşuyorlar.

Ancak, onca acı tecrübeden sonra hala anlayamadıkları bir husus var: Ne fizikî dünyada ne de sosyal hayatta kaostan nizam doğar. Hilkati inkâr edenler, abiyogeneze kâil olanlar ya da evrime inananlar kaostan nizama doğru gidildiğini iddia etseler de günümüzdeki tecrübeler kaosun nizam doğurmadığını gösteriyor. Tabiatın temel yapısı buna aykırıdır ve kaosla yalnızca yeni kaoslara gidilebilir. İçtimai hayatta da, provokasyonlara girilerek, halk tahrik edilip sokaklara dökülerek ve kan döktürülerek asla asayiş sağlanamaz, nizama yürünemez. Aksine, kargaşadan, sadece kargaşa doğar.

Maalesef, bazıları bu gerçeği görmezden gelerek herc ü merclere sebebiyet vermeye çalışıyorlar. İnsanların meselelerini sokakta halletmeyi deneyecekleri bir ortam oluşturmaya gayret ediyorlar. Toplumu, ölenin niçin öldüğünü, öldürenin de niçin öldürdüğünü bilemeyeceği bir fitnenin içine atmaya uğraşıyorlar. Bir kısım şaşkın ve zavallı tetikçiler bulup hazırlıyor, bir sürü vaatlerle kafalarına girerek onları acımasız birer katil yapıyor, belki de değişik uyuşturucularla hedeflerine kilitleyerek ruhlarına terör havasını hakim kılıp cinayetler işletiyorlar. Sonra da üç–beş tane sergerdanı daha çıkarıyor, onlar vasıtasıyla halkı biraraya topluyor, kitle psikolojisini değerlendirerek yığınları taşkınlıklara sevk ediyorlar...

Ne acıdır ki, son üçyüz senelik tarihimizde biz buna defalarca şahit olduk. Bazı uğursuz yeniçerilerin kendi hükümdarlarını al-aşağı etmelerinde, Hâfız Paşa gibi dünya çapındaki serdarlarını, nice devlet adamlarını mıncıklaya mıncıklaya öldürmelerinde hep aynı sahneleri gördük. Şimdi yapılan şeyler de bir manada onun devamıysa, aynı azgınlıklar günün formatıyla devam ediyor demektir. Format değişikliği de, sadece halk “aynı şeyler oluyor” demesin diye, aynı anarşinin farklı şekilde takdiminden başka bir şey değildir.

Bu kaos ortamının aşılması için, “demokrasi, insan hakları, cumhuriyet” diyenlerin bunlara öncelikle kendilerinin inanması lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk defa telaffuz edilirken “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” şeklinde söylenen, bugün “Egemenlik milletindir” cümlesiyle vurgulanmak istenen husus demokrasidir. Bu söz, hâkimiyetin bir kısım gizli kaba kuvvet temsilcilerinin elinden alınıp millete verilmiş olduğunu belirtmektedir. Şayet, ülkemizde bir demokrasi anlayışı varsa, bu anlayışa göre, arzular ve istekler sokakta ya da herhangi bir kavga mahallinde değil sandıkta, mecliste ortaya konur ve gerçekleştirilmeye çalışılır. Madem öyledir, ister resmî ister gayr-i resmi herkes, kendisini sandıkta ifade etmeli ve demokratik üslupla konuşmalıdır. Kendi değerlerinin doğru olduğuna inananlar, komplo ve entrikalarla milleti sindirmeye çalışacaklarına, demokrasi ahlakına göre davranmalı, politikalarını ona göre yapmalı; varsa doğrularını ortaya dökerek halkı ikna etmeli ve onların aldanmasına meydan vermemelidirler. Böylece, hedeflerine demokratik çerçevede gitmeli ve milletin gönlünde de yer edinmelidirler.

Soru: Böyle kaos ortamlarında provokasyonlar da oluyor. Hemen bütün hadiselerin akabinde tetikçilerin ya da azmettiricilerin dindar kimseler olduğu iddia ediliyor. Hatta onların bazılarının size sempati duyan kişiler (!) olduğu söylenerek mutlaka adınız da işin içine karıştırılmaya çalışılıyor? Bu konudaki mütalaalarınızı alabilir miyiz?

Cevap: Dine ve dindara karşı hasımca davranan küçük bir azınlık her fırsatta bunu yapıyor ve hem hedef şaşırtmaya çalışıyor hem “çamur at izi kalsın” politikası uyguluyor hem de inananlara karşı kin ve nefretlerini bir kere daha ortaya koyuyorlar. Aslında, bizim hep nizamın ve intizamın yanında olduğumuza bu millet şahittir. Anadolu insanı, değil bir insanın kanını dökmek bir karıncaya bile basmayacağımızı çok iyi bilir. Bize kötülük yapanlara bile hep iyilikle mukabele etmeye söz verdiğimizi, dövene elsiz, sövene dilsiz ve her zaman gönülsüz olduğumuzu onlarca defa dile getirdiğim gibi, her karesi halkın gözleri önünde geçen hayatım da bunun delilidir.

Daha önce de zikrettiğim bir hadiseyi müsadenizle hatırlatmak istiyorum: Camilerde vaazlar verip hutbeler okuduğum dönemdeydi. Bir gün bir arkadaşımız “Hocam, sizi o minberde ne zaman görsem her an alnınızdan bir kurşun yiyecekmişsiniz gibi geliyor bana; alnınızdan bir kurşun yemiş de kanlar içinde boylu boyunca uzanmışsınız gibi görüyorum sizi ve çok korkuyorum” demişti. Gayet sakin bir tavırla ona dedim ki; “Ben hep o tehlikeyi bilerek ve onu bekleyerek çıkıyorum minbere.” İşte o günlerde bile, cami kürsüsünden beni sevenlere şöyle demiştim; “Şayet bir gün beni bu kürsüde öldürürlerse, cesedimi bir kenara atın ve başınız önde asayişin, emniyetin temsilcileri olarak evlerinizin yolunu tutun. Eğer, öyle bir anda kalkıp bir yanlışlık yapar ve mukabelede bulunursanız, size hakkımı helal etmem; iki elim iki yakanızda kalsın, Allah huzurunda sizinle hesaplaşırım!” Evet, benim yaşamamı ya da ölmemi değil önce milletin huzurunu düşündüm ve altmış küsur senelik hayatımda asayişi ihlal edecek bir harekette bulunmadım, güven atmosferinin delinmemesi için elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım.

Mesela, Üsküdar’da vaaz ediyordum. İstihbarat görevlileri cami kürsüsünün altına bomba konmuş olduğunu söylediler. Ben öyle bir ölümü şehadet sayarım. Fakat, camide panik olur, insanlar canlarını kurtaramazlar; sonra halk tahrik edilip sokağa dökülür... gibi mülahazalarla vaaz etmekten vazgeçtim. Belli bir dönem sonra, yine va’z u nasihata başladım, Süleymaniye Camii’nde de aynı suikastın hazırlandığı haberini aldım. Halkın can güvenliği ve asayişin temini için oradaki vaazlarıma da son verdim.

Evet, genel üslubumuz budur bizim: Elimizden geldiğince hep emniyet ve güvenin temsilcileri olduk. Kargaşa ve anarşiye taraf olmaktan hep uzak bulunduk. Şerrinden emin olmaya çalışsak da, bizi ısıran bir karıncayı dahi öldürmedik, her canlının hayat hakkı olduğuna inandık. Başkaları, bizim başka şekilde hareket edeceğimizi, başka türlü düşüneceğimizi, onlar için farklı mülahazalara gireceğimizi zannediyorlarsa, demek ki onlar Müslümanı hiç tanımamışlar. Demek ki, onlar birkaç tane canlı bombaya bakıyor ve sadece birkaç teröriste göre hüküm veriyorlar. İslam'dan nasipsiz insanların tavırlarıyla şöyle veya böyle İslam’a gerçekten gönül vermiş insanları karıştırıyorlar. Oysa, bilerek teröre bulaşanların hakiki Müslüman olamayacağını defalarca ifade ettim. Cinayetin çok kötü bir cürüm olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de bir insanı öldürmenin bütün insanları öldürmeye eş tutulduğunu ve din adına cinayet işleyenlerin İslam’ın dırahşan çehresini kararttıklarını, kimsenin de buna hakkı olmadığını onlarca kez dile getirdim. Dahası, bizim inancımıza göre, tek tek şahısların hiçkimseyi cezalandıramayacağını, cezalandırmanın devlete, devlet kurumlarına ait olduğunu da bilmem kaç defa şerhettim. Fakat, maalesef, fesada kilitlenmiş bazı kimseler birkaç kötü örneğe bakarak bizi de öyle görüyor, öyle yorumluyor ve öyle göstererek güya intikam alıyorlar.

Soru: Efendim, orduyla ya da komutanlarla alakalı bir müşkil söz konusu olunca, bazı çevreler yine hemen zât-ı âlinizin ismini de zikretmeye, meseleyi sizinle de irtibatlandırmaya çalışıyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Dine ve dindarlara karşı cibilli olarak tavır alan bazı kimseler, bizi de dini kimliğimizden ve belki dine faydalı olduğumuzu düşündüklerinden dolayı vurmak istiyorlar. Millet adına hayırlı faaliyetlerde bulunacak insanları gericilikle suçlayıp sindiriyor ve onların önlerini kesiyorlar. Aslında bunların çoğu, “radikal müslüman” derken de, “aşırı dinci” diyerek sadece bir kesimden söz edermiş gibi yaparken de bizzat İslam’ı hedef alıyorlar, ama İslam’a açıktan açığa saldırmak ve müslümanlığa karşı düşmanlıklarını izhar etmek istemediklerinden “şucular, bucular” demekle yetiniyorlar. İçlerindeki kin, nefret, hazımsızlık ve kıskançlık hislerini bastırmayı bazı kimseleri bitirmeye bağlıyor ve bu emellerini gerçekleştirmek için de daha güçlü bir dayanağa yaslanmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu, bizi başa çıkamayacağımızı düşündükleri ve vurdukları zaman bir daha belimizi doğrultamaycağımıza inandıkları bir güçle karşı karşıya getirmek istiyorlar. Yalan ve iftiralarla dolu haberler neşrediyor, hakkımızda irticâ yaygaraları koparıyor ve hemen her zaman bunu büyük ölçüde kötüleme, sindirme, yok etme malzemesi olarak kullanıyorlar. Evet, bütün bunları yaparken toplumda paranoyalar oluşturmak suretiyle, “aman bunlar tehlikelidir” havasını estirerek devletin bazı kurumlarını karşımızdaymış gibi göstermeye ve bazı devlet memurlarını da üzerimize salmaya çalışıyorlar.

Zannediyorum, elinin emeği, alnının teriyle çok önemli yerlere gelmiş, aklı başında ve firasetli insanlar, o kötü niyetli kimselerin iğfallerine gelmez ve onlara kanmazlar. Şimdiye kadar büyük ölçüde kanmadıkları gibi umarım bundan sonra da o türlü entrikalar karşısında asla aldanmazlar. Ümit ederim, onca okumuş, onca tecrübe görmüş, -halk ifadesiyle- onca feleğin çemberinden geçmiş insanlar, toplumun yararına ve milletin geleceği adına çok önemli hizmetleri görmezlikten gelmezler, bazı müfterilerin iddialarıyla onları ademe mahkum etmezler; aksine, doğrudan doğruya millete hizmet felsefesinin bir araya getirdiği gönüllü insanların ve onların ortaya koyduğu hayırlı faaliyetlerin aleyhinde bulunmayı milletin aydınlık geleceği aleyhinde bulunma kabul ederler.

Diğer taraftan; değişik sohbet ve röportajlar vesilesiyle defalarca belirttiğim gibi ben askerliğe âşık bir insanım. Ordumuz hakkındaki mütalaalarım da öteden beri hemen herkes tarafından bu şekilde bilinmektedir ve bu çok açıktır. Askerliğim 27 Mayıs sonrasının çok sıkıntılı dönemlerine rastgelmiş olmasına rağmen, o zor günler benim askerlikle alakalı kanaatlerimi değiştirememiştir. İhtilalleri müteâkip bir dönemde, Talat Aydemir’in askeri olarak vazife yaptım. Şiddet, hiddet, öfke hepsi vardı o dönemde. Komuta kademelerinde sürekli el değiştirmeler oluyordu. Bazı subaylar kendilerine muhalif olanları teslim alıyor ve silahlarını bırakmayanların üzerinde tehdit mülahazasıyla uçaklar uçuruyorlardı. O zor şartlarda namazımı, orucumu aksatmamaya çalışıyordum ama cebime koyduğum bisküvilerle sahur/iftar yapmakta dahi çok zorlanıyordum. Fakat bütün o ağır şartlar bile o müesseseye karşı benim içimde zerre kadar olumsuzluk duygusu uyaramamıştı.

İşte onun için “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” demiştim bir zamanlar; yine de diyorum. Neredeyse yetmiş yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar yine giderim o mübarek asker ocağına. Sadece, “Kalb damarlarımda stent var; onu zorlayacak emirler vermeyin. Mesela, “marş-marş” demeyin, “yat-kalk” diyerek yormayın. Fakat, 25 kişilik koğuşlarda kalmaya, ranzalarda yatıp kalkmaya, diğer erlerle kolkola karavanaya kaşık salmaya varım” derim. Ben böyle bir duyguyu ilk kez seslendirince medyadan bazı kimseler tarafından tenkit gördüm; “Bu kadar aşırı alâka ve muhabbet de olmaz!” dediler. Fakat, sözlerim latife ile karışık olsa da onların içi doludur. İnsanlar genel olarak orduyu vatanın bekçisi diye anlatırlar. Bence, o topyekûn mukaddeslerin; mâzînin, milli kültürün, hürriyet ve emniyetin en emîn muhâfızıdır. Dolayısıyla, onu hep takdirle ve saygıyla anmak isterim.

Ordu ile alakalı duygu ve düşüncelerim böyle olduğu gibi, devletin temel unsurları mevzuunda da ulu orta konuşulmaması gerektiğine inanırım. Milletvekili, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi devleti temsil eden insanlarla ilgili her sözün çok iyi tartılıp sonra söylenmesi taraftarıyım. Bana göre, herkese saygılı davranılmalı, her insanın onur ve haysiyeti korunmalı ve hiç kimse tahkir edilmemelidir; ama, milletin önünde bulunan ve özel bir konumu olan insanların izzet ve şerefleri hakkında çok daha hassas olunmalı, onlara karşı daha bir saygılı davranılmalıdır. Çünkü, o insanları hafife almak ve onurlarını rencide etmek sadece bir şahsın haysiyetine dokunmakla sınırlı kalmaz; temsil ettikleri müesseselerin de itibarını zedeler. Onlara saygı ise, aynı zamanda temsil ettikleri kurumlara ve topluluklara hürmet manasına gelir.

Bu açıdan düşününce, -bir röportajda- Erdil Paşa’yı eşi ve kızıyla birlikte sanık sandalyesinde iki büklüm görünce çok üzüldüğümü söylemiş ve ortaya konan üslubu tenkit etmiştim. Hukukun gereği de ihmal edilmeden daha yumuşak bir yol, daha az rencide edici bir üslup bulunabileceğini düşünmüştüm. O mahkeme haber yapılırken su-i zanların nerelere kadar gidip dayanabileceğinin de medya organları tarafından hesaba katılmasını dilemiştim. Evet, hak ve adaletin yerini bulması çok önemlidir ve adalet karşısında herkes eşittir. Ancak bu arada, yargı önüne çıkarılanların insanî durumları da söz konusudur. Kanaatimce, birbirine karıştırılmadan bu iki hususun icapları da yerine getirilmelidir.

Rivayet edilen şu hadise bu hakikati destekler mahiyettedir: Bir gün Hazreti Ömer Efendimiz, valilerini Mescid-i Haram’da toplar, herkesin huzurunda onları hesaba çeker ve halkın şikayetlerini dinler. Halktan biri, bir valinin kendisine haksız yere yüz kırbaç vurduğunu söyler. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) meseleyi araştırır; valiye kısas uygulanmasına ve vurduğu kırbaç sayısınca ona da vurulmasına karar verir. Bunun üzerine Amr bin Âs hazretleri, “Eğer böyle yapmaya kalkarsan, şikâyetlerin ardı arkası kesilmez. Arkadan gelenler de senin yaptığını aynıyla uygularlar; böylece idarecilik müessesesinin itibarı gider ve milletin kendi başındaki insanlara güveni kalmaz.” deyince Hazreti Ömer, Amr b. Âs’ın haklılığına inanır ve meseleyi daha arızasız bir şekilde çözer.

Yine, bir savaş sonrası, alınan esirler arasında cömertliğiyle meşhur Hâtem’in kızı da vardır. Peygamber Efendimiz ona çok şefkatli davranmış ve babası hürmetine Tâî kabilesinin bütün cezalarını affettiğini söylemiştir. Sonra da, Ashab-ı Kiram efendilerimize dönüp, “Zillete düşmüş olsa da, bir kavmin azizine ikramda bulunun, hürmetkar davranın.” buyurmuştur.

Bu itibarla, devlet büyüklerine ya da onların ailelerine karşı yapılan sözlü ya da yazılı saldırıları veya medya vasıtasıyla fâş edilen dedikoduları ve İnternet üzerinden neşredilen güft ü gûyu kat’iyen tasvip etmiyorum; hele orduyu, kuvvet komutanlarını ya da rical-i devleti yaralayıcı sözler sarf edilip, yayınlar yapılmasını doğru bulmuyorum. Dinin cevaz vermediği o türlü kötülükleri doğru bulmadığım gibi, hakiki dindarların da öyle çirkin işlere kalkışacaklarına ihtimal vermiyorum.

Dahası, senelerden beri bana çok kötülük yapan kimselerin çalıp çırptıklarını, fuhuş yaptıklarını, değişik günahlar irtikap ettiklerini öğrensem, o cürümlerini açığa vurmayı, onları ailelerine karşı mahcup etmeyi ve çoluk-çocuklarının önünde rezil duruma düşürmeyi düşünmüyorum/düşünemiyorum. Zira, İslam'da insanların ayıplarını fâş etme diye bir vazife yoktur. Hatta, zina gibi büyük bir günaha şahit olan bir insan şahitlik yapmak zorunda değildir. Şayet dört şahit, şehadette ittifak ederlerse, mücrime ceza verilir; fakat bu, şahitlik edenlerin sevap kazanacakları manasına da gelmemektedir. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu türlü hadiselerde hep meseleyi gizli tutmak ve elden geldiğince ketmetmek yolunu seçmiştir. Bizim vazifelerimiz arasında ve mehâsin-i ahlak kuralları içinde insanların kusurlarını araştırma, onları deşifre etme ve mahcup duruma düşürme diye bir madde yoktur. Aksine, hata ve kusur avcılığı yapma, günahları açığa vurma ve insanları tahkir etme dinimizde ahlaksızlık sayılmıştır.

Dolayısıyla, bazı milletvekilleri, bakanlar, kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanı gibi rical-i devlet aleyhinde yapılan yayınları, daha doğrusu saldırıları çok alçaltıcı, onur kırıcı, yakışıksız ve sevimsiz buluyorum. O yayınların samimi müslümanlar tarafından yapıldığının iddia edilmesini ise, onları devlet adamlarıyla ve hususiyle de ordu ile karşı karşıya getirme çabalarından ibaret görüyorum.

Soru: Bazı devlet birimlerine sızdığınızdan/sızmak istediğinizden bahsediliyor?

Cevap: Maalesef bu iddia da, Türkiye’de istikrar havasının hâkim olmasını istemeyen, şöyle-böyle oluşan huzur atmosferini çekemeyen ve olumlu bazı gelişmeleri hazmedemeyen kimselerin demokratikleşme adına atılan adımların önünü almak için kullandıkları argümanlardan biridir. Milletin ikbalini kendileri için idbar kabul eden ve vazifeperver insanları kendi ikballeri açısından birer tehlike olarak gören bir azınlık, yer yer makam ve mevkilerinden ayrılma ve çıkarlarından olma telaşı yaşıyor, kaybettikleri koltukları tekrar elde edememe endişesiyle bunları yapıyorlar. Bohemce yaşayışlarını ve serâzat hayat tarzlarını çirkin bulacak kimselerin çoğalmasını rahatça davranmalarına ve keyiflerince yaşamalarına mâni görüyorlar. Daha sonra da şeytânî hislerine fikir libası giydirerek “İrtica tehlikesi var; her yeri falanlar sardı” türünden yâvelerle ortalığı velveleye veriyorlar. Bu sözleri tekrarlaya tekrarlaya zamanla tam bir irticâ paranoyasına tutuluyor ve kendileri haricindeki herkesi rejim düşmanı ve “başka” görme ruh hastalığına kapılıyorlar.

Saniyen; biz de bu devletin adamlarıyız. Ben öz be öz Anadolu insanıyım; kana, damara, kafatasına bağlı bir ırkçılığı asla tasvip etmedim; Turancı da değilim. Fakat, milletimi aşk derecesinde seviyorum. Bir insanın, kendi millet fertlerini yine kendi memleketindeki bazı müesseselere girmeleri için teşvik etmesine sızma denmez. Teşvik edilen insanlar da o müesseseler de bu ülkeye ait. Kastedilen manadaki sızmayı belli bir dönemde Türk milletinden olmayanlar yaptılar, hatta belli yerlere kadar da geldiler. Belki şimdiki endişelerinin altında da o sızıntılarının farkedilmiş olabileceği endişesi var.

Ayrıca, bu iddiaların bir psikolojik savaşın parçası olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bazıları, “şucu, bucu” iftiralarını rical-i devlete tehdit, şantaj ve yıldırma malzemesi olarak kullanıyorlar. Faydalı işler yapabilecek kimseleri gericilikle suçlayıp sindiriyor ve onların önlerini kesiyorlar. Bu vesileyle hükümeti de sıkıştırmış ve bazı işlerini engellemiş oluyorlar.

Evet, bir milletin ferdi, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer adliyeye de, istihbarata da girer hariciyeye de. Unutulmamalıdır ki, kadrolaşma, sızma, çoğalma türünden iddiaları atanlar ve bunlarla vazifeperver insanları sindirmeye çalışanlar hemen her devirde bu iftiralarının arkasına saklanarak ve hedef şaşırtarak kendi felsefeleri adına belli yerlere sızmış, kadrolaşmış ve çoğalmışlardır.

Soru: Sevgi okullarının arkasında sürekli bir yabancı güç aranıyor? Aksi halde değirmenin suyunun dönmeyeceği iddia ediliyor? Bu iddiaları nasıl karşılıyorsunuz?

Cevap: O okulları açıp yaygınlaştıranlar dindar kimliğiyle tanınan insanlar olduklarından dolayı, dine, imana, milli ruha ve kendi mana köklerimize karşı içinde düşmanlık besleyen bazı kimseler hazımsız davranıyor; dindarların başarılı olmalarını çekemiyor ve o türlü iddiaları yayıyorlar. Bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış olan ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, sadece “Nerede bir villa kapabilirim?” hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle iftiralar atıyorlar. Dahası, millet ve vatan uğruna fedakarlığın ne demek olduğunu bilmediklerinden Anadolu insanının bu okulları ne fedakarlıklarla devam ettirdiğini kavrayamıyorlar.

Bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını, milletin malı olduğunu, ‘değirmenin suyu’nun da Anadolu'nun tertemiz bağrından geldiğini belki yüz kere anlattık; fakat, görüyoruz ki, yüz kere daha anlatsak, fedakarlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de bu büyük hizmeti idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacaklar.

Oysa, değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorlarsa, suyu çıktığı yerden itibaren takip etselerdi; çarkların döndüğü yerden başlayarak kanalı adım adım izleselerdi. Eğer önyargılı değil iseler, onlar da göreceklerdi ki: Bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç, bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran gücün ta kendisidir. Bu okullar, İstiklâl Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin gönül semereleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.

Haddizatında, dost-düşman herkes gönüllüler hareketini takdir ediyor. Bu hareket dünya çapında beğeniliyor, hüsn-ü kabul görüyor. Fakat, ne başı var, ne de kolu; ne organizesi var, ne de üyesi. Siz sadece anlatıyorsunuz, milletin aklına yatıyor ve herkes bulunduğu yerde bir meşale yakıyor. İnsanlar diyorlar ki, “Biz büyük bir milletin çocuklarıyız. Bir zamanlar cihana muallimlik etmişiz. Neden şimdi dar bir dünyada, kendi fanusumuza kapanıp kalalım? Neden dünyaya kendimizi anlatmayalım, dilimizi öğretmeyelim? Neden o güzel dilimiz dünyaca kulanılan bir dil olmasın? Neden ülkemize gelen yabancı misyon şefleri Türkçe konuşmasınlar?” Böyle diyor ve bu şekilde düşünmenin gereklerini yapıyorlar. Türk milleti farklı bir zaviyeden adeta milli mücadele kıvamında yeni bir mücadele ve yeni bir performansla kendini ifade etmeye kalkmış, kendi geçmişini ve kendi kültürünü anlatıyor dünyaya.. evet, dayatma ile değil, takdir edilen tavırlarıyla, davranışlarıyla, üstün temsil kabiliyetiyle kendini anlatıyor. Ve onlarca ülkenin vatandaşları Anadolu insanını takdirle karşılıyor; çok sert istihbarat servislerinin takiplerine rağmen hiçbiri bu işin aleyhinde olmuyor. Demek ki, Türkiye’deki o uğursuz azınlığın gammazlaması da gidip oralara ulaşmasa, okullar hakkında tek kelimelik menfi bir laf edilmeyecek.

İşte dün televizyonda gördünüz; Afganistan’ın hariciye vekili Türkçe konuşuyordu ve kendi ülkesindeki Türkiye okullarını göklere çıkarıyordu. Geçenlerde de bir ülkenin cumhurbaşkanının Başbakanımıza ve Hariciye Vekilimize telefon edip “Burada Türkiye’den gelen müteşebbislerin okulları var; onlar bizim geleceğimiz; ne olur, şuraya da bir-iki okul açın” istirhamında bulunduğu medyaya yansımıştı. Dünya bu okulların ve diyalog gayretlerinin kıymetini anladı ama içimizdeki bazı kimseler hâlâ anlamamakta, hatta dinlememekte ısrar ediyorlar. Ne diyeyim; Cenâb-ı Hak lütfuyla, inayetiyle, hidayetiyle onların da ufuklarını açsın, insanımızın yararına yapılan bu hizmetleri olduğu gibi, kendi derinlikleriyle onlara da göstersin...

Soru: Bütün bu olumsuzluklar karşısında bize neler düşmektedir?

Cevap: Daha baştan kabul etmek gerekir ki, saldırmak ve ısırmak bazılarının tabiatı haline gelmiş. Ne yapalım, Cenâb-ı Hak, bize insanları ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş! Öyleyse, bu yolun çileleri karşısında sabretmemiz ve hemen hafakanlara girmememiz lazım. Zaten, bizim inancımıza göre, misliyle mukabele etmek zâlimce bir kaidedir; dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalbsizlere karşı bile gönülsüz davranmak ise mesleğimizin en önemli esaslarındandır.

Evet, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler; bazıları kendi karakterlerinin gereği olarak ona buna saldırırken ve önlerine geleni ısırmaya çalışırken, bize de kendi karakterimize saygılı olmak ve nezih üslubumuzu korumak düşer. Üslubumuz bizim namusumuzdur, manevi şahsiyetimizdir, aynamızdır. Biz şimdiye kadar hep sevgi türküleri söyledik; sevgi deyip güldük, sevgi deyip ağladık, hep muhabbet çiçekleri dermeye çalıştık; sadece nefretten nefret ettik, kimseye karşı düşmanlık beslemedik ve hele asla kan dökmeye yeltenmedik; sokaklara dökülüp anarşi çıkarmayı vatana millete ihanet saydık, hep emniyet ve güvenin yanında yer aldık. İnşaallah bundan sonra da bu üslubumuzu koruyacak ve herkese gönlümüzü açık tutacağız.

Hani derler ki; bazıları Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretlerine ağızlarına ne gelirse söyler ve ona hakaret ederlermiş. Yine bir gün bir saygısız adam, “Sen inançsızlara bile kucak açıyorsun, onlarla biraraya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun... Böyle yapmakla dinin izzetine dokunuyor, İslam’ın onurunu iki paralık ediyorsun.” türünden bir düzine hakaretle dolu bir mektup göndermiş. Hazret, mektubu açıp okumuş, tebessümle kağıdın arka tarafını çevirmiş ve tek cümle yazıp geri göndermiş. Hazreti Mevlânâ o tek cümlede “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” demiş. İşte, bizim mukabelemiz de ancak bu kadar olmalı ve herkes gönlümüzde kendisine ayrılmış bir sandalye bulabilmelidir.

Şu kadar var ki, ülkemizin sulh ve huzur atmosferine kavuşmasını çekemeyen, bu gönüllüler hareketinin en hayırlı faaliyetlerini bile dinamitlemeye gayret eden ve anarşiye yelken açıp milletin huzurunu bozmak isteyenlerin şerlerinden bir türlü emin olamıyorsak, onlara karşı bir çaremiz de duaya sarılmak ve onları Allah’a havale etmektir. Bazen içimden “Allahım, ilk atalarının haklarından geldiğin gibi bu devrin Ebû Cehillerinin, Utbelerinin, Şeybelerinin... de haklarından gel!” şeklinde beddua edesim geliyor. Fakat, öyle bir meselede bile üslubumu korumaya çalışıyor ve ben şöyle dua ediyorum: “Allahım, onların da hidayetlerini murad buyuruyorsan, Sen’den başka Hâdî yoktur, hidayet eyle ve onları da insanlık ufkuna yükselt, kalblerine mülayemet ver; din düşmanlığını içlerinden sök al, vatan ve millet sevgisiyle gönüllerini mâmur kıl. Fakat, şayet murâdın bu değilse ve onların da buna liyakatleri yoksa, o zaman haklarından gel ve bizi şerlerinden emin eyle.”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 26 Dec 2012 23:41:57 +0200
Kezzâblar Devrinde Sıddîkların İzinde http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/453-kezzablar-devrinde-siddiklerin-izinde http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/453-kezzablar-devrinde-siddiklerin-izinde

Sadâkat ise; söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde de doğru olma, hak ve hakikate yürekten bağlı kalma, dostlarına karşı hep vefa hisleriyle dolu bulunma, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmama, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmama ve riya, tasannu, maddî-manevî çıkar hesabı gibi kötülüklerden arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanma manalarının hepsini ifade eden muallâ bir kelimedir.

Söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, insanlarla olan muamelelerinde hep dürüst davranan; günlük konuşmalarından mizahlarına, dost meclislerindeki muhaverelerinden tebliğ adına yaptığı konuşmalarına kadar bütün söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan ve dostluğun gerektirdiği vefayı hep muhafaza eden, sözünün eri ve güven timsali insanlara “sâdık” denir.

Sıdk ve sadâkatte zirveyi tutan, hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar bütün hal ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş olan hak erleri ise “sıddîk” ünvanıyla anılmaktadır. Özü sözü bir, her haline güvenilir bu kahramanlar, çok samimi, pek hâlis ve olabildiğine sâdık insanlardır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişen, kendisine sunulan mesajlara -aksine ihtimal vermeyecek şekilde- iman eden ve i’lâ-yı kelimetullahı hayatının gâyesi bilen sıddîkların pîri Hazret-i Ebu Bekir (radiyallahu anh)’tır. Aslında Ashâb-ı Kirâmın hepsi birer sıddîktır; ne var ki, onların en önünde yer alan ve sadâkat sancağını taşıyan zat Ebu Bekir efendimizdir. Nitekim, Allah Teâlâ, “Sıdk mesajıyla gelen, hak ve gerçeği getiren ve O’nu gönülden tasdik eden var ya, işte her türlü fenalıktan korunanlar, takva üzere olanlar onlardır.” (Zümer, 39/33) mealindeki ayet-i kerimeyle daha din-i mübînin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu ilâhî mesaja ilk defa “evet” deyip ona koşanı sıdk u sadâkatle tavsif ve tebcil buyurmuştur. Bazı müfessirlere göre; bu ilahî beyan, sıdk sesinin, sıdk sözünün, sıdk düşüncesinin sesi soluğu olan Hazreti Sâdık u Masdûk efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ile O’na inanıp mesajını tasdik eden ve İslam’a gönülden bağlananların ilki, rehberi Ebu Bekir (radiyallahu anh) hazretlerini nazara vermektedir.

O’nun Hayatı Mesajının Doğruluğuna Şahitti

Nur Müellifi, “Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü'l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.” der. Evet, sıdk bir peygamber sıfatıdır. Güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul ve seçkin kullar mertebesine, cennetin zirvesine sadâkatle ulaşılır. Sıdk, aynı zamanda Allah elçilerinin vazifelerini yaparken kullandıkları bir kredidir. Onların doğruluğa kilitlenmiş bulunmaları arkalarındaki istidatlı insanların hidayetine vesile olmuştur.

Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhid olmadık.” demek zorunda kalmışlardı. Muhbir-i Sâdık, Mekkelileri Ebû Kubeys tepesinde toplayıp “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman ordusunun bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduğunu söylesem bana inanır mısınız?” diye sorunca, oradakilerin hepsi tereddütsüzce “evet inanırız” diye bağırmışlardı. Çünkü, o güne kadar O’nun hiçbir hilâf-ı vâki beyanını duymamışlardı. Dünya adına hiçbir beklentisi olmayan bir insanın kırk yaşına kadar çok basit meselelerde bile hilâf-i vâki beyanda bulunmayıp o yaştan sonra hakikate muhalif sözler söylemesi zaten düşünülemezdi. O zamana değin öyle müstakim bir çizgi takip etmişti ki, ahlâk-ı âliyeye bağlı o gidişâtı ondan sonra söyleyeceği, göstereceği, sunacağı ve temsil edeceği her şeyin referansı olmuştu.

Dolayısıyla, düşmanları dahi O’nu yalancılıkla itham edemiyor, -hâşâ yüzbin defa hâşâ- ‘şâir, sâhir, mecnun’ yakıştırmalarında bulunarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlardı. Hakikatını inkâr edemedikleri mucizelerine de ‘sihir’ deyip geçiştiriyorlardı. O’nun risaletini kabule yanaşmayan müşrikler bile, “Muhammed doğru söylüyor” demekten kendilerini alamıyor; fakat peygamberliğin O’na verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip, “Risalet neden eşraftan birine değil de bir yetime verildi?” demek suretiyle O’na teslim olmamak için kendilerince mazeret uyduruyorlardı.

Özümüzle Sözümüz Bir mi?

Selef-i sâlihîn efendilerimiz, peygamberlerin vasıflarından üçünü sıralarken önce sıdkı, daha sonra emaneti, akabinde de tebliğ aşkını saymışlardır. Tebliği sıdk ve emanetten sonra zikretmeleri çok mânidârdır. Demek ki tebliğ vazifesinin eksiksiz ve kusursuz yapılabilmesi için mübelliğin önce sıdkla, sonra da güvenilir, inanılır ve itimat edilir bir insan olma manasına gelen emanetle muttasıf bulunması gerekmektedir. Tebliğ aşkı ancak peygamberâne sadâkat ve peygamberâne emanetle beraber bulunursa bir kıymet ifade etmektedir. Bu iki kanattan yoksun bir tebliğ adamı hem hizmet adına yapıp ettiklerini başka beklenti ve mülahazalara bağlamaktan kurtulamayacak hem de sunacağı mesaja kimseyi inandıramayacaktır.

Öyleyse, bu noktada biraz durmak, derin derin düşünmek ve kendi durumumuzu gözden geçirmek düşer bize!.. Sâhiden sıdk ve emniyet üzere yaşıyor muyuz? Gizli-açık her halimizde sıdk u sadâkatin rengi var mı? Özümüzle sözümüzü bir kılabildik mi? Çevremize emniyet telkin edebildik mi; güvenebiliyor mu insanlar bize? Yanlarında anıldığımız zaman hemen “Onun elinden, dilinden hiç kimseye zarar gelmez” diyebiliyorlar mı? İşte, bütün bu ve benzeri soruların cevabı müsbet olmadan yapacağımız tebliğ hem dünya hem de ahiret hesabına akîm kalmaya mahkumdur.

Bediüzzaman hazretleri de “İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır.” derken bu hususa dikkat çekmiştir. Sıdkı, sadâkat manasında ele almış; mü’minlerin hem şahsî hem de içtimaî açıdan ilerleyip yükselmelerinin söz, tavır ve davranışlarında doğruluğu kovalamakla beraber, niyetlerindeki hulûsa ve Allah’ın sâdık birer bendesi olarak bulunmaları gerekli olan yerde sâbit kadem durmalarına bağlamıştır. Evet, kendi şahsî hayatında gel-gitler yaşayan, sık sık farklılıklar sergileyen, sürekli değişip duran kimseler muhataplarının içlerine de hep tereddüt salar, şüphe atar ve onları kuşkulara düşürürler. “Acaba bu tavırlarından hangisi doğruydu? Şimdi hangisine inanacak, hangisini esas alacağız?” dedirtirler. Böyle yüzer gezer yaşayan ve hiç güven vaad etmeyen fertler, iktidâ edilecek insanlar olamazlar. Maalesef, günümüzde vâizlerin pek çoğunun nasihatlarının tesir etmemesi böyle bir hastalıktan dolayıdır. Önce söyleyenin söylediğine inanması, itaat ve inkıyada çağıranın Hakk’a gönülden bağlanmış olması ve doğruluğa davet edenin sıdk u sadâkata yapışması lazımdır ki, onun beyanları ve tavırları da başkaları üzerinde müessir olsun.

Korkunç Bir İddia

Ayrıca, insan doğruluktan hiç ayrılmamaya azmetmeli ve yalanın en küçüğünden bile çok sakınmalıdır. Zira, en büyük yalanlar doğruluktan çok az bir inhirafla başlayan hilâf-ı vâki beyanlar silsilesinin ürünleridir. Habîb-i Edîb Efendimiz, bu hususa da dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur: “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da cennete çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o, Allah katında “sıddîk” olarak yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, günah bataklığına, o da cehenneme sürükler, atar. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “kezzâb” (büsbütün yalancı) olarak yazılır.”

Bildiğiniz gibi; lügatlerde yalan, gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alakâlı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır. Mesela; hak katında sâlihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatma “İnd-i ilahîde yazılı olan değil benim dediğim doğru!..” deme gibi çok büyük bir küstahlık ve küfre yakın pek korkunç bir yalandır.

Bu tehlikeden dolayı, Hak dostları, insanlar hakkında sû-i zan, gıybet, iftira, bühtan ihtiva eden yerici sözlerde değil, başkaları hakkında övgü ifade eden beyanlarında dahi çok dikkatli davranmış ve birini methedecekleri zaman “Zannediyorum, falanca şöyle faziletleri olan bir arkadaştır, hakkında hüsn-ü zannım kavîdir; fakat, Allah herkesin özünü biliyorken ben kimseyi kendi bilgime göre tezkiye edemem, Cenâb-ı Hak herkesi benden iyi bilir.” demeyi itiyad edinmişlerdir.

Yalan Küfrün Arkadaşıdır

Bu itibarla, çok küçük görülen meselelerde dahi doğruluğun peşinde olmalısınız, dilinizi yalana hiç alıştırmamak için sıradan ve zararsız işlerde bile mutlaka hakikate uygun beyanda bulunmalısınız. Öyle ki, birisi size saati sorsa, şayet o an saat üçü onyedi geçiyorsa –kestirmeden– “onbeş geçiyor” ya da “yirmi geçiyor” şeklinde cevap vermemeli; saatiniz kaçı gösteriyorsa onu tam olarak söylemelisiniz. Çoklarınca basit ve önemsiz kabul edilen o meselede bile siz son derece doğru olmaya çalışmalısınız ki diliniz yalana asla alışmasın, dilinizden dökülen yalan kalbinizde yaralar açmasın ve “O kadarcık yalanın söylenmesinde mahzur yoktur” mülahazası çok büyük yalanlara kapı aralamasın.

Kat’iyen, o kadarcık bir yalandan bile kaçmak lazım; zira, bir insanın söz, tavır ve davranışlarında sıdk azaldıkça onun gönlünde nifak kuvvet bulur. Münafığın önemli sıfatlarında birisi yalancı olmasıdır. Nitekim Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) münafığın alâmetlerini şu şekilde saymıştır: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder; söz verse de cayar, sürekli hulf-ül vaadde bulunur. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar; kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa dönüştürür. Evet, Nebîler Serveri, münafığın bu huylarını saydıktan sonra “Bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bunlardan biri varsa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir parça bulunmuş olur.” buyurmuştur. Bediüzzaman hazretleri de “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir” diyerek bu hakikati bir başka şekilde ifade etmiş; onun küfrün esası ve nifâkın birinci alâmeti olduğunu söylemiş ve küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri için mü’minleri uyarmıştır. O halde, bütün bunları duyup dinleyen ve bilen bir mü’min, her zaman şeytandan Allah’a sığındığı gibi, günde belki yüz defa kendini gözden geçirerek “Allah’ım, yalana düşmekten Sana sığınırım.” demeli değil midir?

Örtülü Yalanlar

Diğer taraftan, bir de örtülü ve kapalı olarak söylenen “zımnî yalan” diyebileceğimiz sözler vardır ki, bir mü’min onlardan da kaçınmalı ve lisanını hep nezih tutmalıdır. En yaygınları mübalağa, mazeret döktürme ve târiz olan bu örtülü yalanlar da sıdka kilitlenmiş bir insan için büyük mahzurlar taşımaktadır.

Mübâlağa; bir şeyi ifade ederken olduğundan çok fazla (ya da bazen çok noksan) göstermek, bir şeyin etkisini artırmak için onu abartarak anlatmak demektir. Mesela; bazen başkalarının kuvve-i maneviyelerini takviye etmek bazen de yapılan işi büyük göstermek için yüz kişinin katıldığı bir programa “yüzlerce” insanın katıldığını söylemek, bin kişilik bir salona “binlerce” insan doldurmak (!), hatta o program hakkında görüş beyan eden birisinin “güzeldi” demesini “çok müthişti, muhteşemdi” şekline büründürerek nakletmek; daha bir köye bile tesir edemeden kendi mefkûresi adına kasabalar, şehirler fethedilmiş gibi anlatmak türünden bütün mübâlağalar birer zımnî yalan sayılırlar. Bunlar muhatabın gönlünde müsbet tesir hasıl etmeyeceği gibi gayretullaha da dokunabilir ve yapılan işin bereketini bütün bütün alır götürür. Dahası, o türlü mübâlağalar, yapılan iş hakkında takdir hislerini coşturmak bir yana, tereddüt ve şüpheler hasıl eder ve hassas gönüllerde kötü izler bırakır. Nitekim, Nur İnsan bu konuda da bizi uyarmış ve şöyle demiştir: “Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası bence zemm-i zımnîdir.”

Diğer bir örtülü yalanın adı olan “mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoş görülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Kanaatimce, suç sayılacak bir şey yapmak, bir kabahat işlemek ya da günaha girmek kötüdür, çirkindir. Fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Bir hatanın hoşgörülmesi ya da bir suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle olmuştu” diyerek mazeretler ileri sürme vebali katlama demektir. İşte, o türlü bahanelerin arkasına sığınanlar kendilerini paka çıkarma kasdıyla ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Belki, sarfettikleri kelimelerin doğru olmasına dikkat ederler; fakat, karşı tarafı kendilerinin masum olduğuna inandırmaya çalıştıkları için söz ve hallerinin vâkıaya tam mutabık olmasını sağlayamazlar; mazeret ve bahanelerini muhataplarını kandırmaya mâtuf birer kuru laf olmaktan kurtaramazlar. Dolasıyla, yalana düşmüş ve kalbî hayatlarını yaralamış olurlar. Aslında, öyle bir durumda en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Hevâ ve nefse uydum, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi” diyebilmek ve hem tevbeye hem de mazeret döktürmeden af dilemeye koşmaktır.

“Târiz” ise; kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, konuşurken muğlak bir ifade kullanarak muhatabın bir meseleyi olduğundan farklı anlamasını sağlama ve açık olmayan bir beyanla asıl maksadı gizleme manalarına gelmektedir. (Edebiyattaki târiz sanatı bundan başkadır.) Diğer bir ifadeyle, târiz, bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması şeklindeki mecazlı anlatımdır. Selef-i salihîn, bunu da zımnî yalan kategorisinde ele almış ve insanın dini, hayatı, aklı, nesli, vatanı, ırz ve namusu söz konusu olmadan târize de asla başvurulmaması gerektiğini belirtmişlerdir.

Yalanın Câiz Olduğu Yer Var mıdır?

Bu arada; “Bir maslahata binâen yalan söylemenin câiz olacağı yerler de var mıdır?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Böyle bir sual Hazreti Üstad’a tevcih edilince, o “Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma zaman onu neshetmiş.” diyerek meseleyi kesip atmıştır. Aslında, bazı alimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat, Bediüzzaman hazretleri, bazı alimlerin maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir.

Evet, günümüzde yalan çok revaçtadır ve insanlar hiç olmayacak meselelerde bile yalana başvurmaktadırlar. Bir sürü kezzâbın, müthiş yalanlarıyla yeryüzündeki asayişi ve umumi emniyeti mahvettiği zamanımızda, bu kötü ahvâlden mü’minler de etkilenmişlerdir ve maalesef çokları hemen her şeye bir bahane uydurur hale gelmişlerdir. Böyle bir dönemde öyle net bir ifadeyle ve kesin bir hükümle radikal tedbirler alınmazsa, o muvakkat fetvanın sû-i istimalini engellemek mümkün olmayacaktır.

Hâsılı, şayet biz dava-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan birer hak eri olmayı arzuluyorsak, tıpkı Nebiler Serveri gibi, sıdk ve sadâkat hususlarına çok dikkat etmek zorundayız. Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluğu bir âbide gibi başımızda taşımaya, inanılır ve güvenilir insanlar olma durumunu namusumuz gibi korumaya mecburuz. Özellikle de başka toplumlar içinde yaşıyorsak ve kendi öz değerlerimizi onlara da anlatmayı düşünüyorsak her halimizle doğru olmaya daha da özen göstermeliyiz. Büyük-küçük hiçbir meselede en ufak bir hilâf-ı vâki beyana tenezzül etmemeli ve asla “Müslümanlar da yalan söyleyebiliyor” dedirtmemeliyiz. Yalanı çağrıştıran tek bir söz ya da halimizin bütün inananlar hakkında “bunlar da yalan söylüyor” kanaati oluşturabileceğini ve ondan sonra –farz-ı muhal– gökten kitap indirip o insanların önüne koysak yine de onlara müessir olamayacağımızı unutmamalıyız. Evet, bizim için yol ikidir, ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok; fakat, illa konuşacaksak, doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 26 Dec 2012 23:38:54 +0200
Tâlût Ordusu ve Sabır Duası http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/452-talut-ordusu-ve-sabir-duasi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/452-talut-ordusu-ve-sabir-duasi

Bunun üzerine İsrailoğulları, peygamberlerine müracaatta bulunmuş, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir komutan tayin etmesini istemişlerdi. “Ne olur, bize bir hükümdar tayin et de biz de Allah yolunda cihad edelim” demişlerdi.

Bu hadise, bahsi geçen peygamberin ve diğer şahısların kimlik bilgileri gibi bazı detay sayılabilecek hususlara yer verilmeden, sonraki nesillere ibret olabilecek yanlarıyla Bakara Suresi’nin 246-252. ayetlerinde anlatılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de sadece Hazreti Musa’dan (aleyhisselam) sonra gelen peygamberlerden biri olduğuna işaret edilen bu Allah elçisinin adı Eski Ahid’de Samuel olarak zikredilmektedir. Adı ne olursa olsun, İsrailoğulları’nın fıtratını çok iyi bilen o peygamber, “Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?” deyince onlar, “Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki; vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler de yine biziz.” cevabını vermişlerdir. Onlar böyle deseler de, cihad kendilerine farz kılınınca içlerinden çoğu sözlerinden dönüvermiş ve geride ahdine sâdık pek az insan kalmıştır. Fakat, dönemin peygamberi bunu önceden bilmesine ve onların daha sonra takınacakları tavrı o anki hallerinden okumasına rağmen İsrailoğulları’nın kumandan talebini geri çevirmemiş, Tâlût'u hükümdar ve başkomutan olarak tayin etmiştir.

Tâlût ve Suyla İmtihan

Eski Ahid’de Saul olarak anılan Tâlût'un ismi bazı kaynaklarda Süryânice Sayil ve İbrânice Savil şeklinde geçmektedir. Dolayısıyla, genel kanaat, “Tâlût” kelimesinin isim değil, İbranice bir lakap olduğu yönündedir. “Tâlût” güçlü, kuvvetli ve iri cüsseli manalarını içermektedir; maddî-manevî kuvvetliliğe bir ünvan gibidir.

İsrailoğulları başlangıçta işi zenginlik ve kavmiyetçilik noktasından ele almış ve Tâlût’un hükümdarlığını tasvip etmemişlerdi. Onlara göre, içlerinden daha zengin, daha seçkin ve daha asil birinin komutan olması gerekiyordu. Cenâb-ı Allah, Tâlût’a hem maddî hem de manevî yönden bir üstünlük vermişti; o heybetli, güçlü, kuvvetli ve çok güzel suretli olduğu gibi, dinî, siyasî ve askerî işleri de bilen, idareciliğe kabiliyeti olan biriydi. Heyhat ki, İsrailoğulları her zamanki “seçkinlik” tutkusundan kurtulamamış ve daha soylu bir insanın tayin edilmesini istemişlerdi. Peygamberleri onlara seçimin Allah Teâlâ tarafından yapıldığını ima etmiş, Tâlût’un Hak indindeki yerine dikkat çekmiş ve devamla şöyle demişti: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun’un manevî mirasından bir bakiyye bulunan ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır.” İşte, İsrailoğulları ancak o zaman Tâlût’un hükümranlığına razı olmuşlardı.

Tâlût, Câlût'a karşı sefere çıkmak üzere ordusunu harekete geçirince askerlerine şöyle demişti: “Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecek. Onun suyundan kana kana içen benden sayılmayacak; sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim o sudan içmezse o da benden sayılacak.” Böylece, Tâlût onları uyarmıştı; fakat onlar, -pek azı hariç- suyun başına varır varmaz ondan avuç avuç içmişlerdi. İçmiş ama içtikçe daha bir susamış, bir türlü suya kanmamış ve imtihanı kaybederek yolda kalmışlardı. Tâlût ve zaruret miktarı bir avuç suyla iktifa eden sâdık müminler ise, ihtiyaçlarını görüp ırmağın diğer tarafına selametle geçmişlerdi. Suyun öbür yakasında kalanlar, yeis ve inkisar şurubu içmişçesine “Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak tâkatimiz yoktur” demiş, geri çekilmişlerdi; ama ölümden sonra diriltilip Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilen diğerleri, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” diyerek yollarına devam etmişlerdi.

Sabr ü Sebat ve Nusret Duası

Evet, ölümden kaçmanın mümkün olmadığını, bugün olmazsa yarın mutlaka öleceklerini ve nihayet Allah'ın huzuruna varacaklarını bilen mü’minler, ahde vefa göstererek Hak yolunda şehid veya vazifesini yapmış gazi olmaya karar vermişlerdi. Onlar, Câlût’u ve onun yüreklere korku salan ordusunu görünce ürküp kaçma yerine Tâlût’un etrafında daha bir kenetlenmiş ve Allah’a teveccüh edip sabra sarılmak gerektiğine inanarak şöyle niyaz etmişlerdi: “Ya Rabbenâ, üstümüze gürül gürül sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!” (Bakara, 2/250)

İsrailoğulları’ndan tahkiki imana ermiş bu küçük grup, sayıları az da olsa, Allah’a sığınmak suretiyle zafere kavuşabileceklerine gönülden inanmış; belli bir talim ve terbiyeden, bir ikaz ve rehabiliteden sonra ulaştıkları o iman ufkuyla içinde bulundukları hali değerlendirmiş ve içten yakarışa geçerek “Rabbenâ efriğ aleynâ sabran ve sebbit akdâmenâ vensurnâ ale'l-kavmi'l-kâfirîn” demişlerdi. Onlar, sadece “bize sabır ver” dileğiyle de yetinmemiş; “efriğ aleynâ” ifadesini tercih ederek “Sabrı başımızdan aşağı yağmur gibi boşalt, üzerimize bol bol sabır yağdır.” demek suretiyle Allah’ın inayetine ve sabra ne ölçüde muhtaç olduklarını dile getirmişlerdi. “Rabbimiz, Sen yarattın, Sen yetiştirdin bizi; en iyi Sen bilirsin ihtiyaçlarımızı, zaaflarımızı, eksiklerimizi... Sabırla coştur yüreklerimizi, cesaretle doldur içlerimizi; hiç titremesin bacaklarımız, asla kaymasın ayaklarımız. Geriye tek adım atmadan ve yerimizden ayrılmadan Senin yolunda mücahedenin hakkını verdir bize, o kâfirler topluluğuna karşı yardım ve zafer ihsan et şu bîçare bendelerine!..” mülahazalarıyla niyaz etmişlerdi.

İşte, İsrailoğulları’ndan çoğunun onca hır-gür çıkarmalarından, ahde vefasızlık yapmalarından ve inananları yüz üstü bırakıp geri dönmelerinden sonra, sâdıkların o kadarcık bir teveccühünü Cenâb-ı Hak cevapsız ve mükâfatsız bırakmamıştı. Allah’ın izni ve inayetiyle Dâvud (aleyhisselam) Câlût’u öldürmüş ve Tâlût ordusu düşmanlarını bozguna uğratmıştı.

Hazreti Dâvud ve Kuvvet-Hikmet Münasebeti

Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahîha’da Hazreti Dâvud’un yaşıyla, mesleğiyle ve Câlût’u öldürürken kullandığı silahıyla alakalı bir bilgi yoktur. Fakat, Eski Ahid’de keçi sürüsü güden bir çoban olduğu ve Batılıların Golyat dedikleri o dev gibi adamı bir sapanla öldürdüğü anlatılmaktadır. Rivayetlere göre, Hazreti Dâvud, sapanına yerleştirip fırlattığı taşı Câlût’un tam alnına isabet ettirmiş ve onu yere sermiştir. Golyat’ın bir çocuk tarafından öldürülmesi Batı edebiyatında şiirlere, hikayelere ve romanlara mevzu olmuştur.

Allah Teâlâ, Hazreti Dâvud’a hükümdarlık ve hikmet vermiş; demiri işleme ve ondan zırhlı elbiseler yapma sanatı gibi dilediği daha pek çok şeyi ona öğretmiş ve peygamberlik ihsan etmiştir. Tâlût’un, kendi kızını Hazreti Davud’a verdiği ama daha sonra ona gösterilen aşırı teveccühü kıskanıp kötülük yapmaya yeltendiği, akabinde bir mekr-i ilahiye maruz kalıp sahralara düştüğü ve perişan olduğu da rivayet edilmektedir. Fakat, İslamî kaynaklarda bu son hususla alakalı bir bilgi de mevcut değildir. Dolayısıyla, İmam Maturîdî hazretlerinin de çok defa dediği gibi, bizim kaynaklarımızda yer almayan malumâtın üzerinde gereğinden fazla durmamıza lüzum yoktur.

Bu arada, ayet-i kerimede, Hazret-i Dâvud’a hükümdarlık ihsan edildiği anlatılırken, ona aynı zamanda hikmet verildiğine de dikkat çekilmektedir. Hükümdarlıkla beraber hikmetin de verilmiş olması çok önemlidir. Çünkü, hikmetsiz hükümdarlık kaba kuvvet halini alır; zorbalıklara ve zulümlere sebebiyet verir. Hikmetten nasipsiz güçlüler, mevcudiyetlerini gece baskınlarıyla ifade etme sevdasına tutulurlar; hakkı çiğner geçer ve insanî hislere, latifelere, mantık ve muhakemeye hiç değer vermezler. Hikmetin rehberliğindeki güç ve kuvvet ise, akıllara, kalblere, ruhlara ve hislere de hitap eder; idareye hakimiyetle beraber ruhlara hakimiyeti de devam ettirir. Evet, kuvvet ve iktidar, hakkın, mantığın ve muhakemenin rehberliğinde bir kısım problemleri çözebilecek potansiyel bir güç sayılsa da, hikmetten uzak kaba düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti olagelmiştir. İşte, bu hikmetli kuvvet sayesindedir ki, Hazreti Dâvud İsrailoğulları’nı etrafında toplamış, Filistin ve Kudüs civarında büyük bir devlet kurmuştur.

Neye Karşı Sabır?

Tâlût liderliğindeki İsrailoğulları ile Câlût önderliğindeki Amalikalılar’ın mücadelesini ve o sırada cereyan eden bazı hadiseleri özetledikten sonra asıl meseleye geçmek istiyorum: Selef-i sâlihînden bazıları sabredilmesi gereken bir durum başa gelmeden sabır talep etmeyi belalara davetiye çıkarma saymışlar. Musibetlerin toslamasına maruz kalmadan Allah’tan sabır istemeyi bela isteme şeklinde anlamışlar. Onlara göre; sabır, ancak belli bela ve musibetler karşısında kendisine koşulan bir tabye, bir mevzi, bir sığınak, bir dayanak noktası ve koruyucu bir seradır. Dolayısıyla onlar, öyle bir bela ve musibet söz konusu olmadan “Allah’ım bize sabır ver” demeyi “Allah’ım bize önce bela ver, sonra da o belaya karşı sabır ver; bizi evvela ağır mükellefiyetlere maruz bırak, akabinde de onlara tahammül gücü ver” duasında bulunma kabul etmişler. Bu açıdan, bir savaş durumu olmadan “Rabbenâ efriğ aleynâ sabran ve sebbit akdâmenâ vensurnâ ale'l-kavmi'l-kâfirîn” şeklinde dua etmeyi uygun bulmamışlar.

Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sabır, sebat ve nusret isteme ile alakalı farklı yerlerdeki ifadeleri incelenirse görülecektir ki, sabr ü sebat sadece savaş meydanı ile alakalı bir husus değildir. Sabır yalnızca belaya karşı olsa, bela gelmeden sabır istemenin bela isteme manasına geldiği kabul edilebilir. Ne var ki, tahammül etme, vazgeçmeme, aceleci davranmama, katlanması zor vak’alar karşısında dişini sıkıp dayanma... gibi manalara gelen sabır bir zaviyeden diyanetin yarısını teşkil eden çok önemli bir kalbî ameldir; o sadece belalara münhasır değildir, onun pek çok çeşidi, derinliği, yanı vardır. Hazreti Üstad, belli başlı sabır çeşitlerini üç kategoride toplamış; hususiyle masiyetten uzak durmayı, musibetlere katlanmayı ve ibadet ü taatte devamlı olmayı nazara vermiştir. Bununla beraber, sabredilen hususlar itibarıyla sabır çeşitlerini çoğaltmak da mümkündür: Dünyanın cezbedici güzellikleri ve nefsi gıcıklayan nimetleri karşısında istikameti koruma adına sabır, belli bir vakte bağlı işlerde zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır, ermiş insanların can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen dine hizmeti kendi nefislerine tercih ederek burada kalıp vazifeye devam etmeleri, her anı “Refik-i A’la” hülyalarıyla geçirdikleri halde O’nun takdirine rıza göstererek ölümü değil O’nun hoşnutluğunu istemeleri şeklindeki vuslata karşı sabır... bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, bilhassa sokakların birer kanal haline gelip gözlerden gönüllere günah akıtıp durduğu günümüzde masiyetten kaçma ve ibadet ü taate sarılma adına sabır talebi çok önemlidir. Her mü’min hemen her zaman “Allahım! Kalbime ibadet ü taati şirin ve günahları da çirkin göster; kulluğu bana sevdir, günahlara karşı içimde tiksinti hissi uyar. İbadetlerde devamlı olma, kötülüklerden uzak durma konusunda beni sabırlı kıl!” mülahazalarıyla oturup kalkmalıdır. Bu şekilde dua etmenin bela ve musibet istemekle hiç alâkası yoktur.

Bedir’den Çanakkale’ye Sabır Cepheleri

Diğer taraftan; insanın sabredeceği meseleler ve mücadeleden kaçmaması gereken hadiseler her dönemde farklı farklı olabilir. Mesela; Çanakkale destanını al kanıyla yazan Mehmetçiğin mücahedesi “Rabbenâ efriğ aleynâ sabran ve sebbit akdâmenâ vensurnâ ale'l-kavmi'l-kâfirîn” denmesi gereken bir cihad meydanında cereyan etmiştir. Bedir ve Uhud gibi, Çanakkale de Allah’ın inayetiyle, ilahî nusretle ve sabr-ı cemille ancak aşılabilecek bir akabe olmuştur. Savaşlardan iyice bunalmış bir milletten geriye kalan bir avuç insanın her türlü maddî imkanlara sahip mekanize birliklerle gelmiş koca ordulara karşı mücadele verdiği bir akabe... Orada, düşmanın kin ve nefret kusan silahları karşısında her türlü fakr ü zarurete maruz kalan müslümanların iman dolu sineleri vardır. Mağduriyet ve mazlumiyet misalleriyle beraber yiğitlik ve kahramanlık örneklerinin onlarcasını, yüzlercesini okuduğunuz, dinlediğiniz o savaş meydanı gerçekten insanı hayrette bırakacak manzaralarla mâlâmâldir. Misal olarak, son günlerde hayalimden bir türlü gitmeyen şu tablo ne acı ve ne kadar elem vericidir: Daha askerlik eğitimini tamamlamadan, sırf vatan aşkı ve iman coşkusuyla cepheye koşan bir Mehmetçik kurşun yağmuruna tutulmuştur. Sağında-solunda şehadet şerbeti içmeyen kimse kalmamıştır. Şaşkındır, zira acemiliğinden ne yapacağını da bilememektedir. Bir yolunu bulup zor güç çalışan cephe telefonunu eline geçirir ve karşıdaki insana bağıra bağıra halini arz eder; “Komutanım, bütün arkadaşlarım şehit oldular. Yalnız ben kaldım geride. Ne yapacağımı, nereye çıkacağımı bilmiyorum. Bana yol gösterin!” der.

İşte, vatan toprağının, milletin onur ve haysiyetinin payimal olması muhtemel o yerde can pahasına da olsa sabretmesini bilmek ve Allah’tan sabr ü sebat dilemek şarttı. Bedir’dekiler düşmana karşı öyle sabrettiler, Uhud’dakiler öyle sabrettiler. Çanakale’deki yiğitler de aynı selefleri gibi sabr ü sebat gösterdiler. Kaç asırlık tarihimizde değişik zaferlerimizin hepsi aynı sabırla kazanıldı. “Ölürsem şehit, kalırsam gâzi olurum; ikisi de Allah tarafından bahşedilen birer pâyedir benim için. O da cana minnet, öbürü de!” diyen ecdadımız hep “Rabbenâ efriğ aleynâ sabran ve sebbit akdâmenâ vensurnâ ale'l-kavmi'l-kâfirîn” yakarışını seslendirdiler.

Biz de Sabır Yağmuruna Muhtacız...

Bize gelince; o duayı ilk defa dillendiren Tâlût’un askerleri gibi değiliz; onların haline benzemiyor şu anki halimiz. Ashab-ı Bedir’in, Uhud kahramanlarının, Malazgirt, Niğbolu ve Çanakkale yiğitlerinin mücahedeleri gibi de değil bizim mücadelelerimiz. Onlar maddî bir savaşın içindeydiler ve her an ölümle burun buruna, şehadetle karşı karşıya idiler. Doğru, biz öyle zorlardan zor bir duruma düşmedik; -Cenab-ı Allah hiç düşürmesin- ne var ki, bugün de içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre bazı zorluklar yaşadığımız ve sabra çok muhtaç olduğumuz bir gerçektir.

Evet, bugünün dünyasında da Câlût ruhlu bir sürü tiran var. Bazıları açıktan açığa Allah’a, Peygambere, Kur’an’a saldırıyorlar. Dünyanın değişik yerlerindeki müslümanlara sırf dinlerinden ve diyanetlerinden dolayı zulmediyorlar. İnsanlar arasına fitneler sokuyor, mezhep çatışmalarını körüklüyor, ırkî mülahazalara bağlı kavgaları ateşliyor ve İslam dünyasında kardeş kanı dökülmesine sebebiyet veriyorlar. Bütün bu olup bitenleri görüp muvazeneyi koruyabilme sabr-ı cemilden başka ne ile mümkün olabilir ki? İster ferdî ister ailevî isterse de içtimaî olarak din ve diyanetin gereklerini yerine getirme hakkı tanınmıyorsa, onu bütün erkânıyla yaşama fırsatı verilmiyorsa, inanan kadınların saçıyla, başıyla uğraşılıyorsa, genç kızlara dinin emrini de yerine getirmek suretiyle eğitimlerini özgürce tamamlama imkanı sağlanmıyorsa.. bilakis insanlar dini kanaatlerinden ve inançlarından dolayı, ayırımlara tabi tutuluyor, hakaretlere uğruyor ve zulüm görüyorsa.. bütün bunlara da ancak sabr-ı cemille katlanılabilir.

Dolayısıyla, biz de Tâlût’un askerleri içinde ya da Bedir ashabı arasında bulunuyor gibi “Rabbenâ efriğ aleynâ sabran ve sebbit akdâmenâ vensurnâ ale'l-kavmi'l-kâfirîn” desek sezâdır.. müslümanların bugün maruz kaldığı mazlumiyet ve mağduriyetler karşısında, “Rabbimiz, bizim başımızdan aşağı da sağanak sağanak sabır yağdır; gönüllerimizi sabırla, cesaret ve metanetle doldur. Bizi öyle sabır kahramanları eyle ki, hep sabır duyalım, sabır düşünelim, sabır görelim ve sabırla gerilelim... Hepimizi din ve diyanet üzere sâbit kadem eyle; bize masiyetlere karşı dayanma gücü, musibetlere tahammül kuvveti ver.. kalblerindeki inanç hissini köreltmiş, kainattaki en aşikar gerçek olan Uluhiyet hakikatini göremeyen körlere, mazhar olduğu nimetleri görmezlikten gelen nankörlere karşı bizi zaferyâb kıl.” diye sürekli inlesek yine de azdır.

Hâsılı; sabır kurtuluşa ermenin sırlı-sihirli anahtarıdır; sabreden bir kimse mutlaka aradığını bulur.. ibadet ü taatte sabreden nihayet huzura kavuşur.. mâsiyet karşısında dişini sıkıp günahlardan uzak kalan ve musibetleri takdir-i ilahî bilip onlara güzelce tahammül gösteren sonunda Cennete girer. Hasımlarının değişik komplolarına rağmen çizgisini koruyan, durduğu yerin hakkını veren ve hep mü’min karakterinin gereğini sergileyen de er ya da geç zafere erer.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 26 Dec 2012 23:35:28 +0200
Yaratan Bilir, Dilediğine Dilediğini Verir! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/451-yaratan-bilir-diledigine-diledigini-verir http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/451-yaratan-bilir-diledigine-diledigini-verir

“Yaratan yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? (İlmi her şeye nüfuz eden ve her şeyden haberi bulunan) Latîf ü Habîr O’dur.” (Mülk, 67/14) meâlindeki ayetin şefaatiyle ve onu mülahazaya alırken yakaladıkları iman ve inanmışlık ufku sayesinde dualarına icâbet edileceğine, arzularının gerçekleşeceğine inanırlarmış. Doğrusu, kısaca meâlini verdiğim beyan-ı ilahînin uzak-yakın tedaî ettirdikleri umumen mülahazaya alındıktan ve onun kazandıracağı ruh haletiyle Hazreti Latîf ü Habîr’e tam ilticâ edildikten sonra yapılacak duaların makbul olduğu/olacağı âşikârdır. Zira, o şekilde dua eden insan, halini bilen, sesini duyan, kendisine acıyan ve bütün ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten bir Hâlık-ı Kerim’e seslendiğinin farkındadır ki duanın kabulü için bu şuur olmazsa olmaz bir şarttır.

Sen Hâlıksın, ben Mahlukunum!..

Söz konusu ayet-i kerimede öncelikle Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığına dikkat çekilmekte ve bir Hâlık-ı Kerim’in huzurunda olduğumuz nazara verilmektedir. Bu hakikati ikrar etme Allah Teâlâ’nın şefkatini celbe vesiledir. Çünkü, yaratılmış olduğunun şuuruyla Yaratıcısına seslenen kul şu duygularla dolacaktır: “Rabbim, beni Sen yarattın, arzu ve emellerimi, ihtiyaç ve isteklerimi de en iyi Sen bilirsin. Bir zamanlar var olmanın manasını, yaşamanın ne demek olduğunu, hayatı, dünyayı, insanlığı... bilmiyordum. Rasûl-ü Ekrem’den, İslam’dan ve Kur’an’dan da habersizdim. Hiçbir şey bilmediğim ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmediğim halde Sen sürpriz bir şekilde beni var ettin, insan olarak yarattın; ruhuma imanın tadını tattırdın, bana İnsanlığın İftihâr Tablosu’nu tanıttırdın. Sayısız lütuflarını başımdan aşağı sağanak sağanak yağdırdın. Hiçbir şey bilmediğim, hiçbir eksiklik hissetmediğim, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığım ve hiçbir şey arzulamadığım bir dönemde Sen bunları bana lutfettin. Fakat, şimdi bazı şeylere aklım eriyor.. zâhir-bâtın duygularımla bazı şeylere ihtiyacım olduğunu hissediyorum.. şu dünya hayatını ikâme edebilmem için bazı şeylere zaruret derecesinde ihtiyacım olduğunu farkettiğim gibi, ebedî hayatta ebediyete erebilme, ötede Senin cemâlini görebilme, hoşnutluğuna mazhar olup Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) semâvî sofrasına oturabilme misüllü daha pek çok şeye ihtiyacım olduğunu.. hatta bunların benim için zarûrî olduklarını hissediyorum. Beni Yaratan da, bu duyguları bana veren de Sen’sin. İçime ebed arzusunu dolduran, gönlüme ebedden ve ebedî Zât’tan başka bir şeyle tatmin olmama hissini koyan da Sen’sin. Madem yapan, yaratan, donatan Sensin, bütün emellerimi ve eksiklerimi de en iyi Sen bilirsin. Ben başkasının değil, Sen’in mahlukunum.. ve başkasına değil sadece Sana el açıyorum.” İşte, bu mülahazalarla dopdolu olarak “Rabbim, Hâlıkım, Yaratıcım..” diye seslenme, Cenâb-ı Hakk’ın şefkat, re’fet ve rahmetine müracaat etme demektir.

Evet, Allah yaratandır, yaratan bilir. Teşbihte hata olmasın; bir makinenin kâşifi, o makineyi nasıl en ince ayrıntısına kadar bilirse, Cenâb-ı Hak da yoktan var ettiği mahlukâtı –ilmi, hiç kimsenin bilgisiyle kıyaslanamayacak şekilde– bütün yönleriyle bilir. O bizim her şeyimizden haberdârdır; mahiyetimize ait her hususiyeti, hatta potansiyel derinliklerimizi, o derinliklerle nereye kadar varabileceğimizi de bilir.

Potansiyel derinlik nedir? Seyr ü sülûk-i ruhâniyle veya acz ü fakr, şevk ü şükür, tefekkür ve şefkat yoluyla kalb ve ruh ufkunda seyahat yaparsınız.. ya da selef-i sâlihînin üçüncü asra kadar hep zühd mülahazasına bağlı değişik yollarla Cenâb-ı Hakk’a yürüdükleri gibi yürürsünüz. Kabiliyetlerinizin müsaadesi nispetinde inkişaflar olur gönlünüzde. Tıpkı bir tomurcuk gibi açılırsınız yaprak yaprak.. bütün güzelliklerinizi vitrin vitrin sergiler, ahsen-i takvîme yaraşır olgunluklarınızı meşher meşher ortaya koyarsınız. Dün birer çekirdek, bugün de birer tomurcuk halinde olan istidatlarınızın yarın renk renk çiçekler vermesi söz konusudur. Olduğunuzdan öte olgunlaşmanız, daha geniş inkişaflar yaşamanız da mümkündür. İşte bugüne kadar ne yaptınız, hangi mesafeleri aldınız; şu anda neredesiniz ve nereye yürüyorsunuz... bunları bilen Allah Teâlâ, yarın neler yapmaya, hangi merhaleleri katetmeye muktedir olduğunuzu, ister ve azmederseniz neler yapabileceğinizi de bilir. Ne bugününüz ne yarınınız ne öbür gününüz ne de daha sonra ötelerde, ötelerin de ötesinde nimetlerle serfirâz olacağınız en mutlu anlarınız... hiçbiri O’nun o muhît ilminin dışında değildir. Hepsi O’nun planları, projeleri ve ilmî takdirleri istikametinde cereyan eder. İmkan dahilinde olan plan ve projelerin gerçekleşmesi, potansiyel derinliklerinizin meyvelerini vermesi de yine O’nun ilmine ve yaratmasına bağlıdır. Dolayısıyla, dua eden insanın her şeye kâdir ve her şeyden haberdar bir Hâlık-ı Zülcelâl’e el açtığını ve isteklerinin O’nun bir “ol” demesiyle anında gerçekleşeceğini düşünmesi çok önemlidir.

Latîf ü Habîr

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığı nazara verildikten sonra O’nun kendi mahlukâtını mutlaka bildiği ifade edilerek esmâ-i hüsnâdan yine “ilim” yörüngeli iki isim zikrediliyor. Esmâ-i ilâhiyenin herbiri, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir büyüklük ve bir tamamiyetin ifadesidir; onlar, her anılışlarında, mânâ ve nuraniyetleriyle inanılması gereken hakikatlerin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve haşyetle çarpan sinelerde teveccüh vesilesi olurlar. Burada da, “Zât-ı ulûhiyet”i evsâf-ı celâliye ve cemâliyesine uygun şekilde tanıma adına yanıltmayan birer rehber olan Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimlerinden Latîf ve Habîr isimleri anılıyor. Bunlar birer sırlı anahtar gibi dua edenin eline veriliyor ve onların açacağı hakikat kapılarından geçerek huzur-u ilahîye varması gerektiğine işaret ediliyor.

Latîf; en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle bilen, her şeyden haberdâr; yaratıkların muhtaç oldukları faydalı şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan eden, son derece lütufkâr demektir. Latîf ism-i şerifi, bir yandan, ilim ve kudretiyle eşyanın en gizli noktalarına nüfûz eden, kullarının açık-kapalı her yanını bilen; iyi-kötü her söz ve fiil, her hal ve durum, her niyet ve maksat kendisine malum olan; diğer taraftan da, varlıkların bütün ihtiyaçlarını görüp gözeten, kullarının en küçük ihtiyaçlarını dahi -rızasına muvafıksa- lütfuyla veren ve kendisine teveccühde bulunanları asla teveccühsüz bırakmayan Zât manalarına gelmektedir.

Habîr ise; doğrudan ilim ve haber sahibi olan, mahlukâtın bütün hallerine her an vasıtasız olarak vâkıf bulunan, hiçbir hâdise ve hatıra, hiçbir düşünce ve niyet kendisinden gizlenemeyen Zât demektir. Evet, Habîr ismi de, Cenâb-ı Hakk’ın içimizi, dışımızı, gizli-açık her şeyimizi bildiğini ve bize, şahdamarımızdan daha yakın olduğunu ifade etmektedir.

O Cüz’iyyâtı da Bilir!..

Maalesef, bazıları –hâşa ve kellâ– “Allah cüz’iyyat-ı umuru bilmez” türünden çok çirkin laflar sarfetmektedirler. Bu sözün Zât-ı Ulûhiyet’e isnâdı hangi manada olursa olsun –bağışlayın– en büyük küstahlıktır. “Bilmez” kelimesini Zât-ı Ulûhiyet hakkında kullanmak küstahlık olduğu gibi, o sözü Hazret-i Muhbir-i Sâdık’a isnad etmek de saygısızlıktır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) bilmediği bazı şeyler olabilir; o –kendisinin de ifade ettiği gibi– Allah Teâlâ’nın bildirmediği bazı şeyleri bilemeyebilir. Fakat, sizin onun hakkında o kelimeyi kullanmanız, “bilmez” demeniz doğru değildir; eksiklik ve zaaf hatırlatacak bir sözü onunla yanyana getirmekten kaçınmanız sizin edebinizin gereği ve ona karşı saygınızın ifadesidir. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakkında öyle bir şey söylemek çok büyük bir hatadır. Hayır, Cenâb-ı Hak cüz’iyyat ve külliyât adına her şeyi bilir; kullarını da, onların ruhlarını, kalblerini, sırlarını, hafîlerini ve ahfâlarını da, onların yapıp ettikleri her şeyin en ince tafsilatını da bilir. Kur’an-ı Kerim, “Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.” (Bakara, 2/33), “Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.” (Tevbe, 9/78)... gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, gayb alemlerinde, âfâkın derinliklerinde ve ötelerin daha ötesinde olan her şeyi bildiğini ilan etmektedir.

İşte, sohbetimize mevzu teşkil eden ayet-i kerimeden hemen önceki ilahî beyanda da “Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü dahi bilir.” (Mülk, 67/13) buyurulmaktadır. Bu ayet, müşrikler ve münafıklar için bir tehdit olduğu gibi, müslümanlar için de hem bir ikaz hem de –yerine göre– bir müjdedir. Çünkü, bir mü’min ellerini açıp Rabbine niyaz ederken, dile getiremediği duygularının, boğazında düğümlenen hislerinin, tarif edemediği dertlerinin, tasavvurlarının ve tahayyüllerinin dahi o Latîf ü Habîr, o Hazret-i Allâmu’l-Guyûb tarafından işitildiğine, bilindiğine inanır. Gözlerinden akan birkaç damla yaşın, içinden gelen acılı bir âhın bile boşa gitmediğinin farkındadır. Kalb ibresini iyi ayarlayıp Cenâb-ı Mevlâ’ya gönlünün sesiyle teveccüh edebildiği sürece dualarının mutlaka kabul göreceği ve hep istediklerinin daha iyilerini bulacağı ümidindedir.  

O’nun Kapısında...

Nasıl olmasın ki; vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, cismaniyete ait perdeleri yırtar, birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes’i hatırlatır; gözden-gönülden isi-pası siler ve ruha tâ ötelerin ötesini gösterir. İnsan onlarla Hakk’ı yâd ettikçe, kalbinde itminan hâsıl olur. Esma-i hüsnâdan herbir isim, dergah-ı ilahîye yönelme istikâmetinde kulun iradesini biraz daha şahlandırır, dua azmine güç verir..

Evet, Latîf ü Habîr isimlerinin zikrine de bu açıdan bakılmalıdır. Madem, öyle bir Hâlıkımız var ki, O’nun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder ve O her şeyden hakkıyla haberdardır.. madem her şeyi her şe'niyle bilen Hallâk-ı Kadîr bizim en ince ve en gizli işlerimizi de bütün incelikleriyle bilir, her halimiz O’na malumdur.. ve madem O muhtaç olduğumuz şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan etmeye kâdirdir; istek ve ihtiyaçlarımızı halketmek O’na asla zor değildir.. öyleyse, bize O’nun önünde diz çökmek, samimiyetle içimizi dökmek, ellerimizle beraber gönüllerimizi de O’na açmak, tazarru ve niyazda bulunmak ve o kapıdan boş dönmeyeceğimize kat’iyen inanmak düşer.

İşte, bu mülahazalar iradelerimizi öyle şahlandırır, bizi öyle heyecanlandırır ve öyle bir yakîn mertebesine ulaştırır ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) işaret buyurdukları “imânen vehtisâben” ufkunu yakalarız. Duamızın kabul olacağına ve ellerimizi boş olarak indirmeyeceğimize bütün ruh u canımızla inanır, ötelerden yükselen “iste, istediğin verilecektir” va’dini vicdan kulağıyla biz de duyarız. Duamızda ve o iç yakıcı mülahazalarda derinleştikçe daha bir hisli hale gelir, Rabbimize daha bir gönülden sesleniriz: “Rabbimiz, şimdiye kadar Senin kapının tokmağına dokunanlardan hiçbirisini boş olarak geriye çevirmedin. Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmadığı gibi hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır; O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Şimdi biz de bu kapının dilencileriyiz, bizi sevindireceğinden de eminiz. Rabbimiz, yakarışlarımıza icabet et; ümitlerimizi boşa çıkarma, bizi hüsrana uğratma, elleri boş tali’sizler olarak geri çevirme!..”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 26 Dec 2012 23:29:17 +0200
Sahabe Mesleği ve Şekerlemeler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/450-sahabe-meslegi-ve-sekerlemeler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/450-sahabe-meslegi-ve-sekerlemeler

Kur’an ve Sünnet’in Rehberliğinde

Saadet asrından sonraki dönemlerde de Peygamber vârisi Hak dostları tarafından en geniş cadde ve en selametli yol kabul edilen sahabe mesleğinin ilk önemli özelliği her meseleyi nasslara (te’vîle ihtimali olmayan delillere, ayet ve hadislere) göre değerlendirme gayretidir. Ashâb-ı Kirâm’ın hemen hemen bütün sohbetlerinin mevzuu Cenâb-ı Allah’ın muradını anlama, O’nun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp durmuştur. Onlar, karşılaştıkları her meseleye “Acaba bu konuda Rabbimizin bizden istediği nedir?” sorusuna cevap arayarak yaklaşmışlardır. Allah Teâlâ’nın razı olacağı hususları öğrenmek için Kur’an’a yönelmiş, kelâm-ı ilahîye karşı gönül kapılarını sonuna kadar açmış ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda tarihte eşine rastlanamayacak bir cehd ü gayret göstermişlerdir.

Bu mesleğin bir başka hususiyeti Sünnet-i seniyyeye ittibâdır; yani; Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) söz, hal ve tavırlarının ışığı altında hareket etmektir. Nasıl ki seven sevdiğine benzemek ister; öyle de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e cân ü gönülden bağlı olan sahabe-i güzîn, sadece ibadetlerle alâkalı meselelerde değil hemen her tavır ve davranışlarında Habîbullah'a benzemeye çalışmışlardır. Zaten, Nur Müellifi’nin de çok kere üzerinde durduğu gibi, velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır. Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in ardından gitme ve ona benzeme niyetiyle ortaya konan âdetler, örfî muameleler ve fıtrî hareketler dahi ibadet şeklini alır ve insana sevap kazandırır. Yeme-içme, oturup kalkma, alıp satma gibi sıradan iş, âdet ve muameleler esnasında Allah Rasûlü’nü düşünüp ona tâbi olmaya niyetlenen insan, âdetlerini dahi ibadete çevirmiş ve böylece her hareketiyle sevap kazanmış olur. Nitekim, sahabe efendilerimiz bu esasa bağlı bir yolun yolcuları olarak, Rehber-i Ekmel’in (aleyhissalâtü vesselâm) her halinde bir “taabbüdî” yan olduğuna inanmış, onu adım adım takip etmiş, “şöyle yürürdü, şöyle konuşurdu, şöyle yapardı” deyip her hususta ona benzemeye çalışmış ve onun yaptıklarını milimi milimine uygulamayı dinin esası, muhkemâtı gibi görmüşlerdir.

En Büyük Velilik

Sahabe mesleğinin çok önemli bir esası da keşif, keramet, ilahî sır ve tecelli gibi harikulâdeliklere talip olmamaktır. Risalelerde de değinildiği üzere; sahabîlerin velâyeti “velâyet-i kübra” olarak adlandırılan ve verâset-i nübüvvetten gelen bir velâyettir. Onlar için, seyr ü sülûk esnasında tarikat berzahından geçme gibi bir mecburiyet söz konusu değildir. Ashâb-ı Kirâm, çoğu velilerin uğramak zorunda oldukları seyr ü sülûk duraklarına uğramadan lütf-u ilahî ile doğrudan doğruya hakikate ulaşmışlardır. Onların hepsi velidir ama hemen hiçbiri sonraki velilerin geçtiği merhalelerden geçmemiştir. Dolayısıyla, onların yolu gayet kısadır; orada keşif ve keramet türünden harikalar da çok az görünür.

Haddizatında, sahabe efendilerimiz harikulâde haller bir yana, ibadetleri, salih amelleri ve dine hizmetleri mukabilinde dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye de girmemişlerdir. Kulluk hesabına ortaya koydukları hayırlı işleri Cehennem’den kurtulma ve Cennet’e girme mülahazalarına kat’iyen bağlamamışlar; yapıp ettiklerini asla ebedî saadetin bir teminatı olarak görmemişlerdir. İbadet ve ubudiyetlerini sadece Allah rızası için yerine getirmiş; ateşten kurtulmayı da ebedî saadete nâil olmayı da hep Allah’ın lütfuna dayanarak ve ilahî rahmete ümit bağlayarak yine Hazreti Rahman ü Rahîm’den meccanen istemişlerdir.

Peki onların keşif, keramet, hiss-i kable’l-vukû (hadiseleri olmadan önce hissetmek) ve ilham türünden harikulâde halleri hiç mi olmamıştır? Tabiî ki olmuştur; ne var ki onlar, o türlü fevkalâde halleri hiçbir zaman istememişlerdir. Hatta, keşfi, kerameti bir imtihan vesilesi kabul etmiş ve onlardan bir manada çekinmişlerdir. Şayet, kendilerinde öyle bir hal meydana gelmişse, onu bir ilahî sır gibi saklamış, kimseye belli etmemeye çalışmışlardır.

Sahabenin Asıl Kerameti

Ashâb-ı Kirâm’ın bu ketumiyyetine (sır vermemesine) rağmen, bazılarının kerametleri kendi arzuları haricinde dışarıya sızmış, açığa çıkmıştır. Mesela; Hazreti Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun yenilmek üzere olduğunu görüp ordu komutanına “Sâriye, dağa bak, dağa bak!” diye seslenmiş; aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen bu sesi duyan Hazreti Sâriye düşmanın oyununu farkedip dağa yanaşmış ve muzaffer olmuştur.

O devrin gül yüzlü insanları arasında duasına anında icabet edilen kimseler mevcuttur. Muhbir-i Sâdık (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır.” buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir.

Duası anında kabul görenlerden biri de Sa’d b. Ebî Vakkas hazretleridir. Öyle ki, bir gün Kûfe sokaklarında yürürken bir adamın Hazreti Ali, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlere sövüp saydığını duyar. Güzel konuşması, hakaret etmemesi için adamı uyarır. Saygısız adam inat eder. Bunun üzerine Hazreti Sa’d “Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?” der. Adam, büsbütün küstahlaşır ve “Beni tehdid mi ediyorsun?” karşılığını verir. İşte o zaman Sa’d b. Ebî Vakkas ellerini açar ve “Allah’ım, şu adama haddini bildir; diğerleri de bundan ibret alsınlar, tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın.” diye dua eder. Daha aradan bir-iki dakika geçmeden nereden çıktığı bilinmeyen bir deve kalabalığın bulunduğu yere koşar, cemaatin içine dalar; birini arıyormuşçasına oraya buraya hamle yapar ve sonunda gidip saygısızca konuşan o adamı ayaklarının altına alır, üzerinde tepinir. Biraz sonra adamın acı acı feryatları kesilir ve etraftakilerin şaşkın bakışları arasında son nefesini de verir.

Evet, Ashab-ı Kirâm arasında bu türlü harikulâde halleri görülen kimseler de olmuştur; fakat, onlar bu hususiyetlerini hiç izhar etmemeye gayret göstermişlerdir. Onlar, asıl kerametin kesintisiz Allah’ın rızasına müteveccih bulunmada olduğuna inanarak bunun dışındaki bütün fevkalâdeliklerden irâdî olarak uzak durmaya çalışmış; iman, marifet ve muhabbetin dışındaki bütün harikulâde hâllere ve hatta zevk-i ruhânî gibi mazhariyetlere karşı kapalı kalmayı tercih etmişlerdir. Harikulâde haller yerine, dinin ruhuna uygun yaşama.. güzel ahlaklı olma.. marifet, muhabbet, ihlas ve ihsan şuuruyla dolma.. hem hukukullahı hem de kul haklarını gözetme.. Allah’la münasebetlerinde olabildiğine derinleşme... gibi mazhariyetlerin peşine düşmüşlerdir.

Şekerleme Kovalayan Çocuklar

Madem sahabe mesleğinin çok önemli bir esası da keşif ve keramet gibi harikulâdeliklere tâlip olmamaktır; o halde, Ashab-ı Kirâm’ın yolunu tutan Kur’an talebeleri de başkalarını hayran ve hayrette bırakacak sıradışı işlere merak sarmamalı; havada uçma, suda yürüme, bir bakışla uzaktaki cisimleri hareket ettirme gibi şeyleri meziyet kabul etmemeli, onlara gönül bağlamamalı ve hele asla arkalarına düşmemelidirler. Dahası, böyle bir harikanın istidrac (fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan vesilesi olan, iman ve salih amele iktiran etmeyen harika bir hâl, söz ve tavır) olabileceği endişesiyle ürpermeli; onları açığa vurup başkalarını haberdar etme yerine Allah’a teveccüh edip istidraca maruz kalmamak için istiğfar ve duaya sığınmalıdırlar. Onları anlatıp durmayı, bayramlıklarını etrafa gösterip “Bak popullarım.. bak ceketim.. bak gömleğim...” diye caka satan çocukların komik halleri gibi görmeli ve öyle gülünç duruma düşmekten korkmalıdırlar.

Evet, Kur’an talebesi, gördüğü güzel bir rüyanın dahi zaaflarından ötürü yolda kalmaması için önüne atılan bir şekerleme olabileceği ihtimalini düşünmelidir. O güzel rüyayı, faziletli bir insan olduğuna emare saymaktansa, zaafına, tutarsızlığına ve adanmışlık ruhundaki eksikliğine bir alâmet kabul etmeli; “hablü’l-metin”e sağlam tutunamadığından dolayı düşmek üzere olduğu bir anda, arkasından koştuğu hakikatın tadını kendisine hatırlatacak bir şekerleme lutfedildiğine inanmalıdır. “Tam adanmış, hakikî sadık, doğru-dürüst bir dava adamı olsaydım, bana böyle bir avans verilmezdi. Mefkurem hesabına yapıp ettiğim her şey zaten benim vazifem.. onları yapmam lazım geldiği için yapıyorum. Onlara mukabil avans almam ne kadar çirkin; şekerleme ile koşan biri olmam ne büyük ayıp!.. Allah’ın rızası, imanın tadı, din hakikatı... varken şekerleme de neyin nesi?! Çocuk değilim ki ben!” demeli ve teyakkuza geçmelidir.

Sohbet ve Hizmet

Sahabe mesleğinin diğer bir özelliği, hayatın sohbet-i Cânan ve hizmet-i iman etrafında örgülenmesidir. Evet, Ashab-ı Kirâm insibağ kahramanlarıdır; onların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in maddî-manevî boyasıyla boyanmışlardır. Aslında, her “sohbette insibağ vardır”; Allah dostlarının sözlerinden, bakışlarından, yüz hatlarından, dudak ve el hareketlerinden öyle bir ruh ve ma’nâ akışı hasıl olur ki, onun muhataplarına kazandırdıklarını kitaplardan okuyarak elde etmek mümkün değildir. Bir hak erinin namazda kıvrım kıvrım kıvranmasının, huzur-u ilahîde iki büklüm olmasının, kalbinin haşyetle çarpmasının ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanmasının o meclise dolduracağı manevî havayı doğrudan doğruya onun atmosferine girmeden ve onunla diz dize gelmeden teneffüs edebilmek imkansızdır. Hele bir de söz konusu zat, İnsanlığın İftihâr Tablosu Hazreti Kutb’ul-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, onun huzurundaki insibağ başka hiçbir yerde ve hiçbir şekilde bulunamaz. Bu sebepledir ki, -Bediüzzaman hazretlerinin de vurguladığı gibi- Peygamber Efendimiz’in ötelere yolculuğundan sonra onu rüyada ya da yakaza halinde gören veliler velâyet-i Ahmediyenin nuruyla sohbet etmiş sayılırlar; dolayısıyla, nübüvvet-i Ahmediyenin nuruyla, yani Nebi olarak onunla sohbet eden sahabenin derecesine asla ulaşamazlar. Peygamberlik velilikten ne derece yüksekse, bu iki sohbet arasında da o derece fark vardır.

Bu açıdan, sahabenin büyüklüğünü ifade etmek için “Peygamber görmüş” kutlular demek yeterli olsa gerektir. Onlar, ötelerden, ötelerin de ötesinden haber veren zâtın göklerle irtibata geçtiği anı müşahede etmiş; bir beşerin veraların verasıyla münasebetine şâhid olmuşlardı. Her gün yeni bir semavî sofranın başına kurulmuş, göklerin ve yerin Mâliki’nden gelen yeni yeni mesajlarla beslenmiş, hemen her hadise ile alâkalı nâzil olan rahmet damlalarıyla sürekli yıkanıp arınmışlardı. Kur’an’ın mucizesi o altın nesil, vahyin canlandırıcılığı ve sohbetin insibağıyla adeta yeniden dirilmiş; sürekli akıp duran mesajların arasında her zaman kendileriyle alâkalı bir hususu işitince, hatta bazen gizli bazen açık kendi isimlerini duyunca bütün bütün şahlanmış; sonra da mazhar oldukları bu en büyük nimeti başkalarına da duyurabilmek adına yollara dökülmüşlerdi. Kendilerini imana, Kur’an’a ve insanlığa hizmete adamış ve bu uğurda dur-durak bilmeyen bir gayrete girişmişlerdi. Onlar hiç boş durmuyor; bir hizmet bitmeden diğerine koyuluyorlardı. Ayakları altlarına hiç gelmiyordu. Oradan oraya koşuyor, diyar diyar dolaşıyorlardı. Sahabenin onda dokuzu müthiş bir irşad ruhuyla, dini i’lâ maksadıyla hicret etmişti. İmanın hasıl ettiği heyecan onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki hicret niyetiyle gittikleri beldeden geriye dönmeyi de ihanet sayar olmuşlardı.

Aslında, bugün de en çok muhtaç olduğumuz hususlardan biri bu aşk u heyecandır. Sohbet ve hizmet kâideleri üzerinde yükselecek olan bu İslamî heyecan sayesinde herkes üzerine ciddi sorumluluklar almalı, mesuliyet duygusuyla dolmalı ve elini taşın altına sokmalıdır. İmana, Kur’an’a, dine, millete ve topyekün insanlığa hizmeti hayatının gayesi bilmelidir. Bu meselede her fert çok samimi olmalı; “Allah’ım, benim yaratılışımın gayesi Seni tanımak ve Sana hakkıyla kul olmaktır. Bu yolda bana düşen vazife, Seni anlatan bir heyetin içinde bulunup yüce adını bütün cihana duyurmak ve bu ağır yükün bir kısmını omuzlamaktır. Eğer böyle kudsî bir işin ucundan tutmayacaksam yaşamamın ne manası olur ki? Rabbim ya bana da dine, millete ve insanlığa hizmet yollarını aç ya da bu can emanetini al, beni burada beyhude tutma!..” diyebilmelidir. Ciddî bir sorumlulukla, her gün şakakları zonklayarak bir problemi daha çözmeye çalışmalı, devamlı bir salih amel peşinde olmalı ve hiç boş kalmamalıdır. Aksi halde, şeytan âtıl, tembel ve boş kimseleri başka yönlere sevkeder. Makam sevdası, mansıp düşkünlüğü, mal tutkusu, rahat arzusu baş gösteririr; haneperestlik hastalığı hortlar, içe kapanmalar olur... Ve unutulmamalıdır ki, içe kapanan bir insan zamanla miskinleşir, Allah’ın onun içine attığı hizmet heyecanını, faaliyet meşalesini söndürür. Derken, ruh darlığına düşer, hiç olmadık şekilde depresyonlar yaşar.

Evet.. diri kalmak ancak başkalarına hayat üflemeye çalışmakla mümkün olur. Cenâb-ı Allah şartlar nasıl olursa olsun hizmete koşan insanın aşk u heyecanını korur. Mesuliyetten kaçanların ise, önce heyecan yorgunluğuna düşmelerinden, sonra da yolda kalmalarından korkulur.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 22:08:37 +0200
Vicdan Genişliği http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/449-vicdan-genisligi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/449-vicdan-genisligi

Vicdanın İnkişafı

İman, ilim, marifet ve muhabbet şualarıyla aydınlanmış ve inkişaf etmiş bir vicdan, Yaratan’dan ötürü herkese karşı alâka duyar; karşılaştığı her şeyde ve herkeste ilâhî tecellîlerden renkler görür, desenler temâşâ eder, sesler dinler.. ve bütün varlığın ünsiyet solukladığını hisseder gibi olur; böylece her şeye ve herkese hep sımsıcak mukabelede bulunur. Öyle ki, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; benliğinin derinliklerinde köpürüp duran düşünceleri sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve mekanla mukayyetken, kayıtsızlığın üveyki haline gelir. Böyle bir gönül, insanî duygularının gelişmesi, genişlemesi nispetinde her zaman ferdiyetini aşar, âdeta küllîleşir; bütün inananları kucaklar, herkese el uzatır ve topyekün insanlığı en içten duygularla selamlar.

Vicdanı geniş bir mü’min, insanlarla muamelelerinde peygamberâne bir üslup sergiler; herkesi sever, herkesin iyiliğini ister. Kendisini en küçük hatalarından dolayı bile sorgular; ama başkalarının kusurlarını görmezlikten gelir; yakın-uzak çevresindekilerin yanlışlarını sadece normal hallerde değil, öfkelendiği zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi iyi geçinmesini bilir.

Haddizatında, yüce dinimiz de, kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten nazarlarını ahiretin yamaçlarına dikmiş, sonsuz saadet peşinde koşan bir mü’minin başka türlü davranması da düşünülemez.. başka türlü davranması bir yana, hakiki mü’min oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur, ruhundaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır, hatta bütün muamelelerinde sevginin de ötesinde şefkati esas alır; gayz, nefret ve kine ise hep uzak kalır. O, kendi gönlünden işe başlayarak, her bucakta iyilik ve güzellik fidelerinin boy atıp gelişmesine zemin hazırlar; üzerine kinle, nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz kimseleri dahi sevginin gücüyle savar.

“Hakkımı Helal Ettim!..”

Geniş vicdanlı insan, hemen her zaman sevmenin ve şefkat etmenin heyecanıyla yaşadığından dolayı, duygu ve düşüncelerinde, hal ve hareketlerinde olduğu gibi ibadet ü tâat ve dualarında da bencillikten uzak durur, himmetini her zaman âlî tutar; tazarru ve niyazlarında bütün akrabasını, dostlarını ve arkadaşlarını da mülahazaya alarak herkesin hayrını diler.. hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a yönlendirmesi için Cenâb-ı Allah’a yalvarıp yakarır.

İnsanın vicdanını inkişaf ettiren vesilelerin başında mehâsin-i ahlak gelir; bu itibarla da, vicdan genişliğinin en önemli alâmeti, güzel ahlaktır. Mesela, afv u safh güzel ahlakın bir şubesidir; kusurları bağışlama ve affedici olup dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir mü’minin şe’nidir.

Böyle güzel sıfatların sahibi bir mü’min, başkalarından gördüğü kötü muameleler karşısında bile sabırlı, temkinli, bağışlayıcı ve muhasebe derinlikli olur. O, hemen her kötülük ve musibete “Ben daha büyüğüne müstehaktım!” mülazasıyla yaklaşır. Nasreddin Hoca’nın, kafasına ceviz düşünce yerdeki kabağa bakıp, “Her şey yerinde güzel; ağacın dalında ceviz yerine ya bu kabak olsaydı!” diyerek hikmet-i ilahiyeye bakışını seslendirdiği gibi, o da “Ya tam istihkakıma göre bir musibetle karşı karşıya kalsaydım.. demek ki Allah (celle celaluhu) başıma gelecek belayı rahmetiyle ezip büzdü, küçülttü, böyle minnacık bir şey yaptı ve öyle düşürdü; hamd olsun O’na!” diyerek meseleyi kendi hata ve günahlarına, istihkâkına ve kader-i ilahîye bağlar; geriye kendisine kötülük yapan insanın az bir hissesi kalmışsa onu da affeder.

Hazreti Üstad’ın, kendisine zulmedenlere, türlü türlü ithamlarla onu mahkûm etmek isteyenlere, kasaba kasaba dolaştıranlara ve zindanlarda ona yer hazırlayanlara bile hakkını helal etmesi; ehl-i dünyanın zulmünü, kaderin adaleti ve kendi muhasebesi zaviyesinden değerlendirerek hiçkimseye küsmemesi; düşmanlık yapanları bile şefkat dairesinin dışında tutmaması ve onların da hidayete ermelerini cân u gönülden dilemesi bu mevzuya ne güzel misaldir.

Yine Nur Müellifi’nin, kendisine kötü sözler söyleyen bir insan hakkındaki mütâlaası ne kadar mü’mince ve ne kadar ibretâmizdir! Kötü sözlere şöyle mukabele eder: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur. (...) Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.”

Zirveler Temkin İster

Tebe-i tâbiîn döneminin büyük muhaddislerinden Yahya b. Said el-Kattan hazretlerinin kötü sözlü bir komşusuna mukabelesi de farklı değildir. Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler. Hak dostu, hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez; sadece bir fısıltı halinde dudaklarından şu ifadeler dökülür: “Belki de doğru söylüyor, bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu hatırlatıyor. Evet, ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkâkım olmasın!”

Evet, büyüklerdeki bu türlü mülahazalar, benzer hal ve tavırlar hep bu vicdan genişliğinin alâmetidir. Gönülsüzdür onlar, nefisleri hesabına kolay kolay kırılmazlar. Başkalarının kusurlarını ve kendi iyiliklerini hemen unutur; ama kendi hata ve günahlarını, bir de başkalarından gördükleri ihsanları asla hatırdan çıkarmazlar. Hemen her zaman her şeyi etraflıca ele alır, meselelere geniş bir açıyla bakar, hadiselere ve şahıslara mülayim ve müsamahalı yaklaşır ve sinelerini herkese açık tutarlar. İşte, bütün inananlar, vicdan genişliği açısından onlara benzemeye çalışmalı ve o ufku yakalamak için gayret göstermelidirler.

Şu kadar var ki, bir insan, ne denli gönülsüz olursa olsun, ne ölçüde vicdânî inkişafa ererse ersin, yine de kendisini pişmiş, olmuş, ermiş görmemelidir. Bir insanın, bu konuda zirveye ulaştığına ve istenen kıvamı yakaladığına inanması çok tehlikelidir. Aksine o, en müsamahalı davrandığı durumlarda ve en geniş olduğu anlarda bile bir darlığa düşmüş olabileceği ihtimalini nazardan dûr etmemelidir. Sürekli kendini sorgulamalı, “Şurada daha temkinli davranamaz mıydım; şu meselede daha mülayim olamaz mıydım?” türünden suallerle nefsini hesaba çekmeli ve geniş düşünmenin herkes için en selametli yol olduğu mülahazasını hep hatırda tutmalıdır.

Kötü Ahlakın Neticesi

Diğer taraftan; kötü ahlak, insanda darlık hasıl eder. Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Mesela; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu... çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve  sürekli hezeyan yaşar.

Haset böyle sürüp gittiği takdirde birkaç kişiye karşı olan bu çekememezlik hissi zamanla büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak insanı bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline getirir. Hatta bazen hâsid kimse, kıskandığı insanlar müslüman olmasına rağmen, her fırsatta onlara hakaretler savurur; sırf kıskançlığından ötürü ehl-i küfürle bir olup haset ettiği müminlere saldırır. Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri, ahsen-i takvime ait genişliği kat’iyen duyamaz ve iman atmosferinin gerçek rengini asla göremez.

Kibirli bir insan da, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar. Azıcık mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilahî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp başkasını kabule yanaşmaz. O hal üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde debelenip durur.

Bu da Bir Darlık

Vicdanı inkişaf etmemiş bir insan, başkalarından gördüğü iyilik ve ihsanları, bir de kendi hata ve günahlarını hemen unutuverir. Kötülük ve kusur adına kendi maruz kaldıklarını ve başkalarına yaptığı en ufak bir hayrı ise aradan seneler geçse de kat’iyen aklından çıkarmaz. En küçük iyiliğini bile on-yirmi sene sonra da olsa hatırlatır ve muhatabını minnet altında bırakır. Yirmi yıl önce duyduğu bir incitici sözü, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen yine hiç unutmaz; bazı dönemlerde sessiz kalsa bile, fırsatını bulunca ve tedayi ettirici bir durum hasıl olunca hemen eski defterleri yeniden açar, yıllanmış hataları sayıp döker ve insanları mahcup etmekten adeta haz duyar.

Hele bir de, biri gelip de ona, “Falan senin hakkında şunları söyledi” deyince hemen öfkelenir, etrafı kırıp döker, bazılarını defterden siler ve yeniden kine, nefrete kapılır. Vicdanındaki darlık onun geniş ve tutarlı düşünmesine mani olur; olur da, “Ben her halimle mualla ve müzekka bir insan mıyım ki, eleştirilecek yanım olmasın? Hem –hâşâ– “Rahman evlat edindi” diyenler bile çıkmadı mı? Kur’an’ın ifadesiyle, Rahman’a çocuk isnad etmelerinden ötürü neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecekti; evlat edinmek Rahman’ın şanına yakışmazdı ama bu âşikâr hakikate rağmen, bazıları Cenâb-ı Hakk’a iftira etmekten bile çekinmediler. Zât-ı uluhiyete bu denli iftiraların atıldığı bir dünyada bana bir şey denmiş çok mu?.” demek suretiyle meseleyi kendi nefsine bakan yönüyle hafifletme yoluna gitmez.

İçtimaî Ruh

Aslında, bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık da tek tek fertlerden başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı olursa, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir. Ne vakit iman, insanın vicdanına hükmeder, onu kibir, bencillik, kıskançlık ve kin gibi birer darlık sebebi olan mesavi-i ahlaktan kurtararak genişletirse ve oraya “ben” yerine “biz”i, bencillik ve ferdiyetçiliğe bedel de kardeşlik duygusunu yerleştirirse, o insan, vicdanının genişliği nispetinde şahs-ı manevînin bir ferdi, ruh-u içtimaînin bir mümessili haline gelir.

Fert, duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından sığ, mülâhazaları zaviyesinden de benlik çıkmazında ise ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması ve yüksek bir milletin teşekkülü asla düşünülemez. Zira bir toplumu hakiki manâda büyüten ve yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî ruh genişliğidir.. o toplumun istikbal vâdetmesi, uzun ömürlü olması ve devletler arası muvazenede kayda değer bir yer ihraz etmesi de böyle bir ruh-u içtimaîye bağlıdır.

Belki de bu hikmete binâendir ki, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtiha suresinde, Cenâb-ı Hak biz mü’minlerden söz alırken, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn - Biz, yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz!” dememizi ve böylece namazımızı ikâme ederken tek başımıza da olsak, bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına Rabbimize sesleniyormuşuz gibi “biz” demek suretiyle bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur. Vicdanlarımızda bu içtimaî ruhu kuvvetlendirmek için herbirimizin ikrarını umumun tasdiki saymış; her mü’minin sözünü, derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil ettiği büyük bir şahs-ı manevînin va’di olarak kabul etmiştir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 22:01:23 +0200
İmdâda Yetiş Engin Şefkatinle!.. http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/448-imdada-yetis-engin-sefkatinle http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/448-imdada-yetis-engin-sefkatinle

İlâhî Rahmetin Gölgesinde

Aslında, varlık derinden derine mütâlaa edilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecektir. Evet, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir, şefkattir. Yeryüzündeki bütün canlılar Allah'ın rahmet ve şefkatiyle varlıklarını devam ettirirler. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A'râf, 7/156) buyuran Hazret-i Rahmân, mahlukâtın özüne sevgi, merhamet ve şefkat nüveleri yerleştirmiştir. Varlığın bağrına atılan şefkat duygusunun kaynağı, Rahmân ve Rahîm isimleri başta olmak üzere Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sının tecellisi olan ilâhî rahmettir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in ifade buyurduğu üzere; Allah (azze ve celle) rahmetini yüz parçaya ayırmış; doksan dokuzunu kendi nezdinde tutmuş, birini dünyaya indirmiştir. İşte, bütün canlılar bu bir parça ilahî rahmetten istifade ederek hemcinslerine şefkat gösterirler. Öyle ki, bir hayvan bile, yavrusunu emzirirken onun incinmemesi, canının yanmaması ve rahatça beslenmesi için bacaklarını açar. Hatta, tavuğun sermayesi kendi hayatı iken, civcivini korumak için canını tehlikeye atarak köpeğin üzerine saldırır, gerekirse o uğurda başını kaptırır ama yavrusunu kurtarır.

Evet, hilkat hamuru muhabbet mayasıyla yoğrulmuştur. Kainatın her yanında ilahî rahmetin tecellileri parıldayıp durmaktadır. Nereye bir sondaj yapsanız, mutlaka orada bir şefkat kaynağının emarelerini görürsünüz; hangi kalbe girseniz, onun şefkatle attığına şahit olursunuz. Bütün eşyanın tabiatında şefkatten bir parça bulunması ve kalblerin şefkatle atması tabiîdir. Bunun aksi ise, bir mahiyet değişikliğinin neticesidir. Şayet, bazı kimselerde şefkat tezahürleri görünmüyorsa, bu onların bir tabiat bozukluğuna maruz kaldıklarının ve bir deformasyona uğradıklarının alâmetidir. Ancak rahmet-i ilahiyeden nasipsizlerdir ki, onlar kendi sû-i istimalleriyle gönüllerindeki şefkat pınarlarını kurutmuş, sevgi ve merhamet duygularını öldürmüş ve acımasız birer tiran kesilmişlerdir. Öyle ki, bu taş kalbliler, kendi evladına karşı dahi merhamet etmeyen canavarlar haline gelmişlerdir. Kandan hoşlanan, kanla beslenen bu insan bozmalarından bazıları bâtıl bir sistemi oturtmak için bazen kırk milyon cana kıyabilecek kadar vahşileşmişlerdir.

Hakikî Şefkat

Şefkat, genel manada, uzak-yakın çevremizde görüp duyduğumuz muhakkak acıları paylaşma, dertlere çare bulma ve muhtemel sıkıntıların önünü keserek bunların yerine sevinç ve neş'e ikâme etme demek olsa da; aslında, “hakikî şefkat”, insanların ebedî saadeti kazanmaları için kalbin tir tir titremesinin ve bunun neticesinde ortaya konan halisâne cehd ü gayretlerin unvanıdır. Evet, insanların geçici dünya hayatıyla alâkalı bazı sıkıntılarını giderme, burada huzur içinde yaşamalarını sağlama, onlara alâka duyma, sevgi ve muhabbet besleme, acıma ve yardım etme gibi hususlar şefkatin sadece bir yanını teşkil etmektedir. Şefkatin tam ve olgun hâli ise, ancak insanları ebedî azaptan kurtarıp sonsuz bir mutluluğa kavuşturmak için gereken bütün himmet ve gayreti ortaya koymakla gerçekleşir.

Mesela, anne–babaların, çocuklarının bütün ihtiyaçlarını görmeleri, onlarla beraber ağlayıp onlarla beraber gülmeleri gönüllerindeki şefkatin semereleridir. Fakat, o şefkatin tamamiyeti bu geçici hayatta çocuklarının mutluluk, rahat ve huzur içinde olmalarını düşünüp onu gerçekleştirmek için çalıştıkları gibi, onların sonsuz saadet diyarına sağ sâlim varana kadar sırât-ı müstakîm üzere bulunmaları ve sonrasında da bitmeyen bir mutluluğa nâil olmaları istikametinde cehd ü gayret ortaya koymalarına bağlıdır. Masum çocuğunun âhiretini düşünmeyen, onu sadece fâni dünyanın muvakkat eğlenceleriyle oyalayan ve neticede yavrusunu ebedî bir azaba iten valideynin şefkatli kimseler oldukları söylenemez. Çocuğunu âhirete hazırlamayan bir anne ya da baba, onu ne kadar severse sevsin, onun dünyevî ihtiyaçlarını karşılamak için ne denli gayret gösterirse göstersin, yine de asıl vazifesini yapmamış ve kalbindeki şefkat hissini boşa harcamış, hatta kötüye kullanmış demektir.

Diğer taraftan, merhum M. Akif'in,

“Mü'minlere imdâda yetiş merhametinle,
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle.”

sözü hakikî şefkatin hulâsası gibidir. Evet, herkesin, hususiyle de mü'minlerin imdadına yetişmek müşfik olmanın gereğidir. Lâkin, iman nurundan mahrum kalan, ahiretin, haşrin ve sonsuz bir hayatın varlığına inanmayan ve böylece kendine bütün bütün yazık eden talihsizler ya da kalbini ve vicdanını kültür müslümanlığına hapsederek imanın neşvesini gönlünde duyamayan, sürekli dalıp çıktığı günahlarla kalbini her gün biraz daha karartan, dolayısıyla da hep “dışarıdakiler” gibi yaşayan kimseler merhamete daha çok muhtaçtırlar. Onlar, şayet yardımlarına koşulmazsa, her şeyi kaybetmekle karşı karşıyadırlar ve bu kayıpları da geçici değildir, ebedî bir hüsrana dâyelik etmektedir.

Aslında, hiç kimse, günahlar içinde yüzüp duruyor ve sefalet içinde yuvarlanıyorken mutlu olamaz. Vicdanı tamamen kararmış ve gönül dünyası bütünüyle tefessüh etmiş kimselerin dışında hiçbir insan, yaşadığı çirkef hayatın içinde kendi rızasıyla ve isteyerek durmaz. Heyhat ki, bir şekilde ayağı sürçmüş, bir çukura düşmüş, bir bataklığa takılıp kalmıştır ve kendi iradesi, gayreti, ümitsiz çırpınışları oradan çıkmasına kâfî gelmemektedir. İşte, mutsuzluk içinde, gönlü parça parça ve istikbali de karanlık bu insanlar için en önemli kurtuluş vesilesi, mü'minlerden uzanacak şefkat elleridir.

Kendisine şefkatle yaklaşılan bir insan, söylenenleri o anda kabullenmese bile, sonradan mutlaka düşünecek, işittiği hakikatlere karşı zamanla iyice yumuşayacak ve meselelerin aslını öğrenmeye karşı içinde bir iştiyak duyacaktır. Hele bir de kendisine el uzatanların karşılık beklemeyen, ücret istemeyen ve sadece Allah'ın rızasını gözeten insanlar olduklarını görünce kalb kapılarını bütünüyle açacaktır. Evet, şefkatle coşan gönüller hâlistir; onlar mukabele istemez ve asla beklentilere girmezler. Sâfi, garazsız ve beklentisiz olmalarından dolayı da, -Allah'ın izniyle- muhataplarına tesir ederler. Bu şefkat sayesindedir ki, hiç ümit edilmeyen insanlar, hiç beklenmedik bir zamanda hidayete açılmış, imanın sımsıcak atmosferine sığınmış ve sırât-ı müstakîme dâhil olmuşlardır/olmaktadırlar.

“Cehennemi Ben Doldurayım!..”

İman ve Kur'an hizmetinin en önemli esaslarından biri kabul edilen şefkat de işte bu engin şefkattir. O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir; rahat bir hayat sürme değil, gerekirse ruhunu feda etme yiğitliğidir; hatta Cennet'e yürüme değil, oraya adam taşıma himmetidir.. ayağının birini Cehennem'e diğerini Cennet'e koyup ateşten insan çıkarma yürekliliğidir.. yananların imdadına yetişmek için icabında Cennet'te kalmaktan dahi vazgeçip alevlerin üzerine yürüme şefkatidir.

Hayır, bu sözlerimle mübalağa etmiyorum, hakikî müşfiklerin ufkunu seslendiriyorum. “Güneşi bir elime, ayı da diğerine koysalar, yine de ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bu yolda ölüp gideceğim!” diyen İnsanlığın İftihar Tablosu'nun şefkatini tarif etmeye çalışıyorum. En çileli ve ızdıraplı günlerinde muhatap olduğu Cennet'te kalma teklifini bile dönüp ümmetinin elinden tutma niyetiyle geri çeviren Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e Cennet'i terkettirecek kadar derin şefkatten bahsediyorum. O peygamberâne ufuktan akıp gelen ışıklarla coşkun en Sâdık Yârân'ın “Vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennem'i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın” çığlıklarıyla ortaya koyduğu merhameti, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım” deyip iki büklüm olan Müşfik İnsanın gönlündeki beklentisiz muhabbeti, acıma hissini ve kurtarma sevdasını anlatmaya çalışıyorum.

Evet, hakikî şefkat, merhum Zübeyr Gündüzalp'in “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopacaksa, ‘Bir genç dinsiz olmuş' haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir” sözüyle dile getirdiği teessürü duyacak ve herkesin hidayete ermesi için ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranacak kadar merhamet ve acıma hisleriyle dolmaktır.. ve işte bu ölçüde bir şefkat iman hizmetine gönül verenler için çok önemlidir.

Ne var ki, herkes aynı kıvamda bir şefkat kahramanı olamayabilir; her dava eri o ufkun mümessili olabilecek ölçüde bir çizgi takip edemeyebilir. Herkesin tabiatında o şefkat çekirdeği vardır; ama o çekirdeğin neşv ü nemâ bulması için de uygun bir inkişaf alanı lazımdır. Peygamberâne bir şefkati hissedebilmek, biraz da bilmeye bağlıdır; ilme ve irfana vâbestedir. Şefkat Peygamberi'nin nazarıyla kainâta, insanlara ve ahirete bakmayınca, beşerin hidayete ermesi yolunda gerekirse Cennet'ten bile vazgeçmenin ne demek olduğunu anlayamazsınız. Hazreti Ebu Bekir'in iman ve irfanıyla meseleleri değerlendirmeyince insanlığın kurtuluşu için Cehennem'e tek başına atılmaya razı olmanın manasını kavrayamazsınız. Hazreti Üstad'ın vicdanında sonsuz saadet ve ebedî şekavet hakikatlerinin nasıl bir tesir bıraktığını, iman ve küfür arasındaki derin uçurumun ve bunların nelere gebe olduğunun onun ruhunda ne türlü fırtınalara sebebiyet verdiğini tahmin edemeyince milletin iman selametine bedel Cehennem'in alevlerine rıza göstermenin nasıl bir tercih olduğunu takdir edemezsiniz.

Nitekim, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) şöyle buyurmuştur: “Ben sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum; bir bilseniz, gök nasıl bir gıcırdayışla gıcırdayıp inliyor!. Zaten öyle olması gerekir; zira göklerde meleklerin secdegâhı olmayan dört parmak kadar bile boş yer yoktur. Allah'a yemin ederim ki, eğer azamet-i ilâhiye adına benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız, hatta zevcelerinizle bir arada bulunmaktan kaçınır, dağ ve sahralarda çığlık çığlık Allah'a yalvarırdınız!”  Hazreti Ebû Zerr bu hadîsi dinleyince, “Keşke, kökünden sökülen ve kesilip-biçilen bir ağaç olsaydım” demekten kendisini alamamıştır.

Yakma Allahım!..

O ufkun insanı olmayan birinin hem onları anlaması mümkün değildir hem de o seviyeye ait sözleri tekrarlaması gerçek hissiyatının sesi-soluğu olmayan kuru bir taklitten ibarettir. İmansızlığın nasıl bir felaket olduğunu bilmeyen, inançsızları bekleyen akıbetin elemini vicdanında hissetmeyen sıradan bir insanın “Cehennemi ben doldurayım...” demesi ya da gözünde ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusu olduğunu söylemesi büyük bir iddia olur. İnsanların dalâleti karşısında her gün ölüp ölüp dirilenler ve Hak'tan kopuk yaşayan birini gördükleri zaman içi kavruluyormuşçasına yüreği “cızzz” edenlerdir ki, işte, insanların ahiret selameti için icap ederse Cehennem'de yanmaya gerçekten rıza gösterebilecekler o şefkat erleridir.

Erzurum'da Hacı Musa adında, kendisini hizmete adamış, Nurlar'ın keramet ve ikramlarına mazhar, çok hâlis bir insan vardı. Ondan, mevzumuzla alâkalı bir hâdise dinlemiştim. Hacı Musa Efendi'nin anlattığı hâdisedeki kahraman Fırıncı İshak Baba idi. Bildiğiniz gibi, tarih boyunca, fırıncılar ve demirciler arasından pek çok Hak dostu çıkmıştır. Hep ahiret sıkıntılarını hatırlatacak ağır işlerde çalışan ve Cehennem'in alevlerini akla getirecek şekilde ateşle çokça meşgul olan kimseler o işlerde adeta pişmiş ve olgunlaşmışlardır. İshak Baba da alevler karşısında çalışa çalışa ateşin ne demek olduğunu çok iyi duymuşlardan birisiydi. Dersleri hiç kaçırmayan, Risaleler'i yürekten dinleyen, çok konuşmayı sevmeyen ve ancak ihtiyaç olduğunda bir-iki kelime etmekle yetinen bir gönül ehliydi.

İshak Baba, Hacı Musa Efendi ile beraber hacca giderlerken otobüsleri bir yerde mola verir. Herkes bir şeyle meşgul olurken İshak Baba gözlerini kapatır ve murakabeye dalar. Neden sonra bir taraftan gözlerinden yaşlar boşanır, bir taraftan da dudakları kıpır kıpır hareket etmeye başlar. İşte, tam o an kırk kişilik otobüs zangır zangır titrermişçesine hareket eder ve bir metre kadar ileri geri gidip gelir. Herkes ne olduğunu merak edip heyecanla etrafa bakınmaya dururken, Hacı Musa Efendi'nin gözleri İshak Baba'ya takılır. Bakar ki, o Hak dostu çok farklı bir atmosferde, adeta kendinden geçmiş gibi. Bir aralık, ona sorar: “İshak Baba, ne oldu, ne düşünüyor ve neler söylüyordun?” der. Onun cevabı şöyle olur: “Ahireti, sorgu-suali, Cennet ve Cehennem'i düşünüyordum. Bir anda Cehennem gözlerimin önünde alev alev tülleniverdi. İnsanların çoğunun birer âsî olarak oraya gideceklerini düşündüm. Onlar adına o kadar çok üzüldüm ki, azabın dehşetini vicdanımda derinlemesine duyunca Rabbim'den niyaz ettim ve gayr-i ihtiyarî defalarca şunu söyledim, “Yakma Allahım, şu biçare kullarını yakma; sonra dilersen onlara bedel beni at nâra!”

Karasevdalılar ve Sarp Yokuşlar

Öyle ümit ediyorum ki, günümüzün karasevdalıları da, hakikî şefkatin birer temsilcisidirler. Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise, derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da engin bir şefkat nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; O'ndan ötürü insanları sevip herkese sîne açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir. Onlar, paslanmış ve küflenmiş gibi görünen en katı kalbleri, en sert tabiatları bile sevginin sırlı anahtarlarıyla balmumu gibi yumuşatır, gönül kapılarını aralar ve muhataplarına muhabbet lisanından en tatlı nağmeleri dinletirler. Severler, sevilirler ve herkese şefkatle muamele ederler.

Zaten, öyle olmasaydı, rahatlarını terkedip, sevdiklerini ve ülkelerini arkada bırakıp dünyanın en ücra köşelerine şefkat seferleri düzenleyebilirler miydi? Senelerce sıla hasretine, anne-babadan, yâr-yârandan ayrılık hicranına dayanabilirler miydi? Geçen gün bir program münasebetiyle, kıymetli bir devlet adamımızın anlattığı hadisede olduğu gibi; şayet onlar şefkat hisleriyle yollara dökülmeselerdi, gittikleri yerde birkaç sene kaldıktan sonra “Ülkeni, anne-babanı özlemedin mi; ne zaman döneceksin?” diye soran birine “Efendim, biz dönmeye değil, burada hizmet edip burada ölmeye geldik!” diyebilirler miydi? Evet, bu adanmış ruhların daha yola çıkarken yaşatma mefkuresine kilitlendikleri her hallerinden belli. Hal ve tavırlarındaki eda birer şefkat kahramanı olduklarının emaresi. Hazreti Rahmân ü Rahîm'den diler ve dilenirim, beni bu hüsn-ü zannımda yalancı çıkarmasın ve o müşfik insanların gönüllerindeki aşk u alâkayı hakikî şefkat ufkuna ulaştırsın.

Aslında, insanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü haline geldiği bir dönemde sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak zorlardan zor bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık isteyen zor işleri sayarken, bu hususa da dikkat çekmiştir. “Sarp yokuş, bilir misin nedir?” dedikten sonra, “Sarp yokuş, bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır; kıtlık zamanında yemek yedirmektir; yakınlığı olan bir yetimi, ya da yeri yatak (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan) fakiri doyurmaktır. Bir de sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.” (Beled, 90/12-18) buyurmuştur.

Evet, “merhamet” iman edenlerin ayırt edici bir vasfıdır. Onlar asla katı kalbli, acımasız ve zalim kimseler olamazlar. Mü'minler, bela ve musibetlere karşı sabırlı oldukları gibi, insanlara ve bütün varlığa karşı da şefkatlidirler. Dahası, onlar her fırsatta birbirlerine merhameti tavsiye eder, toplumun safları arasında “acıma, merhamet etme, sevme ve herkese şefkatle kol-kanat germe” duygularını yayarlar. Bunu yaparken de, sadece dünyevî bir sevgi ve alâkadan bahsetmez; her fırsatta nazarları âhiretin yamaçlarına çevirir ve şefkat hislerini insanlığın sonsuz mutluluğu kazanması istikametinde değerlendirirler. Hemen her münasebetle, “Arkadaş, kabir var, hesap var, Cehennem var! Şu insanların ateşe doğru koşarcasına gittiklerini gördüğün halde onlara nasıl acımazsın; nasıl olur da ellerinden tutmaya çalışmazsın?!” derler.

Bazen bir çocuğun vefat haberini duyduğumuzda gözlerimiz doluyor; onun anne-babasıyla beraber biz de ağlıyoruz. Haddizatında, onun ölüp gittiğini ama yok olmadığını, bu dâr-ı fânîden bâkî bir âleme taşındığını ve ötede rahmet-i ilahiye tarafından sarılıp sarmalanacağını biliyoruz. Onun hiç kaybı olmadığı gibi, henüz rüşde ermediğinden belki ahirette valideynine de şefaat edebileceğine inanıyoruz. Fakat, yine de ona yüreğimiz yanıyor, içimiz burkuluyor ve ardından ağlıyoruz. Ya bir insan nâmütenâhî bir saadetten mahrum kalacak ve ebedî şekâvete dûçar olup Cehennem'e gidecekse.. işte, bu ihtimal karşısında bir insanın yüreği “cızzz” etmiyorsa, o kalbin inanan bir insana ait olduğunu ve o yüreğin iman nurlarıyla aydınlandığını söylemek çok zordur.

Hâsılı, şefkatle mamur bir kalbin sahibi, Cenâb-ı Hakk'ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin gölgesinde hep incelerden ince davranır. Hakikî şefkati, insanların yüzlerini ahirete çevirip onların ebedî huzuru kazanmaları için çırpınma şeklinde anlar ve bütün hareketlerini bu anlayışa göre ayarlar. Gülerken de ağlarken de, severken de kızarken de hep muhataplarının yarınlarını, hayır yarınlarından da öte akıbetlerini, ahiretlerini düşünür. Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; açları doyurur, üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Bütün bu âlicenaplıkları ortaya koyarken de bir teşekkür bile olsa kat'iyen herhangi bir karşılık beklemez; beklemez, zira şefkat, karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi beslemenin unvanıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 21:54:36 +0200
Neylerse Güzel Eyler... http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/447-neylerse-guzel-eyler http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/447-neylerse-guzel-eyler

Allah Bilir, Siz Bilmezsiniz

Evet, insan şart-ı âdi planında bir irade sahibidir; yani, Allah (azze ve celle) kuluna, iki şeyden herhangi birini seçme söz konusu olduğunda bir cehd ve gayret ortaya koyma, bir çeşit eğilim veya eğilimde tasarruf ile bir hususu tercih etme, bir şeyi isteme ve dileme kâbiliyeti vermiştir. Bu irade kâbiliyetinden dolayıdır ki, insan bazı hususları iyi ya da kötü, güzel veya çirkin, faydalı yahut zararlı görebilir ve birkaç şey arasından birini seçebilir. Fakat, bazen insan seçiminde isabetli olamaz ve beklemediği, istemediği bir netice ile karşılaşabilir. İşte, “Elhayru fî mahtârahullah” hakikati, insanın kendi arzularına başkaldırmasını, her meselede Hakk'ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek her yerde ve her durumda O'nun takdîrine razı olmasını ifade eder.

Bu sözün Peygamber Efendimiz'in mübarek dudaklarından döküldüğünü söyleyenler ve onu hadis olarak rivayet edenler de olmuştur; fakat, muhaddisler bu şekilde bir hadis-i şerife rastlamadıklarını belirtmişlerdir. Öyle de olsa, bu cümle çok şümullü bir hakikatin ifadesidir. Bazı alimlerin, değişik ilâhî ve nebevî emirlerden süzerek bu türlü disiplinler ve genel kaideler ortaya koydukları malumdur. Bu açıdan, kelimesi kelimesine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'den rivayet edildiğine dair sağlam bir bilgi mevcut olmasa bile, bu söz, manası ve mefhumu itibarıyla Allah Rasûlü'ne nispet edilebilir.

Allah Teâlâ'nın takdîrinin her zaman kul için en hayırlı seçim olduğunu vurgulayan bu câmi' beyan, bazı kitaplarda küçük kelime farklılıklarıyla zikredilegelmiştir. Genellikle “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur. Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir. Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) meâlindeki ayet-i kerimenin bir meyvesi olarak değerlendirilmiştir.

Müdafaa Harbi

Bu ayette, mü'minlere farz kılındığı belirtilen savaşı, tekvînî emir olarak ele alabilirsiniz. Yani, bu beyân-ı ilahî öncelikle Ashâb-ı kirâma, sonra da bütün inananlara diyor ki: Siz müslüman olduğunuz ve dininize bağlı kaldığınız sürece şeytan ve onun insî-cinnî avenesi sizi asla rahat bırakmayacak ve her fırsatta düzeninizi, huzurunuzu bozmaya çalışacaklar. Siz kavgaya hiç yanaşmasanız ve asla savaş istemeseniz bile her devirde bazı kimseler karşınıza dikilecek, sürekli kavga bahaneleri arayacak ve sizi harbe sürükleyecekler. Mesela; siz Medine'de huzur içinde otururken ve bütün Arap yarımadasına barış, emniyet ve asayiş mesajları verirken, düşmanlığa kilitlenmiş bazı kimseler sizin ticaret kervanlarınıza saldıracak, mallarınızı gasp edecek ve adamlarınızı öldürecekler. Hatta bunlarla da yetinmeyecek Medine'yi kuşatacak ve evinizin önüne kadar gelip size meydan okuyacaklar. Bedir'de, Uhud'da onları püskürteceksiniz; en az zararla o savaş belasını savmaya çalışacaksınız; fakat, onlar yine rahat durmayacak, tekrar hücum edecek ve bu defa da sizi şehrin etrafında hendek kazma mecburiyetinde bırakacaklar.

Siz dininizi, neslinizi, yurt ve yuvanızı müdafaadan başka bir şey düşünmeyeceksiniz; fakat, savaş istemeseniz de zaman zaman mukaddesâtınızı koruma ile karşı karşıya kalacak ve hiç olmazsa savunma harbi yapacaksınız. Hiç kan dökülmemesi, hiç kimsenin ölmemesi sizin her zamanki ilk tercihiniz olacak ama kutsal saydığınız değerleri, vatanınızı ve milletinizi muhafaza etme yolunda mücahededen de kaçmayacaksınız. Gerekirse, Çanakkale'yi kana bulayan düşmana karşı dini-diyaneti, vatanı-milleti, topyekün Anadolu'yu müdafaa etme uğruna çoluğu-çocuğuyla, genci-ihtiyarıyla ikiyüz elli bin insanın şehadet şerbeti içmesine katlanacaksınız.

Evet, yeryüzünde kin, nefret ve düşmanlık hislerine yenik kimseler mevcut olduğu sürece savaşlardan ve çarpışmalardan uzak kalmanız neredeyse imkansızdır. Hoşunuza gitmese de savaşmak mecburiyetinde kalacağınız zamanlar olacaktır. İşte, bu gerçeği ifade sadedinde, savaşın farz kılındığı bildirilmiş ve böylece harp bir tekvînî emir şeklinde nazara verilmiştir. Daha sonra da, “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur.” hakikati dile getirilmiştir.

Hoşunuza Gitmese de...

Müslümanlar, ilk günden itibaren hiçbir zaman savaş başlatan taraf olmamış, sürekli sulh aramış ve barış atmosferini korumak için gayret göstermişlerdir. Fakat, buna rağmen, bazen hücum eden düşman karşısında savunma harbi yapmak zorunda kalmış; kavga, çatışma, kan dökme hoşlarına gitmese de Cenâb-ı Hakk'ın takdirine rıza göstererek ve akıbetin hayır olmasını O'ndan niyaz ederek mecburen savaşmışlardır.

Mesela; Allah Rasûlü ve arkadaşları Mekke'den uzaklaştırılırlarken, mallarını mülklerini, bütün servetlerini Mekke-i Mükerreme'de bırakmışlardı. Çok geçmeden de, Mekkeliler, Müslümanların gözleri önünde, bu malları develerine yükleyip, Şam ve Yemen taraflarına götürüp satmaya başlamışlardı. Bir gün, Medine civarından geçmesi beklenen Kureyş kervanındaki malların kendilerine ait olduğunu öğrenince, Muhacir efendilerimiz onları takip edip kendi mallarını almaya niyetlenmişlerdi. Dolayısıyla, Bedir savaşı öncesinde yola çıkan müslümanların hedefi Kureyşlilerin ticaret kervanı idi. Ashâb-ı Kiram, Medine'den ayrılırlarken silahlı bir orduyla değil, kendi mallarını satmaya götüren bu kervanla karşılaşmayı umuyorlardı.

Ne var ki, Allah Teâlâ hadiseleri evirip çevirdi ve neticede onları Kureyş ordusuyla karşı karşıya getirdi. Zâhiren bu savaş şer gibi görünüyordu; Ashab efendilerimiz de istemeyerek harbe tutuşmuşlardı. Fakat, Cenâb-ı Hak, onlara sistemli savaşı öğretecek, onların yetişmelerini sağlayacak ve sahabeyi ilerideki muhtemel daha büyük gâileler karşısında hazırlıklı hale getirecekti. O güne kadar, o yörede sadece vur-kaç savaşı yapılıyor, yalnızca gerilla taktikleri biliniyordu. Kabile hayatı yaşayan ve kavgalarını kabile çapında veren kimseler sistemli ordular ve mekanize birlikler karşısında tutunamaz, büyük devletlerle yüz yüze geldikleri zaman onlarla savaşamazlardı. Sasani Devleti'nin ya da Roma İmparatorluğu'nun düzenli orduları kapılarına dayandıkları vakit onlarla asla başa çıkamazlardı. Bu itibarla da, onların ciddi bir eğitimden geçirilmeleri lazımdı.

İşte, başlangıçta Ashâb'ın hoşuna gitmeyen savaş, Cenâb-ı Hakk'ın inayetiyle onlar hakkında büyük hayırlara vesile olmuştu. Allah Teâlâ, ilk müslümanları feleğin çemberinden geçire geçire kuvvetlendirmiş, yetiştirmiş ve kıvama erdirmişti. Dahası, kazanılan zafer, bütün Arap yarımadasında yankılanmış ve böylece İslâm'ın tanınması yolunda önemli bir adım atılmıştı. Rahmeti Sonsuz onlara hadiselerin diliyle, “Sizin yaptığınız tercih nerede, Benim sizin hakkınızdaki takdir ve tercihim nerede?!.” demiş ve ticaret kervanındaki mallara bedel onlara beklentilerinin çok üstünde bir muvaffakiyet nasip etmişti. “Netice itibarıyla neyin hayır ve neyin şer getireceğini sadece Allah bilir, siz bilmezsiniz.” gerçeğini mü'min gönüllere bir kere daha duyurmuş ve onları murad-ı ilâhîye teslim olmaya çağırmıştı.

Nefsanî Arzular ve “Zorluk Ordusu”

Cenâb-ı Hak, söz konusu ayet-i kerimede “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur.” dedikten sonra “Kimi zaman da sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir.” buyurmuştur. Evet, yeme-içme, gezip tozma, gülüp oynama ve yan gelip yatma gibi şeyler nefsin hoşuna gider. Kalb ve ruh terbiyesi almamış kimseler, bunlarla oyalanmak varken, ibadet etmeyi ve i'lâ-yı kelimetullah yolunda mücahedeyi hiç istemezler.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebük'e giderken münafıkların hemen hepsi sefere katılmaktan yüz çevirmiş ve ağaçların meyve verdiği o dönemde, bağ ve bahçelerinde oturmayı tercih etmişlerdi. Tebük, Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine-i Münevvere ile Şam şehrinin ortasında bir yerin adıdır. Heraklius'un, müslümanları kılıçtan geçirmek için kırk bin kişilik orduyu yola çıkardığı haberi üzerine Allah Rasûlü sefer kararı almıştı. Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve düzenli bir orduya sahip güçlü bir düşmana karşı savaşılacak olması gibi hususlar bu seferi “güç ve zor bir sefer” haline getirmişti. Münafıklar, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmeyi hoş görmemişler, savaşa katılmamak için Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'den izin istemişler ve müslümanlara “Bu sıcakta savaşa çıkmayın!” deyip onları da caydırmayı denemişlerdi. Allah Teâlâ, “De ki: Cehennem ateşi, bundan da sıcak! Ona nasıl dayanacaksınız?” (Tevbe, 9/81) buyurarak onların nasıl bir yanlışlık içinde olduklarını nazara vermişti ama münafıklar hoşlarına giden yolda yürümeyi bırakıp Cenâb-ı Hakk'ın muradını gerçekleştirmeyi hiç düşünmemişlerdi. Maalesef, müslümanlardan üç kişi de kendi haklarında şer gibi görünen bir şeyden kaçıp nefislerine cazip gelen şıkkı ihtiyar ederek geride kalanlar arasına katılmışlardı.

Evet, bazen insan rahat, tenperverlik, yuvaya düşkünlük, makam sevdası ve sadece dünya hesabına mutlu yaşama gibi nefsin hoşuna giden, bedene ve cismaniyete bakan şeylere müptela olur. Fakat, bunlar çok defa insan için öldürücü birer hastalık halini alır. Bunlara alışan kimseler çok basit sıkıntılar ve en küçük hırpalayıcı hadiseler karşısında bile dayanamazlar; sarsılır ve yıkılır giderler. Bu itibarla, bir müslümanın rahatlık, haneperestlik ve lüks yaşama gibi herhangi bir tiryakiliği olmaması gereklidir. Hatta o, günde üç öğün yemek yeme ya da belli vakitlerde çay içme gibi masumâne kabul edilen tiryakiliklerden de uzak durmalıdır. Bilmelidir ki; Cehennem yeme, içme, yatma, nefsin hoşuna giden her şeyi elde etme ve cismaniyet itibarıyla tatmin olma gibi insanın arzularına seslenen alışkanlıklarla sarılıdır; Cennet ise, ibadet etmek, i'lâ-yı kelimetullah vazifesinin hakkını vermek, mücahedede bulunmak ve Allah yolunda her türlü zorluklara katlanmak gibi zâhiren kerih görünen şeylerle kuşatılmıştır.

Bu açıdan, insan, hoşuna gitsin gitmesin, her meseleyi dini ölçülere göre ele almalı; her hadiseyi “Hayır, Allah Teâlâ'nın ihtiyar buyurduğu şeydedir” hakikati zaviyesinden değerlendirmeli ve her zaman Cenâb-ı Hakk'ın tercihi istikametinde tercihte bulunmalıdır. Sebeplere riâyet ettikten sonra neticeyi Allah'ın takdirine bırakmalı; kendisiyle alâkalı tasarruflarında Rahmeti Sonsuz'a inanıp O'na güvenmeli ve O'nun yaptığı her şeyden hoşnut olmalıdır. Evet, kader rüzgârları ne yandan eserse essin gönül rahatlığıyla karşılamak ve her hadiseye “Bunda da bir hayır vardır; bu da geçer!” inancıyla yaklaşmak mü'min olmanın gereğidir.

Tevekkül, Teslim, Tefviz ve Sika

Aslında, hadiseler karşısında böyle bir tavır sergileme, netice itibarıyla saadet-i dâreyne ulaşmanın da yoludur. Nitekim, Üstad hazretleri, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.” buyurmuştur. Sofilerin yaklaşımına göre, bu yolun sonunda “tefviz” ve “sika” karargahları vardır. Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde genişçe üzerinde durulduğu gibi, Allah'a güven ve itimat ile başlayıp, kalben her türlü beşerî güç ve kuvvetten teberri etme kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz'a havale edip vicdânen tam bir itmi'nana ulaşma ile sona eren rûhanî yolculuğun başlangıcına “tevekkül”, az ötesine “teslim”, iki adım ile­risine “tefviz” ve son durağına da “sika” denilegelmiştir.

İşte, “Elhayru fî mahtârahullah” ifadesi, her şeyi bütün bütün Allah'a havale edip, yine her şeyi O'ndan bekleme makamı sayılan “tefviz”in hulâsasıdır. Tefviz, esbap ve tedbire takılmamanın unva­nıdır ve haslar-üstü haslara mahsus bir hâl veya makamdır. Tefviz semasında seyahat eden hak yolcuları, zâhiren tedbir ve sebeplerle meşgul olsalar da, bu iştigal sırf esbap dairesinde bulunmalarının gereğidir. Onların hadiseler karşısındaki mülahazalarını İbrahim Hakkı hazretleri “Tefviznâme”sinde şöyle dile getirir:

“Hak şerleri hayreyler,
Sen sanma ki gayreyler,
Ârif ânı seyr eyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.

Sen Hakk'a tevekkül ol,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”

Esbaba takılmayacak insanlar, o sebeplerin tesir etmeyeceğini bazen basarla bazen de basiretle görür, her şeyi sır ufkundan temaşa eder ve meselelere hafî yamaçlarından bakarlar. Hadiselerin önü ve arkası onların gözlerinin önüne serilir de Cenâb-ı Hakk'ın takdir ettiği hususları ayan beyan müşahede etmeleri itibarıyla sebeplere riayeti fazlaca önemsemezler.

“Zalimler için yaşasın Cehennem!”

Hatta, o ufkun insanları, bazen tedbiri ve sebepleri hiç kâle almayabilirler. Mesela, Hazreti Üstad, hakkında ölüm kararı verilmesini beklediği ya da idam sehpasına yürüdüğü bir anda “Müsaade ederseniz vakit namazımı kılmak istiyorum” diyecek kadar korkusuzdur; tehditler onun tavırlarında herhangi bir değişikliğe sebebiyet veremez. Divan-ı Harb-i Örfî'de yargılanırken mahkeme başkanı Hurşit Paşa'nın ithamlarına cesurca cevaplar vermiş, idamının istenmesine rağmen özür dileyici bir hal sergilememiş; hep dik durmuş, ölüme yürürken bile hak ve hakikati seslendirmiştir. Beraat kararından sonra da mahkemeye teşekkür etmeyi bile tenezzül sayarak, yolda Beyazıt'tan tâ Sultanahmet'e kadar, kendisini takip eden kalabalık bir halk kitlesinin önünde, “Zalimler için yaşasın cehennem! Zalimler için yaşasın cehennem!” nidalarıyla ilerlemiştir. Evet, onun Allah'a itimadı tamdır ve o Cenâb-ı Hak'tan gelen her şeye razıdır; tavır ve davranışları da ihraz ettiği bu ufkun sesi-soluğudur.

Şu kadar var ki, bazı durumlarda da olsa sebepleri görmezlikten gelme ve tedbire takılmama herkes için geçerli bir husus değildir; bu mesele subjektiftir ve erbabına aittir. Dahası, tefviz ufkunun kahramanlarından birine gidip deseniz ki, “Siz kendi hakkınızda takdir ettiğiniz ve teslim, tevekkül, tefviz mertebelerinin cilveleri saydığınız esbap üstü bazı şeyleri bize de tavsiye eder misiniz?” Şayet, muhatabınız Rasûl-ü Ekrem'in (aleyhissalâtü vesselam) sâdık bir temsilcisi, sünnet-i seniyyenin objektif bir tebliğcisi ise, “Bunlar bizim ufkumuzu aşan meseleler, bize göre değil böyle şeyler. Bunlar, fiziğin yanında metafiziği de gören, nazarları ile bu âlemi delip öbür âlemleri de müşahede eden, ihsan şuurunun zirvelerinde gezen özel donanımlı Hak erlerine ait hususiyetler.” der.

Öyle büyükler vardır ki, hayatlarında hiç ilaç kullanmamışlardır; fakat, ilaç kullanan kimselere de kat'iyen “kullanma” dememişlerdir. Hiç hekime gitmemişlerdir ama hiç kimseye “hekime gitmeyin” gibi bir tavsiyede de bulunmamışlardır. Kendi seviyeleri açısından, hekimi ve ilacı bile tefviz anlayışına zıt bulsalar da, başkalarına hitap ederken meseleyi avam (hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan kimseler) açısından ele almış ve “Doktora gitmeli, ilaç kullanmalı; bunları şart-ı âdi planında birer vesile bilmeli; fakat, doktora ve ilaca güvenmemeli, şifayı Allah Teâlâdan istemeli!” ihtarını da ihmal etmemişlerdir.

Tefviz burcunun üveyklerinden, Hüccetü'l İslam İmam Gazzali, İhya-u Ulumi'd-din adlı eserinin başında ilimleri ikiye ayırmış; Kitap, Sünnet, İcmâ ve sahabenin yolunu takip vesileleri olan Kelam, Fıkıh, Fıkıh Usulü, Hadis, Tefsir gibi “dini ilimler”in yanı sıra, “aklî ilimler”den de bahsetmiş ve bunlardan, dünya işlerini düzene koyacak, insanların sıhhatini koruyacak ve ihtiyaçlarını cevaplandıracak tıp ve hesap ilmi gibi ilimleri farz-ı kifaye olarak saymıştır. Demek ki, o ulu kâmet, kendi hakkında ne takdir ederse etsin, nasıl düşünürse düşünsün ve şahsî tercihlerini hangi istikamette kullanırsa kullansın, halka hitap ederken onların seviyesine göre konuşmuştur. Bu itibarla, avamdan bir insanın, o makama ve o ufka ait şeyleri seslendirmesi sun'î ve yalan olur; esbabı görmezlikten gelmesi büyük yanlışlıklara kapı açar. İnsan, makamı ve seviyesi ne ise, nerede duruyorsa, işte ona göre davranmalı ve konumunun hakkını vermelidir.

Tevekkülün Esasları

Bu mevzuda objektif ve herkes için geçerli olan esas, sebepler dairesinde yaşadığımızdan dolayı esbâba arızasız riâyet edip, sonra da Kudreti Sonsuz'un üzerimizdeki tasarrufunu intizar etme şeklinde özetleyebileceğimiz “tevekkül” çizgisine ulaşmaktır. Sebepleri yerine getirmekle beraber onlara tesîr-i hakikî ver­meme ve neticeyi Cenâb-ı Hak'tan bekleme mü'mince bir davranıştır. Mesela, tarlanın bakımını yapma, zamanı gelince tohum ekme, ihtiyaca göre sulama, gerekiyorsa haşerelere karşı ilaçlama... gibi yapılması icap eden işleri eksiksiz yapma esbabı gözetme ve ürün almanın altyapısını hazırlama demektir. Bunları hazırlarsanız, Cenâb-ı Hak âdet-i ilahiye açısında çok defa bol semere lutfeder. Fakat, bütün sebepleri yerine getirmiş olmanıza rağmen, Rezzâk-ı Hakikî bazen beklediğiniz rızkı vermeyebilir de. Bakarsınız ki, onca emeğiniz –zahiren- boşa gitmiş, tarlanızdan hiçbir ürün çıkmamış; ya da tam hasat mevsiminde tarlanızı dolu vurmuş veya bir sel gelmiş, her şeyi alıp götürmüş. İşte, böyle bir ihtimale de açık durmak, semereyi Cenâb-ı Hak'tan beklemek, hakkınızda takdir buyurduğuna karşı gönül hoşnutluğuyla mukabelede bulunmak ve “Muhakkak bunda da bir hayır vardır” demek “Elhayru fî mahtârahullah” hakikatine inanmanın, Allah'a tevekkül etmenin ve O'nun muradına teslim olmanın tezahürüdür.

Bu meseleye diyalog ve eğitim faaliyetleri zaviyesinden de şu şekilde yaklaşabilirsiniz: Siz biricik sevda bildiğiniz Allah'ın rızasını elde etmek için nam-ı celil-i ilahîyi herkese duyurma vazifesini omuzunuza almış, bir bayrak taşıyor gibi hiç durmadan soluk soluğa koşuyorsunuz. Koşarken zülf-ü yâre de ağyare de dokunmamaya dikkat ediyor, hiç kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteriyor ve kimseye ilişmiyorsunuz. Hatta tavırlarınız, davranışlarınız ve sözlerinizle yarınlar adına da hiç kimseye ilişmeyeceğiniz teminatını veriyorsunuz. En masum hallerinizin dahi yanlış anlaşılabileceği ihtimaline binâen tir tir titriyor ve hür iradenizle kendi hareket alanınızı daraltıyorsunuz; dahası başkalarını vehim ve endişelere sevketmemek için bazen en tabiî haklarınızı bile kısıtlıyorsunuz. Fakat, her şeye rağmen, paranoya yaşayan bir kısım kimseler, “Bunlar şimdi böyle görünseler de yarın ne olacakları belli değil” diyorlarsa; hatta “Hâl-i hazırdaki durumları elli sene sonrası için de teminat sayılsa bile altmışıncı senede ne yapacaklarından ve nasıl davranacaklarından emin olamayız” türünden sözlerle paranoyalarını seslendiriyorlarsa ve bundan dolayı da sizi yakın takibe alıyor, üzerinize mercek koyuyor, bazı güzel işlerinizi sabote ediyor ve hizmetlerinize zarar veriyorlarsa, bu türlü durumlarda da esbaba riayet etmiş olmanın huzuru içinde Cenâb-ı Hakk'a tevekkül etmek ve O'nun takdirine teslim olmak lazımdır. Şayet, “Ben şunu yaptım, şunu yaptım, şunu da yaptım; daha ne istiyorlar, neden hâlâ anlamıyorlar” derseniz kadere taş atmış ve Allah'ın takdirine razı olmamış sayılırsınız.

Evet, tedbirde ve sebeplere riayette hiç kusur etmeseniz bile, iman ve Kur'an hizmetiyle alâkalı bazı meselelerde de bir kısım sıkıntılarla karşılaşmanız normaldir. Bunlar, ya birer imtihan olarak sizi ibadetlerle ancak elde edebileceğiniz mertebelere ulaştırır, ya da size “Dünyada tatmaya izin var ama doymaya izin yok” mülahazasını hatırlatır, bu âlemin zevk u sefa yeri olmadığını, imtihan yurdunda yaşadığınızı ihtar eder.

Musibetlerin En Şiddetlileri

Zaten, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), “El-mü'minü belviyyün - Mü'minin başından bela hiç eksik olmaz” diyerek iman yolunun muhtemel meşakkatlerine dikkat çekmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, belâların en şiddetli olanlarına başta peygamberlerin sonra da derecelerine göre Allah'a en yakın kulların maruz kaldıklarını belirtmiştir. Bu hususa işaret eden hadis-i şerifin sonunda “Herkes imanının kuvvetine göre belalara uğrar. Şayet insanın imanı sağlam ve güçlü ise ona gelen belalar şiddetli olur; fakat, kulun imanı zayıfsa onun maruz kalacağı belalar da o nispette hafif olur.” buyurulmuştur. İmanı güçlü olan bir insan çok çetin musibetlerle imtihan edilse bile, her türlü meşakkate katlanır; her şeye rağmen, “iman, teslim, tevekkül” der, saadet-i dareyne yürür. İmanı zayıf kimseye gelince, Allah (celle celaluhu) onu ağır imtihanlara maruz bırakmaz; çünkü o, elde ettiği küçük bir seviye varsa, ağır bir imtihanda onu da kaybedebilir ki, Rahmeti Sonsuz, kulunu öyle bir sû-i akıbete uğratmaz. Bu açıdan, adeta imanın gücü ve Allah'la irtibatın kuvveti ölçüsünde bela ve musibetler de şiddetli ya da hafif gelir insanın üzerine. Muhammed Lutfî Hazretleri,

“Ezelden âdet-i Mevlâ dostuna
Sevdiği kulunu mübtela eyler
Alınca abdini kerem destine
Anı bin dert ile ibtila eyler.”

diyerek işte bu hakikati dile getirmiştir.

Hâsılı, insan her meselede sebeplerin gereğini yaptıktan sonra Allah'a tevekkül etmeli, hakikî tesiri ve neticeyi Cenâb-ı Hak'tan beklemeli, akabinde de başına ne gelirse gelsin “Elhayru fî mahtârahullah” deyip takdir-i ilahiye teslim olmalıdır. Allah'ın kaza, takdir ve muâmelelerinin zahirî acılık ve sertliklerine katlanıp her şeyi gönül rahatlığıyla karşılamalı, dûçar olduğu musibetleri kaderin tecellilerini düşünerek iç hoşnutluğu ile ahiret hesabına değerlendirmeli ve her zaman “Hayır, Allah Teâlâ'nın ihtiyar buyurduğu husustadır” mülahazasıyla dopdolu olarak hâlis bir kul tavrı ortaya koymalıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 21:47:11 +0200
İmanın Tadını Almak İçin... http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/446-imanin-tadini-almak-icin http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/446-imanin-tadini-almak-icin

Cevap: Peygamber Efendimiz'in hayat-ı seniyyeleri âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelası mahiyetindeydi; O, sabah kalktığında, akşamı idrak ettiğinde, abdeste yöneldiğinde, ezanı dinlediğinde, Hakk'a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda, yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, arzî ve semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, hastalık ve rahatsızlıklara müptela olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin zuhuru hengâmında hep el açar, Mevlâ-yı Müteâl'e yönelir, tazarru ve niyazla iki büklüm olur ve sürekli O'na yalvarırdı. Kur'an-ı Kerîm'in sabah ve akşam vakitlerinde Allah'ı zikretme üzerinde hususiyle durmasından olsa gerek, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu vakitlere özellikle önem verir, her sabahı ve her akşamı bereketli birer dua zamanı olarak değerlendirirdi.

Allah Rasûlü'nün bilhassa hemen her sabah namazından sonra tekrarladığı dualardan biri de sorunuza mevzu teşkil eden şu mealdeki dua idi: “Allahım, imanı bize sevdir ve onu kalblerimizde güzelleştir, gönüllerimizi onunla donat; küfre, fıska ve isyana karşı içimizde tiksinti uyar ve bizi rüşde ermişlerden, doğru yolu bulmuşlardan eyle.”

Teennî Rahman'dan, Acele Şeytan'dan...

Aslında bu dua, Hucurât suresinin 7. ayet-i kerimesinden muktebestir (alınmıştır). Müfessirlere göre, söz konusu ayet, Benî Mustalik kabilesiyle alakalı bir haber üzerine gelişen hadiseler münasebetiyle nâzil olmuştu. Mustalik oğullarının zekat vermeye yanaşmadıkları ve Peygamber Efendimiz'le savaşmak için hazırlık yaptıkları şeklinde bir haber ulaşmıştı mü'minlere. Bu haber karşısında çok heyecanlanan bazı sahabiler hemen saldırıya geçmek gerektiğini söylemiş ve âsilerin çabucak cezalandırılmaları istikametinde görüş beyan etmişlerdi. Haddizatında o birkaç sahabinin fevrîlikleri, Allah'ın dinine bağlılıklarından, kalblerindeki iman aşkından, küfre ve isyana karşı duydukları öfkeden dolayıydı. Mustalik oğullarının, Allah Rasûlü'nün emrine itaat etmediklerini ve zekat vermeye yanaşmadıklarını duyar duymaz, gönüllerindeki din gayretiyle hemen ayağa kalkmış ve Rasûl-ü Ekrem'e isyan eden bu kabileyle savaşmak üzere yola koyulma niyetlerini izhar etmişlerdi.

Fakat, Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onların savaş isteklerini hemen kabul etmemiş, önce durumun incelenip haberin doğru olup olmadığının tesbit edilmesi lazım geldiğini söylemiş ve bu vazife için de Hazreti Halid'i görevlendirmişti. Hazreti Halid (radiyallahu anh) gece vakti Benî Mustalik mahallesine varmış, gözcülerini onların arasına göndermiş ve kendisi de etrafı kontrol etmişti. Gözcüler geri dönünce, Mustalik oğullarının İslam'a bağlı olduklarını, onların ezanlarını duyduklarını ve namazlarını gördüklerini haber vermişlerdi. Sabah olunca Hazreti Halid bizzat Mustalik oğullarına gitmiş; onların kat'iyen isyan etmediklerini, biatlarını koruduklarını, zekatı bir vazife bildiklerini ve onu îfâ etmeye gönülden razı olduklarını görmüştü. Şahit olduğu manzara karşısında çok memnun kalan Hazreti Halid durumu Rasûlullah'a iletince, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Tedbirli davranmak Allah'tan, acele ise şeytandandır.” buyurmuştu. İşte, bu olayın akabinde hükmü kıyamete kadar kalacak ve benzer meselelerde müslümanlara hep ışık tutacak olan söz konusu ayet indirilmişti.

İçinizde Allah Rasûlü Var!...

Sorduğunuz duanın da menşei olan bu ilahî beyan meâlen şöyledir:

“Hem düşünseniz ya, Allah'ın rasûlü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o pek çok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu. Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. Zaten doğru yolda yürüyenler de Allah'ın bu lütuflarına mazhar olan kimselerdir.” (Hucurât, 49/7)

Cenâb-ı Hak, herhangi bir teklifle gelen ve kendi fikrine göre hareket edilmesini dileyen kimselere aslında âşikar olan, çok mühim bir hakikati hatırlatıyor; onlara önce “Düşünseniz ya, Allah'ın rasûlü sizin aranızda bulunmaktadır; bilin ki Allah'ın elçisi içinizdedir.” diyor. Her şeyi gören, her sesi işiten ve her şeyi bilen Cenâb-ı Hak ile sürekli irtibat halinde bulunan Rasûl-ü Ekrem'in –o engin firaset ve basiretiyle her zaman tam isabet kaydedecek olsa da- yalnız başına adım atmadığını, her zaman vahiyle müeyyed olduğunu ve Allah'ın hıfz u inayeti altında bulunduğunu, dolayısıyla da kat'iyen ümmetini tehlikeli yola sevketmeyeceğini, felakete sürüklemeyeceğini ve asla onlara yanlış yaptırmayacağını belirtiyor. Birisi gizli bir iş yapsa, birisi bir yalan söylese, bir başkası bir sır taşısa ve bir diğeri bir entrika çevirse, bunların hepsini ve olup biten her şeyi Cenâb-ı Hakk'ın görüp bildiğini ve dilediğinde Peygamberine haber verdiğini vurguluyor. Bazılarının bir anlık heyecanla bu hakikati hatırdan çıkartmış olmalarına binaen, onlara nasıl bir rehberin ardında olduklarını bir kere daha hatırlatıyor.

Daha sonra Allah Teâlâ, “Şayet o pek çok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu.” diyerek, onlara kendi tekliflerinde ısrarcı davranmamalarını, herhangi bir meselede Rasûl-ü Ekrem'in seçtiği yolun mutlaka en selametli yol olacağını, O'na itaat ettikleri sürece muhtemel pek çok sıkıntı ve beladan sağ salim kurtulacaklarını ve mutlaka sâhil-i selamete ulaşacaklarını ihtar ediyor. Allah Rasûlü'nün gösterdiği istikamette hareket etmenin onlar için her zaman daha hayırlı, daha kolay ve daha zahmetsiz olacağını ve bu gerçeğe rağmen, Rasûlullah'a ısrar eder de onu hayırlı olarak gördükleri hususlarda kendi görüşlerine uymaya zorlarlarsa, çok büyük sıkıntılara düşeceklerini bildiriyor. Bütün işlerinde Cenâb-ı Hakk'ın ve O'nun elçisinin emirlerine göre adım atmalarını, teslim ve tevekkül üzere yaşamalarını ve neticede yüce Allah'ın takdirine razı olmalarını tembih ediyor.

İmanla Mamur Gönülller

Allah (Azze ve Celle) bu ikazların akabinde, Ashâb-ı kirâmı tezkiye ediyor; aralarından birkaç kişi fevrî davransa ve kendi fikirlerine uyulmasını dilese de, umum sahabenin teennî ile hareket ettiğini; çoğunluğun Rasûl-ü Ekrem'in emir ve işaretlerini bekleyerek hakikî mü'minlere yakışır bir tavır sergilediğini îmâ ediyor. Sahabe arasında bazı gençlerin, münafıklar tarafından sıkça tekrar edilen “Eğer bizi dinleseydiniz başınıza bunlar gelmezdi” şeklindeki alaylı sözlerin de tesiriyle, muvakkaten kendi tekliflerine uyulmasını mantıklı görmüş, aceleci davranmış, yakışıksız mütalaalarda bulunarak sevimsiz beyanlarla Rasûl-ü Ekrem'i üzmüş ve bir süre fikirlerinde ısrar ederek işi kendileri hakkında zorlaştırmış olabileceklerini, ama bunların sayısının çok az olduğunu, neredeyse bütün Ashâb-ı kirâmın kendilerine yakışan şekilde davrandıklarını belirtiyor. Sonra da onların imanın tadını almış, gönlü onunla mamur kılınmış, içine küfür, fısk ve isyana karşı tiksinti salınmış hâlis mü'minler olduklarını ve yürüdükleri yolun doğruluğunu nazara veriyor. Dahası, gençliğin verdiği coşku ve imanın hasıl ettiği heyecanın da tesiriyle geçici bir süre hislerine mağlup olup âsilerle savaşılması konusunda Allah Rasûlü'ne karşı farklı teklifler öne süren kimselerin de, o ilk şok anından sonra tekrar sükûnete erdiklerini, ilahî bir nimet ve ihsan olarak kalblerine doldurulan iman sevgisi ve küfür, fısk, isyan türünden günahlara karşı tiksinti hissi sayesinde rüşde ermiş, hakikati bulmuş sahabilerin arasına dahil olduklarını îmâen ifade ediyor.

Ayrıca, bu ayet-i kerimede sevginin ve imanın gereğine de vurguda bulunuluyor. Âdeta, sahabe-i güzin efendilerimize şöyle deniyor: Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize sevgili kıldı, dolayısıyla iman ettiniz; gönüllerinizi saran o imanı zamanla daha bir güzelleştirdi, içinizi onunla donattı ve iman sizi Peygamberin etrafında hâlelenmeye, imanın gereğince salih ameller işlemeye sevketti, bu niyetle Allah Rasûlü'ne biat ettiniz. Madem, imanı sevdiniz ve onunla kalbinizin şenlendiğini hissettiniz, Rasûl-ü Ekrem'i sevdiniz ve onun yolunda olacağınıza söz verdiniz, öyleyse o size ne teklif ederse etsin, ona itaat etmeli ve emre itaatteki inceliği kavrayarak bütün emirlerine bilâ kayd u şart inkıyadda bulunmalısınız. “De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran, 3/31) ayet-i kerimesinde dile getirildiği üzere, Rasûlullah'a itaat etmelisiniz ki Allah da sizi sevsin, sizin hakkınızda sevmek fiilinin lazımını yerine getirsin.

Küfür, Fısk ve İsyan

Allah Tebâreke ve Teâlâ imanın zikrinden sonra üç felaket sebebine dikkatleri çekiyor; “İnkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi.” diyerek, kalbin küfür, fısk ve isyanı kerih bulmasını, onlardan iğrenmesini de ilahî bir nimet olarak zikrediyor.

Malum olduğu üzere; küfür, imanın zıddıdır; Allah'a inanmamak, hakkı kabul etmemek ve inkâr ile Allah'ın nimetlerini örtmek demektir. Haddizatında, bir kalbe imanın sevdirilmesi ve onunla gönlün mamur edilmesi küfürden iğrenmeyi gerektirir. İmanın tadını alan bir insan küfürden mutlaka tiksinir. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah'ı ve O'nun Rasûlü'nü her şeyden ve herkesten daha fazla sev­mek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah'ı ve Rasûlü'nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah'a kulluğundan, O'na yakınlığından, O'nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk'a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı Hazreti Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Rabbanî, Hazreti Bediüzzaman gibi kimselere karşı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlukata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak'tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr'a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır. Fısk ve isyan da küfre ve ebedî hüsrana açılan o kapılardandır ve imanın neşvesini kalbinde duyan bir insanın bu iki tehlikeli sahadan fersah fersah kaçması gerekmektedir.

Fısk; Allah'ın emrini terk etmek, hak yoldan çıkmak ve büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah'a itaat dairesinden uzaklaşmak manalarına gelir. Dinin vaz'ettiği çerçevede kalmayan, diyanetin belirlediği daire içinde hayatını sürdürmeyen kimseye “fâsık” denir. Fıskın, zararlı olmak, söz dinlememek ve sürekli kötülük yapmak gibi anlamları da vardır; bundan dolayıdır ki, farklı rivâyetleri bulunan bir hadiste beş çeşit hayvan için fâsık terimi kullanılmıştır. Deliklerinden çıkıp evin içinde cirit attıklarından ve etrafa zarar verdiklerinden dolayı “fevâsıku'l-büyût” olarak da anılan fareler bunlardandır. İsyan ise, itaatsizlik, ayaklanma ve başkaldırma demektir; Allah'ın emirlerine karşı gelme, O'na itaat etmeme ve günah işleme manalarına gelmektedir.

Evet, ayet-i kerimede küfür imana, fısk ve isyan da imanın tezyinine, güzelleştirilmesine karşılık olarak getirilmiş gibidir. Bu itibarla, burada füsûk yalancılık demektir, doğruluk ve itaatten kavlen çıkmayı ifade eder; isyan ise, emri terk ile fiilen tâatten çıkmak mânâsındadır.

Yetmiş Yaşındaki Yaramaz Çocuklar

Bahsini ettiğimiz âyet, “İşte doğru yolda ‎ olanlar, gerçek rüşde erenler bunlardır.” ifadesiyle sona ermektedir. Demek ki, rüşde erenler, ancak imanı sevip onunla kalbini güzelleştiren, gönlünü iman şualarıyla ışıklandıran, küfrü, fıskı ve isyanı iğrenç görüp onlardan sakınan ve hep imanın gösterdiği istikamette ilerleyip doğruluk ve itaatten hiç ayrılmayan kimselerdir. Demek ki, rüşde ermek yaş ile olmamaktadır. Nice yetmiş yaşında insanlar vardır ki, henüz onbeş yaşını idrak etmemiş çocuklar gibi yaşamaktadırlar. Önlerini arkalarını bilmeyen, hevâ-yı nefse uyup her gün tonla günah işleyen bu yaramazların ne gözleri kontrol altındadır ne de kulakları.. ne dilleri günahtan uzaktır ne de sâir uzuvları... Rüşd, iyiyi-kötüyü ayırabilme, hak yolunda sağlam, sabırlı ve tam bir isabetle dosdoğru yürüme demektir. Bu itibarla da, rüşde ermiş, kendini idrak etmiş ve doğru yolu bularak sırat-ı müstakime girmiş insan arıyorsanız, onları ancak imanı sevip gönlünü onunla zinetlendiren küfür, fısk ve isyandan da nefret eden kimseler arasında bulabilirsiniz.

Şayet, bir insan -inandığını iddia ettiği halde- küfre karşı teyakkuzda bulunmuyorsa, fısk u fücur deryasına yelken açmışsa, isyan vadilerinde dolaşıp duruyorsa, gözünü-kulağını, dilini-dudağını harama açık tutuyorsa... yaşı kaç olursa olsun, ona râşid demek, onun rüşde erdiğini söylemek çok zordur. Böyle biri hakkında verilecek hüküm, olsa olsa sefih, bunak, aptal ve akılsız şeklinde olacaktır. Neden? Çünkü, böyle biri, kalbini yaralıyor, dünyada iman evini yıkıyor ve ahiret hayatını dinamitliyor demektir. İşlediği günahlarla Cennet saraylarını yıkan bir insana nasıl rüşde ermiş denebilir ki? Her bir günahla oradaki kasırlarının bir tarafını çökerten ve Cennet otağını harap eden bir insanın iyiyi-kötüyü tefrik edebildiği söylenebilir mi?.. Hazreti Pir-i Mugân “Burada bir ‘elhamdülillah' dersin orada bir Cennet meyvesi yersin” demiyor mu? Öyleyse, burada bir namaz kılarsın, orada bir Cennet kasrı kurarsın... Burada bir günah işlersin, orada kocaman bir sarayı yerle bir edersin... Evet, beyan-ı ilahîde bu hususa da işaret edilmiş ve rüşde ermenin dinamikleri bir bir sayılıp doğru yolda bulunuyor olmanın şartları belirtilmiştir.

İşte, ömrünün hemen her anını tazarru ve niyaz ile değerlendiren Seyyidü'l-mürselîn efendimiz, mezkur ayet-i kerimeden iktibas ettiği ifadeleri de dualaştırmış ve “Allahümme habbib ileyne'l-imâne ve zeyyinhü fî kulûbina ve kerrih ileyne'l-küfra ve'l-füsûka ve'l-ısyân vec'alnâ mine'r-raşidîn” yakarışıyla Allahu Azimüşşân'a teveccühte bulunmuştur.

Sürekli Teveccüh

Peygamber Efendimiz bu duasında söz konusu ilahî beyanda üzerinde durulan önemli bir hususu da nazara vermiştir. Cenâb-ı Allah, mü'minlerin kalblerinde iman meşalesini tutuşturanın, onları küfür, fasıklık ve isyan şerrinden kurtaranın ve rüşde ermiş, doğru yolu bulmuş kimselerden kılanın bizzat Kendisi olduğunu hatırlattığı gibi; Allah Rasûlü de “Allahım bizi rüşde erenlerden kıl” derken “ic'alnâ” ifadesini kullanmış ve sırat-ı müstakimi bulmanın ancak Cenâb-ı Hakk'ın ca'liyle mümkün olacağına dikkat çekmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de çok yer alan ve dualarımızda sıkça kullandığımız “ca'l” kelimesi sürekli teveccühün ve duada temadînin lüzumuna işaret eden bir ifadedir. Çünkü, Hazreti Adem'in hilafeti Cenâb-ı Hakk'ın ca'liyle olduğu gibi, insanların dünyada iyi birer mü'min olmaları da yine O'nun ca'line, lütuf ve ihsanıyla öyle eylemesine bağlıdır. İşte, bu hakikat çok önemli bir tembihi ihtiva etmektedir. Bu kelimenin tercih edilmesinin manası şudur: Sizin bir kere bir lutfa mazhar olmanız, bir ihsanla serfiraz kılınmanız ve bir konuma ulaştırılmanız, o lütf u ihsanla gelen nimete sahip olduğunuz ve konumunuzu temellük ettiğiniz manasına gelmez. Bir mevkiye ulaşmanız, orada kalmanız adına yeterli teminat sayılmaz. O nimet size ait değildir; birisi tarafından verilmiştir ve temâdîsi de liyakatınızı izhar etmenize bağlanmıştır. Dolayısıyla, onun verildiği gibi alınması da her an ihtimal dahilindedir.

Mesela, insana bahşedilmiş olan halifelik, yani yeryüzünde Cenâb-ı Hakk'ın halifesi olma şeklindeki o yüce makam, insanın kendi malı değildir; ona emanettir ve her an onun elinden alınabilir. Nasıl ki, şeytan, ihraz ettiği konumu kendi malı gibi görmek suretiyle kibre kapıldı, aldandı ve tavrını iyi belirleyemediğinden dolayı baş aşağı gayyaya yuvarlandı; Hazreti Adem için de öyle bir ihtimal mevzubahisti; yapması gerekli olan şeyi, yapması gerektiği yerde yapmasaydı hilafeti elinden alınırdı. Fakat, Hazreti Âdem, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A'râf, 7/23) türünden sızlanışlarıyla kulluk edebine riayet etmişti. Halkına kızan, onlardan ayrılan, sonra gecenin, denizin, dalgaların ve balığın karanlıkları içinde “Ya Rabbî! Yegâne ilah Sensin, Senden başka mabud-u hakiki yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) şeklinde Mevlâ-yı Müteâl'e yakaran Hazreti Yunus, hâlis bir kula yakışan tavrı takınmış ve bu sayede Hak karşısındaki konumunu korumuştu.

Hem ayât-ü beyyinâtta zikredilen kelimeler hem Enbiya-i İzam efendilerimizin tavırları hem de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in ifadeleri bize hâl-i hazırdaki durumumuza güvenmememizi, “Bir kere bulduk, kurtulduk” şeklindeki mülahazalara asla düşmememizi ve her zaman tazarru ve niyazla Cenâb-ı Hakk'a yönelip O'nun hıfz u inayetine sığınmamızı tembih etmektedir. Demek ki, insan-ı kâmil ufkuna yürüme ve en azından mü'minlik vasfını yitirmeme ancak böyle sürekli bir teveccühle mümkün olmaktadır.

Evet, gerçekten inanmış ve rüşde ermiş bir mü'min, her türlü günahı çok kerih gören ve günaha, hataya, hiçbir ma'siyete asla bulaşmamaya çalışan insandır. O, işleyeceği her günahla, kendisine bahşedilen iman kristalinin kirleneceğine, hatta çatlayacağına inanır. Bir yerde, herhangi bir şekilde sürçüp günah işlediği ve isyan atmosferine kaydığı zaman ise, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfarla yeniden arınır. Bu arınma ameliyesini de kesinlikle tehir etmez; çünkü her an sırtındaki o Kafdağı'ndan daha ağır yükle, Rabbinin huzuruna gitmeyeceğine dair elinde bir senet yoktur. Günaha bir dakika bile ömür bağışlamanın kendi aleyhine olduğunu çok iyi bilir. Onun itikadına göre, hiçbir günaha bir an dahi olsa yaşama hakkı verilmemelidir. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan halini alıp orada yuvalanabilir ve üreyip çoğalabilir. Tevbesi geciktirilen her günah yeni bir günaha davetiye sayılır. Öyleyse, hakîkî bir mü'min, herhangi bir günah işlese, mesela, gözüne bir haram girse, haram bir lokma yese, bir yalan söylese... hemen o vebalden kurtulmanın bir yolunu aramalı, daha bir-iki dakika geçmeden alnını secdeye koymalı, tevbe ve istiğfarla yunup yıkanmalı ve yeniden her an Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıkmaya hazır hale gelmelidir.

Sevdir Bize Hep Sevdiklerini...

Hasılı, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in, kısaca meâlini verdiğim ve işaret ettiği hususlara değinmeye çalıştığım ayet-i kerimeden muktebes olarak, her sabah tekrar ettiği bu duayı biz de sabah-akşam kendimize vird edinmeli ve hep onun hatıra getirdiği mülahazalarla Rabbimize yönelmeliyiz; Rahman ü Rahim'e şu duygularla seslenmeliyiz:

Allah'ım imanı bize sevdir; canımızdan, kanımızdan, hayatımızdan daha çok sevelim onu. Rabbim iman esaslarıyla kalblerimizi donat; Zât'ının sevgisini sal gönüllerimize, Habîb-i Edîbinin muhabbetini doldur sinelerimize ve sevdiklerini sevdir bize. “Şaşırtma bizi, doğruyu söylet; neşeni duyur, hakikatı öğret. Sen duyurmazsan biz duyamayız, Sen söyletmezsen biz söyleyemeyiz; Sen sevdirmezsen biz sevemeyiz. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini, yâr et bize erdirdiklerini.” (M. Hamdi Yazır) Aşk u muhabbetle vicdanlarımızı öyle aydınlat ki, imanı içimizde çok renkli, çok gözalıcı ve pek müzeyyen bir şekilde görelim; onu nazarlarımızı mâsivâdan çekip alan en süslü ve en ziynetli bir sevgili olarak hissedelim. Ruhlarımız imanla öyle kanatlansın ki, ne dünyanın cazibedar güzellikleri, ne ahiretin tarifi imkansız nimetleri, ne de Cennetlerin debdebesi bakışlarımızı döndürebilsin.

Değil mi ki, iman, bu hakikatların hepsinin ve bütün nimetlerin çekirdeğidir; Hâlık-ı Kâinat ile münasebetlerimiz, Peygamber Efendimiz'le irtibatımız, Cenâb-ı Hakk'ın teveccühlerine, nazarlarına, dünyevî-uhrevî iltifatlarına mazhariyetimiz ve ahiretin güzelliklerine, Cennet nimetlerine, ebedi saadete ulaşmamız.. evet bütün bunlar hep iman çekirdeğinin neşv ü nemâ bulmasıyla gerçekleşmektedir; öyleyse, iman sevgisi ve gönlün onunla tezyini dünyevî mutluluklardan da, Cennet'e nâil olmaktan da, Cehennem'den kurtulmaktan da önce gelen bir lütf-u ilahîdir. İşte, bu gerçeği idrak etmiş olarak yalvarıyorum Allahım, her güzelliğin özü ve esası olan imanın neşvesini ruhlarımıza tam duyur ve gönüllerimizi onunla doyur. İman esaslarını bize çok parlak ve pek cezbedici göster.

Rabbim, küfre ve bizi küfre sürükleyecek bütün günahlara karşı içimizde tiksinti uyar. Hâssaten, iman, İslam, din ve diyanet dairesinden başımızı dışarıya çıkarıp fasıklar arasında yer alma ve emirlerine başkaldırıp âsilerle aynı çukura yuvarlanma gibi kötü akıbetlerden bizi muhafaza buyur. İmanın tadını aldıktan sonra yeniden küfür yoluna girmeyi ve ebedî hüsrana yürümeyi ateşe atılmaktan daha fecî bir durum olarak algılayıp, öyle bir encâma uğramamak için iradelerimizin hakkını vermemizi nasip ve müyesser eyle. Bizi, hakkı hak bilip ona sarılan, batılın butlanını görüp ondan kaçınan salih kullarından kıl... Âmin.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 21:44:04 +0200
Namazı Hissetmek İçin Ne Yaptınız? http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/445-namazi-hissetmek-icin-ne-yaptiniz http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/445-namazi-hissetmek-icin-ne-yaptiniz

Cevap: İman ve namaz aynı döl yatağında neş'et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke girmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü'minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek'at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.

Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O'nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek'atta bir kaç cüz'ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem'in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl bin İyâz'ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk'a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur'an'ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü'r-Rik'â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr'i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr'ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd'ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr'in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh'a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”

Her Gün Yüzlerce Rek'at Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek'atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu'be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu'be'nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu'be'nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu' derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu' diye düşünürdünüz.”

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek'at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A'zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek'at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn'dan (Allah Rasûlü'nün çağına yetişmesine rağmen O'nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek'at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek'at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti'nin seçkin halifelerinden Harun Reşid'in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek'at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek'at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz' edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi's-salatü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev'inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü'minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü'minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!' Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman'ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye'se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü'min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşaretü'l-İ'caz'da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl'e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi'rac yapmalıdır.

Namazın Özü ve Manası

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh, ta'zîm ve O'na şükürdür. Evet, tesbîh, tekbîr ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk'ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O'na ta'zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona ”tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat'a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O'na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah'a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat'ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah'a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli. O'nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi'd-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk'a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi'rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Mi'rac'da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem'le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim'le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te'kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i'lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ'lâ-yı kelimetullah, Allah'a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ'lâ-yı kelimetullah, Allah'ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ'la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah'ı bilmeye, O'nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma'bud-u Mutlak'a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım' düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah'la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam'a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân'ın beyanıyla, “Ağzımız Kur'an-ı Kerim'i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef'âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü'min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

Tesir, Allah'la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i'lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân'ın kabulüne ve O'nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat'iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.

Bu açıdan da, Kur'an'ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah'la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam'ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:

Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet'te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs'in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ'dan Cennet'i istediğiniz zaman, Firdevs'i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak'tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allah'ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah'ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz'den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak'tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: “Allah'ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz'in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen'den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu'nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat'iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât'ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü'min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü'min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur'an talebeleri, Hazreti Gazalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat'iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 21:38:40 +0200
Diriliş Çağrısı ve Yaşatma Mefkûresi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/444-dirilis-cagrisi-ve-yasatma-mefkuresi http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/444-dirilis-cagrisi-ve-yasatma-mefkuresi

Bundan dolayı da, bu tabir, bütün mü'minlerin duyduğu, âşina olduğu ve bildiği bir tabirdir. Ayrıca, diriliş ve “ba'sü ba'del mevt” ifadeleri, tamamen yok olmuş gibi görünen bir şeyin yeniden hayatiyet kazanmasını ve kimliğini yitiren, kendi değerlerinden uzaklaşan bir kimsenin ya da bir milletin tekrar özüne dönmesini anlatmak için de kullanılmaktadır.

İnsanların ahirette mü'mince dirilmelerinin ve ebedî saadet va'deden bir hayata mazhar olmalarının teminatı, daha dünyadayken iman açısından diri olmaları ve hep canlı kalmalarıdır. Kendilerine bahşedilen hayat nimetinin kıymetini bilemeyenler, kalb ve ruh ufku itibarıyla hep ölü gibi yaşayanlar ve koskocaman bir ömrü heder edenler, haşir meydanına da cansız, ruhsuz, bitkin ve perişan bir halde getirileceklerdir. Burada diriliş şerbeti yudumlayanlar ise, ötede de sonsuz huzurun ilk adımı sayılan bir ba'sü ba'del mevte mazhar olacak ve dinç, zinde, canlı insanlar olarak Cennet'e yürüyeceklerdir. İşte, ötedeki o diriliş, daha buradayken Allah ve Rasulü'nün davetine icabet ederek canlanmaya ve Cenâb-ı Hakk'a karşı sürekli teveccühte bulunarak hep diri kalmaya bağlıdır.

İlahî Davet

Nitekim, Allah (Tebâreke ve Teâlâ), soruda işaret ettiğiniz ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ya eyyühellezîne amenüstecîbû lillâhi ve lirrasûli izâ deâküm limâ yühyîküm va'lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn - Ey iman edenler! Size hayat verecek hakikatlere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Rasûlü'ne icâbet edin. Bilin ki, Allah insan ile kalbi arasına bir sütre gerer (dilediği takdirde arzusunu gerçekleştirmesini önler) ve yine bilin ki, siz dönüp O'nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal, 8/24)

Bu ilahî beyanda ilk dikkat çeken husus, “Allah'a ve Rasûlü'ne icâbet edin” denilerek Cenâb-ı Hakk'ın ism-i şerifinin yanı sıra Peygamber Efendimiz'in de anılmasıdır. Aslında, burada Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) teşrîfen ve tekrîmen zikredilmiş; böylece bir kez daha O'nun Hâlık-ı kâinat nezdindeki kıymetine vurguda bulunulmuştur. Zira, davet birdir ve Allah'a aittir. Zaten, ayet-i kerimede hem Cenâb-ı Hakk'a hem de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'e icâbet istendiği halde, davet fiili tesniye (bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi) sigası ile değil de müfret (tekil) olarak getirilmiştir.

Rasûl-ü Ekrem'e İcâbet

Evet, diriliş çağrısının asıl sahibi Hazret-i Vâhibü'l-hayat'tır; Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü's-salâti ve etemmü't-teslimât) ise, o davetin dellalı, duyurucusu, tebliğcisi ve tercümanıdır. Allah Rasûlü, nübüvvetinin gereği olarak bize her şeyden önce Cenâb-ı Hakk'ı zât-sıfât-esmâsıyla tanıtmış ve O'na karşı içimizde sorumluluk duygusu uyarmıştır; bu yönüyle o, bilinmezleri bildiren, idrak edilmezleri ruhlarımıza duyuran bir tarif edici ve bir muallimdir. Aynı zamanda, dinî hükümleri tebliğ, insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil yanı itibarıyla da, o, muvazzaf bir müşerri'dir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Kurân'ın mübhem kısımlarını tefsîr, mücmel yerlerini tafsîl, mutlak olan hükümlerini takyit, umumî olan kısımlarını da tahsîs etme gibi hususiyetleriyle tam bir kanun koyucudur.

Şayet, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun bu tercümanlığı ve teşrîi olmasaydı, biz kendi idrak ve anlayışımızla hiçbir dinî emri eksiksiz olarak anlayamaz ve uygulayamazdık. Mesela, Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de defaatle “namaz kılın” demiştir; fakat, namazın nasıl kılınacağını, tekbirin nasıl alınacağını, kıyamda ne yapılacağını, kıraat anında ne okunacağını, rükûa nasıl gidileceğini ve nasıl secde edileceğini ayrıntılı olarak anlatmamıştır. Bu meselelerin tafsilâtını, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'e bırakmıştır. Bu itibarla da, onun bu mevzuudaki şerh ve izahları olmasaydı, her zamanki mükellefiyetimiz olan namaz gibi bir ubudiyette bile şaşırır kalırdık. Ne zekâtı, ne nisâbı ve ne de edâ keyfiyetini kavrayabilirdik. Sünnet-i seniyyedeki ayrıntılı bilgiler olmasaydı, Kur'an'da mücmel olarak zikredilen oruç ve hac gibi diğer ibadetleri de tam olarak bilemez, noksansız eda edemezdik. Allah Rasûlü, ayet-i kerimelerde umumî olarak zikredilen miras hükümlerini anlatırken, peygamberlerin mallarının miras olmayacağı ve katlin mirastan mahrumiyete sebebiyet vereceği gibi hususları tahsîs etmeseydi bu hükümleri de öğrenemezdik. Bu arada, yırtıcı hayvanların etlerinin haram edilmesi gibi Kur'ân-ı Kerim'in tek kelime ile dahi temas etmediği meseleler de vardır ki, Allah Rasûlü'nün teşrii olmasaydı onları hiç bilemezdik.

Bu itibarla, davet tek ve Cenâb-ı Hakk'a ait olduğu halde, “Allah'a ve Rasûlü'ne icâbet edin” denilerek, bir yönüyle Peygamber Efendimiz'in de müşerri' olduğuna ve ilahî mesajın bize onun tarafından ulaştırıldığına işaret edilmesi pek latîftir.

Sonsuz Saadetin Vesileleri

Ayetin devamında “izâ deâküm limâ yühyîküm - Size hayat verecek hakikatlere sizi çağırdığı zaman..“ ifadesi yer almaktadır. Buradaki “lâm” edatı, lâm-ı âkıbet kabul edilecek olursa, bu söz “Netice itibarıyla Allah'ın sizi ihyâ etmesi, ba'sü ba'del mevte erdirmesi ve dirilişe ulaştırması için bu çağrıya icabet edin!” manasına gelmektedir. Mü'minlerin yeniden dirilmesine ve canlanmasına vesile olacağı söylenen ve ötede de onları ebedî bir mutluluğa kavuşturacağı îmâ edilen hayat kaynağı, müfessirler tarafından İslam, Kur'an, dini ilimler ve salih amel olarak tefsir edilmiştir. Evet, Allah ve Rasûlü, mü'minleri İslam dinine, Kur'an'ın ulvî hakikatlerine, kâmil imâna, i'lâ-yı kelimetullah davasına, insanlığı kullara kul olmaktan kurtarıp sadece Allah'a kul yapmaya ve Allah'ın bahşettiği insanlık şerefine yakışır şekilde yaşamaya davet etmektedir. İnananlar ancak böyle bir hayat sayesinde kalb ve ruh dünyası açısından diri kalabilecek ve gerçek hayat çizgisine ulaşmış olacaklardır.

Ayrıca, insanların bu dünyada ba'sü ba'del mevte ermeleri ahirette de diri olmalarının teminatıdır. Bu itibarla, burada Allah'ın davetine icâbet ederek dirilenler, öbür tarafta da diriliğin neşvesini tâ iliklerine kadar duyacaklar.. duyacak ve hesap defterlerini sağ taraflarından alarak neşelenecek; herkese “İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin! Zaten ben hesaba çekileceğimi biliyordum!” deyip ahiret azığı hazırlamış olmanın inşirahını yaşayacaklar. Sonra da, serâpâ mutluluk olan bir hayata nail olacaklar. Göz ve gönül okşayan Cennet bahçelerinde, dallarından olgun meyveler sarkan ağaçların gölgesinde eğlenip dururlarken kendilerine şöyle denilecek: “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle yiyin, için!” Dahası, her adımda yeni bir ihsanla karşılaşarak Rıdvan'a mazhariyetin eşsiz lezzetini yudumlayacak; o an bütün hisleriyle coşacak ve davete icâbetin ne tatlı bir âb-ı hayat olduğunu anlayacaklar.

Ebedî Ölüm Mahkumları

Hakk'ın çağrısına koşmayanlar ise, asla dirilişe eremeyecek, hayatın gerçek tadını hiç zevkedemeyecek ve mü'min insan olma ufkunun çok dûnunda bir ömür sürerek, kendilerine bahşedilen ilk mevhibeleri de heder etmiş birer müflis olarak göçüp gidecekler. Gidecekler ama dünyada ruh ve mana itibarıyla sağır, dilsiz ve kalbsiz oldukları için ötede de nihayetsiz bir ölüm haline maruz kalacaklar. Ba'sü ba'del mevti yeni bir azabın başlangıcı olarak hissedecek ve ölümü bütün dehşetiyle her an bir kere daha bir kere daha duyacaklar. Allah'ın davetine kulak vermeyen ve Rasûl-ü Ekrem'in çağrısına icâbet etmeyen kimselerin ölü kalbleri İsrafil'in Sûruyla bile dirilmeyecek. Sûr sesi onlar için bin bir pişmanlığın ve iç içe korkuların başlama işareti gibi olacak.

Diriliş çağrısına kulak tıkamış ve ebedî ölüme mahkum olmuş talihsizler, hesap defterlerini sol taraflarından alır almaz, “Eyvah! Keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı hiç bilmeseydim! N'olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda vermedi! Bütün gücüm, iktidarım yok olup gitti!” diyecek ve inim inim inleyecekler. Hususiyle berzah hayatları hep bir ebedî ölüm mülahazasıyla ızdırap içinde geçecek. Daha sonra da, Cehennem'e yuvarlanacakları için onlar ölümden beter bir duruma düşecek ve “Keşke toprak olsaydım!” temennisiyle dövünüp durucaklar.

Hazreti Üstad'ın da ifade ettiği gibi, ahirete inanmayan kimseler aile fertlerine ve sevdiklerine karşı hissettikleri şefkat, muhabbet ölçüsünde ve içlerindeki yaşama hırsı nisbetinde elîm endişeler ve azaplar çekerler. Dünyada çok rahat ve bolluk içinde yaşasalar bile, sevdiklerinden ayrılığı ve ölümü düşündükçe, bir anda o geçici ve sözde cennetleri cehenneme döner veyahut muvakkat eğlenceler ve sefahetlerle kendilerini avuturlar. Başını kuma sokup avcıdan gizlenmeye çalışan devekuşu gibi, onlar da başlarını gaflete sokarlar, tâ ki ölüm ve ayrılık acısı onlara ulaşmasın. Onlar, çok mühim bir hakikat olan ebedî hayatı inkar ettiklerinden ve sürekli ölüm korkusuyla yaşadıklarından dolayı, “Ceza, yapılan işin cinsine göre verilir” fehvâsınca, ötede de hep bir yok olma salonunda bekliyorlarmış gibi kahreden bir endişeyle dolacak ve o yok olma ızdırabını vicdanlarında derinlemesine duyacaklar. Dünyadayken, ölüm ve ayrılık korkusunu gafletle, dalaletle, eğlencelerle ve sarhoşlukla kısmen bastırabilirler; gaflet uykusuna dalarak korku ve endişe hissini baskı altına alabilirler. Fakat orada ayandan sonra ayan olmayacak, beyandan sonra beyan bulunmayacak; her şey gerçek keyfiyetiyle ortaya çıkacak ve insanların önüne dökülecek. İşte o zaman dünyada birer ölü görüntüsü sergileyenler, ölümü, ebedî azabı ve yok olmayı çok derince duyacaklar. Her an dibi olmayan bir kuyuya atılacaklarmış gibi bir hisle kıvrım kıvrım kıvranacak ve sonsuza kadar hep tepetaklak gideceklermiş gibi bir hisle iki büklüm olacaklar. Böylece, bir manada ebedî ölüme mahkum edilecekler ve diriliş neşvesini asla bulamayacaklar.

Kalbin Önündeki Karanlık Perdeler

Ayet-i kerimenin sonunda “va'lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer'i ve kalbihî - Bilin ki, Allah insan ile kalbi arasına bir sütre gerer” denmektedir. Yani, bazen kalb ile Zât-ı Uluhiyete ait tecellîler arasına bir sütre çekilir; bir haylûlet vâkî olur, araya bir perde gerilir. Aslında, irşaddan beklenen gaye de, araya girmesi muhtemel olan o perdeleri, sütreleri kaldırmak ve herhangi bir haylûlete fırsat vermemektir; gönülleri Hakk'a uyarmak, insanların Allah'a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak'la buluşturmak ve Hak'la tanışık ruhların da, O'nunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olmaktır. Fakat, bazen irşad hedefine ulaşmaz ve insan bir kısım engellere takılıp kalır. Cenâb-ı Hak, ona kalbinden, kalbine de ondan daha yakın ve hâkimdir. Murat buyurursa, kulunun aklını elinden alır, onun bütün şuurunu yok eder. Onu kendi kendini duymaz ve kendi kendinin farkına varmaz hale getirir.

Allah'a ve ahirete inanmayan kimseler için mütemâdî bir haylûlet söz konusudur; yani, onlar bazen kibirlerinden, bazen bakış açısındaki inhiraflarından, bazen zulümlerinden, bazen ataları körü körüne taklit gibi başka bir hastalıklarından ve bazen de Zât-ı Uluhiyete bedel –hâşâ– başkalarını ilah ittihaz ettiklerinden dolayı hak ve hakikate asla ulaşamazlar. Dolayısıyla onlarla ilahî tecellîler arasında mütemâdî bir perde, aşılması zor bir engel vardır. Bu itibarla, onlar, kalblerinde sürekli hüsûf ve küsûf yaşarlar ve Zât-ı Uluhiyet hakikatını hiçbir zaman vicdanlarında duyamazlar.

Mü'minler de muhtemel bir hayluletten ve çeşitli manilerden bütün bütün emin değillerdir; onlar da tehlikeli bir zeminde bulunmaktadırlar. Şayet sürekli uyanık olmaz ve her zaman tetikte durmazlarsa, kalbe hücum eden vesveselerden sakınmaz ve Allah'la münasebetlerini sağlam tutmazlarsa herhangi bir hata, gaflet veya dehşet anında gönlün başka taraflara yönelmesi ve Hak ile kalb arasına bir perde gerilmesi her zaman onlar için de söz konusudur.

Ey Kalbleri Evirip Çeviren Allah'ım!

İşte, o perde bir kere gerildi ve ilahî tecelliler kesildi mi, artık insan iman ile küfür arasındaki uçurumu farkedemez hale düşebilir. Nitekim, Hazreti Enes (radiyallahu anh), Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'e, “Ya Rasûlallah, biz Sana ve Senin getirdiğin bütün hakikatlere iman ettik; buna rağmen hâlâ bizim hakkımızda endişelerin var mı, akıbetimizden korkuyor musun?” dediğinde, Şefkat Peygamberi'nin cevabı şöyle olmuştur: “Evet, çok korkuyorum; zira, kalbler Rahman'ın iki (kudret) parmağı arasındadır; O, onları dilediği gibi yönlendirebilir.”

Evet, günah ve isyanlar neticesinde insanın kalbinin kararması ve gönlün Zat-ı Uluhiyetten gelen tecellilere karşı kapanması çok kötü bir akıbettir. Bu akıbetin fenalığını idrak edebilen bir kulun ürpermemesi, tir tir titrememesi ve o kötü sona dûçar olmamak için Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakarmaması mümkün değildir. Kâinatın Efendisi'nin hemen her dua edişinde “Allahümme yâ mukallibe'l-kulûb, sebbit kalbî alâ dînike - Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dininde sabitleyip perçinle.” yakarışına da yer vermesi bu idrakten olsa gerektir.

Aslında, Masum Nebi (aleyhissalâtü vesselam) kendi kalbinin hak din üzere sabit olması için bu şekilde dua ediyorsa ve Allah'ın rızasına mazhar oldukları ayât-ü beyyinâtla müjdelenen Ashab-ı güzîn hakkında bile endişesini dile getiriyorsa, bizim de kendi akıbetimizden çok korkmamız icap eder. Allah korusun, biz de her an bir hüsuf ya da küsuf yaşayabiliriz; ayın veya güneşin tutulduğu gibi bazı günahlar da kalbimiz ile ışık kaynağımızın arasına girip bizi karanlıkta bırakabilir. Tercih edeceğimiz şeyi iyi tesbit edemeyebiliriz; dünya araya girebilir, makam-mansıp sevdası perde olabilir, şan u şöhret tutkusu hakikatleri görmemizi engelleyebilir; bencillik, tenperverlik, haneperestlik, yuvaya düşkünlük ve mücâhedenin ağırlığından kaçma gibi hastalıklar bizi tutunduğumuz sapasağlam kulptan koparabilir. Bir kere kopanın da tekrar dönüp ona tutunması çok zordur; öyle birinin ömür boyu bir kopuk olarak yaşaması kuvvetle muhtemeldir ve bu konuda da kimsenin teminatı yoktur.

İşte, bütün bu mülahazalardan dolayı olsa gerek, geçenlerde misafirimiz olan muhterem bir hocamız sabah namazı kıldırırken “va'lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer'i ve kalbihî” ayetine gelince çok doldu ve ağladı. O zatın, ayetin manasını öyle derince duyuşu ve duygulanışı benim de rikkatime dokundu. Hafizanallah, biz de bir çeşit haylûlete mâruz kalabiliriz. Bir yerde başımız dönebilir, ayağımız tökezleyebilir ve düşebiliriz. Öyleyse, daha fırsat varken, hâlâ yaşıyorken ve –inşaallah– kalbimizle aramız henüz açılmamışken, gönlümüzü ihya edecek ve bizi ebedî hayata yükseltecek olan dinimizin çağrısına ve i'la-yı kelimetullah davasına gönül vermeliyiz; faydalı ilim ve salih amele davet edildiğimizde hemen koşmalıyız. Bunama, delirme, kayma, yüzüstü kapaklanma ve bakış inhirafına düşme gibi engeller önümüze çıkmadan ya da ölüm gelip çatmadan ilahî davete bütün ruh u canımızla icâbet etmeliyiz.. ve unutmamalıyız ki, Allah kalblere nigehbândır, her türlü duygu ve düşünceden haberdârdır; bizim icâbetimizin gönülden olup olmadığını da bilmektedir. Dahası, “Hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız” ihtarı da bize her şeyin ayan beyan ortaya döküleceği bir günü hatırlatmakta ve bizi samimi olmaya, tam inanmaya ve o dehşetli gün için hazırlık yapmaya çağırmaktadır.

Diriliş Süvarileri

Bu konuda üzerinde durulması gereken bir husus da şudur: Herkes için farklı seviyede bir diriliş söz konusudur. Dava-yı nübüvvetin vârislerine düşen ise dirilmenin de ötesinde bir diriltme mefkûresidir. Nasıl ki, insanlık tarihi boyunca peygamberler ve onların tâbîleri o dirilten soluklarıyla her tarafa hayat nefhetmişler; nefehât-ı ilahiye'yi herkese üflemişler ve herkesin dirilmesini sağlamışlardır; aynen öyle de, günümüzün hizmet erlerini bekleyen en önemli vazife “ba'sü ba'del mevt kahramanı” ya da “diriliş süvarisi” olarak adlandırabileceğimiz birer diriliş eri olmalarıdır. Evet, onlar, hayatlarını bu işe vakfetmeli; “Sıra şunun dirilmesine geldi, buradan sonra da falan beldeye gidilmeli!” diyerek, ülke ülke, şehir şehir, belde belde dolaşmalı ve herkese âb-ı hayat sunmalıdırlar. Yazıyla, şiirle, resimle, musikiyle, sanatın değişik dallarıyla ve her şeyden öte dini güzel temsil etmek suretiyle her yerde dirilişin mümessili olmalı ve insanlara diriliş nefhasında bulunmalıdırlar. İşte, bu mefkure, dirilmenin de ötesinde bir icâbettir, diriltme davasıdır; isterseniz siz buna “yaşatma arzusu” ya da “yaşatma mefkuresi” de diyebilirsiniz.

Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba'sü ba'de'l-mevt kahramanları, Allah'ın onlara ihsan ettiği kabiliyetleri bu mefkurelerini ikâme etme istikametinde son santimine kadar kullanır ve insanların mânen ölmemesi için onlara sürekli hayat suyu içirme gayretinde bulunurlar. Muhataplarına susuzluk çektirmemek, onları aç bırakmamak ve böylece yürüdükleri yolda temâdîyi sağlamak için çırpınır durur; hem azık tedarik etmek hem de yol arkadaşlarını muhtemel tehlikelere karşı hazırlamak için uğraşıp didinirler. Kendileri ilk günkü azim ve kararlılıkla yollarına devam ettikleri gibi, kader birliği ettikleri insanların da rehabilitasyonlarını sağlamaya çalışırlar. Öyle ki, bir gün gelir hem onlar hem de onların elinden hayat yudumlayanlar, gökler şâk şâk olup başlarından aşağı dökülse, yer yarılıp hepsini yutacak hale gelse ve bütün insanlar toplanıp üzerlerine yürüse de davalarından dönmezler, döndürülemezler. Boykotlara, işkencelere ve tehcirlere maruz bırakılan, bin türlü işkenceyle şehit edilen Ashab-ı Kiram efendilerimiz dönmedikleri gibi onlar da dönmezler. Göz ucuyla da olsa arkaya bakmayı bile döneklik sayarlar ve dönekliği de dine ihanet kabul ederler.

Yermük'te bozguna uğrayıp kaçan Roma İmparatorluğu'nun askerleri, imparatorun karşısına çıktıkları zaman, ordu komutanı şöyle dert yanar; “Efendimiz! Bu adamlarla savaşmak mümkün değil. Biz ölümden ne kadar kaçıyorsak onlar da o kadar ölüme doğru koşuyorlar. Ölümden kaçanlar ölüme doğru koşanlarla nasıl savaşsın ki?!” der. Evet, ilkler hayatı nasıl istihkar etmiş ve ölüme gülerek gitmişlerse, her devrin diriliş erleri de aynı ölçüde fedakâr, hasbî ve korkusuzdurlar. Onların ölümden korkma gibi bir zaafları yoktur; yaşama tutkusu, rahat etme arzusu ve yuva düşkünlüğü gibi virüsler onların kalblerine girememiştir.

Şu kadar var ki, ilklerinkinden farklı olarak, onların mesul olduğu mücahede, savaş meydanlarında ölüme yürüme değil, ellerindeki iman tulumbacıklarıyla inançsızlık yangınlarını söndürmek için ölesiye koşma şeklinde bir vazifedir. Hızır gibi, İlyas gibi diyar diyar dolaşıp başkalarına hayat üflemek ve gezdikleri her yerin yeşermesini sağlamaktır. Nesriyle, nazmıyla edebiyatımızda yer alan “Oraya Hızır seccadesini sermiş” ifadesindeki nükteye bağlı olarak, uğradıkları yerlerde bir dirilişin başlamasını temin etmektir.

Evet, ba'sü ba'del mevt kahramanları, kendilerini diriltmeye adamış bahtiyarlardır. Onlar, Allah ve Rasûlü'nün çağrısına icabet ettikleri takdirde Cenâb-ı Hakk'ın da kendilerine diriliş yollarını göstereceğine ve dökülüp yollarda kalmalarına asla meydan vermeyeceğine yürekten inanmışlardır. Bu inançla önce Allah'a tam teveccühte bulunmuş, sonra da çevrelerindeki aç gönülleri tatmin etmek ve karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdanlık gibi tütüp durma yoluna girmişlerdir. Bu diriliş süvarileri, oturur-kalkar yaşatma zevkiyle soluklanır ve mefkûrelerini ifade adına hiçbir fedakârlıktan geri kalmazlar: Gerekirse diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda dur-durak bilmeden hep koşarlar. Bunu yaparken de, ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem verirler. Hayır, onlar, iltifat gördüklerinde vicdanlarının en derin yerinden kopan bir “estağfirullah”la mukabelede bulunur; tenkitleri de “eyvallah”larla karşılar, nefis muhasebesine vesile kılar ve yollarına devam ederler.

İşte, şimdilerde, engin bir rahmet tecellisini temsil eden bu kahramanlara her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Cilt cilt kitaplara, başdöndüren felsefî düşüncelere ve hatta süper güçlerin desteğine değil, şu yaşlanmış yeryüzünün çehresini son bir kere daha güldürecek adanmış gönüllere ve mefkure kahramanlarına ihtiyaç var. Süper güçleri yanınıza alsanız da, herkes ve her toplum için mukadder ve muayyen bir ömür mevzubahistir. Mîadını dolduranlar karbonlaşmış birer ağaç gibi kütür kütür devrilirler. Fakat diriliş erleri ilahî çağrıya icabet ettikleri sürece, Allah'ın izniyle asla yıkılıp gitmezler. Kıyamete kadar dört bir yana koşmaya ve herkese kâse kâse diriliş şerbetleri sunmaya devam ederler.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 21:34:13 +0200
Son Damla http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/442-son-damla http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/442-son-damla

Allah İsmi Yerine Tanrı Kelimesi

Çünkü, Allah dendiği an, bütün kâinatta tecellî eden isimleriyle o Zât-ı Ecell-i A'lâ (yüce ve büyük Zât) akla gelir. Yani, Allah ism-i şerifi değişik delâlet çeşitleriyle, Mâbud-u Mutlak (ibadet edilmeye lâyık yegâne Zât), Hâlık-ı Mutlak (tek yaratıcı), Maksûd-u Mutlak (Kendisine yönelinecek eşsiz ilâh), Rezzâk-ı Mutlak (her türlü rızkı bol bol ihsan eden biricik rızık sahibi), Bâri-i Mutlak (her şeyi örneği kendisine ait bir şekilde takdir edip varlık sahasına çıkaran benzersiz rab) ve Cemîl-i Mutlak (topyekün güzel sıfatları zatında toplayan ve güzellikleri vareden)... gibi bütün ilâhî isimleri câmi'dir; Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinin hepsini ihtiva eden bir unvan-ı mübecceldir.

Bu itibarla da, Allah adı, Cenâb-ı Hakk'ın özel ismidir ve onun ifade ettiği manayı başka bir tabirle dile getirmek de mümkün değildir. Dolayısıyla, tanrı kelimesi, Arapça'daki “ilâh”, Fransızca'daki “dieu”, İngilizce'deki “god” ve Farsça'daki “hudâ” tabirlerinin karşılığı olarak kullanılabilir ama asla “Allah” ism-i şerifinin yerini dolduramaz.

“Bahane” sözüne gelince; bu kelime vesile ve sebep demektir; bir şeyin asıl sebebi yerine ileri sürülen sözde sebep manasına gelmektedir. İhtimal, ecdad, “gerçekle ilgisi olmayan bir mazeret” anlamını içerdiğinden dolayı, bu kelimeyi Zat-ı Uluhiyete nisbet etmekten kaçınmış ve bahane sözü ile Allah ism-i şerifini beraberce kullanmaktan çekinerek çok latif bir mazmunu, ince bir mefhumu “bahane tanrısı” terkibiyle ifade etmişlerdir. Bu açıdan da, bahane sözcüğünü Zat-ı Uluhiyete nisbet etmemek için “Allah” ismi yerine tanrı kelimesini kullanmaları Anadolu insanının Mevlâ-yı Müteâl'e karşı saygısını ve terbiyesini gösteren bir davranıştır.

Bahane Tanrısı

Evet, “bahane tanrısı” tabiri Erzurum başta olmak üzere, bazı bölgelerde çok yaygınca kullanılmaktadır. Bu söz, kullarını affetmek için onlara sürekli tevbe etme fırsatları, günahlardan arınma imkanları yaratan Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin enginliğini nazara vermekte ve insanları, o rahmete mazhar olabilmek için Allah'ın rızasına uygun güzel vesileler edinmeye çağırmaktadır.

Nitekim, Kur'an-ı Hakîm, “Ey iman edenler! Allah'ın hukukunu gözetin, O'nun hukukunu ihlâl etmekten sakının; O'na yaklaşmaya vesile arayın ve O'nun yolunda mücâhede edin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.” (Mâide, 5/35) buyurmaktadır. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır gibi müfessirler, “vesile” kelimesini, kendisiyle bir gayeye ulaşılan sebep, yaklaşma vasıtası şeklinde tefsir etmişlerdir. Demek ki, mü'minler, Mahbûb-u Hakikî'ye yaklaşmak için daima vesileler aramalı, kendi uzaklıklarını aşma yolunda her fırsattan istifade etmeli, farzlar ve vacipler haricinde daha başka güzel işler ve rıza-yı ilahiye uygun ameller yaparak kendilerini Allah Teâlâ'ya sevdirmeye çalışmalıdırlar. Samimi bir niyetle sürekli kurbet sebepleri araştırmalı, güzel ahlak ve salih amel gibi Cenâb-ı Hakk'ın rızasına uygun vesilelere tutunmalıdırlar.

İşte, “bahane tanrısı” sözü, kullarının en küçük iyiliklerini bile zayi etmeyen, onların güzel bir niyetle ortaya koydukları zerre kadar bir hayrı dahi karşılıksız bırakmayan, birleri binlerle mükafatlandırıp herkesi küçük bir vesile ile bağışlayabilen Rahmeti Sonsuz'un merhametine işaret etmektedir. Evet, Allah (Celle Celâlühû), bazılarını tevbeleri sebebiyle affeder; bazı kullarını bir hataya düşmüşlerse bile hemen bir iyilik yaparak tekrar çizgilerini bulma cehdi göstermelerinden dolayı bağışlar. Bazen gönülden yapılan bir duayı, bazen vicdandan yükselen bir pişmanlık âhını, bazen samimiyetle dökülen birkaç damla gözyaşını, bazen az bir sadakayı, bazen pek küçük bir hayrı ve bazen de çok emek gerektirmese bile hâlis bir niyetle ortaya konan hasenâtı mağfirete ermeye, Cennet'e girmeye, Cemalullah'ı görmeye ve rıdvana erişmeye vesile kılar.

Aslında, bütün hayr ü hasenât o güzelliklere nâil olabilmek için âdi birer sebeptir, insanlara bakan yönüyle birer bahanedir. Zira, hiç kimse Cennet'e ameliyle gidemez; Cennet ve ötesindeki nimetler ancak Allah'ın rahmetiyle ve lütfuyla elde edilebilir. Ne var ki, sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz, kullarının en küçük iyiliklerini dahi değerlendirir; onları birer kurbet ve vuslat vesilesi olarak kabul eder. Bu itibarla, -her ne kadar tanrı kelimesi çok hoşumuza gitmese bile- “bahane tanrısı” ifadesi çok derin bir manayı içermektedir.

Bir Zerre İhlaslı Amel ve Zübeyde Hatun

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Evet, Allah'ın rızası gözetilerek yapılan en küçük iş dahi dergah-ı ilahîde çok kıymetlidir. Bir zerre ihlaslı amel, Cenâb-ı Hak nezdinde tonlarla ifade edilemeyecek bir ağırlığa ve değere ulaşır. Allah (azze ve celle), samimi olarak yapılan iyiliklere bazen on, bazen yüz, bazen yediyüz, bazen yüzbin, bazen bir milyon ve bazen de sayısını ancak kendisinin bileceği kadar mükafat verir. İnsan, o ameline karşılık kendisine nasıl bir mükafât yazıldığını bilemez ama ahirette onun karşılığını tasavvurlar üstü bir sürpriz olarak önünde buluverir. Öyleyse, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır.

Mevzuyla alakalı şöyle bir menkıbe anlatılır: Harun Reşid'in hanımı Zübeyde Hatun çok saliha bir kadındır. Mekke-i Mükerreme'den Arafat'a kadar su kanalları döşetmiş, o mukaddes beldeyi çeşmelerle donatmış ve Rahman'ın misafirlerinin su ihtiyacını karşılamak için yüzbin altın harcamıştır. Osmanlıların tamir edip yeniden kullanıma hazır hale getirdiği o kanallar ve çeşmeler yakın zamana kadar da milyonlarca insanın ihtiyaçlarını gidermiştir. Zübeyde Hatun, hicaz su yolunun yanı sıra han, hamam, imarethane ve şifahane gibi daha pek çok hayır müessesesi yaptırmıştır.

Bütün hayatı hayır ve hasenât peşinde geçen bu mualla kadıncağız vefat ettikten sonra, birisi onu rüyasında görmüş ve ona demiş ki, “Dünyada Allah için bu kadar büyük hayırlar yaptın, kim bilir Hak Teâlâ sana Cennet'te ne yüksek bir makam bahşetti!” Zübeyde Hatun'un cevabı şöyle olmuş: “Evet doğru, Rabb-i Rahîm bana gerçekten de yüce bir makam ihsan eyledi; fakat, bu yüce makamı yaptırmış olduğum hayır müesseseleri nedeniyle vermedi. Bir gün, bulunduğum mecliste ilahiler okunuyor, kasideler söyleniyordu. Sâzendelerin sazlarına vurdukları bir sırada minarelerden ezan-ı Muhammedînin yükseldiğini duymuştum. Hemen “Susun, ezanı dinleyelim!” deyip oradaki herkesi susturmuştum. İşte, sorgu-sual anında, amellerim birer birer sayılıp döküldü. Arafat'a kadar su kanalları döşeme de vardı onlar içinde. Fakat bana denildi ki, “Seni ezana karşı göstermiş olduğun o saygından dolayı bağışladık.”

Onca amel arasında, ezana saygı gibi zâhiren küçük bir iyilik rahmet deryasının coşmasına vesile oluyor. İşte bahane tanrısı ifadesi de bunu anlatıyor. Cenâb-ı Hak, küçük bir hayrı kulunun kurtuluşuna vesile kılıyor. Bazen müslümanlığın alameti sayılan ezan gibi Allah'ın değer verdiği bir şeye değer vermesinden dolayı, bazen de O'ndan ötürü mahlukattan birine karşı şefkat göstermesi sebebiyle kulunu yüce makamlara yükseltiyor.

Hazreti Ömer'in Hesabı

Siyer kitaplarında anlatıldığına göre, Hazreti Ömer efendimiz vefat ettikten sonra Hazreti Abbas (radiyallahu anhüma) onu rüyada görmek için adeta can atıyor. Fakat, hemen her zaman o arzuyla gözlerini yummasına rağmen tam altı ay boyunca onu hiç göremiyor. Nihayet altı ayın sonunda Hazreti Ömer'i rüyasına misafir ediyor. Bu beklemenin sebebini soracak olunca Hazreti Ömer “İşin içinden ancak sıyrılabildim; hesabım yeni bitti!” diyor.

Rüyanın devamını anlatmadan önce, bu altı aylık muhasebe üzerinde durmak gerektiğini zannediyorum. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in “yerdeki iki vezirimden biri” diyerek kendisini gösterdiği ve “Benden sonra Peygamber gelecek olsaydı, Ömer olurdu!” buyurarak büyüklüğünü nazara verdiği, Hulefa-yı Raşidîn'in ikincisi olan Hazreti Ömer'in “Hesabım altı ayda ancak bitti” demesi bize bir şey ifade etmeli!.. Ümitsizliğe düşürecek mülahazalara girmeden, bize her şeyin hesabını vereceğimizi ve her nimetten dolayı sorgulanacağımızı düşündürmeli. Evet, bütün nimetlerden hesaba çekileceğimiz bir gün var önümüzde. O gün Cenâb-ı Hak, “Size el-ayak, göz-kulak, dil-dudak verdim. Sizi zâhir ve bâtın latifelerle donattım. Maddî ve manevî bütün ihtiyaçlarınızı karşılayacak nimetleri önünüze serdim. Peki, siz bunlarla ne yaptınız? Bunlar size ne ifade etti? Bu nimetleri nasıl değerlendirdiniz? Kulluğunuzun ve imtihan dünyasında bulunduğunuzun farkında olabildiniz mi? Hayatınızın hesabını vereceğiniz şuuruyla vazifeden terhis olduğunuz ana kadar bir kula yakışır eda ile yaşadınız mı?” türünden sorular soracak. İşte, Hazreti Ömer'in “Hesaptan ancak altı ayda sıyrılabildim!” sözü, bize benzer sorulara karşı vereceğimiz cevapları düşündürmeli ve bizi öteler için azık hazırlamaya teşvik etmeli..

Bu arada, yarım senede de olsa, demek ki Hazreti Ömer sonunda bütün hayatının hesabını verebilmiş. Demek ki, altı ayın akabinde onun için hesabı verilmedik hiçbir husus kalmamış. Bu yönüyle, üzerinde durduğumuz mesele her ne kadar bir rüya olsa da, bir sahabiye ait o rüyada Hazreti Ömer'in bize verdiği bir mesaj vardır. Ayrıca, onun sözü, mukarrebîne göre bir ufka ait ses ve soluktur. Ondan kendi seviyesine göre bir tavır ve davranış beklenmiştir, hesabı da yine kendi seviyesine göre olmuştur. Yoksa, sıradan bir kul onun yaptığı şeyleri yapsa, ihtimal ötede mükâfat görür.

Rüyanın devamında, Hazreti Abbas soruyor, “Ya Ömer, Cenâb-ı Hak seni ne ile affetti, hangi amelinden dolayı bağışladı?” diyor. Hazreti Ömer Efendimiz şu cevabı veriyor: “Bir gün sokağa çıkıp bakmıştım ki, bir çocuk bir kuşu yakalamış, elinde hırpalıyor. Hemen onun yanına koşmuş; cebimden üç-beş kuruş çıkarıp o çocuğa vermiştim. Böylece kuşu satın alıp âzâd etmiştim. Mizanda işte o amelimden dolayı kurtulduğumu söylediler.”

Şefkatle Gelen Kurtuluş Fermanı

Evet, yerine göre bir hayvana karşı şefkatli davranma insanın ateşten âzad olmasına ve Cennet'e girmesine vesilelik ediyor. Cenâb-ı Hak, mahlukata karşı merhametli olmayı kendi mührünü taşıyan sanat eserlerine ve dolayısıyla Zâtına karşı saygılı davranma şeklinde kabul ediyor ve o kadarcık bir saygıyı bile mükafâtsız bırakmıyor. Onu kulunun kurtuluşuna bir bahane sayıyor.

Buhari ve Müslim gibi en muteber kaynaklarda da bu hususu te'yit eden hadis-i şerifler mevcuttur. Mesela, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüt't-tehâyâ) kendini fuhşa salmış ve benliğini bohemce yaşamaya kaptırmış bir kadının kurtuluşunu anlatırken buyurur ki: “Bir gün çok susamıştı. Dili damağı birbirine yapışmış bir vaziyetteyken bir kuyuya rastladı. Kuyuya inip kana kana içti ve susuzluğunu giderdi. Yukarı çıkınca kuyunun kenarında zor güç nefes alan, susuzluktan dili sarkmış, toprağı yalayan bir köpek gördü. “Bu da benim gibi çok susamış!” deyip tekrar kuyuya indi, çarığını su ile doldurup onu dişleri arasında tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah Teâlâ bu davranışından dolayı onun günahlarını affetti.”

Evet, bu bir bahane değildir de ya nedir Allah aşkına? Rahmeti Sonsuz, mahlukâta şefkatle yaklaşma neticesinde bir köpeğe su içirmeyi bile Cennet'e girmeye vesile kılmaktadır. Bu itibarla da, hiçbir iyilik hor görülmemeli ve küçümsenmemelidir. Bazen, küçük gibi görülen bir iyilik, rahmeti coşturacak bir düğmeye dokunma ya da diğer hayır ve hasenâtın kâfiyesini koyma gibi olmaktadır.

Tasavvuf büyüklerinden İmam-ı Şibli'nin bir menkıbesi de bu hakikate işaret etmektedir. Vefatından sonra bir dostu rüyada görür ve ona halini sorar. Cevaben der ki: “Allah beni huzuruna kabul etti ve hangi amelimle bağışlanmayı umduğumu sordu. Ben de bir sürü amelimi sayıp döktüm. Cenâb-ı Hak, ‘Hayır, hiçbiri değil! Seni, soğuk bir gecede bulduğun ve cübbenin altına sokarak ısıtmak suretiyle merhamet ettiğin o kediden dolayı bağışladım!' buyurdu. ”

Allah (Tebâreke ve Teâlâ), Kur'an-ı Kerim'de, “Zerre ağırlığınca hayır yapan onun mükafatını alır, zerre kadar şer işleyen de onun cezasını görür.” (Zilzâl, 99/7–8) buyurarak, en küçük bir hayr veya şerrin Hak nezdinde kaybolmayacağını ve mutlaka karşılık bulacağını beyan etmiştir. Her iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Onun için onlardan gafil olmamalı, en küçük bir iyilik fırsatı bile zayi edilmemelidir. Aynı husus kötülükler için de geçerlidir. Bazen küçük gibi görülen bir kötülük de insanın hüsrana uğramasına sebebiyet verebilir. Bu hususa da dikkat çeken ve ümmetini ikaz eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, “Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâba uğradı. Hayvanı eve hapsetmiş, ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkan vermemişti. İşte bu sebeple Cehenneme girdi.” buyurmuştur.

Şifreyi Çözen Amel

Öyleyse, insan iyilik adına yapılan hiçbir şeyi hor görmemesi gerektiği gibi, münker (kötülük) sayılan hiçbir tavır ve davranışı da hafife almamalıdır. Göz ucuyla da olsa harama bakmayı, kulağını harama tevcih etmeyi, dudaklarından Allah'ın sevmediği bir şeyin sâdır olmasını ve iffetsizliğin en küçüğünü bile büyük bir cürüm kabul etmeli; bunlardan biri sebebiyle yuvarlanıp gitmekten korkmalıdır.

İyilik­lerin, küçüğünün bile terkedilmemesi hususunda Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), “Bir yarım hurma ile, bir güzel sözle olsun, ateşten korun­maya çalışın.” buyurmuştur. Bu nasihat üzerine Hazeti Aişe (radiyallahu anha) bir gün, bir üzüm ta­nesini sadaka olarak vermiş, “Bunda bile nice zerre ağırlığı vardır!” diyerek, Zilzâl suresinin son ayetlerine işaret etmiş ve o kadarcık bir hayrın bile mutlaka mükafât göreceğini hatırlatmıştır.

Evet, Cuma gününde “vakt-i icâbe” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında velî kullar, Ramazan ayında Kadir Gecesi, Esmâ-i Hüsnâ arasında da İsm-i A'zam gizlendiği gibi bütün tâat ve ibadetler içerisinde de rıza-yı ilâhîye hangisinin vesile olacağı gizli tutulmuştur. Böylece, inananların sürekli uyanık ve dikkatli olmaları, devamlı ibadet ü tâat içerisinde bulunmaları ve hiçbir iyilik fırsatını kaçırmamaları tembih edilmiştir.

Bundan dolayıdır ki, maruf (hayır, iyilik) sayılan hiçbir şeyi küçük görmemelisiniz. Sizin kurtuluşunuzun hangi amele bağlı olduğunu bilemediğiniz için elinize geçen her fırsatı bir beraat fermanı gibi kabul etmeli ve onu değerlendirmeye çalışmalısınız. Birine tebessüm etmişsiniz, diğerine selam verip gönlünü almışınız, bir başkasına insan diye değer atfederek bağrınızı açmışınız ya da bir su havzında boğulmak üzere olan bir karıncayı kurtarmışsınız... bunlar, bu dünyada küçük işler gibi görünebilir size. Fakat, bütün bu ameller nezd-i uluhiyette birer değer hanesine yerleştirilir ve sizin hesabınıza değerlendirilir. Kim bilir, belki de ötede onların en küçüğü gösterilir ve size “Bundan dolayı bağışlandın!” denilir. Bunlardan biriyle siz de kanatlanır, eskilerin “uçmak” dedikleri, Cennet'e uçarsınız. Madem ki, sizin için rahmetin taşmasına vesilelik edecek son damla, kilidin şifresini çözecek son rakam ve sevap kefesinin ağır basmasını sağlayacak tek zerre mesabesindeki amelin hangisi olduğunu bilmiyorsunuz, öyleyse her hayırlı işe “Acaba bu mu?” şeklinde yaklaşmalısınız.

Aslında, insanın havf ve recâ (korku ve ümit) arası bir yol tutup hayatını dengede sürdürmesi esas olmakla beraber, kalbin her zaman korku ve haşyetle atması daha emin bir yoldur. Şu kadar var ki, şayet insan hata ve kusurlarından dolayı ümitsizliğe düşmek üzere ise ve şeytan ona yeis tuzağı ile yaklaşıyorsa, işte o zaman muvakkaten de olsa “bahane tanrısı” ifadesinin tedayi ettirdiği mülahazalara sığınabilir.

Hasılı, Cennet'in sonsuz nimetlerine kavuşabilmek birkaç yıllık amel ile değil, hâlis bir niyetle ve güç yettiğince iyilik yapma düşüncesiyle mümkün olur. Öyleyse, insan dinin iyi ve güzel kabul ettiği hemen her şeyi yapmaya çalışmalı ve yaptığı her şeyde de kurtuluşuna vesile aramalıdır. Zira o, kendisini hangi amelin kurtaracağını bilemediğinden dolayı, önüne gelen hiçbir iyiliği kaçırmamalı ve yaptığı bütün amelleri ahirete bir sürpriz paketi olarak göndermelidir. Bir gün, bu paketler mutlaka onun önünde bir bir açılacak ve ona gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan havsalasının almadığı ne sürprizler ne sürprizler yaşatacaktır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 21:24:08 +0200
Hikmet-Hizmet Münasebeti http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/441-hikmet-hizmet-munesebeti http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/441-hikmet-hizmet-munesebeti

Hikmetin Tarifleri

Kâinat kitabını iyi okuma, fizikle beraber metafiziği ve maverâ-i tabiatı hesaba katma, teşriî hükümlere riâyetin yanı başında tekvinî emirleri de göz önünde bulundurma, bir yandan Cenâb-ı Hakk'ın mâhiyet-i eşyaya yerleştirdiği maslahatları, diğer taraftan da dinin özündeki gayeleri kavramaya çalışma... gibi hususlar da hikmetin farklı yanlarını ifade etmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de, hikmet kelimesiyle genel olarak, nasihat ve öğüt, ilim ve irfan, vahiy ve peygamberlik, Kur'an'ın incelikleri ve ilâhî sırlar kastedilmiştir.

Hayatı, Sünnet programlı götürmeye çalışmak.. iyiliklerde dahi olsa aşırılığa kaçmayıp dinin, her şart altında yaşanılırlığı düşüncesine uygun davranmak.. ifrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip itidali korumak.. da hikmetin çerçevesine dahildir.

Nitekim, akıl gücünün vasat (itidâl) mertebesi, hikmet tabiriyle ifade edilegelmiştir. Kuvve-i akliye'nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme manasında “cerbeze”; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru-dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında “gabâvet” ve “hamâkat”; mûtedil olanına da, eşya ve hadiseleri güzelce değerlendirip, lehte ve aleyhte olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırabilme keyfiyetinin unvanı olarak “hikmet” denmektedir.

Ayrıca, meselenin hem nazarî hem de amelî yanlarını ihtiva edecek şekilde hikmeti “hayırhahlık” olarak tarif etmek de mümkündür. “İnsanları Rabbin yoluna hikmet ve mev'ize-i hasene ile davet et!..” (Nahl, 16/125) meâlindeki âyet de bu anlamdaki hikmeti hatırlatır. Evet, gönlünden diline hikmet akan bir insan, kimsenin dikkatini çekmeyen incelikleri görür, başkalarının sezemediği hakikatleri dile getirir ve kimsenin söylemediği sözleri söyler. Söyler ve dudaklarından dökülen herbir cümle bir muhtacın derdine derman olur.

İslâm âlimleri, hikmetle alakalı çok farklı tarifler yapmışlar ve onun onlarca değişik manasını nazara vermişlerdir. Aslında, bu tariflerin herbiriyle hikmetin bir yanını dile getirmişlerdir. Fakat, çoğunluk itibarıyla, hikmeti “faydalı ilim ve salih amel beraberliği” şeklinde yorumlamışlardır.

Ehl-i Hikmet ve Mertebeleri

Varlık ve hâdiseleri iyi okuyup isabetli yorumlayarak insan, kâinat ve ulûhiyet hakikati arasındaki dengeyi koruyan, ileri görüşlü, derin düşünceli ve basiret sahibi kimselere “hakîm” denilegelmiştir. Hakîm, meselelerin iç yüzlerini bilen, ledünniyâta vâkıf bulunan, hemen her hadiseyi metafizik buuduyla kavrayan, stratejik olan ve hep planlı-programlı hareket eden demektir. Hikmetin kaynağı, büyük ölçüde vahiy ve ilhamdır. Bu açıdan da, peygamberlerin ve derecesine göre diğer mürşitlerin birer hakîm oldukları söylenebilir. Bu ismin aynı zamanda tabib, hekim ve doktor manasına gelmesi de manidârdır; zira, Hak dostları, kendilerine sığınan kalb hastalarını ve iç içe buhranlarla kıvranan kimseleri ruhânî devalarla, ilahî ilaçlarla tedavi eder ve ellerinden geldiğince onların gönül hayatlarını çirkin ahlakın virüslerinden temiz tutmağa çalışırlar.

Şu kadar var ki, hikmete mazhariyetin de kendine göre derinlikleri söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'a karşı saygı hisleriyle dopdolu olarak her zaman ümit televvünlü bir korku içinde bulunmak demek olan haşyet, her türlü hikmetin temelidir. Çünkü, Allah haşyetiyle dolu olan bir kul, her adımını Allah'ı görüyor olma mülahazasıyla ya da en azında her zaman O'nun tarafından görüldüğü şuuruyla atacaktır ki, böyle bir çizgi faydalı ilim ve salih amel beraberliği dediğimiz hikmetin esasını teşkil eder. Fakat, yine de bu seviyedeki bir hikmet anlayışına ancak tek buudlu, “müfret hikmet” denebilir. Bunun bir adım ötesinde, kâinat kitabını dikkatlice okuyarak haşyet duygusunu daha da derinleştirme, sebeplerin ruhunu idrak etme ve fizikle beraber metafiziği de değerlendirme gibi hususları içeren “muzaaf (katlanmış) hikmet” diyebileceğimiz mertebe gelir.

Bir de “mük'ab hikmet” sözüyle ifade edebileceğimiz çok buudlu bir hikmete mazhariyet vardır ki, bu seviyenin eri olan bir insan, ifrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip her zaman itidali korur, sürekli hem teşriî hem de tekvinî emirleri gözetir. Eşya ve hadiseleri Yaratıcı Kudret'in vaz'ettiği çerçevede değerlendirir; neyin ne olduğunu, onun hakikat-ı nefsü'l-emriyesi (her nesnenin hakikati) açısından ele alır; cüz-küll bütün varlığı, her şeyin birbiriyle muvazenesi ve Hâlık'la münasebeti zaviyesinden yorumlar. Sebeplere asla te'sir-i hakikî vermez ama esbab dairesinde yaşadığı için de bir Peygamber sünneti olarak kabul ettiği sebeplere tevessülde de kusur etmez. O, her şeye daha bütüncül bir nazarla bakar. Dünle beraber bugünü, bugünle beraber yarını görür, planlarını ona göre yapar. Kafasında her zaman en az bir yirmi beş sene döner durur. Ortaya koyduğu/koyacağı faaliyetleri sosyal bilimlerin süzgecinden de geçirir; yerine göre, sosyolojinin, psikolojinin, ekonominin kaidelerini de kullanır. Kendi milletinin imkanlarını nazar-ı itibara alır, hasım cephelerin güç ve kuvvetlerini, kin ve nefretlerini de hesaba katar ve bu hesap istikametinde projeler geliştirir; böylece, –Allah'ın inayetiyle– ne yapıp eder, bir muhalif rüzgarla arkadan gelenlerin kuvve-i maneviyelerinin yıkılıp gitmesine, millet ruhunun hüsran ve hizlan yaşamasına fırsat vermez.

Evet, hikmete mazhariyetin de kendine göre bazı derinlikleri vardır. Dolayısıyla, bütün mü'minler bir ölçüde hikmetten nasipdâr olmuşlardır, ama bazı Hak dostları hep Hakîm ism-i şerifinin şuaları altında yaşayarak hikmet burcunun zirvesini tutmuşlardır.

Hizmetin İlkleri ve Hakîm İsminin Tecellisi

Bediüzzaman hazretleri, iman ve Kur'an hizmetinin yörüngelerinden birisi olarak hikmet üzerinde durmuştur. Kendisi de Hakîm ismine mazhar insanlardan biri olmuştur. Her şeyin hakikatini bilen, her şeyi yerli yerinde vaz'eden, her zaman ve her yerde kulların yararına olacak şeyleri yaratan Hakîm-i Mutlak'ın hikmet tecellileri sayesinde, Nur Müellifi de, Kur'an-ı Kerim'i selef-i sâlihînin usullerine uygunluk içinde ve çağın idrakine göre yeniden yorumlamış, imanî meseleleri günümüzün üslubuyla ele almıştır. Hem engin bir vicdan eri, derin bir aşk ve heyecan timsali olan hem de fevkalâde dengeli, çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü davranan ve büyük projeler üretebilen Hazreti Üstad, ibadet ü taat ve muamelâttan irşad ve nasihat adına ortaya koyduğu yepyeni metodlara, hizmetle münasebeti ölçüsünde siyasi umurla alakadan idarecilere rehberliğe kadar çok geniş alanda düşünmüş, yazmış, mücadele vermiş ve hayatın bütün üniteleriyle meşgul olmuş, toplumun bütün fakültelerinde umûmî bir dirilişin planını yapmıştır.

Baştan bu yana arz ettiğim konular açısından, Bediüzzaman'ın ve onun etrafında hâlelenip “hizmetin ilkleri” olma şerefine ermişlerin i'la-yı kelimetullah adına ortaya koyduklarına bakılırsa, onların hakikaten hikmet verilmiş ve pek çok hayra erdirilmiş müstesnâ insanlar oldukları görülecektir. İlk günden bu yana iman ve Kur'an hizmetinin seyri dikkatlice takip edilirse, hep binlerce hikmeti bağrında saklayan bir şehrahta yol alındığı müşahede edilecektir. Kısaca değinmeye çalıştığım üzere, hikmetin tariflerini birer birer ele alarak, bu iman yolunun hikmet televvünlü hususiyetlerini tek tek saymak da mümkündür; ne var ki, böyle bir çalışmanın ancak mustakil bir kitapla yapılabileceği de aşikârdır. Bu itibarla, şimdilik meseleyi genişçe ele almayacak olsam da, bir fikir vermesi için çok önemli gördüğüm üç hususu hatırlatmak istiyorum:

1) Kötülükleri gidermenin ve iyilikleri elde etmenin söz konusu olduğu her işte hikmet manası vardır. İnsanlık için fayda getirecek faaliyetlerde bulunmak, bozulanı onarmak, yıkılanı tutup kaldırmak, hep ıslahçı olmak ve her şeyin yaratılış gayesine uygun şekilde devamını sağlamak hikmetin önemli bir derinliğini teşkil eder. İşte, iman hizmeti ilk günden itibaren hep bu çizgide götürülmüştür.

Evet, Nur Müellifi ve etrafındaki yüce kâmetler, milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı, içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ve dünya çapında ifritten hadiselerin cereyan ettiği bir dönemde, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan ve sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan birer hekim olmuşlardır.

Çağı İyi Okumak

2) Islahçı olmak, Kur'an talebesinin şiarı ve vazifesidir; fakat, en az bu vazife kadar onu eda ederken uygulanacak metodların ve öncelikli olarak ele alınacak meselelerin tesbiti de ehemmiyetlidir. İşte, bu noktada işin içine çağı çok iyi okuma mevzuu girer. Çağı iyi okumak, tekvinî emirleri okumaktan daha farklı bir konudur. Bu konu, değişik toplumları yeterince tanımakla, yeryüzüne hâkim milletlerin planlarını gayet iyi bilmekle, dönemin fen ve tekniğini hayır istikametinde kullanabilme istidadına sahip olmakla ve asrın hastalıklarını tam olarak teşhis edip onlara uygun tedavi çareleri geliştirmekle alakalı bir husustur.

Bugünü değerlendirmek ve aydınlık yarınlara ulaşmak isteyenler, mutlaka zamanın gerçekleri ve hayatın çağlayanları ile kendi irade, sa'y ve gayretleri arasındaki âhengi yakalamak mecburiyetindedirler. Aksine, kâinattaki umûmî cereyana karşı direnmeleri, onların mahvolup gitmelerini netice verir. Dünya başını almış bir yerlere giderken, bir toplumun kendi dar kabuğuna çekilip inzivâya dalması kendi idam fermanını imzalaması demektir. Bu açıdan da, hayatını iman hizmetine adamış insanlar, içinde bulundukları çağın şartlarını çok iyi bilmeli; bu asrın vâridat, mana ve yorumlarıyla mutlaka tanışmalı, barışmalı ve uzlaşmalıdırlar.

Evet, mesela 11. ya da 12. asırda yaşayan bir müceddidin, Hazreti Alîm ü Hakîm'in eczahane-i kübrâsından alıp insanların dertlerine deva olarak sunduğu hakikatler de çok önemlidir. Öz ve esas itibarıyla, o devirde ortaya konan bir reçetenin daha sonraki dönemlerde de istifadeye medar olması her zaman muhtemeldir. Ne var ki, her döneme has bazı hastalıkların ve çözüm bekleyen bir kısım yeni problemlerin mevcudiyeti de şüphe götürmez bir gerçektir. Ayrıca, çeşitli ilim sahalarında katedilen mesafelerin her geçen gün daha zengin yorumlar ortaya koyma fırsatı verdiği de bir hakikattir.

İşte, Bedîüzzaman'ın hemen bütün eserleri ve faaliyetleri, içinde doğmuş olduğu çağ zaviyesinden ve yorumlanmaya açık bazı meseleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî bir gayretin sonucudur. O, içinde yaşadığı toplumun dertlerini teşhis ederek onlara karşı reçeteler sunmuştur. Bunu yaparken, tabii ki seleflerinin tecrübe ve müktesebâtından istifade etmiştir; fakat, sadece kuru taklide takılıp kalmamış, bütün meseleleri bir de kendi dönemi zaviyesinden değerlendirmiştir. Seleflerinin esrâr-ı Uluhiyet ve esrâr-ı Rububiyet adına gösterdikleri ufuklara bakıp şahlanmış, kanatlanmış; meselelere kendi zamanının idrak seviyesinin çok üstünde bir bakış açısıyla yaklaşmış; fizik, kimya, biyoloji, zooloji ve antropoloji gibi müsbet ilimleri de yine kendi davasını isbat istikametinde kullanmış ve her gün biraz daha gelişen bu ilimler zaviyesinden meselelere bakıp şimdilerde çok daha yeni şeyler söyleme adına arkadan gelenlere bambaşka kapılar aralamıştır.

Bu itibarla da, dünden bugüne iman ve Kur'an hizmeti çağın çok iyi okunmasına bağlı ve zamanın şartlarına uygun bir yolda devam edegelmiştir ki, bu husus da hikmete mazhariyetin mühim bir yanıdır.

“Bende Bu Ümit Oldukça...”

3) Hikmete mazhariyetin bir neticesi olarak, ıslah azmi içinde bulunmak ve bu gayeye matuf çağı iyi okumak şeklinde serdettiğimiz iki esas meseleyi, teşhisi yapılan hastalıkları tedavi ederken şartları ve konjonktürü nazar-ı itibara alma, hizmet üslubunu güzelce belirleme, mebde ve müntehâya bütüncül bir nazarla bakma ve asla acelecilik yapmama gibi hususlar takip eder.

Her şeyden önce hep hatırda tutulmalıdır ki, iman hizmeti insana yapılan bir yatırımdır ve böyle bir yatırımın geriye dönmesi belki bir asır alır. Şayet, yapacağınız bir işi insana bağlı götürecekseniz, mesela özüne, asıl kimliğine, dinî ve millî kültür mirasına ve evrensel insanî değerlere bağlı bir nesil yetiştirmek istiyorsanız, gerekirse bir yüz seneyi nazar-ı itibara almalı, plan ve programlarınızı ona göre yapmalı, mukavemetinizi ve metafizik geriliminizi gözden geçirmeli ve hâlâ Süleyman Nazif gibi, “Bu ümit benimle olduğu müddetçe üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene beklerim!” diyebilecek kadar kendinizi azimli ve kararlı hissediyorsanız, işte o zaman ilk adımı atmalısınız.

Evet, iman hizmetinin mebdeinde böyle bir ümit ve azim, o denli bir inanmışlık, derin bir mesuliyet duygusu, takdire şâyân bir vazife şuuru ve harikulâde bir sabır vardır. Öyle ki, Bediüzzaman hazretleri, büyük bir karamsarlık içinde bulunan ve kendisinin ümitle alakalı sözlerine kulak vermeyen bazı muasırlarına, “İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım: Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz.” sözleriyle seslenmiş ve belki elli-altmış sene sonra gelmesini beklediği Kur'an talebelerinin toprağın bağrına atılan tohumlar gibi bir gün mutlaka sümbül vereceğini dile getirmiştir.

Onun etrafındaki altın zincirin herbir halkası da, Üstad'ın sözlerine, verdiği müjdelere, hizmetlerinin istikbalde hendesî olarak genişleyeceğine ve emeklerinin kat'iyen zayi olmayacağına cân u gönülden inanmışlardır. İnanmış ve evlerini matbaa haline getirmiş, kadın-erkek, genç-ihtiyar ellerine birer kalem alıp nur katipleri haline gelmişlerdir. Ciddi bir hesapla ve hizmet matematiğine çok vakıf bir sabır ve tennî ile, satır satır, sayfa sayfa mektuplar yazıp dört bir yana neşretmişlerdir. Sürgünde, hapishanede ve hatta savaş meydanında bile hiç durmamış; yazmış, çoğaltmış, mümkünse elden ele dağıtmış ve sürekli iman hakikatlerinin tercümanlığını yapmışlardır. İşte, onların bu fedakarlıkları ve vesile oldukları hayırlı hizmetler dikkatle ele alınınca açıkça görülüyor ki, onlar Cenâb-ı Hak nezdinden hikmete ve dolayısıyla da pek çok hayra mazhar olmuşlardır.

“Nerede hikmet, nerede ben?”

Zaten, soruda îmâ ettiğiniz ayet-i kerimede, Hakîm-i Mutlak, mealen, “Allah hikmeti dilediğine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol bol hayır verilmiş demektir. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri düşünür ve anlarlar.” (Bakara, 2/269) buyurmuştur. Sebepler planında, hikmete ermenin başlangıcı tefekkürdür. Kur'an talebeleri için mühim bir esas olan tefekkür ise, selim akıl ve selim kalb ile olur. Aklını ve kalbini heva ve heveslerine kaptıranlar kendi vicdanlarının sesini duyamaz, dış dünyada olup biten ibretli hadiseleri düşünüp anlayamazlar. Zira, gerçekleri anlamak için “ulü'l-elbâb” denilen tam akıllılardan, akl-ı selime sahip bulunanlardan olmak lazımdır. Esasen, söz konusu ayette de basiret sahipleri ya da akıl sahipleri denilmemiş, “Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz.” şeklinde “lüb” tabiri kullanılmıştır. Bu ifadeyle selim akla, aklın özüne, latife-i Rabbaniyeye, belki onun daha derin bir buudu olan sır ufkuna veya onun da ötesinde sayılan hafî ve ahfâ latifelerine işaret edilmiştir.

Diğer taraftan, “hizmetin ilkleri”ni muzaaf ya da mük'ab hikmet mertebelerinin kahramanları olarak zikrettikten sonra, bugün iman ve Kur'an hizmetine gönül veren insanların da, değişik seviyelerde de olsa, hikmete ve çok hayra mazhar oldukları söylenebilir. Evet, günümüzün kendini beşerin ebedî saadetine adamış bahtiyar ruhları da bir ölçüde Hakîm isminin tecellilerine mazhardırlar. Senelerden beri hiç tavır değişikliğine girmeyen ve aktif sabırla daire içindeki yerini hep muhafaza eden gönül erleri de hemen her adımlarını pek çok hikmete mebnî atmaktadırlar. Şahs-ı manevî hakkında böyle düşünmek, hem mü'minin şiarı olan hüsn-ü zannın gereğidir hem de cemaatin yanılmazlığına bağlı bir mülahazadır.

Bu açıdan, şahs-ı manevî hakkında hüsn-ü zan etmek bir esastır ama her ferdin kendi hakkında “Nerede hikmet, nerede ben?” demesi de yine Kur'an hizmetinin bir düsturu olan “kendini nefy” hakikatine bağlı bir düşüncenin terennümüdür. Evet, insan kendisine sorgulayıcı ve muhasebe ağırlıklı bir nazarla bakmalıdır; en güzel işlerini bile bulandırdığı, pek çok hata ve günaha girdiği endişesini taşımalıdır. Duygu ve düşünce istikametini koruyamadığı için, bazen hak ve hakikatleri anlatırken hiç farkına varmadan kendisini anlatmış, kimi zaman Kur'an okurken esas kendi canına okumuş ve hatta namaz kılarken kendi cenaze namazını kılmış olabileceğini düşünmeli ve müflis bir insan olarak ötelere gitmekten çok korkmalıdır. İşin içine nefsini ve beklentilerini karıştırdığı için cihad meydanından cehenneme yuvarlanan, Allah yolunda verdiğini iddia ettiği malı “görsünler” ve “desinler” düşüncesiyle boş yere tüketen ve aslında Cenâb-ı Hakk'a yaklaştıran ilmi kibir ve gurur sâikiyle bir uzaklık sebebine çeviren kimselerin çirkin akıbetlerinin bizzat Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz tarafından anlatıldığını hep hatırda tutup nefis ve şeytanın tuzaklarına karşı teyakkuzda bulunmalıdır. Bulunmalı ve ortaya konan hizmetlerin hiçbirinde nefsine en ufak bir hisse ayırma duygusuna girmemelidir.

Vakıa, bir insan hakikaten kendisine hikmet ve çok hayır verilmiş biriyse, o nimeti görmezlikten gelmesi nankörlüktür; kendinden bilip nefsine mal etmesi ise, gurur, kibir ve fahr olur. Bu iki tehlikeden de kurtulmanın yegane çaresi, Üstad'ın ifadesiyle, “Evet, bu libas bana yakıştı, güzel oldum ama güzellik cübbeye ve onu giydirene ait.” demek suretiyle nimetin çehresinde Nimeti Veren'i görmek ve şükür hisleriyle Mün'im-i Hakiki'ye yönelmektir.

Sözün özü; biz, her dönemde dine ve imana hizmet edenlerin hikmete ve büyük hayra mazhar olduklarına inanır ve şahs-ı manevî hakkında hep bu hüsn-ü zannımızı seslendiririz. Ne var ki, kendi şahsımız hakkındaki mülahazalarımızın şu çizgide kalmasına da dikkat ederiz: “Bana hikmet verilmiş olduğunu zannetmiyorum; ara sıra isabetli işler yapıyor gibi olsam da onların birer istidrac olmasından endişe ederim. Fakat, Allah'a hamd ü senâ olsun ki, mücrim olsam bile, Cenâb-ı Hak beni de hikmetli insanların meclisine dahil eylemiş, böyle nuranî bir kafilede bana da yer vermiş. Belki hâlâ koridoru geçemedim, harem dairesine giremedim; ama hikmetli bir heyetin bulunduğu binanın dışında da değilim; dahası salondakilerin seslerini duyuyor ve müteselli oluyorum. Burada, bu ölçüde de olsa ehl-i hikmetle beraberim; ihtimal Hazret-i Rahîm ötede onlara “Girin selametle Cennete!” derken, bana da “Layeşkâ celisühüm – Kur'an talebeleri öyle salih kullardır ki, onlarla oturup kalkanlar asla tali'siz olmaz ve ebedî hüsrana uğramazlar” fermanıyla teveccühte bulunur. Burada ayırmadığı gibi, ötede de arkadaşlarımdan ayırmaz ve onların önünde beni mahcup etmez.”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 13 Dec 2012 21:14:39 +0200
Başkanlık Kimin Hakkı? http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/440-baskanlik-kimin-hakki http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/440-baskanlik-kimin-hakki

Aslında riyâset denilince, genellikle devlet başkanlığı, başbakanlık, bakanlık, valilik, kaymakamlık gibi idarecilikler akla gelmektedir. Fakat, dünden bugüne Hak dostları, tanınan, bilinen ve herkes tarafından anılan ünlü, namlı ve makbul bir insan olmayı da riyâset çerçevesinde değerlendiregelmişlerdir. Değerlendirmiş ve baş olma sevdasını Allah dostları için çok büyük bir tehlike olarak görmüşlerdir. Hatta, önde olma ve başı tutma isteğini “riyâset şehveti” olarak ifade etmiş ve onu diğer beşerî zaaflardan daha helak edici bulmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, selef-i salihîn arasında “Evliyânın kalbinden en son çıkan kötü huy riyâset tutkusudur!” sözü pek meşhur olmuştur.

Tanınan, bilinen ve sözü dinlenen bir insan olma isteği, hemen herkeste az-çok bulunur. Fakat bazıları mülâhaza ufuklarını daha önemli meselelerle donatır, nazarlarını daha kıymetli hedeflere bağlar, sürekli daha yükseklere bakar ve bu sayede o hissi baskı altına alırlar. Evet, şayet insan meâlîye müştaksa, zihnini yüce fikirlerle aydınlatmış ve gönlünü ulvî hakikatlerle mamur kılabilmişse, bu âlemin geçici lezzetlerine değil de ahiretin ebedî güzelliklerine meftun olmuşsa, onun için dünyevî makam ve mansıplar çok önemsiz kalır. Mesela, Hakk'a kulluğu en büyük pâye kabul eden, Allah'ın rızasını kazanmayı yegâne hedef olarak belirleyen ve o hedefe ulaşmanın biricik yolunun da i'lâ-yı kelimetullah olduğuna inanan, dolayısıyla rıza-yı ilâhîyi tahsil istikametinde i'lâ-yı kelimetullaha ve nâm-ı celîl-i Muhammedîyi bütün cihana duyurmaya kilitlenen bir kul, kendisine riyasetlerin en büyüğü bile teklif edilse, asla dönüp bakmaz, ona kat'iyen meyletmez ve yürüdüğü yolu değiştirmeyi hiç düşünmez. Ne var ki, böyle bir istiğnâ ve ferâgât ancak ehl-i iman için söz konusudur. Dünya tâliplerine gelince, onların hemen hepsi, en küçük bir makam için hayatını feda edecek kadar şöhretperestlik hissiyle dopdoludur.

Gerçi, idarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir; bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevketmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lazımdır. Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz. Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır. Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz “Şu emirlik (idarecilik) hususunda insanların en hayırlıları, idareci olmazdan evvel idareciliği pek fena gören ve onu hiç arzu etmeyen kimselerdir.” buyurmuştur. Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.

İmametin Kureyş'e Ait Oluşu

İstidradî ifade edecek olursak; Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer başta olmak üzere bazı sahabe efendilerimiz, halifenin, Mekke'deki topluluğun ceddi kabul edilen Kureyş kabilesinden seçilmesini istemiş ve bu konuda ısrarcı davranmışlardı ama onların bu talebi kat'iyen kendi şahıslarıyla alakalı değildi. Kureyş üzerindeki ısrarları hem “İmamet Kureyş'tedir” hadis-i şerifine bağlı bir mülahazaydı, hem de Kureyş'in bilinen, kabul edilen ve güvenilen bir kavim olmasından dolayıydı. Mekkeliler, ticaret için yazın kuzey tarafına, Şam'a gidiyor; kışın da güneye doğru, Yemen'e kervanlar düzenliyorlardı. O koca coğrafyada hemen her kabile ile münasebetler tesis ediyorlardı. Kâbe'ye hizmet ettikleri için de diğer Araplar onlara hususî saygı duyuyorlardı. Fil hadisesinden sonra bu güven ve saygı daha da artmıştı. Bunlar ufukları açık insanlardı; güzel konuşma kabiliyetlerini ve şiire olan istidatlarını vicahî kültürle iyice beslemiş ve birer entellektüel haline gelmişlerdi. Dolayısıyla, Şam, Yemen ve Kahire halkları başta olmak üzere bölgedeki herkes Kureyş'i iyi tanıyor ve onları kabule açık duruyordu. Daha çok çiftçilikle iştigal eden ve ziyadesiyle içe dönük yaşayan Ensar ise, diğer topluluklarla çok fazla münasebete geçmemişlerdi ve Mekkelilere nazaran çok az tanınıyorlardı.

İşte, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer (radiyallahu anhüma), meseleyi Peygamber Efendimiz'in irşadı istikametinde Kureyş'in bu üstünlüğü zaviyesinden ele almışlardı. İslam'ı temsil etme meselesinde Kureyş'in itibar ve kredisini de değerlendirmeyi düşünmüş; insanların tabiatını da hesaba katarak Kureyş'in şan u şöhretini bu hususta kullanma ileri görüşlülüğünü sergilemişlerdi.

Aslında, onlar, Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) Efendimiz'in “Size idareci olarak tayin edilen insan saçları kıvırcık, üzüm gibi siyahî bir köle dahi olsa, dinleyin ve itaat edin.” dediğini biliyorlardı. Tarihî gelenekleri itibariyle Kureyşli bir efendi için, siyahî bir köleye itaat mümkün olmasa bile, Efendimiz üstünlük iddiası gibi bütün Cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak için gelmişti. Ayrıca, O'nun bu ifadeleri, “İmam mutlaka Kureyş'ten mi olacak, yoksa Habeşli bir köle de imam olabilir mi?” meselesine de cevap teşkil ediyordu. Demek ki, Habeşli bir köle de halife olabilirdi. Ne var ki, o zamanki şartlar ve konjonktür, -müslümanlar mutlaka kendisine biat edecek olsalar bile- Habeşli bir kölenin ya da Ensar'dan birinin bölgede hüsn-ü kabul ile karşılanmasına müsait değildi. Bunu herkes sezemese de Hulefâ-yı Raşidîn efendilerimiz, o engin ufuklarıyla meseleye yaklaşmış ve halifenin Kureyş'ten seçilmesi hususunda ısrar etmişlerdi. Bu itibarla da, onların bu talebi şahısları adına değil umum ümmetin maslahatı hesabına bir talepti.

Riyâset, Hak İddia Etmeyenindir!..

Evet, Allah Rasûlü'nün bu vefalı dostları hiçbir zaman emirliği düşünmemiş ve riyâset sevdasına asla düşmemişlerdi. Öyle ki, İbn-i Sa'd ve İbn Esîr gibi müelliflerin naklettiklerine göre, Ebû Bekir efendimiz, halife seçildikten üç gün sonra kürsüye çıkmış ve “Ey insanlar! Hilafeti kabul edişim, sizi yönetmeye aşırı istekli olmamdan değildi; bozgunculuktan ve ihtilaflardan korkmuştum. Şimdi ise, işi size bırakıyorum, istediğinizi başınıza getirebilirsiniz!” diye hitap etmişti. İnsanlar hep bir ağızdan “Biz sana biat ettik, seni bırakmayız!” deseler de, Hazreti Sıddık daha sonra da birkaç defa minbere çıkıp bu görevi kabul etmediğini bildirmiş; yerine başka birisini seçmelerini istemiş ve ısrarlar sonrasında vazifeyi mecburen üstlenmişti. Zaten, sadâkat burcunun kahramanı olan o zattan, başka türlü bir davranış da beklenemezdi. Zira o, Rasûl-ü Ekrem efendimizin riyâset konusundaki îkazlarını pek iyi biliyordu.

Nitekim, Ebû Zerr (radıyallahu anh) “Yâ Rasûlallah! Beni bir göreve tayin etmez misin?” diyerek idarecilik isteyince, Sevgili Peygamberimiz, mübarek ellerini onun omuzuna koyarak şöyle buyurmuştu: “Ebû Zerr! Sen zayıfsın, bu vazifeyi kaldıramazsın. Oysa, vazife bir emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylık sebebidir.”

Bir başka defasında, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Abdurrahman b. Semüre'ye (radıyallahu anh) hitaben, “Ey Abdurrahman! Baş olmayı isteme; eğer isteğin üzerine o görev sana verilirse, onunla başbaşa bırakılırsın. Şâyet sen istemeden sana verilirse, o işte ilâhî yardım görürsün.” demişti.

Cevdet Paşa'nın, “Kısas-ı Enbiyâ”da temas ettiği üzere, riyâset mevzuundaki bu nebevî uyarıları duyup dinleyen Hazret-i Ebû Bekir (Allah'ın rıza ve rıdvanı onun üzerine olsun), onları Hazreti Ali'ye de hatırlatmış ve mevzuyla alakalı şu ölçüyü dile getirmişti: “Vazife onundur ki, o ‘benim değildir' der. Onun değildir ki, o, vazifeye ehil olduğunu iddia eder.”

Makam Hırsının Akıbeti

Ebû Musa -radiyallahu anh- da idarecilik vazifesi talep eden bir insana Rasûlullah Aleyhisselâm'ın şu cevabı verdiğini rivayet etmiştir: “Allah'a yemin olsun ki, biz bu işe onu tâlep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz.”

Evet, riyâset, onu isteyip delicesine peşinden koşan kimselere verilmez. Çünkü, riyâset talep eden kimsede hırs var demektir. Hırs ise, istediğini elde etmek için insanı bazı hakikatleri feda etmeye sevkedebilir. Onun için, siyasette bir yere yükselme, bir mevkî ihraz etme ve bir makam sahibi olma gibi tutkular, insanları çok defa bazı hakikatleri görmekten alıkoyar. Çünkü, yükselme sevdalısı kimseler, sürekli daha üst bir rütbeyi ya da makamı düşünür ve o anki kredilerini hep yarınları hesabına harcarlar; o sermayeyi sadece hakkı tutup kaldırma adına kullanamazlar. Kullanmak isteseler bile bir yerde durmak zorunda kalırlar; zira, bir taraftan vazifenin hakkını vermeye çalışsalar da, diğer taraftan da sürekli ferdî ikballeri için yatırım yapma hususunda kendilerini mecbur hissederler. Kalemin bir yanıyla hak ve hakikate hizmet yolunda bazı şeyler çizseler de, diğer yanıyla da şahsî istikballerini garanti altına alabileceğini zannettikleri hususlarla alakalı imzalar atarlar. Dolayısıyla, tam bir hizmet insanı olduklarını söyleseler de, bu takıntıları sebebiyle hep yarım bir insan olarak yollarına devam etmeye mahkumdurlar.

Oysa ki, insanın bir aklı ve bir kalbi vardır; bunlar ne kadar sâlim olursa olsun, şayet insan bunları böler, bir kısmıyla başka şeyleri peylemeye kalkarsa, sermayesinin bir parçasını başka yerlere sarfetmiş ve asıl gayesinden uzaklaşmış olur. Mesela; bir milletvekili bakan olmak ya da bir bakan başbakanlığa sıçramak arzusuyla yanıp tutuşuyorsa ve bu yolda bir kısım hırslara girmişse, tekyeden, zaviyeden hiç çıkmasa, sürekli halvetî yaşasa ve elinden tesbihini hiç düşürmese de, kalbinin ve aklının bir kısmını o türlü beklentilerle meşgul ettiğinden dolayı gerçekten önemli olan meseleleri gerektiği gibi ele alamaz, değerlendiremez. Her ne kadar “Biz hakka hizmet ediyoruz, Allah için çalışıyoruz” dese de, ileriye matuf herhangi bir beklentisi olan ve bir üst makama yürüme gibi bir hedefi bulunan böyle biri, bir kısım hesaplarını da o istikamette yapıyor ve adımlarını ona göre atıyordur; artık aklının ve faaliyetlerinin yarısını o işe emanet etmiştir. Dolayısıyla, o eksik bir adam sayılır ve hayatî bir meselede emanete ne derece riayet edeceğini sadece Allah bilir.

Bu açıdan da, Ehlullah'a göre, siyasetin içinde bulunanlar arasında müslümanlığı dörtte dörtlük yaşamayı ancak başta Râşid halifeler olmak üzere çok az insan başarabilmiştir. Bu denge kahramanları, riyâsetle beraber kalbî ve ruhî hayatın gereklerini de gözetmiş; dünyevî işlerde dehayı bütün buudlarıyla temsil ederken ahiret hayatını nazar-ı itibara almayı da ihmal etmemişlerdir. Aklın yanında kalbe de değer vermiş; hisle beraber muhâkemeyi de değerlendirmişlerdir. Bir gözleriyle bu dünyaya bakmışlarsa bile, diğer gözleriyle de hep ahirete müteveccih yaşamışlardır.

İşte, bu ölçüde istikamet üzere olmak herkese müyesser değildir. Çünkü, idare ile alâkalı işler kısmen de olsa insanı dağıtır ve onun kulluğundaki mükemmelliğe dokunur. Riyâset tutkusu, en sağlam kimseleri bile aşındırır, karakter kırılmalarına sebebiyet verir. Öyle hırslı bir şekilde baş olma arzusu içinde bulunan kimse, hırsla üzerinde durulması gerekli olan çok önemli mevzularda dağınıklığa düşer.

Bu açıdan, akıl, kalb ve his selametiyle kalmanın ve dağılmamanın tek yolu, idareciliği ve önde bulunmayı vazife şuuruyla ele almaya, onu mesuliyeti büyük bir emanet olarak görmeye ve riyâset mevzuunda istekli olmaktan, arzu izhar etmekten uzak durmaya bağlıdır. Ara sıra, başka mülahazalar buğu buğu gelip zihni ve hayali saracak olsa, hemen seccadeye koşup “Allah'ım, bağışla beni; boş hülyalara daldım, özür dilerim. Ben Seninim ve Sana döneceğim. Gerektiğinde her şeyimi al ama beni Sensiz etme!” diyerek sadece Allah'ın rızasına talip olmaya, aklı, kalbi ve hissi bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğuna tevcih etmeye vâbestedir.

Hizmet Erlerinin Riyâsetle İmtihanı

Diğer taraftan, sözlerimin başında da ifade ettiğim gibi, riyâset dediğimiz mesele sadece cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık ya da herhangi bir seviyedeki resmî idarecilikle sınırlı değildir. Önde olma ve başı tutma isteği, bazen “abilik” unvanı altında da kendini hissettirir; kimi zaman “kıdem” itibariyle önde gelme ve turnikeye önce girmiş olma ambalajıyla da insanı esir edebilir; bazen de bir yönetim kurulunda söz sahibi olma ya da onun başında bulunma isteği şeklinde gönüllere girebilir. İşte, bu türlü duygular da, insanın ruh dünyasında tesir icrâ eder; kalbe yerleştiği ölçüde de onu bütün bütün baskı altına alır. Hep sözünün dinlenmesini arzu eden ve baş olmayı isteyen bir insan, iman ve Kur'an hizmeti dairesinde de olsa, bazı hakları çiğneyebilir, bir kısım hakikatları gözardı edebilir, kimi haklara karşı saygısızlıkta bulunabilir ve kendi haksızlıklarını hak gibi görebilir.

Bu itibarla, insan riyâsetin en küçüğüne bile asla tâlip olmamalı; şayet, başkaları tarafından öyle bir vazifeyle görevlendirilirse, o zaman da kerhen kabul edip emanet olarak ele aldığı o işin hakkını vermeye çalışmalıdır. İstemeye istemeye o işin altına girerken kendisini liyakatli görüp vazife tahmil edenlere, “Ben bu işin ehli değilim, ama ille de benim yapmamı istiyorsanız, bu vazifeyi kerhen üstleneceğim. Fakat, rica ederim, her zaman benim yanımda bulunun; yanlışlarımı hemen düzeltin. Bir kıblenümâ gibi bana doğruyu gösterin. Ne olur, kıblemi ve mihrabımı korumama yardımcı olun; beni tutun, destekleyin ve devrilip gitmeme müsade etmeyin!” diyecek kadar mert olmalı ve öyle bir vazifeye razı olmayı şarta bağlamalıdır.

Haddizatında, insan böyle bir meselede kararı kendi tercihine değil de onun durumunu daha objektif değerlendiren ve meselelere daha bütüncül bir nazarla bakan kimselerin tayinine havale etmelidir. Kendisinin ne yapıp ne yapamayacağını dostlarının, büyüklerinin ya da âlî bir heyetin takdirine bırakmalı ve her türlü istihdama hazır olmalıdır. Aynı zamanda, onun belli bir vazifeyi götürebileceğine inanan ve onu istihdam eden insanların hüsn-ü zan edip yanılmış olabileceklerini de daha baştan kabullenmelidir. Evet, bir heyetin yanılma ihtimali ferdî kararlardaki yanılma nisbetine göre daha azdır; fakat, icmada da küçük çapta dahi olsa yanılma payı vardır. Dolayısıyla, kendisine bir iş teklif edilen insan, o takdirde bulunan kimselere hitaben “Hakkımda hüsn-ü zan edip beni bu vazifeye getirdiniz; ama şayet bu işi götüremediğimi görürseniz, vazife değişikliğini işaret etmekte lütfen gecikmeyin; ne olur beni kırmamayı değil, sadece hakkın hatırını gözetin; beni bu vazifeden almanız icap ederse sakın çekinmeyin. Nasıl ki bu işin altına sizin tayininiz, yönlendirmeniz ve iş'ârınızla girdim; aynen öyle de, küçük bir işaretinizle hemen ayrılabilir ve emaneti daha ehil birine tevdî edebilirim.” diyebilmelidir.

İşte, böyle bir düşünce hakperestliğin ifadesidir. Bu mevzuda gösterilen alınganlıklar ise, hep bencillikten kaynaklanır. “Görülmedim, gözetilmedim, takdir edilmedim, kıymetim bilinmedi...” şeklindeki mülahazalar nefsin ve enaniyetin hırıltılarıdır. Böyle bencil kimselere önemli vazifeler yüklemek kat'iyen doğru değildir; zira, bencillerin isabetli karar vermeleri imkan haricindedir. Onlar isabetli karar veremezler; çünkü, onların Hak'la münasebetleri yoktur, varsa da çok zayıftır; vicdanları duru değildir, his dünyaları bulanıktır. Dolayısıyla, onlar bulundukları yerde hak ve hakikatin temsilcileri olamaz, sürekli kendi hevâ ve heveslerini seslendirirler; herhangi bir seviyedeki riyâseti halka ve hakka hizmet vesilesi yapacaklarına daha yukarılara tırmanmak için bir basamak olarak kullanırlar.

Yüz Elimiz de Olsa...

Mevzuyla alakalı bir hususa daha değinmek istiyorum: Evet, siyaset sahnesinde rol almak ve idarecilik yapmak da toplum hayatı açısından lazımdır; bazı kimselerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmaları içtimaî bir ihtiyaçtır. Fakat, şayet siz kendinizi iman ve Kur'an hizmetine adadığınızı söylüyorsanız ve zihninizi, hissinizi, aklınızı, mantığınızı dağıtmadan garazsız-ivazsız kulluk yapmak istiyorsanız, böyle bir tercihte bulunduktan sonra artık siyasete ve dünyevî makamlara teveccüh edemezsiniz. Edemezsiniz, zira, siz şu zamanda en büyük tehlikenin, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmışsınız; bütün himmetinizi kalblerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya kendi kendinize söz vermişsiniz. Öyleyse, o resmî vazifeleri kim yaparsa yapsın, kim hangi makamı temsil ederse etsin, o konuda kimseyi hafife almaz ve kınamazsınız; herkesin buradaki niyetine ve amellerine göre ötede mükâfatını alacağına ya da cezasını çekeceğine inanır ve hükmü Cenâb-ı Ahkemü'l-hâkimîn'e bırakırsınız. Bununla beraber, siz yürüdüğünüz i'lâ-yı kelimetullah yolunda rıza-yı ilahîden başka hiçbir şeye evvelen ve bizzat yönelemez, sizi asıl vazifenizden koparacak hiçbir şeye dilbeste olamazsınız.

Bu hususa dikkat çeken Nur müellifi, “İki elimiz var; eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir.” demiştir. Evet, iman ve Kur'an davasına gönül vermişseniz, yüz tane eliniz de olsa, kendi vazifenize ancak kifayet edeceğine inanır ve vazifeniz haricinde herhangi bir garaz taşımayı büyük bir aldanmışlık sayarsınız. Çünkü, i'la-yı kelimetullah başka hiçbir işi düşünmeye fırsat vermeyecek kadar büyük ve ağır sorumluluklar yükler insanın omuzuna. Bu yolda ondan başka şeyler düşünen insan himmetini dağıtmış olur. Himmetini dağıtan insan da, iki şeyde birden başarılı olamaz. “Bir koltukta iki karpuz taşınmaz” atasözü bu hakikati ne de güzel ifade eder!..

Bir Kalbde İki Sevda

Söz gelmişken, affınızı istirham ederek Hazreti İbrahim Edhem'in oğluyla alakalı menkıbesini bir kere daha zikredeceğim: Rivayetlere göre, İbrahim Edhem (rahmetullahi aleyh) Belh'in prensiymiş. Bir gece, yumuşacık yatağına uzanmış yatarken aynı zamanda kendi kendine mırıldanıyormuş; “Allah'ım beni maiyyetinden mahrum etme; şu aciz kulunu Firdevs'inle şereflendir. Allah'ım, beni Peygamberine komşu eyle!..” türünden sözler söyleyerek dua ediyormuş. O sırada çatıda birinin yürüdüğünü fark etmiş, ayak sesleri duymuş. Hemen, “Kim var orada, sen kimsin?” diye bağırmış. Çatıdaki adam, “Merak etmeyin efendim; bir zarar verecek değilim, devemi kaybettim de onu arıyorum!” demiş. İbrahim Edhem, “Be adam, çatıda deve aranır mı?” deyince, aklını başına getiren şu cevabı almış: “A be sersem; sen Allah'ın maiyyetini yatakta arıyorsun ya!.. Peki yatakta Allah aranır mı, uzanmış yatarken Peygamber aranır mı!”

İşte, bu sözler İbrahim Edhem'e yetmiş. Demek ki, kalbi ölmemiş ve vicdanı felç olmamış bir insanmış; duyduğu bir iki cümle onu kendine getirmeye kifayet etmiş. O gün malı-mülkü, makamı-mansıbı elinin tersiyle itmiş, saltanatı terketmiş ve varıp Mescid-i Haram'a “cârullah” olmuş.

Aslında, “cârullah” tabiri, büyük bir dil üstadı, edebiyatçı, kelâmcı ve müfessir olan İmam Zemahşerî'nin (1075 - 1143) lakabıdır. Zemahşerî, Mekke'de Beytullah'ın yakınında uzun süre ikamet ettiği için “Allah'ın komşusu” manasına “Cârullah” unvanıyla meşhur olmuştur. Fakat, İbrahim Edhem de bir cârullahtır; çünkü, saltanatı arkada bırakıp Kâbe'ye koşmuş, câr-ı Belh olmaktansa, câr-ı Kâbe olmayı yeğlemiş; cârullah olmayı cârunnâs olmaya tercih etmiştir.

Hani, Rabiâ Adeviye'ye “Dâr!..” deyip cenneti hatırlatıyorlar da, o “Câr” diye inliyor; “Komşu var mı orada; Dostumu görebilecek miyim? Dostu göremeyeceksem Cennet'in ne önemi var!” diyor. Yunus Emre de, “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni!” diye içini döküyor. Gördüğünüz gibi, âşıklarda ses hep aynı çıkıyor, kalb hep “Dost, dost” diye atıyor. İşte aynı mülahaza İbrahim Edhem'i de Kâbe'ye taşımış ve onu cârullah yapmış.

İbrahim Edhem hazretleri bir gün, “Allahım, Senin uğruna her şeyi terkettim; burada rahmetinin tecellilerini ötede de Cemâlini görebilmek için yurdu-yuvayı arkada bıraktım; artık aşkınla beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacaktır.” mülahazalarıyla dopdolu olduğu bir sırada, metafta (Kâbe'nin etrafında tavaf yapılan yerde) oğlunu görür. Nasılsa, oğlu da onu görüp tanımıştır; göz göze gelir ve bir süre bakışırlar. Senelerin verdiği hasret, ikisini birbirine koşturur. İhtimal, onca sene ayrılıktan sonra, öyle bir karşılaşma Hazret'in his dünyasına büyük bir tûfan halinde tesir eder, onun gönlünde bir fırtına meydana getirir ve Hak dostu az da olsa içinin aktığını hisseder. Oğul kendini babasının kucağına atınca, o da yılların hicranıyla oğluna sarılır. Tam sarmaş dolaş olurlar ki, hâtiften bir ses gelir: “İbrahim, bir kalbde iki sevgi olmaz!” İşte o an İbrahim Edhem'den bir çığlık kopuverir: “Muhabbetine mani olanı al, Allahım!” Az sonra da oğlu ayaklarının dibine yığılır kalır.

Siyasete Meyletmeyi Kendi Adıma Döneklik Sayarım

Evet, İbrahim Edhem bir söz vermiştir Rabbine; “Beni parça parça etsen de, şu kalbim Senden başkasına kaymayacak!” demiştir. O vefa abidesi, mukarrebîndendir. Mukarrebînin en mümeyyiz vasfı, her an Allah'ın huzurunda olduklarını idrak etmeleri ve bu yakınlığa göre bir duruş sergilemeleridir. Onların gözleri rahmet tecellilerinden başka şey görmez, kalbleri rıza-yı ilahîden başka bir şeyle uzun süreli meşgul olmaz. Onlar, Cenâb-ı Hak'la münasebetlerine mani olabilecek ne varsa, hepsini Allah için feda edebilirler. O Hazret de oğluyla meşgul olmayı bile huzurun edebine muhalif görmüş ve aldığı bir ikazla “Araya giren perdeyi kaldır Allahım!” niyazında bulunmuştur.

Bu menkıbeyi hatırlatışımın ve şu sözlerimin manası, tabii ki “Herkes Allah'a ulaşmak için oğlunu, kızını, eşini-dostunu, evini-barkını terketmeli!” demek değil.. Fakat, bir ufuktan bahsediyorum; makam, mansıp, rütbe, pâye, mal, mülk... gibi dünyalıklar bir yana, Allah'tan alıkoyan her ne olursa olsun ona karşı kalbin kaymamasının lüzumunu, masivaya gönül bağlamamanın gereğini anlatmaya çalışıyorum.

Heyhat ki, genel düşüncem bu istikamette olmasına rağmen, bazıları hâlâ siyaset sahnesinde rol alma, devleti ele geçirme ve idareye hâkim olma sevdası gibi isnatlarda bulunuyorlar. Oysa, ben “kullardan bir kul” olarak Allah'ın rızasını kazanmaktan başka her türlü düşüncenin ve hele fâikiyet (üstünlük) mülahazasına bağlı olarak idarî, siyasî bir pâye devşirmenin karşısında olduğumu defalarca ifade ettim. Daha 25 yaşımdayken o fırsatın ayağıma kadar geldiğini ama onu elimin tersiyle ittiğimi kaç kere söyledim. Değil parlementerlik, çok küçük bir idarecilik bile istemediğimi belirttim. Aslında, kanımın delice aktığı o gençlik dönemimde dahî bu ölçüde bir istiğna sergilemiş olmam, genel karakterimi ortaya koyma açısından yeterli görülmeliydi.. o tavır ve tutumum neye tâlip olduğumu, ne istediğimi ve neyin arkasında koştuğumu merak eden ehl-i vicdana kâfî gelmeliydi. Neylersiniz ki, yüzlerce defa bu duygumu ikrar etmeme rağmen, bir kesim hâlâ duymazlıktan geliyor ya da duymak, anlamak istemiyor. Belki de o kesimin literatüründe rıza-yı ilahî ve ebedî saadet gibi kavramlar bulunmadığından dolayı, söylediklerimi anlayamıyorlar.

Fakat, onlar anlamasalar da, ben bir kere daha şu mülahazamı seslendirerek mevzuyu noktalayacağım: Teşvikçisi olduğum hizmetlerde dünyevî hiçbir hedefim yoktur; Türkiye'yi bütün zenginliğiyle ve imkanlarıyla getirip bana teslim etseler de, onu, küçük tahta kulübemdeki hayatıma tercih etmeyi ve makama-mansıba, mala-mülke temayülde bulunmayı döneklik sayarım. Göz ucuyla da olsa, dönüp ona bakmayı Rabbime karşı vefasızlık ve davama da ihanet kabul ederim.

Evet, benim de iki elim var, şayet yüz elim de olsaydı, onları i'lâ-yı kelimetullahtan başka bir gaye için kullanmayı asla düşünmezdim. Muhalfarz, öyle bir düşünce bir bulut halinde zihnime aksa, hemen seccademin başına geçer, tevbe eder ve İbrahim Edhem gibi “Allahım, ya canımı al ya da Senin muhabbetine perde olan mülahazaları gönlümden söküp at!” diye dua ederdim.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 13 Dec 2012 20:41:54 +0200
Dua Seferberliğine Çağrı http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/439-dua-seferberligine-cagri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/439-dua-seferberligine-cagri

En nezih milletlerin içinde bile kendilerine yer bulabilmiş zalimler insan haklarını çiğniyor, evrensel değerleri ayaklar altına alıyor ve âdeta mazlumlara kan kusturuyorlar. Dahası, uluslar arası arenada koca koca tiranlar, dünyanın kaderine hükmetme adına çeşit çeşit cinayetler işliyorlar. Ne masum insanların kanlarının dökülmesi, ne gözyaşlarının ceyhun olması, ne yüreklerin dağlanması, ne anaların ağlayıp dövünmesi ve ne de babaların bağırlarının yanması bu acımasız kimselerin merhamet hislerini harekete geçirmiyor, onları birazcık olsun insafa sevketmiyor. Vicdanı ölmemiş bir insanı ızdıraptan kıvrım kıvrım kıvrandıracak her türlü kötülük âdiyattanmış gibi işleniyor ve bir yönüyle yeryüzünde şu anda Firavunlar dönemi ölçüsünde bir zulüm sürüp gidiyor.

Kan Gölü Ne Zaman Kurudu ki!..

Bazı fikirlerini beğenmesem de Türkçe'yi güzel kullanması açısından takdir ettiğim “Tarih-i İstikbal” müellifi Celâl Nuri, kendisine “Her tarafta kan seylapları ve kan gölleri var?!.” denildiğinde, âdeta insanlığın tarihî sergüzeştini hülasâ etmiş ve “O seylaplar ne zaman durdu, o kan gölü hangi devirde kurudu ki? Beşer, birbirini öldürmekten ve birbirine zulmetmekten ne zaman vazgeçti ki!..” şeklinde mukâbelede bulunmuştur. Bu sözün, zulmün ve haksızlığın devamı bakımından bugün de geçerliliğini koruduğu âşikâr. Evet, Asr-ı Saâdet ve Osmanlı'nın belli bir dönemi gibi birkaç kısa zaman dilimi istisna edilecek olursa, dünyanın yüzü hiç gülmedi; Âdem Nebi'nin ilk oğullarından beri insanlar birbirlerini öldürmekten hiç vazgeçmedi ve yeryüzü kavgasız, kansız ve cinayetsiz günlere şahitlik edemedi. Bugün de, hemen her toplum içinde ve yüzlerce yerde benzer haksızlıklar irtikâp ediliyor ve aynı cinayetler işleniyor. Şu kadar var ki, bu zulümler bazı coğrafyalarda hadden efzun ve âdeta kızılca kıyamet bir harbin şiddetiyle devam ediyor.

Ne acıdır ki, bütün bu zulümlere “dur” diyebilecek dünya çapında muvazene unsuru bir güç mevcut olmadığından dolayı hiçbir şey zâlimleri hizaya getiremiyor. Evet, bugün devletler arasında denge unsuru olabilecek, bütün insanların haklarını koruyup kollayabilecek, zâlimlere hadlerini bildirip yeryüzünde hak ve adaleti temin edebilecek, herkesi gözünün içine baktıracak ve beşeri doğruya yönlendirecek bir devlet mevcut değil. Osmanlı, tarih sahnesinden silindiği andan itibaren koca bir bölgede huzurun bendi yıkıldı. O günden sonra hiç kimse hiçbir mazluma kanat geremedi, hiçbir düşkünün elinden tutamadı ve hiçbir azgına “yeter artık!” diyemedi. Felaketleri göğüsleyen, çığlıklara cevap veren ve hakkı tutup yükselten efsanevî ruhun sesi kesilince meydan zâlimlere, gaddarlara, hattarlara kaldı.

Nitekim, bugün, çağın zorbaları sürekli zulmediyor, kan döküyor ve kimseye de hesap vermiyorlar. Hatta döktükleri ve dökecekleri kanı masum göstermek ve cinayetlerine başka milletleri de ortak etmek için türlü türlü bahaneler uyduruyorlar. Kendileriyle aynı safta yer almayanlara gönül koyuyor, tavır alıyor, ambargo ilan ediyor, açık-kapalı tehditte bulunuyor ve yanlarına çekemediklerinin de hiç olmazsa seslerini kısıyorlar; kısıyor ve sonra da dünyanın gözünün içine baka baka tarihte emsali görülmemiş olan ve beşeri insanlığından utandıran kötülükleri ard arda sıralıyorlar. Dolayısıyla, günümüzde kimi yerde ayak bileğine dek, kimi yerde diz boyu ve kimi yerde de gırtlağa kadar zulüm irtikap ediliyor.

Zulme ve Zâlimlere Karşı...

İşte, böyle acı bir manzara karşısında muhakkak bütün mü'minlere bazı vazifeler düşmekte ve herkes kötülüklere engel olma hususunda cehd ü gayret gösterme sorumluluğuyla karşı karşıya bulunmaktadır. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'in beyanları içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydığı bir münkeri mümkünse elle defedivermek, şayet fiilî müdahale imkanı yoksa, kavl-i leyyin ve va'z u nasihatla, yani dil ile o kötülüğün önüne geçmek; dil ile önlemeye de imkan ve vasat müsait değilse, en azından onu hoş karşılamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi farklı şekillerde ve üç değişik seviyede eda edilmelidir. Zira, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse, diliyle onun çirkin olduğunu söylesin ve kötülüğün önüne geçsin. Buna da gücü yetmezse, hiç olmazsa, o işin kötülüğünü vicdanında duyup müteessir olsun; çünkü bu sonuncusu, imanın en zayıf derecesidir.” buyurmuştur.

Ne var ki, haksızlıklara karşı elle müdahale etme ve kuvveti, hakkı tutup kaldırmada kullanma meselesi ancak bir devletin yapabileceği bir iştir; üçüncü sınıf bir toplum olmaya rıza göstermeme, başkalarının güdümünde yaşamayı kabul etmeme ve güçlü bir millet olma kararlılığına vâbestedir. O iş, Merhum Mehmet Akif'in,

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyetin,
Nur olup fışkırmışız ta sînesinden zulmetin.”

sözleriyle ifade ettiği gibi, kendini bütün insanlığın ufkunu aydınlatmaya ve ihkâk-ı hakta bulunmaya adamış bir millet olmaya bağlıdır. Nasıl ki Osmanlı hükümdarı, “Bugün Hindistan'a emredersem yarın onu karşınızda bulursunuz!” dediği an “üzerine güneşin batmadığı imparatorluk” adıyla anılan koca bir devlet hemen hizaya gelmiştir; işte ancak öyle bir millet, zulümler karşısında “Yeter artık!” diyerek sesini yükseltebilir ve gaddarları hizaya getirebilir.

Denge Unsuru Bir Millet

Şayet, zulüm karşısındaki öyle bir notanız ve kötülüğe mani olmaya matuf ültimatomunuz –bağışlayın– havada kalacaksa, onu seslendirmenizin de bir anlamı yoktur. O vazife, güçlü ve kuvvetli bir devlet haline geleceğiniz ana kadar başvurmamanız gereken bir yoldur. Hem onun bir vakt-i merhûnu vardır ve o vakit geleceği âna kadar o mevzuda bir şey yapmanız mümkün değildir. Fakat, kadını erkeğiyle, genci ihtiyarıyla, idare edeni ve edileniyle milletin her ferdi kendi ülkesinin bir gün dünyadaki dengeler açısından hak ettiği konumu elde edecek, devletler muvazenesinde ibrelere yön verecek ve hakkın sesi-soluğu olacak bir devlet haline gelebilmesi için çalışıp çabalamalıdır. Bu hedef her inanmış insanın mefkûresi olmalıdır. Yanlış anlamalara ve garezli yorumlara meydan vermemek için şunu da ifade etmeliyim ki; bu sözlerimle idareden, rejimden, bir sistemi bir başka nizamla değiştirmekten bahsetmiyorum; devletimizin ve milletimizin büyüklüğe sıçramasını, diğer toplumlar nezdindeki tarihî itibar kredisine yaraşır bir hal almasını kastediyorum.

Gerçi, bu çok büyük bir iş, çok büyük bir proje ve gerçekleşmesi uzun zaman isteyen bir plandır; çünkü, insana müteveccih bir iştir ve Batılı bir düşünürün ifade ettiği gibi, insana yapılan yatırımlarda yüz seneyi nazar-ı itibara almak gerekmektedir. Şayet, sizin bu mevzudaki gayretleriniz inkıtasız, sistemli, çağa göre mâkul ve aynı zamanda çevreniz tarafından da destekleniyorsa, Allah'ın izni ve inayetiyle hak ve adaletin temsilcisi bir millet olmanız için yüz seneye ihtiyaç vardır. Belki, küreselleşen dünya ve gelişen telekomünikasyon şartları bunu biraz daha hızlandırabilir ve bir elli senede ülkeniz dünyada sözü dinlenen bir devlet haline gelebilir. Ne var ki, siz iki–üç neslin geçmesini göze almalı ve iki–üç nesil boyu dünyaya kendinizi anlatmalısınız. Anlatmalısınız ki, gerçekten sevgi ve barıştan başka bir şey düşünmediğinize dünya inansın; sizin kendi çıkarlarınız için yaşamadığınızı ve topyekün insanlığın saadetini düşündüğünüzü cümle âlem görsün, bilsin; onlarca yıl geçmesine rağmen bu çizginizde bir değişiklik olmadığına bütün insanlar şahit olsun ve herkes tereddüt etmeden size sırtını dönebilsin. İşte, ancak öyle bir konumda ve güven ortamında sözünüzü dinletebilir; ancak öyle bir denge unsuru olarak akan kanı durdurabilir ve ancak o zaman güç, kuvvet ve itibarınızı mazlumun âhını dindirmek için bir vesile kılarak ağlayanları güldürebilirsiniz.

Felaket Mağduru Çocuklar ve Onlara Uzanan Eller

Ayrıca, gücünüzün yettiği kadarıyla muhtaçların imdadına koşmanız ve onların ihtiyaçlarını karşılamanız da el ile ıslah demektir. Mesela, gönüllü kuruluşlar aracılığıyla Açe'ye gönderdiğiniz yardımlar hem bölge halkının bir ölçüde de olsa yaralarının sarılmasını sağlamış hem de onların gönüllerini bir kere daha fethetmiştir. Açe halkı sizden uzanan eli, Osmanlı döneminde yapılan yardımlara vesilelik eden ellerle yanyana koymuş; bugün sizin yaptığınız yardımla tarihte ecdâdınız tarafından yapılan yardımı birbirine katıp karıştırmış ve ikisini aynı kaynaktan beslenen iki cereyanın bir araya gelişi olarak değerlendirmiştir; sizin bağışlarınızın çehresinde Osmanlı'nın bir dönemde gönderdiği iâneyi de görüp yadetmiştir. Yine, Pakistan'daki deprem sonrasında Anadolu insanı adına imdada koşan gönüllü kuruluşlar, milletler arasında eşine az rastlanır bir sevgi ve dostluk havasında karşılanmış; fedakâr insanımızın dillere destan civanmertliği kardeş ülke halkına önemli bir inşirah vesilesi olmuştur. Öyle ki, her iki ülkenin en üst seviyeden idarecileri Türkiye'ye hususî minnet ve şükranlarını ifade etmişlerdir. Özellikle de oralarda açılan okullar insanlar için yeni bir ümit olmuştur ve çok ciddi bir ihtiyacı karşılamıştır.

Fiilî yardımın bir diğer yanı da şudur: Tsunami ve deprem gibi felaketlere maruz kalan ya da başka devletler tarafından işgal edilen ülkelerde çoluk–çocuk ortada kalıyor. Bazı teşkilatlar, o çocukları toplayıp kendi ülkelerine götürüyor, evlatlık edinip kendilerine benzetiyorlar. 1992 senesinde yine buradaydım. Bir dostumuz telefon etti; “Saraybosna'da katliam yapılıyor, her yanda soykırımlar cereyan ediyor, her gün yüzlerce insan öldürülüyor. Burada binlerce çocuk sahipsiz ve kimsesiz kaldı; şayet biz sahip çıkmazsak bunları başkaları alıp götürecek. Bazı çocukları Türkiye'ye getirebilir miyiz?” diyerek bu konudaki fikrimi sordu. O esnadaki halime şahit olan arkadaşlarımın anlattığına göre, bu sözleri duyunca toparlanıp ayağa kalkmak istemişim; fakat kalkamamışım, sandalyeye yığılıp kalmışım. O anki heyecanlarımla, “Yüz mü, bin mi, yüzbin mi, ne kadar bulursanız alıp götürün, Anadolu insanına emanet edin; birer-ikişer dağıtın evlere. Bu millet hem fedakâr hem de vefakârdır; hepsine bakarlar Allah'ın izniyle. Hangi dinden, hangi mezhepten olursa olsun, hiçbir çocuğun zâyî olmasına meydan vermeyin!.” dediğimi hatırlıyorum. Böyle bir teşebbüse ne kadar ihtiyaç oldu, kaç çocuk getirildi ve ne ölçüde bakıldı, bu ayrı bir mesele. Demek istediğim şu ki, fiilen yapılabilecek her ne varsa, onu mutlaka yapmalısınız; o çocuklar ülkemizde okutulacaksa okutmalı; kendi ülkelerinde okullar açıp en güzel şekilde yetişmelerini sağlamak mümkün olacaksa, o imkanı temin etmeli ama muhakkak darda kalmış insanlara sahip çıkmalısınız.

Dilsiz de Olmamalı, Üslûpsuz da!..

Şayet, gücünüz bir yere kadar yetti ve imkanlarınız tükendi ise, bu defa da, hiç olmazsa dilinizle kötülüğe ve zulme mani olmaya çalışmalısınız. Bazen bir televizyon ekranında, kimi zaman bir gazete köşesinde, bir başka sefer de bir İnternet sayfasında duygularınızı, düşüncelerinizi aktarmalı ve fırsatını yakaladığınız her platformda hakikati dile getirmelisiniz. Mesela, tatlı dille, yumuşak bir üslûpla ve bir art niyetinizin olmadığını bütün samimiyetinizle ortaya koymak suretiyle şöyle seslenmelisiniz:

Acaba bu mesele diplomasi yoluyla çözülemez mi? Problemleri daha insanî bir şekilde halletmek varken neden hep kaba kuvvete müracaat ediyorsunuz! Oysa ki, kuvvet çok defa akla, mantığa ve muhâkemeye rağmen işler; şiddet şiddete sebebiyet verir. Bir toplumun üzerine kinle gitmekle onlarda size karşı sevgi hislerini uyaramazsınız. Sevgi duygusunu tetikleme ve canlı tutma ancak sevgiden geçer. Hele bir de sevgiyle yaklaşın; bir kerecik de muhabbetle onların sinelerine akın; işte o zaman sizi nasıl kucaklayacaklarına bir bakın. Siz nefret ettikçe, onlardaki nefret hislerini de körüklüyorsunuz. Bugünkü muvakkat nefret hissi tarihî bir nefret heykeline dönüşüyor ve tarihin sayfalarına öyle aksediyor. Bu gidişle, arkadan gelen nesiller sizi demokrasi ve özgürlük havarileri olarak değil vatanlarını işgal eden zâlimler olarak lanetle anacaklar. Lanet, lanet doğurur; nefret nefreti besler, kin kine sebep olur, gayz gayzı netice verir ve bunlar şimdiye kadar dünyanın hiçbir yerinde hiçbir problemi halletmemiştir. Ne olur, bir de insanlık, sevgi ve merhamet yolunu deneyin!

Evet, böyle bir ikazı hem devlet yetkilileri, hem sivil toplum örgütleri hem de toplumun bütün fertleri yapabilir ve yapmalıdır da.

Mevzumuza esas teşkil eden hadis-i şerifte, “münkere karşı kalben buğz etmek”, kötülüğü defetmenin üçüncü yolu ve imanın en zayıf mertebesi olarak nazara verilmektedir. Ne var ki, bunu, insanlara düşmanlık beslemek ve onlardan nefret etmek şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü, bir insana kin gütmek onu içine düştüğü fenalıktan vazgeçirmek için faydalı bir yol değildir. Öyleyse, bu sözden anlaşılması gereken husus, kötülüğe taraftar olmamak, ona karşı tavır belirlemek ve hem zulmedeni hem de zulme maruz kalanı ondan kurtarmaya çalışmaktır.

Bâri Dua Edelim!..

Zannediyorum, böyle bir maksadı gerçekleştirmenin en önemli vesilelerinden biri de duadır. Bu itibarla, şayet bir zulme şahit oluyor ve gadre uğrayan kimselere karşı gerçekten alâka duyuyorsanız, o zaman elle ve dille o kötülüğü engellemeye çalışmanın yanı sıra mutlaka Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeli ve dua dua yalvarmalısınız. Eğer, oluk oluk akan kandan hakikaten müteessir oluyor, işittiğiniz hıçkırıkların gönlünüze bir kor gibi düştüğünü hissediyor ve ölen her insanla beraber siz de bir kez daha ölüyormuş gibi ızdırap çekiyorsanız, o halde kendi acz ve zaafınızın idraki içinde gücü her şeye yeten Kudreti Sonsuz'a yönelmeli ve O'na içinizi dökmelisiniz.

Evet, bir yönüyle, Allah'a sunacağımız ibadetler arasında duadan daha güçlü bir amel yoktur. Çünkü dua, Allah'ın varlığına, birliğine, hâzır ve nâzır olduğuna inanarak sebepler üstü bir taleple Cenâb-ı Hakk'a arz-ı halde bulunmaktır. Dua için ellerimizi açtığımızda, biliriz ki, bizim sesimizi işiten, kudret eli her şeye yetişen, bütün ihtiyaçlarımızı yerine getirmeye muktedir ve hadsiz düşmanlarımızı defetmeye kâdir bir Rabbimiz var.

İşte, bu iman ve inançla, Mevlâ-yı Müteâl'e dua etmeliyiz. Rahman ü Rahim'in dergâhında diz çökmeli; toprakları ellerinden alınan, yer üstü ve yer altı zenginliklerine el konulan, ırzları çiğnenen ve namusları pâyimal edilen müslümanları, her türlü mağduriyet, mazlumiyet ve mahkumiyetten halâs eylemesini O'ndan dilemeliyiz. Aynı zamanda, dünyanın dört bir yanında farklı bahaneler ileri sürerek insanları ezen ve cinayetler işleyen zâlimlerin hakkından gelmesini ve tuzaklarını kendi başlarına geçirmesini de yine O'ndan dilenmeliyiz.

Hazreti Nuh'un Duası

Söz gelmişken, bir hususa daha değinmek istiyorum: Hazreti Nuh, kavmini gece gündüz dine davet etmiş; bazen yüksek sesle kimi zaman da sessiz sedasız bir davetle onlara seslenmiş ve hidayete ermeleri için her yolu denemişti. Fakat, ne zaman onları hak ve hakikate çağırmışsa, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkamış, elbiseleriyle yüzlerini saklamış ve Seyyidina Nûh'un yüzüne bile bakmamışlardı. Sonunda Hazreti Nûh onlara beddua etmiş; “Rabbim, yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma! Zira bırakırsan onlar Senin kullarını, Senin yolundan saptırırlar ve sadece kendileri gibi kâfir, ahlaksız çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler. Ya Rabbî beni, annemi, babamı ve evime mü'min olarak girenleri, erkek ve kadın bütün inananları affet. O zâlimleri ise, daha da beter, daha da perişan eyle!” (Nuh, 71/26-28) demişti. Bu beddua üzerine, Cenâb-ı Hak tufan göndermiş ve o kavmin altını üstüne getirmişti.

Hadis-i şeriflerde zikredildiğine göre, Allah Teala, kıyamet günü öncekileri ve sonrakileri bir alanda toplar. Güneş alçalır, insanları tahammül etmesi çok güç bir gam ve sıkıntı sarar. İnsanlar bir şefaatçi bulma ümidiyle Peygamberlerin kapılarını çalarlar. Nihayet, Hazreti Nuh'un huzuruna varır ve ondan da şefaat dilerler. Hazreti Nuh (aleyhisselam) ümmeti hakkındaki o bedduasını şefaat etmesine mani bir sütre gibi görür; “Benim bir tek duam vardı, onu da kavmimin aleyhine kullandım.” der; “Nefsim, nefsim” diye iç geçirir ve insanları Hazreti İbrahim'e yönlendirir.

Öyle inanıyorum ki, Hazreti Nuh gibi ulülazm (her türlü zorluğa rağmen vazifesini eksiksiz eda eden en büyük beş peygamberden) birinin Cenâb-ı Hak'tan, küçük dahi olsa bir işaret almadan öyle bir dua yapması mümkün değildir. O, kavminin kat'iyen inanmayacağı hususunda mutlaka ilahî bir işaret almış ve kalblerinin mühürlendiğinden kat'î emin olduğu o kimseler hakkında bedduada bulunmuştur. Dolayısıyla, onun ümmeti aleyhindeki duasının kendisini şefaat etmekten alıkoyacak bir hata olduğu düşünülemez. Fakat, ulülazm bir peygamberin kendisi hakkında öyle hüküm vermesi ve yaptığı işi kendi ufku itibarıyla hata kabul etmesi de yine mukarrebîne yakışan bir ruh yüceliğinin ifadesidir.

Allahım, Sana Havale Ediyorum!..

İşte, ne zaman zâlimlere beddua etmek aklıma gelse, hemen Hazreti Nuh'un inkisarını hatırlıyor, ürperiyor ve onları tel'in etmekten uzak duruyorum. En amansız şekilde düşmanlık yapanlar hakkında bile bedduada bulunmuyorum, kimseye lânet ve kahriye okumuyorum; onları Allah'a havale etmekle yetiniyorum. O havaleyi de yine İnsanlığın En Şefkatlisi'ne ittibâen yapıyorum. Nasıl ki, Allah Rasulü, “Allahümme aleyke bi-Ebî Cehl, Allahümme aleyke bi-Utbe, Allahümme aleyke bi-Şeybe...” deyip din düşmanlarını Allah'a havale etmiş ve bununla “Allah'ım Sen bilirsin, Sen ne dilersen onu yap!” demek istemiştir; ben de, havale etmeyi bile onlar hakkında önce Allah'tan hidayet temenni etme alternatifine bağlayarak dile getiriyorum. Döktükleri kanı, akıttıkları gözyaşlarını, işkence ettikleri insanları düşününce, “Hiç olmazsa mazlumlara bu kadarcık bir vefa!..” mülahazasıyla kendi üslubumu korumaya çalışarak şöyle diyorum:

“Allahım, eğer kan düşünen, kan konuşan, kan döken, yurt içinde ve yurt dışında kan seylâpları meydana getiren bu zâlimlerin, bu gaddarların ve bu hattarların hidayetlerini murad buyuruyorsan, en yakın zamanda bunların kalblerine hidayetini salıver; gönül kapılarını imana ve İslam'a aç. Şayet onlar Senin nurundan bütün bütün nasipsiz kimselerse, ey bizi insanlığa çağırmak için kitap indiren Allahım, ey bulutları harekete geçirip semanın bağrından rahmet boşaltarak kupkuru çölleri cennetlere çeviren Allahım, ey en güçlü orduları hezimete uğratan Allahım, din düşmanlarına bozgun yaşat; altlarını üstlerine getir, onları birbirlerine düşür, birliklerini paramparça eyle ve emellerine ulaştırma; zâlimlere karşı bize nusrette bulun, yardımını üzerimizden eksik eyleme!”

Bazen de, “Allahım, bize ve bütün müslümanlara yardımcı ol; hizlanımızı isteyenleri, rezil rüsvâ ve perişan olmamızı arzu edenleri, bu istikamette komplolar düzenleyenleri hüsrana uğrat! İki ellerini bir araya getirme, onları muvaffak eyleme!” diyorum.. diyorum ama her defasında bu duamı şarta bağlıyor; önce onlar hakkında bile hidayet duasında bulunuyorum. Sonra da, “Allahım, şayet onlar mahrum ve nasipsiz kimselerse, hiç olmazsa bizi onların zulümlerinden muhafaza buyur; üzerlerinde baskını artırdıkça artır; silahlarını başlarında parçala; ellerini ayaklarını birbirine dolaştır; kalemle tecavüz edenlerin kalemlerini kır; müslümanlara sövüp sayanların dillerini ebkem kıl.. zâlimleri gaye-i hayallerine ulaştırma ve onlara karşı bize yardımcı ol!..” şeklinde niyazımı seslendiriyorum.

Gönülden inanıyorum ki, mü'minler Allah Teâlâ'ya yürekten teveccüh etseler ve duaya yönelseler Cenab-ı Hak şu anki dengeleri alt üst edecek ve her zâlime haddini bildirecektir. Ne var ki, bugün O'nun bize yakınlığını ve dualarımıza icabet edeceğini düşünerek, hâzır ve nâzır birinin huzurunda olduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hissederek Cenâb-ı Hakk'a arzıhâlde bulunduğumuzu ve en sâfiyâne, en hâlisâne bir kulluk tavrı olan duanın hakkını verdiğimizi söyleyemeyiz. Hatta, hacca giden insanların, duaların reddedilmediği o mukaddes yerlerde, Arafat'ta, Müzdelife'de, Mina'da yüreklerini çatlatırcasına, İslam dünyasının maruz kaldığı şu felaketlerden sıyrılması adına inlediğini iddia edemeyiz. Zannediyorum, yirmi tane içli, duygulu, dertli insan, orada üç-dört gün uykusunu terketse, başını yere koysa ve yalvarıp yakarsa, hatta birkaçının kalbi dursa, gerçekten yüreği çatlasa, Mevlâ-yı Müteâl o çatlamaya berikilerin başını patlatacak bir bomba tesiri lutfedecek ve inananların mazlumiyetine son verecektir. Fakat, öyle anlaşılıyor ki, müslümanlarda bu kadarcık olsun yürek yok; o mukaddes beldelerde bile Cenâb-ı Hakk'a tam teveccüh edilmiyor ve O'na gereğince yalvarılmıyor.

Gelin, Allah'a Yalvaralım!..

Bu açıdan, nazım geçse ve gücüm yetseydi, sesimi en ücra yerlere ulaşacak kadar yükseltir ve “Allah aşkına, gelin bir de duanın gücünü kullanalım; gönülden Allah'a yalvaralım!” derdim. Milletimizi ve bütün müslümanları Hakk'ın kapısında tazarru ve niyazda bulunmaya davet ederdim.

Evet, gelin şöyle altı ay, bir sene dişimizi sıkıp her gece teheccüde kalkalım. Kadın-erkek hepimiz önce gecenin zulmetini birkaç rek'at namazla aydınlatalım. Sonra da bütün samimiyetimizle dergâh-ı ilahîye el açalım; büyük-küçük acı ve ızdıraplarımızı, arzu ve isteklerimizi bir bir Cenâb-ı Hakk'a şerhedelim. Bizi gören, soluklarımızı duyan, içimizden geçenleri bilen ve iniltilerimizi değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten Mevlâmızın varlığını düşünelim; O'nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceğimiz inancıyla gerilip bir kez daha O'nun kapısının tokmağına dokunarak inleyelim..

Her birimiz önem verdiğimiz ve gönlümüze uygun bulduğumuz bir duayla başlayalım. Şâh-ı Nakşibend'in evrâd-ı kudsiyesi, Ahmed Rufaî hazretlerinin tazarruları, Abdülkadir Geylânî'nin kudsi virdleri ya da İmâm-ı Rabbânî, Hâce-i Ahrar, Ebu'l-Hasen Harakânî, Mevlâna Hâlid ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının hususî niyazları ile Yüce Dergâh'a yönelelim. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'den şerefsudûr olmuş münacâtları ve Cevşen-i Kebîr gibi meşhur duaları kendi arzu ve isteklerimize şefaatçi yapalım. Bu virdleri müteakiben, dertlerimize bir derman göndermesini, yaralarımızı tedavi etmesini ve müslümanları mazlumiyetten, mağduriyetten, mağlubiyetten kurtarmasını Cenâb-ı Hak'tan dilenelim. Ve şu mülahazaları gönlümüzde her an canlı tutalım:

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zâlimlerin “hay-hûy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Allahım, Sana ve dinine düşmanca davranmak suretiyle kendilerine yazık edenlerin kalblerini de imana, İslam'a, ihsana aç; onları da hidayete erdir. Fakat, şayet muradın bu değilse, onların buna liyakat ve istidatları yoksa, bütün bütün gayz, kin, nefret ve düşmanlığa kilitlenmişlerse, onların haklarından gel; şerîrlerin şerlerinden bütün mü'minleri muhafaza eyle!..

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 13 Dec 2012 15:02:31 +0200
İrticâ Küfrün Takıyyesidir! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/438-irtica-kufrun-takiyyesidir http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/438-irtica-kufrun-takiyyesidir

Cevap: “İrticâ” tabiri Arapça'dan dilimize geçmiştir; menşei, “dönüş, geriye dönme” manalarına gelen rücu' kelimesine dayanmaktadır. Fıkıh ıstılahında, geriye dönülebilen ve vazgeçme ihtimali bulunan boşanmaya “rıc'î talak” adı verildiği gibi, bela zamanında veya acı bir haber duyunca “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn - Biz Allah'a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O'na döneceğiz!” (Bakara, 2/156) ayet-i kerimesini okuyarak Allah'a teveccüh edip O'na sığınmaya da “istircâ” denmiştir. İrticâ ifadesi de, temelde “geri dönmek” manasını çağrıştırdığından dolayı, gericilik, muhafazakarlık, tutuculuk, eskiyi koruma, yeniye karşı tavır alma, medeniyeti kabul etmeme, moderniteye karşı çıkma ve tarihin tekerleğini geriye döndürerek eski olanı canlandırmaya çalışma gibi manaların hepsini birden ihtiva eden bir tabir olarak kullanılır hale gelmiştir.

Hangisi İrticâ?..

Ne var ki, öteden beri belli bir kesim, irticâ sözünü sıradan bir kelime olarak istimal etmekten daha ziyade, onu siyasî ve ideolojik bir suçlama ve sindirme aracı olarak kullanmaktadır. Bu talihsiz kimseler, bazen kolay anlaşılması için “gericilik” ifadesini dillerine dolamakta, çoğu zaman da, meseleyi daha korkunç göstermek maksadıyla manası daha az bilinen “irticâ” tabirini tercih etmekte ve kötü şekilde algıladıkları, kötü bir mazmunun karşılığı olarak kullandıkları, toplum nazarında da bir heyula haline getirdikleri bu laflarla her fırsatta müslümanları karalamaya çalışmaktadırlar.

Yıllar var ki bu ülkede fuhuş, edepsizlik ve soysuzlaşma peşinde koşarak cahiliye devrindekinden daha beter bir cehalete geri dönenler hoşgörüldüğü ve ilerici addedildiği halde, kendi değerlerine, diline, târihine, kültür ve medeniyetine sahip çıkan, özünü yitirmeden ve yabancılaşmadan muâsırlaşmak isteyen ve dinine bağlılığını ifade eden insanlara “mürtecî”, “fundamentalist” damgası vurulmaktadır. Esefle müşahede etmekteyiz ki, akla-hayale gelmedik çeşit çeşit ahlâksızlığı irtikap edenler “modern” sayılmakta ve müsamahayla karşılanmakta; fakat, müslümanlar çağ dışı gibi gösterilmekte ve “gerici, yobaz, teokratik düzen yanlısı” türünden yaftalarla kötülenmektedir.

Evet, bazı müfsitler, ağızlarını her açışlarında ıslahtan, imardan, kendini ifadeden, iradenin hakkını eda etmekten ve insan haklarından dem vurmaktadırlar; fakat, böyle konuştukları aynı anda vicdanlara baskı yapmakta, başkalarının haklarını çiğnemekte, zulmün en hunharcasını irtikap etmekte, insanlar arasındaki münasebetleri kırıp dökmekte ve azgınlıktan azgınlığa koşarak herkesi sindirmeye çalışmaktadırlar. Dahası, bunca fezayi ve fecâyii mazur göstermek için sürekli paranoyalar icad etmekte; “yeşil sermaye” deyip birine saldırmakta; “gerici yapılanma” bahanesiyle diğerini ortadan kaldırmakta; “irticâ” çığırtkanlığıyla tiranlar döneminde bile eşine rastlanmayan kanunlar çıkarmaktadırlar. Kanunlara göre hareket edeceklerine, heva ve heves edalı hareketlerine göre kanunlar hazırlamakta ve bütün bunları yaparken irticâ maskesinin ardına saklanmaktadırlar. Bu itibarla, şüphe götürmeyen bir gerçek vardır ki; irticâ küfrün takıyyesidir; gericilik yaygaraları dinsizliğin ve ilhadın maskesidir.

Modern Takıyyeciler

Bildiğiniz gibi; takıyye, kendini gizlemek, olduğundan farklı görünmek, inandığının aksini söylemek ve tehlikelerden korunmak için hileli yola başvurmak demektir. Bazıları, takıyyeyi müslümanlığa mal etmek isteseler de, İslam'da takıyye yoktur. Dinimizde, bir müslümanın savaş anında düşmanın zülmünden kurtulmak ve canını kurtarmak maksadıyla imanını gizleyerek müdarâtta bulunması şeklinde ifade edebileceğimiz, “İllâ en tettekû minhum tükâh - Ancak onlar tarafından gelebilecek bir tehlike olursa başka!” (Âl-i İmran, 3/28) hakikatına bağlı bir disiplin var ise de, Şiilik'te söz konusu olan takıyyenin müslümanlıkta yeri yoktur. Takıyye, Şii anlayışında, özellikle de İran Şiiliğinde bir esastır; dolayısıyla, Anadolu'daki saf Alevî vatandaşlarımız da takıyye bilmezler.

Fakat, Fars Şiiliğinde, “Sizden olmayanları ve sizin çizginizde bulunmayanları aldatmadıktan sonra hakîkî müslüman olamazsınız” manasında bir takıyye mevcuttur ki, onun menşeini de Sünnî bir atmosferde yetişmiş olan İmam Cafer-i Sadık hazretlerine isnat ederler. Doğrusu, İmam Cafer gibi müstakim bir insanın, böyle çarpık bir düşünce ifade edeceğine inanmak mümkün değildir. Kaldı ki, Hazreti İmam böyle bir cümle söylese bile, Allah Resulü “Aldatan bizden değildir” buyurmuştur.

Bu itibarla, İslam'da böyle bir takıyye yoktur; yoktur ama günümüzde takıyyeyinin katmerlisi yapılmaktadır. Camideki müslümana “müslim” yerine “mürtecî” diyen, Cenab-ı Hakk'ın kemale erdirdiği ve insanlar için yegâne din olarak seçtiği İslam'ı ya da onun bazı emirlerini “fundamentalizm” ve “gericilik” şeklinde karalamak isteyen kimseler bu çağın en sinsi takıyyecileridir. Evet, bir kere daha ifade etmeliyim ki, “mürtecî, gerici, yobaz” türünden isnatlar belli bir kesimin takıyyesidir; bu çirkin yakıştırmalar, hileli bir oyunun maskesidir.

İrtica Paranoyası

Peki, bazıları neden şimdilerde bir kere daha böyle bir takıyyeye ve hileli oyuna başvuruyorlar?

Evvela; Türkiye'de istikrar havasının hâkim olmasını istemiyor; emareleri görülen huzur ve güven atmosferini çekemiyor; bu istikametteki olumlu bazı gelişmeleri ve yararlı icraatı hazmedemiyor; gelişme hesabına katedilen mesafelerden rahatsızlık duyuyor ve demokratikleşme adına atılan adımların önünün alınması gerektiğini düşünüyorlar. Çünkü, millet için çok müsbet sayılan bu türlü ilerlemeleri kendi ikballeri açısından birer tehlike olarak görüyor; makam ve mevkilerinden ayrılma ve çıkarlarından olma telaşı yaşıyor, kaybetttikleri koltukları tekrar elde edememe endişesiyle doluyorlar. Bunların hepsini aynı çizgide mütalaa etmek doğru olmasa bile, çoğu itibarıyla bohemce bir yaşayışa ve serâzat bir hayat tarzına alışmışlar. Yapıp ettiklerini çirkin bulacak kimselerin çoğalmasını rahatça davranmalarına ve keyiflerince yaşamalarına mâni kabul ediyorlar. Daha sonra da bu nefsânî ve şeytânî hislerine fikir libası giydirerek “İrtica tehlikesi var; mürtecîler bizi çağlar ötesine götürecekler. Bunlar, lâik sistemi devirecek, toplumun hayat tarzını değiştirecek, çarşı-pazara müdahale edecek ve ülkeyi bizim için yaşanmaz hale getirecekler!” türünden yâvelerle bağırıp duruyorlar. Bu asılsız iddiaları o kadar çok dile getiriyor ve tekrarlıyorlar ki, kendi hilaf-ı vâkî sözlerine zamanla kendileri de inanmaya başlıyor, sonunda tam bir irticâ paranoyasına tutuluyor ve kendilerinden başka herkesi rejim düşmanı görme ruh hastalığına dûçar oluyorlar.

Diğer taraftan, bu asılsız düşünceler sürekli empoze edildiğinden ve bazı medya organları adeta mürtecî avcılığı yaptığından dolayı, bir kesim “irticâ var” dediği zaman, bu iddia hemen başkalarını da harekete geçiyor. Çünkü, irticâ adlı heyula mesnetsiz isnatlarla zihinlerde her gün biraz daha şişirile şişirile öyle bir hal alıyor ki, bir kesimin okumuşu da, aydını da, batıya açık olanı ve kendi değerlerini korumak şartıyla dünyayla entegrasyona sıcak bakanı da onu büyük bir tehlike görmeye başlıyor. Maalesef, toplumda onca bilgi birikimine ve okumuşluğuna rağmen bu türlü iddiaların perde arkasını anlayamayacak, hatta işin içinde başka hesapların varlığını düşünemeyecek çok kimse var. İşte, pek kurnaz ve gizli hesaplar peşinde olan bazı kimseler, onlardaki bu zaafı kendi çıkarları istikametinde değerlendiriyor; işler aleyhlerine sarpa saracağı anlarda ya da bir kısım planları uygulayacakları her zaman diliminde bir kere daha “İrtica kapıda, sistem tehlike altında; ülke elden gidiyor!” diyerek yaygara koparıyor; bu entrikadan habersiz yığınları aldatıyor, korku sâikini kullanarak onları tetikliyor, bir cephe oluşturuyor ve karşı tarafı sürekli psikolojik baskı altında tutuyorlar.

28 Şubat'ın Mürtecîleri

Hatırlayacağınız üzere; Şubat soğuğuna denk gelen son post-modern darbe (!) evvelindeki hadiseler sırasında da bir kısım şaşkınlar zuhur etti. Giyim-kuşamdan zikir ve ibadet tavırlarına kadar pek çok hal ve hareketleriyle tam bir aykırılık sergileyen bazı kimseler figüre edildi. Onlara bir kısım roller verildi; kimisi tarikat şeyhi kisvesine bürünüp medyada boy gösterdi, kimisi teokratik düzeni hâkim kılma sevdalısı bir gerici numarası yaptı, kimisi mürtecîlerin ağına düşürülüp kandırılmış bir kurban rolü oynadı ve kimisi de karanlık güçler tarafından kiralanan bir tetikçi, silaha sarılıp elini kana bulayan bir kanlı kâtil olmasına rağmen, irticâ piyesinde “Allah'ın ordusu”nun sadık bir eriymiş gibi sahne aldı. Bütün figüranlar rollerini öyle gerçekçi ortaya koydular ki, hemen herkes oynananın bir oyun olduğunu unutup sahiden ülkenin elden gittiği zehabına kapıldı.

Sonrası malum.. masum dindarların üzerindeki baskılar arttırıldı.. batı stilinde çalışma sistemleri oluşturuldu; günahsız vatandaşlar fişlendi, en tabiî haklarından edildi. Müslümanlığını doğru dürüst, samîmâne ve en güzel biçimde yaşamaya gayret gösteren insanlar potansiyel birer terörist gibi gösterildi. Dahası, bu yapılanların bütün faturaları sürekli bazı kimseler adına kesildi ve toplum yapısını ayakta tutan esasları sıyanet vazifesiyle muvazzaf kesim manipüle edildi. Millet, onları Demokles'in kılıcı gibi hep tepesinde hissetti, ürktü, korktu, sindi ve evrensel haklarından bile vazgeçti.

Gerçi, sayıları çok az da olsa, bazen toplum fertleri arasında her şeyi reddeden ve herkese “canı cehenneme” diyen kimseler de bulunabilir. Bunlar, ilim, fen ve teknolojiyi gereksiz, hatta zararlı görmeleri itibarıyla bir manada gerici de sayılabilirler. Bazı varoluşçuların “İlim de teknoloji de yerin dibine batsın!” dedikleri gibi, bunlar da ilim ve teknolojinin, fen ve felsefenin karşısında olabilirler. Fakat, bu türlü insanlar, hem sayıları itibarıyla çok azdır, hem heyet-i umumiyeye karşı çıkacak ve genel âhenge tesir edecek güçte değillerdir; hem de samimi müslümanlar tarafından da dışlanmış ve umumi tablonun haricinde kalmış kimselerdir. Heyhat ki, o karanlık dönemde bu gerçek gözardı edildi; bir kaç aykırı misal ard arda sıralanınca ve toplumun genel halini asla yansıtmayan birkaç kare yan yana getirilince sahiden bir irticâ tehlikesi varmış gibi gösterildi ve bu mevhum tehlike bir psikolojik harp silahı olarak istimal edildi.

Evet, işin bir psikolojik savaş olma yanı var ve irticâ yaygaracıları 28 Şubat'tan önce yaptıkları gibi, hemen her zaman onu büyük ölçüde tehdit, şantaj ve yıldırma malzemesi olarak kullanıyorlar. Millet adına hayırlı faaliyetlerde bulunacak insanları gericilikle suçlayıp sindiriyor ve önlerini kesiyorlar. Mürtecîlikle itham edilen taraf pusunca, onlar bu fırsatı ganimet biliyor; ya ezici bir kanun çıkarıyorlar veya karşı tarafı bütün bütün felç ediyorlar.

Mü'mine “Dinci” Diyenler “Dinsiz” mi?

Saniyen; ben, iyi bir mü'min olduğum iddiasında değilim; fakat, Allah'ın varlığından ve ahiretin mevcudiyetinden hiç şüphe etmedim. Bir gün hesap vereceğim hususunda asla şüpheye düşmedim. İşte şimdi, öyle bir şüphesizlik mülahazasına bağlı olarak, kalbim gibi bilerek ve eğer farklı mülahazalarla bir şey ifade ediyorsam Allah'a hesab vereceğime çok iyi inanarak diyorum ki; vallahi, billahi, tallahi, bunlar irticâ tehlikesinden bahsediyorlar ve irticâya bağladıkları insanlara da mürtecî diyorlar.. ama aslında müslümanlığı kastediyorlar. “Radikal müslüman” derken de, “aşırı dinci” diyerek sadece bir kesimden söz edermiş gibi yaparken de aslında bizzat İslam'ı hedef alıyorlar. Çünkü, İslam'ın aşırılığı olmaz.. müslümanlık bütün aşırılıklara karşı orta yolu tutan ilâhî bir sistemin adıdır.. İslam, sevdirme ve kolaylaştırma esaslarıyla gelmiş, ifrat ve tefritin kökünü kesmiş ve bütün insanlara güçlerinin yeteceği sorumlulukları yüklemiş fıtrata en uygun Allah'la münasebet sisteminin adıdır.

İslam dinini kabul edip onun emirlerini uygulamaya çalışan herkes –kalbleri sadece Allah bilir– Kitap ve Sünnet açısından mü'min, müslüman ve dindardır. Onları, bundan başka herhangi bir isimle ya da unvanla anmak ise, en hafif ifadesiyle saygısızlıktır. Bizim terminolojimizde, “İslam”, “müslüman”, “dindar” tabirleri vardır; ama, dine hasım kimseler tarafından kasıtlı olarak dilimize sokuşturulan ve cahillerin kullandığı “İslâmcı” ve “dinci” gibi ifadeler yoktur. Dine göre, günah işleyen bir Müslüman günahkâr olsa da yine mü'mindir; İslâm esaslarını inkâr etmemek şartıyla, onlardan bazılarını terk etse de yine müslimdir. Bu itibarla, bazı dinî vecibelerini yerine getirmeyen kimselere “küfürcü”, “dalâletçi”, “fıskçı”... demek münasebetsiz olduğu gibi, dini bütünüyle yaşamak isteyene “İslâmcı” veya “dinci” demek de en az o kadar saygısızca bir ifadedir.

İrticâ'nın Hedefi İslam ve Müslümanlar

Bu açıdan, irticâ çığırtkanlığı yapan kimseler, şayet cahil, bilgisiz ve manipüle edilmiş insanlar değillerse, demek ki, irticânın gölgesine sığınarak bizzat müslümanlığı hedef alıyorlar. Bunlar, İslam'a açıktan açığa saldırmak ve müslümanlığa karşı düşmanlıklarını izhar etmek istemiyorlar. Çünkü, halkın yüzde doksanı Ramazan-ı şerifte oruç tutuyor; milletin yüzde sekseni en azından Cuma namazı kılıyor; insanımızın yüzde elliden fazlası günde beş vakit namazını eda ediyor. Eline birazcık imkan geçen hemen herkes Hac vazifesini yerine getirmek için yollara düşüyor. Hatta şimdilerde aristokrat sınıftan bazıları ayrı olarak ve aristokrasi mülahazasını koruyarak gidiyorlar, yol boyunca başkalarına karışmıyorlar. Fakat, gidişlerine nazaran çok farklı bir ruh haletiyle dönüyorlar; “Gönlümüz fetholdu, ruhumuz doydu!” diyorlar. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'in viladeti münasebetiyle salonlar şenleniyor, hatta stadyumlar doluyor; mevlitler okutuluyor ve binlerce gül dağıtılıyor. Gayet masum ve gayet yumuşak programlar yapılıyor; oldukça derin ve pek samimi hisler dile getiriliyor ve âdetâ dağıtılan o güllerin kokusuyla beraber müslümanlık da herkesin ruhuna siniyor. İslam kendi güzeliğiyle ve o yenilmez gücüyle gönüllere giriyor.

Dahası, Hristiyanından Yahudisine, Budistinden Brahmanistine kadar yabancı ilim adamlarından ve ilahiyatçı temsilcilerden yüzlercesi “Müslümanlık çok farklı.. hayatın her alanıyla alakalı bütün ihtiyaçlara cevap veriyor. İnsanın arzuları, istekleri ve beklentileri adına hiçbir boşluk bırakmıyor. Bundan dolayı, İslam'ı yok saymak, Hazreti Muhammed'i görmezlikten gelmek ve Kur'an'a karşı lâkayt kalmak bir insan için çok büyük bir nakîsedir.” diyorlar.. diyor ve aklı başında bu insanların kimisi İslam'la şerefleniyor, kimisi ona karşı derin alaka duyuyor, kimisi onun fahrî müdafii oluyor ve onunla şöyle-böyle tanışan herkes hiç olmazsa önyargılarından kurtulup dostlar arasına giriyor. Onlardan biri Kur'anla azıcık meşgul olunca, “Allah Allah, biz şimdiye kadar müslümanlığı böyle bilmiyorduk; demek ki, yanlış tanımışız, şartlanmışlıklarımıza takılmışız. Meğer, İbrahim'in başına Halîlullah tacını konduran, Musa'yı Kelîmullah olarak tanıtan, Süleyman'ı asıl peygamberlik tahtına oturtan ve İsa'yı Kelimetullah diye anlatan bizim elimizdeki metinlerden daha çok Kur'anmış!..” diyor ve ondan ayrı geçen yıllarına üzülüyor, âh çekiyor.

İşte, böyle bir atmosferde, bazı kimseler, İslamiyeti ve müslümanları hiç sevmeseler bile, doğrudan “En büyük tehlike İslam ve Müslümanlardır” demeye cesaret edemiyorlar. Öyle açıkça saldırmak suretiyle müslümanlık unvanıyla onca insanı karşılarına almayı kendi menfaatleri açısından zararlı buluyorlar. “İrtica” yerine “İslamiyet” dedikleri zaman, camiden çıkan herkesin “zafer işareti” yaparak “Ben de müslümanım” demesinden korkuyorlar. Dolayısıyla, İslam'ın aydınlık ikliminde boy atan güzellikler karşısında kendi çirkin ruhları zaviyesinden rahatsızlık duyan ve müslümanlar hakkında cibillî olarak kötü duygular besleyen böyle kimseler, İslam'ı ve müslümanları açıktan açığa karalayamayınca takıyye yapıyor, dolambaçlı yollara sapıyor ve akla-hayale gelmez entrikalarla dini-dindarı baskı altında tutmaya çalışıyorlar.

Beyhude Yorulmayın, Kapılar Sürmeli...

Fakat, kanaatimce, onların unuttukları bir husus var: Artık bu millet bundan ikiyüz, üçyüz sene evvelki millet değil. Günümüzün insanları okuyor, anlıyor, tahlil ve terkiplerde bulunuyor, analiz ve sentezler yapıyor ve araştırıp iyice öğrendikten sonra inanıyorlar. Evet, bugünün mü'minlerinin imanı taklidî değil; onlar, bir ideolojinin peşine takılıp körü körüne onun ardı sıra yürümüyorlar. Tekvinî emirleri okumak ve teşriî disiplinlere dikkat etmek suretiyle bilerek dini benimsiyor ve ona bütünüyle teslim oluyorlar. İslam'ın ulvî hakikatlerini öyle kabulleniyorlar ki, baskılar karşısında dinden vazgeçmek bir yana, cenderelerin içine konsalar, canları çıkacak şekilde sıkıştırılsalar, hatta idam sehpalarına çıkarılsalar da, yine Abdullah ibni Hüzafetü's Sehmî, Habbab b. Eret ve Bilal-i Habeşî efendilerimiz gibi “Ehad, ehad” çığlıklarıyla “Allah birdir; hakiki ma'bud, hakiki mahbub, hakiki matlup sadece O'dur” hakikatını seslendirmeye âmâde bulunuyorlar.

Bu açıdan, irticâ dellallarına samimi bir nasihatte bulunmak istiyorum: Beyhude yorulmayın, çeşit çeşit oyunlar oynasanız ve bir sürü entrikalar çevirseniz de bundan sonra umumî efkârı ifsâd edemezsiniz. Artık herkes irticâ ile ne kastettiğinizi biliyor, onunla neyi hedeflendiğinizi fark ediyor ve siz ne yaparsanız yapın millet hangi kıbleye yönelmesi gerektiğinin şuurunda, yoluna devam ediyor. Bundan sonra, despotizmayla, tiranlıkla ve kaba kuvvetle halkı kendi anlayış çizginize çekmeniz mümkün değildir; medenî insanlar karşısında kaba kuvvet hiçbir işe yaramayacağı gibi arkada bir sürü de nefret bırakacaktır. Şayet, siz kendinizi sevdirmek, hatta savunduğunuz sistemin şirin olduğunu göstermek istiyorsanız, herkese karşı yumuşakça, mülâyemetle, hoşgörüyle ve engin bir kucaklayıcılık içinde davranmalısınız. Unutmamalısınız ki, millet kendi değer ölçülerine saygı göstermeyen kimselere hürmet ve muhabbet nazarıyla bakmaz. Eğer, saygı ve sevgi mukabelesi görmeyi diliyorsanız, tarihe yüz karası olarak geçmek ve nefretle anılmak istemiyorsanız, meseleyi gönülleri fethetmeye bağlamalı, halkın değerleriyle asla çatışmamalı, onların duygu ve düşüncelerine kıymet vermeli ve milletin inançlarına saygılı olmalısınız.

İrtica Çığırtkanları Sadece Nefret Uyarıyor

Zannediyorum, bazıları kendi insânî telakkîleri açısından bu mülahazalarıma saygı duysalar da, bu sözler bir kısım kimselerin bir kulağından vurup öbür kulağından çıkacak ve ihtimal onları çok rahatsız edecek. Hatta belki beni oyunbozanlık yapmakla levmetmeye de kalkacaklar; “Bu niye bizim takıyyemizi fâş ediyor.. “irticâ” perdesinin gerisinde işlerimizi ne güzel götürüyorduk; kovanımıza neden çomak sokuyor?” deyip homurdanacaklar. Oysaki, “En ummadığın keşfeder esrar-ı derûnun / Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın!” diyen Ziya Paşa adeta bugünün Anadolu insanının bilgeliğine işaret etmiş gibidir. Sözlerime kulak vereceklerini bilseydim, irticâ paranoyasına tutulmuş kimselere bu sözü hatırlatır ve herbirine derdim ki: Gel, bu milleti hafife alma; sen irticâ çığırtkanlığı yaparken halkın sana inandığını sanma. Bu millet artık kimin kim olduğunu ve neyin ne ifade ettiğini çok iyi biliyor; senin o kelimeyi kullanırken ne kasdettiğini de pekâlâ anlıyor. Şu çirkin yakıştırmalarınla halk nezdinde sadece nefret ve tiksinti uyarıyorsun. Oysa ki, senin de sevilecek ve takdir edilecek yanların var. En azıdan insansın; eşi–menendi yaratılmamış abide bir canlısın ve mahiyetin itibarıyla meleklerden de ulvî aziz bir varlıksın. Dolayısıyla, Allah'ın yarattığı o kıymete uygun sözler söylemeli, ona göre bir kısım davranışlarda bulunmalı, kendi değerlerini ayaklar altına almamalı, halk nezdinde maskara olmamalı ve bir nefret heykeli haline gelmemelisin.

Müsadenizle bu konudaki sözlerimi fakirden daha önce de duyduğunuz bir dua ile noktalamak istiyorum: Allahım, önümüzdeki yollar sarp ve yokuş.. her köşe başında bir sürü gulyabâni gayızla gerilmiş hücûm ânı ve hücûm bahanesi bekliyor; dillerinde, irticâ, gericilik, teokrasi ve fundamentalizm, ellerinde gücün her çeşidi ve hayallerinde bin bir entrika.. eğer biz onların dediği gibi dine, dünyaya, ilme ve gelişmeye karşı isek, Sen bizi bu sapıklıktan halâs eyle!.. Liyakatımız yoksa, yolların mütedeyyin, mütemeddin, müterakkî ve ilim aşığı insanlara açılması için bizleri huzuruna al ve yolları aç! Yok karşı taraf yanılıyorsa, içlerinde salâha açık ruhlardan hidayetini esirgeme! Temerrüt ve din düşmanlığını meslek edinenlerin de birliklerini boz! Düzenlerini başlarına yık! Yurtlarına-yuvalarına feryat sal! Ve bütün inananları, kapının sadık kullarını, bu karanlık düşünce, karanlık ruh ve kara seslerin, gayretine dokunduğuna inandığımız tecavüzlerine, tahkirlerine, tezyiflerine ve plânlarına karşı koru!..

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 13 Dec 2012 14:57:02 +0200
Daha Yok mu? http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/437-daha-yok-mu http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/437-daha-yok-mu

O, bir iş ya da makam teklif edildiğinde hemen ileri atılmaz, o yere kendisinden daha ehil kimselerin olup olmadığına bakar ve şayet böyle birini görürse bir adım geriye çekilip onu işaret eder. Bulunduğu konumun hakkını verdiğine hiç inanmaz; sürekli daha verimli olabilmenin yollarını araştırır. Mevcut bilgi birikimiyle yetinmez; okuyup öğrenmeyi mezara kadar sürecek olan bir vazife bilir ve yeni marifet ufuklarına ulaşma gayretinden asla dûr olmaz. Özellikle de, Allah'a yaklaşma mevzuunda durumunu kat'iyen yeterli saymaz, kurb (yakınlık) adına kat'ettiği mesafeleri kâfi görmez ve her zaman dergâh-ı ilâhîye daha yakın olma cehdinde bulunur. Evet, mü'min kendini yeterli görmeyen ve “Hel min mezîd – Daha yok mu?” deyip her meselede daha iyiyi, daha güzeli arayan bir kuldur.

“İlle de ben!” Deme Faziletsizliği

Bu açıdan, mesela, hayatî bir müessesenin, bir bakanlığın ya da devletin başına aday gösterilen bir insan, eğer karakterli, samimi ve millete vefalı biri ise, hemen etrafına bakınıp alternatiflerinin olup olmadığını araştırır. Şayet, o vazifeye kendisinden daha ehil birini görürse, gönül rahatlığıyla “Her işi ehline teslim etmek lazım; bu işin ehli de falandır; gidin ve bu makamı ona teklif edin!” der. İşte, mü'mince tavır ve davranış budur ve bu, o insandaki faziletin ifadesidir.

Karakterli insan “İlle de ben!” diyerek şeytanî hırıltılar çıkarmaktan uzaktır. O, zirveye çıkmak için lobi faaliyetleri yapmayı, başkalarının ayağını kaydırmayı, türlü türlü entrikalara başvurmayı aklından bile geçirmez. Makam ve mevki teklif edildiğinde önce kendisini düşünmeyi dahi bir faziletsizlik sayar; hemen irkilir, kendine gelir ve çevresinde liyakat sahibi insan arar. Hatta, kendi zaaflarını masaya yatırır; bazen aniden sinirlendiğini, fevrî hareketler sergilediğini, zaman zaman içinde bulunduğu heyete ters düştüğünü ve bu türlü tavırlarından dolayı bazılarını rahatsız edebileceğini düşünür; düşünür ve kendisine göre, daha sakin davranan, daha aklî ve mantıkî hareket eden, hislerinin esiri olmayan ve genel tavırları açısından beraber çalıştığı kimselere hep huzur bahşeden bir insan araştırır; hem ufku, hem bilgisi, hem zamanı iyi okuması ve dünyayı tanıması itibarıyla daha liyakatli gördüğü o insanın önünü açmaya ve onu zirveye taşımaya uğraşır.

Bu faziletli davranış, iman ve Kur'an hizmetinde bulunanlar için de vazgeçilmez bir esastır. Bugün, dar dairede bile olsa değişik pâyelerle ve farklı farklı makamlarla karşı karşıya kalan insanların da, İhlas Risalesi'nde dile getirilen “Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-ı maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz!” düsturuna göre hareket etmeleri lazımdır. Hatta, imana dair bir hakikati muhtaç bir mü'mine bildirmek gibi en zararsız bir işi bile “Bu benden daha ihlaslı ve daha liyakatlidir; söz hakkı onundur” deyip başkasına bırakmak Kur'an talebesinin şiarı olmalıdır. O ancak, vazife sahipsiz kalmışsa ortaya çıkıp işte o zaman o işi üstlenmeli ve mesuliyetinin gereğini yapmalıdır.

Hüsrana Uğramamanın Şartı

Diğer taraftan; Allah Teâlâ insanı –eskilerin ifadesiyle– medeni-i bittab' olarak yaratmıştır; yani insan, yaratılış itibarıyla sosyal bir varlıktır; onun tabiatı beraber yaşamaya, iyi huylu, kibar ve faziletli olmaya açıktır. İnsanın, insânî yanlarının ve derinliklerinin ortaya çıkması ancak çevresinin desteğiyle olur; o başka insanlarla el ele verdiği ve onların faziletlerinden de istifade ettiği sürece kendi kemalât ufkuna yürür. İnsan, kendisini çadırın orta direği görse bile, bilmelidir ki, kenarlardaki kazıklar olmadıktan sonra o çadırı yerinde tutmak mümkün değildir. Bu itibarla da, onun, belli ölçüde de olsa, çevresindeki kimselerin kabiliyetlerine, istidatlarına, onların üretecekleri fikirlere ve onlarla beraber yaşayacağı beyin fırtınalarına ihtiyacı vardır.

Kendisini çevresinden müstağnî gören, “Ben kendime yeterim; benim kimseye ihtiyacım yok!” diyen bir insan boşlukta yürüyor demektir. Halkın onun hakkında takdir ettiği izâfî bir karizmaya takılıp kendine bambaşka bir pâye biçen, kimsenin fikrine ihtiyaç hissetmeyen ve kendi kendine kararlar vererek asıp kesen biri faziletsizin ta kendisidir. İş ve plânlarında kendi fikirleriyle yetinen ve hatta onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışan böyle kimseler, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler; dahası onlar, üst üste fiyaskolar yaşayıp her meselede kaybetmeye mahkumdurlar.

En akıllı insan, başkalarının düşüncelerine en çok saygılı olan, onlardan en çok yararlanan ve herhangi bir konuda doğruya ulaşmak için mutlaka bir başkasının görüşüne de başvuran insandır. Aslında, bugüne kadar bu hususu görmezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplum iflah olmamıştır. Zaten Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de ümmetin kurtuluşunu ve geleceğe yürümesini, “İstişârede bulunan asla kaybetmez.” sözüyle meşverete (fikir alış-verişine) bağlamıştır. Ayrıca, akıl ve zekâ yönüyle insanların en mükemmeli olan ve aslında başkasına danışmaya ihtiyâcı bulunmayan Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) Efendimiz, hayatını vahyin aydınlığında sürdürüyor olmasına rağmen, meşveretle memur olduğunu her vesileyle ortaya koymuş ve her meseleyi istişareye sunmuştur. Demek ki, herhangi bir müessesenin başındaki insan, Allah tarafından müeyyed olup sürekli ilhamla beslense de, yine istişâre etme mecburiyetindedir.

Daha önce de arz ettiğim gibi; İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şerifte, “Allah Teâlâ bir idareciye merhamet buyurursa, ona, kendisini eğrilikten alıkoyacak, doğruluğa sevkedebilecek iyi vezirler (danışmanlar) ihsan eder.” demiştir. Evet, baştaki insan, ister devlet reisi, ister meclis başkanı, ister hükümet lideri, ister ordu komutanı, isterse de adliye ya da mülkiyenin herhangi bir biriminin başındaki idareci olsun –ne seviyede olursa olsun– şayet Allah ona merhamet buyurmuşsa, kendisini muhtemel yanlışlar karşısında uyaracak ve doğrulara yönlendirecek hiç olmazsa iki tane müsteşarla lütuflandırır, hasbî iki danışmanla te'yit eder. Bir idareciye, Allah'ın en büyük ihsanı, yanlış yola meylettiği zaman tıpkı bir kıblenümâ gibi kendisine doğruyu gösterecek iki yâr-ı vefâdar lütuf buyurmasıdır. Herhangi bir şahsî çıkar gözetmeyen, kendi adına gizli hesaplar peşine düşmeyen, beklentilerinin tutsağı olmayan ve durduğu yerde sadece milletin menfaatleri hesabına duran danışmanlardan mahrum bir idareci bedbahttır ve onun hüsrandan, hizlandan kurtulması kat'iyen mümkün değildir.

İçtihad ve Kollektif Şuur

Aslında, sadece idare ile alakalı meselelerde değil, bütün problemlerin çözümünde istişare ve kollektif şuur çok önemlidir. Mesela, içtihad mevzuu değişik münasebetlerle gündeme gelen bir meseledir ve bana göre içtihad kapısı –Nur Müellifi'nin de ifade ettiği gibi– her zaman açıktır; fakat, o kapıdan içeri girebilmenin belli dönemlerde belli manileri söz konusudur. Evet, o kapıyı kimse kapamamıştır; ehliyetsiz kimselerin, hevalarını hüda göstermelerini engellemek ve dini kendi heveslerine göre yorumlamalarına meydan vermemek için bazı alimler bu meseleye temkinli yaklaşmış olsalar da, aslında o kapı açıktır ve sadece nâehillerin yüzüne kapanmıştır.

Günümüzde insanlar oldukça lâubâlîdir ve dinin zaruriyatı ayaklar altındadır; fikirler ve kalbler bir hayli dağınık, zihinler de maneviyata yabancıdır. İnsanların çoğunun, hayatı İslamî çerçevede sürdürme konusunda herhangi bir cehd ü gayreti yoktur. Artık, –maalesef– din ve diyanet, insanların birinci meselesi değildir; “olsa da olur, olmasa da” şeklinde ele alınmaktadır. İşte, içtihad kapısı açık olsa bile, böyle bir atmosferde, hakkını vererek o dinamiği kullanacak kimselerin çıkması oldukça zordur.

Dolayısıyla, bugün içtihada ihtiyaç duyulan meselelerin halledilmesi de ancak kollektif şuurla mümkün olacaktır. Sahasının uzmanı şahıslardan meydana gelecek olan bir heyet böyle bir içtihadı –Allah'ın izni ve inayetiyle– gerçekleştirmiş ve böylelikle bir kişinin üstesinden gelemeyeceği bu ağır yük cemaatin omuzlarına yüklenmiş olacaktır. Evet, bundan sonra, istihraçlar, istinbatlar ve içtihadlar hep o işin uzmanı insanların bir araya gelmeleri neticesinde kollektif şuurla yapılacaktır.

Bu açıdan da, ilim ve bilgi birikimi itibarıyla da bir mü'minin kendini yeterli görmesi ve “Artık ben kendime yeterim” şeklinde düşünmesi mümkün değildir. Hatta, dinî ilimlerle uğraşan kimselerin, “Şu kitapları okuduk, şimdi de bunları mütalaa ediyoruz; bu atmosferin bize ilham ettiği şeyler istikametinde fikir alış-verişinde bulunuyoruz.” deyip sadece o birkaç saatlik ve birkaç senelik okumayı yeterli görmeleri onlar adına büyük bir aldanmışlık sayılır. Zira, ilim tâlibi de “hel min mezîd” kahramanı olmalı, kendisini asla yeterli görmemeli; okuma ve başkalarının yüksek fikirlerinden istifade etme kulvarında bir ömür boyu sürekli koşmalıdır.

Dahası, ilim, insanı salih amele sevketmelidir; çünkü, öğrenmek ve bilmek, insanı Allah'a yaklaştırdığı ölçüde bir kıymet ifade etmektedir. İnsan, öğrendiği her meseleyi elden geldiğince pratiğe dökmeli ve onunla Allah'a bir adım daha yaklaşmanın yollarını aramalıdır. Nitekim, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), “Kim ilim bakımından ilerledikçe zühd hayatı açısından da mesafe kat'etmezse, onun sadece Allah'tan uzaklığı artar; yani, öğrendiği onca hakikate rağmen, dünyaya rağbet etmekten ve nefsâni arzularına göre yaşamaktan vazgeçmeyen bir insan Allah'tan uzaklaştıkça uzaklaşır.” buyurmuştur.

Koşarken Ölmeli!...

Evet, kendini yeterli görmeyen bir mü'min, Allah'ın bahşettiği imkanları yine O'nun yolunda kullanıp ebedîleştirmek için gecesi-gündüzüyle hayatının her anını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır.. rıza-yı ilahî için koştururken bazen evinin yolunu unutur; kimi zaman çocuklarının simasını zor hatırlayacak hale gelir.. gelir ve sürekli salih bir amel peşinde koşar. Benim hayallerimi süsleyen Kur'an talebesi de hizmete giderken solukları tükenen, koşarken kalbi duran ve yatakta değil yolda ölen bahtiyardır. Böyle birinin vefat haberini duysam, gözlerim dolar, hicranla gözyaşı dökerim onun ardından; fakat, aynı zamanda o gözyaşları benim takdir hislerimin de ifadesi olur. Çünkü, hakikî Kur'an talebesi, kalbinin durduğunun farkına varamayacak şekilde bir küheylan gibi koşan ve kendini adadığı dava uğrunda bir vazifeye giderken yolda son nefesini veren insandır.

İşte, böyle bahtiyar bir ruh, yapıp ettikleriyle asla yetinmez; o güne kadarki koşuşunu, hareketlerini, yaptığı işleri ve vesile olduğu onca güzellikleri kâfi saymaz. Allah'ın bahşettiği imkanları tam olarak değerlendirememiş olmanın endişelerini taşır. Yaptıklarını unutup yapabileceklerine yönelir ve “Daha yok mu?” deyip yeni vazifelerin altına girmeye âmâde bulunur. Samimiyet ve faziletin remzi böyle bir insan, ne kabiliyetleriyle, ne aklıyla, ne mantığıyla, ne ortaya koyduğu eserleriyle ve ne fütühatlarıyla... kendisini asla yeterli görmez.

Şunu da unutmamak lazımdır ki, iradenin mevcudiyetini kabul etmek, onun hakkını verme azmi, cehdi ve gayreti içinde bulunmak ve Allah'ın verdiği o temayülü sonuna kadar kullanmak başka bir meseledir; insanın kendine güvenmesi, kendini her şeye yeterli görmesi ve Allah'a ait bir vasıfla kendisini vasfetmesi daha başka bir meseledir.

Hakiki mü'min, bir yandan, Cenâb-ı Hakk'ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma” der. Nefsine değil, Cenâb-ı Hakk'a güvenir. Nefsini ve nefsânî duygularını en azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah'ı bilir. Onun güven ve itimâdı sadece Allah'adır.

Gerçekten inanan insan, “Rabbenâ aleyke tevekkelnâ ve ileyke enebnâ ve ileyke'l-masîr” der; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir; –hâşâ– tavır ve davranışlarıyla da olsa, “Aleyye tevekkeltü ve aleyye enebtü...” deme ve “Kendi kendime güvenip dayandım, zâtî güç ve kuvvetime yöneldim!...” şeklinde Firavunca bir iddiada bulunma gaflet ve dalaletine düşmez. Çünkü, böyle bir iddia ve kendini yeterli görme, bir yönüyle Allah'a karşı muarazanın ifadesidir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 13 Dec 2012 14:54:38 +0200
Kostümlerin En Güzeli http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/435-kostumlerin-en-guzeli http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/435-kostumlerin-en-guzeli

Namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak veya Kur'an-ı Kerim'i elle tutmak için abdestli olmak farzdır; Kabe'yi tavaf etmek için alınan abdest vacip; ezan okumak, kâmet getirmek ve din ilimlerini okuyup okutmak gibi maksatlarla abdest almak ise menduptur; yani, din kat'î olarak emretmese de yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir. Ayrıca, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) her zaman abdestli olmaya özen gösterdiği ve abdest almadan hiçbir iş yapmadığı malumdur; bu itibarla da, müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.

Hadesten Tahâret

Abdest tabiri, su manasına gelen “âb” ile el demek olan “dest” kelimelerinden teşekkül etmiş Farsça bir isimdir. Bu kelimenin Arapça'daki karşılığı ise “vudû”dur. Güzellik ve temizlik manalarını ihtiva eden vudû kelimesi, ibâdete niyetlenen insanın, kalbini mâsivâ düşüncesinden kurtarıp manevî duygularla donatmasını ve el-ayak gibi azalarını yıkayıp iyice temizlemesini, böylece hem ruh hem de beden itibarıyla arınıp güzelleşerek dergâh-ı ilahîye çıkmaya hazır hale gelmesini ifade etmektedir.

Bildiğiniz gibi, namazın şartlarından biri de “hadesten tahâret”tir. Hadesten tahâret, hükmî kirlilik sayılan abdestsizlik halindeki bir kimsenin abdest alması ve guslü gerektiren bir durumdaki insanın da gusül etmesi (boy abdesti alması) demektir. Abdest ve gusül, maddî kirleri giderme ve beden sağlığını koruma gibi pek çok zâhirî faydayı içinde bulundursa da esas itibarıyla “taabbüdî”dir; yani, sırf Allah emrettiği için yerine getirilen ve bilemeyeceğimiz başka hikmetlere de mebnî olan dinî muhtevalı ve ibadet niyetine bağlı bir temizliktir.

Allah Teâlâ, “Ey iman edenler! Namaza kalkmak istediğinizde, yüzlerinizi ve ellerinizden dirseklerinize kadar kollarınızı yıkayın. Başınızı meshedip, topuklarınızla birlikte ayaklarınızı da yıkayın..” (Mâide, 5/6) mealindeki ayetle abdesti teşrî kılmıştır. Kulluğun en önemli şiarı olan namazdan önce abdest almanın farz olduğunu bildiren bu ayetin devamında Cenâb-ı Hak, şayet insan cünüb ise ilk fırsatta gusletmesini, yani tastamam yıkanıp boy abdesti almasını, su bulamadığı takdirdeyse toprakla teyemmüm yapmasını emretmiş ve ancak ondan sonra namaza durabileceğini belirtmiştir.

Amelleri Mülahazalar Derinleştirir

Evet abdest, namaz yolunda ilk ikaz ve birinci hazırlıktır. Ne var ki, onun istenilen semereyi verebilmesi insanın mülahazalarındaki derinliğe bağlıdır. Aslında insan, duygu ve düşüncelerindeki samimiyet ölçüsünde, yaptığı bütün işleri derinleştirebilir ve başından geçen her hadiseye bambaşka bir mahiyet kazandırabilir. Mesela, maruz kaldığınız bir belaya öyle ya da böyle katlanırsınız. Fakat, o belayı mecburen tahammül etmeniz gereken, sıradan bir musibet olarak görürseniz, o esnada çektiğiniz acıları ve yaşadığınız sıkıntıları o yanlış telakkinizin darlığına hapsetmiş olursunuz. Şayet, o musibetin dış yüzüne takılır kalır ve arka planına dair bazı meseleleri hiç düşünmezseniz, hem o hadiseyi içinde bulunduğunuz zamana sıkıştırmış ve böylece hayatınızı daraltmış, hem de bin bir ızdırabı boşu boşuna çekmiş sayılırsınız.

Oysa, daha musibetle karşı karşıya geldiğiniz ilk andan itibaren onu bir arınma vesilesi ve sevap kazanma fırsatı olarak değerlendirmeniz de mümkündür. Şayet, belanın ötesinde onu vereni görebilir ve kainâtta meydana gelen hiçbir hadisenin başıboş ve manasız olmadığını düşünürseniz, içinizde rıza yörüngeli bir sabır duygusu hasıl olur. Hemen Cenâb-ı Hakk'a teveccüh eder ve dergâh-ı uluhiyetle irtibata geçersiniz. O'nun her şeyi duyup bildiği ve her işinde binlerce hikmet bulunduğu mülahazasıyla “Hoştur bana Senden gelen / Ya hıl'atü yahut kefen / Ya taze gül, yahut diken / Lûtfun da hoş, kahrın da hoş” dersiniz. Karşı karşıya kaldığınız o bela beyninize bir balyoz gibi inse ve belinizi bükse de, “Demek ki günah ve hatalarımdan arınmam ve ciddi bir metafizik gerilime ulaşmam için bu sıkıntıları çekmem lazımmış; zaten benim kusurlarıma da ancak böyle bir dert keffaret olurdu; Rabbim, Senden gelen bu musibete de razıyım; yeter ki beni affet!” der ve mecbur olduğunuz için değil Cenâb-ı Allah'tan geldiğine inandığınız için gönül hoşnutluğuyla sabredersiniz. Bu sayede, öyle bir musibeti bile çok iyi değerlendirmiş ve engin mülahazalarınızla onu da derinleştirmiş olursunuz. Hatta, bu hislerinizi açığa vurmasanız ve hiç dile getirmeseniz de, gayet yumuşak bir tavır ortaya koymanız ve sabrınızı halinizle ifade etmeniz bile içinizde bir huzur esintisinin hasıl olmasına zemin hazırlar ve o çirkin yüzlü hadise bir musibet olmaktan daha ziyade bir mağfiret vesilesine dönüşür.

Kostümlerin En Güzeli

İşte, namazı daha derince duyabilmek için de henüz abdeste teşebbüs ederken aynı gönülden mülahazalarla dolu olmak gerekir. “Allah'ım, Senin huzuruna dünyevîliklerden arınmış bir insan olarak çıkmam için bana abdest kurnasını işaret ettin; bu işaret ve emrine binâen abdest alıyorum. Şayet, ‘Namaza durmadan önce yedi defa deryaya dalman lazım' demiş olsaydın, ben onu da yapardım.” deyip abdesti Cenâb-ı Hakk'ın emri olan bir vazife bilmek ve onu Allah Teâlâ'nın tayin ve tespit ettiği bir nevî ibadet kostümü şeklinde değerlendirmek icap eder. Çünkü, abdestin ne ifade ettiğini, nasıl bir temizliğe vesile olduğunu ve bizi misal âlemi itibariyle hangi hüviyete büründürüp nasıl güzelleştirdiğini sadece O bilir ve O görür. Bir de, O'nun izniyle mele-i âlânın sakinleri ve hafeze melekleri görürler. Dolayısıyla, Hazreti Rahman, “matlûp keyfiyet şudur” deyip bize emir buyurduğu temizlenme tarzı ne ise ve bizi nasıl görmek istiyorsa, onu o şekilde kabul edip uygulamak mü'min olmanın gereğidir. Abdestin va'd ettiklerine ulaşabilmenin ilk şartı da, ona her şeyden önce sırf Allah emrettiği için değer vermek ve maddî-manevî temizleyiciliğine inanıp onu dinin belirlediği esaslar çerçevesinde ele almaktır.

Abdestin manevî kir ve lekeleri de yuyup yıkayan bir temizleyici olduğunu vurgulayan Rasûlü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bir mü'min abdest alırken yüzünü yıkayınca, gözüyle işlediği bütün günahlar yanaklarından damlayan o su ile –veya suyun son damlasıyla– dökülür gider; ellerini yıkayınca elleriyle yaptığı hataların vebali abdest suyuyla beraber düşer kaybolur; ayaklarını yıkayınca da harama yürümek suretiyle ayaklarının sebep olduğu bütün günahlar parmaklarının ucundan süzülen en son damlayla akıp tükenir. Böylece, eksiksiz abdest alan bir kul, günahlarından bütün bütün arınmış ve temizlenmiş olur.” (Müslim, Taharet 32) Demek ki, sağdan-soldan üzerine bulaşan maddî kirleri temizleyen insan, abdest sayesinde, manevî lekelerden de arınmış, huzur-u Kibriyâ'ya en uygun ibadet kisvesine bürünmüş ve Hazreti Sultan'nın yüce dergahına çıkmaya tam hazırlanmış olur.

Evet, abdest adeta huzura çıkmak için giyilmesi gereken en uygun kostümdür. Âdâbına riayet edilerek tastamam alınan bir abdest o kostümü eksiksiz, arızasız ve en şık bir şekilde giyinmek, namaz isimli kabul salonuna girmek için hazır hale gelmek demektir. Kim bilir, abdestin kare kare misal âlemine aksedişine şahit olsak, mülahazaların enginliğine ya da sığlığına göre ötelere ne kadar farklı kılık kıyafetlerin yansıdığını görürüz; belki de, bir yandan, onu ibadet neşvesi içinde ele alan insanın abdestinin ne güzel bir kaftana dönüştüğünü, diğer taraftan da, abdesti, ibadet maksadıyla yapılsa da sıradan bir el-ayak yıkama gibi gören kimsenin elbisesinin yırtık pırtık bir vaziyette olduğunu müşahede ederiz.

Kalb Huzuruyla İbadet Etmek İçin

Diğer taraftan, namaza duracak insanın önce abdest kostümünü giyinmesi gerektiği gibi, kalbini ibadetin ruhundan uzaklaştırabilecek bütün meşgalelerden de âzâde olması icab eder. Onun içindir ki, insanın sıkıştığı bir durumda namaza durması çirkin görülmüştür. İnsan, evvela, atması gerekli olan şeyleri atmalı, ibadet turnikesine sadece ibadet duygusuyla girmeli ve kendisini meşgul edebilecek bütün menfi tesirlerden kurtularak namaza öyle durmalıdır. Zaten, fıkıh kitaplarında bu mesele ele alınırken hüküm kalbin meşgul olup olmamasına bağlanmış ve şayet insan tuvalete gitme ihtiyacı içinde ise onun namaza durması mekruh sayılmıştır. Çünkü, kalb ve zihin bir işle meşgulken diğer bir işe konsantre olamaz. Zihni bir ihtiyaca yoğunlaşan insanın ikinci bir meseleye teksîf-i himmet etmesi çok zor, hatta imkansızdır. Dolayısıyla, böyle bir ihtiyaçla meşgul olan kimsenin namazı şuurluca kılması, onun hakkını vermesi ve ibadetini derince duyması mümkün değildir. Dahası, öyle bir vaziyette namaza durmada, namaza hakaret de söz konusudur; zira o, hemen geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. Namaz, hemen aradan çıkarılıversin diye değil, hem o anı nurlandırsın hem de bütün hayatı aydınlatsın diye vardır. Bütün bu hususlardan dolayıdır ki, Vehbe Züheylî gibi bazı fıkıhçılar, abdeste niyetin daha ıtrahâta gidilirken yapılmasını uygun bulmuşlardır. Çünkü, böyle bir niyet sayesinde, huzur-u kalble namaz kılmak için yapılan bütün ön hazırlıklar ibadet kategorisinde değerlendirilir; abdest öncesi hazırlıklardan başlayıp namaza durma anına kadar geçen her merhale insana sevap kazandırır.

İbadet havasına bürünme ve namaza konsantre olma açısından da abdest çok önemlidir. Ne havanın soğukluğu ne de sıcaklığı, bir mü'minin tastamam abdest almasına mani değildir. Şartlar nasıl olursa olsun, o bir yolunu bulur ve miraca yükselecek bir yolcu edasıyla maddî-manevî temizliğe koyulur. Daha ellerini suyun altına götürürken, çoktan Rabbin mehafet ve mehabeti altında bir ibadeti eda ediyor olma havasına girer ve dünyaya ait fuzûlî sözleri terk eder. Sonra da, her uzvunu yıkayışıyla biraz daha mesafe alır, farklı bir aydınlık idrak eder ve daha ayrı bir canlılığa erer.. abdest esnasında okunan duâları bilir ve zikrederse ya da onların ihtiva ettiği manaları zihninden geçirip bir de o yüce duygularla Cenâb-ı Hakk'a yönelirse, işte o zaman bütün bütün ruhânîleşir ve bambaşka bir metafizik gerilim içine girer.

Abdest Dualarının Öteleri İkazı

Abdest dualarını okumak, abdestin âdâbına (edeplerine) dahildir. Fıkıh ıstılahında edep; işlenmesine sevap terettüp eden ve dînen matlup kabul edilen ama terkine zemm taalluk etmeyen bir amel demektir. Yani, yapılması sevap olan, fakat, yapılmaması da günah sayılmayan amele “edep” denir. Aslında, abdest duaları, bizzat Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'den rivayet edilen dualar değildir ama öz itibarıyla O'nun mübarek sözlerine varıp dayanmaktadır. Bunlar, selef-i salihînin bazen ilavelerde bulunarak bazen de biraz kısaltarak, zaman zaman daha farklı ifadelerle seslendirdikleri dualardır. Fakat, şu muhakkaktır ki, Hak dostlarının dilinden dökülen ve onların engin mülahazalarının seslendirilmesinden ibaret olan bu içli niyazlar, okuyan kimseleri çok farklı iklimlere çeker götürür, gönüllerini en samimi hislerle doldurur ve içlerini ibadet aşk u şevkiyle donatır.

Samimi bir kul, abdeste başlarken, dergâh-ı İlâhî'den kovulmuş ve sonsuz rahmetten nasipsiz kalmış şeytandan Allah'a sığınır; her zaman olduğu gibi abdeste de, engin rahmet sahibi ve yegâne merhametli Rahmân ü Rahîm'in adıyla başlar. Sonra, suya temas ederken, İslam nimetinin büyüklüğünü düşünür, onu bir ışık kaynağı ve manevî lekelerden kurtulma vesilesi kılan ve suyu da maddî kirlerden arınmak için tertemiz bir nezafet vasıtası yapan Allah'a şükreder. Mazmaza (ağıza su verme) anında, “Allah'ım, Kur'ân-ı Kerim'i okuma, Seni her zaman gönülden anma, Sana layıkıyla hamd ü senâda bulunma ve en güzel şekilde kulluk yapma hususlarında yardımını istirham ederim. Allahım, bana Rasûl-ü Ekrem'in havzından kana kana içmek nasip eyle; öyle içeyim ki bir daha da ebediyyen susamayayım.” der, avuç avuç Kevser yudumlayacağı bir güne erişme ümidiyle dolar. İstinşak (buruna su verme) sırasında, daha dünyadayken ötelerin râyihâsını duymayı diler, ahirette de Cennet'in kokusunu koklamak ve onun nimetlerinden rızıklanmak için dua eder. Yüzünü yıkarken, “Allah'ım, dostlarının yüzlerini ağartıp nurlandırdığın, hasımlarının çehrelerinin ise kapkara olduğu gün yüzümü ağart, beni de nurlandır.” diyerek bir kere daha nazarlarını Cuma yamaçlarına diker.

Ondan sonra yıkadığı ya da meshettği her uzuvla beraber ayrı bir isteğini daha dile getirir: Hesap gününde muhasebesinin kolaylaştırılmasını, amel defterinin sağ taraftan verilmesini, saçının ve cildinin ateşten korunmasını, Cenâb-ı Hakk'ın arşının gölgesinden başka sığınılacak bir yer bulunmayan mahşer gününde Arş-ı A'lâ'nın himayesine alınmayı, hayat boyunca sadece faydalı sözleri dinleyip en güzeline uyanlardan olmayı, Cehennem ateşinden âzâde kılınmayı, ayakların kaydığı o gün Sırat köprüsünde ayaklarının kaymamasını ve Cennet'e yürürken yolda kalmamayı talep eder. Abdesti tamamlarken, “Allahım, sa'y ü gayretimi bol bol ihsanlarla mükafatlandır; günahlarımı mağfur eyle, beni bağışla; amellerimi makbul kıl, bana kârlı bir ticaret lütuf buyur ve hiç zarar ettirme.” der; sürekli tevbe eden ve temizliği tabiatının bir yanı haline getirip günahlarından arınan kullardan olmayı diler.. ve böylece, abdestin her safhasında bu mülahazalara bağlı kalan bir insan adım adım tam bir konsantrasyona yürür.

Metafizik Gerilimde Zirveye Doğru

Abdest suyuyla beraber günahlarının da döküldüğüne inanan mü'min, abdestle kazandığı metafizik gerilimi ezân-ı Muhammedî'yi dinlerken de devam ettirir, hatta daha da artırır.. ezanı müteakiben bir de sünnet namaz kılarak derinlik içre derinliğe ulaşır. Madem, sünnet ve nafile namazlar “cebren linnoksan”dır; yani, farz namazlardaki noksanları tamamlar, eksiği gediği giderir.. ve madem Cenâb-ı Hak nafileleri edâya ekstradan bir yakınlık va'dinde bulunmuş; “Kulum Bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevgili olan bir amelle yaklaşamaz. Farzları eda eden kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki, nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli... olurum.” demiş.. işte o, bunları düşünerek ve sürpriz bir yakınlık talebini haliyle seslendirerek sünnet namazı tamamlar. Böylece, konsantrasyon adına çok önemli bir adım daha atmış, namazla bütünleşme yolunda son mesafeyi de katetmiş ve farzı kılmaya hazır hâle gelmiş olur.

Böyle dikkatli ve hassas bir kul için, namazı bekletme hiç söz konusu değildir, her zaman namazı bekleme esastır. O, namazdan, hatta ezandan evvel abdestini alıp “Tam tekmil hazırım Allahım! Sen bana teveccüh buyurduğun an, nazarlarımın Sana müteveccih olduğunu göreceksin.” duygusuyla gerilmiş olarak “Haydi, şimdi huzuruma çıkabilirsin” komutunu bekler; bekler ve bir dizi hazırlıktan sonra iyice heyecana gelmiş vicdanıyla adeta “Seccadem neredesin!” der. Zaten, abdest öncesinden başlayıp ezan ve sünnet namaza kadar sürüp giden hazırlıklar silsilesinde insan böyle bir metafizik gerilimi yakalayamamışsa, o işte bir eksiklik var demektir. Fakat öyle olsa da, farzdan önce kâmet getiren müezzin, insanı ibadet düşüncesinden alıkoyup mâsivâullaha çeken her şeye son darbeyi indirir ve böylece konsantrasyonunu tamamlayan kul, en derin mülâhazalarla “Allahü Ekber” deyip namaza durur.

Konsantrasyonu Yakalamada İradenin Rolü

Meselenin bir diğer yanı şudur: Asr-ı saadette, yüce dinimiz İslam'ın emirleri birer semavî mâide (sofra) gibi ter ü tâze iniyordu. Sahabe efendilerimiz her gün farklı farklı ibadetlerle tanışıyorlardı. Mesela, bir gün namazı öğreniyor, ertesi gün ezanı duyuyorlardı. Ezan kulaklarında tın tın edip içlerine bambaşka bir ürperti ve heyecan salınca, namazı da işte o huzurla kılıyorlardı. O dönemin müslümanları, duyup öğrendikleri her meseleyi böyle orjinal, çok süslü ve pek câzip buluyor; bu göz alıcı güzelliklerin cazibesine kapılıyor ve adeta büyüleniyorlardı. Onlar, her an gökler ötesinden haber alıyor, her gün yeni bir sürprizle karşılaşıyor ve bir nevi kesintisiz sürprizler kuşağında yaşıyorlardı. Sürekli yeni bir sûre ya da ayet duyuyor, dinliyor; onunla yunuyor, yıkanıyor ve böylece ulvî hislerle donanıyorlardı. İşte, o semavî ve ilahî donanımla da Allah'ın huzuruna çıkıyorlardı. Dolayısıyla, onlar, metafizik gerilim elde etmek, gereken konsantrasyonu yakalamak ve ibadete hazır hale gelmek için ziyade bir cehd ve gayrete ihtiyaç duymuyorlardı. Sürekli maiyyet solukladıkları için farkına varmasalar da gayr-i irâdî olarak sürekli öteler düşüncesiyle ve manevî duygularla dolu bulunuyorlardı; “Şimdi huzura varma zamanı!” dedikleri an bütün hislerini ve latifelerini ibadet üzerine yoğunlaştırabiliyorlardı. Bundan dolayıdır ki, daha abdeste yönelirken Hazreti Ali Efendimiz'de bet beniz kalmıyor, yüzü sapsarı kesiliyordu. Kendisine “Yâ İmam! Bu ne hal?” diye soranlara “Daha ne olsun ki, biraz sonra Rabbim'in huzuruna çıkacağım!” cevabını veriyordu.

Fakat bize gelince; semânın sağanak sağanak vahiy boşalttığı asr-ı saadetten uzak bulunduğumuzdan dolayı, o konsantrasyonu ve manevî donanımı gayr-i iradî olarak elde edemeyiz. Bu itibarla da biz, o asırla aramızda bulunan uzaklığı, cehdimizle, gayretimizle ve iradedeki zirekliğimizle (uyanık ve kararlı durmamızla) aşmak zorundayız. Dinin özündeki orijinalliği iradî olarak mülahazalarımızı canlandırmamız ve tetiklememiz sayesinde duymaya çalışmalıyız. Sahabe ve selef-i salihîn efendilerimizin yaptığı gibi en ulvî duygularla ve engin mülahazalarla namaz kılmak istiyorsak, bu konuda da irademizin hakkını vermek mecburiyetindeyiz. Evet, biz, her zaman temiz duygu ve düşüncelerle dolu olmaya bakmalıyız; namaza yürürken de, abdest öncesinden başlamak suretiyle hep bu nezih mülahazalar istikametinde yol almalıyız. Mesela, namaza durmadan önceki son sözlerimizi mutlaka sohbet-i Cânan etrafında örgülemeliyiz; yürekleri şahlandırmaya mâtuf, O'nunla alakalı bir mevzu hakkında konuşmalıyız. Allah dostlarının namazla alakalı dile getirdikleri hususları düşünmeli ve böylece, iradî olarak his ve fikirlerimizi namaza kilitlemeliyiz.

Bu zaviyeden, bizim masivâdan uzaklaşmamız ve güzelce hazırlanarak namaza yoğunlaşmamız oldukça zor görünüyor. Fakat, unutmamak lazımdır ki, bir işte ne kadar çok meşakkat bulunursa ve o şey ne kadar zor tahsil edilirse, onda o kadar çok sevap vardır. Bundan dolayı, “Bikadri'l-keddi tüktesebü'l-meâlî - Meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir.” sözü darb-ı mesel olmuştur. Evet, ne kadar zorlu işlerle meşgul olursak, ne kadar aşılmaz, sarp tepelere tırmanırsak, mükafatımız da o kadar büyük olur. Dolayısıyla, güzel hislerle dolma ve ibadetleri tam duyma yolunda, iradî olarak zorluklarına katlanıp tastamam alacağımız bir abdestin mükafatı da o ölçüde büyük olacaktır.

Şadırvan Başındaki Rûhânîler

Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) ashab-ı kirama “Allah'ın, hatalarınızı silip temizlemeye ve sizi derece derece yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri söyleyeyim mi?” dedikten sonra şunları saymıştır: (Şartların alabildiğine ağırlaştığı ve) abdestin zorlaştığı durumlarda, zahmetine rağmen eksiksiz abdest almak, mescidle (ev arasında gelip) gidip çok yol yürümek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemeye koyulmak.. Peygamber Efendimiz, bunları saydıktan sonra da şu ilavede bulunmuştur: “İşte (ribat) sınır boylarında nöbet tutma seviyesinde kendini Hakk'la irtibatlandırma budur.” (Müslim, Taharet 41) Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hadis-i şerifte abdest almayı “isbağ” kelimesiyle ifade etmiştir ki, bu kelime, abdestin gereklerini eksiksiz ve tastamam yerine getirmek, ağıza ve buruna dolu dolu su vermek, elleri ve ayakları iyice yıkamak demektir. Hadiste kullanılan diğer bir ifade de “ale'l-mekârih” sözüdür; bu da, bütün zorluklarına rağmen, soğuk-sıcak demeden suyun başına koşup tastamam abdest almak manasını ihtiva etmektedir.

Şartlar ne olursa olsun abdest alma meselesi ve arz ettiğim bu nebevî söz bana hep Erzurum'un kışında, her yanı donmuş şadırvanın başında, buz tutmuş kurnalardan akan sopsoğuk suyla abdest alan insanları hatırlatır. O namaz yolcularının, insanın içine işleyen uhrevî halleri bugünkü gibi gözümün önüne gelir. Her tavır ve davranışlarından Cenâb-ı Hakk'a tam inanmışlık dökülen ve O'na ait gizli bir kısım fısıltılar duyulan bu samimi kulların iç çekişlerinin su çağıltılarına karışıp Allah'a yükselişi hatıralarımda hâlâ capcanlıdır: Bambaşka uhrevî bir edayla kollarını sıvayıp, paçalarını katlar ve muslukların başına geçerler. O esnada hava o kadar soğuktur ki, parmaklarına değen su dirseklerine gelene kadar neredeyse buz bağlar. Dışarının soğuğu suyun sertliğiyle birleşince, daha ellerini yıkarken bütün hücreleriyle tir tir titrerler. Hele bir de o titremeye iç titreme de inzimam edince ötelerle irtibatın sesi soluğu olduğuna şeksiz şüphesiz inanacağınız bir ses yükselir semaya: "Allâââhümmme, a'tınîîi kitâabîîi biyemîiinîiii ve hâasibnîii hisâaben yesîirâaa – Allah'ım, hayatımın hesabını soracağın gün muhasebemi kolaylaştır ve amel defterimi sağ tarafımdan ver!” diye inlerler. Biraz soğuk bağırtır onları; zira, “ale'l-mekârih” sözüyle ifade edilen zorluk işte bu türlü meşakkatlerdir; fakat, o soğuktan başka onları inleten bir sebep daha vardır ki o da olabildiğine mahrem bir kısım hislerle ebedî mihrablarına kilitlenmeleridir.

Evet, mü'minler her şeyle imtihan oldukları gibi böyle bir mekârihle de imtihan olduklarının farkındadırlar. Kulluk karnelerindeki bir kısım boşlukları o konsantrasyon cehdiyle ve tamamıyla O'na yönelme gayretiyle dolduracaklarına inançları tamdır. İşte, bu iman ve inançla abdeste de bambaşka bir kıymet verir ve onu yedi hatta yetmiş veren bir tohum gibi değerlendirirler. Amel defterlerine bir abdest yazdırırlar ama -bazen toprağın bağrına atılan tek tohumdan yediyüz başak çıkması gibi- kat kat fazlasıyla mükafat görecekleri ümidini taşırlar. Neden olmasın ki, “Zâlike fadlullahi yü'tîhi men yeşâ - Bu Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine ihsan eder.” (Hadid, 57/21)

Cennet Kapılarının Anahtarı

Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Âdâp ve erkânına uymak suretiyle abdest alıp kıbleye dönerek, “Eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû” diyen bir kul için cennetin kapıları açılır; o, cennet kapılarının dilediğinden içeri girer.” (Müslim, Taharet 33) buyurmuştur. Belki, böyle büyük bir mükafatı abdest alan herkesin elde etmesi pratik itibarıyla söz konusu değildir; çünkü, her mü'minin, namaz yolunda aynı derin mülahazalarla dolması ve abdesti kendi enginliğiyle duyması mümkün olmayabilir. Fakat, abdest sayesinde böyle bir mükafata nâil olmak potansiyel olarak hemen herkes için mevzubahistir ve kendilerine Cennet'in bütün kapıları açılacak olan bu tali'lilerin abdestin hakkını veren kimseler arasından seçileceği muhakkaktır.

Baştan bu yana arz etmeye çalıştığım hususlardan dolayıdır ki, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), her vakit namaz için ayrı ayrı abdest almıştır. Hatta, Mekke fethine kadar bir abdestle iki vakit namaz kılmamıştır. Sahabe Efendilerimiz de, kıyamet gününde ak alınlı, aydın bakışlı, eli-yüzü tertemiz ve vicdanı göktekilerin iç âlemleri kadar nezih olmanın yolunun namaz ve namaz öncesi amellerden geçtiğine inanmış ve hep bu inanç üzere yaşamışlardır. Mesela, Ebû Hüreyre (radiyallahu anh) abdest alırken ellerini neredeyse omuzuna kadar, ayaklarını da dizlerine kadar yıkamayı itiyad edinmiştir. Kendisine bunun sebebi sorulunca da, “Ben Rasûlullah'ın, ‘Ümmetim kıyamet günü çağrıldıkları vakit, âzâlarındaki abdest izinden dolayı nur gibi parlar halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa nurunu artırsın.' dediğini duydum” cevabını vermiştir. Diğer bir rivayete göre de, Peygamber Efendimiz'in “Mü'minin zineti, abdest suyunun ulaştığı yere kadar yükselir” buyurduğunu nakletmiştir.

Peygamber Kardeşlerinin Alnındaki Nur

Secde ve abdest uzuvlarındaki emarelerle öndekilerden de önde olma ve ötede Peygamber Efendimiz tarafından tanınma meselesi bir başka hadis-i şerifte şöyle bir müjdeyle anlatılmaktadır: Bir gün, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), cennet koridoru diyebileceğimiz Baki' kabristanına gidip orada medfun bulunan kutlu insanları ziyaret etmiş; “Selâm size ey mü'minler diyarının sakinleri! İnşaallah bir gün biz de size katılacağız.” buyurmuştu. Daha sonra da “Kardeşlerimi görmeyi çok arzu ederdim.” demişti. Bunun üzerine ashab-ı kiram, “Ya Rasûlallah, biz, Senin kardeşlerin değil miyiz?” diye sorunca, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Siz benim ashabımsınız; kardeşlerim ise henüz gelmediler; onlar sonra gelecekler.” cevabını vermişti. Bunun üzerine sahabe efendilerimiz “Ümmetinden henüz gelmeyenleri ötede nasıl tanıyacaksın ya Rasûlallah?” dediklerinde, o Şefkat Peygamberi şunları söylemişti: “Düşünsenize; bir adamın alnı ak ve ayağı sekili atları olsa ve onlar yağız ve doru atların arasında bulunsa, o adam kendi atlarını tanıyamaz mı? İşte benim kardeşlerim abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak gelecekler. Ben havzın başına onlardan önce varacak ve tanıdıklarımı tutup yanıma alacağım.” (Müslim, Taharet 39; İbni Mâce, Zühd 36) buyurmuştu.

İşte, abdest hem bu dünya hem de öteler hesabına çok büyük mükafatlar va'd etmektedir. Fakat, onun va'd ettiklerine ulaşmak için aşılması gerekli olan bir sarp yokuş vardır. O yokuşun geçilmesi ise insanın iradesine bağlanmıştır. Demek ki, bu mevzuda kullara düşen vazife, ibadet konsantrasyonunu yakalama adına irâdî bir cehd ve gayret göstermektir. Başlangıç itibarıyla zor ve ağır gelmesine, beraberinde bir kerâhet bulunmasına ve bazen şartların çok elverişsiz bir hal almasına rağmen dişinizi sıkıp sabretmeniz sayesinde zamanla abdestten öyle bir lezzet alırsınız ki artık onu gözünüzün nuru sayar ve hiçbir şeye değişmezsiniz. “Bismillah” deyip yola çıktıktan ve sabırla o sarp yokuşu aştıktan sonra onun öyle bir tadı, öyle bir lezzeti ve öyle bir şivesi ile karşı karşıya gelirsiniz ki, abdest ve namaz arası dokuduğunuz mekiğin hiç bitmemesini dilersiniz. Şahsen, hata ve kusurlarımdan dolayı olsa gerek, abdesti ve namazı derinlemesine duyduğumu söyleyemem. Fakat, bazen bunlar sayesinde içime esip gelen ve meltem gibi bütün benliğimi saran öyle bir ruh haleti oluyor ki tariften acizim. Benim öyle bir halet-i rûhiyeye liyakatim olduğunu hiç zannetmiyorum; herhalde Rabbim “duyup ifade edeyim, dolayısıyla başkalarını da şevklendireyim” diye nasip ediyor. Size kasemle teminat veririm; bazen başımı secdeye koyduğum zaman içimden diyorum ki, “Keşke bu secde hiç bitmese, alnımı yerden hiç kaldırmasam!” Rabbimin huzurunda yüzümü yere sürdüğüm o dakikalarda o hal üzere altmış sene durabileceğimi düşünüyor ve bütün rûh u cânımla o ânın hiç bitmemesini istiyorum.

Evet, abdest, kulun diğer ibadetlere mânen ve rûhen hazırlanmasına ve bu ibadetlerden azamî verim elde etmesine yardımcı olan kıymetli bir vesiledir. Abdest almak isteyen kimse daha hazırlığa başlarken ona niyet ederse, hem abdestten hem de ona hazırlık için yaptığı bütün fiillerden dolayı sevap kazanır; çünkü, bunların herbiri ibadete vesile olması cihetiyle bir çeşit ibadet olur. Diğer taraftan, abdestin, vücuttaki kinetik enerjiyi dengeleme ve insana streslerini yenme imkanı sağlama gibi bizim için mahfuz ve müsellem olan daha pek çok talî faydası da vardır ama mevzunun çerçevesini aştığı için onları başka bir fasla bırakmak herhalde daha uygun olsa gerektir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 06 Dec 2012 16:16:00 +0200
Ya Fişleyenleri de Fişlerlerse! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/434-ya-fisleyenleride-fislerlerse http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/434-ya-fisleyenleride-fislerlerse

Cevap: Eskiden “fişlemek” denince, akademik çalışma yapan bazı kimseler aklıma gelirdi. Çünkü, bir profesör arkadaşımız kariyer yapanların çoğunun durumunu anlatırken meseleyi esprili bir şekilde ele alır; “Kitapların fihristlerine bakarlar, konularına göre onları tasnif ederler, sonra birer birer fişlerler, sonra alt alta getirip işlerler ve nihayet bu fişleyip işlemelerinden kitaplar meydana getirirler.” derdi. Fakat, üzerinde çalıştıkları mevzuyu elli defa hallaç etmemiş, içlerine sindirememiş ve bilgi havuzlarına yerleştirememiş bu insanların, hafızalarında bir şey olmadığından ve bilgiler sadece o fişlerde kaldığından dolayı tezlerini savunacakları jüri önünde bile takılıp kaldıklarını söylerdi. İşte, fiş ve fişleme dendiğinde, daha ziyade, o arkadaşımızın “mütefeşfişûn” (!) diye adlandırdığı fişlemeyi meslek edinen bir kısım sözde ehl-i ihtisası hatırlardım.

Sizin sorduğunuz fişlemeye gelince; onu düşününce daha ziyade aklıma despotlar, tiranlar ve firavunlar geliyordu. Çünkü, kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerine benzemeyen kimseler hakkında dosyalar oluşturanlar, onları tespit edip haklarında idam fermanı imzalayanlar ve “karşı cephe” gördükleri bu insanlara asla hayat hakkı tanımayanlar Stalin gibi, Lenin gibi zorbalardı. Fişlemek Nazi liderinin işiydi, Mussolini'nin işiydi. Eski devirlerde de Ramsesler, Amnofisler, İbn Şemsler insanları fişliyorlardı. Zira, onlar herkesi kendilerine benzetmek istiyor ve kendilerine benzemeyen kimseleri de önce fişliyor, sonra da onların haklarından geliyorlardı. Evet, tarih boyunca, fişlemek hep tiranların şiarı olagelmişti; dolayısıyla, bu manada fiş ve fişleme denince hep zorbaları ve firavunları hatırlar olmuştum.

Şahsen, böyle çirkin bir işin bizim nezih toplumumuzda da yapılacağına asla ihtimal vermezdim. Fişleme sistemini elinde bulunduran, şahıslar hakkında dosyalar tutup fişler oluşturmak için bir kısım gizli elemanlardan bir grup oluşturan, sonra da âlemi kendine benzetmek, kendine benzemeyen herkesi “öteki” ilan ederek dışlamak ve dolayısıyla toplumu parçalamak, bölmek, kutuplara ayırmak için uğraşan zamâne zorbalarının bizim toplumumuz gibi nezih bir toplum içinde de var olabileceğine asla inanmazdım.

Toy Delikanlılar

Gerçi belli bir dönemde, aynı fişlemeyi bazı İttihatçılar da yapmışlardı. Fakat onlar, devlet idaresinden anlamayan cahil kimselerdi. Balkanlarda bir kaç eşkiya güruhunu bastırınca o gün devlet idaresinde söz sahibi olan bazı insanların gözüne girmiş; palazlanıp güçlenmiş ve sonra da gelip kendi hükümdarlarını alaşağı etmişlerdi. Kendileri gibi düşünmeyenlere hiç müsamaha göstermeyen bu toy delikanlılar kimsenin sözlerine kulak vermemiş ve koskocaman devleti bir macera uğruna savaşa sürüklemişlerdi. Onlar bir çürük ipliğe hülya dizmiş ve “Eski ihtişamımızı istirdat edeceğiz.” hayaliyle, Almanlarla birlikte macerâvârî dünya ‎ savaşının içine atarak koca bir devletin payimâl olmasına sebebiyet vermişlerdi. Birbirini takip eden hatalar neticesinde, Osmanlı paramparça olup gitmiş ve devletler muvazenesinde denge bozulmuştu. O bir muvazene unsuruydu ve geniş bir coğrafyada huzurun teminatıydı. Onun gölgesinde hiç kimse kavgaya tutuşmaya ve kan dökmeye cesaret edemiyordu; o, bölgede hâkimken, insanlar canavarlar gibi birbirlerini yemiyordu ve etrafta kan seylapları görünmüyordu. Evet, bugün Yahudi'nin de Hristiyan'ın da, İsrailli'nin de Filistinli'nin de itiraf ettikleri bir gerçek var ki, o güçlü devlet yıkıldığı günden beri bu bölge bir daha huzuru göremedi. O gün İttihatçıların dümen suyunda giden birisi, Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, Devlet-i Aliye'ye tâbi toplumların, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde, “Abdülhamit'in Rûhâniyetinden İstimdat” dilenmiş ve ‎ pişmanlığını şöyle ifade etmişti:

    "Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?
    Feryadım varır mı bârigahına?
    Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
    Şu nankör milletin bak günahına.

    Tarihler ismini andığı zaman
    Sana hak verecek ey koca sultan!
    Bizdik utanmadan iftira atan.
    Asrın en siyasî padişahına.

    'Padişah hem zalim, hem deli' dedik,
    İhtilale kıyam etmeli dedik,
    Şeytan ne dediyse biz 'belî' dedik,
    Çalıştık fitnenin intibahına!.

    Divane sen değil, meğer bizmişiz.
    Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
    Sade deli değil, edepsizmişiz!
    Tükürdük atalar kıblegâhına!”

İşte, filozof ünvanıyla o gün ihtilalin ideologluğunu yapan şair, iş işten geçtikten sonra bunları söylüyordu. Merhum Ahmet Kabaklı, bu türlü hadiseleri naklederken “ba'de harâbu'l-basra” derdi. Bunu söylerken Arapça dil kaidelerine uymaz, bu sözdeki terkibi “harabi...” değil de “harabu...” şeklinde telaffuz ederdi. Zannediyorum, onun iğrab hatasında ayrı bir espri vardı; ona göre mesele o kadar tersti ki, orada izafet bile ismi cer etmiyordu. Evet, iş işten geçtikten sonra yapılanların yanlışlığı anlaşılmıştı ama maalesef o devirde de benzeri fişlemeler yapılmış; millet fertleri grup grup işlenmiş, fitne uyarılmış ve toplum içinde kamplar oluşmasına zemin hazırlanmıştı.

Medyaya Düşen Fişler

O gün bugündür zannediyorduk ki, bu türlü fişlemeler tarihin o karanlık dönemine gömüldü ve tamamen unutulup gitti. Heyhat ki, son zamanlarda bazı illerde en yüksek idarî amirlerden hâkim ve savcılara, milli eğitim müdürlerinden nüfus memurlarına kadar hemen herkes hakkında fişler tutulduğunu ve dosyalar hazırlandığını medyadan öğrendik. Bu insanların sadece kendileri hakkındaki değil aile ve akraba çevresiyle alakalı bilgilerin de kayda geçirildiğini ve “dinî görüşe sahip”, “sol fikirli”, “nurcu”, “çocuğunu falan okula yazdırmış”, “eşinin başı kapalı” ya da “eşi dirseklerine kadar eldiven takar” gibi notlar düşüldüğünü okuyup dinledik. Bu notların pek çoğunun gerçeği yansıtmaktan çok uzak ve çelişkilerle dolu olduğunu, mesela, iki sene önce “radikal İslamcı” (ne demekse) diye işaretlenen kimseye iki sene sonra “Maocu” dendiğini gördük. Meselenin daha da vahim tarafı, gazete ve televizyonlarda bu fişlemelerin Jandarma tarafından yapıldığına dair haberlerin yer aldığına şahit olduk.

Bu hadiseyle alakalı düşüncelerime geçmeden önce bir kere daha ifade etmeliyim ki, fişlemeler bana Lenin'i hatırlatıyor, Stalin'i hatırlatıyor. Fiş ve fişleme dendiği zaman Deli Hitler aklıma geliyor, despot Mussolini'nin resmi hayalimde beliriyor. Dahası, zihnime hücum eden bu fotoğraflar delilik gibi ortak bir sıfatta birleşiyor. Evet, bir yönüyle bunların hepsi deliydi; hatta –bağışlayın– sadece deli değil hem edepsiz idi. Keşke böyle bir delilik sadece onlara bağlı kalsaydı; akıllı gibi gördüğümüz bir milletin bazı fertleri için bu meselelerin sözü hiç edilmeseydi. Hele hele toplumun değer atfettiği bir kurumun temsilcileri, o türlü iddialara hiç mevzu olmasaydı.

Ben, insanlar hakkında çeşit çeşit fişlemelerin yapılmasına “evet” diyebilecek bir vatansever ve milletperver olabileceğine inanmıyorum. Özellikle de, bu milletin içinde yetişmiş, hakkını vere vere belli bir noktaya gelmiş, feleğin çemberinden elli defa geçmiş ve hak ederek belli bir seviyenin kahramanı olmuş bir insanın kendi valisini, kendi kaymakamını ve kendi hâkimini fişleme gibi bir aptallığa girebileceğine ihtimal vermiyorum. Onca okumuş, okumasını hayattan elde ettiği tecrübelerle değerlendirerek belli makamlara gelmiş, bir sürü akıllı insan içinde belli bir yeri, belli bir konumu ihraz etmiş ve toplumun teveccühünü kazanmış bir kimsenin, bunca avantajlı yanlarını birden bire sıfırlayabilecek böyle büyük bir aptallığa düşeceğine inanmıyorum. Bu çirkin işin bu vasıfları haiz bir ya da birkaç kişi tarafından yapılabileceğine inanmamaya da kararlıyım. Genelkurmay Başkanlığı'nın, iddialar üzerine yazılı açıklama yaptığını ve fişlere sahip çıkmadığını duydum. Fakat, bu sözlerimi Genelkurmay'ın bu konudaki tekzip, tavzih ve tashihini tasdik manasına da almamanızı dilerim. Ben, bu milletin bir ferdi olarak, belli konumun insanlarına öyle bir pespâyeliği kendi vicdanımda yakıştıramadığımdan dolayı bunları ifade ediyor ve bu çirkin işin millete güven vermesi gereken bir kesim tarafından yapılabileceğini bir türlü kabul etmek istemiyorum. Dilerim, düpedüz aptallık saydığım bu işin içinde bir yanlışlık olsun.

“Pespâyelik” ve “Aptallık” Değilse ya Nedir?

Sizin şu nezih atmosferinize de kendi üslubuma da yakışmaz ama bu fişleme işine “aptallık” ve “pespâyelik” dedim ve bunlardan daha uygun bir söz bulamadım. Neden? Çünkü, içinde yaşadığınız toplumun bazı fertlerini fişlemeniz kendi ayağınızın altını kazmanız demektir. Siz kalkar bu toplumu belli kamplara ve belli gruplara ayrırır, değişik isimler altında böler parçalarsanız; falana “ırkçı”, filana “ülkücü” derseniz; falanı “nurcu”, filanı “tarikatçı” diye adlandırırsanız milletin birlik ve bütünlüğünü paramparça etmiş ve cepheler oluşturmuş olursunuz. Dahası, eğer kulaktan duyma kuru bilgilerle, dedi-kodularla ve delilsiz iddialarla insanları mahkum etmeye kalkarsanız, dünyada mahkum edilmeyecek insan kalmaz; hatta gün gelir siz de boynunuza bir mücrim yaftası geçirilmekle karşı karşıya kalırsınız.

Ayrıca, çarşaf çarşaf ortaya serilen fişlerden anlaşılıyor ki, kimini babasının külahından, takkesinden, tesbihinden dolayı fişliyorlar; kimisini hanımının başörtüsü sebebiyle kayda geçiriyorlar; hatta “dedesinin babası şöyleydi, dayısının oğlu böyleydi” türünden iddialarla insanları karalıyorlar. Her şeyin ötesinde, bu türlü suçlamalar hukukun mantığına terstir. Hukuka göre; suçta da cezada da şahsîlik esastır. Bütün dünyada, hukuka saygılı sistemler nezdinde, “Hiç kimse bir başkasının suçundan dolayı cezalandırılamaz.” Şayet siz, dedesinden dolayı torununu, annesi sebebiyle kızını cezalandırırsanız, gayr-i hukukî hareket etmiş ve hukuk karşısında bir âsî durumuna düşmüş olursunuz. Kaldı ki, medyaya yansıyan fişlerde bir suç şeklinde kayda düşülen hususların çoğu hiçbir hukuk sisteminde suç sayılamayacak cinsten isnatlardır. Dolayısıyla da, böyle mantıksız bir işe “aptallık” demek en yumuşak bir tavsif olsa gerektir. Çünkü, belli bir seviyeyi temsil eden ve aklı başında olan insanların bunu yapmaları mümkün değildir.

Ya Sizi de Fişlerler ve Kütüklerinizi Ortaya Dökerlerse!..

Diğer taraftan, şayet siz, ona “ırkçı”, buna “ülkücü”, diğerine “turancı”, öbürüne “nurcu” ve bir başkasına da “tarikatçı” deyip bu yakıştırmaları insanları karalamak için kullanırsanız, bu defa bazıları da kalkıp sizin kütüklerinizi araştırmaya girişmezler mi? Yarın bir yerde, bir kitapta, bir mecmuada ya da bir internet sitesinde, “Falan yerdeki adam Nastûriymiş!” derlerse ne dersiniz? “Filan adam Süryâniymiş!” deyip her yere yayarlarsa ne yaparsınız? Milletin teveccüh ettiği makamları tutanlar hakkında “şu Nusayrî”, “bu Sabataycı”, “o dönme”, “öbürü Ermeni”, “diğeri Rum” şeklinde alternatif fişler oluşturulur, iddialar ortaya atılır ve bunlar kulaktan kulağa yayılırsa, ne eder ve ne cevap verirsiniz? Tekrar milletin güven ve itimadını sağlamak için elinizden ne gelir? Acaba ağzınızla kuş tutsanız o güveni yeniden elde edebilir misiniz?

Bu fitnenin kapısını bir kez aralarsanız, Türkiye'de herkes birbirine bir kulp takar; bugün siz falanı-filanı bazı yanlarıyla karalarsınız; elinizdeki imkanları fişlemede kullanırsınız.. fakat, “Keser döner, sap döner, gün olur hesap döner”; bir gün gelir, fırsatlar başkalarının ellerine geçer. İşte o zaman da, onlar sizi Nastûrîliğinizle karalar mı karalamaz mı?! Süryânîliğinizi dile dolar mı dolamaz mı?! Yakın geçmişte kendi döneminin millî eğitim bakanı, devlet büyüklerinden bir tanesi için “O Süryânî'dir” demişti ve bu söz tekzip edilmemişti. Şayet, siz bu tür fişlemelere müsaade ederseniz, gün gelir herkes birbirine bakarken “Acaba bu Nastûrî mi?” “Bu Süryânî mi?” “Bu Ermeni mi?” “Bu Rum mu?” kuşkusuyla bakmaya başlar. Neticede, bu güzel ülkede birlik ve beraberlikten eser kalmaz.

Öyleyse, özellikle de çok kritik bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde, milletimizi “şu”, “bu” gibi kamplara ayırmak vatana, millete ihanet olur. Hayır, bu ülkede “şu”, “bu” yoktur; bu vatanın insanları vardır. Türkiye, kıtaların kesiştiği bir noktadadır; değişik değişik kavimlerin uğrayıp geçtiği ve birbiriyle karışıp kaynaştığı bir mevkidedir. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak, Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda Atatürk, “Kim kendini Türk hissediyorsa o Türk'tür; o bu ülkenin vatandaşıdır.” demiş ve bir beraberlik mülahazası ortaya koymuştur. Kendi şahsî görüşleriyle o mülahazayı delmeye kalkanlar, saygı duyduklarını söyledikleri bir insanın sözünü delmiş sayılırlar ki, bu başta –bağışlayın– ona karşı küstahlık va terbiyesizlik olur.

Bu açıdan, meseleye bakarken sadece bazı insanların fişlenmesi zaviyesinden bakmamalı. Bunu, herkesin birbirini fişlemesine ve milletin bölünmesine zemin hazırlama gibi değerlendirmeli ve böyle çirkin bir işe asla rıza gösterilmemeli. Aksi halde, nüfus kütükleri ortada.. nüfus kayıtlarına sıra gelirse, kimin soyunun ne olduğu ve nereye dayandığı iki dede sonra meydana çıkar; kimin Ermeni, kimin Süryânî ve kimin Nastûrî olduğu belli olur. Peki belli olsa ne olur? Bir dönemde kavga vesilesi yapılan hususlar bir kere daha ortaya dökülür ve fitne ateşi yeniden alevlenir. Şayet, dün ayrılıklara ve ihtilaflara sebep teşkil eden duyguları bugün tekrar tahrik eder, hortlatır ve onlara reenkarnasyon yaşatırsanız, ülkeyi sonu gelmez kavga ve kargaşaların içine atmış olursunuz.

Öyleyse, geçmişte kavgaya vesile olmuş bütün mülahazaları maziye gömüp, çatışmalara sevk eden bütün düşünceleri elden geldiğince baskı altına alıp birlik ve beraberliğimizi korumalıyız. Evet, biz, çoluğu-çocuğuyla, kadını-erkeğiyle hepimiz tek milletiz ve –Başbakan'ın yüksek sesle ifade ettiği gibi– birbirimizi seviyoruz. Ülkenin her bucağı aynı kıymette bizim gönlümüzde; bu vatanın her yanına âşığız. Odamda, bu ülkenin her tarafından gelen yetmiş çeşit toprak var; ben Kâbe'den gelmiş gibi onları alıp gözüme sürüyor ve öpüyorum. Hiçbir ilin toprağını ayırmadığım gibi hiçbir yörenin insanını da ayırmadan hepsinin ayağına yüz sürerim. Vatanımın her karış toprağını aziz bildiğim gibi onun her ferdini de bir parçam kabul eder, herkese saygı duyarım. Kanaatimce, şayet meseleye bu mülahazalarla yaklaşmazsak ve bir kısım toy insanların acemice, cahilce, muhakemesizce oynadıkları oyunlara aldanırsak, –hafizanallah– zaten bir parça kalmış ülkemizi iftiraka ve fitneye kurban vermiş ve halkımızı da birbirine düşürmüş oluruz.

Kışkırtan da Kışkırtmalara Şiddetle Karşı Koyan da Aynı Ekipten

İşte görüyorsunuz, zaten bazıları halkı sürekli tahrik ediyor, provokasyon peşinde koşuyor ve her yanda kan gövdeyi götürsün diye uğraşıyorlar. Aylarca evvel, “Bazı şer güçler kirli oyunlar peşinde; haince planlar yapıyorlar ve planlarını gerçekleştirmek için milislerini de hazır bekletiyorlar. Bir anda ülkenin dört bir yanında halkı kışkırtanlar, galeyana gelmiş görünenler ve onlara karşı koyanlar hep aynı ekipten. Büyük provokasyonlarla Türkiye'yi kan gölüne çevirmek istiyorlar.” dediğim zaman, kendini bilmez ve işgüzar bir talihsiz Meclis'te benim hakkımda soru önergesi vermek istedi.. “Bu iddialarını isbat etsin” dedi. İşte, hadiseler isbat ediyor. Görünen köy kılavuz istemez. Türkiye'nin gelişmesini, ilerlemesini, güçlenmesini, Avrupa Birliği'ne girmesini ve devletler muvazenesinde kaybettiği yerini ihraz etmesini istemeyenler, halkı ırkî mülahazalarla birbirine düşürmeye çalışıyorlar; hoşgörüyü, diyaloğu, konuma saygıyı ve barış atmosferini dinamitliyorlar.. ve maalesef, toplum içindeki değişik güç ve kuvvetler tearuzların ve tesakutların ağında, zıtlaşmaların ve karşılıklı çelmeleşmelerin arasında birbirlerini yiyor ve başkalarına karşı koyacak tâkat bulamıyorlar. Bu açıdan, ülkeyi iç içe kısır döngülerin ortasına atabilecek böylesi teşebbüslere karşı asla müsamahalı olmamalısınız. Gerekirse bu uğurda ölmeye rıza göstermeli, iftiraklara karşı göğsünüzü germeli ve –birinin dediği gibi– “İlle de kan dökmek istiyorsanız, gelin beni öldürün. Ama ne olur birbirinize el kaldırmayın!” demelisiniz. Ne adliyeyi askeriyeyle, ne askeriyeyi hükümetle ve ne de devletin idarecisini, valisini, kaymakamını, hâkimini başka müesseselerin temsilcileriyle karşı karşıya getirmemeli, bu konuda çok hassas davranmalısınız.

Eşkiyayı Fişleyen Var mı?

Mevzuyla alakalı son bir hususu daha arz etmek istiyorum: Medyanın eline düşen fişlere bakılırsa, herkes için çok ciddi bir takip söz konusu. İnsanların en mahrem halleri bile mercek altında. Takip etme ve fişleme çerçevesi şahısları aşarak aile fertlerine ve hatta bir iki kuşak aşağı ya da yukarı soy kütüklerine kadar uzanmış. Mesela, dedesinin külahı bahane edilerek torunun önü kesiliyor. Annesinin başörtüsünden dolayı kaymakamlığa giden yolda oğlun önüne engel konuyor. Buzdolabında ya da çöp kutusunda içki şişesi olup olmadığına bile bakılıp, şayet varsa bu bir modernlik emaresi, yoksa irtica işareti kabul ediliyor. Bütün bu kareleri yan yana getirince görüyorsunuz ki, herkes –emniyet ifadesiyle– yakın takibe alınmış. Demek ki, evlerin içi böceklerle doldurulmuş, kameralar ve vericiler işbaşında; herkesin annesinin başının örtüsüyle, eşinin giydiği elbiseyle meşgul olunuyor.. yediği-içtiği bile kayda geçiriliyor.

İşte, bu noktada insan sormadan edemiyor: Allah aşkına, onca takip imkanınız ve bu konuda teknolojiyi sonuna kadar kullanma gücünüz varsa, hemen her gün bir delikten çıkıp gelerek Mehmetçiğin kanını döken eşkiyayı niçin takip etmiyorsunuz? Neden bu imkanlarınızı, gözünüzün içine baka baka şehirlerinizin ortasına kadar inen ve onca askerimizi şehit eden haydutları izlemek ve haklarından gelmek için kullanmıyorsunuz? Niye ülkenin dört bucağında provokasyonlar çıkaran, halkı kışkırtıp kaos ortamı hazırlayan ve anarşiye sebep olan hainleri tesbit etmek ve cezalandırmak için uğraşmıyorsunuz?

Şayet, öyle bir gücünüz varsa, Kuzey Irak'ı kontrol altında tutun. Eğer denetlemeniz icab ediyorsa, Suriye'yi denetleyin. Bütün kapıları çok sıkı kontrol edin, giriş noktalarını yakın takibe alın; ülkenize tek şakinin sızmasına dahi meydan vermeyin; içeriye kamyon kamyon silah sokan, uyuşturucu taşıyan mücrimlere göz açtırmayın. Televizyon haberlerine göre, her gün tonlarca eroin, morfin ve daha bilmem hangi uyuşturucu çeşidi tırlarla Türkiye'ye akıtılıyor. Sonra onlar ne oluyor belli değil; yakalananlar kaçırılanların ne kadarı kimse bilmiyor. O kadar kanlı katil, bugüne dek hiç görmediğimiz silahları ülkemize sokuyorlar; onlar nereye gidiyor, kimin eline geçiyor ve onlarla hangi cinayetler işleniyor bu da belli değil.

Şimdi eğer sizin fişleme kabiliyetiniz varsa, suçluyu tesbit edebilme imkanları elinizdeyse ve azıcık insafınız, bir nebze iz'anınız da kalmışsa, madem Cumhuriyet'e ve Demokrasi'ye zarar verebilecek insanları belirleme istidadına sahipsiniz, o zaman masum vatan evladını izlemekten vazgeçip bu ülkenin temeline dinamit yerleştiren zalimleri takip etmeniz gerekmez mi?! “Dedesinin dedesi falan yere mensupmuş” bahanesiyle özbeöz Anadolu insanının peşine hafiyeler takacağınıza, sırf geçmişiyle ve ruh köküyle alakası olduğu için onu fişleyeceğinize ve dedesinden dolayı torunun yoluna engeller koyacağınıza, bu milletin temel dinamiklerinin dibine bomba koyan uğursuzları takip etmeli ve fişleyecekseniz onları fişlemeli değil misiniz?!

Sorumlular Mutlaka Hesaba Çekilmeli

İşte bütün bu hususları düşününce, belli bir noktayı ihraz etmiş bir insanın ya da bazı insanların böyle bir cinnete ve hezeyana girmesine ihtimal vermiyorum. Bu işin içinde bir yanlışlık olduğunu zannediyorum. Belki, kendi başına buyruk bir kaç insan böyle şeni' bir suçu işlemiş ve belli bir kesime isnad etmişlerdir diye düşünüyorum. Çünkü, öyle bir aptallığı toplum için hayatî ehemmiyeti olan bir kurumun bünyesindeki bir insana yakıştıramıyor ve mantıklı bir mahmil arıyorum. Bu ülkede, durumdan vazife çıkaran kimselerin hiç de az olmadığı herkesin malumu. Fakat, bir iki memur yapmışsa bile, bu bir skandaldır; onların amirlerinin mutlaka bu meseleye el atmaları, işin üzerine gitmeleri ve sorumlular hakkında kanunî muamele başlatmaları gerekmektedir. Her hukuk devletinde, fişleme bir suçtur; bizim tâbi bulunduğumuz idari sistem de böyle bir işe cevaz vermez. Bu itibarla da, aklı başında olan insanlara düşen vazife, bu işin sorumlularını bulup hukuka teslim etmek ve kendi müesseselerini aklamaktır, temsil ettikleri kurumun ak olduğunu ortaya koymaktır.

Bunları söylemek bana düşer miydi düşmez miydi, bilemeyeceğim. Ne var ki, ben bir Türk vatandaşıyım ve bu milletin bir ferdiyim; onunla alakalı her mesele beni de çok alakadar ediyor. Türkiye'nin bir avuç toprağının birileri tarafından çalınacağının hayali bile yüreğimi ağzıma getiriyor. Kimsenin vatanseverliğini ve milletperverliğini sorgulama gibi bir niyetim yok; fakat, kendi açımdan rahatlıkla diyebilirim ki, Türkiye'yi çoklarının sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Çünkü, benim dünyada başka bir şeyim yok; bir Türkiyem var gözümde tüten; dağıyla taşıyla, insanlarıyla hatıralarıyla ve bir de yetmiş yerinden gelen, odamın her yanını süsleyen ve bana okyanus ötesinden vatan kokuları sunan toprağıyla...

Hiç garazım yok bu sözlerimde; kimseye karşı nefretim de yok. Otuz seneden beri aleyhimde yazı yazan bir insan bile öbür âlemde karşıma çıksa, zannediyorum, orada kendi mutluluğumu unutur, elinden tutup onun için bir iyilik yapmak isterim. Otuz sene boyunca hilaf-ı vakî beyanlarını köşesine taşımaktan hiç sıkılmayan ve belki bin defa tekzip edilmesine, tashih ve tazminat davalarında suçlu bulunmasına rağmen yine de karalama kampayasını sürdüren, hatta iftiralarıyla başkalarını da idlâl eden bir insan hakkındaki mülahazam bile bu istikamettedir ve bu benim ruh haletimin gereğidir. Sun'î Mevlânâlık yapmıyorum; içime Allah'ın koyduğu şefkati seslendiriyorum. Ben insanım; bu düşüncemi de insanlığımın icabı sayıyor ve öbür türlüsünü karakter bozukluğu, cinnet ve hezeyan olarak kabul ediyorum.

Allah inayetini ülkemizin ve milletimizin üzerinden eksik etmesin; yanlış iş yapanlara akıl ve fikir ihsan eylesin. Yanlış hiçbir iş yapmadıkları halde ciddi töhmet altında bulunanları da Cenâb-ı Hak en yakın zamanda aklasın, her iki dünyada da yüzlerini ak etsin!..

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 11:46:17 +0200
İslam’da İşçi Hakları ve İşçi-İşveren Münasebetleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/433-islamda-isci-haklari-ve-isci-isveren-munesebetleri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/433-islamda-isci-haklari-ve-isci-isveren-munesebetleri

1. HAK MEFHUMU VE İSLAM'DA HAKLAR

a) İslam ve Hak Anlayışı

İslam; sulh, selâmet ve huzur bulma, Allah ve Rasûlü'nün bildirdiklerine tâbi ve teslim olma, salim ve emin bir yola girerek selâmete yürüme, herkese hatta her şeye güven vaad etme ve hiç kimseye hiçbir şekilde rahatsızlık vermeme manalarına gelir.

Esasları Allah'ın mesajlarına dayanan ve Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tebliğ ve temsil edilip yaşanan ve yaşatılan İslam semavî bir dindir.. ve bu dini inanarak hayatına hayat kılan da mü'min ve müslimdir. Onun özünde iman, iz'an ve teslim; zâhirinde de itaat, inkıyat ve sâlih amel vardır. Selef, bu dini, “insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla bizzat hayra sevk eden ilâhî kanunlar mecmuası” şeklinde tarif etmişlerdir ki, işte böyle dinamik bir sistem hayata hayat kılınıp temsil edildiği ölçüde onun dünyevî-uhrevî semerelerinden söz edilebilir.

Çok geniş kullanım alanı olan “hak” kelimesi ise, doğru, gerçek ve adalet manalarına gelmekle beraber insanın bir şey üzerindeki mâlikiyetini ve iktidarını da ifade etmektedir. Bâtılın zıddına hak dendiği gibi ferdî plânda herkesin nasip ve hissesine de hak adı verilmektedir. Mevzumuza esas teşkil eden yanı itibarıyla da hak, meşrû nizam tarafından şahıslara tanınan menfaatleri celb etme ve helal dairede nimetlerden faydalanma salâhiyeti ve maddî-manevî ihtiyaçları ve zaruretleri karşılayıp giderme yetkisidir.

Bu haklar, zâhiren fertlere veya tüzel kişilere aittir; ama aslında bütün hukukun hakiki sahibi Cenâb-ı Hak'tır. Ne var ki O, bu hakları, bir kısım yetkili makamlar vasıtasıyla bazı kimselere menfaat, bazılarına salâhiyet, bazılarına da o menfaatlerden yararlanma ve o salâhiyeti kullanma hakkı olarak bahşetmiştir. Kulluk vazifelerini ve âmme hukukunu da ihtiva eden “Allah hakları”; mülkiyeti, tasarrufu, nemalandırılması, menfaatleri fertlere ait olan “insan hakları” ve menfaat, fayda, çıkar, tasarruf bakımından hem ferdi hem de toplumu ilgilendiren “müşterek haklar” dediğimiz şeyler ise, bu hakların hükümleri itibarıyladır ve fıkıh alimleri arasında ıstılah olarak kullanılan birer tabirdir.

İslam dinine göre; insanlar hür doğmuşlardır. Hak ve kıymet açısından hepsi birbirine eşittir. Düşünce hürriyeti, ifade hürriyeti, vicdan hürriyeti vazgeçilmez haklardandır.. ve yine Müslümanlığa göre; ırk, cins, renk, dil, din ayrımı yapılmaksızın herkes aynı hak ve aynı imkânlara sahiptir. Ayrıca, bu haklar, insanın ruh ve beden gibi iki ayrı yanıyla alâkalı büyük-küçük her türlü hukukunu ve bugün oluşmuş bulunan, yarınlarda da oluşacak olan her çeşit haklarını içine alır.

Kur'ân-ı Kerim, kendine mahsus üslûbuyla insan hakları diyeceğimiz konuların hemen hepsine temas etmiş, bunların korunmasıyla alâkalı ciddi tahşidatta bulunmuş ve hakların durumuna göre hususî müeyyideler vaz' etmiştir; Allah Rasûlü de, uygulamalarıyla her şeyi açık ve net olarak ortaya koymuş ve bunların aynı zamanda birer Allah hakkı olduğunu ihtar ederek bunlara mutlaka riayet edilmesi lâzım geldiğini ısrarla vurgulamıştır.

Evet, İslamî terminolojide bütün haklar, temelde Allah'ın iradesinden gelen ve O'nun tarafından insanoğluna emanet edilen birer ihsandır. Armağan türünden bu emanetler, daha insanın ilk yaratılışıyla ona bahşedilmiş, alınıp satılmaz, azaltılıp çoğaltılmaz, tebdil edilmez, bir mal karşılığı bedel olarak ödenmez, tayin ve takdiri hâkim güçlerin belirlemesine bırakılmaz ve kat'iyen emtia (ticari mal) muamelesi görmez/göremez bir hususiyeti haizdir. Bunun en sağlam teminatı da toplumu teşkil eden fertlerin ve hususiyle bugüne kadar onlar arasındaki muteber ve karakterli yetkililerin bu hususu içlerine sindirerek tabiatlarının bir yanı hâline getirip canları gibi aziz bilmeleri ve koruyup kollama cehtleridir.

b) Allah Rasûlü'nün İnsan Hakları Konusundaki Hassasiyeti

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) hicretle Medine'yi şereflendirdiğinde, değişik inanç, çeşitli düşünce ve farklı etnik guruplarla yaptığı sözleşmeye (Medine Vesikası) milimi milimine riayet edilmiş; dini, ırkı, sosyal seviyesi ne olursa olsun, fevkalâde bir hassasiyetle herkesin hukuku gözetilmiş ve uzak-yakın çevreye göre “Medine-i Münevvere” bir “dârü'l-emân” hâlini almıştı.

Aslında, ne bildiğimiz sözleşme yalnızca Medine Sözleşmesi'nden ibaretti, ne de olup bitenler sadece üç-beş örneğe münhasırdı. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), hayat-ı seniyyeleri boyunca, sürekli insan hakları üzerinde durmuş; bunların büyüğünün önemini ihtar etmiş, küçüğünün de hakir görülmemesini hatırlatmıştı; O “Küçük, küçük görüldüğü sürece küçük değildir.” diyor, büyüklerin çiğnenmesini de Allah mehafet ve mehabetinin serhatleriyle engellemeye çalışıyordu.

Rabbine yürümeden az önce, menâsik-i hac esnasında, on binleri aşan ruhanîleşmiş mübarek bir topluma, veda edalı hutbeleriyle o güne kadar kendinden şerefsudûr olmuş bütün hususları son bir kere daha, dinleyenlerin şahsında kıyamete kadar gelecek ümmetine özetliyordu ki, aslında bu nuranî beyanların her biri başlı başına insan hakları adına önemli birer belge mahiyetindeydi.

Söz Sultanı o gün Allah haklarından aile hukukuna kadar her konuya temas etmiş ve adeta risaletinin özünü, usâresini ortaya koymuştu. En büyük hak Allah hakkıydı; O da bununla başlıyor, sonra da derecesine göre hemen her hakka temas ediyor; hiç olmazsa bir îma, bir işaretle her hususu seslendirmeye çalışıyordu. İlk sözü: “Allah'tan korkun, O'na karşı gelmekten sakının!” oluyordu.. ve arkasından da O'na itaat etmelerini tavsiye ediyordu. Aslında, Allah'a iman, O'na itaat ve saygıda bulunmak bütün insanî haklara da saygılı olmanın bir teminatı ve müeyyidesiydi. Aksine, bu esaslar kabul edilmediği takdirde diğer haklara karşı saygılı olmak da oldukça zor, hatta imkânsızdı.

Sonra dönüp bütün samimiyet ve içtenliğiyle, eşlerin birbirlerine karşı vazife ve sorumluluklarını hatırlatıyor; kadınların birer emanet oldukları üzerinde ısrarla duruyor; toplumun bir rükn-ü rekîni olan aile ahengiyle alâkalı esasları Allah korkusuna bağlayarak bir kere daha ihtar ediyor ve yerleşik bütün cahiliye teâmüllerini ayakları altına alıyordu.

Malın, canın, aklın, dinin ve neslin korunması etrafında son sözlerini söylüyor; bu hususlarda tahşidat üstüne tahşidatta bulunuyordu. Vâkıa, söylenenlerin bir kısmı daha önce de söylenmiş olmaları itibarıyla bilinen şeylerdi; ama sunma tarzı, sunulan yer ve sunmadaki veda üslûbu konulara ayrı bir renk, ayrı bir desen, ayrı bir şive kazandırıyor ve gönüllerde o güne kadar duyulduğundan çok farklı bir mehafet ve ürperti hâsıl ediyordu. “İnsanlar! Rabbiniz birdir, hepiniz Adem'densiniz, Adem de topraktandır.” sözleriyle sesini yükselttiğinde, çağımızın da problemi olan bir vebaya dikkatlerimizi çekiyor ve kadrini bilen basiret insanlarına da bu problemi çözmek için bir altın anahtar sunuyordu.

Çağdaş dünyanın büyük bir bölümü, insan haklarıyla alâkalı bir kısım konularda hâlâ emekleyedursun, İslam, asırlarca evvel, suç ve ceza mevzuunda kanunîlik ilkesini vaz'ediyor; kesinleşmiş bir suç olmadığı takdirde kimsenin suçlu sayılamayacağını, maznunun da diğer insanlar gibi bir kısım haklarının bulunduğunu ve bunların kat'iyen onun elinden alınamayacağını; ihtimallere binaen insanların cezalandırılamayacağını; kimseye işkence edilemeyeceğini; her hakkın muhterem olduğunu; insan haklarıyla alâkalı hiçbir şeyin küçümsenemeyeceğini; kuvvetin hakkın emrine tâbi olması lazım geldiğini ve hiçbir zaman hakkın kuvvete feda edilemeyeceğini kemal-i ciddiyetle hatırlatıyor, herkesi hakka saygılı olmaya çağırıyor, her zaman hakkın hâmîsi olduğunu bir kere daha gösteriyordu.

İşte, Allah Rasûlü'nün hassasiyetle üzerinde durduğu bütün bu hususların yanısıra, İslam, işçilere de bazı haklar tanıyor ve işçi-işveren münasebetlerini âdilâne düzenleyecek bazı kurallar vaz' ediyordu.

2. İSLAM'DA İŞÇİ HAKLARI

Bir hukuk terimi olarak işçi; başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında yapmayı üstlenen ve belli bir bedele mukabil meşrû olan o işi yapmak üzere emeğini kiraya veren kişi anlamına gelmektedir.

a) Kur'an'da İş ve İşçi

Ücret karşılığı işçi çalıştırmanın ya da işçi olarak çalışmanın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i sahiha'da, bazen İslam'dan önceki semavî dinlerin ücretle çalışma ve çalıştırma uygulamalarından misaller verilerek bazen de doğrudan hükümler serdedilerek bu husus üzerinde durulmuştur.

Kur'ân-ı Kerim'de, Hazreti Musa'nın, kendisine peygamberlik verilmeden önce Mısır'dan ayrılarak Medyen yöresine gittiği, orada davarlarını suvarmaya çalışan iki kızkardeş gördüğü, onlara yardım ettiği ve kızlardan birinin “Babacığım! Bunu işçi olarak tut! Zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.” (Kasas, 28/27) diyerek babasından Musa aleyhisselamı işçi olarak almasını istediği hikaye edilir. Bunun üzerine, Hazreti Musa, bu iki kardeşin babaları olan -muhtemelen- Hazreti Şuayb'ın (aleyhisselam) yanında on sene çalışır; aslında bu kutlu peygamber, o ailenin koyunlarını güderken aynı zamanda bir nebinin rahle-i tedrisinde nübüvvet mesleğinin sırlarını da öğrenir. Diğer taraftan, Musa aleyhisselamın işe alınmasını isteyen ve daha sonra da bu nebiye eş olmakla şereflenen firasetli kızcağızın vurguda bulunduğu iki vasıf bir işçide aranan şartlar adına çok önemli olsa gerektir: Bunların birincisi, o işi yapabilecek güç ve kuvvet; diğeri de, güvenilir ve emin bir insan olmaktır.

Musa aleyhisselam ile Hızır'ın yolculuğu anlatılırken de ücret karşılığı iş yapmaya bir işarette bulunulur. Onların yolları bir köye uğrar; bu sırada Hızır (aleyhisselam) orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar görür ve onu düzeltiverir ama buna karşılık herhangi bir ücret talep etmez. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “İsteseydin, elbette buna karşı iyi bir ücret alabilirdin.” der. (Kehf, 18/77)

İslam alimleri, bu ve benzeri ayetleri, bir insanın, diğer bir insan tarafından ücret karşılığında çalıştırılmasının meşrû olduğunu gösteren misaller olarak zikredegelmişlerdir.

Ayrıca, “Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin!” (A'râf, 7/85); “Sonra boşadığınız eşlerle ilginiz kesilince sizin hesabınıza çocuklarınızı emzirirlerse, ücretlerini verin! Aranızda ücret işini meşrû çerçevede, örfe uygun olarak güzellikle görüşüp sonuçlandırın. Eğer annesinin çocuğu emzirmemesi sebebiyle sıkıntıya düşerseniz, bu takdirde baba, ücret vererek bir başka emziren kadın bulacaktır.” (Talâk, 65/6) gibi ilahî beyanlarla ücret hususunda da bazı hükümler konmuştur. Bu arada, mealini verdiğim bu ayet-i kerimede, konumuz olmadığı için üzerinde durmayacağım ama zikretmeden de geçemeyeceğim önemli bir hususa da işaret etmek istiyorum: Çocuğun beslenmesi, bakımı ve görümü öncelikle babanın vazifesi olduğu için boşanma durumunda anneye emzirme ücreti vermesi gerektiğinin belirtilmesi insan hakları (özellikle de kadın hakları) ile ilgili bilhassa üzerinde düşünülmesi icap eden İslamî bir inceliktir.

Başka bir ayet-i kerimede ise, Cenâb-ı Hak, bütün kullarını hem bu dünya hem de ahiret için çalışmaya davet etmekte ve “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez” (Necm, 53/39) diyerek, insanın ancak çalıştığının karşılığını alacağını anlatmaktadır.

b) Rasûl-ü Ekrem'in Beyanlarında Çalışma ve İşçi

Öte yandan, İslam'da Yüce Yaratıcı'ya karşı vazifelerini de yerine getiren bir insanın çalışması ibadet kabul edilmiştir. Dolayısıyla, işçinin emeği kutsaldır, değerlidir. Nitekim, Peygamber Efendimiz, “Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde edemez” buyurmuş ve bu konuda Allah'ın elçisi olmasına rağmen kendi alın teriyle geçimini sağlayan Hazreti Davud'u hüsn-ü misal göstermiştir. (İbn Mâce, Ticârât, 1) Dahası, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, çocuklarının rızkını sağlamak veya anne ve babasının ihtiyaçlarını karşılamak ya da kendi ekmeğini kazanmak için evinden çıkan bir insanın evine döneceği ana kadar Allah yolunda olduğunu söylemiştir. Ayrıca, kimseye muhtaç olmamak ve anne-babasını, çoluk-çocuğunu da başkalarına el açtırmamak için işe giden bir insanın her adımda ibadet sevabı alacağını müjdelemiştir.

Bir gün, Allah Rasûlü, sahabe efendilerimizden Hazreti Muaz ile musafaha edince buyurur ki: “Muaz, ellerin nasırlaşmış!” O cevap verir: “Evet, ya Rasûlallah, kazma elimde toprakla meşgul oluyor ve bu sayede çoluk çocuğumun nafakasını kazanıyorum.” Fahr-i kâinat efendimiz, -edep ve haysiyetiyle çalışan bütün işçilerin alnını öpercesine- Hazreti Muaz'ı öpüp buyurur ki: “Bu eli Cehennem yakmaz.”

Bir başka gün de, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'de ashabı ile birlikte otururken genç yaşta dilenen bir fakir çıkagelir. Fakir, kendisinin ve âilesinin aç olduğunu söyler ve yardım ister. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından genç adamın evine gönderilen Hazreti Ali, adamın evinde çocuklar üzerine örtülmüş bir kilim ve bir tencereden başka bir şey olmadığını görür. Bunun üzerine, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali'ye o kilim ve tencereyi pazarda satarak parasıyla ip almasını emreder. Hazreti Ali söyleneni yapar. Peygamber Efendimiz ipi fakir adama uzatarak, “Bunu al, dağlara git, odun toplayıp satarak para kazanmaya çalış. Kırk gün evine hiç uğrama. Bu süre zarfında evin bütün ihtiyaçlarını biz göreceğiz!” buyurur. Adam kırk gün sonra kazandığı paralarla Rasûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir. Allah Rasûlü, ona Medine'de bir ticârethâne açtırır ve adam böylece geçimini sağlamaya başlar. Bu hadise üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “... Sizden birinizin urganını omuzuna alarak dağdan odun toplaması, sonra da onu sırtlanarak pazara götürüp satmak suretiyle geçinmesi, herhangi bir kimseye gidip de ondan bir şey istemesinden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Buyû, 15)

Ayrıca, Allah Râsulü, işçilerin haklarının korunması, ücretlerinin eksiksiz ve zamanında verilmesi, onlara güzel davranılması hususlarında da pek çok tavsiyede bulunmuştur. Bu nebevî tavsiyeleri, yeri geldikçe zikredeceğimi belirterek, burada iki hadis-i şerifi hatırlatmakla yetineceğim: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, bir keresinde, “Allah Teâlâ, çalıştırdığı işçiden azami verim aldığı halde, onun ücretini tam ödemeyenin öteki hayatta hasmı olacaktır!” buyurmuş (Buhârî, İcâre, 10); bir kudsî hadiste de şu ilahi tehdidi seslendirmiştir: “Üç kimse, kıyamet gününde Beni karşısında bulacaktır: Benim adımı kullanarak haksızlık eden; hür bir insanı satıp parasını yiyen; bir işçiyi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen!” (Buhârî, İcâre, 12, 15).

c) İşçilerle Alakalı Genel Hükümler

İslam alimleri, genel olarak, işçileri özel (hâs) ve ortak (müşterek) olmak üzere iki kısımda ele almışlardır:

1) Özel işçi (ecîr-i hâs); bir anlaşma ile belirlenen süre içerisinde ve tayin edilen bir ücret karşılığında sadece bir işveren için çalışan kişidir. Bu işçi, o süre zarfında sadece kendi işverenine bağlıdır; başka bir işte çalışamaz. Bununla beraber, iş verildiği taktirde hemen o işe koyulmak üzere işyerinde hazır bulunduğu sürece -o süre içerisinde hiç iş olmasa da- ücretini alır. Bir aylığına tutulan hizmetçi, mevsimlik ziraat işçisi ya da gündelikli inşaat ustası gibi kimseler ve devlet memurları bu kategoriye dahildir.

2) Ortak işçi (ecîr-i müşterek) ise; doktor, muhasebeci, terzi ve marangoz gibi, sadece bir kişiye ya da bir kuruma değil de herkese iş yapan serbest meslek sahibi kimsedir. Bu gruba dahil olanlar, sadece bir işverene bağlı çalışmazlar; bir anda pek çok kişiden iş kabul edebilir ama üzerlerine aldıkları o işi yapmadıkça ücrete hak kazanamazlar; diğer bir ifadeyle, onlar yaptıkları iş başına ücret alırlar.

İslam'a göre; bir işçiye, onun gücünü aşan bir iş yüklememek gerekir. “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.” (Bakara, 2/286) ayet-i kerimesi, mü'minlere bu ilahî ahlakı öğretmekte ve -diğer manalarının yanında- insanlara ancak altından kalkabilecekleri işleri tahmil etmek gerektiğini de vurgulamaktadır. Peygamber Efendimiz, bu hususu da içeren bir hadis-i şerifte, Müslümanların işçilere nasıl bakması lazım geldiğini şu sözlerle ifade etmiştir: “İşçi kardeşleriniz sizin işlerinizi yapan kimselerdir. Allah onları ellerinizin altına verdi; dileseydi sizi onların eli altına sokabilirdi. Öyleyse, yanınızda işçi çalıştırıyorsanız, yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinden giydirin. Onlara güçlerini aşan bir iş teklif etmeyin; eğer zor bir işi yapmalarını isterseniz, siz de onlara yardım edin!” (Müslim, İmân, 38, 40).

İnsanları ancak yapabilecekleri işlerden sorumlu tutan ve herkesin durumunu, konumunu gözeten İslam, bu prensibini çocuklar hakkında da öne çıkarmış ve onların çalıştırılamayacağı hükmünü koymuştur. Onların önce eğitimlerini tamamlamaları gerektiğini belirtmiş ve bu gayeye matuf bir iş olacaksa ona “evet” demiştir. Bu itibarla da, Müslümanlığa göre, çocuklar ancak velilerin ve idarecilerin izniyle bir sanatı öğrenmek için çalıştırılabilirler. Bu hususta İslam'ın bir inceliğini daha görmek mümkündür; ona göre, anne-baba ücret mukabilinde kendi evlâdını kendi işyerinde çalıştırabilir; fakat, çocukların kendi anne-babalarını ücretle çalıştırmalarına izin yoktur; çünkü, İslam reşit ve imkan sahibi çocuklara anne-babalarına bakma mükellefiyeti yüklemiştir.

Diğer taraftan, işçinin sağlığı ile oynayan hiçbir iş kolu, İslam'da tecviz edilmemiştir. Zira, bir insanın hayatı, Allah katında bütün insanların hayatı kadar değer ve kıymete sahiptir.(Maide, 5/32)Durum böyle olunca, yüzde yüz emniyet ve yüzde yüz sıhhat kazandırılmadıkça, İslam bir işçiyi yerin derinliklerine salıp oralarda çalıştırmaya asla razı olamaz. Zaten şuurlu hiçbir Müslüman işveren, böyle bir vebâli göze alamaz. Haddizatında, böyle bir durumda bu mesele hiçbir zaman ferdin şahsî inisiyatifine de bırakılamaz. Bu gibi iş yerlerini denetim ve kontrol altında tutmak devletin vazifesidir.

Ayrıca, işçiler, namaz ve oruç gibi farz ibadetleri yerine getirme hakkına sahiptiler. Fukaha'dan İbn-i Abidîn'e göre, işverenin, işin yoğun olması sebebiyle vakit namazlarında işçiyi camiye göndermeyip işyerinde ibadet etmesini istemeye hakkı vardır; fakat, cemaatle eda edilmesi gereken cum'a ve bayram namazları bundan müstesnadır. Meselenin özü; işveren, vakit kaybı oluyor gibi bahanelerle işçisinin ibadetlerine mani olmamalı ve dinî görevlerini yapabilmesi hususunda ona imkan tanımalı; işçi de bu hoşgörüyü istismar etmeden hem kulluğunun hem de işçiliğinin hakkını vermelidir.

Büyük sermaye sahiplerinin ve kabile büyüklerinin kibir, açgözlülük ve hırsla işçileri ve köleleri sömürdükleri câhiliye döneminde onların zulme dayalı düzenlerini altüst ederek yeryüzünde Allah'ın emirleriyle şekillenen bir sosyal adalet sistemi oluşturan İslam, zenginliği, fakirliği bir imtihan olarak kabul etmiş, işçilerin sömürülmesini önlemiş ve bir manada sınıfsız bir toplum anlayışı geliştirmiştir. Bu itibarla da, Müslümanlar arasında işverenler, içtimaî hayatta işçilerden daha aziz ve değerli değildir; işçiler de işverenlere nazaran kıymetsiz ve değersiz kabul edilmemektedir. Çünkü, İslam'da üstünlük takvâ iledir; ilim ve amel bakımından ilerde bulunan ve Allah'a karşı saygı hisleriyle dopdolu olan bir kimse daha üstündür.

İslam fıkıhçıları, fertler çalışacak iş bulamazlarsa, devletin onlara iş bulmak ve geçimlerini sağlayabilecekleri imkanlar hazırlamak zorunda olduğunu belirtirler. Devlet, bir taraftan dilenmeyi, rüşveti, fâizi ve kumarı yasaklayıp bunlara mani olmalı; diğer yandan da çalışmayı emrederek herkese uygun iş sahaları açmalıdır. Hastaların, yaşlıların, kimsesizlerin ve yoksulların geçimini garanti altına almak da devletin vazifeleri arasındadır.

3. ÜCRET

Ücret, Arapça bir kelime olup, “Bir iş veya hizmet mukabili verilen hak, o iş ya da hizmet için belirlenen bedel, sa'y ve gayretin karşılığı” demektir. Ücret, çalışmanın hedefi ve tabiî bir netîcesidir.

a) Ücret Teorileri

Ücretin neye göre belirleneceği, nasıl verileceği ve ne zaman ödeneceği meselesi, bugüne kadar iktisatçıları en çok meşgûl eden konulardan biri olagelmiştir ve bu mevzuda çok sayıda ücret teorileri ortaya konmuştur.

“Emek talebi, sermaye arzına bağlıdır” diyerek yola çıkan Adam Smith; emeği bir meta gibi değerlendirip, ücreti emeğin arzı esasına dayandıran Ricardo; “belli bir dönemde millî sermayeden işçi ücretlerine ayrılan fonun işçi sayısına bölünmesi ücret seviyesini belirler” kaidesi üzerine “ücret fonu teorisi”ni kuran John Stuart Mill; “kâr, işçinin ücretinden çalınmış bir haktır ve ücret tamamen emeğe dayalıdır; dolayısıyla elde edilen mâmûlün hepsinde, eş bir ücret standardı olmalıdır” diyen Marks, Batı'da kalabalık taraftar bulan ilk ücret teorilerinin fikir babaları olmuşlardır.

Batı dünyasında en çok kabûl gören ücret teorilerinden biri “marjinal verimlilik teorisi”dir. Bu teoriye göre; ücret seviyesi, üretime katılan sonuncu işçinin marjinal verimliliğine göre belirlenir. Yani marjinal (genel işleyişe ayak uyduramayan, sonuncu) işçinin sağladığı hâsıla artışı ücret seviyesini belirler. Buna göre, emeğin verimliliği arttıkça üretim, üretim arttıkça da ücret artacaktır. Ne var ki, işçiye verilen ücretin, bu teoride ileri sürüldüğü şekilde işçi lehine doğru sarktığı pratikte hiç görülmemiştir ve işçi, ekseriyet îtibâriyle hep asgarî ücret üzerinden muâmele görmüştür. Hatta bazen, asgarî ücret çok aşağıya çekilmiş ve verilen ücretler yüksek gibi gösterilmiştir; fakat, neticede işçinin aldığı ücret onun için hep boğaz tokluğu ölçüsünde kalmıştır.

Batıda geliştirilen bir diğer iyimser ücret teorisi de “pazarlık gücü teorisi”dir. Bu teori, işçinin teşkîlâtlanmasını ve işverene karşı bir güç olarak çıkıp onunla pazarlık yapmasını savunur ve ücret seviyesinin belirlenmesinde bu gücü esas kabûl eder.

Bu iyimser ücret teorileri suistimale uğramadıkları ölçüde zahiren işçi adına faydalı gibi olmuştur. Ancak, bunlardan marjinal verimlilik teorisinde ücretin seviyesi emeğin verimliliğine bağlandığından ve bunun tesbîti de tamamen işverene bırakıldığından kötüye kullanma yolu açıktır. Buna karşılık, pazarlık gücü teorisinin tatbîk görmesi de, istismar edilmesi hâlinde belli ölçüde işverenin mağduriyetine yol açabilir.

Günümüzde durum biraz daha farklıdır. Bilhassa ileri ülkelerde, işçiye eskisine göre daha insanca bir muâmele yapılmaktadır. Tabiî ki, en kötü yollarda ve bâtıl mezheplerde bile bir hakikat tanesi bulunabileceği gibi, zikrettiğim ya da hiç değinmediğim teorilerde de akla, mantığa ve insanî fazilete uygun hususlar bulunabilir. Fakat, rahatlıkla söyleyebilirim ki, İslam'ın teklif ettiği ücret sistemine ve ücret seviyesine henüz hiçbir beşerî sistem ulaşabilmiş değildir.

b) İslam'da Ücret

İşçi, bugüne kadar ne kapitalist ve liberal sistemlerde, ne de komünist ve kolektivist düzenlerde aradığını bulabilmiştir. Her ne kadar Batı'da işçinin hayat standardı eskiye nispetle biraz yükseltilmiş olsa da, yine de o, çarşı ve pazardaki arz-talep unsurlarının belirlediği seviyede bir ücret alamamaktadır. Bu sistemlerin çoğunda arz-talep bütünüyle devlet tekelinde ya da büyük sermaye sahiplerinin güdümünde olduğundan, işçinin, kendi ücret standardını belirleme hususunda hiçbir tercih şansı yoktur. Bütünüyle mukâyese esaslarının ortadan kaldırıldığı bu dünyada işçi, eline verileni öpüp başına koymak zorundadır. Bu sistemlerin tek ortak yanı, hepsinde de işçinin istismar edilmesidir. Birisinde bu istismar makyajlı iken, diğerinde bütün çirkinliği ile ortadadır.

Evet, tekrar etmeliyim ki; İslam'ın teklif ettiği ücret sistemine henüz hiçbir beşerî teori ulaşabilmiş değildir. Ne var ki, bu sistemi iyi anlayabilmek ve onun üstünlüğünü görebilmek için İslam'ın bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi ve ona küllî (bütüncül) bir nazarla bakılması gerekmektedir. Çünkü, ücret konusu, işçi ile işveren arasındaki münâsebetlerden sâdece biridir. Bu itibarla, onu müstakil olarak ele almak, istenilen sonucu vermez; dolayısıyla, ücretle birlikte diğer karşılıklı hak ve sorumluluklar da nazara alınmalı ve ücret, bu münâsebetler zincirini meydana getiren halkalardan sadece biri olarak değerlendirilmelidir. Hatta bu mesele, İslam'n içtimâî ve iktisadî diğer prensip ve müeyyideleri arasındaki yer ve durumuna göre de ele alınıp incelenmelidir.

İslam'a göre işçi ücretlerini miktar olarak belirleyen doğrudan bir ayet veya hadis yoktur; zaten, zamanın ve şartların sürekli değişmesi de bunun böyle olmasını gerektirir. Ancak ayet ve hadislerde adaletli bir ücretin belirlenmesi için bazı ölçüler verilmiştir. Çünkü işin çeşidi, çalışma süresi, beldenin ekonomik şartları ve işçinin becerisi ücretin miktarı üzerinde etkili olan unsurlardır. İslam bütün bu unsurların gözetilmesini gerektiren kaideler vaz etmiştir. “Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin!” (A'râf, 7/85) mealindeki ayet-i kerimeden tutun da, insanın bu dünyada yaptığı zerre kadar bir iyiliğin mükafatını ahirette göreceği gibi yine zerre kadar bir kötülükten dolayı da mutlaka cezalandırılacağı hususundaki îkazlara kadar İslam ahlâkının çerçevesini belirleyen bütün dinî emirler işçi haklarına da aynıyla yansımıştır. İşte, müslümanların ücret anlayışı bu zaviyeden değerlendirilmelidir.

İslam'da çeşitli iş ve meslekler için genel ücret miktarları belirlenmemekle beraber, bunun, iş akdi yapılırken tespit edilmesi istenmiştir. Aksi halde iş anlaşmasının geçersiz olacağı ve işçinin çalıştığı günler için emsal ücrete hak kazanacağı belirtilmiştir. Diğer bir ifadeyle, ücret, işçi ile işveren arasındaki pazarlığa bağlıdır; ancak önceden bir pazarlık yapılmadıysa ecr-i misil (emsal ücret) verilir; yani, ücret, bilirkişiler tarafından o gün aynı işi yapan kimselerin aldığı ortalama ücrete ve örfe göre belirlenir. Aslında, böyle bir uygulama işçinin lehinedir ama işverenin herhangi bir haksızlığa uğramasına da müsaade edilmemektedir.

Ücret miktarı tesbit edilirken, işçinin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin barınma, yeme-içme, giyim-kuşam ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde olmasına dikkat edilmelidir. Bu hususlara vurguda bulunan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Şayet, bir kimse bizim işçimiz olarak vazifelendirilirse, barınacak yeri yoksa kendisine bir ev edinsin; bekarsa evlensin; hizmetçiye ihtiyacı varsa o iş için birini tutsun ve eğer biniti yoksa bir binit edinsin. Kim, bunlarla yetinmez de daha fazlasını isterse, o, ya emanete hıyânet edecek veya hırsızlığa düşebilecek birisidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 299) buyurmuştur.

Bu hadis, ücretlerin, işçilere sağlaması gereken hayat seviyesine işaret etmektedir. Buna göre, bir işçi ücretinden yapacağı tasarruflarla makul süre içinde ev edinebilmeli; bekârsa evlenebilmeli ve arabası yoksa, bir araç satın alabilmelidir. Günümüzün bir kısım fıkıhçılarının yaklaşımına göre, ücretin tesbitinde, işçinin, bu aracı rahat kullanabileceği mali imkanlara sahip olması da hedeflenmelidir ki, aslında, işçinin ürettiği ekonomik değerlerin bedelleri içinde, bu sayılanları karşılayacak ölçüde emek bedeli vardır.

Ayrıca, alış-verişlerde eşya fiyatlarını uzun süre sabit tutmak mümkün olmadığı gibi, emeğin değerini de dondurmak mümkün olmaz. Dolayısıyla, arz etmeye çalıştığım ölçüler içinde ve temel ihtiyaçlara göre, çeşitli meslekler için belirlenecek ücret, eşya fiyatlarında meydana gelebilecek artışlar oranında zaman zaman yeniden tesbit edilmelidir. Temel ölçüler içinde adaletli ücret belirlendikten sonra, paranın değerinin düşmesi ve eşya fiyatlarının yükselmesi nispetinde ücretler de artırılmalıdır.

c) Ücretlerde Farklılık

Ücret mevzuunda üzerinde durulması gereken bir diğer husus da ücretin çeşitliliği meselesidir. Cenâb-ı Hak, insanları ayrı ayrı istidât ve kâbiliyette yaratmıştır. Kâbiliyetlerdeki bu ayrılığın, görülen işe aksetmesi ne derece normal ise, yapılan işlerdeki ayrılığın da ücrete aynı şekilde aksetmesi o derece tabiîdir. Bütün iş ve meslekler eşit emek, eşit yetenek gerektirmediği gibi iş riskleri de farklı farklıdır; dolayısıyla bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda işçilerin eşit ücret almasının gerekmediği anlaşılır. Meselâ; bir inşaat işçisi özel bir eğitim ve yeteneğe gerek olmaksızın çalışabilir. Fakat aynı inşaatın mühendisi, fayans, mermer veya parke döşeyicisi ise ancak özel eğitim ve beceri ile işini yapabilir.

Dünya, insan için duygu ve kâbiliyetlerini inkişaf ettirme yeridir. Onun için de İslam'da, duygu ve kâbiliyetlerin inkişaf ettirilmesine göre mükâfat verme prensibi vardır. Kur'an-ı Kerim'in, “İnsana sa'yinin semeresinden başka bir şey yoktur” (Necm, 53/39) mealindeki ayeti fevkalâde istidât ve kâbiliyetin, fevkalâde muâmeleyi gerektirdiğine de işaret etmektedir ki, bu, İslam'ın ücret ve mükâfat mevzûunda değişmeyen bir prensibidir.

Evet, bu ilahî sistem, beyin gücüyle çalışana da, beden ameliyesinde bulunana da emekleri nispetinde karşılık verme ölçüsünü getirmiştir. Dolayısıyla omuzları üzerinde Hazreti Ömer'in kafasını taşıyana verilecek olan mükâfat ile, hiçbir fikir cehdinde bulunmadan sadece bedenî bir iş yapana verilecek mükâfat her halde aynı olmayacaktır ve olmamalıdır da. Gece-gündüz durmadan işini düşünen ve adeta yirmidört saat mesai yapan bir insanla, birkaç saatlik çalışmadan sonra sırt üstü yan gelip yatan insanı birlikte değerlendirmek elbette âdilâne değildir. Onun için, eşit ücret teorisi dünyanın büyük bölümünde, uzun zaman tamamen beşerin tabiatına, fıtratına ters bir istikâmette işlemiş ve asla her zaman kabûl edilebilir bir tatbîkat olma özelliği gösterememiştir.

Öyle ise istîdâd ve kâbiliyetler, kâmet-i kıymetlerine göre ücret almalıdırlar. Ancak, en aşağı seviyedeki insana verilen ücret de, mutlaka onun insanca yaşamasına yetecek ölçüde olmalı; fazlalıklar ise, insanların o mevzûdaki mahâret ve tecrübelerine göre tespit edilmelidir.

4. İŞÇİ-İŞVEREN MÜNASEBETLERİ

Başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında yapmayı üstlenen kimseye “işçi” adı verildiği gibi, bir işin sahipliğini ve sermaye gücünü elinde tutan, bir ücret karşılığında başkalarını çalıştıran ve onların çalışma düzenini belirleyen kimseye de “işveren” denmektedir. İşveren bir şahıs olabileceği gibi, vakıf, şirket ya da devlet gibi tüzel kişiler de olabilir.

İşveren ve işçi ayırımının birer sınıf olarak ortaya çıkışı, iktisadî faaliyetlerin büyük çapta yapılmaya başlandığı dönemlere has bir durumdur ve özellikle de Batı'ya ait bir hadisedir. Çalışma hayatında emeğin kiraya verilmesi ve kiralanması açısından işçi ve işveren tabirleri İslam toplumunda da vardır; ama bu ayrım işçi sınıfı, proletarya, patron ve burjuvazi kavramlarının çağrıştırdığı uygulamalardan tamamen farklıdır.

Müslümanların içtimaî hayatında sınıflar arası bir ayrışma, çatışma ve mücadele asla söz konusu değildir. Çünkü İslam toplumu, din kardeşliği esasına, herkesin güttüğünden sorumlu bir çoban olduğu kaidesine ve zerre kadar iyilik ya da kötülüğün mutlaka ötede karşılık bulacağı inancına bağlı bir ahlak üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple müslümanlar için işçi tabiri, ferdî bir kavramdır; zira, bu âdil düzende insanlar daimî surette işçi veya işveren olarak kalmayabilirler; dün emekçi iken bugün mülk sahibi olabilirler. Bugün emeğiyle geçinen bir işçi yarın emek-sermaye iştiraki (müdârabe) ya da ziraat ortaklığı (müzâraa) gibi bir beraberlik vesilesiyle işveren sıfatını kazanabilir.

a) Emek-Sermaye Mücadelesi

Amel ve ücret, sa'y ve sermaye konusu, sosyal ihtilaller tarihine girmiş çok önemli bir meseledir. Nitekim; Bediüzzaman Hazretleri, “Şu âlemin ihtilâli nedir?” sorusuna “Sa'yin sermaye ile mücadelesidir.” diye cevap vermiştir. Zenginlerin, az bir ücret mukâbilinde fakirleri kendilerine hizmetçi yapmalarının, yani, sermaye sahiplerinin ehl-i sa'yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmelerinin büyük ihtilallere sebebiyet verdiğine dikkat çekmiştir. Evet, Sosyalistlik ve Bolşeviklik sûretinde, önce Rusya'yı perişan eden, sonra da bütün dünyaya yayılan emek-sermaye kavgası zengin-fakir arasına öyle bir kin ve nefret sokmuştur ki, sabahtan akşama kadar on kuruşluk bir ücret için çalışıp didinen fakir insanların kalbine, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazanan sermaye sahiplerine karşı kin duygusu yerleşmiş, her yerde halk ayaklanmaları baş göstermiş ve bu şekilde başlayıp devam eden sınıf kavgaları senelerce sürmüştür.

Aslında, kavgaya esas teşkîl eden konu gâyet basittir: “Sermaye mi asıldır, yoksa emek mi?” İşte dünden bugüne bütün söylenilenler bu basit sorunun etrafında örgülenmiştir. Ne var ki, işin başında bir fâsit dâireye girilmiş ve oradan bir türlü çıkılamamıştır.

İktisadî sistemlerin bazıları, sermayeyi esas kabûl ederek onu her şey saymış ve “Sermaye olmadan hiçbir şey yapılamaz” görüşünü savunarak insanın terine ve emeğine hiçbir kıymet vermemişlerdir. Onlara göre; işçi ister yeraltı madenlerinde çalışsın, ister dehlizlerde nefes tüketsin, ister tarlalarda orak sallasın ve isterse sırtında taş taşısın emeğin değeri sınırlıdır. İşçiye verilen ücret de, sermayeyi kullanmaya vesile olmasına binaendir ve sadaka kabilinden bir şeydir. Görüldüğü gibi, bu anlayışta sermaye adeta putlaştırılıp mâbud hâline getirilmek istenmektedir ki; eski dünyanın huzurunu bu telakki bozduğu gibi günümüzdeki pek çok millet ve devleti de yine bu anlayış yutmuştur/yutmaktadır.

Buna reaksiyon olarak ortaya çıkan diğer bir kısım sistem ve anlayışlara gelince; onlar da emeği totemleştirip, “her şey emekten ibarettir” diyerek yeni bir put teklif etmişlerdir. Bunlara göre sermaye sadece bir sömürü vasıtasıdır. Sermayedâr ise, emekçinin kanını emen bir parazitten ibârettir.

Her iki zihniyet ve düşünce arasındaki bu sert kutuplaşma, belli dönemlerde çok büyük boyutlara ulaşan kargaşaya ve anarşiye yol açmıştır. Öyle ki, bu tâlihsiz dönem, kitlelerin sokaklara döküldüğü, çalkantıların çalkantıları takip ettiği ve dünya çapında sınıf çatışmalarının yaşandığı bir karanlık zaman dilimi olmuştur. Tabiî bu arada toplu sözleşmeler, grevler ve lokavtlarla sürekli çözümler aranmıştır ama acaba bütün bunlar açılan onca yarayı tedaviye yetmiş midir, yoksa büsbütün onu azdırıp kangren hâline mi getirmiştir, bunu zaman gösterecektir!..

b) İslamî Perspektiften Emek ve Sermaye

Mevzuya İslamî perspektiften bakıldığında, emek ile sermayenin ruh ve cesed gibi bir bütün olduğu görülür. Ruh, yani emek asıldır; cesed, yani sermaye ise, ona bağlıdır. Sermayedeki düzen, sistem, âhenk, canlılık ve cevvâliyet, emekle yakından alâkalıdır.

“Bugünkü sermaye, dünkü emeğin karşılığıdır” diyen Marks, emek-sermaye münâsebetinin bir yönünü ifâde etmiştir. “Bir yönünü” diyorum, zira behemehal her sermayenin bir emeğe dayalı olduğu doğru değildir. Çünkü, kendi mahiyetimiz ve içinde yaşadığımız dünya inceden inceye tetkik edildiğinde, sayısız ilk mevhibelere hiçbir emek sarfetmeden, meccanen mazhar olduğumuz ve hayat boyu da her an lütuflar sağanağı içinde bulunduğumuz daha iyi görülecektir.

Meseleye değişik bir zaviyeden bakacak olursak, Marks'n bu yaklaşımında bir doğruluk payı da yok değildir. Çünkü, Allah (celle celâlühü), “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Gayretinin semeresi ise ileride mutlaka ortaya çıkar; emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenir.” (Necm, 53/39-41) buyurmaktadır. Öyle ki, Kur'an-ı Mûcizü'l-Beyân'ın bu ifâdesine im'ân-ı nazar edince, sermayenin altında emeğin bulunduğu hakikati de görülecektir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, yine esas olan emektir; sermaye ise, ona tâbidir. Fakat, bu yaklaşımda sermayeyi bütün bütün değersiz sayma mevzubahis olmadığı gibi, emeği putlaştırıp mihrap hâline getirme de söz konusu değildir.

Başkaları meseleyi ne şekilde ele alırsa alsın, İslam sa'y (emek) ile sermayeyi yan yana getirip, her hak sahibine hakkını hem de vakit fevt etmeden vermiştir. Zira, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bir işçi tutan kimse, daha işin başında ona vereceği ücretin miktarını bildirsin!” (Nesaî, Eymân ve'n-Nüzûr, 44) ve “Çalıştırdığınız kimsenin ücretini henüz teri kurumadan veriniz!” (Heysemî, Mecmau'z-zevâid, IV/97) buyurarak, bir yandan çalışmayı alkışlamış; diğer taraftan da sermaye sâhibini gözeterek, işverenin herhangi bir hakkının zimmete geçirilmesini ve iş hukukunun çiğnenmesini haram saymıştır.

Diğer taraftan, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ara sıra ümmetinin dikkatini çekmek üzere anlattığı kıssaların birinde, mü'min işverenleri işçinin emeğini nemalandırarak onu da sermaye sahibi yapmaya teşvik etmiştir. “Mağara hadisi” olarak da bilinen bu hadis-i şerifte şu hadise anlatılmaktadır:

Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile kılarak Cenâb-ı Hak'tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışını vesile edinerek onunla niyazda bulunur; ikincisi, tam harama girip, iffetini kirleteceği bir anda, sırf Allah korkusu sebebiyle böyle bir günaha girmekten vazgeçişini duasına mevzû yapar. Her iki duada da taş biraz kımıldar, ancak yine de çıkabilecekleri kadar bir boşluk meydana gelmez.

Üçüncü şahıs ise şöyle dua eder:

“Rabbim, yanımda bir işçi çalıştırdım. Diğer işçilerin ücretini verdiğim gibi, onun ücretini de ödemek istedim. Halbuki o, teklif ettiğim ücreti azımsadı ve ‘Ben bunu almam' deyip gitti. Onunla bir koyuna anlaşmıştık. O gidince ben de koyunun ayrı üremesine zemin hazırladım. Seneler geçti ve bu bir tek koyun büyük bir sürü hâline geldi. Derken, bir gün bu adam kapımı çaldı ve benden hakkını istedi. Ben de o sürüyü göstererek, ‘İşte bunlar senin hakkındır' dedim. ‘Ben fakir bir insanım, benimle alay etme' deyince; ‘Vallâhi, alay etmiyorum, alıp da götürmediğin o koyun işte bu hale geldi. Şimdi al götür' dedim. Sevine sevine bütün sürüyü alıp götürdü. Rabbim, bunu ben Senin için yaptım. Eğer bu amelimden razıysan mağaranın ağzını aç.”

Bu duadan sonra, taş sonuna kadar kayar, mağaranın ağzı açılır ve hep beraber dışarıya çıkarlar. (Buhari, Buyû' 98, İcâre 12; Ebû Dâvud, Buyû' 29.)

İşte, Peygamber Efendimiz, bu hadiseyi anlatarak toplum hayatında huzur ve güvenin teminatı olabilecek üç önemli meseleyi nazara vermiş; yaşlılara hürmet edip anne-babanın hukukunu korumanın, hem iffetli yaşayıp hem de insanların iffetlerine dokunmama ahlakının ve bir de işçi haklarını gözetmenin, hatta işçiyi bir ortak gibi kabul edip onun da sermaye sahibi olması için gayret göstermenin önemine vurguda bulunmuştur.

Sözün özü; İslam, sermayenin de, emeğin de varlığını tanımış ve bu konuda şu temel ilkeyi ortaya koymuştur: Emekçi, işini bağlılıkla ve tüm kabiliyetlerini harcayarak yapacaktır; işveren ise, işçiye hizmetinin karşılığını zamanında ve tam olarak ödeyecektir. İslam'a göre; işveren işçiye zulüm yapsa dahi, işçi ona zulümle mukabelede bulunmamalıdır; aynı mesele aksi durum için de söz konusudur. Zira başkasının zulmü, insanı zulüm işlemekte mâzur hâle getirmez: “Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Mâide, 5/8) âyeti karşısında, ister işçi olsun ister işveren, her mü'min tir tir titremelidir. Evet, İslam, müntesiplerine kazandırdığı bu bakış açısıyla meseleye manevî bir yön vererek, sermaye ile emek arasında kopmaz bir bağ kurmaktadır.

c) İslam Toplumunda Pratik Olarak İşçi ve İşveren Münasebetleri

İslam'ın çizdiği motif içinde işçi ve işveren, aynı cesedin uzuvları gibidir. Aralarında nefret, adavet, kin ve şekâvet yoktur. Çünkü, işçi de, işveren de meslek ahlâkına riâyet eder ve birbirinin hukukunu gözetirler.

Evet, işçi hakkını teri kurumadan alır; alır ama, aynı zamanda başında bulunduğu tezgahı çalıştırıp, işini itkan üzere (hakkını vererek) tamamlar ve işverenin hakkını da gözetir. Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları içinde en iyi kazanç, hassasiyetle işin üzerinde durularak ve işverene saygı gösterilerek elde edilen kazançtır. Müslüman işçi, yaptığı işi Allah'a, Rasûlü'ne ve bütün mü'minlere arz edecek şekilde yapar. Böyle birinin işverenin hakkına tecavüzü imkansızdır. Bu anlayışta olan biri, ne vakit zâyi eder ne de harcaması gereken emeği esirger. Çünkü o, yapacağı her şeyin teker teker hesabının sorulacağı bir güne inanmaktadır.

Müslüman işverene gelince; emri altında çalıştırdıkları onun kardeşleridir. Yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir ve onlara gücünün üstünde yük yüklemez. O, işçi kardeşlerinin haklarını Allah'ın hakları olarak görür ve Allah'ın hakkını ayırmadan ağzına götüreceği her lokmanın kendisine haram olduğu şuurundadır. İşverenin, evvelâ işçinin hakkını belirlemesi, takvime bağlaması şarttır. Dolayısıyla, şayet işveren, işçisine kendi hayat standardına uygun bir ücret ödeyemiyorsa, onu belli nisbetlerde işine ortak eder.

İslam'da, emeğe daha iyi şartlar sağlamak amacıyla işi durdurmak demek olan “grev” ve işçilerin alacakları kararlara baskı yapmak için, işveren tarafından işyerinin kapatılması manasına gelen “lokavt” teşvik edilmez. Çünkü, grev yalnız üretici ve tüketiciyi değil, işçileri de etkilemektedir; grevden ötürü işi durdurmakla işçinin kendisi de kayba uğramaktadır. Bir manada grevin zıttı olan lokavtta da, üretim durmakta ve işsizlik sorunu baş göstermektedir. Böylece grev ve lokavt sonucu, karşılıklı menfaatler zedelenmekte ve bu durum, önü alınamayan sosyo-ekonomik tepkilerin ve hatta kavgaların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Elbette beşerî münâsebetler içinde bazı uyuşmazlıklar olacaktır. Dolayısıyla, kendilerini mağdur kabûl eden insanların müracaat edecekleri bir mercî mutlaka bulunmalıdır. İşte, İslam'da bu gâyeye mâtuf hizmet amacıyla kurulan Hisbe teşkîlâtı vardır. İslam dünyasında, Peygamber Efendimiz devrinden itibaren varlığı bilinen hisbe, umumi manada “iyiliği emir ve kötülüğü nehiy” müessesesidir. Hisbe, İkinci halife Hazreti Ömer zamanında tam teşkilatlı bir müessese haline gelmiş ve cemiyet huzurunun sağlanmasında son derece önemli rol oynayan bir kurum olmuştur. Genel asayişi temin etmenin yanısıra, zarurî ihtiyaç maddelerinin halkın eline uygun ve ucuz bir şekilde geçmesini sağlamak maksadıyla esnaf ve diğer ticaret erbâbını kontrol altında tutma ve işçi-işveren arasındaki meseleleri çözme de onun vazifeleri arasındadır.

Evet, bazı sistemlerin, ortaya bir kısım “güçler” çıkarıp bu güçlerin çarpışma usûl ve vasıtalarını tanzim ile meşgul olmasına karşılık, İslam dini taraflar arasında denge ve uyum sağlayarak müntesiplerinin menfaatlerini birleştirmeye çalışır. İktisadî hayatta işsizliğe mani olmayı ve üretimin devamını sağlamayı esas hedef yapar; insanları bu hedefe yönlendirirken, muhtemel anlaşmazlıklara karşı, taraflara mutlaka bir çözüm yolu sunar ve bir tarafın diğerini ezmesine, toplum yapısının zarar görmesine asla izin vermez. Dahası, getirdiği esaslarda efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapmaz ve böylece toplum fertleri arasında bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlar.

Öyle ki, müslüman toplumda halk, devleti ve ricâl-i devleti omuzlarında taşır. Devlet ve rical-i devlet de, tebaanın fahrî hizmetçiliğini yapar; merhametli bir çoban ya da şefkatli bir baba gibi, saadet ve hazlarını, güttüğü ve yeddiğinin saadet ve huzurunda bulur.

Böyle bir toplulukta bütün müesseseleriyle maarif, fazilet duygusunu geliştirir; sevgi ve mürüvvet kapılarını açar; insanlığa şefkati ve herkesle anlaşıp uzlaşmayı öğretir. Onu, merhametsiz emellerden, süflî duygulardan, insanlık için yüzkarası olmaktan ve her türlü hoyratlıktan korur; bilhassa mukaddes mefhumlarına karşı saygılı yetiştirir.

Dahası bu aydınlık insanlar, toplum içinde kendini güçsüz gören gayr-i müslim azınlıkların, çocukların, alîllerin, yolda kalmışların, işsizlerin görülüp gözetilmesi konusunda köklü ve kalıcı tedbirler alır, değişik yardım fonları oluşturur ve bunlarla herkesin elinden tutmaya çalışırlar.

Zengin-fakir dengesi açısından da İslam'ın getirmiş olduğu, içtimâî hayatı düzenleyici pek çok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefâret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne içtimaî tabakalar arasında uçurumlar vardır, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Çünkü, müslümanlar kendi aralarında adeta -tabir caizse- Allah'ın tevzî memurları gibi davranırlar; hakkıyla zekatlarını ve gerektiğinde de sadakalarını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtırlar. Bu itibarla da, İslam toplumunda, bir zümrenin alabildiğine zengin ve müreffeh, diğer bir zümrenin de fakir ve aç olması söz konusu değildir. Zira, bu sistemin sâlikleri, Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) isnad edilen, “Komşusu aç iken kendisi tok olan bizden değildir” esprisini çok iyi idrak etmiş ve pratik hayatta da bunu büyük ölçüde uygulamışlardır.

Evet, İslam'da sadece haklara riayetle yetinilmez; Müslümanlara ait mal-mülk gibi şeylerde başkalarının da hakkı olduğu mülâhazasıyla hareket edilir; kibir ve çalım duygusuna, minnet ve başa kakma düşüncesine girilmeden bu haklardan bütün muhtaçların istifade etmesi sağlanır.

Bu ilahî sistemde, işverenlerin mütekebbir (kibirli zorba) olmaları, servet ve mal yığmaları, sadece kendi saadetlerini düşünmeleri hoş görülmemiştir. Bütün bir millet olarak, elemleri de lezzetleri de paylaşma anlayışı geliştirilmiştir. Onun içindir ki, Hazreti Ebû Bekir bütün servetini milletin saadeti için harcamış, -ilk halife olmasına rağmen- vefât ettiğinde geriye kalan tek elbisesiyle gömülmüştür. Hazreti Ömer, kıtlık olduğu zaman, -ki o gün bir devlet reisidir- ekmeğini sirkeye batırıp yiyerek hayatını devam ettirmeye çalışmıştır. O, halîfe ile hizmetçisinin bir tek bineği nöbetleşe kullanıp, deveye sıra ile binmelerini hiç de fevkalâdeden bir hâdise olarak görmemiş ve öyle mütevazıâne davranmıştır. Ebû Ubeyde b. Cerrah, ordusu açlığa mârûz kaldığı bir dönemde, kendisi de, askerleri gibi bir-iki hurma ile iktifâ etmiştir. Hazreti Ebû Zer, bir gün eline geçirdiği elbiselik kumaşı ikiye bölmüş, bir parçasını kendisine, diğer parçasını da eli altındaki işçiye parçalı olarak elbise yaptırmıştır. Bu davranışının nedenini soranlara o, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in hadisi ile cevap vermiştir: “Onlar, sizin himayenize verilmiş kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, tâkatlerinin üstünde iş yüklemeyin, zor bir iş tahmil ederseniz onlara yardımcı olun.”

Sözlerimin sonunda şunu ifade etmeliyim ki; anlatmaya çalıştığım bu hakikatler, ütopik bir hayatın destanlaştırılmasından ibaret değildir; aksine, asırlarca gaddar bir dünyanın en acımasız darbeleri karşısında dahi sarsılmayan ilâhî bir sistemin resmidir. Evet, Farabî, Medinetü'l-Fâzıla'sında ütopiktir. Eflatun bir ütopya yazarıdır. Fakat, Medine'de yaşananlar bir vak'adır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok kısa bir zaman içinde, işte böyle fazîlet atmosferi haline gelen bir site devleti kurmuştur. Şayet, bugün umumi manada müslümanların hali bu tablodaki fotoğrafa uymuyorsa, bu meseledeki kusur İslam'a değil, dinini bilmeyen ve onu hayata hayat kılmayan müslümanlara aittir.

Hasılı, İslam'a göre; düşüncede, tasavvurda ve akîdede istikâmet kazanmadıktan sonra, iktisadî meselelerin sağlam bir zemine oturması ve ahenk içinde yürütülmesi mümkün değildir. Emek ve sermaye ilişkisinde de durum aynıdır. İşveren ve işçi, biri ücreti verirken, diğeri çalışırken hep Allah'ın murâkabesi altında oldukları şuurunu bir an bile akıllarından çıkarmamalı ve yaptıklarını hep bu şuur içinde yapmalıdırlar. O zaman sermaye ve emeğin her ikisi de kudsîleşir, sömüren-sömürülen çatışma ve çelişkisi de tamamen ortadan kalkar. Böyle bir toplulukta, işveren işçinin yanındadır; ona ailenin bir ferdi gibi davranır; yemesinde, giymesinde ve meşru bütün isteklerinde yardımcı olur. İşçi ise, işin ve işverenin yanındadır; servet ve patron düşmanlığından uzaktır; sa'yin ve gayretin misali olma yolundadır. İşin en iyisini ortaya koyarken ve kan-ter içinde cehdedip boğuşurken, yüceler âleminde kendisine alkış tutulduğunun ve Hak katında takdir edildiğinin farkındadır, dolayısıyla da, yaptığı her şeyi gönül hoşnutluğu içinde ve ibadet neşvesiyle yapmaktadır.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 11:28:20 +0200
Ne Korkunç Bir Cinayet! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/432-ne-korkunc-bir-cinayet http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/432-ne-korkunc-bir-cinayet

İlk Cinayet ve Kâtillerin Pîri

Tefsircilerin çoğu Hazreti Adem'in oğullarının Hâbil ile Kâbil olduğunu söylemiş ve bu iki kardeşin hayat sergüzeştlerine dair oldukça geniş malumat vermişlerdir. Aslında, Kur'an-ı Kerim'de onların isimleri zikredilmemiştir; fakat, bazı eski kitaplarda ve bir kısım üsturelerde Adem aleyhisselamın oğullarının isimleri Hâbil ve Kâbil olarak anılınca, İslam alimleri de o ibretlik hadiseyi aynı isimlere bağlı kalarak resmetmekte bir beis görmemişlerdir. Bununla beraber, “Adem'in iki oğlu” ifadesini İsrailoğulları'ndan herhangi iki şahıs şeklinde anlayanlar da olmuştur. İşin doğrusu, bu kıssadan ibret almak için şahısların adlarını bilmek şart değildir; önemli olan öyle bir vak'anın meydana gelmiş olmasıdır ve ayette yer alan “bilhakkı - hakkıyla, gerçeğe uygun olarak” kaydı da meselenin aslının efsanelere değil, bir hakikate dayandığını göstermektedir.

Kur'an'ı Kerim'de anlatıldığı üzere, bu iki kardeş Cenâb-ı Hakk'a birer kurban takdim etmişlerdi; fakat, onlardan yalnızca birininki kabul edilmişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, diğerine, “Seni öldüreceğim!” demişti. İnsan öldürmek, hele hele öz kardeşinin canına kıymak büyük bir zulüm olsa da, bir kere gözü dönen câni, sırf bir hasetten dolayı hem de kendine karşı elini bile kaldırmayan ve iyi bir kardeş, samimi bir hayırhah olmaktan başka bir şey düşünmeyen bir masumun kanına girmişti.

Evet, “Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü ve kaybedenlerden oldu” (Maide, 5/30) mealindeki ilahî beyanla kötü akıbetine dikkat çekilen yeryüzünün ilk kâtili, böylece ebedî ateşe varıp ulaşan korkunç bir yolun öncüsü olmuş ve adeta bir barajı delip büyük bir sele kapı aralamıştı. Bu sebepledir ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu acı hadiseyi naklederken şöyle buyurmuştu: “Zulüm ile öldürülen her insanın kanından (onun kanını dökme günahından) bir pay da mutlaka Adem'in ilk oğluna yazılır; çünkü, adam öldürme çığırını ilk açan odur.”

İşte, Cenâb-ı Hak, bu elîm hadiseyi anlattıktan ve ilk cinayeti hatırlattıktan sonra söz konusu hükmünü ortaya koymuş; adam öldürmenin ne büyük bir cürüm olduğunu ve insan hayatına verilen ehemmiyeti ifade sadedinde mealen şöyle buyurmuştur: “Bundan dolayıdır ki, İsrailoğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.” (Mâide, 5/32)

Haksız Yere Adam Öldürme ve Kısas

Bu ayet-i kerimede, bütün insanları öldürmekle müsavi tutulan cinayet, “hiç kimsenin canına kıymamış ve yeryüzünde fesat çıkarmamış bir insanı öldürme” şeklinde beyan edilerek, o müthiş cürüm bir şarta bağlanmış ve takyid edilmiştir. Demek ki, bu suçları işleyen kimselere kısas yapılabilir; bir insan masumların kanını dökerse, o da aynı cinsten bir cezaya çarptırılabilir. Şayet, yeryüzünde fesat çıkarırsa ve o fesattan dolayı insanlar öldürülürse, günümüzde bazı coğrafyalarda olduğu gibi, öldüren niye öldürdüğünü hiç düşünmeden, ölen de neden öldürüldüğünü bilmeden cinayetler cinayetleri takip edip durursa, böyle bir anarşiye sebebiyet veren bir mücrim ya da mücrimler güruhu idam edilebilir. Allah'a ve Rasûlüne savaş açan, yeryüzünde sürekli bozgunculuk yapan, insanların canlarına, mallarına ve ırzlarına saldırmayı itiyad haline getiren ve böylece halkın asayişini bozan, neslin ifsadına sebep olan kimseler suçlarının derecelerine göre öldürülür, asılır veya sürgüne gönderilirler.

Ancak, bu suçları işlemiş olsalar bile, eğer suçlular tevbe ederlerse, bu cezaların hiçbiri tatbik edilmez. Onlar hakkındaki dava, şahsî hukuk davasına dönüşür. Yani, yakını öldürülen ya da mallarına zarar verilen insanlar, isterlerse onları affedebilir ya da cânilere kısas uygulanması ve zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunabilirler. Günümüzün hukuk tabiriyle, şikayette bulunabilir ya da şikayetlerini geri alabilirler. Diğer bir ifadeyle, kasden adam öldürmenin dünyadaki cezası kısastır. Öldürülenin vârisleri kısastan vazgeçip diyet almakla iktifa edebilirler; dilerlerse bunu da bağışlayabilirler. Fakat, böyle büyük bir cürmün ahiretteki cezası, -şayet kâtil daha sonra tevbe edip ilahî rahmete ve Allah'ın fazlına nâil olamazsa- ebedî cehennemdir.

Böyle bir cinayetten dolayı ebedî azap çekmek zâhiren çok büyük bir ceza gibi görünüyorsa da, aslında işlenen günah da çok büyüktür. Zira, yeryüzünde fesat çıkarmayan, haksız yere kan dökmeyen ve kendi kanını heder edecek bir bozgunculuk yapmayan bir insanı öldüren kimse, bütün insanları öldürmüş gibi kabul edilir. Çünkü böyle bir kâtil, Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilen yaşama hakkını gasbetmiş, suçsuz insanların kanlarının haramlığı kaidesini çiğnemiş ve böylece çirkin bir işe ön ayak olmuş, bu konuda başkalarına da yol açmış ve cesaret vermiş olur.

Ayrıca, bir câni, sadece bir insanı bile suçsuz yere öldürse, bu cinayet onun karakterini ortaya koyar; onun kan dökebilir ve adam öldürebilir bir yapıda olduğunu gösterir. Pratikte bir kere cinayet işleyen bir insan, potansiyel olarak bütün insanları öldürebilecek bir karakter taşıyor demektir ve artık o, umumi hüviyeti itibarıyla bir câni ve bir kâtildir. Dolayısıyla, bir kere o öldürücü günaha girdikten sonra, bir başka insanı öldürmek onun için ilkinden zor değildir; hele böyle birkaç cinayetin akabinde adam öldürmek ona sıradan bir iş gibi gelecektir. İşte bu mülahazayla, suçsuz bir adamın canına kıyan mücrime bütün insanları öldüren bir kâtil ve bir câni nazarıyla bakılabilir.

Bir Kişinin Hayatını Kurtarmak...

Her kim de bir insanı ihya ederse, yani cinayetten el çekmek, affetmek ve kısas hakkından vazgeçmek suretiyle onun öldürülmesine engel olursa ya da boğulma ve yanma gibi bir helak sebebinden kurtararak hayatının devam etmesine vesilelik ederse, o da sanki insanların hepsine hayat vermiş ve o iyiliği topyekün insanlığa yapmış gibi olur. Evet, ayetteki ihya, kısastan vazgeçme, öldürmeme, felaketten kurtarma demektir; zira, hayatın asıl ve yegâne sahibi Hayy ü Kayyûm'dür; O'ndan gayrı hiçkimse hakiki manada öldürmeye ve diriltmeye muktedir değildir. İnsanların yaşatması sadece vesile olmaları itibarıyladır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim, Nemrud'un “Ben de yaşatır ve öldürürüm” (Bakara, 2/258) deyişini ihya kelimesiyle ifade etmiştir ki, onun ihyası, öldürmeme ve cinayetten vazgeçme manasına gelmektedir.

İşte, bu manada, bir insanın hayatını kurtaran kimse de karakter ve ruh yapısı açısından -elinden gelse- bütün insanlığın hayatını kurtarmaya açık ve istekli demektir. Bu itibarla da, o nerede bir haksızlıkla karşılaşsa, hemen o haksızlığın önüne geçip -Necip Fazıl'ın tabiriyle- kollarını makas gibi açacak, “Burası çıkmaz sokak!” diyecek ve öyle bir zulme asla meydan vermeyecektir.

Belki bahis mevzuu olan ayette ilk planda manevî kurtarma kast edilmemektedir; fakat, Allah'a, Rasûl-ü Ekrem'e ve ahirete inanan bir mü'min, bildiklerini bildirmek, duyduklarını duyurmak ve tattıklarını tattırmak gayesiyle bir insana Allah'ı tanıtıyor, Peygamber Efendimiz'i anlatıyor ve dinimizi öğretiyorsa, onun bu ameli de bir nevi ihya sayılır. Nitekim, Hazret-i Rahman, “Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü sizi ihya edecek, size hayat verecek hakikatlere dâvet ettiğinde ona icabet edin.” (Enfal, 8/24) mealindeki ayet gibi ilahî beyanlarında insanın hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakmasını, kalbî ve ruhî hayat seviyesine yükselmesini de ihya tabiriyle ifade etmiştir. Dolayısıyla, bir dava adamı, bedeninin esiri bir insanı nefisten rûha, cismânî hayattan kalb ufkuna ve oradan da ebedî hayata yürütür ve yükseltirse onu ihya etmiş sayılır. Bu zaviyeden, bir kişinin kalb hayatı adına dirilişine vesile olmak için sabah akşam gayret eden ve dur durak bilmeden çalışan o mü'min de, karakter itibarıyla herkesin kurtuluşunu arzulayan ve bütün insanlığın ebedî saadetini dileyen, dolayısıyla topyekün beşeri ihyaya amâde bulunan bir insan demektir.

Gıybetin En Kahredicisi

Diğer taraftan, Esmâ-i Hüsnâ arasında İsm-i A'zam, Cuma gününde “vakt-i icâbe”, vakit namazları içerisinde “Salât-ı vustâ”, insanlar arasında velî kullar, Ramazan'ın son on gününde Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde Allah'ın hoşnutluğu, kainatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatında da ölüm anı gizli olduğu gibi, günahlar ve şerler arasında da öyle cürümler gizlidir ki, onlar bir anda insanı tepetaklak hale getirebilir ve onun felaketine sebebiyet verebilirler. Mü'minlerin sürekli uyanık olmalarına, hep dikkatli davranmalarına ve devamlı Allah'a sığınmalarına vesilelik eden bu gizliliğin bir neticesi olarak, aynı isimle anılan günahların bile öyle bir çeşidi ya da gayret-i ilahiyeye dokunan öyle bir derecesi vardır ki, o adeta zehirli bir yılan gibi avını bir anda sokup öldürür.

Bildiğiniz gibi; bir insanı, onun gıyabında, duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek şekilde anmaya “gıybet” denir. Eğer, söylenen söz doğru ise, o gıybettir; fakat, yalan ise, hem gıybet, hem de iftiradır ve kat kat çirkin bir günahtır. Bununla beraber, gıybetin de çeşitleri ve derekeleri (aşağı doğru inen basamakları) vardır. Hak dostları olumsuz duygu ve düşünceleri bile bu kategoride mütalaa etmiş ve onlara “kalbin gıybeti” demişlerdir. Bir insanı, hafife alır şekilde elle göstermek ve kaş-göz işaretleriyle onu tahkir etmek de bir nevi gıybettir. “Falanın boyu kısa” ya da “Filanın ceketi münasebetsiz duruyor” türünden sözlerin gıybet olduğunda da şüphe yoktur. Bütün bu gıybet çeşitleri birer günahtır ve burada hayatın bereketini götürdükleri gibi ötede de insanı rezil rüsvâ ederler.

Fakat, gıybetin öyle bir çeşidi vardır ki, o, diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve kahredici bir günahtır. Öyle ki, bir hadis-i şerifte gıybetin bu türünün yirmi küsur zinadan daha büyük bir vebal olduğu ifade edilmiştir. Mesela, bir topluluğu, bir hareketi ya da bir cemaati temsil eden bir zatın gıybetini yapmak bu türden bir cürümdür. Çünkü, o insanın kaderi temsil ettiği cemaatle bütünleşmiştir; dolayısıyla onun hakkında yapılan bir gıybet bütün cemaatin gıybetini yapmak gibi sayılır.

Dahası, şayet böyle bir gıybet, herhangi bir insanla alakalı değil de, diyelim ki, Şâh-ı Geylanî gibi bir Hak dostu hakkında, ya da herhangi bir hareket veya sıradan bir cemaat değil de, mesela, Muhammed Bahauddin Nakşibendî Hazretleri'nin temsil ettiği bir daire etrafında yapılmışsa, bir de küçük bir gıybet gibi başlayan bu kîl u kâller medya yoluyla ve ekran aracılığıyla çok geçmeden koca koca iftiralara dönüşmüş ve her yana yayılmışsa, işte bu öyle korkunç bir cinayettir ki, -Allah korusun- o günahta küfre açılan sadece bir değil pek çok yol vardır ve insanın imansız gitmesine bâdî olabilir. Evet, bu öyle öldürücü bir cürümdür ki, onun içinde Nakşibendî Hazretlerinin hakkı olduğu gibi, onun altın silsilesinde bulunan Ubeydullah Ahrâr, Muhammed Zahid, İmam-ı Rabbânî, Abdullah Dihlevî, Mevlânâ Halid Bağdâdî gibi Hak erlerinin ve onların takipçilerinin de hakları vardır. Çünkü bu zatlar, Üstadlarından aldıkları ışıkla kendi dönemlerinden bugüne kadar yeryüzünü aydınlatmış ve nurlarını sürekli neşretmişlerdir; belki farklı versiyonlarıyla halkalar oluşturmuş ve hep irşada vesile olmuşlardır.

Bir de, bu cürmü işleyen kimse, “cı” ve “cu” ekleriyle o kötü fiilini biraz daha çirkinleştirirse, o zaman, o sözle işaret ettiği dairedeki bütün fertlerden teker teker helallik almadıktan sonra Cennet'e girmesi çok zordur. Zira, Peygamber Efendimiz, “Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.” buyurmuştur. Gerçi, Hazret-i Rahman, ekstradan bir lütufta bulunup mahşerde o mücrimi gıybetini ettiği kimselerle karşılaştırarak, “Benim şu kuluma hakkınızı helal edin” diyebilir. Fakat, böyle bir talihlilik sürpriz bir lütfa, ziyade bir ihsana vabestedir ve unutmamak lazımdır ki, ubudiyete dair meseleler ekstra lütuflar üzerine bina edilmez.

Bundan dolayıdır ki, mü'minler öyle kötü bir akıbete düşmemek için gıybetin her türlüsünden uzak kalmaya bakmalı ve dillerini o çirkin sözlerden arındırdıkları gibi zihinlerini de kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutmaya çalışmalıdırlar. Zinadan daha beter bir felaket olan gıybet çeşidinden korunmak için kîl ü kâlin en küçüğünden bile kaçınmalıdırlar; farkına varmadan en büyüğüne maruz kalmamak için en küçüğünden de içtinab etmelidirler. Allah'ın belası olan o Cehennem zakkumunun kendi hisselerine düşmemesi için sürekli Cenâb-ı Hakk'a sığınmalı ve dil afetlerinin hepsine karşı tetikte olmalıdırlar.

Fitnenin Böylesi

Aynı hususu, konumuzla çok alakalı olan fitne hakkında da düşünebilirsiniz. Aslında, fitne; sapıklık, fikir karışıklığı, iftirak, bir şeye gönül kaptırmak, günah, küfür, göz alıcı güzellik, mal ve evlat, imtihan etme, işkence, musibet ve belâ gibi manalara gelmektedir. Kur'an-ı Kerim'in altmış kadar ayetinde bu kelime ya da menşei ona dayanan başka bir ifade bulunmaktadır. İki kişi arasındaki uyuşmazlığa fitne dendiği gibi dinsizliği yaymak, insanları hak yoldan döndürmek ve içtimaî bünyede terör estirmek gibi kötülükler de fitne kategorisinde mütalaa edilmektedir. Evet, iki insanı birbirine düşürmek de bir fitnedir ve çirkin bir günahtır. Fakat, fitnenin de öyle müthiş bir türü ve gazab-ı ilahiyi celbeden öyle bir derekesi vardır ki, onu diğer fitne çeşitleriyle müsavi tutmak mümkün değildir; zira o, insanı bir anda derin bir ateş çukuruna itip dünya-ahiret saadetini bitirebilir. Dolayısıyla, öyle kötü bir akıbete uğramamak için fitnenin en küçüğünden bile uzak durmak ve fitne temayülü gösteren söz ve fiiller daha küçükken onları boğarak büyük bir cürüme dönüşmelerine meydan vermemek gerekmektedir.

Nitekim, Kur'an-ı Kerim, “Fitne, adam öldürmekten daha beter bir günahtır.” (Bakara, 2/191) buyurmaktadır. Yani, her fitne adam öldürmek gibi olmasa bile, fitnenin öyle bir nev'i vardır ki, o, katilden daha şiddetlidir. Mesela, kaba kuvvet kullanarak baskı ve zulüm yoluyla dinsizliği yaymak, müslümanları öz değerlerinden uzaklaştırmaya kalkışmak ve nesilleri kendi mana köklerinden kopararak onları hem dünyada hem de ukbâda elim bir azabın içine atmak, öyle ağır bir suçtur ki; o, adam öldürmekten, bir mazlumun kanını dökmekten ve hayatını yok etmekten daha tehlikeli bir cürümdür.

Hele bir de öyle cinayetler vardır ki, onlarda fitne ile katil birbirine karışır. Mesela; biri kalkar büyük bir insanı öldürür ve ortadan kaybolur. Sonra fâili meçhul olan bu cinayet masum bir insana ya da bir zümreye fatura edilir. Dolayısıyla, bir kan davası baş gösterir. Hem maktulün tarafında olanlar hem de kendilerine suç isnad edilenler karşılıklı eza ve cefaya maruz kalırlar. Böylece, o cinayet, mukabil atf-ı cürümlerle büyür, genişler ve kocaman bir fitne halini alır. Hadise, sadece bir adam öldürme veya bir fitne çıkarmadan ibaret kalmaz; önü alınamaz iç içe fitnelere ve binlerce cinayetin işlendiği bir anarşiye dönüşür.

Maalesef, İslam tarihinde bu türden fitneler de meydana gelmiştir ve bunlar bir adam öldürmekten çok daha fecî cinayetlere sebebiyet vermiştir. Mesela; Hazreti Ömer efendimizin (radiyallahu anh) şehid edilişini sıradan bir cinayet gibi görmek mümkün değildir. Değildir; zira, Huzeyfe b. Yemân'ın ifadesine göre, Hazreti Ömer fitnelere karşı kilitli bir kapıdır; onun şehadetiyle o kapı açılmış ve hatta kırılmıştır. Evet, bir gün Hazreti Ömer, Peygamber Efendimiz'in “denizin dalgalanıp kabardığı gibi kabaran ve kuduran fitne” hakkındaki sözlerini sorunca, Hazreti Huzeyfe, “Ey mü'minlerin emiri, bu fitneden sana bir zarar yoktur. Çünkü seninle onun arasında kilitli bir kapı vardır” der. Ömer efendimiz “Kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?” diye sorar. “Kırılacak!” cevabını alınca, “Demek ki, kıyâmete kadar bir daha da kilitlenemeyecek!” der. Bir dostu, Hazreti Huzeyfe'ye “O kapı kimdir?” sualini tevcih edince, onun verdiği cevap “O kapı, Ömer'in kendisidir.” şeklinde olmuştur. Bu itibarla, Hazreti Ömer'i öldürme sıradan bir cinayet olarak kabul edilemez; o, fitne kapısını kırma ve bir manada kıyamete kadar cereyan edecek fitnelerin önünü açma manasına gelir. Kur'ân-ı Kerim'in, haksız yere birini öldüren insanın ebedî Cehennemde kalacağını vurgularken işaret ettiği câniler de İkinci Halife'nin kanına giren Ebu Lü'lü Firuz gibi kimseler olsa gerektir.

Ne Kötü Bir Akıbet!..

Evet, “Kim bir mü'mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93) mealindeki ayet-i kerimeden hareketle İbn Abbas (radiyallahu anh) ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından bazıları, adam öldüren bir kâtilin ebedî azaba müstahak olacağını söylemişlerdir. Bazı müfessirler de, bu hükümden yola çıkarak, meseleye şöyle bir yorum getirmişlerdir: Nasıl ki, bir insanı öldüren kâtile dünyevî ceza itibarıyla kısas gerektiği gibi, o bütün insanları öldürse de yine aynı kısas gerekir; aynen öyle de, tek masumu öldürenin cezası ebedî cehennem olduğu gibi bütün insanları öldürenin cezası da sonsuz ateştir. Bu itibarla da, bir kişiyi öldüren sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.

Vakıa, “Şu muhakkak ki, Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisa, 4/48) ilahî beyanı, Allah Teâla'nın, şirk dışındaki günahları dilediği takdirde affedeceğini bildirerek bir önceki âyeti takyid etmiştir. Fakat, küllî bir nazarla meseleye bakıldığında görülecektir ki, her kâtil için ebedi cehennemde kalmak söz konusu olmasa bile, cinayetin de öyle bir çeşidi vardır ki, onu işleyenin dûçar olacağı akıbet sonu gelmeyen bir azaptır.

Demek ki, gıybet ve fitne gibi günahların derekeleri ve çeşitleri olduğu gibi, maktulün kimliğine, konumuna ve cinayetin sebep olabileceği neticelere göre adam öldürmenin de farklı türleri ve suç bakımından değişik dereceleri vardır. Öldürülen kim olursa olsun, cinayet cinayettir ama bir ordu komutanını ya da devlet başkanını katletmekle sıradan bir vatandaşı öldürmek, bunların sebebiyet verecekleri hadiseler zinciri açısından eşit değildir. Yine, herhangi bir mekanda işlenen cinayet ile haşerenin bile canına kıyılmasına müsade edilmeyen, ağaç yapraklarının koparılması dahi yasak kılınan Harem-i Şerif'te adam öldürmek aynı kefeye konulamaz. Hele insan öldürmenin öyle bir çeşidi vardır ki, işleme keyfiyeti, neticeleri ve kapı araladığı hadiseler bakımından o cinayeti işleyen kimse bütün insanları katletmiş gibi olabilir. Onun içindir ki, İbn Abbas hazretleri, ancak bir peygamberin ya da mü'minlerin idarecilerinin kanını dökmeyi bütün insanları öldürmeye denk tutmuştur. Dolayısıyla, kaderi milletinin kaderi olmuş bir insana idam sehpasını gösterenler topyekün bir milletin ölümüne ferman çıkarmış olurlar; kendini insanlığın kurtuluşuna adamış bir dava erini zehirleyenler, bütün milletin aşına, hatta Hazreti Muhammed Mustafa'nın (aleyhi ekmelüttehâyâ) çorbasına ve ashabın yemeğine zehir katmış sayılırlar. Bu da öyle büyük bir cinayettir ki, onu işleyenler mü'min bile olsalar, bütün insanlıktan helallik almayınca asla Cennet'in yolunu bulamazlar.

İşte insan bu denli büyük bir cürme girmemek için katlin en küçük görüneninden bile uzak durmalıdır. Zira, benzer tehlikeler ve aynı hüküm bugünün insanları için de söz konusudur. Nitekim, Hasan Basri hazretlerine “Bu ayet bizim için de geçerli midir?” denince, o şöyle cevap vermiştir: “Kendisinden gayrı ilah olmayan Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, evet geçerlidir; çünkü, İsrail oğullarının kanı bizim kanımızdan daha aziz ve değerli değildir!”

Hasılı, haksız yere adam öldürmenin her türlüsü büyük bir günahtır; fakat, onun içinde zamana, mekana, öldürülenin kimliğine ve konumuna göre farklı derekelerden bahsetmek mümkündür. Kan dökmenin haram oluşuna muhalif davrandığı, cinayet yasağını çiğnediği, öldürme işine ön ayak olduğu, diğer insanları da bu günahı işlemeye karşı cesaretlendirdiği ve böylece toplum düzeninin bozulmasına yol açtığı için bir kişiyi öldüren bir manada bütün insanları öldürmüş sayılır. Yine, Cenâb-ı Hakk'ın gazabını ve lanetini çekmesi, Cehennem ateşine sebebiyet vermesi açısından bir kişiyi öldürmekle herkesi öldürmek birdir. Kısas hakkından vazgeçmek, cinayetten el çekmek ya da bir felakete düşmesine mani olmak suretiyle bir insanın hayatını kurtaran kimse de bütün insanları kurtarmış gibidir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 11:21:43 +0200
Makam Sevdası ve İltifat Tiryakileri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/431-makam-sevdası-ve-iltifat-tiryakileri http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/431-makam-sevdası-ve-iltifat-tiryakileri

Kalb Hayatının Virüsleri

Aslında, kötü ahlakın bir şubesi olarak kabul edilen haset, riya, kibir, ucub ve yeis gibi her türlü fenalık ve çirkin huy kalbî hayat için çok tehlikelidir ve bunların hepsi insan bünyesinde hastalığa sebep olan virüslere benzer birer virüstür. Virüslerin bir kısmı öldürücü olduğu gibi, manevî hayatı felce uğratan bu kötü hasletlerin bazıları da kalb ve ruhu öldürebilir. Bunların bir kısmı küfre çok yakındır; adeta onunla sınır komşusudur. İnsan onlardan birini işleyince küfrün hududuna kadar yaklaşmış ve onun tesir edici alanına girmiş olur.

Öyle bir noktada bulunan kimseye imana âit bazı güzellikler renksiz ve tatsız gelmeye başlar; küfre ait bazı çirkinlikler ise, –Allah korusun– çok televvünlü ve cazibedâr görünür. Dahası, bu öldürücü virüsler arasında öyle hayret verici bir haber ağı vardır ki, biri bünyeye girip vücudun mukavemetini kırınca, hemen diğer virüslere sinyal gönderir. Birbiriyle çok irtibatlı ve biri diğeri hesabına işleyen bu virüsler bir fâsit daire teşekkül ettirmek suretiyle içine girdikleri bünyeyi zamanla yer bitirirler. Böylece insan anbean mahiyetindeki yücelik ve nezahetten biraz daha uzaklaşıp bütün bütün olumsuzluğa ve bayağılığa açılır; yeryüzüne müsbetin temsilcisi olarak gönderilmiş olmasına rağmen, bir olumsuzluk unsuru haline gelir; Hâbil olabilecekken, hiç farkına varmadan Kâbil oluverir.

Ayrıca, maddî virüsler için sürekli bir değişim ve yenilik söz konusu olduğu gibi, manevî hastalıklara sebep olan virüsler de çağa göre değişiklik arz edebilir. Bildiğiniz gibi, doktorlar bazı hastalıklar için her sene biraz daha farklı bir aşı geliştirmek zorundadırlar. Çünkü, önceden tesbit edilen virüsleri vücudun tanımasını sağlayan ve o virüslere karşı bünyeyi uyaran bir aşı, bu sene faydalı osa bile, bir sonraki sene, aynı hastalığa yol açan ama gen yapısında değişiklik meydana geldiğinden dolayı farklı bir şekle bürünen virüse karşı tesirsiz kalmaktadır. Mesela, bu senenin grip aşısı gelecek sene -çok defa- işe yaramamaktadır; çünkü, gribe neden olan virüsün gen yapısı o sene içerisinde değişmekte ve her sene yeni bir şekle girmektedir. Aynen öyle de, manevî virüslerin yapısı ve az ya da çok zarar verme açısından sıralaması da zamana, mekana ve şartlara göre değişebilmektedir.

Bu itibarla, Hazreti Üstad, söz konusu eserinde kendi döneminin en büyük virüslerine dikkat çekmekte ve onlara karşı çağına uygun aşılar tarif etmektedir. Bugün belki başka hastalıklardan ve şeytanın bu asra özel tuzaklarından da bahsetmek mümkündür. Fakat, onun nazara verdiği manevî hastalıkların günümüzde de tesirlerini sürdürdüğü ve hatta bazı kimseleri tam bir felakete sürüklediği de şüphesiz bir gerçektir.

Hubb-u Câh

İşte, bugün de çok tehlikeli olan şeytanî tuzaklardan biri “hubb-u câh”tır. Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, pâye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubb-u câh”; makam sevgisi, pâye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları çağrıştıran bir terkip olarak dilimize girmiştir ve yaygınca kullanılmaktadır. Bediüzzaman hazretleri, kendini beğenme, övünmeyi sevme, insanlara görünme, methedilmeyi bekleme ve halk nazarında saygın bir kişi olmayı isteme gibi desiseleri de hubb-u câhın tarifine dahil etmiş ve insanın en zayıf damarı olarak onu göstermiştir.

Evet, hubb-u câh çok tehlikelidir; öyle ki, bazı zayıf karakterli kimseler ondan dolayı pek çok hileye başvurur, haksızlıklar irtikap eder ve zulme girerler. Önce makam-mansıp sahibi olmak sonra da yerlerini ve itibarlarını korumak için olmadık sebeplere tutunur, bir sürü cürümlere bulaşır ve pek çok günah işlerler. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmuştur: “Şöhret ve makam sevgisinin insana verdiği zarar, koyun sürüsüne saldıran bir kurdun o sürüye verdiği zarardan daha çoktur!”

Özellikle de dünya hayatını her şey sanan kimselerde, yükselme merakı, makam arzusu ve teveccüh tutkusu had safhadadır. Bazıları, siyasî, adlî, mülkî ya da askerî bir makamı elde edebilmek için can atarlar. İnsanlara çok parlak görünen bir kısım pâyelere ulaşmak ve halkın teveccühünü kazanmak için çırpınır dururlar. Bunların çoğu kalblerini itminana erdireceğini zannettikleri bir makama yükselmek için üst üste tavizler verirler. Şayet, o arzularına nâil olurlarsa bu defa da bir yandan diğer beklentilerini gerçekleştirmek, diğer taraftan da o makamı korumak maksadıyla yeni tavizleri normal karşılarlar.

Nice insanlar vardır ki, gayet ciddî, pek doğru ve çok hâlisâne mülahazalarla yola çıkmışlardır; fakat, Allah'la münasebetleri ve dava düşünceleri, dünyanın göz alıcı güzellikleri karşısında başlarının dönmesini engelleyebilecek kadar kuvvetli olmayınca, bir süre sonra dökülüp yolda kalmışlardır. Mesela, samimi bir niyetle ve millete hizmet etmeye matuf iyi düşüncelerle idareye tâlip olmuşlardır. Heyhat ki, yeterli bir donanıma sahip olmadıklarından ve Allah'la münesebetlerini kavî tutmadıklarından dolayı, her gün biraz daha asıl gayelerinden uzaklaşmış ve vasıtaları gaye yerine koymuşlardır.

Makam Bağımlılığı, Şöhret Tutkusu

Öyle ki, hubb-u câhı bir kere tadınca, artık onun tiryakisi olmuş ve ne pahasına olursa olsun onsuz bir hayat düşünemez hale gelmişlerdir. Her şey kabul ettikleri bir mevkiye yükselebilmek için, bir-iki taviz vermekle başladıkları yolun her durağında başka yeni bir tavizle daha karşı karşıya kalmışlardır. Nasıl ki, bazı uyuşturucuları bir defa almak, hatta azıcık tatmak bazı kimseleri bağımlı yapmaktadır; bir kısım uyuşturucular da bir kere de olmasa bile ikinci ya da üçüncü defadan sonra kurbanları tarafından zaruri bir ihtiyaç gibi algılanmaktadır; aynen öyle de, kimi insanlar için belli bir makamı ihraz edip o makamda kalmak bir tiryakiliktir. Daha ileriye gitmek ayrı bir tiryakilik, ondan da üstteki bir rütbeye sıçramak daha dehşetli bir tiryakiliktir. Makam, pâye ve rütbe bağımlısı olan kimselerin, orada uzun zaman kalabilmek ve oradan da başka bir basamağa atlamak için verdikleri tavizler, uyuşturucu bağımlılarının o zehri bulabilmek maksadıyla yaptıkları maskaralıklardan daha aşağı değildir.

Çünkü, makam ve mansıp bağımlısı olan bir insan, aynı zamanda bir teveccüh tiryakisidir; o her yerde takdir edilmeyi bekler, alkışlanmayı ister, beğenilmeyi ve methedilmeyi diler.. evet o, makamla beraber şöhretin, teveccühün, takdirin ve alkışın da bağımlısıdır. Hatta, -ezkaza- bir gün şeytanlara konferans verme ile karşı karşıya kalsa, şeytanlardan bile takdir bekler, onların da alkışlarını almak ister. Oysa ki, insaniyet onur ve haysiyetini yitirmemiş birinin “Aman ya Rabbi, ben hangi cürmü işledim ki İblis'in avenesine onların gönüllerince bir konferans verme derekesine sukut ettim? Nasıl bir günah işledim ki şeytanların takdir ettiği bir insan haline geldim?” deyip nefsini sorgulaması gerekir. Kendi kendine “Allah, Allah! Acaba bende bir bit yeniği mi var ki bunlar beni takdir ediyorlar?!” demesi icap eder. Vakıa, bir kısım hakperestler kendileri gibi düşünmeyen insanları da takdir edebilirler; fakat, şerde birleşmiş bir topluluğun umum hüsn-ü kabulünde mutlaka bir bit yeniği vardır.. ve şayet böyle bir takdire maruz kalan –betahsis mazhar olan demedim– kimse “Rabbim, şeytanlar tarafından alkışlanmaktan, onlara alet ve maskara olmaktan Sana sığınırım!” deyip istiğfar etmiyorsa, o işte bir bit yeniği olmakla beraber o insanın kalbinde de bir akrep ısırığı var demektir. Öyledir ama gelin görün ki, bazıları hubb-u câha işte o denli müptelâdır ve alkışlayan şeytan bile olsa onlar için makbuldür.

Gâye ve Vesile

Tabii ki, bir makama ulaşmayı ve bir pâyeyi elde etmeyi isteyen her insanı aynı kategoride değerlendirmek yanlış olur. Bazı insanlar nisbî pâyelerin geçici olduğunu bilir, elde imkan varken onları Hak yolunda değerlendirir, bulundukları makamları daha anlamlı hale getirir ve taşıdıkları unvanlara yepyeni bir ruh verirler; kendi zatî değerleri sayesinde makamlarının kıymetini de yükseltirler. Bazıları da vardır ki, pâye ve mansıpların gölgesinde bir kısım arzularını gerçekleştirmeye uğraşır; dolayısıyla, üzerlerinde çok bol bir elbise gibi duran o makamı dolduramadıklarından oldukça gülünç durumlara düşerler; beklentilerinin ve kendilerinden beklenenlerin altında kalır ve ezilirler. İkincilerin durumu hubb-u câh virüsüne yenik düşmüş kimseler için örnek teşkil etse de, birincilerin duygu ve düşüncelerini makam sevdası, şöhret tutkusu ya da kıdem arzusu şeklinde değerlendirmek haksızlık olur.

Evet, vatan ve millet aşığı bir insan da belli bir makama sahip olmayı isteyebilir. Fakat onun bu isteği vazife şuuruna, ülküye ve ülkeye hizmet düşüncesine bağlıdır. O, söz konusu makamın tiryakisi değildir; onu kalıcı olarak da görmüyordur. O makam böyle bir insanın nazarında sadece bir vesiledir; kendi ülkesine ve ülküsüne hizmet etme gayesine yardımcı bir vasıtadır. Bu düşüncedeki bir dava adamı, o makamı gaye kabul etmediği için ona ulaşmak ya da bulunduğu konumu korumak maksadıyla tavizler vermek durumunda da kalmaz. Onu en başta rıza-yı ilahî adına, sonra da millete hizmet hesabına bir basamak sayar; “Allah bana imkan verirse, ben de Rabbimin rızası için milletim, şanlı tarihim, ülküm ve ülkem hesabına bazı hizmetlerde bulunurum; şayet öyle bir konum nasip olmazsa, o zaman da şimdiki imkanlarımla rıza-yı ilahîyi tahsile çalışırım.” der; ilahi takdire teslim olur ve hep inşirah içinde o anki konumunun hakkını vermeye koyulur. Eğer on kişiden sorumlu olarak bir vazife eda ediyorsa, o on kişiyle yirmi kişilik işler yapmaya çalışır; bu suretle, o konuma saygısını ve Allah'ın onun hakkındaki takdirine karşı memnuniyetini ortaya koyar.

Şahsı adına bu kadar müstağni ama aynı zamanda hizmet delisi bir insan, nerede ve hangi mevkide olursa olsun çok rahattır; kadr u kıymeti bilinmiş bilinmemiş, ufkuna göre bir vazife kendisine tevdi edilmiş edilmemiş, şanına yaraşır bir makama getirilmiş ya da getirilmemiş... onun için bunların hepsi müsâvîdir. Çünkü, o her şeyin ve herkesin ötesinde bir hikmet eli müşahede etmektedir. Her hadise karşısında,

    “Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir.
    Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır.
    Gelirse gelir bir kıl ile eyleme tedbir.
    Giderse gider eğlemez bir koca zincir!”

duygularıyla dolar, Cenâb-ı Hakk'a tevekkül eder, ilahî rahmet ve inayete sığınır. Onu yer yer tasalandıran ve zaman zaman hüzne boğan tek husus vardır; o da o an bulunduğu konumun hakkını verememe endişesidir.

Bir Garip Tiryakilik

Aslında, tanınma, bilinme, meşhur olma ve parmakla gösterilme isteği hakiki mü'minlerin değer ölçüleri açısından çok kıymetsizdir ve basit kimselerin şiarı olan pestpaye bir duygudur. Ne var ki, hubb-u câh, iman ve Kur'an hizmetinde koşturan kimseler için de her zaman teyakkuzda olunması gereken bir felaket sebebidir. Zira, hubb-u câh resmî olabileceği gibi, gayr-i resmî de olabilir; devlet dairelerinden herhangi biriyle ilgili bir makam sevgisi şeklinde insanın gönlüne düşebileceği gibi, bazen kendini herkese beğendirme, başkaları tarafından övülme, hep önde görünme ve aranan, ihtiyaç duyulan bir insan olma isteği şeklinde de tezahür edebilir.

Evet, imana ve Kur'ana hizmet eden insanlardan bazıları da hubb-u câh hastalığına tutulabilirler. Tutulur ve bulundukları her yerde kendilerini ifade etme, toplum içinde farklı ve ayırt edilir bir insan görünme, bazen sözle, bazen yazıyla, kimi zaman sesle, kimi zaman da edayla halkın teveccühünü toplama düşüncesiye değişik tavır ve davranışlar sergileyebilirler. Mesela, zahiren tesirli konuşan ve görünüşte güzel şeyler yazan bir insan herkesin parmakla gösterdiği biri haline gelir. Herkes tarafından parmakla gösterilmek de bir çeşit pâyedir. Şayet, bu insan hubb-u câha müptelâ ise, artık hayatını o şan ü şöhrete göre programlamaya başlar. Ondan sonra her fırsatta o istikamette daha başka takdir ve teveccühler koparmaya çalışır.

Hatta, o kadar teveccüh ve nazar tiryakisi olur ki, her konuştuğunda karşısında ağlayıp inleyen, heyecandan bayılan kimseler bir gün aynı hali sergilemeyecek olsalar onlara karşı ciddi öfke izhar eder. Halka hitap ettiği her yerde, alkış primi alıyor, takdir görüyor ve parsa toplar gibi “Aman ne güzel söyledin!” iltifatları topluyorsa, bu atmosfere öyle tutulur ki, artık o insan bir uyuşturucu bağımlısı misali takdir ve alkış bağımlısı haline gelir. Şayet, bir gün falso yapsa, bir kabz hali yaşasa, anlatmak istediği hususları gönlünce dile getiremese ve her zamanki teveccühleri bulamasa –Allah korusun– her şeye ve herkese gönül koyar. Önce, “Bu insanlar neden bu kadar kalbsizdi bugün; neden beni heyecanlandıracak ve coşturacak bir tavra bürünmediler, neden bakışlarını gözlerimin içine teksif etmediler?” der, muhataplarına darılır ve genel atmosferi sorgular. Daha sonra, “Ya her zaman bu meclise sekine taşıyan melekler neredeydiler? Bugün neden beni teyid etmediler?” düşünceleriyle dolar ve meleklere küser. Hatta haddini bütün bütün aşarak, meseleyi daha da ileri götürme tali'sizliğine de düşer ve “Neden her zamanki gibi ilham göndermedi?” türünden çirkin mülahazalarla içten içe Allah'a da küser. Emin olun, pâye tutkunu, şöhret düşkünü ve hubb-u câh müptelâsı böyle bir insanın tahayyül ve tasavvurlarına muttali olsanız, kalbinin ve zihninin bu denli kötü duygularla ve bu kadar kirli mülahazalarla dolu olduğunu görürsünüz.

Oysa, insan her zaman aynı ölçüde selis ve beliğ konuşamayabilir; her defasında maksadını akıcı, noksansız ve güzel anlatmaya muktedir olamayabilir. Bazen manevî feyzler birden kesilmiş gibi olur, adeta dile kilit vurulur ve insanın bütün melekeleri tutulur. Bu durumda, insan irâdesinin nisbî bir tesirinden söz etmek mümkün olsa da, aslında o hal tamamen Allah'ın elindedir. Semâlardan insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren O olduğu gibi, Peygamber Efendimiz'in ifadesiyle, “Kalb de, Hazret-i Rahmân'ın parmakları arasındadır; Cenâb-ı Hak hâlden hâle çevirir ve ona istediği şekli verir.” Allah Teâlâ, dilediği zaman insanın kalbini öyle sıkar, öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O'ndan gayri kimse ona inşirah veremez. Haddizatında, işte o hal de Hazret-i Rahman'ın bir rahmet tecellisidir. Yüce Yaratıcı bir manada kuluna, “Gördün mü ya, konuşma kabiliyetini bile aldım elinden; dilersem görme, işitme ve düşünme melekelerini de alırım; sağır, kör ve dilsiz gibi kalıverirsin bir anda!” der; onu Kendine döndürür ve “Rabbim! Beni Sensiz etme; Seni söylemeyen dilden, Senin eserlerini görmeyen gözden ve Senin zâkirlerini işitmeyen kulaktan Sana sığınırım!” niyazıyla yönelmesi gereken kapıya yönlendirir. Bu itibarla da, öyle bir tutukluk yaşayan insan onu bile Rabb'in teveccühü bilmeli; konuşması sırasındaki anlık gafletlere karşı dahi tavır almalı, gönül gözünü bir kere daha verâlara tevcîh etmeli ve istiğfarla o hali savmaya bakmalıdır. Ne var ki, makam sevdasına dûçar olmuş ve alkış peyleme peşine düşmüş kimselerin bunları düşünmeleri ve uygulamaları da zorlardan zordur.

“Ben Düşmem” Deme!..

Evet, hubb-u câh herkesin yakalanması muhtemel olan öldürücü bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanmama hususunda hiç kimsenin teminatı yoktur. Bu sebeple insan, her gün kalbini defaatle cilalamalı; iç dünyasını, tıpkı bir kandili lebrîz ediyor gibi, tekrar ber tekrar parlatmalı ve gönül kıblesinin nereyi gösterdiğini sürekli kontrol etmelidir. Yoksa –hafizanallah– “Ben doğru inanıyorum, Allah yolundayım, istikamet üzere yürüyorum; bundan sonra aldanmak benim için söz konusu değildir.” şeklinde düşünen biri bütün bütün kaybetmeyle karşı karşıyadır. Bir insanın, kendini bu derece güvende hissetmesi ve aldanmanın onun için mevzubahis olmadığını düşünmesi, zaten aldanmış olduğunun delilidir; bir gün mutlaka onun sırtı da yere gelecektir ama o zaman meselenin hakikatini anlasa bile iş işten geçmiş olacaktır.

Nitekim, “nice servi revân canlar, nice gülyüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar ve nice tâcdarlar” hubb-u câh denen o kandan irinden deryada boğulup gitmişlerdir de, o gayyaya nasıl düştüklerinin farkına bile varamamışlardır. Öyle ki, İslam ulemasının üzerinde hassasiyetle durduğu ve Risaleler'de de ele alındığı üzere, bir süre seyr ü sülûk-i ruhanîde yol alıp Hızır aleyhisselamın ya da Kutb-u a'zam'ın gölgesini bir an da olsa üzerinde hisseden kimselerden bazıları kendilerini o ulvi kâmetler yerine koymuş, hubb-u câh tuzağına düşerek enaniyete mağlup olmuş; şükrü bırakıp fahre girmiş, fahirden gurur çukuruna sukut etmiş ve nihayet ya divane olmuş ya da hak yoldan sapmışlardır.

Bu itibarla da, insan teveccühler karşısında eğilmemeli ve kulluk düşüncesinden asla taviz vermemelidir. Belki halkın takdir ve hüsn-ü kabulü karşısında şöyle demelidir: “Allahım, bu insanların onca teveccühüne ben lâyık ve ehil değilim. Onlar, hakkımda hüsn-ü zan edip yanılıyorlar, bir içtihad hatası içindeler; onları bu hatalarından dolayı affet, beni de hubb-u câha düşme gibi bir kaymadan muhafaza buyur.” Evet, mü'mince duruş, tavır ve davranış böyle düşünüp, böyle söylemeyi gerektirir; işin mü'mincesi budur. Başka mülahazaların kâfirce olduğunu söylemeyeceğim ama mü'mince olmadıkları da muhakkaktır. Muhakkaktır; zira, hubb-u câh, ihlâsı kıran ve riyaya yol açan pek çok sebepten biridir. Riya ise, “şirk-i hafî”dir ve küfürle hemhudut olan bir günahtır. Makam sevgisi ve itibar tutkusu, şöhretperestliğe sebep olur; insanı halkın nazarlarını çekmeye zorlar ve böylece onu riyaya, süma'ya sevk eder; görsünler, desinler, bilsinler... duygusuyla hareket etmeye sürükler.

Gönüllerin Fatihi O'dur!..

İşte, böyle riyakârca ortaya konan tavır ve davranışlar, mü'mince değildir; değildir çünkü, insanların teveccühünü kazanma niyetiyle yapılan bir işte bir bölüştürme söz konusudur; sadece Allâh için yapılması gereken o işe başkalarını da ortak koşma bahis mevzuudur. Oysa, Cenâb-ı Hak, daha Kur'an'ın başında “Elhamdü lillahi rabbi'l-alemîn” buyurarak, çok önemli bir hususa dikkatlerimizi çekmiştir. “Lillah” ifadesinde yer alan “lam” harfi, ihtisas ve istihkak bildirir; yani, bütün hamd ü senaların, her çeşit şükür ve minnet duygularının Allah'a mahsus ve Allah'ın hakkı olduğunu belirtir. Her şekliyle hamd ü sena O'nun hakkı olduğu gibi, teveccüh de yalnızca Cenâb-ı Hakk'a aittir, O'na mahsustur, sadece O'nun hakkıdır. Dolayısıyla, bir mü'min için, her amelde Cenâb-ı Hakk'ın teveccühü ve rıza-yı ilahî esas olmalıdır. Şayet, bir kimse, bu esası görmezlikten gelir de halktan teveccüh beklentisine girerse, o zaman Allah'ın hakkını insanlara ve kendi nefsine taksim etmiş olur. Ameline şürekânın nazarını da bulaştırmış sayılır ve farkında olmadan şirk-i hafiye yuvarlanır.

Bu itibarla, muvahhid mü'min, Cenâb-ı Hakk'ın teveccühüne başka ortaklar koşmaz ve O'nun rızasını her türlü mükafatın üstünde tutar. O, sadece Allah'ın teveccühünü ve rızasını tahsile çalışır; insanların teveccühüne ve istihsânına zerre kadar kıymet vermez. Halkın nazarını ve kabulünü, ancak Cenâb-ı Hakk'ın kabulünün ve teveccühünün bir yansıması ve gölgesi ise makbul sayar. Fakat, teveccüh-ü nâsın bir istidraç olabileceğini de hiç hatırdan çıkarmaz ve bu konuda da hep temkinli davranır. Halk tarafından alkışlanmayı ve onların takdirini almayı esas maksat yapmaz. O, Hazret-i Rahman'a hasr-ı nazar eder; teveccühünü bütünüyle asıl hak sahibi Rabb-i Rahim'e yönlendirir ve sadece O'nun hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Bilir ve inanır ki, Cenâb-ı Hak isterse ve hikmeti öyle gerektirirse onu halka da sevdirir, hakkında hüsn-ü kabul ve sevgi vaz' eder.

Evet, gönül kapılarının açılması Allah Teâlâ'nın meşietine bağlıdır; o dilemeyince hiç kimse insanların nazarını celb edemez, kendini onlara sevdiremez. Gördüğünüz gibi, bazıları insanlar nezdinde inanılan, güvenilen ve sevilen kimseler olabilmek için ölüp ölüp diriliyor, her fırsatı o istikamette değerlendirmeye çalışıyorlar. Güç-kuvvet ellerinde, dayatma ve sindirme imkanlarının hepsine sahipler; beyin yıkama mekanizması da diyebileceğimiz medya onların emrine amâde... Fakat, onca imkana rağmen, bir türlü kendi toplumlarının ve umum insanların sevgisine ve kabulüne mazhar olamıyorlar. Şeytanı bile hayrette bırakan çok büyük kötülüklerini saklıyor; ama –bağışlayın– şov türünden şeylere girerek ve en ufak iyiliklerinin günlerce reklamını yaparak dikkatları kendi üzerlerine çekmeye çalışıyorlar. Değişik illüzyonlarla minnacık bir akıntıyı şelale gibi göstermeye gayret ediyor ve halkın teveccühünü kazanmak için her yola başvuruyorlar. Ne var ki, gönül kapılarını bir türlü açamıyor, milletin takdirini asla kazanamıyor ve istedikleri teveccühe mazhar olamıyorlar; hatta maksatlarının tam aksiyle tokat yiyorlar. Beri tarafta ise, güç ve kaba kuvvet temsilcilerinin karınca kadar bile görmedikleri insanlar, hiç öyle bir beklentileri olmadığı halde halkın teveccühünü ve hüsn-ü kabulünü tahsil ediyorlar. Onlar, sadece teveccüh-ü ilâhî peşinde koşuyorlar, Cenâb-ı Hak da onlara teveccüh-ü nâsı da yâr ediyor.

Bu meselede değinilmesi gereken bir husus da şudur ki; halkın teveccühü, ilahi teveccühün bir gölgesi olması itibarıyla makbul kabul edilse bile, kanaatimce, biz öyle bir mülahazaya bağlı kalmak şartıyla da olsa teveccüh-ü nâsa kıymet vermemeli; böyle masumâne görünen bir düşüncenin dahi Allah'a teveccühümüze ve O'nun bize teveccühüne gölge yapabileceğinden korkmalıyız. Korkmalı ve Enbiyâ-ı izâm'ın hulusuna tâlip olmalıyız. Cenâb-ı Hak, her peygamberi peygamberliğe has bir donanım ve mahiyette yaratmıştır; canlarımız onlara kurban, biz onların hiçbirinin kıtmiri olamayız. Fakat, peygamberlik isteme başkadır; peygamberlerin vasıflarıyla muttasıf olmayı dileme daha başkadır. Artık hiç kimse için peygamberlik söz konusu değildir ama her mü'min, peygamberlerle temsil edilen güzel ahlaka sahip olmayı gönülden istemelidir. İşte, bu teveccüh-ü nâs konusunda da bize yakışan tavır, peygamberâne bir ihlas talebidir.

Evet, bu mevzûda, Allah Rasûlü'nün şu beyanı ne kadar mânidardır: “Öyle peygamberler gördüm ki arkalarında tek bir ümmet dahi yoktu.” Bir peygamber düşünün ki, bir ömür boyu çalışıp didiniyor da, kendisini anlayacak tek aşina sîmâ bulamadan vefat ediyor. Senelerce tebliğ ve temsil vazifesinde bulunduğu ve hem de muhataplarına Allah'ın elçisine yaraşır bir edayla hitap ettiği halde, sözünü dinleyen çıkmıyor, üç-beş kişi bile onu takip etmiyor. Fakat, o ne sabır, nasıl bir ihlas ve ne büyük bir vazife şuurudur ki, insanların teveccühünü kazanamamış olmadan dolayı ye'se düşmüyor, tavır değişikliğine girmiyor ve vazifeden el çekmiyor. Ötelere giderken zahiren yalnız ve kimsesiz olarak yürüyor ve görünüşte eli boş gidiyor; ama aslında Cenâb-ı Hakk'ı kazanmış ve O'nun rızasına ulaşmış olarak Cennete uçuyor.

Bu açıdan, yapılan hizmetleri ve salih amelleri insanların teveccühüne göre değerlendirmemeli. Unutmamalı ki, -Üstad'ın ifadesiyle- Cenâb-ı Hakk'ın rızası ihlâs ile kazanılır, kesret-i etbâ' ile ve fazla muvaffakiyetle değil. Dahası, teveccüh-ü nâs ve şöhret, insana kabir kapısına kadar arkadaşlık etse de, kabir ve sonrasında başa bela olabilir; dolayısıyla onu arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak gerektir. Ayrıca, inanan insanlar, kendilerinden önce yaşayıp gitmiş olan makam-mansıp sahiplerinin akıbetlerini düşünmeli ve dünyalık bakımından en debdebeli bir hayat süren kimselerin bile sonunda mezar denen iki metrelik makamla yetinmek zorunda kaldıklarını hatırdan dûr etmemelidirler. Etmemeli ve henüz vakit varken hubb-u câhtan kurtulup ihlas tiryâkisi olmanın, rıza-yı ilahiye bağlanmanın ve maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakarlıkta bulunarak Allah'a ulaşmanın peşine düşmelidirler.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 11:08:27 +0200
Nurlu Bir Ân ve İhsan Üstüne İhsan http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/430-nurlu-bir-an-ve-ihsan-ustune-ihsan http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/430-nurlu-bir-an-ve-ihsan-ustune-ihsan

Hakk'ın İlk Hediyeleri

Evet, Hâlık-ı Kerim, bizi vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle donatıp bu dünyaya göndermiştir. Nur müellifinin yaklaşımıyla, bize vücud elbisesini giydiren Yüce Yaratıcı, iştihâlı bir mide verdiği gibi, Rezzak ismiyle bütün yiyecekleri ve içecekleri de önümüze sermiştir. Göz, kulak gibi duyguları vermekle beraber onlara hitap eden rızıkları da lutfetmiştir. Dahası mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insâniyeti nasip etmenin yanısıra, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir nimet sofrasını da hazırlamıştır.

Cenâb-ı Hak bizi insan olarak yarattığına göre, evvela kendi adımıza potansiyel insanlığı pratiğe taşıyıp hakikî insanlık ufkuna ulaşmak için gayret göstermemiz gerekmektedir. Evet, değerlendirmemiz için bize verilen bir tohumu ipekten ve kadifeden bohçalara sarsak, hatta altından, zebercetten kutular içine koysak da yapılması lazım gelen işi yapmış ve onu kıymetine uygun şekilde değerlendirmiş olmayız. Zira, bir tohum için yapılması gerekli olan iş, onu verimli bir toprağın bağrına gömmek ve nemalandırmaya çalışmaktır. Onun havayla ve güneşle temasını sağlamak ve zaman zaman sulayarak gelişip büyümesini temin etmektir. İşte, insanın mahiyetine yerleştirilen beşerî hususiyetler de, aynı o çekirdek misalinde olduğu gibi, kendi özündeki esaslara göre ele alınıp nemalandırılmalıdır. Dolayısıyla, ilk mevhibelere mazhar kılınmış kullar olarak bize düşen vazife de, bu mevhibeleri bilkuvveden bilfiile dönüştürmek, geliştirip büyütmek ve onlar sayesinde insan-ı kâmil ufkuna doğru yürümektir.

Allah Teâlâ, “Vemâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ liya'büdûn - ‎ Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. Hazreti İbn Abbas, ayet-i kerimedeki “liya'budûn” ifadesini “liya'rifûn”, yani, “tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklinde tefsir etmiştir. Demek ki, kendisine şuur, idrak ve irade gibi bazı ilk mevhibeler verilen insan, bunları Hâlık-ı kâinatı bilme yolunda kullanmalıdır. İbtidaî bir Allah bilgisi ile de yetinmemeli; onu iyi değerlendirerek sonunda Cenâb-ı Hakk'a vasıl olabileceği bir kulluk yoluna girmeli ve marifet ufkuna yürümelidir. Evet, insan önce icmâlen bilmeli; sonra da o bilgisini derinleştirmeli ve amel sayesinde onu marifete dönüştürmelidir. Zaten ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan ‎ şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesinden ibarettir.

İşte, o ilk mevhibeleri kıymetlerine uygun şekilde değerlendiren bir insana, Cenâb-ı Allah bambaşka bir nimet daha verir; ona imanı ve İslâmiyeti lutfeder. Böyle bir insan, hilkatin gayesi olan iman-ı billah ve marifetullahtan sonra muhabbetullah ve zevk-i ruhânî gibi ilahî lütuflara da ulaşabilir. Haddizatında, insan, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kabiliyetlerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman yaratılışına gaye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde kendisi için mukadder olan ihsanları yakalamaya ve avlamaya çalışmalıdır. İç enginliğiyle, teveccüh derinliğiyle, marifet ufkuyla ve ibadet ü taatıyla bütün gönlünü ortaya koymalı ve o noktada varılabilecek son noktaya varmaya gayret göstermelidir.

...Ve Bir de Ziyade

Bütün bu cehd ü gayretler o ilk mevhibelere karşı birinci fasılda yapılması gerekli olan şükür ve hamd ü senâdır. İnsan bu vazifeyi yerine getirince, bir âdet-i ilâhiye olarak, şükrü eda edilen nimetleri ziyade hediye ve bağışlar takip eder. Cenâb-ı Hak, yüce kelâmında bu hususa dikkat çekmiş, “Eğer şükrederseniz ben de nime­timi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurarak, şükredenlere mükâfat vaadin­de bulunmuştur.

Evet, Mün'im-i Hakikî, o ilk mevhibelerini mukabelesiz bırakmayanlara ihsanlarını daha da artırır, onların üzerinden daha başka nimetler yağdırır. O'nun hoşnutluğuna muvafık ve rızasına uygun güzel ameller yapanlara, insanlığının ve iradesinin hakkını verenlere, bir hadis-i şerifin ifadesiyle “her zaman Allah'ı görüyormuş gibi davranan ya da en azından O'nun tarafından görülüyor olma şuuruyla hareket edenlere” Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Nitekim, bu ihsanlarını müjde sadedinde, “İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” (Yûnus, 10/26) buyurmuştur.

“İhsanın mükâfatı da başka değil yine ih­sandır.” (Rahman, 55/60) ilâhî beyânı da yine bu hakikati hatırlatmaktadır. Nitekim bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu âyeti okumuş ve asha­bına sormuştur: “Cenâb-ı Allah'ın bununla ne anlat­mak istediğiniz biliyor musunuz?” Ashab-ı kiram efendilerimiz, o her zamanki saygı ve edep tavırlarıyla, “Allah ve Rasûlü bilir!” cevabını verince, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Yüce Rabbimiz bu ayetle ‘Benim kendisine iman ve tevhidi ihsan eylediğim kimsenin mükâfatı başka değil cennettir..!' demektedir.”

İşte, kendilerine sermaye olarak verilen ilk ilâhî hediyeleri, kabiliyetleri ve istidatları güzel işlerde, ibadet ü tâatte, hayır ve hasenât yolunda nemalandıran muhsinler için nimetlerin daha fazlası söz konusudur. Onlar, yaptıkları iyiliklerin sevaplarını almakla beraber Allah'ın daha başka lütuflarına ve O'nun sonsuz kereminden gelecek sürpriz hediyelere de davetiye çıkarmış olacaklardır. Hele bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür. Ayet-i kerimede zikredilen “ve ziyade” kaydı da Cenâb-ı Hakk'ın o ekstra lütfuna işaret etmektedir. Vakıa, o ayetteki “bir de ziyade vardır” ifadesi Cenâb-ı Allah'ın cemâl-i bâkemâlini müşahede şeklinde anlaşılabilir. “Ve rıdvanun minallahi ekber - Hepsinden âlâsı ise Hakk'ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72 gibi bir ziyadeden de söz edilebilir. Bununla beraber, mağfiret, Allah'a mülâkî olma, Cenâb-ı Hakk'ın cemâlini müşahede ve rıdvan gibi bütün nimetleriyle umum Cennet hayatı da o ziyade kategorisi içinde mütalaa edilebilir. Bu itibarla, ilk mevhibeler karşısında eda edilen kalbî, kavlî ve fiilî şükür, meselenin kasdî ve irâdî yanını ortaya koyma olarak kabul edilmektedir ve onu da Cenâb-ı Hakk'ın diğer lütufları takip etmektedir.

Yolda Kalanlar ya da Dönekler

Diğer taraftan, Allah Teâlâ'nın hususi mevhibeleri de söz konusudur. Mesela; günümüzde bizden daha zeki, çok donanımlı, oldukça mükemmel ve hemen her meseleye aklı eren insanlar var. Fakat, onların çoğu, sıradan bir mü'min kadar bile iman hakikatlerini kavrayamıyorlar. O kadar akıllı insanlar, âlemde her mevcut mücessem bir kelime olup Hâlık-ı kainatı gösterdiği halde, bu kelimelerden hiçbirini okuyamıyor, anlayamıyor ve kendisini binlerce dille ifade eden Zat-ı Uluhiyet mevzuunda hiçbir hakikî bilgi elde edemiyorlar. Dahası, bazıları ilim kapısından girip marifete doğru yürüyor gibi görünüyorlar ama irfan ufkuna asla ulaşamıyor, muhabbet şerbetini hiç yudumlayamıyor ve ruhânî zevkler adına da hiçbir şey tadamıyorlar. Öyle ki, onların hallerini düşününce, Seyyidinâ Hazreti Musa'nın taaccübü gibi bir hayretle doluyor ve “nasıl olur?” demekten kendimi alamıyorum.

Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa'nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap veriyor: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gayeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa, Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”

Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar. Demek ki, O'nun yolunda olmak ve O'na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk'ın hususi bir mevhibesi. Demek ki, O'na karşı kulluk şuuruyla dolmak ve i'lâ-yı kelimetullah uğrunda çeşit çeşit hayırlı faaliyetlere koyulmak da O'nun ekstra bir lütfu. Demek ki, bu konuda, insan iradesi şart-ı âdî planında bir şey ifade ediyor ama, her şeyi ifade etmiyor.. akıl, kalb ve şuur gibi latifelerin kısmen tesirleri olsa da, hükmü onlar vermiyor. İlk planda anlayamayacağımız, belki sonra da tam kavrayamayacağımız çok ince bir vesileden dolayı mıdır, nedir; “Zâlike fadlullahi yü'tîhi men yeşâ - İşte bu, Allah'ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir.” (Mâide, 5/54) hakikatinin Sahibi, sanki insanın iradesini, cehdini, gayretini hiç nazar-ı itibara almıyormuş gibi ekstra lütuflarda bulunuyor.

Küçük Bir Vesile

Einstein, -Hâşâ- “Allah zar atmıyor, buna ikna oldum!” der. Evet, kur'a çekmiyor Cenâb-ı Hak. Fakat, bakıyorsunuz ki, insanlar sokaklarda sel gibi akıyor; siz de o selin içinde bir damla gibi akıntıya kapılmış sürüklenirken, bir yerde sürpriz bir kapının açıldığını görüyorsunuz. Kapının açılması anı tam da sizin geçtiğiniz zamana rastlıyor; o esnada size “buyurabilirsiniz” deniyor. Siz buyuruyorsunuz içeriye.. binlerce, milyonlarca kapı arayan insan, gözleri kapalı o kapının önünden geçip gidiyorlar ve o saraydan içeriye asla giremiyorlar ama siz sürpriz bir şekilde ve bir gaybî inayet eliyle içeri alınıyorsunuz. İşte, bu bir lütuftur, bir ihsandır ve özel bir mevhibedir.

Düşünün; şimdiye kadar okuduğunuz değişik seviyedeki okullarda pek çok arkadaşlarınız vardı.. onların hiçbiri –afedersiniz– aptal değildi. Üniversite imtihanını kazanıp değişik fakültelerde eğitim görebilecek kadar bilgi sahibi idiler ve hepsi belli ölçüde muhakemeleri gelişmiş kimselerdi. Belki bazıları da size akıl öğretiyorlardı; kendilerince sizi doğru yola çağırıyorlardı. Fakat, görüyorsunuz çokları hak ve hakikatlere ne kadar ırak yaşıyor ve ne kadar uzaklarda dolaşıyorlar. Bugüne kadar hayır ve hasenat adına, i'lâ-yı kelimetullah hesabına, din-i mübin-i İslam'ı neşir uğrunda da şayan-ı takdir bir iş yaptıkları söylenemez. Demek ki, Cenâb-ı Hak, dine ve millete hizmet vazifesini herkesin omuzuna yüklemiyor; onu bir mevhibe-i ilahiye olarak bazı kullarına lutfediyor.

İsterseniz, Maturîdî akîdesi zaviyesinden meseleyi şöyle de değerlendirebilirsiniz: Böyle bir mevhibe-i ilahiye, Cenâb-ı Hakk'ın, onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avans oluyor. Zira Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor. Bu türlü bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçiyor; bazen de kulun ciddi bir im'an-ı nazarını ve kararlı bir konsantrasyonunu takip ediyor; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusu oluyor.

Bununla beraber, bir kudsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor. Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var. Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhibeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.

Zindandan Ka'be'ye Açılan Pencere

Mevzuyla alakalı, bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: İbrahim Havas hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans'a gider. Şehre ulaşınca, Rum Kayseri'nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir. Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili'ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz'e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir. Onun, Peygamber Efendimiz'e inanmasını ve müslüman olmasını kabullenemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir. İbrahim Havas hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer. Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der. Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir. İbrahim Havas hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Ka'be karşılarında.

Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur'an'dan ve Sünnet'ten uzak olmasına rağmen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'i tanıma ve O'nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman'a teslim edince, İbrahim Havas hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı? Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der. Hazret, bir kalb insanı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi planında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür. Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok mütevazı idi; alayiş ve gösterişten hoşlanmaz, kimseyi hakir görmez, hiçbir kulu hafife almazdı; fakir halkla oturup kalkar, herkesin hal ve hatrını sorardı. Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona yardıma koşar, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok cömertti.”

İşte, belki onun içindeki tevazu ve cömertlik duyguları Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu. Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı. Ulaşmış ve adetâ çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hal almıştı.

Bir Ân-ı Seyyâle Vücud-u Münevver

Böyle bir hakikate de ışık tutacak şekilde, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah'a iman ederek bir an yaşamak, O'nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah'ım, bir saniyecik Sen'in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal'in de, rıdvânın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

Aslında, insanların Hakk'a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O'na karşı saygılarının gereği ve amelde ihlaslı olmalarının da iktizasıdır. Ancak, Cenâb-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhibelerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerektir.. aynı zamanda, ilk mevhibeleri iyi değerlendirme de sonraki mevhibeler için bir çağrı manasına gelmektedir. Meseleye Maturîdîce yaklaşma ve iradenin hikmet-i vücudunu da nazar-ı itibara alma böyle düşünmeyi iktiza etmektedir.

Evet, madem Cenab-ı Hak size hususi mevhibeler ihsan etti; sizi hak ve hakikate irşat buyurdu ve ruhunuza ulvî hakikatları duyurdu, öyleyse, size düşen de bu yeni mevhibelere yine kalbî, kavlî ve fiilî şükürle mukabelede bulunmak ve duyduklarınızı başkalarına da duyurmak, tattıklarınızı diğer insanlara da tattırmaktır.

Hak ve hakikati bütün enginliğiyle duyup tattığımızı söyleyemeyiz; doyduğumuzu ise hiç iddia edemeyiz. Fakat, hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Çok şükür, her fırsatta O'nun karşısında secdeye kapanıyor, O'ndan başkasına asla boyun eğmiyoruz. Sonsuz şükürler olsun ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Rasûl-ü Ekrem'le beraber bulunduğumuzu hissediyor, “Efendim” deyip Ona sesleniyor, içimizi Ona döküyor ve bütün bütün sahipsiz, kimsesiz olmadığımıza inanıyoruz. Kâinatın zerratı adedince hamd ü senâ olsun ki, onca tökezlememize ve yolda kalacakmış gibi sendelememize rağmen, Rabbimiz bizi kudsî bir dairede tutuyor.. –bizi yalnızlık ve kimsesizlik vadilerine terketmeyen Rahman ü Rahim'e canlarımız kurban olsun– kayıp gitmemize fırsat vermiyor.. en olumsuz şartlar altında bile önümüze bir vesile çıkarıyor ve bizi nefsimizle, şeytanla başbala bırakmıyor, felakete atmıyor. Belli ölçüde de olsa, varlığını ruhlarımıza her an duyuruyor; bize Kendini tanıtıyor. Kabiliyetimiz ne kadarına müsaitse, işte o ölçüde de olsa ruhlarımızı marifet ve muhabbet şualarıyla besliyor. Evet, güvercin yumurtasından güvercin çıkar, tâvus çıkmaz. Deve kuşunun yumurtası da, o büyüklüğüne rağmen, tâvusa dönüşmez. Bizim de istidadımız ne kadarsa, bizden de öyle bir netice çıkar. Fakat, bir gerçek var ki, Cenâb-ı Hak kendisine yönelen hiç kimseyi hüsran ve hizlan içinde bırakmıyor; teveccüh edene Zatına yaraşır teveccühlerle mukabelede bulunuyor; bize de kendi istidamıza göre mutlaka bazı şeyler tattırıyor.

İşte, bunca lütuf ve ihsanlar karşısında biz de Cenâb-ı Hakk'ın ahlakıyla ahlaklanmalı; madem bir ölçüde de olsa ballar balını bulup tattık, biz de onu ne yapıp edip başkalarına tattırmalıyız. Bulduğumuzu buldurma, duyduğumuzu duyurma ve erdiğimiz kadar başkalarını da erdirme istikametinde çalışmalıyız.

Hususî Mahiyetteki İlahî Mevhîbeler

Mevzuyla alakalı son bir husus da şudur: Vücud, hayat, şuur, idrak ve irade nimetleri Hakk'ın ilk ihsanları olduğu gibi, iman, marifet ve muhabbet de kendi sahalarında birer ilk mevhibedir. Bunların herbiri kadr ü kıymeti bilinmesi ve şükrü eda edilmesi nisbetinde –yine şart-ı adi planında– sonraki lütuf ve ihsanlara vesiledir. Bununla beraber, her insana özel olarak lutfedilen istidat ve kabiliyetler, makam ve mevkiler, yer ve konumlar da birer ilk mevhibe sayılır. İnsan, bunları Cenâb-ı Hakk'ın rızası istikametinde değerlendirebildiği sürece nimetlerin şükrünü eda ediyor ve konumunun hakkını veriyor demektir.

Mesela, bir insan, bir yerde konuşma imkanı bulduğunda, kalemi eline aldığında ya da fikrine müracaat edildiğinde makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, hak ve hakikatlere tercüman olabiliyor ve sesle, sözle, yazıyla gönüllere girebiliyorsa, bunlar Allah'ın ihsanıdır ve birer ilk mevhibedir. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de konuşma, anlatma, yazma, ifade etme, seslendirme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır.

Şu kadar var ki, hakikî bir mü'min kendini sadece insanları Allah'a yönlendiren bir enstrüman gibi kabul etmeli; canını-malını, sesini-soluğunu, dilini-dudağını, kalemini-mızrabını gönlünün emrine vermeli ve gününü gün etme sevdasından, mâlâyânî uğraşlardan, maneviyattan nasipsiz kuru bilgilerden ve faydasız söz ebeliklerinden her zaman uzak kalmayı yeğlemelidir. Bir ihsan eri edasıyla, O'nu görüyor gibi yaşamanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmalı, sürekli marifet ve muhabbetle soluklanmalıdır. Gerektiğinde bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürlemeli ama ilk fırsatta mihrabına yürüyüp Yaratan'ı karşısında yine iki büklüm olmalıdır. Zira, insan bunları hissedecek, görecek, duyacak ve seslendirecek kıvamda yaratılmıştır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 11:03:02 +0200
Sevdir Bize Sevdiklerini! http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/429-sevdir-bize-sevdiklerini http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/429-sevdir-bize-sevdiklerini

Kul açısından rıza, Allah Teâlâ'nın takdirlerini gönül rahatlığıyla karşılamak, zahiren çirkin görünen acı hadiselerde bile acele karar vermeyip O'nun icraatından hoşnut olmak, her şeyden önce ve her şeyden artık olarak O'nu sevmek, O'na yönelmek ve beklediklerini de yalnız O'ndan beklemektir.

Cenâb-ı Hakk'a bakan yönüyle ise, rıza, Allah Teâlâ'nın Kendine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle kulunu sevmesi, ondan hoşnut olması ve sevginin lazımı olan muamelelerde bulunması demektir.

İmam Kuşeyrî gibi bazı veliler rızayı, başlangıç itibarıyla irâdî ve kulun kesbine bağlı görmüşler; nihayeti itibarıyla da onu, sevdiklerine Hakk'ın irade ve ihtiyar üstü ilâhî bir armağanı olarak kabul etmişlerdir.

Terakkî ve Tedellî Açılarından Rıza

Evet, meseleyi terakkî (kulun Yaratıcı'ya yönelip yükselmesi) açısından ele alırsanız, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk'a karşı bir meyil, bir sevgi olması lazımdır. Şart-ı âdî planında siz Mevlâ'yı sevince, Mevlâ da sizi sever. Alvar İmamı'nın sözü de bu hususu îma eder:

“Sen Mevlâ'yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk'ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?"

Demek ki, O'nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur.

“Allah'ı Rab, İslâm'ı din, Hazreti Muhammed aleyhissalatü vesselam'ı da nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rı­zânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah'ın rahmetine ait bir mevhibe olduğuna işaret etmektedir.

Ehlullah'tan bazıları ise meseleye tedellî (En âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah'ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah'tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah'ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

Haddizatında, Allah'ın razı olması çok büyük bir meseledir. Allah'ı sevme, Allah tarafından sevilme, O'ndan hoşnut olma ve O'nun hoşnutluğunu kazanma öyle büyük bir pâyedir ki, Cennet nimetleri bile onunla boy ölçüşemez. Dolayısıyla o, sizin cüz'î iradeniz, temayülleriniz, azminiz, cehdiniz ve gayretinizle elde edemeyeceğiniz çok kıymetli bir semeredir; bütün ömür boyu çalışsanız da, karşılığında dünyalar dolusu altın yığsanız da bedelini ödeyemeyeceğiniz kadar pahalıdır. Bu itibarla da, onu sizin o küçük meylinize, sevginize ve hoşnutluğunuza bağlamanız doğru değildir. Öyleyse, her ne kadar şart-ı âdî planında sizin meyil ve sevginiz bir ilk gibiyse de, temelde rızanın menşei yine Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğudur. O razı olunca, sizin içinizde de rıza hissi neşv ü nema bulmaktadır. Ne var ki, Allah Teâlâ, şart-ı adi planında, rızasını sizin meyil ve muhabbetiniz gibi bazı basit vesilelere bağlamıştır. Dünyalar kadar hazineyle sahip olamayacağınız rıza-yı ilahîye sizin altından kalkabileceğiniz bir bedel biçmiş; onu sizin için alınabilir kılmıştır.

Allah'ın Hoşnutluğunu Kazanmanın Yolları

Cenâb-ı Hakk'ın, rızasına vesile kıldığı hususların başında O'nun emirleri dairesinde hareket etmek ve yasakladığı şeylerden uzak durmak gelmektedir. Şayet, Allah Teâlâ sevmesini ve hoşnut olmasını her şeyden önce farzları yerine getirmeye ve günahlardan kaçınmaya bağlamışsa, o zaman bunları kat'iyen hafife alamazsınız. “İbadetleri eda etmeden ve haramlardan uzak durmadan da rıza-yı ilahiye ulaşabilirim. Allah'ın rahmeti geniştir; bunlar olmadan da Cenâb-ı Hak beni sevebilir!” diyemezsiniz. Vakıa, Allah'ın rahmetine her zaman sığınmalı, O'nun hakkında hep hüsn-ü zan beslemelisiniz. Fakat, Cenâb-ı Hak, sevme ve hoşnut olma hususunda basit bir şart ve bir sebep olarak ibadetlere devam etmeyi ve günahlara girmemeyi va'z etmişse, önce bu şartları yerine getirmeli, ondan sonra da O'nun merhametine iltica etmelisiniz. Bu itibarla da, şayet rıza-yı ilahiye ulaşmak istiyorsanız, önce namaz, oruç, hac, zekat.. gibi memur olduğunuz bütün ibadetleri yerine getirme mevzuunda fevkalâde titiz davranmalı; haram ve günahlardan uzak durma hususunda da son derece hassas olmalısınız.

Peki bunlar, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya yeterli midir? Zannediyorum bazı insanlar, şeklî ve sûrî ibadet yapmayı Allah'ın muhabbetini kazanmaya da, rızasına ermeye de, Cennet'e girmeye ve ebediyete mazhar olmaya da yeterli görüyorlar. Hatta ibadet niyetiyle yaptıkları ama çoğu zaman gereken ciddiyet ve hassassiyeti gösteremedikleri bu amelleri imanda sabit kadem olma yolunda da bir garanti vesilesi gibi addediyorlar. Nice âbid ve zâhid kulların yolun bir dönemecinde tepetaklak yuvarlanıp gittiklerini ya da yarı yolda kaldıklarını unutuyorlar. Maalesef, bir kısım fiilî ibadetlere belki şeklî ve sûrî değer verseler bile Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeye, duaya ve niyaza o kadarcık olsun kıymet vermiyorlar.

Oysa, yolda kalmamanın, düşüp kaymamanın ve sâhil-i selamete ulaşmanın en önemli dinamiği Cenâb-ı Allah'a teveccüh ve duadır. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç birer kuluz; O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim'dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O'nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşamalı ve isteyeceğimiz her şeyi yalnızca fiilî değil aynı zamanda kavlî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O'ndan istemeliyiz. O'na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışmalıyız. Bir yandan, O'nun bize çok yakın olduğunu, dualarımıza icabet edeceğini ve rahmetinin genişliğini düşünürken, diğer taraftan da, ululuk ve azametini hatırdan çıkarmamalı, hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hissedip yaşamalıyız. Zaten, bu esaslara riayet edilerek yapılan dua, Cenâb-ı Hakk'a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Haddizatında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O'na dua etmektedirler. Hâlık-ı Kerim de bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap vermekte ve her sesi duyup ona icabet ettiği gibi bizim dualarımıza da mukabelede bulunmaktadır.

Sebepler Üstü Bir Talep

Dua, sebepler üstü bir talebin Cenâb-ı Hakk'a arzı ve Hakk'ın gizli-açık her şeye nigehban bulunduğuna inancın da ilanıdır. Bu itibarla, biz, sebepler dairesinde esbâba riâyet etmekle beraber, ellerimizi O'na açar, içimizi O'na döker, nâçâr kaldığımız yerde “çare” der inler ve dertlerimizin dermanını da yine O'ndan bekleriz. Evet, dua sebepler üstü Allah'a yaklaşmanın ifadesidir; sebepler üstü Cennet talebinin ilanıdır; sebepler üstü dinde sabit kalma dileğinin unvanıdır. Bundan dolayıdır ki, biz, kendi kudret ve irademizle elde edemeyeceğimiz bu neticeleri sebepler üstü bir kudret ve inayete sığınarak, Müsebbibu'l-Esbâb'dan dileriz.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'den öğrendğimiz şu dua kendi aklımıza, mantığımıza, gücümüze, kuvvetimize, irade ve ihtiyarımıza güvenmememiz gerektiğini ve Cenâb-ı Allah'ın himayesini talep etmemizin lüzumunu ne de güzel ifade eder: “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, birahmetike esteğîsü, eslihlî şe'nî küllehû ve lâtekilnî ilâ nefsî tarfete aynin – Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyum, rahmetinin vüs'atine itimad ederek Sen'den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!” Bazı rivayetlerde “Velâ ekalle min zâlik” ilavesi de vardır; yani, “Göz açıp kapayıncaya kadar..” kaydıyla yetinilmemiş, “Hayır! O kadar değil, ondan daha az bir zaman da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” denilmiştir. Siz isterseniz, mülâhazalarınızla bu duayı daha da derinleştirebilir, “Allahım, beni ibadetlerimle, hayır ve hasenâtımla da başbaşa bırakma; beni menhiyâttan ictinabımla da başbaşa bırakma.. iyiliklerime güvenme duygusunu söküp at gönlümden, içimi sadece Sana itimat hissiyle doldur. Sen özel sıyanetinle koru beni; hususi himayene al, vekilim ol benim!” diyebilirsiniz.

İşte, hep bu mülahazalar içinde yaşamalısınız. Ellerinizi kaldırıp sürekli Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyazda bulunmalısınız; amelinize, durduğunuz yere, konumunuza, dünden bugüne müktesebâtınıza ve içinde bulunduğunuz şahs-ı manevînin kudsiyetine güvenme yerine, Cenâb-ı Allah'a teveccüh ederek O'nun himayesine girmeye çalışmalısınız.. Hem dünün hem de bugünün Bel'am İbn Bâura'ları, Bersisa'ları önünüzde birer ibret tablosu olarak durmaktadır. Allah'ın dinini öğrenen, ilim ve irfan sahibi olan, duası mutlaka kabul gören ve İsm-i A'zam'ı da bilen Bel'am İbn Bâura küçük bir inhirafla açıldığı isyan deryasından bir daha dönememiş; o gün için mazhar olduğu nimetlere güvenip onları birer şımarıklık sebebi gibi algılayınca başaşağı yuvarlanıp gitmiştir. Eski devirlerde yaşamış üsturevî bir ibadet kahramanı olan Bersisa, bir zamanlar abid ve zahid bir kul olmasına rağmen, Cenâb-ı Hakk'a tam teveccüh etmeyip hayır ve hasenatına itimad edince şeytana aldanmış ve bir anlık irâde zaafı neticesinde, elde ettiği her şeyi kaybederek bir şakî olarak vefat etmiştir. Bugün de yeryüzünde yüzlerce Bel'am ve Bersisa mevcuttur. Bunlar, senelerce koşup dururlar. Kıbleyi tam tayin edemediklerinden nereye koştuklarını bilemeden geçirdikleri seneleri her şeye rağmen sermaye kabul eder, onlarla avunurlar. Boşuna koştukları yılları sayar durur ve hep onlardan bahsederler. Fakat, bir şey kazanıp kazanmadıklarını hiç düşünmez ve hayatlarının muhasebesini yapmaya da asla yanaşmazlar. Dolayısıyla da, az gider, uz gider; dere tepe düz gider ama bir çuvaldız boyu bile yol alamazlar; mesafelere yenik düşerler.

Kalblerimizi Kaydırma...

Evet, bir mü'minin en önemli yanı sürekli Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyazda bulunması; O'nun himayesine ve inayetine sığınmasıdır. Beyhude midir ki, bütün iman esaslarını hakka'l-yakin bilen ve mücessem iman kesilen Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dînike - Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi de dininde sabitleyip perçinle.” duasını dilinden hiç düşürmemiştir. Başka bir duada da sürekli “Allahümme ya Musarrifel Kulûb, sarrif kulûbenâ ilâ tâatik - Ey kalbleri evirip çeviren Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” demiştir. Gerçi, bir rivayette Peygamber Efendimiz'in bir önceki duayı “kulûbenâ” şeklinde ve cem'î (çoğul) sigasıyla söylediği de belirtilmektedir; fakat, Allah Rasûlü genelde “Allahümme ya mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dinike” diyerek bu talebini nefsi mütekellim (birinci tekil şahıs) sigası ile dile getirmiştir. Söz Sultanı'nın bu lâl ü güherindeki espriye dikkat etmek gerektir. Zira, Rasûl-i Ekrem Efendimiz hiç dilinden düşürmediği bu duada “Benim kalbimi de dininde sabit eyle!” demektedir. Endişesi mi vardı onun, hâşâ ve kellâ! Cenâb-ı Allah ona imanı lutfederken aynı zamanda onu Habibi'nin kalbine perçinlemişti. Fakat, isterseniz siz bu sözü de Peygamber Efendimiz'in temkinine ve ne olur ne olmaz mülahazasına bağlayabilirsiniz. Tabii ki bu çok önemli meselede ümmetine ders veriyor olması da hatırdan dur edilmemelidir. Onun bu tavrı, “Zinhar, bu hususta kusur etmeyin; Allah'ın korumasına sığının, sürekli O'na teveccüh edip dua dua yalvarın” manasına gelmektedir.

Dolayısıyla, Allah'ın rızasına nail olma meselesi de ibadet ü tâatin yanında, sürekli Cenâb-ı Hak'tan istemeye vâbestedir. Şayet, O'nun hoşnutluğunu kazanmak ve sevgisine mazhar olmak istiyorsanız, seyr ü süluk-i ruhanîde sizi muhabbete ve rızaya götürecek yol ne ise o yolda yürümelisiniz. Kendi anlayış ve idrakinize göre rızaya ulaştıracak bir yol bulup onu takip etmelisiniz. Kalbin zümrüt tepelerinde o hakikate doğru seyahat yapmalısınız. Fakat, o yolda yapıp ettiklerinizi kat'iyen yeterli görmemeli; gece-gündüz, sabah–akşam el açıp tazarrû ve niyazla Cenâb-ı Hakk'a sığınmalı, O'na teveccüh edip içinizi dökmeli ve yana yakıla O'ndan rızasını istemelisiniz.

Senin Rızan Allah'ım!..

Bu açıdan, “Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allah'ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.” niyazı çok sevdiğim bir duadır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu duayı çok tekrar etmiş; sürekli rıza talebiyle tazarru ve niyazda bulunmuştur. Siz ister “Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ” dersiniz, isterseniz de, fiili hiç söylemeden “Allahümme affeke ve afiyeteke ve rızâke. Allahümme ilâ mâ tühibbu ve terdâ - (Benim isteğim) affın, afiyetin ve rızân Allah'ım; sevip hoşnut olduğun şeylere beni hidayet buyur!” şeklinde dua edersiniz. Böyle bir dua kendi nefsinizin istekleri peşinde koşma yerine O'nun muradını talep etme manasına gelir ve nefsinize rağmen yapılmış bir duadır.

Zaten, bir mü'min Allah'ın hoşnut olacağı ve seveceği şeyleri istemelidir. Çünkü, her şeyden daha önemli olan O'nun hoşnutluğudur. Eğer Cenâb-ı Hak bir kulun bu mevzudaki duasına icabet buyurur ve rızasını ona yâr ederse, artık onun için alacak–verecek bir şey kalmamış sayılır; çünkü o, alınacak en kıymetli semereyi almıştır. Zira, Allah'ın muhabbetine ve rızasına mazhariyet en büyük bahtiyarlıktır.

Evet, rıza-yı ilahi sadece ibadet ü tâate bağlı olmadığı gibi, yalnızca seyr ü süluk-i ruhaniyle ulaşılan bir ufuk da değildir. Ona yürüyen insanın hep tetikte olması ve Allah'a sığınması gerekmektedir. Her adımda bir kere daha gönlünü kontrol etmesi ve “Acaba rıza talebim yerinde duruyor mu?” diyerek temkinli yürümesi icap etmektedir. Elli tane hırsızın bulunması muhtemel olan bir çarşıda dolaşan insanın sık sık ceplerini yoklaması gibi, mü'min de sürekli gönlünü yoklamalıdır. Kolundaki saatin, cebindeki cüzdanın ve belindeki kemerin bile kapkaça gittiği bir dönemde, kapkaççıların çokça dolaştığı bir caddede nasıl yürümesi iktiza ediyorsa, rıza yolunda da öyle yürümelidir.

Unutmamalısınız ki, belki etrafınızda sizi hıfzeden melekler sayısınca şeytanlar imanınıza tuzak kurmuş bekliyorlar. -Hafizanallah- zaaflarınızdan sizi vurmak için intizar ediyorlar. Bir kuytu yerde kapkaç yapmak ve bir köşede sizi kündeye getirmek için fırsat kolluyorlar. Öyleyse, gözleriniz sürekli O'nun kapısında olmalı; diliniz ve gönlünüz de hep O'nu anmalı. Düşünün ki, bir cin taifesi içinden geçiyorsunuz. O bir pençe atıp bir yanınızı koparmak, beriki bir hamle yapıp bir tarafınıza vurmak için sabırsızlıkla bekliyor ve siz biliyorsunuz ki, onların şerlerinden korunmanın yegane çaresi Cenâb-ı Hakk'a teveccühtür; o esnada dudaklarınızın kıpırdaması durur mu hiç? Tabii ki durmaz. Sürekli O'na dua ve iltica edersiniz; Ayetü'l-kürsî okuyarak ya da Felak ve Nas'ı tekrarlayarak şerirlerin şerlerinden Allah'a sığınırsınız. İşte, yürüdüğünüz yolun her köşesinde nefis ve şeytan tarafından kandırılabileceğinizi de hesaba katmalı ve sürekli “Allahümme affeke ve afiyeteke ve rızâke. Allahümme ila mâ tühibbu ve terdâ” demelisiniz, Cenâb-ı Hak'tan af ve afiyet istemeli, rızasına uygun işlere muvaffak kılmasını dilemelisiniz. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duâda sözden daha ziyade özün önemli olduğu mülahazasıyla dudaklarınızdan dökülen her kelimeye gönlünüzden vize almış olma şartını da gözardı etmemelisiniz; yani, Cenâb-ı Hakk'a hep gönlünüzün diliyle seslenmelisiniz.

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat'iyen duada da kusur etmezler. Böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi bildikleri gibi duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rahman ü Rahim'e açıp yalvarmayı, O'na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Dua ederken, ümit ve beklenti neşvesinin yanında, mehabet ve endişe esintilerini de iç içe yaşarlar. Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve inayet kapılarının ardına kadar herkese açık bulunduğunu düşünür ve gece-gündüz, yüksek sesle ya da fısıltı halinde, gizli ya da açıktan dua dua yalvarırlar.

O'nun ve Sevdiklerinin Sevgisi

Peygamber Efendimiz'den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiğimiz dualardan biri de “Allahümme innî es'elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve hubbe amelin yukarribu ilâ hubbike – Allahım, her şeyden önce Senin sevgini talep ediyorum; sonra bana Seni sevenleri sevdirmeni istiyorum ve bir de Sana yaklaştıracak amelleri benim içim sevimli kılmanı dileniyorum.” şeklindedir.

Bu duada zikredilen ilk talep Allah'ın sevgisidir. Evet, Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hakkıyla iman eden kullar, evvelen ve bizzat Allah'ı severler ve başkalarına karşı da O'ndan ötürü alâka duyarlar.

Mü'minler, Cenâb-ı Hakk'ın sevgisinden sonra O'ndan ötürü, başta Rasûl-ü Ekrem Efendimiz olmak üzere bütün nebileri ve velileri severler. Bu dünyayı da yine, O'nun güzel isimlerinin bir tecelligâhı ve öteki dünyaların da bir mezraası olması açısından severler ki, bu da Allah'a karşı samimi alâka duymanın bir ifadesidir ve Allah'tan ötürü bir sevgidir.

Peygamber Efendimiz'i, Raşit halifeleri, diğer sahabe-i kiramı ve onlardan günümüze kadar gelip geçen bütün selef-i salihîni, yani Allah'ın sevdiği insanları sevmek, onlara karşı sıcak bir alâka hissetmek ve onları hayırla anmak bir manada onlarla tanışmak, onlara bir bayram tebriği göndermek ve bir tebrik kartıyla da olsa onların halkasına dahil olmak gibidir.

Ayrıca, seven sevdiğine benzemeye çalışır, ona itaat eder; onun gibi olma gayretine girer. Allah'ın sevdiklerine benzemek de, O'nun memnun ve hoşnut olacağı sıfatlarla mücehhez olmak demektir. Söz konusu duadaki “Allah'ım sevdiklerini bana da sevdir" niyazında bu hususa da ima vardır. Elmalılı M. Hamdi Yazır, meşhur tefsiri Hak Dini Kur'an Dili adlı eserinin mukaddimesinde ne hoş söyler:

“İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim
Kulluk edemedim, affına geldim
Şaşırtma beni, doğruyu söylet
Neş'eni duyur, hakikatı öğret
Sen duyurmazsan ben duyamam
Sen söyletmezsen ben söyleyemem
Sen sevdirmezsen ben sevemem
Sevdir bize hep sevdiklerini
Yerdir bize hep yerdiklerini
Yar et bize erdirdiklerini”

Evet, Allah'ın sevdiği veli kulları sevmek onların defterine kaydedilmek manasına da gelir. Mesela, Cenâb-ı Hak size Hazreti Abdülkâdir Geylanî'yi çok sevdirir, içinizde derin bir alâka duyarsınız ona karşı. Onu hiç görmemişsinizdir bile. Fakat, bu Hak dostunu her anışınızda gönlünüzün inşirahla dolduğunu hissedersiniz; bu sevginizi salât ü selamlara yükler ona gönderirsiniz. Böylece ona bir tebrik kartı atmış olursunuz. Bilmelisiniz ki, onlar vefalı insanlardır; kartınızı asla mukabelesiz bırakmazlar. Onu alır, arşivlerine kaydeder ve mutlaka bir mukabele fırsatı kollarlar.

Ehlullah'ın Himmeti

Bediüzzaman hazretleri, kendi muhasebesini yaparken, kendisine çok yakışan büyük bir tevazu ile “İlahî, günahlar dilime kilit vurdu, isyanların çokluğu belimi büktü, gafletin dehşeti sesimi kıstı; fakat, yine de Senin kapına geldim. Günahlarla âlûde halimle değil, efendim Abdülkadir Geylânî hazretlerinin Hak katında makbul ve kapıcı tarafından tanınan sesiyle Senin kapının tokmağına dokunuyorum!” der; Allah nezdinde makbul bildiği bu Hak dostunun sözleriyle Cenâb-ı Hakk'ın dergahına müracaat eder ve adeta yazdığı dilekçenin altına o salâhiyetli zâta imza attırır.

Varsın, âlemi sadece şu üç buuduyla değerlendirenler ve cismaniyet çeperini yırtamayan kimseler bu türlü hadiselere inanmasınlar. Ne var ki, bizim inancımıza göre kainatta hiçbir şey tesadüf değildir ve her şeyin zimamını yed-i kudretinde tutan Hayy ü Kayyum icraat-ı sübhaniyesine pek çok esbâbı perde yapmaktadır. Ehlullah da Cenâb-ı Hakk'ın bazı icraatına vesile kullardır.

Evet, Cenâb-ı Allah size Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî, Hâce-i Ahrar, Ebu'l-Hasen el-Harakânî, Ahmed Rufaî, Ahmed Bedevî, Mevlâna Halid ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarını sevdirir. Onları görmediğiniz gibi belki şemaillerini dahi bilmiyorsunuzdur. Haklarında bir kaç menkıbe duymuşsunuzdur, o kadar. Fakat, Allah onlara karşı kalbinize derin bir alâka koyar, içinize bir sevgi koru atıverir. Artık onlara da dua etmeden ellerinizi indiremez olursunuz; günde birkaç defa onları da zikreder, okuduğunuz Kur'an'ın ve salavat-ı şerifelerin sevaplarını onların ruhlarına da hediye edersiniz. Hatta sadece kendi şahıslarını yâd etmekle kalmaz; dualarınıza onların annelerini, babalarını ve aile fertlerini de katarsınız. Mesela; İmâm-ı Rabbânî hazretlerine dua ederken, onun hocalarını, talebelerini, annesini, babasını, evlatlarını, kardeşlerini, torunlarını umumi olarak söylersiniz; şayet biliyorsanız bazılarını ismen zikreder, mesela “mübarek oğlu Şeyh Muhammed Masum efendi” dersiniz. İşte, onları bu genişlikte yâd etmeniz muhtevalı bir tebrik yazmak gibi gelir onlara. Cenâb-ı Allah, haberdar eder onların ruhlarını. Hazret alır sizden gelen o muhtevalı kartı; koyar onu arşivine. Darda kaldığınız, bunaldığınız ve bir çıkış yolu aradığınız bir anda ve belki de o sırada o Hazret'e teveccüh etmemenize ve onun adını anmamanıza rağmen, Hak Dostu yönelir herkesin teveccüh etmesi gereken kapıya; “Ya Rabbî” der, bir vefa borcum var benim bu bîçare kuluna. Yardım et ona!” ve sonra da büker boynunu Müsebbibü'l-Esbâb'a saygı şuuruyla. Bir gün o, bir başka sefer de diğeri, ama bir kart gönderme kadarcık tanışıklık kurduğunuz bir hak eri, yardım beklediğiniz bir anda boynunu büker; “Ya Rabbî, tanışıyoruz biz bununla!..” der ve size referans olur.

Sevgimizdir Sermayemiz

Böyle bir dehâlet, bir sığınma, bir istimdat ve büyükleri hayırla yâd ederek onlarla bir tanışıklık sağlama cehdi şirk işmam eden tavırlardan uzak olduğu gibi, cüret, enaniyet, kibir ve su-i edepten de uzaktır. Çünkü, bu mülahazanın ardında kendi ameline güvenmeme duygusu vardır. Bu tavır, “İşin doğrusu, biri elimizden tutmazsa biz Münker ve Nekir'e doğru dürüst cevap veremeyiz. Ötede biri imdadımıza koşmazsa mahşeri aşamayız; birinin eteklerine yapışmadan sıratı geçemeyiz!” hislerinin sesi-soluğudur. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadis-i şerifi fehvasınca, ötede o rehberlerle, hususiyle de Rehberler Rehberi Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam) ile beraber olma arzusunun ifadesidir. Ayrıca, elinden geldiğince dine ve diyanete bağlı yaşayan ama ameline asla itimat etmeyip sadece Allah'a ve O'nun makbul kullarına karşı beslediği sevgiyi sermaye olarak kabul eden bir insanın sürpriz bir şekilde maiy­yet-i ilâhiyeye maz­har olması da her zaman muhtemeldir.

Arz etmeye çalıştığım duada, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) üçüncü olarak, “Allahım, Sana yaklaştıracak amelleri bana sevdir!” diyor. Allah'ın sevdiği kullar hem burada hem de ötede insan için birer hayır vesilesi ve şefaatçi oldukları gibi, Cenâb-ı Hak katında makbul ameller de hem insanın, cismaniyetin darlığından kurtulup Allah Teâlâ'ya yaklaşmasına vesile olur, hem burada bazı belalara karşı paratoner vazifesi görür, hem de ötede bir burak olup Cennete taşıyan bir vasıta haline gelir. Bu ameller, esaslarına ve şartlarına dikkat edilerek ihlaslıca yerine getirilen namaz, oruç, hac, zekat ve kurban gibi ibadetler olabileceği gibi, ihlas, ihsan, haşyet ve rıza gibi kalbî ameller de olabilir.

Dolayısıyla, bir mü'min “Allahım, beni öyle bir amele muvaffak kıl ki, ben o amelle Senin sevgine ulaşayım. Rızana muvaffak kıl, amelde ihlasa muvaffak kıl, yaptığım ibadet ve iyiliklerde temadiye muvaffak kıl! Adın anılınca kalbi tir tir titreyen kullarına nasip ettiğin haşyet hissine muvaffak kıl! Özene bezene yapıp ettiğim hayır ve hasenattan sonra bile “Acaba ihlaslı oldu mu, Hak katında makbul sayıldı mı?” endişesini taşıyıp temkinli yaşamaya muvafffak kıl!” demelidir. İşte, bütün bunlar muhabbet-i ilâhiyeye açılan birer yol ve rıza-yı ilahiye götüren birer vesiledir.

Sözün özü; dua halis bir ubudiyetin ve ihlaslı bir kulluğun şiarıdır. Aynı zamanda dua, sebepler üstü bir talebin ve esbabı aşarak Müsebbibü'l-esbâb'la (celle celalühû) münasebete geçmenin ayrı bir unvanıdır. Nihayetsiz istek ve ihtiyaçları olan insan bütün dileklerini Cenâb-ı Hakk'a arz edip O'ndan isteyebilir. Ne var ki, halis bir mü'minin en başta gelen talebi, Allah'ın rızası ve hoşnutluğu olmalıdır. Allah'ın sevgisi, O'nun sevdiklerinin muhabbeti ve O'na yaklaştıran amellerin insana sevimli gelmesi de dualara icabet eden Rabbimizden istenilmesi gereken diğer önemli hususlardandır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 10:28:58 +0200
Rahat Düşkünlüğü ve Çalışmadaki Lezzet http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/428-rahat-duskunlugu-ve-calismadaki-lezzet http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/428-rahat-duskunlugu-ve-calismadaki-lezzet

Cevap: Bediüzzaman hazretleri yeis, acelecilik ve bencillik gibi değişik tehlikelere temas ettiği yerde bir de “meylürrahat”a değinmektedir. Soruda da ifade edildiği gibi, “Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.” diyerek, bu felakete dikkat çekmektedir.

“Meylürrahat”, meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bir tabirdir; bazen, tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanılan bu ifade, çalışmayı sevmeme, iş görmeyi istememe, sıkıntıya katlanmaya hiç yanaşmama ve hep rahat etme, dinlenme, eğlenme peşinde olma manalarına gelmektedir. Hazreti Üstad, Risalelerin pek çok yerinde farklı yanlarıyla hep bu mesele üzerinde durmuş; tasrîf yaparak konuyu değişik vesilelerle farklı zaviyelerden defalarca ele alıp açıklamış, onu şeytanın desiselerinden biri olarak saymış ve ondan kurtulma yollarını göstermiştir.

Rahat Zahmettedir

Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz “meylürrahat”, aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hasıl olması demektir. Bu hastalığa yakalanan bir insan, artık cismânî varlığı hesabına hareket etmeye, ömrünü bedenine bağlı olarak sürdürmeye başlar; hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eğlenip dinlenme, yatıp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatın keyfini çıkarma mülahazasıyla yaklaşır. Aslında bu düşüncedeki bir insan, zamanla öyle bir hayattan da bıkar; bir süre sonra, yapıp ettiği hiçbir şeyin tadı, tuzu kalmaz. Başlangıçta severek yaptığı ve peşinden koştuğu işler bile artık ona zevk vermez ve o ardı arkası kesilmeyen şikayetlerin, öldüren sıkıntılı hallerin ağına düşer; sürekli ondan bundan şikayet eder ve devamlı buhranlar içinde yaşar. Şikayetler ve bunalımlar kısır döngüsünde kıvranır durur; zira, Risalelerde tafsilâtıyla ifade edildiği gibi, şerlerin ve günahların aslı ve mayası ademdir, yani yokluktur. Adem ise bizâtihî şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükûnet ve durgunluk gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakın oldukları için ademdeki karanlığı hissettirip sıkıntı verirler.

Evet, kendilerini sadece zevk ve eğlenceye veren, çalışmaya yanaşmayan ve yararlı işler ortaya koyamayan kimseler, derin bir karamsarlığa ve felç eden bir bedbinliğe yakalanırlar. Hem iş yapamamanın karamsarlığı, hem bir işe yaramıyor olma mülahazasının karamsarlığı, hem de arkadaşlarından ayrı düşmenin, herkesin ardında kalmanın, çıtayı aşağı düşürüp işi aşağıdan götürmenin karamsarlığı ile iç içe sıkıntılara ve bunalımlara girerler. Her bunalım içlerindeki çalışma gücünü biraz daha kırar ve onları bütün bütün bedbinliğe sürükler. Onca zevk u sefaya rağmen rûhen bomboş bir hâle ve kalben de bir tatminsizlik içine gömülürler; bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden ve anguazlardan bir türlü kurtulamazlar; kurtulmak bir yana, ruh boşluğundan sıyrılalım derken aldatan bir oyundan öldüren başka bir eğlenceye, cismânî bir çukurdan nefsânî başka bir gayyaya yuvarlanır dururlar. Ömürleri sürekli böyle bir fasit daire içinde geçip gider de bir türlü bunu fark edemez ve o kötü gidişin önüne geçemezler.

Cenâb-ı Hak, bütün mevcudâtın bağrına hareket etme ve çalışma meyli koymuştur; “sünnetullah” dediğimiz bu sırdan dolayıdır ki, topyekün canlılar hareket halinde olduğu gibi, bir bakıma cansız eşya bile, şevkle ve lezzetle kendi vazifelerini yapmaktadır. İşte, Yüce Yaratıcı'nın bu ilahî adetini görmezlikten gelerek işsiz, tembel ve rahat döşeğine bağlı yaşayanlar, çoğunlukla çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü, onlar bir taraftan ademe yakınlığı itibarıyla işsizliğin ve tembelliğin hasıl ettiği bunalımlara düşerken, diğer taraftan da çalışarak elde edemediklerine, başka yollarla ve genellikle gayr-ı meşru vasıtalarla ulaşmaya çalışırlar. Rahat yaşama ve hayattan kâm alma düşüncesinde olan kimseler meşru dairede çalışıp helal dairesinde geçimlerini sağlayamayınca bin bir türlü gayr-ı meşruluğa bulaşır ve belki helal kazanan insanlardan kat kat fazla zahmet ve meşakkati rahatlık aradıkları o çirkin yollarda çekerler. Bu açıdan da, darbımesel haline gelmiş şu cümle çok doğrudur: “Rahat zahmette, zahmet rahattadır.”

Gerçi, bizim ülkemizde hırsızlık, kapkaççılık ve soygunculuk gibi şeytanî işler, ahlakın tefessüh etmesini ve toplum yapısındaki dejenerasyonu da kullanan bazı güçler tarafından organize ediliyor. O türlü cürümlerin neredeyse yüzde sekseni bir kısım şer şebekeleri tarafından planlanıp sahneye sürülüyor. Ülke ve millet düşmanı bazı güç odakları, insanları güvende olmadıklarına inandırmak, toplumu kaosa sürüklemek, böylece mevcut iktidarı zor duruma düşürmek ve ülkede istikrar kalmadığını iddia ederek anti-demokratik bir kısım müdahalelere zemin hazırlamak gibi değişik mülahazalarla bu adi suçları bile büyük planlarının bir parçası olarak profesyonelce yapıyorlar. Bazıları da, onlara bakarak ve nasıl olsa onlara fatura edileceğini düşünerek mafyalaşıyor; kimi masumların kollarını kırıyor, kimilerini elsiz ayaksız bırakıyor ve kendi hesaplarına dilenmeye ya da hırsızlık yapmaya mecbur ediyorlar. İşte, bazı ülkelerdeki belli bir plana matuf bu türlü gayr-ı meşru faaliyetleri hususi mahiyette değerlendirmek gerekse de, umumi manada bu suçları işleyenlerin de olmadık zahmetlere katlandıkları görülüyor.

Kolay bir şekilde para kazanma ve kısa yoldan zengin olup rahata kavuşma peşinde koşan bu mücrimler de çok büyük meşakkatlere giriyorlar. Mesela, bankaların paralarını -kendi ifadeleriyle- hortumlayan ve milletin servetini başka kanallara akıtanlar, çok ciddi bir fikir cehd ü gayreti sergiliyorlar; öyle ki, aldatma, kandırma, dolandırma hesabına zonklayan şakaklarını meşru dairede ağrıtacak kadar helal yolda çalışsalar, belki yine çok kazanacak, herkesten rahat yaşayacak, saygı duyulan insanlar olacak ve kendileri de vicdan huzuru içinde bulunacaklar. Günah arkasında koşturup kendilerini tehlikeye attıkları kadar, meşrû dairede de koştursalar, zannediyorum, başkalarının elde edemeyeceği imkanlara ulaşacaklar. Bu itibarla, hırsızların ve soyguncuların işleri de çok rahat değil; onların yaptıklarında da bir sa'y ve gayret var; fakat, onlarınki yanlış yolda bir sa'y ü gayret. Aslında, Hazreti Üstad'ın ortaya koyduğu, “Helal dairesi keyfe kafidir; harama girmeye ihtiyaç yoktur” disiplini her alanda geçerlidir. Yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçların, sair beşerî arzuların ve cismânî iştihaların hepsi Allah'ın meşru kıldığı dairede tatmin edilebilir, kat'iyen harama girmeye gerek yoktur. Haram şeytanın işidir; o insandaki iştihayı kabartır, meşrunun dışında başka şeylere karşı insanın içinde arzu uyarır. Arzularının esiri olan insanlar da maddî gözleri gördüğü halde kör gibi yaşarlar; kulakları vardır ama hakikatleri duyamazlar; akıllı gibi görünseler de eşya ve hadiseleri değerlendiremezler. Dolayısıyla da insanlık onur ve haysiyetiyle asla bağdaşmayacak işler yaparlar.

Bütün Rezilliklerin Yuvası

Bu açıdan, meylürrahat, aynı zamanda umum rezaletin yuvasıdır; bütün utanç verici haller, maskaralıklar ve rezillikler onun gölgesinde boy atıp gelişirler. Hayırlı faaliyetlerin içinde yer almayan kimseler şeytanın ağına yakalanırlar. Şeytan onları mutlaka bazı şeylerle meşgul eder, nefsanî ve cismanî bir kısım işlere yönlendirir. Mesela, biraz gezip stres atayım, bir yerde az eğleneyim, İnternet siteleri arasında dolaşayım, şöyle bir film seyredeyim... mülahazalarıyla lâubâli ve mâlâyâni şeylere girmelerini fısıldar. Bu fısıltıları takip ederek günah deryasına yelken açan insanlar hem en değerli zamanlarını boş yere tüketirler hem de bazen bir lokma, bir bakma ya da bir tutma ile olmadık günahlara, rezilliklere ve maskaralıklara girerler.

Kendilerini tembelliğe, tenperverliğe ve lâubâliliğe salmış insanların dünyada başardıkları hiçbir şey yoktur. Nitekim, beşinci asırdan bu yana rahat yaşama sevdasına tutulan ve zevk ü sefaya düşen bizim zavallı ve bahtsız dünyamız ilmî müesseselerini, araştırma aşkını ve yeni keşiflere ulaşma cehdini başkalarına kaptırmıştır; dolayısıyla da ezilmeye, yenilmeye ve mahkum yaşamaya dûçâr olmuştur. Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle bizim üzerimizde hakimiyet kurmuşlardır ve bizi dilenci haline getirmişlerdir. Getirmişlerdir; zira belgesellerde hayranlıkla seyrettiğimiz kâşiflerin her birerleri belki senede ancak bir-iki defa evlerine gitme imkanı bulabilmişlerdir. Bazıları ömürlerinin yirmi senesini kobraların hayatını araştırmaya adamış, bir ormanda yatıp kalkmış ve bugün çoklarının din adına bile katlanmayacakları mahrumiyetlere katlanmışlardır. Dolayısıyla, tembelliğin ve rahata düşkünlüğün, her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden olduğuna en güzel şahit bizim hâl-i hazırdaki durumumuzdur. Zaten, kendini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların, kalkıp laboratuvarlarda uzun süreli çalışmaları, kendilerini o işe vermeleri ve her şeyi didik didik etmeleri düşünülemez. Bu rahat ve rehavete düşkünlüğe bir de aşırı hâneperestlik de eklenince, artık mücahede hattının terk edilmesi ve ferdin ruhta bir felç yaşaması mukadderdir. Bu itibarla, şayet dünyanın en tembel ve araştırma aşkından mahrum insanları bizim dünyamızdaysa, işte bu bizim için bir zillet ve bir ayıptır.

Evet, fert planında rahata meyletme, toplum planında da böyle kötü bir tablo meydana getirir; neticede hem fertler hem de o fertlerin oluşturduğu toplum esaret ve zillete mahkum olur. Haddizatında, toplumları mahveden sebeplerin başında, fertlerin kendi rahatlarının ve keyiflerinin peşine düşmeleri, başkalarının sırtından geçinmeyi istemeleri ve kendileri tok olduktan sonra diğer insanların halini hiç düşünmemeleri gelmektedir. Ömrünü istirahatta geçiren, başkasının sırtından geçinen, bedavadan yiyen–içen ve tufeylîliği hayat felsefesi haline getiren böyle kimseler hem bu dünyada kronik sarhoş olarak yaşarlar, hem de ötede şeytan tarafından çarpılmış gibi kalkarlar. Merhum Hamdi Yazır, “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin uykudan kalkışı gibi kalkarlar.“ (Bakara, 2/275) mealindeki ayet-i kerime münasebetiyle onların halini çok güzel resmeder: “Bunlar ribâ ile, emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürününü adeta gasb edip onunla geçindiklerinden sürekli tembellik içinde yatarlar; kalkma vaktinde de rahat ve hızlı bir şekilde uyanamaz ve hemen doğrulamazlar; pek çoğu şeytan çarpmış gibi saatlerce ağzını, yüzünü buruşturarak yataklarında sağa sola dönüp durur ve sendeleye sendeleye kalkarlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını riba ile doldurduklarından dolayı bir hadîsi Nebevîde de beyan olunduğu üzere kabirlerinden kalkarken umumiyetle saralı veya mecnun halinde kalkacaklar ve bu hal onların alâmeti farikaları olacaktır.”

Felâkete Sebep Olan Şımarıklar

Kur'an-ı Kerim, ‎ yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayasızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir. Gazab-ı ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal ‎ hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. Nitekim, bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Ve izâ eradnâ ennühlike karyeten” Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde; “emernâ mütrafîhâ” Oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat sınıfına iyilikleri emrederiz; “fe fesekû fîhâ” Buna rağmen onlar dinlemez, fısk u fücura devam ederler, kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkarlar, kendileri için mukadder olan fıtratın sınırlarını aşarlar; “fe hakka aleyhe'l-kavlu” Bu sebeple, o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir, onlar Allah'ın vereceği o hükme müstehak olurlar; “fe demmernâhâ tedmîrâ” Biz de orayı yerle bir ederiz, oranın altını üstüne getiririz. (İsrâ, 17/16)

Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefîn güruhu, akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismânî arzuları istikametinde hareket ederler; hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdürür ve davranışlarını hayvanî içgüdülerine göre belirlerler. Bu densizler, ne edep hissinden haberdardırlar ne de hesap endişesinden; insanî değerlere saygı nedir bilmez, yerinde en rezilâne davranışların bile müdafaasını yaparlar; fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlâkî hiçbir endişe taşımazlar. Öyle bir gaflet içindedirler ki, halleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatırlatır. Bunlar, cismânî ve nefsânî arzular arkasından koşarken hayattan kâm alma ve kadın-erkek birbirinden yararlanmadan başka bir şey düşünmezler. Her şeyi ve herkesi sadece hayvanî iştihaları hesabına kullanır; yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alıp verirler.

Hatta, kendilerini o derece yiyip içmeye, zevk ü sefaya ve eğlenceye kaptırırlar ki, adeta şehevânî hislerini ve cismânî arzularını tatmin etmek için yaşarlar. Mesela Eski Roma'nın aristokratları en leziz içecekleri içer, en nefis yiyecekleri yer, tıka-basa doyarlardı; fakat, hedefleri doymak değil de lezzet almak olduğu için, safrayı ve mideyi boşaltmayı kolaylaştıran bir şurub içer; az rahatlar ve tekrar yiyip içmeye durur, bir kere daha –Üstad'ın ifadesiyle- kapıcıya bahşiş verir, dil ve damak zevkini tatmine çalışırlardı. Evet, Eski Roma'nın mütrefîni, ataları ve torunları gibi, adeta yemek, içmek, eğlenmek ve dinlenmek için yaşar; ölümü ve ölüm sonrasını hiç düşünmek istemez ve zevk ü sefa ile unutmaya çalışırlardı.

Aynı hayat çizgisini şöyle-böyle varoluşçuluk felsefesi içinde de görmek mümkündür. Onun bazı temsilcileri en kritik anlarda bile zevklerini tatmin etmeyi düşünebilmişlerdir. Mesela, Fransa adeta bomba yağmuru altındayken, Almanlar kat'iyen aşılamaz sanılan lejyonları bir gecede aşıp Fransızların cesedleri üzerinde yürürken, bu felsefenin tabilerinden, “Bu adamlar bizi iflah etmeyecek, nasıl olsa öleceğiz; bari bu gece keyif adına ne varsa hepsini yapalım, bir güzel eğlenelim!” mülahazalarıyla dolanlar olmuştur. Ne tuhaf bir düşüncedir!. Gece boyunca eğlenecek olsalar bile cenaze evinde düğün alayı oluşturmanın alemi nedir? İstedikleri kadar yeseler, istedikleri kadar içseler, gönüllerince eğlenip levsiyâta balıklamasına gömülseler de, ne yararı var onlara?.. Hele tadıp, duyup, zevk ettikleri bir geceden sonra o zevk ufkundan yok olma gibi bir acının bağrına düşmeleri acılarını, ızdıraplarını ve eseflerini katlamaz mı? Evet, kat'iyen mantıkî değildir yaptıkları. Fakat o telkin edilmiştir ve buna bazıları “varoluş” demişlerdir. Güya, bu şekilde kendilerini ifade etmiş, herhangi bir kimsenin takyid ettiği bir kayıtla mukayyet olmadıklarını göstermiş, gönüllerince yaşayabileceklerini isbat etmişlerdir. Tabiî, bütün mütrefîn gibi onların akibeti de hüsran olmuştur.

Ötede Meşakkat Çekmemek İçin

Rahata düşkünlüğün sebep olduğu en büyük sefalet ve rezalet ise, tembelliğin, insana bu dünyada acı ve ızdırap çektirdikten sonra onu bir de ahirette azaba dûçar etmesidir. Burada “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullah” hakikatine sığınmayan ve ruhlar aleminden mahşer meydanına, oradan da daha ötesine kadar uzanan yolculuk için azık edinmeyen tembel kimseler zâhiren bazı yüklerden kurtulmuş olacaklar ama her durakta önlerine çıkan tehlikeler karşısında tir tir titreyecek ve sürekli bin bir türlü ihtiyaç içinde kıvranıp duracaklardır. Tembellik ve tenperverlikten dolayı burada namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerden kaçanlar, görünüşte onların yükünden kurtulmuş olacaklar; fakat, daha sonra her köşe başında kendilerini bekleyen şeytanî tuzaklara hazırlıksız yakalanacak ve dünyada razı olmadıkları azıcık meşakkate karşılık her durakta çok büyük zahmetler çekeceklerdir. Allah'a iman eden ve kulluk görevini yerine getiren kimseler ise, dünyadaki az bir meşakkate bedel, hem burada Cenâb-ı Hakk'a tevekkül ederek rahat bir ömür sürecek, hem de hayatta iken biriktirdikleri namaz, oruç, hac gibi sermayeleriyle ötede de yol boyu önlerine çıkabilecek tehlikelere ve ihtiyaçlara karşı azık hazırlamış olacaklardır.

İşte, bunlardan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zararlı ve istenmeyen şeylerden Allah'a sığınırken tembelliği de zikretmiş “Rabbim, tembellikten Sana sığınırım.” demiştir. Dahası, huzuruna gelip müslümanlığını ilan edenlerden Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet edeceklerine dair söz alırken, bazılarından tembellikte bulunmayacakları hususunda da biat etmelerini istemiştir.

Sa'y ü Gayret

Bediüzzaman Hazretleri, “meylürrahat”ın nasıl bir tehlike olduğunu belirttikten sonra, ona karşı alınması lazım gelen tedbiri de nazara vermiş; “Siz de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (mealindeki) mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.” buyurmuştur.

Evet, insanın tabiatında yeme, içme ve dinlenme ihtiyacı var olduğu, cismanî istekler ve nefsanî arzular bulunduğu gibi rahat etme isteği de mevcuttur. Rahata düşkünlük de insan tabiatının bir yanını teşkil etmektedir. Fakat, Cenâb-ı Allah insana bir de irade gücü bahşetmiştir. Şayet o, iradesinin hakkını verirse, meşru dairede bütün isteklerine nâil olabileceği ve ihtiyaçlarını giderebileceği gibi, rahat etme duygusunu da dengeleyebilir. Öyleyse, meylürrahat türlü türlü ayak oyunları yapan bir sihirbaz gibi onun ayaklarını kaydıracağı, çalışma aşk u heyecanını kıracağı ve himmet ü gayretini bağlayıp onu sefalete sürükleyeceği zaman, insan hemen iradesiyle kıyam etmeli, bir hamlede ayağa kalkıp üzerindeki tembellik tozunu silkelemeli ve çalışmaya koyulmalıdır. Eğer, kendi iradesi bu şekilde ayağa kalkmasına yeterli olmuyorsa, “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalışmasının semeresi ise ileride mutlaka görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm, 53/39-41) mealindeki ayet-i kerimeye tutunmalı ve bu müjdeyle iradesini takviye etmelidir.

Beyan-ı ilâhideki, “İnsan sa'yinin karşılığını mutlaka görür.” sözünü sadece öbür âleme ait bir mükafât müjdesi, bir ahiret semeresi ve Cennet meyvesi şeklinde anlamamak lazımdır. Cenâb-ı Allah, çalışan insanı daha dünyadayken de ödüllendirir; bazen bir inşirah ve rahatlama, bazen de yeni hizmetlere karşı arzu ve iştiyak şeklinde mükafât verir. Her çalışma ve gayret aynı zamanda ruhânî bir zevk ve yüksek bir moral olarak geri döner. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri, “Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir. Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur.” der. Evet, sen sa'y ettikçe Allah senin moralini yükseltir, kıvamına kıvam katar, metafizik gerilimini güçlendirir. Seni daha güzel işlere muvaffak eder.

Vakıa, insan hayr ü hasenâtının listesini tutmamalı, yaptığı işlerle övünmemeli, başarılarından dolayı fahirlenmemelidir. Bununla beraber, her başarı mü'mim için iki hayrı daha beraberinde getirebilir. Bir yandan, insan, aczine, fakrına ve kusurlarına rağmen salih kullar arasında bulunuyor ve iman hizmetinin bir ucundan tutmaya çalışıyor olma duygusuyla, kendisini o daireye dahil eden Cenâb-ı Allah'a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolar. Diğer taraftan da, her başarının sonunda insan için farklı bir mücadele zemini de oluşur. Muvahhid mü'min, yapılan işleri ve başarıları sahibine verme hususunda çok hassas davranır; nefsine pay çıkarmamaya azami özen gösterir. “Hayır! Şu perişan halimle ben bu başarıların binde birini bile elde edemezdim. Şu, şu, şu esaslardan dolayı bunları lutfeden Allah'tır. Başarılar O'ndan, hata ve kusurlar nefsimdendir.” der ve bir de o mücadelenin sevabını kazanır. Kâr içinde kâra muvaffak olur; hem sa'yin sevabını alır, hem hamd ü senânın mükafatını görür ve hem de başarıları asıl sahibine verip Allah'a bağlılığını ifade ederek hasenâtını katlar. Böylece aynı zamanda bir salih daire oluşturmuş olur; hayır, başka bir hayrı tevlid eder; o diğer bir iyiliğe vesile olur; o da başka bir haseneyi doğurur. Böylece, rahat düşüncesine bir anlık karşı koyma ve iradenin hakkını verme neticesinde Allah Teâlâ insana çok şey kazandırır.

Şeytanın Düğümlerini Çözün!..

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) buyurur ki, “Bir insan (gece) uyuyunca şeytan onun boyun köküne üç düğüm atar. Her düğümle beraber, “Önünde uzun bir gece var, rahat uyu!” der. O kimse gece uyanıp abdest alırsa, bir düğüm çözülür. (Kur'ân okuyarak, tesbîh ve tehlîl ederek) Allah'ı anarsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın düğümlerinin hepsi çözülür. Böylece insan, canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabahlar.”

Evet, bir taraftan nefis diğer yandan da şeytan sürekli insanın kulağına fısıldar dururlar; “Rahat et, hele azıcık daha yat, keyfine bak, biraz daha dinlen!” derler. İnsan, bu nefsî ve şeytanî çağrılara uyup biraz daha uyusa ve dinlenme vaktini uzatıp dursa da, o fısıltıların ardı arkası kesilmez. Tembellik, biraz daha rahat etme duygusunu tetikler ve bütün bütün uyuşukluğa sebep olur. Dolayısıyla, ilk şeytanî fısıltı anında iradenin hakkını verip doğrulmak, kalkıp yataktan uzaklaşmak bir tepeyi aşmak gibidir; o tepeyi aşan insan işin gerisini de yavaş yavaş getirir.

Bazen üzerinize aldığınız bir sorumluluk, altından kalkılmaz gibi olur da çok zorlanırsınız; o işe başlamada biraz çekimser davranır, az sıkılır ve hatta bunalımlar yaşarsınız. Bir vaaz, bir konferans ya da bir yazı vakti gelip kapıya dayanınca dünyanın yükü omzunuza binmiş gibi olur, mesuliyetin altında ezilirsiniz. Fakat, o meselenin bir köşesinden başlar, projesini yapar, ana noktalarını belirlerseniz, işin temel atkılarını örgülemiş sayılırsınız. Sonra onu güne veya saatlere taksim edersiniz; on saatlik bir işin bir saatliğini bile yaptığınız zaman, içinizde bir rahatlama hissedersiniz, o kadarcık bir sa'y içinize bir miktar inşirah salar. On fasılda bir faslı halletmiş olma düşüncesi, on faslı da halledebilecek duygu ve düşünceyi tutuşturur içinizde. Ondan sonra iğnenizle, tığınızla veya cağınızla yavaş yavaş işlemesi kalır geriye. Bir zaman sonra da karşınıza büyük bir nakış çıkıverir. Hepsini hallettiğiniz zaman ise, öyle bir rahatlarsınız ki, zaferyâb olmuş bir komutan, işini başarıyla noktalamış bir iş adamı ya da irşad ettiği insanların hepsi üzerinde şöyle–böyle müessir olmuş bir mürşid gibi inşirah yaşarsınız. Bu açıdan da, meylürrahat hücum ettiği zaman hemen pes dememek, ona karşı mücadele etmek ve iradenin hakkını vermek zor olsa da, netice itibarıyla onu aşmak insana öyle bir zevk verir ki, rahatta ya da istirahatta o zevki yakalamak mümkün değildir.

İnsanın Rahatı Çalışmadadır

Haddizatında, mü'min her zaman hareket halinde olmalıdır. O, çalışırken de dinlenirken de hareketi hayatına esas yapmalıdır. Mesâisini çok iyi tanzim etmeli ve hayatında boşluğa hiç yer bırakmamalıdır. Gerçi, beşerî bir ihtiyaç olarak tabii ki o da dinlenecektir; ama zarurî uyku haricinde onun dinlenmesi de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmeli ve onun istirahati bir işten bir başka işe intikal şeklinde olmalıdır. Mesela, kitap mütalaa ederken zihni yorulursa, kendini evrâd ü ezkâra vermeli; vakti gelince namazla nefeslenmeli, bir kere de kıyam, kıraat, rüku ve secde lisanıyla Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeli; sonra sâir işleriyle meşgul olmalı, onları yaparken bedenî yorgunluğa düşerse, o yorgunluğu atmak için hemen kapının önünde hazır bekleyen ikinci bir namaza kalkmalı.. ve böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla dinamik bir hayat tarzı ortaya koymalıdır.

Üstad Hazretleri bu mevzuyu noktalarken, “Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa'y ve cidaldedir.” der. Üstad'ın bu sözündeki cidal, Kur'an-ı Kerim'in “mirâ” olarak ele aldığı başkasının sözüne itiraz edip onunla mücâdeleye tutuşmak ve galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek demek olan cidalden çok farklıdır. İnsanın başkalarıyla uğraşması, söz kavgası yapması ve galip görünmek için çekişip durması manasına gelen cidal, İslam ahlakında çirkin bir huy olarak kabul edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” buyurarak, bir ümmetin içinde mirâ zuhur ederse, o ümmetin vahyin bereketinden mahrum kalacağını belirtmiştir. Dolayısıyla, fıtrat itibarıyla heyecanlı ve coşkulu bir yapıya sahip olan insan için önemli bir huzur bulma ve rahat etme vesilesi olan cidal, çalışıp çabalama, gayret sarfetme ve bir maksadın hasıl olması için elden geleni yapma manasına gelen sa'y ü gayrettir.

Evet, bir ferdin kalbinde öldükten sonra dirilme inancı varsa, o, bu inanç çizgisinde ameller ortaya koyacak; Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde ötede mutlaka bulacağını düşünerek sürekli salih ameller işleyecektir. O her an başka hayırlı bir işin peşinde olacak ve ahiret azığı tedarik edebilmek için dur durak bilmeden çalışacaktır.

Böyle bir çalışma, zâhiren dünya için de olabilir; o işe asıl değer kazandıracak olan husus niyettir. Şayet insan, “Cenâb-ı Allah bana versin, ben de onu değişik şekillerde Rabbime iade edeyim. Rabbim sağanak sağanak başımdan yağdırsın, ben onları baraj gibi bir merkezde biriktireyim; sonra da kanallarla kuvve-i inbatiyesi olan arazinin bağrına salayım.” düşüncesindeyse, onun dünyalık gibi görünen işleri bile Bâkî'ye müteveccihtir ve beka televvünlüdür. Mesela, günümüzde, eğitim ve diyalog faaliyetleri adına dünyanın beşyüz yerinde ocak tüttürülüyorsa bu sayıyı bine çıkarma niyetiyle çalışıp didinen insanların gayretleri sadece dünyalık olarak kabul edilemez. Beşyüz yere daha birer meşale ulaştırıp oraları da aydınlatma meselesi imkana vâbeste bir iştir. Bu iş için, bir taraftan o meşaleleri tutuşturup uzak diyarlara götürebilecek insanlar yetiştirmek gerekirken, beri taraftan da o insanları istihdam edebilecek çalışma alanları hazırlamak icap etmektedir. İşte, bu gayeye matuf olarak hem istihdam alanları oluşturma hem de o alanları dolduracak rehberleri yetiştirme niyetiyle oturup kalkan bir insan dünya işleriyle meşgul olsa bile, niyeti hâlis kaldığı müddetçe hep ahiret hesabına çalışıyor demektir. O Allah'tan alıp yine Allah'a veren bir dağıtım memuru gibidir.

Alvar İmamı, “Allah'dan al, Allah'a ver” derdi. Şayet ahiretin varlığına inanıyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi kabul ediyorsan, Allah Teâlâ sana bir nimet verir, sen de onu farklılaştırır, yine Allah'a iade edersin. Cenâb-ı Hak sana varlık verir, vücud verir, insanlık verir, sıhhat verir.. sen de bunları engin bir kulluk şuuruyla karşılar, Allah'a karşı vefâ, sadâkât ve ibadet olarak değerlendirir ve O'na iade edersin. Allah sana malî imkanlar verir, çalışma gücü verir, canlılık verir, aşk u iştiyak verir.. sen de bunları O'nun yolunda değerlendirir ve Allah'ın adını î'lâ şeklinde O'na iade edersin.. ve böylece bir emanetçi gibi davranırsın. O'ndan alırsın; fakat bir emanetçi şuuruyla alırsın. Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her şeyi tam değerlendirir, hatta geliştirip nemalandırır ve sahibine iade edersin. “Ben bu mevzuuda sadece bir hizmetçiyim. Esas mal sahibi Sen'sin, benim sahibim de Sen'sin, mâlikim de Sen'sin, melikim de Sen'sin; ben hem Sen'in milkinim, hem de mülkünüm.” dersin. İşte, bu niyetle ortaya koyacağın bir sa'y ü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalışma ve mukaddes bir hareketliliktir.

Sözün özü; -Bediüzzaman hazretlerinin ifadeleriyle- bu kainatta zerreden seyyarata, atomdan galaksilere kadar her şey, her an hareket halinde ve alabildiğine bir faaliyet içerisindedir; bütün varlıklar var güçleriyle harıl harıl çalışmakta ve kendileri için takdir edilen tekvinî emirleri yerine getirmek için şevkle ve lezzetle vazifelerini yapmaktadırlar. İnsanın, “sünnetullah” olarak varlığın bağrına konulan bu hareket kanununu görmezlikten gelmesi ve ona muhalif davranması düşünülemez. Çünkü, sürekli istirahat, monotonluk ve yeknesaklık, keyfiyet itibarıyla adem ve yokluğu çağrıştırır. Hatta en büyük bir lezzet yeknesaklık içinde hiçe iner. Bundan dolayıdır ki, tembel ve işsiz adam, en bedbaht, en muzdarip ve en sıkıntılı insandır. Zira, atalet ademin biraderzadesi, yani yokluğun yeğenidir. Dahası, atalet sıkıntıyı, sıkıntı sefaheti, sefahet de fakirliği ve bedbahtlığı doğurur. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur ve vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur. Bu itibarla da, çalışan insan huzur bulur, şikayet hissiyle değil şükür duygusuyla dolu olur.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 10:22:38 +0200
Bakanın Oğlu, Komutanın Kızı ve İnternet Sayfaları http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/427-bakanin-oglu-komutanin-kizi-ve-internet-sayfalari http://www.gencadam.com/nurefsan/m-fethullah-gulen/kirik-testi/item/427-bakanin-oglu-komutanin-kizi-ve-internet-sayfalari

Günümüzde bunlara “İnternet” de dahil oldu. Adını uluslararası çalışma ağı manasına gelen iki kelimenin kısaltılmasından alan “İnternet” dünyanın her köşesinden milyonlarca bilgisayarın birbirine bağlanmasıyla meydana geldi ve bambaşka bir haberleşme ağı, çok hızlı bir bilgi alış-veriş hattı teşekkül etti.

Her gün biraz daha gelişen ve büyüyen medyanın ve özellikle İnternet'in pek çok hayrı da beraberinde getirdiği inkar edilemez. Onun sayesinde dünya kadar bilgiye bir anda ulaşabiliyorsunuz. Kendim İnternet kullanmasam da, arkadaşlarda gördüğüm kadarıyla, ancak koca bir kitabı tarayarak elde edebileceğiniz bir bilgiyi İnternet aracılığıyla birkaç tuşa basarak öğrenebiliyorsunuz. Bilgisayarınızın başındayken adeta dünyanın en büyük kütüphanesinde çalışıyormuş gibi, merak ettiğiniz hemen her mevzu ile alakalı malumâtı rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Bir ayet, bir hadis ya da herhangi bir kelime hakkında yüzlerce müellifin mütalaasını çok kısa bir sürede ekranınızda görebiliyorsunuz. Ayrıca, küçük odanızda oturduğunuz aynı anda yeryüzünün her yanıyla kolayca haberleşebiliyor; duygu ve düşüncelerinizi bütün dünyayla paylaşabiliyorsunuz.

İnternet'in Çirkin Yüzü

Fakat, maalesef, insan bir işle meşgul olurken her zaman zaruret ya da ihtiyaç sınırları içinde kalamıyor; bazen gereksiz ve faydasız şeylere de bulaşabiliyor. Hususiyle gençler, İnternet'i kullanırken lâubâlîliğe açılabiliyor ve mâlâyânîliğe girebiliyorlar. Harama karşı gözünü kapayacak, kalbini zabt u rabt altına alacak, duygu ve düşüncelerine vize soracak kadar iradeli olamayanlar, seyahatlerini kendi âlemlerinde devam ettiremiyor ve zamanla başkalarının karanlık dünyalarına kayabiliyorlar. Sahilden bir kere ayrılınca da bâtılın tasvirine iyice dalıyor, sâfî zihinlerini tamamen bulandırıyor ve o bataklıklardan çıkamaz hale geliyorlar. Heva ve heves peşinde zaman tükettikçe en ulvî insanî hislerini de birer birer kaybediyor ve bir daha geriye dönmemek üzere bataklığa gömülüyorlar. Hem öyle bir gömülüyorlar ki, anne-babalarıyla samimi sohbet etmek, eş ve çocuklarıyla hoş zaman geçirmek, hatta böylece aile hukukunu gözeterek zamanın her anını ibadet yapıyormuş gibi değerlendirmek ve arkadaşlarıyla sohbet-i Canan'da bulunmak dururken, “chat” adı altında güya “sohbet” etme bahanesiyle olmadık fısk u fücurlara, gıybet ve yalanlara, onca günahlara giriyorlar; hem vakitlerini israf ediyor hem de ailevî münasebetlerin bütün bütün bozulmasına ve yuvaların yıkılmasına bâdî olabilecek cürümler işliyorlar.

Tabii ki, bu günah ne İnternet'e ne de televizyon gibi diğer medya organlarına aittir. Bütün muvasala ve muhabere vasıtaları, iletişim araçları birer silah gibidir. Nasıl ki, Çanakkale'de düşmana karşı kullanılan silah öpülüp başa konulsa sezâdır, mukaddestir; fakat, bir mü'minin kanının dökülmesine sebep olan ya da bir kargaşada kullanılan silah uğursuzdur, kötüdür. Aynen öyle de, İnternet, fuhşa açık birinin elinde, insanları müstehcenliğe ve felakete götüren bir araç; hakiki bir mü'minin idaresinde ise, Cennet'e adam taşıyan nurdan bir vasıta olur. Dolayısıyla asıl kötülenmesi gerekli olan, İnternet siteleri, televizyon ekranları ya da gazete sayfaları değil, onları muzır işlerde kullanan fena insanların duygu ve düşünce örgüleridir.

Maalesef bugün, istediğini istediği zaman göklere yükselten ve dilediğini de hemen gayyâlara batıran; bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkaran ve insanları büyüleyip dilediği yana sürükleyen medya, hayırdan çok şerre sebebiyet vermektedir.. şimdilerde genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış hemen herkes televizyondan sonra İnternet denen devvâr u gaddârın elinde de bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr (büyülenmiş) bir piyonu halini almaya başlamıştır. Mevcut durumu itibarıyla o, bedeni ve cismâniyeti, ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâp döküp insan hissiyatını köreltmekte; gıybete ve iftirâya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirmektedir. Dolayısıyla da, onun aracılığıyla herkes, herkesle oynama imkanı bulmakta ve sürekli olumsuz şeyler yazılıp çizilmektedir.

İnternet Haydutları

Dahası, günümüzde şeytanlık mevzuunda dimağlar daha bir inkişaf etmiş gibi.. medyayı şer hesabına kullananlar öyle değişik yollar deniyorlar ki, ne kanun başa çıkabiliyor onlarla ne de kanun uygulayıcıları. Emniyet görevlileri suçluları derdest ediyorlar, adliye memurları mücrimleri içeri atıyorlar; fakat, onlar mutlaka bir kısım kanunî boşluklar buluyor ve çok geçmeden yeniden dışarı çıkıyorlar. Tabiî, kanunları yapanlar, herkesin hissiyâtını ve oynanması muhtemel oyunların hepsini bilemediklerinden dolayı hiç boşluk bırakmayan hükümler vaz' edemiyorlar. Zaten bu da normaldir; çünkü, kanunlar statiktir, istiâb alanları sınırlıdır ve belirli bir süre değişmezler, sabit kalırlar. Dolayısıyla, mücrimler çoğu zaman kanunî bir boşluk buluyor ve onu kullanıyorlar. Şahsen, kanun yapanları da bu hususta mazur görüyorum. Çünkü, insanların duygu ve düşüncelerini, bazılarının oyun ve hilelerini, arsızların düzenbazlık ve şeytanlıklarını bütünüyle keşfedip hepsine uygun kanun koyacak olsalar kütüphaneler dolusu kitaplar istiâbında hükümler vaz' etmeleri gerekir ki, onun da altından kalkılmaz ve o şekilde hüküm verilemez, kanun yapılamaz.

Bu itibarla, medyada aleyhinize bir haber neşredilse, kalkıp açıklama yapabilir, tavzih ve tashihte bulunabilir; yalan-yanlış haber yapanları tekzîb ederek tazminat davası açabilirsiniz. Bazen bu yolla densizlere hadlerini bildirmeniz, haksızlıklarını yüzlerine vurmanız, tazminat kazanmanız ve böylece gıybet ve iftira ihtiva eden yayınların önünü almanız da mümkün olabilir. Fakat, maalesef, özellikle de İnternet'te çoğu zaman daha dolambaçlı yollarla, çok farklı argümanlarla karşılaşmanız ve kanun boşluklarından yararlandıkları için tecavüzlerine hiç son vermeyen kimselere muhatap olmanız da muhtemeldir.

Bazıları değişik İnternet siteleri vasıtasıyla sürekli insanların ırz, haysiyet ve şerefiyle oynarlar; fakat, öyle bir uslûb kullanırlar ki, onun karşısında ne emniyet ne de mahkeme bir şey yapabilir. Mesela, birkaç fırça darbesiyle kenarından köşesinden hafif değişiklikler yaptıkları bir fotoğrafı neşrederler; fotoğrafın kime ait olduğu bellidir ve herkes daha ilk bakışta resmin sahibini çıkarır ama fotoğrafın altında isim olmadığından dolayı böyle bir saldırıya maruz kalan insan mahkemeye başvuramaz, tazminat davası açamaz. Hak iddia edecek olsa, “Bu resimdekine benzeyen sadece siz misiniz?” karşılığını alır; bu defa da “... yağırı olan gocunur” hakaretine maruz kalır. Herkes bilir ki, o yayında tahkir ve tezyif vardır; fakat, kullanılan üslûb itibarıyla hukuk ona karşı bir şey yapam