Diriliş Çağrısı ve Yaşatma Mefkûresi

Diriliş Çağrısı ve Yaşatma Mefkûresi

Soru: Enfal Sûresi'nin 24. ayetindeki diriliş çağrısı hangi hususlara işaret etmektedir? “Ba'sü ba'del mevt kahramanları” bu ilahî daveti nasıl anlamalı ve ona icâbet mevzuunda neleri nazar-ı itibara almalıdırlar?

Cevap: “Diriliş”, canlanmak, kuvvet kazanmak ve hayata ermek gibi manalara gelmektedir. Son dönemde daha ziyâde Sezâi Karakoç Bey'le anılagelen “diriliş” kelimesine mukabil, Merhum Necip Fazıl genellikle “ba'sü ba'del mevt” tabirini kullanmıştır. “Ba'sü ba'del mevt”, öldükten sonra tekrar dirilme demektir ve “âmentü”nün esaslarından biridir. Bildiğiniz gibi “âmentü” ifadesi, “imân ettim” demek olup, iman esaslarını “Allah'a, meleklerine, kitaplarına, rasûllerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şer her şeyin Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasıyla meydana geldiğine inanmak” şeklinde özetleyen sözün özel ismidir. Bu sözün sonunda “Vel ba'sü ba'del mevti hakkun” denilerek öldükten sonra dirilişin de bir hakikat olduğu vurgulanmaktadır.

Bundan dolayı da, bu tabir, bütün mü'minlerin duyduğu, âşina olduğu ve bildiği bir tabirdir. Ayrıca, diriliş ve “ba'sü ba'del mevt” ifadeleri, tamamen yok olmuş gibi görünen bir şeyin yeniden hayatiyet kazanmasını ve kimliğini yitiren, kendi değerlerinden uzaklaşan bir kimsenin ya da bir milletin tekrar özüne dönmesini anlatmak için de kullanılmaktadır.

İnsanların ahirette mü'mince dirilmelerinin ve ebedî saadet va'deden bir hayata mazhar olmalarının teminatı, daha dünyadayken iman açısından diri olmaları ve hep canlı kalmalarıdır. Kendilerine bahşedilen hayat nimetinin kıymetini bilemeyenler, kalb ve ruh ufku itibarıyla hep ölü gibi yaşayanlar ve koskocaman bir ömrü heder edenler, haşir meydanına da cansız, ruhsuz, bitkin ve perişan bir halde getirileceklerdir. Burada diriliş şerbeti yudumlayanlar ise, ötede de sonsuz huzurun ilk adımı sayılan bir ba'sü ba'del mevte mazhar olacak ve dinç, zinde, canlı insanlar olarak Cennet'e yürüyeceklerdir. İşte, ötedeki o diriliş, daha buradayken Allah ve Rasulü'nün davetine icabet ederek canlanmaya ve Cenâb-ı Hakk'a karşı sürekli teveccühte bulunarak hep diri kalmaya bağlıdır.

İlahî Davet

Nitekim, Allah (Tebâreke ve Teâlâ), soruda işaret ettiğiniz ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ya eyyühellezîne amenüstecîbû lillâhi ve lirrasûli izâ deâküm limâ yühyîküm va'lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn - Ey iman edenler! Size hayat verecek hakikatlere sizi çağırdığı zaman, Allah'a ve Rasûlü'ne icâbet edin. Bilin ki, Allah insan ile kalbi arasına bir sütre gerer (dilediği takdirde arzusunu gerçekleştirmesini önler) ve yine bilin ki, siz dönüp O'nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal, 8/24)

Bu ilahî beyanda ilk dikkat çeken husus, “Allah'a ve Rasûlü'ne icâbet edin” denilerek Cenâb-ı Hakk'ın ism-i şerifinin yanı sıra Peygamber Efendimiz'in de anılmasıdır. Aslında, burada Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) teşrîfen ve tekrîmen zikredilmiş; böylece bir kez daha O'nun Hâlık-ı kâinat nezdindeki kıymetine vurguda bulunulmuştur. Zira, davet birdir ve Allah'a aittir. Zaten, ayet-i kerimede hem Cenâb-ı Hakk'a hem de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'e icâbet istendiği halde, davet fiili tesniye (bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi) sigası ile değil de müfret (tekil) olarak getirilmiştir.

Rasûl-ü Ekrem'e İcâbet

Evet, diriliş çağrısının asıl sahibi Hazret-i Vâhibü'l-hayat'tır; Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü's-salâti ve etemmü't-teslimât) ise, o davetin dellalı, duyurucusu, tebliğcisi ve tercümanıdır. Allah Rasûlü, nübüvvetinin gereği olarak bize her şeyden önce Cenâb-ı Hakk'ı zât-sıfât-esmâsıyla tanıtmış ve O'na karşı içimizde sorumluluk duygusu uyarmıştır; bu yönüyle o, bilinmezleri bildiren, idrak edilmezleri ruhlarımıza duyuran bir tarif edici ve bir muallimdir. Aynı zamanda, dinî hükümleri tebliğ, insanî değerleri talim ve ahlâkî esasları temsil yanı itibarıyla da, o, muvazzaf bir müşerri'dir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Kurân'ın mübhem kısımlarını tefsîr, mücmel yerlerini tafsîl, mutlak olan hükümlerini takyit, umumî olan kısımlarını da tahsîs etme gibi hususiyetleriyle tam bir kanun koyucudur.

Şayet, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun bu tercümanlığı ve teşrîi olmasaydı, biz kendi idrak ve anlayışımızla hiçbir dinî emri eksiksiz olarak anlayamaz ve uygulayamazdık. Mesela, Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de defaatle “namaz kılın” demiştir; fakat, namazın nasıl kılınacağını, tekbirin nasıl alınacağını, kıyamda ne yapılacağını, kıraat anında ne okunacağını, rükûa nasıl gidileceğini ve nasıl secde edileceğini ayrıntılı olarak anlatmamıştır. Bu meselelerin tafsilâtını, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'e bırakmıştır. Bu itibarla da, onun bu mevzuudaki şerh ve izahları olmasaydı, her zamanki mükellefiyetimiz olan namaz gibi bir ubudiyette bile şaşırır kalırdık. Ne zekâtı, ne nisâbı ve ne de edâ keyfiyetini kavrayabilirdik. Sünnet-i seniyyedeki ayrıntılı bilgiler olmasaydı, Kur'an'da mücmel olarak zikredilen oruç ve hac gibi diğer ibadetleri de tam olarak bilemez, noksansız eda edemezdik. Allah Rasûlü, ayet-i kerimelerde umumî olarak zikredilen miras hükümlerini anlatırken, peygamberlerin mallarının miras olmayacağı ve katlin mirastan mahrumiyete sebebiyet vereceği gibi hususları tahsîs etmeseydi bu hükümleri de öğrenemezdik. Bu arada, yırtıcı hayvanların etlerinin haram edilmesi gibi Kur'ân-ı Kerim'in tek kelime ile dahi temas etmediği meseleler de vardır ki, Allah Rasûlü'nün teşrii olmasaydı onları hiç bilemezdik.

Bu itibarla, davet tek ve Cenâb-ı Hakk'a ait olduğu halde, “Allah'a ve Rasûlü'ne icâbet edin” denilerek, bir yönüyle Peygamber Efendimiz'in de müşerri' olduğuna ve ilahî mesajın bize onun tarafından ulaştırıldığına işaret edilmesi pek latîftir.

Sonsuz Saadetin Vesileleri

Ayetin devamında “izâ deâküm limâ yühyîküm - Size hayat verecek hakikatlere sizi çağırdığı zaman..“ ifadesi yer almaktadır. Buradaki “lâm” edatı, lâm-ı âkıbet kabul edilecek olursa, bu söz “Netice itibarıyla Allah'ın sizi ihyâ etmesi, ba'sü ba'del mevte erdirmesi ve dirilişe ulaştırması için bu çağrıya icabet edin!” manasına gelmektedir. Mü'minlerin yeniden dirilmesine ve canlanmasına vesile olacağı söylenen ve ötede de onları ebedî bir mutluluğa kavuşturacağı îmâ edilen hayat kaynağı, müfessirler tarafından İslam, Kur'an, dini ilimler ve salih amel olarak tefsir edilmiştir. Evet, Allah ve Rasûlü, mü'minleri İslam dinine, Kur'an'ın ulvî hakikatlerine, kâmil imâna, i'lâ-yı kelimetullah davasına, insanlığı kullara kul olmaktan kurtarıp sadece Allah'a kul yapmaya ve Allah'ın bahşettiği insanlık şerefine yakışır şekilde yaşamaya davet etmektedir. İnananlar ancak böyle bir hayat sayesinde kalb ve ruh dünyası açısından diri kalabilecek ve gerçek hayat çizgisine ulaşmış olacaklardır.

Ayrıca, insanların bu dünyada ba'sü ba'del mevte ermeleri ahirette de diri olmalarının teminatıdır. Bu itibarla, burada Allah'ın davetine icâbet ederek dirilenler, öbür tarafta da diriliğin neşvesini tâ iliklerine kadar duyacaklar.. duyacak ve hesap defterlerini sağ taraflarından alarak neşelenecek; herkese “İşte defterim! Buyurun okuyun, inceleyin! Zaten ben hesaba çekileceğimi biliyordum!” deyip ahiret azığı hazırlamış olmanın inşirahını yaşayacaklar. Sonra da, serâpâ mutluluk olan bir hayata nail olacaklar. Göz ve gönül okşayan Cennet bahçelerinde, dallarından olgun meyveler sarkan ağaçların gölgesinde eğlenip dururlarken kendilerine şöyle denilecek: “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle yiyin, için!” Dahası, her adımda yeni bir ihsanla karşılaşarak Rıdvan'a mazhariyetin eşsiz lezzetini yudumlayacak; o an bütün hisleriyle coşacak ve davete icâbetin ne tatlı bir âb-ı hayat olduğunu anlayacaklar.

Ebedî Ölüm Mahkumları

Hakk'ın çağrısına koşmayanlar ise, asla dirilişe eremeyecek, hayatın gerçek tadını hiç zevkedemeyecek ve mü'min insan olma ufkunun çok dûnunda bir ömür sürerek, kendilerine bahşedilen ilk mevhibeleri de heder etmiş birer müflis olarak göçüp gidecekler. Gidecekler ama dünyada ruh ve mana itibarıyla sağır, dilsiz ve kalbsiz oldukları için ötede de nihayetsiz bir ölüm haline maruz kalacaklar. Ba'sü ba'del mevti yeni bir azabın başlangıcı olarak hissedecek ve ölümü bütün dehşetiyle her an bir kere daha bir kere daha duyacaklar. Allah'ın davetine kulak vermeyen ve Rasûl-ü Ekrem'in çağrısına icâbet etmeyen kimselerin ölü kalbleri İsrafil'in Sûruyla bile dirilmeyecek. Sûr sesi onlar için bin bir pişmanlığın ve iç içe korkuların başlama işareti gibi olacak.

Diriliş çağrısına kulak tıkamış ve ebedî ölüme mahkum olmuş talihsizler, hesap defterlerini sol taraflarından alır almaz, “Eyvah! Keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı hiç bilmeseydim! N'olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda vermedi! Bütün gücüm, iktidarım yok olup gitti!” diyecek ve inim inim inleyecekler. Hususiyle berzah hayatları hep bir ebedî ölüm mülahazasıyla ızdırap içinde geçecek. Daha sonra da, Cehennem'e yuvarlanacakları için onlar ölümden beter bir duruma düşecek ve “Keşke toprak olsaydım!” temennisiyle dövünüp durucaklar.

Hazreti Üstad'ın da ifade ettiği gibi, ahirete inanmayan kimseler aile fertlerine ve sevdiklerine karşı hissettikleri şefkat, muhabbet ölçüsünde ve içlerindeki yaşama hırsı nisbetinde elîm endişeler ve azaplar çekerler. Dünyada çok rahat ve bolluk içinde yaşasalar bile, sevdiklerinden ayrılığı ve ölümü düşündükçe, bir anda o geçici ve sözde cennetleri cehenneme döner veyahut muvakkat eğlenceler ve sefahetlerle kendilerini avuturlar. Başını kuma sokup avcıdan gizlenmeye çalışan devekuşu gibi, onlar da başlarını gaflete sokarlar, tâ ki ölüm ve ayrılık acısı onlara ulaşmasın. Onlar, çok mühim bir hakikat olan ebedî hayatı inkar ettiklerinden ve sürekli ölüm korkusuyla yaşadıklarından dolayı, “Ceza, yapılan işin cinsine göre verilir” fehvâsınca, ötede de hep bir yok olma salonunda bekliyorlarmış gibi kahreden bir endişeyle dolacak ve o yok olma ızdırabını vicdanlarında derinlemesine duyacaklar. Dünyadayken, ölüm ve ayrılık korkusunu gafletle, dalaletle, eğlencelerle ve sarhoşlukla kısmen bastırabilirler; gaflet uykusuna dalarak korku ve endişe hissini baskı altına alabilirler. Fakat orada ayandan sonra ayan olmayacak, beyandan sonra beyan bulunmayacak; her şey gerçek keyfiyetiyle ortaya çıkacak ve insanların önüne dökülecek. İşte o zaman dünyada birer ölü görüntüsü sergileyenler, ölümü, ebedî azabı ve yok olmayı çok derince duyacaklar. Her an dibi olmayan bir kuyuya atılacaklarmış gibi bir hisle kıvrım kıvrım kıvranacak ve sonsuza kadar hep tepetaklak gideceklermiş gibi bir hisle iki büklüm olacaklar. Böylece, bir manada ebedî ölüme mahkum edilecekler ve diriliş neşvesini asla bulamayacaklar.

Kalbin Önündeki Karanlık Perdeler

Ayet-i kerimenin sonunda “va'lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer'i ve kalbihî - Bilin ki, Allah insan ile kalbi arasına bir sütre gerer” denmektedir. Yani, bazen kalb ile Zât-ı Uluhiyete ait tecellîler arasına bir sütre çekilir; bir haylûlet vâkî olur, araya bir perde gerilir. Aslında, irşaddan beklenen gaye de, araya girmesi muhtemel olan o perdeleri, sütreleri kaldırmak ve herhangi bir haylûlete fırsat vermemektir; gönülleri Hakk'a uyarmak, insanların Allah'a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak'la buluşturmak ve Hak'la tanışık ruhların da, O'nunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olmaktır. Fakat, bazen irşad hedefine ulaşmaz ve insan bir kısım engellere takılıp kalır. Cenâb-ı Hak, ona kalbinden, kalbine de ondan daha yakın ve hâkimdir. Murat buyurursa, kulunun aklını elinden alır, onun bütün şuurunu yok eder. Onu kendi kendini duymaz ve kendi kendinin farkına varmaz hale getirir.

Allah'a ve ahirete inanmayan kimseler için mütemâdî bir haylûlet söz konusudur; yani, onlar bazen kibirlerinden, bazen bakış açısındaki inhiraflarından, bazen zulümlerinden, bazen ataları körü körüne taklit gibi başka bir hastalıklarından ve bazen de Zât-ı Uluhiyete bedel –hâşâ– başkalarını ilah ittihaz ettiklerinden dolayı hak ve hakikate asla ulaşamazlar. Dolayısıyla onlarla ilahî tecellîler arasında mütemâdî bir perde, aşılması zor bir engel vardır. Bu itibarla, onlar, kalblerinde sürekli hüsûf ve küsûf yaşarlar ve Zât-ı Uluhiyet hakikatını hiçbir zaman vicdanlarında duyamazlar.

Mü'minler de muhtemel bir hayluletten ve çeşitli manilerden bütün bütün emin değillerdir; onlar da tehlikeli bir zeminde bulunmaktadırlar. Şayet sürekli uyanık olmaz ve her zaman tetikte durmazlarsa, kalbe hücum eden vesveselerden sakınmaz ve Allah'la münasebetlerini sağlam tutmazlarsa herhangi bir hata, gaflet veya dehşet anında gönlün başka taraflara yönelmesi ve Hak ile kalb arasına bir perde gerilmesi her zaman onlar için de söz konusudur.

Ey Kalbleri Evirip Çeviren Allah'ım!

İşte, o perde bir kere gerildi ve ilahî tecelliler kesildi mi, artık insan iman ile küfür arasındaki uçurumu farkedemez hale düşebilir. Nitekim, Hazreti Enes (radiyallahu anh), Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'e, “Ya Rasûlallah, biz Sana ve Senin getirdiğin bütün hakikatlere iman ettik; buna rağmen hâlâ bizim hakkımızda endişelerin var mı, akıbetimizden korkuyor musun?” dediğinde, Şefkat Peygamberi'nin cevabı şöyle olmuştur: “Evet, çok korkuyorum; zira, kalbler Rahman'ın iki (kudret) parmağı arasındadır; O, onları dilediği gibi yönlendirebilir.”

Evet, günah ve isyanlar neticesinde insanın kalbinin kararması ve gönlün Zat-ı Uluhiyetten gelen tecellilere karşı kapanması çok kötü bir akıbettir. Bu akıbetin fenalığını idrak edebilen bir kulun ürpermemesi, tir tir titrememesi ve o kötü sona dûçar olmamak için Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakarmaması mümkün değildir. Kâinatın Efendisi'nin hemen her dua edişinde “Allahümme yâ mukallibe'l-kulûb, sebbit kalbî alâ dînike - Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dininde sabitleyip perçinle.” yakarışına da yer vermesi bu idrakten olsa gerektir.

Aslında, Masum Nebi (aleyhissalâtü vesselam) kendi kalbinin hak din üzere sabit olması için bu şekilde dua ediyorsa ve Allah'ın rızasına mazhar oldukları ayât-ü beyyinâtla müjdelenen Ashab-ı güzîn hakkında bile endişesini dile getiriyorsa, bizim de kendi akıbetimizden çok korkmamız icap eder. Allah korusun, biz de her an bir hüsuf ya da küsuf yaşayabiliriz; ayın veya güneşin tutulduğu gibi bazı günahlar da kalbimiz ile ışık kaynağımızın arasına girip bizi karanlıkta bırakabilir. Tercih edeceğimiz şeyi iyi tesbit edemeyebiliriz; dünya araya girebilir, makam-mansıp sevdası perde olabilir, şan u şöhret tutkusu hakikatleri görmemizi engelleyebilir; bencillik, tenperverlik, haneperestlik, yuvaya düşkünlük ve mücâhedenin ağırlığından kaçma gibi hastalıklar bizi tutunduğumuz sapasağlam kulptan koparabilir. Bir kere kopanın da tekrar dönüp ona tutunması çok zordur; öyle birinin ömür boyu bir kopuk olarak yaşaması kuvvetle muhtemeldir ve bu konuda da kimsenin teminatı yoktur.

İşte, bütün bu mülahazalardan dolayı olsa gerek, geçenlerde misafirimiz olan muhterem bir hocamız sabah namazı kıldırırken “va'lemû ennellâhe yehûlü beynel-mer'i ve kalbihî” ayetine gelince çok doldu ve ağladı. O zatın, ayetin manasını öyle derince duyuşu ve duygulanışı benim de rikkatime dokundu. Hafizanallah, biz de bir çeşit haylûlete mâruz kalabiliriz. Bir yerde başımız dönebilir, ayağımız tökezleyebilir ve düşebiliriz. Öyleyse, daha fırsat varken, hâlâ yaşıyorken ve –inşaallah– kalbimizle aramız henüz açılmamışken, gönlümüzü ihya edecek ve bizi ebedî hayata yükseltecek olan dinimizin çağrısına ve i'la-yı kelimetullah davasına gönül vermeliyiz; faydalı ilim ve salih amele davet edildiğimizde hemen koşmalıyız. Bunama, delirme, kayma, yüzüstü kapaklanma ve bakış inhirafına düşme gibi engeller önümüze çıkmadan ya da ölüm gelip çatmadan ilahî davete bütün ruh u canımızla icâbet etmeliyiz.. ve unutmamalıyız ki, Allah kalblere nigehbândır, her türlü duygu ve düşünceden haberdârdır; bizim icâbetimizin gönülden olup olmadığını da bilmektedir. Dahası, “Hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız” ihtarı da bize her şeyin ayan beyan ortaya döküleceği bir günü hatırlatmakta ve bizi samimi olmaya, tam inanmaya ve o dehşetli gün için hazırlık yapmaya çağırmaktadır.

Diriliş Süvarileri

Bu konuda üzerinde durulması gereken bir husus da şudur: Herkes için farklı seviyede bir diriliş söz konusudur. Dava-yı nübüvvetin vârislerine düşen ise dirilmenin de ötesinde bir diriltme mefkûresidir. Nasıl ki, insanlık tarihi boyunca peygamberler ve onların tâbîleri o dirilten soluklarıyla her tarafa hayat nefhetmişler; nefehât-ı ilahiye'yi herkese üflemişler ve herkesin dirilmesini sağlamışlardır; aynen öyle de, günümüzün hizmet erlerini bekleyen en önemli vazife “ba'sü ba'del mevt kahramanı” ya da “diriliş süvarisi” olarak adlandırabileceğimiz birer diriliş eri olmalarıdır. Evet, onlar, hayatlarını bu işe vakfetmeli; “Sıra şunun dirilmesine geldi, buradan sonra da falan beldeye gidilmeli!” diyerek, ülke ülke, şehir şehir, belde belde dolaşmalı ve herkese âb-ı hayat sunmalıdırlar. Yazıyla, şiirle, resimle, musikiyle, sanatın değişik dallarıyla ve her şeyden öte dini güzel temsil etmek suretiyle her yerde dirilişin mümessili olmalı ve insanlara diriliş nefhasında bulunmalıdırlar. İşte, bu mefkure, dirilmenin de ötesinde bir icâbettir, diriltme davasıdır; isterseniz siz buna “yaşatma arzusu” ya da “yaşatma mefkuresi” de diyebilirsiniz.

Zaten, kendilerini insanlığın ihyasına adamış bu ba'sü ba'de'l-mevt kahramanları, Allah'ın onlara ihsan ettiği kabiliyetleri bu mefkurelerini ikâme etme istikametinde son santimine kadar kullanır ve insanların mânen ölmemesi için onlara sürekli hayat suyu içirme gayretinde bulunurlar. Muhataplarına susuzluk çektirmemek, onları aç bırakmamak ve böylece yürüdükleri yolda temâdîyi sağlamak için çırpınır durur; hem azık tedarik etmek hem de yol arkadaşlarını muhtemel tehlikelere karşı hazırlamak için uğraşıp didinirler. Kendileri ilk günkü azim ve kararlılıkla yollarına devam ettikleri gibi, kader birliği ettikleri insanların da rehabilitasyonlarını sağlamaya çalışırlar. Öyle ki, bir gün gelir hem onlar hem de onların elinden hayat yudumlayanlar, gökler şâk şâk olup başlarından aşağı dökülse, yer yarılıp hepsini yutacak hale gelse ve bütün insanlar toplanıp üzerlerine yürüse de davalarından dönmezler, döndürülemezler. Boykotlara, işkencelere ve tehcirlere maruz bırakılan, bin türlü işkenceyle şehit edilen Ashab-ı Kiram efendilerimiz dönmedikleri gibi onlar da dönmezler. Göz ucuyla da olsa arkaya bakmayı bile döneklik sayarlar ve dönekliği de dine ihanet kabul ederler.

Yermük'te bozguna uğrayıp kaçan Roma İmparatorluğu'nun askerleri, imparatorun karşısına çıktıkları zaman, ordu komutanı şöyle dert yanar; “Efendimiz! Bu adamlarla savaşmak mümkün değil. Biz ölümden ne kadar kaçıyorsak onlar da o kadar ölüme doğru koşuyorlar. Ölümden kaçanlar ölüme doğru koşanlarla nasıl savaşsın ki?!” der. Evet, ilkler hayatı nasıl istihkar etmiş ve ölüme gülerek gitmişlerse, her devrin diriliş erleri de aynı ölçüde fedakâr, hasbî ve korkusuzdurlar. Onların ölümden korkma gibi bir zaafları yoktur; yaşama tutkusu, rahat etme arzusu ve yuva düşkünlüğü gibi virüsler onların kalblerine girememiştir.

Şu kadar var ki, ilklerinkinden farklı olarak, onların mesul olduğu mücahede, savaş meydanlarında ölüme yürüme değil, ellerindeki iman tulumbacıklarıyla inançsızlık yangınlarını söndürmek için ölesiye koşma şeklinde bir vazifedir. Hızır gibi, İlyas gibi diyar diyar dolaşıp başkalarına hayat üflemek ve gezdikleri her yerin yeşermesini sağlamaktır. Nesriyle, nazmıyla edebiyatımızda yer alan “Oraya Hızır seccadesini sermiş” ifadesindeki nükteye bağlı olarak, uğradıkları yerlerde bir dirilişin başlamasını temin etmektir.

Evet, ba'sü ba'del mevt kahramanları, kendilerini diriltmeye adamış bahtiyarlardır. Onlar, Allah ve Rasûlü'nün çağrısına icabet ettikleri takdirde Cenâb-ı Hakk'ın da kendilerine diriliş yollarını göstereceğine ve dökülüp yollarda kalmalarına asla meydan vermeyeceğine yürekten inanmışlardır. Bu inançla önce Allah'a tam teveccühte bulunmuş, sonra da çevrelerindeki aç gönülleri tatmin etmek ve karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdanlık gibi tütüp durma yoluna girmişlerdir. Bu diriliş süvarileri, oturur-kalkar yaşatma zevkiyle soluklanır ve mefkûrelerini ifade adına hiçbir fedakârlıktan geri kalmazlar: Gerekirse diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda dur-durak bilmeden hep koşarlar. Bunu yaparken de, ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem verirler. Hayır, onlar, iltifat gördüklerinde vicdanlarının en derin yerinden kopan bir “estağfirullah”la mukabelede bulunur; tenkitleri de “eyvallah”larla karşılar, nefis muhasebesine vesile kılar ve yollarına devam ederler.

İşte, şimdilerde, engin bir rahmet tecellisini temsil eden bu kahramanlara her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Cilt cilt kitaplara, başdöndüren felsefî düşüncelere ve hatta süper güçlerin desteğine değil, şu yaşlanmış yeryüzünün çehresini son bir kere daha güldürecek adanmış gönüllere ve mefkure kahramanlarına ihtiyaç var. Süper güçleri yanınıza alsanız da, herkes ve her toplum için mukadder ve muayyen bir ömür mevzubahistir. Mîadını dolduranlar karbonlaşmış birer ağaç gibi kütür kütür devrilirler. Fakat diriliş erleri ilahî çağrıya icabet ettikleri sürece, Allah'ın izniyle asla yıkılıp gitmezler. Kıyamete kadar dört bir yana koşmaya ve herkese kâse kâse diriliş şerbetleri sunmaya devam ederler.

Benzer Öğeler (etikete göre)

Yorum ekle


Güvenlik kodu


Yenile

yukarı çık
  • EN SON EKLENENLER
  • EN ÇOK OKUNANLAR
  • SON YORUMLAR

HAKİKAT DAMLALARI

Hakikat Damlaları Hasetçinin huzuru, çabuk darılanın dostluğu, yalancının ise yiğitliği olmaz. Hakikat Damlaları

Hz. Ali (r.a.)

ARAMA

SIZINTILAR...

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu