Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Sun, 21 Apr 2019 09:53:00 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Değer miydi? http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/944-deger-miydi http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/944-deger-miydi Değer miydi?

Türkiye, dünyada itibar kazanıyor, insanımız adım adım zirvede yerini alıyordu. Yüzler gülüyor, yürekler ümitle çarpıyordu.

Askerî vesayet gerilemiş, Ergenekon tuzakları bir bir bertaraf edilmişti. Tam bir demokrasi için sadece birkaç adım  kalmıştı. Ne acı ki bu adımı atacak olanlar demokrasiyi değil, kendi emellerini tercih etti.

Oysa balkon konuşmaları yapmış, her kesimin gönlünü kazanmıştınız. Gönüllerini size açan milyonların kalbinde taht kurmak yerine 3-5 villaya tamah etmeye, milyarları tercih etmeye değer miydi? Size gönül kapılarını açmış, ülkenin demokratikleşmesi için kapı kapı gezmiş, destek olmuş milyonlarca müminin gönlünü yıkmaya değer miydi?

Değer miydi onlarca mal mülk varken dahasını talep edip işadamlarını komisyon sırasına dizmek? Milyonlarca AK Partili sizi kendisine rol model almışken onlara ‘komisyon ahlakı’ aşılamak, kamuya ait bir arpanın hesabını vermenin endişesini duyma duyarlığını tarihe gömmek? Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’lerin peşinden gidip devlet malının zerresine bulaşmadan nezahetle Müslümanlığı temsil etmek varken onların ahlak mirasını bit pazarında satmaya değer miydi?

Onuruyla yaşamak, adını Menderes’lerin Özal’ların yanıbaşına yazmak varken kendi hülyalarında ülkenin istikbalini boğmaya değer miydi?

Yolsuzluklar ortaya döküldü diye on binlerce polisi, polis müdürünü, savcıyı sürgüne göndermeye, bu kış günü ailece sokaklara dökmeye değer miydi?

Yolsuzluklar ortaya döküldü diye sigara bile içmeyen müminlere Haşhaşi; hayatları boyunca tek bir adlî vakası, adi suçu olmayan müminlere örgüt/virüs/çete diye zulmetmeye değer miydi?

Kışlık villalar yetmez art arda yazlık villalar inşa ettirirken dünyada dikili ağacı olmayan Hocaefendi’ye gazetelerin aracılığıyla ‘sarayları, villaları var’ yalan haberlerini yaptırmaya değer miydi? Bununla yetinmeyip her mitingde ‘elebaşı’ benzeri ağır iftiralarla onun gönlünü yıkmaya, milyonlarca mümini küstürmeye değer miydi?

Rahmetli Adnan Menderes gibi çocuklarını akçeli işlerden uzak tutup nezih, dürüst ve mazbut bir hayat örneği yaşatmak varken o masum çocuklarını bu kirli işlere bulaştırmaya, gemilerde batırmaya, Euro’larda boğdurmaya değer miydi?

Dev bir ülkenin kaderi, bir insanın doymayan emellerine gömüldü.

Ve en kötüsü dürüst, kılı kırk yaran Müslüman imajı onulmaz bir yara aldı.

Değer miydi?

]]>
bilgi@gencadam.com (Zülfikar) KÖŞE YAZILARI Sun, 02 Mar 2014 10:18:14 +0200
Hizmet, Erdoğan ve ABD http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/530-hizmet-erdogan-ve-abd http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/530-hizmet-erdogan-ve-abd Hizmet, Erdoğan ve ABD

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AK Parti kurulduktan beş ay sonra 2002 yılı başında Genel Başkan sıfatıyla Washington’a gelmiş, basına açık ve kapalı toplantılara katılmıştı.

ABD’nin önde gelen Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarıyla görüşmüştü. Ziyareti Zaman adına ben takip etmiştim. Arşive baktım, düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi’ndeki (CSIS) konuşmasıyla ilgili 29 Ocak tarihli haberime şöyle başlık atmışım: “Erdoğan: Türk-Amerikan ittifakını güçlendireceğiz.”

Erdoğan’ın Kasım 2002 genel seçimleri öncesinde, ‘neo-conlar’ ve İsrail lobisi de dâhil Amerikalıların hoşuna giden makul ve reformcu bir vizyonla Washington’a arz-ı endam etmesi, karşıtlarınca “icazet” alma çabası olarak yorumlanmıştı. Bu tür yakışıksız ithamlara Zaman camiasından itibar eden olmadı. Erdoğan ve partisinin siyasetin meşru unsuru olan uluslararası açılımları tenkide tabi tutulmadı. Çoğumuzun gözünde Erdoğan, şiir okuduğu için hapse atılmış yiğit bir Anadolu ‘siyah’ıydı. Ülkeyi yönetmek en az ‘beyaz’lar kadar onun da hakkıydı.

Erdoğan o Washington ziyaretinde dönemin Kanal 7 temsilcisi Zahid Akman’ın evinde özel bir dost sohbetine de katılmıştı. Sağ olsun Zahid Ağabey, beni de o meclise davet etmişti. Hatta ilk soruyu “Türkiye’de iyiye giden ne var?” diye ben sordum. Tereddütsüz “AK Parti” cevabını verdi. Haklıydı. Nitekim yılsonunda partisi tek başına iktidar olacaktı. O sohbetteki arkadaşların birçoğu da ileride Türkiye’de etkin pozisyonlara gelecekti. Amerika’da yaşadılar ya da eğitim gördüler diye Türkiye’ye sadakatlerini sorgulamak tabii ki aklımızın ucundan bile geçmedi.

ERDOĞAN’IN TUTUMU NEDEN DEĞİŞTİ?

Zaman içinde o mütevazı, halkını kucaklayan, dış dünyayla barışık, diklenmeyen Erdoğan gitti. Meydanlardan ABD dâhil tüm devletlere ve halklara adeta nizamat vermeye çalışan bir Erdoğan geldi. Milli Görüş gömleğini çıkarmış yenilikçi imajıyla Batı’da sempati toplayan AB rotalı eski Erdoğan’ın yerini, her büyük siyasi krizi Batı güdümlü iç düşmanlara bağlayarak giderek marjinalleşen bir figür aldı. Bunda Başbakan’la kendi partisi arasında bile duvarlar ören oligarşik danışman çetesinin, hoşlarına gitmeyenleri Amerikan ve İsrail uzantılı gibi takdim etmesinin de etkisi büyük.

Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bu yana Hizmet Hareketi de Erdoğan ve yakın ekibinin açık ve gizlice yaptığı bu tür karalamalardan fazlaca nasibini alıyor. İktidar güdümlü gazete, televizyon ve sosyal medya marifetiyle, Fethullah Gülen Hocaefendi ve gönüldaşları ABD ile birlikte hükümete komplo kurmakla suçlanıyor. AK Parti’deki azımsanmayacak sayıdaki Amerika geçmişli figürler ise, ya propagandanın parçası ya ikraren sükût ediyor ya da bu zihniyeti değiştirmekten acizler.

Daha dün Hizmet camiasının sadece ABD değil tüm dünyayla kurmaya çalıştığı dostane bağları Türkiye’nin yumuşak gücünün tezahürü olarak alkışlayan Erdoğan hükümeti, bugün yolsuzluk gündemini saptırmak için akla ziyan komplo teorilerinden medet umuyor. Eski Türkiye’nin muktedirleri gibi, vatanseverliği kendi tekeline almak istiyor. Oysa kısa vadede bazı saf zihinleri bulandırsalar da, sonuçta asıl darbeyi kendi inandırıcılıklarına vuracaklar. 150’ye yakın ülkedeki okullarında bayrağımızı dalgalandıran, Anadolu, Türk ve İslam değerlerini başarıyla temsil eden, Türkiye’nin tanıtımına muazzam katkılarda bulunan bir sosyal hareketin vatanseverliği su götürmez. İsteyen Türk büyükelçiliklerine sorsun: Bu hareketin yurtdışında Türkiye’ye zarar veren herhangi bir faaliyeti olmuş mu?

HOCAEFENDİ NİYE AMERİKA’DA?

Türkiye dâhil hiçbir devletten maddi beklentisi olmayan bağımsız Hizmet camiasını dış güçlerin oyuncağı gibi göstermek isteyenler, sıkça “Fethullah Gülen niye Amerika’da?” sorusunu tedavüle sokuyor. Oysa Amerika Hocaefendi için sürgün hayatı yaşadığı bir çilehaneden ibaret. Gezip tozmuyor. Amerikan hükümet yetkilileriyle görüşmüyor. Hatta Bush yönetimi ‘neo-con’ kumpasıyla oturum iznini engellemek isteyince bu izni mahkeme kararıyla alabilmişti.

Hocaefendi’nin aidiyetini sorgulayanlar onu ya tanımıyor ya da tüm dertleri karalamak. Onun kadar Türkiye sevdalısı insan bulmak çok zordur. Zaten uzatmalı gurbeti de, bu sevdasından. Dönerse ülkeyi istikrarsızlaştırıcı provokasyonlar yapılabileceği endişesiyle vatan hasretini 15 yıldır kalbine gömüyor. Hocaefendi’yle misafir olduğu vakıf binasında The Atlantic dergisi için röportaj yapan Jamie Tarabay, geçen hafta NPR radyosunda yaşam alanının ne kadar “mütevazı” olduğunu anlatıyordu. İktidar yanlısı bir operasyon gazetesi ise aynı mekânı Gülen’in “malikhane”si olarak tasvir etmişti. Türkiye’ye dönse, bu çilekeş insana çamur atmak ve taciz etmek için daha neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Hizmet’i sevenler, uluslararası ilişkilerde gerilim ve çatışmaya öteden beri sıcak bakmaz. Bu bağlamda, ABD’yle Türkiye arasında da ciddi sorunlar çıkması tercih edilmez. Zira hırçınlıklar Türkiye’nin bölgesel ve global profilini yükseltmesine engel olabilir. Haddizatında, siyasetçilerin popülist öfke nöbetleri bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kadim dış politika geleneği de aynı prensiplere dayalıdır. O halde, Türkiye’nin tek global sivil hareketinin ABD dahil tüm dünya ülkeleriyle yapıcı ilişkiler kurmak istemesinden daha doğal ve meşru ne olabilir?

Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet’e “Amerikan uşağı” türü iftiralar atanlar, Başbakan Erdoğan ve yakın arkadaşlarının eski söylemlerine, eylemlerine, özgeçmişlerine ve bağlantılarına  baksalar acaba biraz insafa gelirler mi? Yoksa vicdanları öfke ve nefretten tamamen körleşmiş mi? Allah aşkı, Türkiye sevdası ve insanlık sevgisiyle hareket eden bu insanlara yapılanlar reva mıdır?

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ali H. Aslan) GENÇ ADAM ANALİZ Mon, 13 Jan 2014 10:50:06 +0200
Hizmet Hareketi'nde kadının konumu nedir? http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/490-hizmet-hareketinde-kadinin-konumu-nedir http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/490-hizmet-hareketinde-kadinin-konumu-nedir Hizmet Hareketi'nde kadının konumu nedir?

Öncelikle, Hizmet Hareketi'nin dinamik, sınırları belirsiz (hatta sınırları olmayan) ve merkeziyetten yoksun özellikleri nedeniyle bu hareketi çerçevelendirmenin neredeyse imkansız bir çaba olduğunu vurgulamakta fayda var. Çerçevesi çizilemeyen ve tanımlanamayan bir olgu içerisinde kadının ya da erkeğin konumu nedir sorusunun genel geçer bir cevabı da yoktur. Ancak, Hizmet'in belirli bir kademesinde, belirli bir lokasyonda, kadınların konumunun ne olduğu sorulabilir ve bu soru yerinde gözlem metoduyla somut bir cevap bulabilir.

Hizmet Hareketi bünyesindeki kurumların farklı yaşam tarzlarına ve dünya görüşlerine duyulan saygı ve bu farklılıklara alan açma düşüncesi açıkça görülmektedir. Farklılıklara saygı duymak, bunları onaylamayı gerektirmediği gibi, bu farklılıklara saygı duyan kişi ya da kişilerin bunları kendi şahsi alanlarında uygulamalarını da gerektirmez. Mesela, farklı görüşleri bir araya getirmeyi amaçlayan bir organizasyonda kendi şahsi görüşünü dayatıp tesettürsüz kadınları dışlamak gibi bir tercihte bulunmaz, çünkü bu, düzenlediği etkinliğin ana fikrine aykırıdır.

Hizmet Hareketi içerisinde yer alan gönüllülerin, bulundukları ortam ve yaşam tecrübeleri ile şekillenen görüşleri, ortaya koydukları faaliyetlere de yansıyabilir. Dr. JillCarrol, bu yerel farklılıkları şöyle gözlemlemiştir:

Benim gözlemim şu: Hareket kadın konusunda farklı şehirlerde farklı tepkiler gösterebiliyor. Sanıyorum yerel yöneticiler belirliyor bunu. Hareket de bu anlamda çok esnek. İrlanda'daki insanlar İrlanda'nın bağlamına adapte oluyorlar. Chicago'da Niagara Vakfı'nın toplantılarında podyumda kadınlar vardı. Oturumları onlar yönetiyorlardı. Bazıları örtülüydü, bazıları açık. Ama Houston'daki vakıfta daha ziyade erkeklere rastlarsınız. Orada katıldığım oturumlarda çoğunluk ben tek kadın olurdum ve çoğunluk bu beni kadın olduğumu unutmaya zorlardı. Demek ki yerine göre değişiyor. (KERİM BALCI - ZEYNEP YILMAZ Sayı: 813 / Tarih: 05-07-2010 AKSİYON)

Yine de Hizmet hareketi içerisindeki bütün kadınların bu sentezde aynı kıvamı yakalamış olması beklenemez, zira onlara formül şeklinde verilmiş bir sentez yoktur.

Başka bir açıdan bakılacak olursa, kadınların Hizmet hareketi içerisindeki görünürlüklerinin, hareketin faaliyet gösterdiği toplumun standartları ile paralellik arz ettiği, hatta Türkiye standartları dikkate alındığında hareket mensuplarının bu standartların üstüne çıkan bir bakış açısı geliştirdiği gözlemlenebilir. Faaliyetlerde aktif rol oynayan Hizmet'in kadın gönüllüleri, görünür olma adına değil, kendilerine hedef koydukları Allah rızasını kazanma adına dernekler ve sivil toplum platformları kurarak kamusal alana çıkmışlar ve dini hassasiyetlerini muhafaza etme kaygısı taşıyan kadınların kamusal alana girmesine öncülük etmişlerdir.

Hizmet hareketinin kadın meselesine dair çok detaylara inen ve kime hangi durumda nasıl tavır alacağını öğütleyen merkezi bir felsefe geliştirme gereği duymamış olmasının sebebi nihai hedef olarak Allah rızasını kazanmayı öğütlüyor olması ve bunu yaparken de cinsiyet temelli bir yaklaşım geliştirmemiş olmasıdır. Hizmet, kişilerin hür iradeleri ile her lokal anın ve durumun değerlendirmesini yaparak, ya da bir başka deyişle içinde bulunduğu toplumun, beslendiği geleneklerin, zamanın ruhunun ve küresel bakış açısının bir sentezini yaparak bu hedefe ulaştıracak eylemler geliştirme yolunu seçme yolunu açık bırakmaktadır.

"Hizmet'in kadına bakışı" gibi genel-geçer bir olgudan söz etmek mümkün olmamakla beraber, hareketin manevi önderliğini yapan Fethullah Gülen'in kadın meselesine bakışına dair belirli sonuçlara varılabilir. Gülen, bugüne kadar yaptığı pek çok konuşmada, yazdığı pek çok yazıda kadın-erkek meselesine ontolojik, dini, ve sosyolojik perspektiflerden yaklaşarak bu konudaki görüşlerini çok açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.

Ontolojik planda, yani kişinin Allah karşısındaki konumu, hak ve sorumlulukları bakımından kadın ve erkek arasında hiçbir fark olmadığı gerek gelenekçi, gerekse de modernist İslam alimleri tarafından ittifakla dile getirilen bir husus olagelmiştir. Bu bağlamda Gülen, Allah katında üstünlüğün ancak takva ile olduğu ayetinden hareketle kadın ya da erkek olmanın herhangi bir üstünlük vesilesi olmadığını net bir şekilde tekrar etmiştir. Varlık planında kadın ve erkek bir bütünün iki eşit yarımıdır, ve biri diğeri olmadan tamamiyete eremez:

İnsan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat, hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır... İslam'a göre, kadın ve erkek arasında bir kısım farklılıklar bulunsa da, bunlar pek çok maslahat için planlanmış özel bir dizaynın neticesidir; fakat, aralarında ontolojik bir farklılık kat'iyen söz konusu değildir. (Kırık Testi, 02/07/2007)

Sosyolojik düzlemde ise Fethullah Gülen'in kadın-erkek meselesine yaklaşımı, rollerin farklılığı üzerine kurulmuştur ve bu rollerin farklılığı da büyük ölçüde bu iki cinsin fizyolojik yapılarındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, Müslüman kadınların kamusal alanda görünür olmasında dini anlamda hiçbir mahzur görülmezken, kadınlara fizyolojik kapasitelerini aşan erkek rollerinin yüklenmesi yasaklanmamakla birlikte tasvip de edilmemiştir.

Kadının kamusal alandaki aktifliğinde Gülen'in çizdiği dini çizgi, kadının dinini yaşayabilmesidir ve bu çizgi aşılmadığı sürece kadın her işi yapabilir. Kadını eve mahkum eden düşüncenin din değil kültür kaynaklı olduğunu beyan eden Hocaefendi, Asr-ı Saadet döneminden örnekler vererek, bugünkü toplumda bile yadırganan kamusal alandaki kadın görünürlüğünün o donemde son derece normal bir durum olduğunu ortaya koymuştur.

Kadının fiziki yanı dikkate alınıp, hususi durumları korunduktan sonra hayatın bazı sahalarına katkıda bulunması İslam'da yasaklanmamıştır. Zaten kadın, hayatın her diliminde kendine göre katkılarda bulunmuştur da... Mesela, savaşlara katılması caiz görülmüş, okuması, eğitim görmesi tasvip, tercih ve teşvik edilmişti. Öyle ki, saadet asrında Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Ümmü Seleme validelerimiz sahabe fukahasının (fıkıh bilginleri) ve müçtehitlerinin arasında yer almaktaydı; hatta peygamber hanesindeki kadınlar, dini öğrenme adına bir yönüyle erkeklerin bile müracaat kaynağıydılar.

Bu durum onlarla da sınırlı kalmamış, sonraki dönemlerde de bazı ehliyetli kadınlar pek çoklarına muallime olmaya devam etmişlerdir. Yani, Müslümanlıkta kadının hayatını kısıtlama ve hareket alanını daraltma söz konusu değil. Bugün için olumsuz görülen noktalar, yaşandığı dönemin şartları ve o zamanki devletlerin uygulamaları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. (Fethullah Gülen'le 11 gün)

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) SIKÇA SORULAN SORULAR Thu, 21 Mar 2013 21:08:03 +0200
Hikmet-Hizmet Münasebeti http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/441-hikmet-hizmet-munesebeti http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/441-hikmet-hizmet-munesebeti

Soru: Kur'an-ı Kerim'de, pek çok hayrın vesilesi olduğu vurgulanan “hikmet” kavramı hangi manaları ifade etmektedir? Hikmet açısından iman ve Kur'an hizmetini değerlendirir misiniz?

Cevap: Hikmet; faydalı ilim, irfan, herkesin bilmediği gizli sebep, fıkıh, felsefe, yaratılıştaki ilâhî gaye, sebeplerin ruhunu kavrama, eşyanın perde önü ve perde arkasına ıttıla, ibret almayı gerektiren herhangi bir söz, güzel huy, herkesin faydasına olan hizmet, bir kötülüğü önlemek veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir iş, sünnet-i seniyye, din, Kitap gibi... pek çok manalara gelmektedir.

Hikmetin Tarifleri

Kâinat kitabını iyi okuma, fizikle beraber metafiziği ve maverâ-i tabiatı hesaba katma, teşriî hükümlere riâyetin yanı başında tekvinî emirleri de göz önünde bulundurma, bir yandan Cenâb-ı Hakk'ın mâhiyet-i eşyaya yerleştirdiği maslahatları, diğer taraftan da dinin özündeki gayeleri kavramaya çalışma... gibi hususlar da hikmetin farklı yanlarını ifade etmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de, hikmet kelimesiyle genel olarak, nasihat ve öğüt, ilim ve irfan, vahiy ve peygamberlik, Kur'an'ın incelikleri ve ilâhî sırlar kastedilmiştir.

Hayatı, Sünnet programlı götürmeye çalışmak.. iyiliklerde dahi olsa aşırılığa kaçmayıp dinin, her şart altında yaşanılırlığı düşüncesine uygun davranmak.. ifrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip itidali korumak.. da hikmetin çerçevesine dahildir.

Nitekim, akıl gücünün vasat (itidâl) mertebesi, hikmet tabiriyle ifade edilegelmiştir. Kuvve-i akliye'nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme manasında “cerbeze”; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru-dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında “gabâvet” ve “hamâkat”; mûtedil olanına da, eşya ve hadiseleri güzelce değerlendirip, lehte ve aleyhte olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırabilme keyfiyetinin unvanı olarak “hikmet” denmektedir.

Ayrıca, meselenin hem nazarî hem de amelî yanlarını ihtiva edecek şekilde hikmeti “hayırhahlık” olarak tarif etmek de mümkündür. “İnsanları Rabbin yoluna hikmet ve mev'ize-i hasene ile davet et!..” (Nahl, 16/125) meâlindeki âyet de bu anlamdaki hikmeti hatırlatır. Evet, gönlünden diline hikmet akan bir insan, kimsenin dikkatini çekmeyen incelikleri görür, başkalarının sezemediği hakikatleri dile getirir ve kimsenin söylemediği sözleri söyler. Söyler ve dudaklarından dökülen herbir cümle bir muhtacın derdine derman olur.

İslâm âlimleri, hikmetle alakalı çok farklı tarifler yapmışlar ve onun onlarca değişik manasını nazara vermişlerdir. Aslında, bu tariflerin herbiriyle hikmetin bir yanını dile getirmişlerdir. Fakat, çoğunluk itibarıyla, hikmeti “faydalı ilim ve salih amel beraberliği” şeklinde yorumlamışlardır.

Ehl-i Hikmet ve Mertebeleri

Varlık ve hâdiseleri iyi okuyup isabetli yorumlayarak insan, kâinat ve ulûhiyet hakikati arasındaki dengeyi koruyan, ileri görüşlü, derin düşünceli ve basiret sahibi kimselere “hakîm” denilegelmiştir. Hakîm, meselelerin iç yüzlerini bilen, ledünniyâta vâkıf bulunan, hemen her hadiseyi metafizik buuduyla kavrayan, stratejik olan ve hep planlı-programlı hareket eden demektir. Hikmetin kaynağı, büyük ölçüde vahiy ve ilhamdır. Bu açıdan da, peygamberlerin ve derecesine göre diğer mürşitlerin birer hakîm oldukları söylenebilir. Bu ismin aynı zamanda tabib, hekim ve doktor manasına gelmesi de manidârdır; zira, Hak dostları, kendilerine sığınan kalb hastalarını ve iç içe buhranlarla kıvranan kimseleri ruhânî devalarla, ilahî ilaçlarla tedavi eder ve ellerinden geldiğince onların gönül hayatlarını çirkin ahlakın virüslerinden temiz tutmağa çalışırlar.

Şu kadar var ki, hikmete mazhariyetin de kendine göre derinlikleri söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'a karşı saygı hisleriyle dopdolu olarak her zaman ümit televvünlü bir korku içinde bulunmak demek olan haşyet, her türlü hikmetin temelidir. Çünkü, Allah haşyetiyle dolu olan bir kul, her adımını Allah'ı görüyor olma mülahazasıyla ya da en azında her zaman O'nun tarafından görüldüğü şuuruyla atacaktır ki, böyle bir çizgi faydalı ilim ve salih amel beraberliği dediğimiz hikmetin esasını teşkil eder. Fakat, yine de bu seviyedeki bir hikmet anlayışına ancak tek buudlu, “müfret hikmet” denebilir. Bunun bir adım ötesinde, kâinat kitabını dikkatlice okuyarak haşyet duygusunu daha da derinleştirme, sebeplerin ruhunu idrak etme ve fizikle beraber metafiziği de değerlendirme gibi hususları içeren “muzaaf (katlanmış) hikmet” diyebileceğimiz mertebe gelir.

Bir de “mük'ab hikmet” sözüyle ifade edebileceğimiz çok buudlu bir hikmete mazhariyet vardır ki, bu seviyenin eri olan bir insan, ifrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip her zaman itidali korur, sürekli hem teşriî hem de tekvinî emirleri gözetir. Eşya ve hadiseleri Yaratıcı Kudret'in vaz'ettiği çerçevede değerlendirir; neyin ne olduğunu, onun hakikat-ı nefsü'l-emriyesi (her nesnenin hakikati) açısından ele alır; cüz-küll bütün varlığı, her şeyin birbiriyle muvazenesi ve Hâlık'la münasebeti zaviyesinden yorumlar. Sebeplere asla te'sir-i hakikî vermez ama esbab dairesinde yaşadığı için de bir Peygamber sünneti olarak kabul ettiği sebeplere tevessülde de kusur etmez. O, her şeye daha bütüncül bir nazarla bakar. Dünle beraber bugünü, bugünle beraber yarını görür, planlarını ona göre yapar. Kafasında her zaman en az bir yirmi beş sene döner durur. Ortaya koyduğu/koyacağı faaliyetleri sosyal bilimlerin süzgecinden de geçirir; yerine göre, sosyolojinin, psikolojinin, ekonominin kaidelerini de kullanır. Kendi milletinin imkanlarını nazar-ı itibara alır, hasım cephelerin güç ve kuvvetlerini, kin ve nefretlerini de hesaba katar ve bu hesap istikametinde projeler geliştirir; böylece, –Allah'ın inayetiyle– ne yapıp eder, bir muhalif rüzgarla arkadan gelenlerin kuvve-i maneviyelerinin yıkılıp gitmesine, millet ruhunun hüsran ve hizlan yaşamasına fırsat vermez.

Evet, hikmete mazhariyetin de kendine göre bazı derinlikleri vardır. Dolayısıyla, bütün mü'minler bir ölçüde hikmetten nasipdâr olmuşlardır, ama bazı Hak dostları hep Hakîm ism-i şerifinin şuaları altında yaşayarak hikmet burcunun zirvesini tutmuşlardır.

Hizmetin İlkleri ve Hakîm İsminin Tecellisi

Bediüzzaman hazretleri, iman ve Kur'an hizmetinin yörüngelerinden birisi olarak hikmet üzerinde durmuştur. Kendisi de Hakîm ismine mazhar insanlardan biri olmuştur. Her şeyin hakikatini bilen, her şeyi yerli yerinde vaz'eden, her zaman ve her yerde kulların yararına olacak şeyleri yaratan Hakîm-i Mutlak'ın hikmet tecellileri sayesinde, Nur Müellifi de, Kur'an-ı Kerim'i selef-i sâlihînin usullerine uygunluk içinde ve çağın idrakine göre yeniden yorumlamış, imanî meseleleri günümüzün üslubuyla ele almıştır. Hem engin bir vicdan eri, derin bir aşk ve heyecan timsali olan hem de fevkalâde dengeli, çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü davranan ve büyük projeler üretebilen Hazreti Üstad, ibadet ü taat ve muamelâttan irşad ve nasihat adına ortaya koyduğu yepyeni metodlara, hizmetle münasebeti ölçüsünde siyasi umurla alakadan idarecilere rehberliğe kadar çok geniş alanda düşünmüş, yazmış, mücadele vermiş ve hayatın bütün üniteleriyle meşgul olmuş, toplumun bütün fakültelerinde umûmî bir dirilişin planını yapmıştır.

Baştan bu yana arz ettiğim konular açısından, Bediüzzaman'ın ve onun etrafında hâlelenip “hizmetin ilkleri” olma şerefine ermişlerin i'la-yı kelimetullah adına ortaya koyduklarına bakılırsa, onların hakikaten hikmet verilmiş ve pek çok hayra erdirilmiş müstesnâ insanlar oldukları görülecektir. İlk günden bu yana iman ve Kur'an hizmetinin seyri dikkatlice takip edilirse, hep binlerce hikmeti bağrında saklayan bir şehrahta yol alındığı müşahede edilecektir. Kısaca değinmeye çalıştığım üzere, hikmetin tariflerini birer birer ele alarak, bu iman yolunun hikmet televvünlü hususiyetlerini tek tek saymak da mümkündür; ne var ki, böyle bir çalışmanın ancak mustakil bir kitapla yapılabileceği de aşikârdır. Bu itibarla, şimdilik meseleyi genişçe ele almayacak olsam da, bir fikir vermesi için çok önemli gördüğüm üç hususu hatırlatmak istiyorum:

1) Kötülükleri gidermenin ve iyilikleri elde etmenin söz konusu olduğu her işte hikmet manası vardır. İnsanlık için fayda getirecek faaliyetlerde bulunmak, bozulanı onarmak, yıkılanı tutup kaldırmak, hep ıslahçı olmak ve her şeyin yaratılış gayesine uygun şekilde devamını sağlamak hikmetin önemli bir derinliğini teşkil eder. İşte, iman hizmeti ilk günden itibaren hep bu çizgide götürülmüştür.

Evet, Nur Müellifi ve etrafındaki yüce kâmetler, milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı, içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ve dünya çapında ifritten hadiselerin cereyan ettiği bir dönemde, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan ve sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan birer hekim olmuşlardır.

Çağı İyi Okumak

2) Islahçı olmak, Kur'an talebesinin şiarı ve vazifesidir; fakat, en az bu vazife kadar onu eda ederken uygulanacak metodların ve öncelikli olarak ele alınacak meselelerin tesbiti de ehemmiyetlidir. İşte, bu noktada işin içine çağı çok iyi okuma mevzuu girer. Çağı iyi okumak, tekvinî emirleri okumaktan daha farklı bir konudur. Bu konu, değişik toplumları yeterince tanımakla, yeryüzüne hâkim milletlerin planlarını gayet iyi bilmekle, dönemin fen ve tekniğini hayır istikametinde kullanabilme istidadına sahip olmakla ve asrın hastalıklarını tam olarak teşhis edip onlara uygun tedavi çareleri geliştirmekle alakalı bir husustur.

Bugünü değerlendirmek ve aydınlık yarınlara ulaşmak isteyenler, mutlaka zamanın gerçekleri ve hayatın çağlayanları ile kendi irade, sa'y ve gayretleri arasındaki âhengi yakalamak mecburiyetindedirler. Aksine, kâinattaki umûmî cereyana karşı direnmeleri, onların mahvolup gitmelerini netice verir. Dünya başını almış bir yerlere giderken, bir toplumun kendi dar kabuğuna çekilip inzivâya dalması kendi idam fermanını imzalaması demektir. Bu açıdan da, hayatını iman hizmetine adamış insanlar, içinde bulundukları çağın şartlarını çok iyi bilmeli; bu asrın vâridat, mana ve yorumlarıyla mutlaka tanışmalı, barışmalı ve uzlaşmalıdırlar.

Evet, mesela 11. ya da 12. asırda yaşayan bir müceddidin, Hazreti Alîm ü Hakîm'in eczahane-i kübrâsından alıp insanların dertlerine deva olarak sunduğu hakikatler de çok önemlidir. Öz ve esas itibarıyla, o devirde ortaya konan bir reçetenin daha sonraki dönemlerde de istifadeye medar olması her zaman muhtemeldir. Ne var ki, her döneme has bazı hastalıkların ve çözüm bekleyen bir kısım yeni problemlerin mevcudiyeti de şüphe götürmez bir gerçektir. Ayrıca, çeşitli ilim sahalarında katedilen mesafelerin her geçen gün daha zengin yorumlar ortaya koyma fırsatı verdiği de bir hakikattir.

İşte, Bedîüzzaman'ın hemen bütün eserleri ve faaliyetleri, içinde doğmuş olduğu çağ zaviyesinden ve yorumlanmaya açık bazı meseleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî bir gayretin sonucudur. O, içinde yaşadığı toplumun dertlerini teşhis ederek onlara karşı reçeteler sunmuştur. Bunu yaparken, tabii ki seleflerinin tecrübe ve müktesebâtından istifade etmiştir; fakat, sadece kuru taklide takılıp kalmamış, bütün meseleleri bir de kendi dönemi zaviyesinden değerlendirmiştir. Seleflerinin esrâr-ı Uluhiyet ve esrâr-ı Rububiyet adına gösterdikleri ufuklara bakıp şahlanmış, kanatlanmış; meselelere kendi zamanının idrak seviyesinin çok üstünde bir bakış açısıyla yaklaşmış; fizik, kimya, biyoloji, zooloji ve antropoloji gibi müsbet ilimleri de yine kendi davasını isbat istikametinde kullanmış ve her gün biraz daha gelişen bu ilimler zaviyesinden meselelere bakıp şimdilerde çok daha yeni şeyler söyleme adına arkadan gelenlere bambaşka kapılar aralamıştır.

Bu itibarla da, dünden bugüne iman ve Kur'an hizmeti çağın çok iyi okunmasına bağlı ve zamanın şartlarına uygun bir yolda devam edegelmiştir ki, bu husus da hikmete mazhariyetin mühim bir yanıdır.

“Bende Bu Ümit Oldukça...”

3) Hikmete mazhariyetin bir neticesi olarak, ıslah azmi içinde bulunmak ve bu gayeye matuf çağı iyi okumak şeklinde serdettiğimiz iki esas meseleyi, teşhisi yapılan hastalıkları tedavi ederken şartları ve konjonktürü nazar-ı itibara alma, hizmet üslubunu güzelce belirleme, mebde ve müntehâya bütüncül bir nazarla bakma ve asla acelecilik yapmama gibi hususlar takip eder.

Her şeyden önce hep hatırda tutulmalıdır ki, iman hizmeti insana yapılan bir yatırımdır ve böyle bir yatırımın geriye dönmesi belki bir asır alır. Şayet, yapacağınız bir işi insana bağlı götürecekseniz, mesela özüne, asıl kimliğine, dinî ve millî kültür mirasına ve evrensel insanî değerlere bağlı bir nesil yetiştirmek istiyorsanız, gerekirse bir yüz seneyi nazar-ı itibara almalı, plan ve programlarınızı ona göre yapmalı, mukavemetinizi ve metafizik geriliminizi gözden geçirmeli ve hâlâ Süleyman Nazif gibi, “Bu ümit benimle olduğu müddetçe üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene beklerim!” diyebilecek kadar kendinizi azimli ve kararlı hissediyorsanız, işte o zaman ilk adımı atmalısınız.

Evet, iman hizmetinin mebdeinde böyle bir ümit ve azim, o denli bir inanmışlık, derin bir mesuliyet duygusu, takdire şâyân bir vazife şuuru ve harikulâde bir sabır vardır. Öyle ki, Bediüzzaman hazretleri, büyük bir karamsarlık içinde bulunan ve kendisinin ümitle alakalı sözlerine kulak vermeyen bazı muasırlarına, “İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım: Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz.” sözleriyle seslenmiş ve belki elli-altmış sene sonra gelmesini beklediği Kur'an talebelerinin toprağın bağrına atılan tohumlar gibi bir gün mutlaka sümbül vereceğini dile getirmiştir.

Onun etrafındaki altın zincirin herbir halkası da, Üstad'ın sözlerine, verdiği müjdelere, hizmetlerinin istikbalde hendesî olarak genişleyeceğine ve emeklerinin kat'iyen zayi olmayacağına cân u gönülden inanmışlardır. İnanmış ve evlerini matbaa haline getirmiş, kadın-erkek, genç-ihtiyar ellerine birer kalem alıp nur katipleri haline gelmişlerdir. Ciddi bir hesapla ve hizmet matematiğine çok vakıf bir sabır ve tennî ile, satır satır, sayfa sayfa mektuplar yazıp dört bir yana neşretmişlerdir. Sürgünde, hapishanede ve hatta savaş meydanında bile hiç durmamış; yazmış, çoğaltmış, mümkünse elden ele dağıtmış ve sürekli iman hakikatlerinin tercümanlığını yapmışlardır. İşte, onların bu fedakarlıkları ve vesile oldukları hayırlı hizmetler dikkatle ele alınınca açıkça görülüyor ki, onlar Cenâb-ı Hak nezdinden hikmete ve dolayısıyla da pek çok hayra mazhar olmuşlardır.

“Nerede hikmet, nerede ben?”

Zaten, soruda îmâ ettiğiniz ayet-i kerimede, Hakîm-i Mutlak, mealen, “Allah hikmeti dilediğine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol bol hayır verilmiş demektir. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri düşünür ve anlarlar.” (Bakara, 2/269) buyurmuştur. Sebepler planında, hikmete ermenin başlangıcı tefekkürdür. Kur'an talebeleri için mühim bir esas olan tefekkür ise, selim akıl ve selim kalb ile olur. Aklını ve kalbini heva ve heveslerine kaptıranlar kendi vicdanlarının sesini duyamaz, dış dünyada olup biten ibretli hadiseleri düşünüp anlayamazlar. Zira, gerçekleri anlamak için “ulü'l-elbâb” denilen tam akıllılardan, akl-ı selime sahip bulunanlardan olmak lazımdır. Esasen, söz konusu ayette de basiret sahipleri ya da akıl sahipleri denilmemiş, “Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz.” şeklinde “lüb” tabiri kullanılmıştır. Bu ifadeyle selim akla, aklın özüne, latife-i Rabbaniyeye, belki onun daha derin bir buudu olan sır ufkuna veya onun da ötesinde sayılan hafî ve ahfâ latifelerine işaret edilmiştir.

Diğer taraftan, “hizmetin ilkleri”ni muzaaf ya da mük'ab hikmet mertebelerinin kahramanları olarak zikrettikten sonra, bugün iman ve Kur'an hizmetine gönül veren insanların da, değişik seviyelerde de olsa, hikmete ve çok hayra mazhar oldukları söylenebilir. Evet, günümüzün kendini beşerin ebedî saadetine adamış bahtiyar ruhları da bir ölçüde Hakîm isminin tecellilerine mazhardırlar. Senelerden beri hiç tavır değişikliğine girmeyen ve aktif sabırla daire içindeki yerini hep muhafaza eden gönül erleri de hemen her adımlarını pek çok hikmete mebnî atmaktadırlar. Şahs-ı manevî hakkında böyle düşünmek, hem mü'minin şiarı olan hüsn-ü zannın gereğidir hem de cemaatin yanılmazlığına bağlı bir mülahazadır.

Bu açıdan, şahs-ı manevî hakkında hüsn-ü zan etmek bir esastır ama her ferdin kendi hakkında “Nerede hikmet, nerede ben?” demesi de yine Kur'an hizmetinin bir düsturu olan “kendini nefy” hakikatine bağlı bir düşüncenin terennümüdür. Evet, insan kendisine sorgulayıcı ve muhasebe ağırlıklı bir nazarla bakmalıdır; en güzel işlerini bile bulandırdığı, pek çok hata ve günaha girdiği endişesini taşımalıdır. Duygu ve düşünce istikametini koruyamadığı için, bazen hak ve hakikatleri anlatırken hiç farkına varmadan kendisini anlatmış, kimi zaman Kur'an okurken esas kendi canına okumuş ve hatta namaz kılarken kendi cenaze namazını kılmış olabileceğini düşünmeli ve müflis bir insan olarak ötelere gitmekten çok korkmalıdır. İşin içine nefsini ve beklentilerini karıştırdığı için cihad meydanından cehenneme yuvarlanan, Allah yolunda verdiğini iddia ettiği malı “görsünler” ve “desinler” düşüncesiyle boş yere tüketen ve aslında Cenâb-ı Hakk'a yaklaştıran ilmi kibir ve gurur sâikiyle bir uzaklık sebebine çeviren kimselerin çirkin akıbetlerinin bizzat Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz tarafından anlatıldığını hep hatırda tutup nefis ve şeytanın tuzaklarına karşı teyakkuzda bulunmalıdır. Bulunmalı ve ortaya konan hizmetlerin hiçbirinde nefsine en ufak bir hisse ayırma duygusuna girmemelidir.

Vakıa, bir insan hakikaten kendisine hikmet ve çok hayır verilmiş biriyse, o nimeti görmezlikten gelmesi nankörlüktür; kendinden bilip nefsine mal etmesi ise, gurur, kibir ve fahr olur. Bu iki tehlikeden de kurtulmanın yegane çaresi, Üstad'ın ifadesiyle, “Evet, bu libas bana yakıştı, güzel oldum ama güzellik cübbeye ve onu giydirene ait.” demek suretiyle nimetin çehresinde Nimeti Veren'i görmek ve şükür hisleriyle Mün'im-i Hakiki'ye yönelmektir.

Sözün özü; biz, her dönemde dine ve imana hizmet edenlerin hikmete ve büyük hayra mazhar olduklarına inanır ve şahs-ı manevî hakkında hep bu hüsn-ü zannımızı seslendiririz. Ne var ki, kendi şahsımız hakkındaki mülahazalarımızın şu çizgide kalmasına da dikkat ederiz: “Bana hikmet verilmiş olduğunu zannetmiyorum; ara sıra isabetli işler yapıyor gibi olsam da onların birer istidrac olmasından endişe ederim. Fakat, Allah'a hamd ü senâ olsun ki, mücrim olsam bile, Cenâb-ı Hak beni de hikmetli insanların meclisine dahil eylemiş, böyle nuranî bir kafilede bana da yer vermiş. Belki hâlâ koridoru geçemedim, harem dairesine giremedim; ama hikmetli bir heyetin bulunduğu binanın dışında da değilim; dahası salondakilerin seslerini duyuyor ve müteselli oluyorum. Burada, bu ölçüde de olsa ehl-i hikmetle beraberim; ihtimal Hazret-i Rahîm ötede onlara “Girin selametle Cennete!” derken, bana da “Layeşkâ celisühüm – Kur'an talebeleri öyle salih kullardır ki, onlarla oturup kalkanlar asla tali'siz olmaz ve ebedî hüsrana uğramazlar” fermanıyla teveccühte bulunur. Burada ayırmadığı gibi, ötede de arkadaşlarımdan ayırmaz ve onların önünde beni mahcup etmez.”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 13 Dec 2012 21:14:39 +0200
Peygamber Yolu Uluslararası Sempozyumu http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/411-peygamber-yolu-uluslararasi-sempozyumu http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/411-peygamber-yolu-uluslararasi-sempozyumu Peygamber Yolu Uluslararası Sempozyumu

Yeni Ümit ve Hira dergilerinin organize ettiği sempozyum, 60′tan fazla ülkenin ilim adamını bir araya getirirken, açılışa önemli mesajlar damgasını vurdu. 1.200′e yakın davetlinin katıldığı sempozyumda konuşan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, ırkçılığı en önemli sorunlardan biri olarak gösterdi ve mezhep çatışmasının önlenmesi için ilim adamlarına çağrıda bulundu.

İslam dünyasının alim yetiştirme düzeneklerini gözden geçirmesini isteyen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de “Asıl problem, sünnetin varlığını kabul etmede değil. Resul-i Ekrem’in rehberliğini çağımıza taşımada” dedi. Hindistan Yeni Delhi İslam Merkezi Başkanı 87 yaşındaki Mevlana Vahudiddin Han ise katılımcıları ağlattı: “Türk insanı, sahabenin 7. asırda yaptıklarını bu asırda yapıyor. Hizmetleri gördüm. Ümitle öleceğim.” Sosyal Problemlere Peygamber Efendimiz’den çözümler arayan “Sosyal Problemlere Peygamber Yolu’ndan Çözümler” sempozyumu, dün Gaziantep’te başladı. Yeni Ümit ve Hira dergilerinin organize ettiği sempozyuma yurtiçi ve yurtdışından 1.200′e yakın seçkin davetli katıldı. Sempozyumun açılışında konuşan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimiz’i doğru anlayıp öğrenmenin önemine dikkat çekti. Bozdağ, bugün İslam dünyasının en önemli sorunlarından birinin ırkçılık olduğunu, ırkçılık sebebiyle birçok insanın öldüğünü ifade etti. İslam dünyasında mezhep çatışmalarına müsaade edilmemesi gerektiğini vurgulayan Başbakan Yardımcısı Bozdağ, “Geçmişte kötü hadiselere neden olan mezhep çatışmaları günümüzde ve geçmişte de sorun olma özelliğini koruyor.” uyarısında bulundu. Irkçılığı önlemede İslam alimlerine büyük görev düştüğünü hatırlatan Bekir Bozdağ, “İslam dünyasının dört bir yanında çeşitli saiklerle insanlar ırkçılık nedeniyle ölüyor ve öldürülüyorlarsa bunda Müslümanların büyük sorumluluğu var. Ancak en büyük sorumluluk İslam alimlerine düşüyor. Elinizdeki ışıkla karanlıkları aydınlatmalısınız. İslam alimleri daha çok gayret göstererek cehaletin İslam’ı gölgelemesine fırsat vermemeli, cahilliğin Kur’an ve sünnetmiş gibi yansıtılmasına müsaade etmemeli.” dedi. Yeni Ümit Dergisi Yayın Yönetmeni Ergun Çapan, Hira Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Savaş ve Şehitkamil Belediye Başkanı Rıdvan Fadıloğlu, misafirlere ‘hoş geldiniz’ derken sempozyumu STV Haber programından tanıdığımız Kemal Gülen sundu. Programa yurtdışından katılan ülkelerin adları tek tek okunurken, Gaziantep gelen misafirlerin karşılanması-konaklaması için seferber oldu.

Türk insanı, sahabenin 7. asırda yaptıklarını bu asırda yapıyor

Hindistan Yeni Delhi İslam Merkezi Başkanı Mevlana Vahudiddin Han, sempozyumun açılışında yaptığı konuşmada hem ağladı hem de ağlattı. 87 yaşında Hindistan’dan programa katılan Vahudiddin Han, “Türk insanı, sahabenin 7. asırda yaptıklarını bu asırda yapıyor. Bu ülkenin insanından çok ümitvarım. Yapılan hizmetleri gördüm ve çok mutlu oldum. Ben yaşlı bir adamım, bilmiyorum ne zaman öleceğim. Ancak ümitle öleceğim. Çünkü bu ülkedeki kardeşlerim, benim ve Gülen’in arzu ettiği misyonu tamamlayacak.” diye konuştu. Türkiye’de gezdiği kurumlarda derinlik ve İslam kültürü gördüğünü söyleyen Han, bu durumun ümidini daha da yeşerttiğini aktardı. Türkiye’ye gelişini bir keşif yolculuğuna çıkmaya benzeten Han, “Bu gezide Fethullah Gülen’i tanıdım. 21. yüzyılda bu dönüşümü yapacak olan sizlersiniz. Kardeşim Gülen, modern çağın şartlarını fark etti. Hepsi kahramanca mücadele eden bir kadro yetiştirdi.” diye konuştu. Mevlana Vahudiddin Han, konuşmasında, Türkiye’nin İslam dünyası için taşıdığı anlama değinerek Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında köprü olduğunu vurguladı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ise Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde Hz. Muhammed’in (sas) örnek olarak gösterildiğine işaret etti. Görmez, “Asıl problem, sünnetin varlığını kabul etmede değil. Resul-i Ekrem’in örnek ve rehberliğini çağımıza taşımadadır. Asıl sorun burada işte. Sosyal problemlerde çözüm üretebilmemiz için en önemli husus, neden Peygamber’imizin örnekliğini bugüne taşıyamıyoruz? Asıl bunun üzerinde durmamız gerekiyor.” dedi. Sünnetin ebediyete kadar Müslümanların yolunu aydınlatacak bir kaynak olduğuna dikkat çeken Görmez, İslam dünyasının alim yetiştirme düzeneklerini gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Görmez, şunları söyledi: “Müslümanlığımız en büyük cahiliye âdeti olarak kabul edilen ırkçılığı ortadan kaldırmıyorsa, eğer sünnet anlayışımız mezhepçiliği, fırkacılığı ortadan kaldırmıyorsa, Peygamber yolu anlayışımız İslam dünyasında zulmü ve zalimliği, diktatörlüğü ortadan kaldırmıyorsa, eğer ilim ve medeniyet coğrafyası olan İslam dünyası zulüm ve mazlumiyet coğrafyasına dönüşüyorsa, eğer savaş, katliam, işgal, ölüm, fakirlik, açlık, kıtlık, mahrumiyet, terör, cehalet, cahillik, bütün bunlar ortadan kalkmıyorsa demek ki yeniden Peygamber yolu üzerinde, sünnet üzerinde düşünmek gibi bir mecburiyetimiz var.”

Çözüm üretebilmek için Allah Resulü’ne tabi olmalıyız

verdi. Kur’an ve sünnetin birbirinden ayrılmayan iki temel kaynak olduğunu dile getiren Cuma, sosyal sorunlara Peygamber Efendimiz’in yolundan çözümler üretmenin temel şartının Allah Resulü’ne tabi olmaktan geçtiğini söyledi. Cuma, “Sorunlarımızı çözmek için Efendimiz’in sünnetine başvurmamız ve kendimizi değiştirmemiz gerekiyor. Efendimiz’in gölgesinde bir çözüm yolu bulabilmemiz, güçlü bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir.” diye konuştu.

Gülen: Hayatı kucaklayacak bir dirilişe ihtiyaç var

Fethullah Gülen Hocaefendi, sempozyuma yazılı bir mesaj gönderdi. İslamiyet’in, kendine has üslubu, metotları ve beşeri problemlere teklifleri açısından tam bir mükemmellik örneği olduğunu belirten Gülen, “İslam toplumunun yeniden bir ‘ba’sü bad’el-mevt’e melekat-ı akliye, ruhiye ve fikriyesinde ciddi bir ıslaha, daha canlı bir tabirle bir dirilişe ihtiyaç vardır.” dedi. Programa katılamamaktan dolayı büyük hasret ve hicranla dolu olduğunu kaydeden Fethullah Gülen, sempozyumun insanlığın birçok problemine alternatif çözümler sunacağına inandığını vurguladı. Gülen’in sempozyuma gönderdiği mesaj şöyle: “Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) dünü, bugünü ve yarını itibarıyla insanlığı yeniden inşa etmiştir, ediyor ve edecektir. Kendi devrinde tabiatlara sinmiş binlerce senelik çarpık anlayışları gayri insani davranışları suiahlak ve mizaç inhiraflarını bir hamlede, bir nefhada değiştirdiği gibi tamamen şirazeden çıkmış günümüzün yığınlarına da sözünü dinleterek er-geç onları da zapturapt altına almak mesajının güzünü göstereceğine inancımız tamdır. Hâtemü’l-Enbiya’nın ebedî mucizesi ve insanlığın problemlerinin en önemli çözüm mercii olan Kur’an, rüşdünü idrak etmiş, insanlığa son mesaj ve son çağrıdır. Evet İslam toplumunun yeniden bir ‘ba’sü bad’el-mevt’e melekat-ı akliye, ruhiye ve fikriyesinde ciddi bir ıslaha, daha canlı bir tabirle bir dirilişe ihtiyaç vardır. Evet dinin orijinini koruma ciddiyet ve gayreti içinde nassların esnekliğini vaat ettiği genişlik ve evrensellikte her zaman ve her mekânda her sınıf insanın ihtiyacını karşılayacak ve bütün hayatı kucaklayacak olan bir dirilişe ihtiyaç vardır…”

 

Peygamber Yolu Sempozyumu

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) SEMPOZYUM VE SEMİNERLER Tue, 22 May 2012 01:53:39 +0300
Bu Hareket Devlete Alternatif mi? http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/403-bu-hareket-devlete-alternatif-mi http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/403-bu-hareket-devlete-alternatif-mi

Soru: Dünyanın dört bir yanındaki eğitim gönüllüleri ve hoşgörü temsilcileri hakkında, “Bunlar devletin yapamadığını yapıyorlar” şeklinde takdirkâr ifadeler oluyor. Bu tür mülahaza ve beyanları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunlar karşısında gönüllüler hareketinin gönüllüleri nasıl bir duygu ve düşünce içerisinde olmalıdırlar?

Cevap: O arkadaşların ve onların arkasındaki o gönüllü hareketleri destekleyen, besleyen, finanse eden kimselerin civanmertliklerini düşünmek çok defa bizi de güçlendiriyor, bizi de yüreklendiriyor. Bazen kendi düşüncelerimizi ortaya koyarken, “galiba isebetli” falan diyoruz. Ma’şerî vicdanın bir şeyi sahiplenmesi, koskocaman bir milletin -yüzde seksen, doksan diyeyim ben- bir şeye sahip çıkması, bir hareket çizgisinde iseniz şayet, bir şeyler yapıyorsanız, o mevzuuda sizi yüreklendiriyor; “yanlış yolda değiliz” diyorsunuz. Çünkü böylesine -eskilerin ifadesiyle– “sevâd-ı âzam”ın yanılması mümkün değil. Yanılsa yanılsa, beri tarafta her şeyi kendi heva ve heveslerine göre idare etmek isteyen oligarşik bir azınlık yanılır. Güzele çirkin demeye alışmış, kendilerinden sâdır olmayan her şeyi çirkin gören, bir kısım hilkat garibeleri.. işte onlar yanılmıştır.

Çağın Hadisesi

Burada antrparantez şunu ifade edeyim; burada bulunanlardan ya da bulunmayanlardan bazı arkadaşlarımız, böyle bir hususun tam içinde olabilirler; halk ifadesiyle, balıklamasına işin içine girmiş olabilirler.. vicdanımda bu meselenin nasıl şekillendiğini, nasıl bir hal aldığını net olarak söylemeye cesaret edemiyorum. Söylediğim, ortaya koyduğum şeylerin onda biri bile hilaf-i vâkî ise şâyet, hesabını vermekten korkarım, Allah’a hesap vereceğim. Ben o işin neresindeyim, ne kadar içindeyim, Allah bilir. Bu açıdan da, ben o işe hiç sahip çıkmadım, hiçbir zaman. Bir dönemde belli bir teşvikim oldu. Ama mesele benim teşvik mülahazalarımın, teşvik soluklarımın ulaştığı yerin on katı geniş alanlara ulaştı. Benim hiç dahlim yok orada. Ben zannediyorum, o meselenin, o faaliyetlerin, o aktivitelerin fikir planında bile olsa, fikir işçisi planında bile olsa, öşrüne sahip çıkmak bile o büyük hizmete karşı saygısızlık olur, onca insanın sa’yine karşı saygısızlık olur, onları görmezlikten gelme olur. Ama varsın bazı kimseler o mevzuda haksızlık yapsınlar, hakkı görmezlikten gelsinler. Umum millete mal olmuş, umum millet tarafında temsil edilen, âdetâ bir millî mücadele sevdasıyla yürütülen bir harekete bazı kimselerin çok ciddi müdahaleleri olduğundan bahsetsinler. Meselenin bir vebali varsa onların içtihad hatasına aittir.

Ben hep arkadaşlara diyorum; bu, çağın hadisesidir. Varsın bunu körler ve nankörler görmesinler. O bir kısım fikir adamlarının, siyaset adamlarının açık ve net ifade ettikleri gibi, en güçlü olduğumuz dönemde, devlet-i âliye döneminde bile bu ölçüde açılmaya Cenâb-ı Hakk muvaffak kılmamıştı. Bunu söylerken, bu hareketi temsil eden insanlara hususî kudsiyet atfetme gibi bir niyetim yok. Ona hakkım da yok. Öyle bir şey iddia etmek Allah’a kaşı da saygısızlık olur. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın bir âdet-i sübhâniyesi var; bazen çok küçük unsurları kullanarak büyük şeyler yapıyor. Ve orada Kendi büyüklüğünü hatırlatıyor. Aslına bakacak olursanız, Cenâb-ı Hakk’ın temelde âdet-i sübhâniyesi hep böyle cereyan ediyor. Mesela, bildiğimiz fizik alem itibariyle bakacak olursanız, bu koskocaman dünyanın menşeinde aşağıya doğru gitseniz, iyonları görürsünüz; az yukarı çıksanız partikülleri görürsünüz, elektronları görürsünüz, nötronları görürsünüz, atomları görürsünüz. Şu kocaman sistemleri, insan gibi mucize ve harika varlıkları, şuur gibi muhteşem şeyleri Allah (celle celalühu) bu mürekkebâtla meydana getiriyor. Çok küçük, çok değersiz gibi görünen şeylerle bu değerli sanat eserlerini sergilemek suretiyle esas Kendi büyüklüğünü vurguluyor, “Ben buyum” diyor. Şimdi bu meseleyi biraz daha genişletebilirsiniz, diyebilirsiniz ki; bir Fatih (cennet mekan, aleyhirrahmetü velgufran) hazretleri, bir Yavuz (cennet mekan aleyhirrahmetü velgufran), bir Selahaddin, bir Alparslan gibi öyle büyük büyük insanlara değil de, -Allah (celle celâluhu) onlara çok büyük şeyler yaptırmıştır– bazen de, büyüklüğünü göstermek için, sıradan, sokaktan aldığı insanlara Allah çok büyük şeyler yaptırtır. Bu Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğüne delalet eder. O bakımdan dedim: Ben bu hareketin içinde bulunanları kutsamıyorum, “Bunlar harika insanlardır” demiyorum. Burada ne kadar kudsiyet, ulviyet, münezzehiyet varsa, hepsi kudsiyet hakkı olan, münezzehiyet hakkı olan, müteâliyet hakkı olan Allah’a aittir (celle celâluhu). O’na binlerce hamd ü senâ olsun. Bize gelince, biz o mevzuda kullanılan birer enstrümanız. Yani, Hazreti Mevlana yaklaşımıyla, neye bakıp da “sesi ney çıkarıyor” dememek lazım. Onun arkasında, ona üfleyeni görmek lazım. Onun için ne ben, ne de başkası o meselenin öşrüne bile sahip çıkmaya kalkmamalı. Bu, haddini bilmemezlik olur. Nasıl onu görmemezlik körlük ve nankörlüktür, bütünüyle ona sahip çıkmak da doğru değildir; o da haddini bilmemezliktir.

Yeni Bir İkbal Dönemi

Dolayısıyla, güzel bir şey oluyor; bunu görmeyen görmesin. Bence, Türk Milleti için yeniden bir ikbâl dönemi başlamıştır. Öteden beri hep böyle Türk Milleti’nin ikbâl dönemleri olarak yorumlanan ve algılanan şeyler âdetâ yeniden zuhur etmiş gibi, bir ikbal dönemine doğru gidiyor milletimiz. Bunu da, Allah, hiç bilemediğimiz, adını–nâmını bilemediğimiz insanların eliyle gerçekleştiriyor. Biraz evvel bahsettiğim gibi, ben tavsiye de etsem, tavsiye alanımın on kat ötelerine gitmiştir bu mesele. Kaldı ki, o tavsiyenin de çok müessir olduğuna kânî değilim. Belki millet meselenin mâkuliyetinde bir araya geliyor. Yani, siz bir şey söyleyin; o istikbâl vadetsin, bir de insanlar onun semeresini görsün, az geriye dönmesine şahit olsun.. işte o zaman bu millet hemen uçuyor ona. Dolayısıyla, bu hareket de millete mal olmuş, Allah bütün milleti kullanıyor.

Burada istidrâdî bir şey daha arz edeyim. Onun için ister körler, isterse nankörler, bütün sistemlerini harekete geçirseler, milletin sahip çıktığı bu meseleyi durdurmaya güçleri yetmeyecektir. O iş yürüyecektir; onlarda oldukları yerde kinlerinden, nefterlerinden homurdanıp duracaklardır.

Bu bir realite, bunun tarihi yazılsın; arkadaşlara rica ediyorum. Biz içinde değiliz bu meselenin ama bu, milletimiz, devletimiz ve geleceğimiz adına önemli bir hadisedir; bir dönüm noksadır. Millet büyümeye doğru yürüyor.. kendini ifade etmeye doğru yürüyor.. karakterinde olan şeyleri ortaya koymaya doğru yürüyor. Bence “es” geçilmemeli bunlar. Bunlar bizim sanat telakkimize aksetmeli; tiyatrocular bunları oynamalı.. sinemalarda bunlar oynanmalı.. eli kalem tutan roman yazarları bunları yazmalı.. piyes yazarları bunları yazmalı.. şiirler bu istikamette dökülmeli; nesirler bu istikamette süslü süslü gelecek nesillere bunları anlatmalı.. ve bunlara bir yönüyle ebediyet kazandırılmalı. Çünkü, bizim bir hatamıza binaen, Cenâb-ı Hakk böyle bir atâsını, farklı bir kaza ile çevirir ve bizim yüzümüze çarparsa, o başka bir mesele de, biz va’de vefada sadık davranırsak, doğru davranırsak, şimdi söz verdiğimiz sözün arkasında durursak, Cenâb-ı Hakk bu işi tamamlayacaktır.. vakt-i merhunu vardır; vakt-i merhunu gelince, Türk Milleti o büyüklüğe sıçrayacak, devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini alacaktır, Allah’ın inayet ve keremiyle. Allah, buna kimi vesile kılarsa kılsın, aklı başında, milletimizi seven, devletimize saygılı olan herkes bu işe sahip çıkmalıdır.

Devlete Alternatif mi?

Şimdi bazıları bu konuda diyorlar ki, “Siz fahrî elçilik yapıyorsunuz, fahrî konsolosluk yapıyorsunuz, fahrî ateşelik yapıyorsunuz. (Devletin alternatifi misiniz?)” Şayet, sizin ulaşamadığınız yerlerde, bazı kimseler bu işi yapıyorlarsa onları takdir etmek lazım. Demek orada bir boşluk varmış.. layıklar veya değiller, bu boşluğu o insanlar dolduruyorlarsa, sevinmek lazım; arkalarında durmak ve onları desteklemek lazım. Fakat, endişe duyulan ve sizin sualinizin içinde de yer alan mesele, asıl üzerinde durulması gereken husus bu olsa gerek: Başkaları tarafından da muhatap alındığına göre, acaba bunlar devletin alternatifi mi?

Öteden beri fakiri tanıyan insanlar bilirler; ben, devlete karşı saygımı -kutsama ölçüsünde- hep gürül gürül ifade ettim. Hatta bu mevzuda bazılarından ciddi tenkitler aldım, “O kadar kutsanacak bir şey mi?” dediler. Neyin kutsanacağını, neyin kutsanmayacağını âcizâne biraz biliyorum, “tam biliyorum” diyemem. Kutsamanın kime ait olduğunu da biliyorum. Ama dedim ki, kutsama ölçüsünde.. devlet bir millet için önemli bir müessesedir; çok önemli bir faktördür.. en kötü devlet devletsizlikten çok iyidir... Bunu belki otuz defa tekrar ettim: “Devlet kabul etmeme anarşinin kaynağıdır. Siz ille de olumlu bir şey yapmak istiyorsanız, nasıl olursa olsun yine ancak sırtınızı bir devlete vererek yaparsanız.” dedim. Yani, devletle alakalı o kadar çok şey söyledim ki, aslında kimsenin “Devlete karşı bir alternatif mi?” demesi mantıklı değil. Ve hiçbir kimsenin aklının köşesinden de böyle bir şey geçmez. Bu hareketin temsilcilerinin böyle bir mülahazaları olsaydı, şimdiye kadar, şu veya bu şekilde dışa sızan mülahazalarıyla bunu ortaya koyarlardı. Mesela, siyasete talip olurlardı. Mesela, bir yerde idareye talip olurlardı. Mesela, görünmek isterledi. Mesela, dünyaya tâlib ü râgip olurlardı. Fakat, hiçbir talebleri olmadı.

Nasıl ve Niye Gittiler?

Kaldı ki, ayrı bir şey var; ne zaman ben onları anmışsam, onları yâd etmişsem veya arkadaşlardan duymuşsam, her defasında gözlerim dolmuştur. Bu insanlar, hiç kimseyi tanımadan kalkmış bir ülkeye gitmişlerdir. Malezya’ya gitmişler, Endonezya’ya gitmişler, sizin adını bilmediğiniz yerlere gitmişlerdir. Afrika’da öyle ülkelere gitmişlerdir ki, bunlar, kendilerini hasbî salmışlar.. niçin salmışlar buralara? Demişler ki, “Dinimizde hicret çok önemli bir faktördür. Atalarımız da bazı dönemlerde bu dinamiği değerlendirmişler.” Bu düşünceyle gitmişler. O gitmiş, o da ondan örnek almış, ders almış, o da gitmiş, o da gitmiş. Fakat gittikleri yerde ya bir adres bulmuşlar ya da bulamamışlar. Değişik vesilelerle arz etmiştim. Meksika’ya giden bir arkadaşımız oradan bana telefon etti. “Telefon rehberine baktım” dedi, “bir tane müslüman adına rastlamadım ki, gideyim ‘burada ne yapabiliriz’ diyeyim.” Telefonun başında hıçkıra hıçkıra ağladım, konuşamadım, ahizeyi yere bıraktım. Ve böyle yüzlerce giden insan vardır. Ben Tuva’nın adını bilmiyordum. Yerini de bilmiyorum. Bana bugün deseniz ki, “Haritada, Asya’da yerini çiz” çizemem.. “Yakutistan’ın yerini çiz”, çizemem. Moğolları biraz biliyoruz, Moğolistan’ı da biliyoruz. Orhun kitabelerinin yerini de biliyoruz ama, oranın haritasını da çizemem ben.

İşte, buralara belli bir dönemde kalkıp yurdunu, yuvasını terk edip giden insanlar Türk Milleti adına gittiler, Türk Devleti adına gittiler. Birer sürgün gibi gittiler. Arkada bıraktıkları devleti takviye etmek için gittiler. Dünyanın dört bir yanında Türk devletini tutacak, destekleyecek, kaldıracak lobiler oluşturmak için gittiler. Senin kültürünle insan yetiştirmek için gittiler. Senin milyonlarca dolar harcamak suretiyle oluşturmaya çalıştığın sunî bir kısım lobiler yerine, lobi adına gönlünü ortaya koyacak insanları yetiştirmek için gittiler. Maaş alamadılar, dört ay maaş alamayan insanları duydum ve gözlerim doldu, ağladım burada. Türkiye’de evleri vardı, yurtları vardı. Her şeylerini arkada bırakıp, hatta duvağıyla gelinini bırakıp öyle gitmişlerdi. Bunlar öyle fedakarlardı ki, gördüğünüz gibi, dünya adına bu insanların hiçbir beklentisi yoktu. Olsaydı onlar da siyaset sahnesine sıçramak için bir menfez kollar, sıçrar ve onlar da bir hortumun başına otururlardı. Ama yapmadılar bunu. Aç–susuz kaldılar, bir çorbayla iktifa ettiler ve burada arkada kalanların gözlerini yaşartacak cihan-pesendâne fedakarlıklar sergilediler. Bunu görmemezlik körlüktür, bunu kabul etmemezlik bir nankörlüktür. Türk milletine bunun ne kadar yararlı olabileceğini kabul etmeme, Türk devletine ne kadar yararlı olabileceğini kabul etmeme bence muhakemesizliktir; sadece hazımsızlık ve çekememezliktir.

Devlete alternatif mevzuu olsa, Yunus Emre (cennet mekan)’ın dediği gibi, küpün içinde ne varsa, dışarıya sızan da o olur. İçlerinde bir şey olan insanlar zaten onu belli periyodlarla sızdırıyorlar. Karakterlerini ortaya koyuyorlar. Kendi değer atfettikleri şeylerin bile çok defa altını üstüne getiriyorlar. Ama şimdiye kadar ters gibi gördükleri bu arkadaşların herhangi birisinin o istikamette bir hareketi olmuş mudur, olmamış mıdır? Bence oturup insaflı olarak bu meseleyi düşünmeleri lazım. Bir hizmet yapılıyor, bunu görelim Allah için, görelim bunu. Aslında, buna millet sahip çıkmış; bir kısım kimselerin sahip çıkmaması, onların nasıl şâz bir mülahaza içinde bulunduklarını gösterir.

Paranoyak mı Hazımsız mı?

Evet, zannediyorum, eğitim faaliyetlerini devlete alternatif gibi görme mülahazası ve zararlı olacağı düşüncesi.. bunlar akl-ı selimin ifadeleri değildir; sağlam bir mantığın, sağlam bir muhakemenin ifadesi değildir. Bu zaviyeden de meseleye bakınca, ya diyeceksiniz ki, bu türlü şeyleri iddia edenler, muhakemeden mahrum, mantıktan mahrum, bir kısım paranoyaların tesirinde.. veyahut da gözlerini öyle bir kıskançlık, öyle bir haset, öyle bir çekememezlik bürümüş ki, kendi yapamadıkları bir şeyi başkaları yapınca, ne olursa olsun onu hazmedemiyorlar; hasetten kıvranıp duruyorlar. “Biz bunca zamandır, milletin de şu kadar bahşettiği imkanlarla çok küçük problemleri milletimiz adına halledemediğimiz halde, bu insanlar dünya çapında, hususiyle milletimizin yakın geleceği adına, çok şey kazandırmalarını hazmedemiyoruz.” İşte, böyle bir kıskançlık içinde kıvranıyorlar. Fakat, bunlar oligarşik bir azınlıktır ve hiç kimsenin endişe duymasına da gerek yoktur.

Milletin yüzde sekseni bu işe “evet” diyor. “Evet” demese zaten, bunca hayırlı işlerin altından nasıl kalkılır? Ekonomik durumu çok güzel değil Türkiye’nin. Bir azınlık belki müreffeh yaşıyor; Türkiye’yi onlar sağıyorlar, onlar yiyorlar, onlar içiyorlar ama yüzde seksen orta sınıftır. Kobiler, Anadolu kaplanları, falan.. siz hangi unvanlarla yâd ederseniz ediniz, onların ne olduğu bellidir. Şimdilerde dünyaya açılmaya çalışıyorlar ve bu kocaman yük, bu meûnet onların sırtında. Bazen bakıyorum, hem hayret ediyorum, hem gözlerim doluyor; diyorum ki: Bu insanlar, kendileri yiyecek bir şey bulamıyorlar; fakat iş adamı, tüccarı, sanayicisi, yatırımcısı gidiyor bir yere. Sonra da haber gönderiyor; “Bir kaç tane öğretmen bulup gönderebilir misiniz? Burada bir okul açalım.” diyor. O ona bakıyor, o ona bakıyor, o da ona bakıyor. Belki bir gün gelecek yeryüzünde okul açmadıkları, kültür lokali açmadıkları, Türk dilini öğrettikleri lisan kursları açmadıkları hiçbir yer kalmayacak. Oturup düşünecekler, “Acaba göklere ulaşma yolu olmaz mı?” Oradaki ruhanilere de dilimizi, kültürümüzü, dinimizi, milli değerlerimizi, tarihten tevarüs ettiğimiz, bir manada dört bin senelik zenginliğimizi, servetimizi, bir manada İslamiyetle ayrı bir derinliğe ulaşan dini kültürümüzü, dinî değerlerimizi tanıtma yolları arayacaklar.

Dolayısıyla oligarşik bir azınlığın, şimdiye kadar kendi milletini bile beğenmeyen, kast sistemine göre, kendilerinin kaştan, gözden, dilden, dudaktan yaratılmış olduğu vehmini taşıyan ve hep kitlelere, halkın yüzde seksenine, doksanına tırnaktan, ayaktan, parmaktan yaratılmış gibi bakan.. -genel tavırları itibarıyla öyle- ve onları beğenmeyen, beğenmediğinden dolayı da, hep böyle kendilerine benzemelerini isteyen.. benzetmek için de bazen, kanunu, kuralı, demokrasiyi, Cumhuriyeti tanımadan her şeyi ayağının altına alan oligarşik bir azınlık... Bence bu, Anadolu insanındaki o aşkı, o heyacanı söndürmemeli, ümitlere dokunmamalı. Bu boyunduruk, Allah’ın izniyle, omuza alındığı gibi götürülmeli.

Rüyalarımızda Geleceğin Türkiye’si Var

Onlar böyle bir şey söylemeseler, devlete alternatif olma meselesi, samimiyetle kendi devletine adayan, milletine hizmet eden bu insanların rüyalarına bile girmez. Karşımda şimdi beş-on insan değil, bunların yerinde bin tane insan olsaydı, Süleymaniye Camiinde olduğu gibi, onlara sorardım; “Hiçbiriniz böyle bir şeyin rüyasını gördünüz mü?” “Hayır” diyeceklerdi. Freud’a göre de, rüyalar büyük ölçüde şuuraltı müktesebatın dışa vurmasıdır. Büyük ölçüde de öyledir. Şayet bir insan bir şeyin rüyasını bile görmüyorsa, bugüne kadar da görmemişse, o mevzuda hiçbir şey demiyorsa, onun o şeyle alakası yok demektir. Ama siz, bu insanlara, kimin elinde büyürse büyüsün, Türkiye’nin büyümesini sorsanız, “Siz Türk milletinin sıçrayıp devletler muvazenesinde muhteşem yerini almasıyla alakalı hiç rüya gördünüz mü?” deseniz, bin tane adam parmak kaldırır. Gelecekte biz olmasak bile, gelecek nesiller şanı çok yüce, uranyum gibi olan bu milleti gerçek konumuna ulaştıracaklardır. Onun rüyasını görmüşlerdir. Ama devlet, idare, siyaset.. bunlara gelince, biz onların rüyasını bile görmedik. Öyle bir rüya görsem ben, şahsım itibarıyla, kalkarım, seccademi sererim, iki rekat tevbe namazı kılarım, derim ki, “Allahım ben bu mevzuda ne türlü bir hata yaptım ki bana benim hayal dünyamı, tasavvur dünyamı, taakkul dünyamı kirletebilecek bir şeyi gönderdin?” derim. Ve ben bunları söylerken burada mevcut bulunan arkadaşlarımızın hissiyatına tercüman olma konumunda konuşuyorum. “Benimle bu recada müttefiktir cümle ihvanım!” diyorum. “Aynı duygu, aynı düşünceyi benimle paylaşıyorlar bu arkadaşlarım!” diyorum.

Ülke ve Devlet Kimsenin Tekelinde Değildir

Üçüncü mesele, Türkiye’de esasen devlete sahip çıkma, devleti koruyup kollama meselesi hiç kimsenin tekelinde değildir. O devlete –hafizanallah- şimalinden, cenubundan, doğusundan, batısından birisi saldırıverse, bir dönemde Çanakkale’de, bir dönemde Milli Mücadele’de mektepten boşalan lise talebelerinden alın da sakalını, bıyığını traş edip cepheye koşan insanımıza kadar herkes “Ben devletime dokundurmam, ben milletime dokundurmam!” diye koşacaktır cepheye. Hiç kimse bir başkasından kendisini daha ileride devletperver mi diyeyim, devletperest mi diyeyim, devletin koruyucusu, kollayıcısı mı diyeyim, siz ne derseniz deyin.. hiç kimse kendisini daha ileride görmesin. Hepimiz o devlet, o muhteşem millet uğruna değil bir kere, bin kere ölmeye razıyız, varlığımızı o uğurda feda etmeye hazırız. Hiç kimse öyle büyük iddialara kalkışmasın! Dolayısıyla, çok masum, Anadolu insanının ruhunda doğmuş ve ruhunda beliren bu meseleyi pratiğe dökmüş, gerçekleştirmiş -Allah’ın izni, inayetiyle- ve çağın hadisesini, dâsitâni bir hadiseyi ortaya koymuş bu insanların davranışlarını o türlü malul düşüncelerle kirletmeye kimsenin hakkı yoktur, haddi de değildir.

Ayrıca, Türkiye’de değişik sivil kuruluşlar var, iktisadî, siyasî, kültürel kuruluşlar var. Ticarî kuruluşlar var. Ve bunların değişik yerlerde, değişik devletlerde değişik münasebetleri oluyor, kervanlar teşkil ediyorlar uçaklarla, bir ülkeden bir ülkeye gidiyorlar. Ve devletin oralarda ticarî ateşeleri var, kültür ateşeleri var, elçileri var, konsolosları var; münasebete geçiyorlar onlarla. Onlar da devletlerini anlatmaya çalışıyorlar. “Acaba bunlarla devlete alternatif bir şeyler mi oluşturmaya çalışıyorlar?” Eğer öyle deniyorsa, bence onların üzerinde de durmak lazım. “Yok, onların böyle bir niyetleri yok” falan.. “Münhasıran bu eğitim ve kültür faaliyetleri içinde bulunan insanlar, bir alternatif olma peşinde” falan... diyorlarsa eskilerin “dava bilâ delil” dedikleri, mesnedsiz, delilsiz, körü körüne bir iddia demektir bu. Onlar neden devletin alternatifi sayılmıyor da bu samimi, doğrudan doğruya Anadolu’nun bağrından çıkmış, milletin bağrından çıkmış, -benim de tamamını, bütününü, kemmî ve keyfî buudlarıyla bilemediğim- bunca fedakar insanların fedakarlıkları, isnad edilen bir şeye bağlanarak, karalanmak isteniyor. Burada da derinden derine durup düşünmek lazım.

Bu arada, bir kısım ifade özürlü kimseler, bu meseleyi anlatırken maksadı aşan sözler söylemişlerse, bu da bence ne umum bu hareketi ilgilendirir, bağlar, ilzam eder ne de bu işin arkasında koşan insanları. Mesela, şöyle demiş olabilirler, bilemiyoruz, “Biz milletimize, devletimize hizmet ediyoruz, bize güvenebilirsiniz bu mevzuda...” Bir şey bekledikleri kimselerden beklediklerini bulamamışlarsa, resmî zevattan beklediklerini bulamamışlarsa, onlar o kadar halkın içinde olamamışlarsa ve bunlar halkın içindeyseler, halk bunlara daha fazla teveccüh ediyorsa, “Sizden ciddi şeyler bekliyoruz, gelin okul açın” diyorlarsa, hatta “üniversite açın” diyorlarsa, ki bu “diyorlarsa”nın haddi hesabı yok. Sadece bazı arkadaşların belli münasebetler düştükçe bana anlattıkları açısından söylenecek olursa, belki elli tane, yüz tane yer var böyle. Şimdi bu bir takdirdir nihayet. Takdir de takdir edilecek şeye aittir. Şayet bazıları takdir edilecek bir tavır sergileyememişse ama oradaki fahriler, gönüllüler, o sivil kuruluşlar onu sergilemişlerse, şimdi o güveni alıp bir başka tarafa yönlendirmeye bizim gücümüz yetmez; ne yapalım onu takdir ediyor, onu beğeniyor. Siz o zaman beğenilecek tavır ve davranış sergileyin. Öğretmenler gönderin dünyanın dört bir yanına, okullar açın dünyanın dört bir yanında, kültür lokaller açın, Türk dilini bir dünya dili haline getirin, herkes Türkçe’yi sevsin, Türkleri de sevsin ve gelecekte kendi rollerini oynadıkları zaman da, aynı zaman da destek bulsun. Siz yapın bunu.

Hatta bir adım daha ileri atarak, o hizmeti yapan arkadaşlara rağmen diyorum, o hasbî o fedakar, o sivil kuruluşları temsilcisi olan, finansörü olan, işadamı olan o arkadaşlara rağmen söylüyorum; gücüm yetse benim, ünüm ulaşsa diyeceğim ki: Eğer o bir kısım kimseler, “Bunları verin, biz idare edelim” diyorlarsa, siz de verin idare etsinler; görelim, idare oluyor mu, olmuyor mu? O bir fedakarlığa bağlı. O aç durarak hizmet etmeye bağlı.. o bir şey almadan vermeye bağlı.. o yaşadığı sürece, bir vazife gördüğü sürece, sultanlar gibi, krallar gibi yaşamanın yanında, emekli olduğu zaman da villalara konan insanın yapacağı şey değildir. Geriye gittiği zaman dul, evsiz bir eş bırakan insanların, yetim, kimsesiz çocuklar bırakan kahramanların işidir. Bence götüremeyeceğin işe ne talip ol ne de “ben yaparım” de. Senin bundan sonra yapacağın şeyler, bugüne kadar yaptığın şeylerden bellidir. Yaptığın şeyler yapacağın şeylerin referansıdır. Haddini bil, sen ileriye matuf söz söyleme, onu fedakar insanlar yapıyor, kendini Türk milletini i’laya adamış insanlar yapıyor, “Falan yok, filan yok, falanın filanın şahsiyeti de yok, enaniyeti de yok, Türk milleti var!“ inancını taşıyanlar yapıyor. Kimsenin devlete alternatif gibi bir şey üretme, o mevzuda bir cehd ve gayretinin bulunması söz konusu değil; devleti destekleme payandaları, sürgünleri oluşturma gayreti vardır. Gelecekte o devletin başında kim olursa olsun, onlar çok rahatlıkla kullanabilecekleri bir kısım şeylere, dinamiklere sahip olacak ve alacak –inşallah- devletlerini ondan daha ileriye götüreceklerdir. Evet, bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Bence, bulunmuş bir yol vardır. Cenab-ı Hakk’ın, insanımızı sevkettiği bir hizmet zemini vardır. Bu hizmet inşallah sonsuza kadar devam edecektir. Biz ölüp gideceğiz, arkadan gelenler daha ciddi bir aşkla, bir iştiyakla sahip çıkacak ve götüreceklerdir. Götürsünler inşallah, dünyaya tâlib ü râgıb olmadan kendi zevkleri adına, kendi hayatları adına her şeyi istihkar ederek, her şeyden müstağni kalarak bu hizmeti inşaallah götüreceklerdir. Öyle götürsünler, dünyevi, uhrevi beklentilere girmesinler. Bunların hepsi milletimiz ve devletimiz adına yapılması gerekli olan şeyler. Seleflerimiz bunu yaptılar, Allah’ın huzurunda onlardan geri kalmak, onların mazhar olduğu şeylerden mahrum kalmak istemeyiz. Onlarla beraber haşr u neşr olmanın yolu da bence onların yolunda yürümeden geçer. Onların yolunda yürümeye çalışıyoruz.

Devlet Sivil Kuruluşlarla Desteklenmeli

Bir başka husus: Devletin yaptığı güzel, büyük şeyler vardır ki biz yapamayız onları. Devlet devletçe, devletin yapabileceği büyük şeyler yapar. Ama bazı şeyler de vardır ki, onu devlet yapamayabilir. Devletin bazı yerlerde okul açması, kültür lokalleri açması.. bunlar, biraz da devletler arası münasebetlere bağlı şeylerdir. Sizin belli bir dönemde bir devletle münasebetleriniz çok iyidir. Ticarî, sinaî, iktisadî, kültürel münasebetleriniz çok iyidir. Fakat, dünyada sosyal coğrafyada sürekli değişimler oluyor, değişimler yaşanıyor. Bir bakıyorsunuz Fransa sizin yanınızda, bir de bakıyorsunuz karşınızda. Bir bakıyorsunuz Hollanda yanınızda, bir de bakıyorsunuz karşınızda. Devlet bir yerde üniversite açıyor, bir yerde, diyelim, lise açıyor; bir yerde bir lisan kursu açıyor. Sizin böyle bir şey yapmanız devletler arası münasebete bağlı olunca, münasebetler bozulduğu an, onu da kapatırlar orada. Bence akıllı bir devlet, bu mevzuda alternatifli hareket eder. Sivil kuruluşları harekete geçirir. Kendi bazı şeyler yapmaya çalışır, devlet büyüklüğünde, devletin şanına yakışır şekilde. Ama bu arada alternatifleri de olur onun. Sivil kuruluşlara der ki “Siz de yapın bir şey. Ezkaza bizimle münasebetler bozulunca siz bu işi devam ettirirsiniz.” Ve öyle olmuştur; bazı yerlerde -bağışlayın- fiyaskoların yaşanması iki devlet arasındaki münasebetlerin olumlu gitmemesinden kaynaklanmıştır. Asya’da bir devletle Türkiye arasındaki münasebetlerin bozuk gitmesinden ötürü, orada o eğitim faaliyetlerinin önü kesilmiştir. Akıllı bir devlet bence çok alternatifli olur. Hatta sadece, eğitim, okullar, kültür lokalleri, lisan kursları... filan demez; sanat aktiviteleri gibi topluma mal olabilecek şeyler, bir tiyatro grubu, bir sinema grubu kurar orada; birilerine “çık” dedikleri zaman da orada kalabilecek insanlar yine oradaki bakiye olur, o düşünceyi devam ettirirler, o hareketi devam ettirirler. Çok alternatifli olmak lazım. Çok kanallardan farklı sürgünler gibi, dünyanın dört bir yanına uzayıp gitmek lazım.

Ama unutmamak lazım ki, biz ne yapıyorsak hepsini milletimiz adına yapıyoruz, hepsi devletimiz içindir. Devlet bir gün gelse bize dese ki, siviliyle, askeriyle “Siz şimdilik elinizi çekin bu işten; biz bu işe vaziyet ediyoruz.” Biz, “Baş-göz üstüne” der, elimizi eteğimizi çekeriz o işten. O iş nasıl olsa yapılıyor, diye düşünürüz. Yiğitçe, yüreğimizi ortaya koyarak buna hazır olduğumuzu bütün arkadaşlarımız her yerde söyleyebilirler. Fakat, değişik, böyle tuhaf tuhaf düşünceler üreten insanlar da yiğitçe oralara sahip çıkmasını bilmelidirler.

Hiçbir sivil kuruluş, hiçbir ekip, hiçbir hareket, hiçbir grup kendisini devletin yerine koymamalı; aksine devlete destek olmalı; devletin şöyle-böyle belli durumlardan ötürü boşluk bıraktığı yerleri doldurmaya çalışmalı. Bunu yaparken, “Ben devletimin buradaki bir elemanıyım. Devletim hesabına yapıyorum” mülahazalarından da uzaklaşmamalı. Hep devletin arkasında olmalı, hep devlete dayanmalı, her şeyini hep devlet için yapmalı. Şu biraz evvel samimane söylediğim, eskiden de söylediğim mülahazaları da ifade ederek gerçek düşüncesini ortaya koymalı. Ordu bozanlık yapmamalı, devletine sahip çıkmalı. Öbürleri de ordu bozanlık yapıp devlet adına hizmet eden insanların moralini bozmamalı. Onlara çamur atmamalı, zift sıkmamalı, bu hareketi karalamamalı. Onlara düşen şey de odur. Sesimin, sözümün ulaştığı yere kadar herkese diyorum; bu mevzuda hiçkimse “Falana, filana alternatifim, ben falanın yaptığını yapıyorum, ben onlardan daha iyi beceriyorum bu işi” gibi iddialara kat’iyen kalkmamalı.

Devlet Kim?

Burada unuttuğum, fakat istidradi, antrparantez arzedeceğim bir husus daha var: Aslında bu hareketin gönüllüleri en küçüğünden en büyüğüne kadar, ister sınaî, ister ticarî, isterse kültürel faaliyetleri itibarıyla ne yaptılarsa hepsini sordular. Ben bazılarını biliyorum: Merhum Turgut Özal belki yirmi yere mektup yazdı, devletin zirvesindeki bir insan. Başbakanken bunu yaptığı gibi, cumhurbaşkanıyken de bunu yaptı. Hatta son seyahatinde, geçende kendisine yakın olanlardan bir tanesi ifade etti, “Benim yanımda, bir devlet başkanına ‘Ben bu işin kefiliyim’ dedi.” şeklinde konuştu. Şimdi devletin başındaki, zirvesindeki bir insan “Ben bu işin kefiliyim, ben bu işin arkasındayım, bir sorumluluğu varsa bu meselenin bana râcîdir“ diyorsa, o zaman devlet kim? Devlet ona sahip çıkıyor. Devlet kendisine alternatife mi sahip çıkıyor? Sayın Süleyman Demirel’in bu konudaki imzasız gördüğüm mektupları belki yirmi taneydi. Benim görmediklerim belki kırk tane vardır. Kırk tane devlet başkanına selahiyetle mektup yazıyor. Bazılarına da imza atıyor, diyor ki “Üstünü doldurun nasıl istiyorsanız, götürün.” Bu yiğitçe bir tavırdır. Bunu alkışlamak lazım. Başbakanken yapıyor bunu; Süleyman bey, Çankaya’ya çıktığı zaman da bunu yapıyor, sahip çıkıyor.

Arkadan Sayın Bülent Ecevit geliyor. Kritik bir dönem, Şubat rüzgarlarının estiği bir dönemde geliyor bu insan. Kendisine üst üste brifingler veriliyor. Şimdiye kadar gelmiş devlet adamları içinde çok vardır öyle, hepsini takdirle yad ederiz; fakat o, hakikaten onurlu hareketleri karşısında saygı duyacağımız tavırlar sergilemiştir. Kendisine anlatılan şeylerin pek çoğu karşısında elinin tersiyle itip “Ben bunlarla tatmin olmadım, doğru değil bunlar. Osmanlı döneminde bile yapılmayan şeyler yapılıyor” demiştir. Biz bunları görmezlikten gelirsek nankörlük olur. Şimdi o, devletin başındaki bir insan, aynı zamanda sosyal-demokrat kültürle yetişmiş bir insan. Orayı da biliyor, burayı da biliyor, şurayı da biliyor bu insan. Şimdi bu insan bu mevzuyu sezemeyecek, kendisine alternatifi sezemeyecek de siz kalkıp arkadan arkaya tuhaf tuhaf iddialarda bulunacaksınız; insaf edin, utanın!

Tansu Hanım aynı şeyi yapıyor, Mesut Bey gelip aynı şeyi yapıyor, “Nasıl yapalım?” diyor. Arkadan gelenler aynı şeyi yapıyor; sağdaki aynı şeyi yapıyor, soldaki aynı şeyi yapıyor, herkes aynı şeyi yapıyor; devletin adamları yapıyor, üniversitedeki aydınlar yapıyor.. o aydınlar mülahazalarını kitap haline getiriyor, belki seksen binlere, yüzbinlere varabilecek şekilde yüksek tirajla bu kitaplar değişik yerlere dağıtılıyor. O zaman siz neye devlet diyorsunuz? Sizin eğitim müesseselerinizin yanında olduğu bir şey, o devlet değilse; rical-i devletin yanında olduğu bir şey, o devlet değilse...

Hareketin Beratı

Kaldı ki, bir-iki defa da soru önergesi verilmiştir. Ve bunlar orada olumlu olarak cevaplandırılmıştır. Nerede? “Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir”; işte bu sözün, bu mazmunun temsil edildiği yerde; Büyük Millet Meclisi’nde. Büyük Millet Meclisi’nde “hareketin beraatı” diyebileceğiniz şekilde, “Evet bu, Türk milletinin menfaati ve çıkarları hesabınadır” denmiştir.. o zaman sen hangi devletten bahsediyorsun? Rical-i devletin bu mevzudaki mütalaalarına rağmen, Büyük Millet Meclisi’nin bu mevzudaki mütalaasına rağmen, sen bir yerde şaz şaz konuşuyorsan; kaideye aykırı, kurala aykırı, kanuna aykırı, kanunu temsil edenlere, yürütme organına, yasama organına aykırı konuşuyorsan, kendi durumunu sorgulaman lazım; az insaf edip kendinle yüzleşmen lazım. Dolayısıyla, millete mal olmuş bir hareket gönüllüler tarafından temsil ediliyor, Allah’ın izniyle, sonuna kadar da temsil edilecektir. Falanın, filanın şöyle demesi, hiçbir şey ifade etmez, “Güneş balçıkla sıvanmaz!”

Baskınlarda Neler Bulundu?

Burada antrparantez bir şey daha ifade edeceğim: Bu müesseselerin başına gelen şeylere şahit olmadım. O mevzuda açık, net bir şey diyemem. Ama ister Türkiye’de ister burada, yanıma gelen insanlar defaatle bana anlattılar bunu. Değişik hükümet dönemleri oldu. Yani, bir dönemde belli bir kesimin hükümetin üzerinde de ağırlığı oldu ve bu müesselere karşı ciddi bir takip, teftiş adı altında bir takip bombardımanı yaşandı. Teftişlerde genelde haber verirler, “Geliyoruz, şu konulara bakacağız.” derler. Fakat, gözleri dola dola anlatan arkadaşlar diyorlar ki, “Gece yarısı baskına maruz kaldık. Hatta kızların kaldığı yurtlarda onların dolaplarını didik didik aradılar. Yastıklarının altına baktılar, yatakları kaldırdılar baktılar, ne zaman teftişin yapılacağını bilemedik.” Ve hemen her yerde bu cereyan etti. Bu işin başladığından bugüne kadar belki beş-altı hükümet değişti ve değişik hükümetler döneminde bu bütün şiddetiyle devam etti. Şiddetle geldiler, öfkeyle geldiler, şiddet ve öfke dürtüleriyle, teftişe yakışmayacak şekilde davrandılar, hatta bazen bir kısım münasebetsizlikler de sergilediler.. her şeyi yaptılar. Ama şimdiye kadar, Türkiye’deki milli eğitim kanun ve mevzuatına muhalif hiçbir şey görmediler. Büyük-küçük hiçbir talebenin olumsuz bir ifadesine şahit olmadılar. İfade almalar oldu. Ciddi kontroller oldu, dinlemeler oldu, defterlere bakmalar oldu, bilgisayarlara girmeler oldu, her şey didik didik arandı, hiçbir dönemde olmadığı şekilde arandı; fakat kanuna, mevzuata, demokrasiye, cumhuriyete, laikliğe ters bir kelimenin binde bir parçası kadar bile bir şeye rastlanmadı. O zaman ne diyorsunuz siz? O okullar için de ne diyorsunuz? İşte devlet kontrol ediyor. Devlet teftiş ediyor, devletin okuludur, Milli Eğitim’in kontrolü altındadır.

Bu açıdan, zannediyorum, -başa dönüyorum yine- bazı şaz kimseler, oligarşik azınlık, başaramadıkları bir şeyden dolayı, ya cibilli ruhlarında dine, imana, milli ruha, bizim ruh ve mana köklerimize, milli ruh köklerimize karşı içinde düşmanlık besleyen bazı kimseler hazımsızlıklarından dolayı yapıyorlar veya bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, hiçbir şey vadetmeyen, sadece “Nerede bir villa kapabilirim” hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle yapıyorlar. Onların bu türlü olumlu şeyleri hazmedememelerini gayet normal görmek lazım. Hazımsızlıkları devam ediyor. Benim ağzıma yakışmaz ve siz de o türlü şeyleri bilmiyorsunuz, size de o türlü şeyleri dolaylı yoldan bile olsa telkin ediyor olmak istemem. “Öfkeleri altında kalsınlar, ezilsinler; beyin kanamasında gitsinler” demem, diyemem. Senelerden beri aleyhte can alıcı hasmım gibi davranan, bir tek kelime olumlu bir şey yazmayan insanlar için bile “Bey” dedim. “Paşa” dedim ve Cenab-ı Hak lütfuyla, inayetiyle, hidayetiyle ufuklarını açsın, insanımızın yararına yapılan bu hizmetleri olduğu gibi, kendi derinlikleriyle onlara da göstersin.. dilek ve temennisinde bulundum. O temennimi bir kere daha yeniliyorum.

Soru: Devlete sızmak isteniyor deniyor, buna ne diyebiliriz?

Cevap: Biz o devletin adamlarıyız. Ben Anadolu insanıyım, öz be öz. Kana, deme, damara, kafatasına bağlı bir ırkçı değilim, öyle bir Turancı değilim. Fakat, milletimi aşk derecesinde seviyorum. Bir insanın kendi memleketindeki bazı müesseselere girmesi, bazılarını teşvik etmesi buna sızma denmez ki.. o sızmayı bir dönemde Türk milletinden olmayanlar yaptılar, belli bir dönemde, belli bir yere kadar da geldiler. Şimdiki endişelerinin altında da o var.

Sen bu milletin evladısın, bu milletin bir ferdisin. Her yerde bulunma hakkındır senin. Ama bazıları, evet “bazıları” dolambaçlı yollarla çok önemli, hayatî yerleri tutmuşlar; yani, gelmiş hipofiz bezine oturmuş, milletin görme sinir sistemini baskı altına almışlar, milletin doğru görmesine engel oluyorlar; sizin davranışlarınızı, hareketlerinizi de o paranoyayla, “Efendim, bunlar sızmak istiyorlar.” diyerek yorumluyorlar.

Onlar sızma meselesine öyle kilitlenmişler ki, artık bir yerde kapının zili çalsa “sızma” diyor, kapının tokmağına dokunulsa “bu da sızma” diyor.. sızma, sızma.. sızma paranoyası yaşıyorlar. Bir milletin ferdi, kendi milleti içinde, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer, adliyeye de girer, istihbarata da girer, hariciyeye de girer, askeriyeye de girer... Neden millet girmeyecekmiş buralara? Anadolu insanını sadece Kur’an kurslarına mı bağlamak istiyorsunuz? Yalnızca o mevzuda mı teşvikte bulunalım; “Sadece İmam hatiplere gitsinler” mi diyelim? Hayır, dün dediğim gibi, evvelki gün de dediğim gibi, dün de dedim, bugün de söylüyorum, “Anadolu insanı, Anadolu’da olan her şey onunsa şayet, her yere girme onun hakkıdır, hakkını kullanıyor. Böyle bir hakkı kullanmaya mani olmak haksızlıktır, zulümdür, irtikaptır; geriye teper bu bir gün.. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var; bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

Sesim ulaşsaydı Anadolu’ya bir kere daha bağıracaktım: Çocuklarınızı Kur’an kurslarına koyduğunuz kadar, İmam Hatip’e de koyun; oraya koyduğunuz kadar mülkiyede de okutun.. Anadolu insanına diyorum ben.. oraya koyduğunuz kadar Adliye’de de okutun; yönlendirin her tarafa, çünkü ülke sizin ülkeniz, o müesseseler de sizin müesseseleriniz.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 20 Nov 2012 05:40:31 +0200
Rakipsiz Yarış http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/399-rakipsiz-yaris http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/399-rakipsiz-yaris

Soru: Kur’an’ın has talebelerinin, hem gıpta etmekten hem de insanları gıptaya sevk etmekten uzak kalmaları gerektiği vurgulanıyor. Bu zaviyeden, hayır yarışında önde koşanların, diğer insanların iyilik duygularını coşturmak için zekat ve sadakalarını açıktan vermelerini ve onların cömertlikleri karşısında imrenmekten kendilerini alamayanların halini nasıl değerlendiriryorsunuz?

Cevap: Gıpta; bir insanın, başkasının mazhar olduğu nimetlerin yok olmasını temenni etmeden aynı nimetlerin kendisinde de olmasını istemesi; diğer insanların güzel sıfatlarına ve mazhariyetlerine imrenmesi demektir. Haset ise, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Dolayısıyla, hasette çekememezlik, hazımsızlık ve kıskançlık vardır; gıptada ise, sadece bir imrenme söz konusudur. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehaya), “Mü’min gıpta eder, münafıksa hasede girer” buyurarak, mü’minde olsa olsa bir imrenme duygusunun olabileceğini, münafığın ise sürekli kıskançlıkla kıvranıp duracağını vurgulamıştır.

Mahzursuz Haset: Gıpta (!)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte de, “İki kimseye hasette (gıptada) zarar yoktur: Kendisine bahşedilen serveti Allah yolunda infak eden imkan sahibi ve Allah’ın lutfettiği ilimle amel edip onu başkalarına da öğreten kimse.”  buyurmuştur. Evet, dini güzel öğrenip onu hayatına hayat kılan ve bir irfan kaynağı haline getirdiği ilmiyle diğer insanları da aydınlatan, hem tebliğ hem de temsil yoluyla Kur’an hakikatlerinin samimi tercümanı olan bir insanın haline özenmek, “Keşke ben de bunun gibi olabilseydim; keşke ben de dinimi iyi öğrenip hem kendi hayatımı nurlandırsam hem de onu başkalarına anlatabilseydim!..” demek mahzursuz olsa gerektir. Hatta, bir nefis muhasebesi yapma, kendi halini yeterli bulmama ve dua da sayılabilecek ulvi duygularla dolma açısından böyle bir gıpta faydalı da olabilir. Yine, hem servetle hem de cömertlikle serfiraz kılınan, Cenab-ı Hakk’ın verdiği malı, O’nun yolunda gönül hoşnutluğuyla harcayan ve adeta vermeye doyamayan bir “infak tiryakisi” olan zenginin haline imrenmek ve “Keşke benim de geniş imkanlarım olsaydı da böyle infakta bulunabilseydim. Keşke bir okul da ben yaptırsaydım, ben de yüzlerce öğrenciye burs verebilseydim.” düşüncesiyle o insana gıpta etmek de zararsızdır.

Ne var ki, Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte, imrenmeyi ifade eden gıpta sözcüğü yerine “haset” kelimesini kullanmış ve böylece, gıptanın çekememezliğe hem-hudut bir ruh hâleti olduğunu da nazara vermiştir. Yani, gıpta mahzursuz olsa ve bir ölçüde mübah sayılsa bile, onun sınırı hasede bitişiktir ve gıpta sahasında dolaşmak bir yönüyle şüpheli alanda dolaşmak gibidir. Dolayısıyla, gıptanın sınırı tam belirlenemezse o duygu kıskançlığa ve hasete dönüşebilir. Mesela; bir insan, sözlerini, halini ve tavırlarını çok beğendiği bir arkadaşına imrenir ve ona benzemeyi arzularsa, bunda bir mahzur olmayabilir. Fakat, onun bu mülahazası, “Niye o çok şey biliyor da ben bilmiyorum; neden o, dini güzel anlatıyor da ben anlatamıyorum?” şeklinde bir kıyaslamaya, hatta gizli bir rekâbete doğru kayarsa o zaman haddi aşmış olur.  Artık o, gıpta sahasından çıkmış, haset alanında dolaşıyor; onun imrenme hissi de yerini kıskançlığa ve çekememezliğe bırakıyor demektir.

İşte bu sebeple, Kur’an’ın has talebeleri, çekememezliğe hem-hudut olan ve hasetle arasında sadece ince bir perde bulunan gıptadan da uzak durmalıdırlar. Onlar, haklarında takdir edilenlere razı olmalı, küçük bir his yanılmasıyla da olsa kaderi tenkit etmemeli, hiçkimseyi rakip görmemeli ve güzel sıfatlar açısından kendi kemalât arşlarına ulaşmaya çalışmalıdırlar.

Gece Gelen Erzak Çuvalları

Ayrıca, insanların gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek halde bulunan kimselere düşen bir vazifedir. Bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, ihlas düsturlarını sayarken “faziletfuruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmemek” esasını da zikretmiştir. Evet, her fırsatta şahsî meziyetleri sayıp dökmek, sözü hemen ferdî başarılara getirmek, muvaffakiyetleri kendine mal etmek ve hep önde görünmek de mahzurlu alan sınırında dolaşmak demektir. Çünkü, bunları yapan bir insan, kimse hakkında haset etmese bile, başkalarını kendi hakkında çekememezliğe itmiş ve onların gıpta damarını tahrik etmiş olacaktır.

Bundan dolayıdır ki, bizim kültürümüzde, bir insanın kendi fazilet ve meziyetlerini sayıp dökmesi ayıp kabul edilmiş; ayrıca, iyilikleri gizli yapma anlayışı gelişmiştir. Mesela, sadakalar, başkalarının görmeyeceği ve bilmeyeceği bir şekilde fakirlerin eline ulaşması için götürülüp bazı yerlere bırakılmış; bu düşünceyle her köşeye “sadaka taşları” yerleştirilmiş; muhtaç kimseleri minnet altında bırakmamaya, onları incitmemeye ve hasede sevk etmemeye azamî gayret gösterilmiştir. Sadakayı verenle onu alan arasına vakıflar gibi aracılar konmuş, bu sayede hem fakirlerin mahcup olmaları ve zımnî bir başa kakma tavrına maruz kalarak incinmeleri önlenmiş, hem de zenginlerin riyaya düşmelerine ve böbürlenmelerine meydan verilmemiştir.

Evet, dinimizde nafile ibadetlerin ve sadakaların gizliliği esastır. Peygamber Efendimiz, “Cenab-ı Hak, ne ‘desinler’ diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş delisi mürâîden, ne de iyiliğini başa kakıp duran mennândan hiçbir şey kabul etmez!” buyurmuştur. Hayır ve hasenâtı gizli yapmak ve sadakayı kimseye göstermeden vermek gösterişten ve “desinler”e iş yapma mülahazasından kurtulmak için iyi bir yoldur. Bizim dünyamızda, gizlice iyilik yapıp, yardım ettiği fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur. Seleflerimizden bazısı, sadakasını bir fakirin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşarak; kimisi, uyumakta olan bir muhtacın cebine para koyarak; bir başkası da, sırtındaki yardım çuvalını bir kapının önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolarak infakta bulunmayı tercih etmişler; riyadan, süm'adan ve minnet altında bırakmaktan son derece sakınmışlardır.

Bir menkıbede anlatıldığına göre; bu fedakar ruhlardan biri de, Peygamber Efendimizin torunlarından olan İmam Ali Zeynülabidîn’di. Kendisini Allah’a kulluğa adamış bu insanın yaşadığı dönemde halkın arasında pek çok fakir, kimsesiz ve bakıma muhtaç insan vardı. Bunların çoğu, ihtiyaçları olan yiyecek, içecek ve giyecek eşyaların bir gece vakti kapılarının önüne konmuş olduğunu görürlerdi. Senelerce kimin getirdiğini bilemedikleri bu eşyaları –bir taraflarına iliştirilen ‘helâldir’ pusulasına da güvenerek– kullanmışlardı. Yıllardan sonra bir sabah, kapıların önü boş kalmıştı. O gece hiçbir muhtacın eşiğine erzak çuvalı bırakılmamıştı. Herkes bunun sebebini merak ediyordu ki, o sırada “İmam Ali vefat etti.” diye bir ses duyuldu. Hak dostunu yıkayan, defin için hazırlayan gassal, imamın sırtına el vurunca kocaman bir nasırın varlığını görmüş ve su yerine onu gözyaşlarıyla yıkamaya başlamıştı. Zira o koca İmam tam yirmi yedi sene fakire fukaraya çuval çuval yardım taşımıştı sırtında. Taşıdığı yüklerden dolayı sırtı nasır bağlamıştı. Fakat, o ölene kadar bundan kimsenin haberi olmamıştı. Kimsenin haberinin olması da gerekmezdi; çünkü, asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmaktı ve her şeyi bilen Allah, bir gece vakti sırtında erzak çuvalı taşıyan Zeynülâbidin’in halini de görüyor ve biliyordu.

İşte, o ve onun gibiler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemiş ve kulluk kulvarında rekabetsiz yarışmayı seçmişlerdi. Dolayısıyla, kendileri gıptaya ve hele hasede hiç girmedikleri gibi, başkalarının gıpta damarını tahrik etmemeye ve yaptıkları yardımlara riya, süm’a, minnet ve eza bulaştırmamaya da çok dikkat etmişlerdi. Onların yürüdüğü yol, dinî hayatta, ahirete yatırım yapmada ve Allah rızasını kazanmada yarışma duygusu diyebileceğimiz “tenâfüs” yoluydu.

Hedef Sonsuzluk Şerbeti

Gıpta manasına da gelen “tenâfüs” kelimesi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma demektir. “Felyetenâfesi’l-mütenâfisûn - İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifîn, 83/26) mealindeki ayet de hayırda yarışmaya teşvik anlamıyla bunu ifade etmektedir. Yani, bu dünyanın cazibedar güzelliklerini elde etmek için birbirini kırarcasına mücadele eden insanların, aslında ebedî huzura kavuşmak ve sonsuzluk şerbeti içmek için yarışmaları gerektiğini belirtmektedir.

Tenafüs yolunda ve hayır yarışında gıpta ve hasede açık bir rekabet söz konusu değildir.  Çünkü, bu yarışta herkes kendi rekorunu kırmakla vazifelidir ve her fert onun için takdir edilen olgunluk eşiğine ulaşmaktan sorumludur. Aynı zamanda, bu yarışta herkes birbirinin yardımcısıdır. Zira, her fert, şahs-ı mânevînin bir âzâsıdır. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, bütün mü’minler “Sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (aleyhissalatü vesselm) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeler”dir. Öyleyse, her mü’minin cehd ve gayreti, üzerinde bulundukları geminin sahile doğru hareketine yardımcı olmakta ve hem fert hem de umum hesabına kâr olarak yazılmaktadır.

Evet, tenafüste, taksim edilen amellerin yerine getirilmesi neticesinde herkesin hesabına kaydedilen paylaşılmış bir hayır mevzubahistir. Yine, Üstad hazretlerinin sözleriyle ifade edecek olursak diyebiliriz ki; Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. Ne kadar kuvvetli eller yardıma koşarsa, o defineyi omuzunda taşıyanların daha ziyade sevinmeleri ve memnun olmaları icap eder. Yardıma gelen güçlü insanları kıskanmak şöyle dursun, onların kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini, tesirlerini ve yardımlarını ciddi bir muhabbetle alkışlamaları gerekir. Aksi halde, yardım etmek isteyen o insanlara rekabetkârâne bakılırsa, o işin ihlası kaçar ve beklenen netice elde edilemez.

Dolayısıyla, Kur’an’ın has talebeleri asla haset etmez, hasete sınır komşusu olan gıpta alanında da dolaşmaz; ama tenafüste bulunur ve hayırda yarışırlar. Yani, herbiri diğerini mübarek bir yardımcı olarak görür ve herkes kendi hakkında takdir edilen ve elinden gelen bir işi tamamlamaya bakar. Mesela; i’la-yı kelimetullah hizmeti yapılırken, bir insan, hoş bir ses ve samimi bir edayla Kur’an tilavet ederek kalbleri yumuşatır; diğeri, güzel bir na’t okuyarak gönülleri coşturur ve bir başkası da arkadaşlarından geri kalmaz, birkaç ibretlik söz söyleyerek diğerlerinin hazırladığı atmosferi dini anlatma adına değerlendirir. Görüleceği üzere, işler bölüşülür, herkes kendi vazifesini eda eder ve sonunda yine herkes kazanır; bir paylaşma söz konusu olur. Başlangıç itibarıyla, o işin kime ait olduğu belli değildir; mesele sadece bir fert üzerine bina edilmemektedir; o işe herkes iştirak etmekte ve her insan taşın altına elini koymaktadır. Herkes yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışmakta, ortaya bir insanın tek başına elde edemeyeceği bir netice çıkmakta ve elde edilen semere umumun malı olmaktadır. Zaten Kur’an-ı Kerim de böyle bir yarışa teşvik etmekte ve “Öyleyse durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.” (Maide, 5/48) demektedir.

Örnek Olmak ve Teşvik Etmek İçin

İşte, böyle bir hayır yarışında, dost ve arkadaşların iyilik duygularını harekete geçirmek için sadaka gibi yardımların açıktan yapılması da efdaldir. Zira, insanların atâlet ve lâkaytlıkla me’yusiyet içinde kıvrandığı bir anda, cömertlik hisleriyle dolup şevk ve gayretle salih ameller işleyenler çevrelerindeki kimseleri de çalışmaya ve güzel işlere sevk etmiş olurlar. Nitekim, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehaya) “Sadakayı gizlice vermek, açıkça vermekten efdaldir. Ancak, başkalarının örnek almasını ve onların da amel-i salihte bulunmasını isteyen bir kimse için açıkça vermek daha faziletlidir.” buyurmuştur. Evet, dost ve arkadaşlarının nazarlarını da ahiretin yamaçlarına çevirmek isteyen bir insan, açıktan bir hayır yaptığı zaman, onları da sevap kazanmaya teşvik etmekten başka bir maksat taşımaz. Farz olan zekatı da açıkça vererek, hem ilâhî emre uyar hem de başkalarına da bu vazifeyi hatırlatır.

Kur’an-ı Kerim, “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 2/274) buyurmakta; herhangi bir muhtaç gördüğü vakit, hiç gecikmeksizin onun ihtiyacını gideren kimseleri takdir etmekte ve bütün müslümanları hayırlı işler peşinde koşmaya özendirmektedir.

Rivayetlere göre; Hazreti Ebu Bekir efendimiz kırkbin dinarın onbinini gece, onbinini gündüz, onbinini gizli, onbinini de açıkça olmak üzere bir günde tasadduk etmiş ve bu ayet onu takdir sadedinde nazil olmuştur. Yine, Hazreti Ali efendimizin sadece dört dirhem gümüşü varken, onun birini gündüz, birini gece, birini açıkça, birini de gizlice fakirlere dağıttığı nakledilmektedir. Ayet-i kerime özellikle bu iki sahabe efedimize işaret ediyor olsa bile, kelam-ı ilahînin hükmü umumîdir ve merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, buradaki infak farz, vacip ve nâfile olmak üzere her çeşit infakı içine almaktadır. Dolayısıyla, öyle bir zaman gelir ki, din ve vatan uğrunda bütün mal varlığının infakı gerekir ve öyle bir seferberlik anında herkesi teşvik için açıktan infak etmek daha iyidir. Allah yolunda canın bile feda edilmesi gereken öyle zaman dilimleri olur ki, o durumda insan bütün varlığını infak etse sezâdır. Özellikle, millete rehber olma konumunda bulunanların, yüce hakikatler uğrunda fedakarlık yapmayı avama da öğretmek için mal varlıklarının çoğunu infak etmeleri ve bunu açıktan açığa yapmaları mahza hayırdır ve hatta bir görev bile sayılabilir.

Bir Avuç Hurma da Olsa...

Bu hususta da en güzel örnekler sahabe efendilerimizdir: Abdullah b. Mesud hazretleri der ki: Sadaka ayeti nazil olunca hepimiz Allah yolunda tasadduk edecek bazı şeyler bulma arayışına koyulmuştuk. Öyle ki, hamallık yapıp az da olsa para kazanarak infakta bulunmaya çalışıyorduk. Çarşıya-pazara gidip sırtımızda eşya taşıyor, ücretini alır almaz da, “verenler” arasına dahil olmak için Efendimiz’in huzuruna koşuyorduk. Yine bir gün Efendimiz ensâr ve muhacirînin himmetine baş vurdu. Ya bir yere seriyye gönderecekti de ordunun teçhizi için yardım istiyordu ya da  çölden gelen fakir insanları doyurmak ve onların ihtiyaçlarını görmek için “verin!” diyordu. Peygamber Efendimiz’in teşvikleri karşısında Hazreti Abdurrahman b. Avf, her zamanki civanmertliğiyle seslendi; “Ya Rasûlallah!” dedi, “Bende dört bin dirhem var, kabul buyurunuz.” Efendimiz çok memnun kalmış ve ona hayır duada bulunmuştu. Hem Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şevk veren sözlerini duyan hem de cömert insanların büyük fedakarlıklarını gören herkes bu hayır yarışına katılmak istiyordu. Mal-mülk sahipleri böyle bol bol verirken, imkanları geniş olmayanlar da az da olsa verebilecekleri bir şey arıyorlardı. Bunlardan birisi de ensardan fakir bir müslüman olan Ebu Akîl idi. Onun iki avuç hurmadan başka bir şeyi yoktu. Fakat, öyle de olsa adını “hayırda yarışanlar” arasında yazdırmalıydı; elindeki hurmanın bir avucunu ailesine ayırdı, diğerini de himmet mallarının içine kattı.

Evet, Allah’ın rızasını kazanma çok hoş ufuktur; onu “i’lâ-yı kelimetullah” ile yakalama pek kutsal bir vazifedir ve o hususta rekabetsiz yarışma da çok güzel bir iştir. İnsan rızaya kilitlenirse, hasetten fersah fersah uzak durur, gıpta mülahazalarından bütün bütün kaçınır. Kendi hakkında takdir edilenlerle yetinir ve içinde bulunduğu şartların izin verdiği ölçüde hayır yarışını sürdürür. Allah’ın rızasını hedefleyen samimi bir mü’min, ümniye ve kuruntuların adamı değildir; o “imkanım olsaydı, elimden gelseydi” bahanelerinin ardına sığınmaz; Allah ne kadar imkan vermişse, işte o kadarıyla, yapabileceği her şeyi yapar ve kendine bahşedilen nimetlerin şükrünü bu şekilde eda ederek sonraki ihsanlara davetiye çıkarır. Kendisi gıptadan uzak kaldığı gibi başkalarını gıptaya sevketmekten de sakınır. Hedefinde sadece Cenâb-ı Hakk’ın rızası olduğu için, gerekirse iki adım geriye gider; icap ederse bir adım öne çıkar. Yaptığı bir işi başkalarının desteğiyle meydana gelmiş ya da tamamen başkaları tarafından gerçekleştirilmiş gibi göstermek rıza-yı ilahîye daha muvafık geliyorsa, bu defa meseleyi o şekilde ortaya koyar. Onun için sadece vazifenin gereğinin yapılması önemlidir; onu yapanın kim olduğu ise bahse değmeyecek kadar önemsizdir. Konuşulan hakikat olduktan sonra onu kim seslendirirse seslendirsin mühim değildir; hak ve hakikat muzaffer ise zaferi kazandıranlar arasında kendi adının anılıp anılmaması müsavîdir. Çünkü o, kaptanlığını Allah Rasûlü’nün yaptığı bir gemide hizmetçidir; Rasûlüllah’ın gemisi Darüsselam’a ulaştıktan sonra o gemide bulunan herkesin sahil-i selamete çıkacağı da şüphe götürmez bir gerçektir.

İşte, bu mülahazalara bağlı bir mü’minin haset, kıskançlık ve hatta gıpta ile alakası olmayacaktır. O, riya ve süm’anın semtine de asla uğramayacaktır. Hayır yarışında önde yürürken, diğer insanların iyilik duygularını coşturmak için imkanları elverdiği ölçüde açıktan infakta bulunduğu anlar olduğu gibi; bir muhtaç gördüğünde gece gündüz demeden hemen onun ihtiyacını gidermeye koştuğu ve bunu yaparken de muhatabını minnet altında bırakmamak için kendini tanıtıp bildirmemeye özen gösterip gizliliği tercih ettiği zamanlar da olacaktır.

Soru: “Bir sene boyunca şu kadar öğrenciye burs vereceğim, hayır yarışına şu kadar bir infakla dahil olacağım?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktarı mutlaka infak etmesi gerekir mi? Yerine getirilmeyen vaadlerin hükmü nedir?

Cevap: Verilen sözde durma ve ahde vefalı davrama İslam ahlakının en önemli esaslarından biridir. Cenâb-ı Hak, pek çok ayet-i kerimede vaade vefalı olmayı ilahî bir ahlak olarak anlatmakta ve “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 17/34) diyerek bizi de verdiğimiz sözlerin gereğini yapmaya çağırmaktadır.

Verilen sözden ve yapılan ahidden dönmek bir nifak alâmetidir. Buhârî ve Müslim gibi en sahih hadis kaynaklarında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, vaad edip söz verdiğinde sözünden döner ve kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder” buyurmaktadır. Bazı rivayetlerde bunlara dördüncü bir madde daha eklenmekte ve “Kavga ettiğinde haktan sapar, düşmanlıkta aşırı gider” denmektedir.
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehaya) bir başka hadis-i şerifte de, “Vaad borçtur. Sözünde durmayana yazıklar olsun!” duyurarak vaade vefalı olmamız ikazında bulunmuştur.

Verilen Söz Borçtur

Allah’ın rızâsını kazanmak için, malının belli bir miktarını infak etme sözü veren insan, onu kendi nefsine vâcib kılmış sayılır ki, onun bu sözü bir yönüyle nezir (adak) kategorisinde değerlendirilir. Bir şeye nezreden insan, Allah ile bir nevi sözleşme yapmış olur. Dolayısıyla, nezrini îfa etmesi, yani, kendi nefsine vâcib kıldığı şeyi yerine getirmesi onun için bir borçtur.

İslam alimleri, hem borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşyayı, yani ölçü ve tartı ile belirlenip benzeri ile ödenebilen şeyleri, hem de bir insanın ödemeyi taahhüt ettiği miktarı “borç”  tarifi içinde ele almışlardır. Dolayısıyla, “Şu zaman içinde şu kadar öğrenciye burs vereceğim, şu kadar infak edeceğim?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktar, onun üzerine borç olur ve mutlaka o miktarı ödemesi gerekir.

Hadis-i şerif'te, bir an önce borcunu ödeme imkanına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmiştir. Borcunu hiç ödemeyen insana gelince; yine en güvenilir hadis kitaplarında, Rasûlüllah Efedimiz’in borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmadığı rivayet edilmektedir: Bir gün bir cenaze getirilir. Allah Rasûlü “Onun borcu var mıydı?” diye sorar. “Evet iki dinar borcu vardı” cevabını alınca, “Arkadaşınızın namazını siz kılınız” buyurur. Bunun üzerine, Ebû Katâde hazretleri, “O iki dinarı ben yükleniyorum,” der ve Peygamber Efendimiz ancak o zaman o adamın namazını kılar. İşte, tek başına şu hadise bile bir borcu ödeme hususunda ne denli hassas davranılmasını gerektiğini gösteren çok önemli bir ikazdır.

Sahabe efendilerimiz borç karşısında bu hassasiyeti her zaman ortaya koymuşlardır. Mesela, vefatına sebep olan hançer darbesini aldığı zaman Hazreti Ömer’in ilk söylediği sözlerden biri de “Bakın bakalım, malım borcumu ödemeye yetecek mi?” sözü olmuştur. “Şayet, yetmeyecekse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten alıp borcumu ödeyin!” vasiyetinde bulunmuştur.

Öyleyse, herkes vaadinin ardında durmalı, sözünü yerine getirmeli ve taahütte bulunduğu miktarı mutlaka ödemelidir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 20 Nov 2012 05:31:41 +0200
Hasbî Ruhlar ve Maaş http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/377-hasbi-ruhlar-ve-maas http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/377-hasbi-ruhlar-ve-maas

SORU: “Hizmette önde, ücrette geride olmak” düsturunda zikredilen “ücret” kavramına neler dahildir? Bizim için birer imtihan vesilesi olan ücretler nelerdir?

CEVAP: Ücret; karşılık, mükâfat, çeyiz, mehir manalarına gelir ve çoğulu "ücur" dur. Bir terim olarak ise; yapılan bir iş için belirlenen bedel, sa’y ve gayretin karşılığı demektir. Fıkıh ıstılahında, bir hizmet akdiyle bir ücret karşılığında meşrû olan bir işi yapmak üzere emeğini kiraya veren ve günümüzde ücretli, emekçi ya da işçi diye isimlendirilen kişiye de “ecir” denir.

Yapılan işin türüne ve çeşidine göre ücret de değişir. Bir insan, bir başkasıyla ortak çalışıyorsa, o ortaklıkta hissesine düşen kâr, onun ücretidir. Bir işçi iş sözleşmesinde belirlenen miktar kadar ücret elde eder. Bir hammal da sırtında taşıdığı yükün ağırlığınca ve gideceği yerin uzaklığına göre takdir edilen bir bedel alır ki onun ücreti de o bedeldir. Terzi ve ayakkabıcı gibi meslek erbabı, verilen işi yaptıktan sonra o işin bedelini hak etmiş olur ve alırlar. Önceden tayin edilen bir anlaşma süresi içerisinde, belirlenmiş bir ücretle sadece bir işveren için çalışan kişiler de vardır ki, bunlar tek işverene bağlıdır ve o süre içerisinde iş olmasa da ücretlerini alırlar. Devlet memurları da bunlara dahildir. Memurların aldığı ücrete “maaş” denegelmiştir ki, bu kelime de Arapça asıllıdır; “geçim” ve geçime esas teşkil edecek bir miktar manasına gelmektedir. Herhangi bir devlet müessesesinde çalışan bir memur bütün mesaisini oraya verdiği için bir manada zamanını satıyor ve ücret olarak onun karşılığını alıyor demektir.

Amel ve ücret, sa’y ve sermaye konusu, sosyal ihtilaller tarihine girmiş çok önemli bir meseledir. Nitekim; Bediüzzaman Hazretleri, “Şu âlemin ihtilâli nedir?” sorusuna “Say'in sermaye ile mücadelesidir.” diye cevap vermiştir. Zenginlerin, ücret mukâbilinde fakirleri kendilerine hizmetçi yapmalarının, yani, sermaye sahiplerinin ehl-i sa'yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmelerinin büyük ihtilallere sebebiyet verdiğine dikkat çekmiştir. Evet, sosyalistlik ve bolşeviklik sûretinde, önce Rusya'yı perişan eden, sonra da bütün dünyaya yayılan emek-sermaye kavgası zengin-fakir arasına öyle bir kin ve nefret sokmuştur ki, sabahtan akşama kadar on kuruşluk bir ücret için çalışıp didinen fakir insanların kalbine, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazanan sermaye sahiplerine karşı kin duygusu yerleşmiş, her yerde halk ayaklanmaları baş göstermiş ve bu şekilde başlayıp devam eden sınıf kavgaları senelerce sürmüştür.

İslâm toplumunda ecirlerin sömürülmesi mümkün değildir. İşçinin emeğinin karşılığı olan ücretin tam olarak ve zamanında ödenmesi dinimizin çok önem verdiği bir husustur. İslam, işçiyi korumak amacıyla sermaye sahiplerine bazı emir ve yasaklar getirmiş; mesela Kur’an-ı Kerim “Ölçü ve tartıyı tam yapın. İnsanlara mal ve ücretlerini eksik vermeyin.” (A'raf, 7/85) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, iş sözleşmesinde ücretin miktarının belirlenmesini ve bir işçinin daha teri kurumadan ücretinin ödenmesini emretmiştir.

Aslında, devlete ve millete ait işlerin, İslâm'ın ilk yıllarında olduğu gibi gönüllü olarak yapılması ve maişet için başka gelir vesileleri bulunması daha makbul bir yoldur. Hadd-i zatında her memur “Bu ülke benim ülkem, bu ülke için çalışmak da vazifem. Ben, yaptığım şu iş vesilesiyle milletime hizmet etmiş oluyorum; dolayısıyla, hizmetime karşılık herhangi bir ücret almayı da ayıp sayıyorum. Milletime hizmet ederken maaş da ne demek?” anlayışıyla çalışmalıdır. Fakat, kendini bir yere ve bir işe bağlayan, mesela kışlaya, adliyeye, emniyete, kaymakamlık ya da valilik dairesine sabah girip oradan ta akşam çıkan ve sürekli oradaki vazifesini düşünen bir insan, başka bir yerde daha çalışıp ailesinin geçimini sağlamaya asla vakit ve imkan bulamayacaktır. Dolayısıyla bir işe kendini adamış insanlara hayatlarını idame ettirebilecek ve başkalarına el açmayacak kadar bir ücret takdir edilmesi zaruridir.

Bu sistem insanların dine ve imana en safiyane hizmet ettikleri dönemlerde bile bir esas olarak ele alınmış ve uygulanmıştır. Cenab-ı Allah, ganimet mallarının müslümanlara taksimini meşru kılmış; hatta, ganimetin beşte birinin Allah hakkı için ayrılmasını emretmiştir (Enfâl, 8/41).  Alimler, ganimetten pay verilecekler arasında Cenab-ı Allah’ın da sayılmasını, “teberrük” şeklinde anlamışlarsa da, burada müslümanların ganimet ya da o tür bir ücret alma hususundaki tereddütlerini kırmak için Cenab-ı Hakk’ın adeta “Ben de bir pay alıyorum” iması ve tenezzülât-ı ilâhiye söz konusudur. Ganimet taksimi ve bir ücret tayini Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) döneminde de, Raşid halifeler devrinde de uygulanmıştır. Vergi memurlarına, mülkî idarecilere ve kadılara maaş verilmiş; dahası, -Mevlâna Şiblî hazretlerinin Asr-ı Saadet serisinde anlattığına göre- Hazreti Ömer zamanında, davalı ve davacılar tarafından yapılabilecek rüşvet tekliflerine iltifat etmemeleri için kadılara çok yüksek bir ücret verilmeye başlanmıştır. Bir zaruret ve bir ihtiyaç bu şekilde giderilmiş; insanlar başkalarına el açma durumunda bırakılmamıştır.

Dini Hizmetler ve Ücret

Şu kadar var ki, ibâdetler ve muâmeleler konusunda Allah'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak bir tâat olduğu gibi, Kur'ân-ı Kerîm okuma ve okutma, dinî ilimleri öğretme, imamlık, müezzinlik, müftülük ve vâizlik gibi meslekleri îfa etme de birer taattır; dolayısıyla bunlara karşılık ücret alınıp alınamayacağı hususunda görüş ayrılıkları olmuştur. İlk dönem fukahası bu hizmetlere bedel hiçbir ücret alınamayacağı hükmünü verse de “Müteahhirun devri” de dediğimiz  genelde hicrî üçüncü asırdan ve özellikle de beşinci asırdan sonra gelen âlimler Kur'ân-ı Kerîm eğitimi ve öğretiminin para karşılığı yapılabileceğine fetva vermişlerdir. Daha sonra bu fetvaya imamlık, müezzinlik, vaizlik ve müftülük gibi hizmetler de eklenmiştir. Çünkü, zamanla herkes kendi geçim derdine düşünce bu işleri ücretsiz yapabilecek insanlar azalmış ve dini hayatın zayi olması ihtimaline binaen böyle bir uygulama başlatılmıştır.

Gönül ister ki, Kur’an öğretilirken de, imamlık yapılırken de, hadis gibi dini ilimler okutulurken de hiçbir karşılık beklenmese, ücret alınmasa.. çünkü, dini anlatmak ve dinin emirlerini öğretmek Peygamberlik mesleğidir; Peygamberlik mesleğinde de ücret talebi söz konusu değildir. Fakat, bir insan, başka türlü geçimini temin etme imkanı bulamayacaksa, ailesine ve çocuklarına haram ya da şüpheli şeyler yedirmesi söz konusu olacaksa, o zaman, yaptığı iş dine hizmet bile olsa ihtiyaç miktarı bir ücret almak zorundadır. Evet, asıl arzulanan ve daha faziletli olan dine ve millete hizmet yolunda ücretsiz çalışmaktır; ama bu, ücreti bütün bütün nefyetme demek de değildir. Ücreti tamamen kaldırırsanız, arzu ettiğiniz şekilde bir iş ortaya koyamazsınız. Çünkü insanların çoğu "Ben sizden bir ücret beklemiyorum, benim ücretim âlemlerin rabbi Allah'a aittir" (Şuarâ sûresi, 26/109) mealindeki âyetin işaret ettiği Peygamber istiğnasını kavrayacak ve ona göre yaşayacak kıvamda değildir.

Evet, ücretsizlik ve beklentisizlik Peygamberlik mesleğinin şiarıdır.. çok çalışma, hep koşturma, sürekli sa’y etme, zahmet çekip meşakkatlere katlanma, hayatı istihkar ederek ölüp ölüp dirilme ama bütün bunlara bedel hiçbir şey istememe Peygamberlik mesleğinin hususiyetidir. Kur’an-ı Kerim’de Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah'ın salat ve selamı Efendimizin ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.) efendilerimizin hep aynı cümleyi tekrar ettikleri ve aslında bu sözün bütün peygamberlerde bulunan aynı duygu ve düşünceyi yansıttığı ifade edilmektedir. Hepsinden yükselen ses, “Bu hizmetten dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemin’dir.” sadâsıdır. Onların herbiri kendi dönemleri itibariyle bu duyguda olan insanların prototipi olduğundan umumun kanaatini seslendirmişlerdir. Tebliğ insanı, yaptığı bu kudsî vazife karşılığında hiçbir ücret talep etmemelidir. Bu ücret, ister maddî ister manevî olsun, mutlak surette ihlâs ve samimiyete gölge düşürür. İhlas ve samimiyete gölge düştüğü zaman da, o işin tesiri kırılır. Hatta değil maddî ücret karşılığında tebliğ yapılması, yapılmakta olan tebliğden manevî bir haz ve lezzet alınmasının dahi, tebliği samimi olmaktan çıkaracağı endişesi taşınmalıdır.

Hazreti Üstad, hediye kabul etmemesinin sebeplerini anlatırken Yâsîn suresinde anlatılan ve beklentisizliğe dikkat çeken bir mübarek Zat’ı da yâd eder: Hazreti Mesih'in havarileri, bazı rivayetlerde Antakya olduğu söylenen yere gittiklerinde, zamanın idarecileri hemen onların hapsedilmelerini isterler. Havarilerin hapsedildiğini duyan Habib-i Neccar koşa koşa onların yanına gider ve ilgililere hitaben, “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun..” (Yâsîn, 36/21) der. Kur’ân bu âyetle, bir tebliğ ve temsil insanının iki özelliğini nazara vermektedir: Birincisi, tebliğcinin önce kendisinin hidayette olması; ikincisi ise, yaptığı vazife mukabilinde kimseden bir şey istememesidir.

O Bütün Hizmetlerde En Öndeydi

Demek ki, inandırıcı olmanın referansı, beklentisizliktir. Karşılığında bir bedel alınan şey samimi olmaktan nisbeten uzaktır. Bu hususa da değinen Üstad hazretleri, “Hattâ muhabbetin de ihlâsla bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder.” demiş; bir zatın, bu ihlâslı muhabbeti, “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünkü, mukabilinde bir mükâfat, bir sevap istenilen muhabbet zayıftır, devamsızdır.” diyerek tarif ettiğini ve hâlisâne muhabbetin karşılıksız olması gerektiğini söylemiştir. Ona göre, halis muhabbete tam mânâsıyla anneler mazhardırlar. Hatta bu “anne” sözü öyle şumullü ve öyle umumîdir ki, yırtıcı arslandan alın da tavuğa kadar.. bütün hayvanlar âlemindeki anneler de bu muhabbetten nasiptardır. Bu nasipten dolayıdır ki, onlar yavruları için ölür ölür dirilirler ve karşılığında da hiçbir şey beklemezler. Annelerin, evlâtlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat ve bir rüşvet istemediklerine delil ise, hayatlarını bile onlar için feda etmeleridir. Onlar, evlatlarına bakar, onları büyütürler; sonra bir gün gelir, o yavrular annelerini de tanımıyormuşçasına çeker gider ve kendi başlarınının çaresine bakarlar. Fakat, anne onlara sitem bile etmez. İnsanî validelerde şuur, his ve zihin olduğundan, mâzî ve sergüzeşt-i hayat orada depolanıp arşivlendiğinden, onlar yer yer çocuklarına minnet edebilir; “Ben seni ne zorluklarla büyüttüm; senin için geceler boyunca uykusuz kaldım” gibi şeyler diyebilirler. Bu hususta, hayvanî validelerin muhabbeti daha samimi ve daha hâlisânedir; onlar hiç minnet etmezler. İşte, bu katışıksız, samimi, halis ve beklentisiz muhabbete “şefkat” diyor, bütün anneleri birer “şefkat kahramanı” olarak yad ediyor ve şefkati mesleğimizin de bir esası sayıyoruz.

Enbiyâ-ı îzâm efendilerimiz ücret istememiş, karşılık beklememişlerdir ama her zaman vazife başında, hizmette önde ve her hayırlı faaliyetin bizzat içinde olmuşlardır. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı bunun örnekleriyle doludur: Hazreti Mikdad, Uhud Savaşı’nda herkesin dağıldığı bir esnada, düşman saldırıları karşısında Allah Rasûlü’nün bir adım olsun geri gitmediğini anlatır. “Allah’ın arslanı” lakabıyla tanınan şecaat kahramanı Hazreti Ali, “Biz savaşın kızıştığı, gözlerin yuvalarından fırladığı zamanlarda Rasûlullah’ın arkasına sığınır, o sayede korunurduk.” der. Huneyn Savaşı’na bakarsanız bu sözün en güzel misalini görürsünüz: Savaşın kargaşası içinde Rasûlullah vadinin sağ tarafına doğru çekilir. Bazıları bunu bir geri çekilme gibi değerlendirir; oysa, o bir savaş taktiğidir; bozguna uğramış gibi bir tavır sergilenip düşman bir çember içine alınmıştır. Karşı cephenin askerleri zafer sarhoşluğuyla koşarken Allah Rasûlü müslümanlara, "Nereye gidiyorsunuz ey insanlar! Yalan yok, ben Rasûlullahım; Ben Abdülmüttalib’in torunu, Abdullah’ın oğlu Muhammedim" diye seslenir, Hazreti Abbas’ın da halkı çağırmasını ister. Hazreti Abbas “Ey Akabe'de biat eden Ensar, gelin! Ey Rıdvan ağacı altında Rasûlullah’a söz veren Muhacirler, dönün! Muhammed buradadır! Nereye gidiyorsunuz?" diye haykırınca Ashab efendilerimiz “Lebbeyk yâ Rasûlallah” diyerek koşup O’nun çevresinde toplanırlar. O, “İşte ocak şimdi kızıştı” buyurur, yerden bir avuç toprak alıp düşmanların üzerine fırlatır; saldırıya geçilirken yine en önde O vardır.

İnsanlığın İftihar Tablosu, orada önde olduğu gibi hizmetin her çeşidinde her zaman önde bulunmuştur. Bundan dolayı da, bütün tehlike dolapları herkesten önce O’nun başında dönüp durmuştur. Kur’an-ı Kerim, müslümanlar hakkında kurulan komploları âdetâ Efendimiz’e tahsis etmiş ve şöyle demiştir: “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, ya da seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da onların tuzaklarını başlarına çevirecek şartları halk ediyordu. Allah tuzak kuranların tuzaklarını bilen ve onlara kendi komplolarıyla cevap verenlerin en hayırlısıdır. (Enfal, 8/30) Görüldüğü üzere, elini kolunu bağlayıp zindana atma, öldürme ya da belde dışına sürme gibi mekrin değişik dalga boyundaki zuhurları olan bütün komplolarda gayr-i sarih mef’ul Efendimiz’dir; bütün planlar onun üzerine yapılmıştır. Çünkü, O bütün hizmetlerde en öndedir; O’na karşı kurulan bir tuzak aynıyla din ve dava aleyhine hazırlanan bir komplodur.

Peygamberlerin Yolu

Şefkat Peygamberi, hizmette önde olsa da hiç ücret beklememiş; “Sizin için şunu yaptım, bunu ettim” dememiştir. Ashabı için nasıl büyük bir nimet olduğunu ifade ettiği anlar bile sayılabilecek kadar azdır ve Huneyn ganimetlerinin dağıtımından sonraki konuşmasında olduğu gibi o türlü hatırlatmaları da bir problemin önünü almak ve Ashabı teyakkuza davet etmek içindir. Bildiğiniz gibi, Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, halbuki en fazla payı da onlar alıyor.” demişlerdi. Bunu söyleyenler birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü, Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. İşte orada kendisinin nasıl bir nimet olduğunu hatırlattı: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında da Ensar topluca “Evet, evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’nedir!” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı. Böylece o fitnenin de önü alınmıştı.

Peygamber Efendimiz’in yaptığı iyilik, insanlara doğru yolu göstermek ve Cennet’i kazandırmaktır.. kâinatın çehresine nur saçıp varlığın doğru okunmasını sağlamaktır.. tekvînî emirlerin dilini çözüp te’vile ve yoruma hazır hâle getirmektir.. hayatın gâyesini öğreterek insanları kaostan kurtarmak ve kurtuluş vesilelerini talim buyurmaktır.. beşerin geçeceği yolları nurlandırmak ve onları ebedî saadete açılan koridora ulaştırmaktır. Rasûl-ü Ekrem, insanlığa, hususîyle de kendi muasırlarına bunların hepsini, Allah’ın izniyle, bilvasıta lutfetmiştir ve karşılığında da asla “Ben size şunu yaptım, bunu ettim” dememiştir. Çünkü, Peygamber Rahmânî’dir; “yaptım, ettim, kurdum, eyledim” sözleri ise şeytânîdir. “Benim ilmim, benim tecrübem, benim gayretim ve benim başarım” lafları şeytanın hırıltılarıdır. Kutlu Nebî, böyle şeyleri hayaline ve rüyasına bile misafir etmez; çünkü O, beklentilerden, hak iddialarından ve bedel arayışlarından uzak insandır.

Nitekim, Yüce Allah, Peygamber Efendimiz’e de, “De ki: Sizden bu hizmetim için hiçbir ücret istemiyorum, ücret sizin olsun! Benim ücretim yalnız Allah’a aittir ve O, her şeye şahittir.” (Sebe', 34/47) buyurarak, nübüvvetin ulvî ve ilâhî yönünü nazara vermiştir. Bu beklentisizliğin neticesidir ki, Allah Rasûlü, İslâm'ı tebliğden vazgeçmesi karşılığında kendisine sunulan Mekke'nin emirliği, saltanat, mal-mülk gibi cazip dünyevî teklifleri hiç düşünmeden reddetmiş; “Ay'ı bir elime, güneşi de diğerine koysalar, vallahi ben bu vazifemden vazgeçmem." demiş; fanî şeylere değer vermemiş, üsve-i hasene olan nuranî ve rabbanî bir hayatı tercih etmiştir.

Ücret Çeşitleri

Peygamber Efendimiz yaptığı ulvî vazifesine karşılık maddi hiçbir bedel beklemediği gibi hiçbir zaman farklılık ve faikiyet mülahazalarına da girmemiş, tevazu ve mahviyetten ayrılmamıştı, ayrılmazdı da. Çok kere O’nun meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemez; ancak sahabînin tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca, Allah Rasulü’nü ayırt edebilirlerdi. O kendisini diğerlerinden ayıran herhangi bir davranışta bulunmaz, varlığını hissettirmeye çalışmaz ve bir yere girdiğinde kendisine ayağa kalkılmasını bile istemezdi. Çünkü, bunlar da bir nevi ücret sayılırdı.

Evet, ücret meselesini dar bir çerçevede ele almamak gerekir; o sadece yapılan bir iş için belirlenen maddî bedel değildir. İşlerin önünde bilinme, kıdem sahibi olma, halkın teveccühü, makam, mansıp, şan, şöhret, rütbe gibi şeyler de birer ücrettir; onlara gönül bağlama da bir çeşit ücrete dilbeste olma demektir ve o türlü beklentilere girme de bir aldanmışlıktır. Bir büyük olarak kabul görme, saygın bir insan yerine konma, mesela “abi, efendi, hoca, alim, pîr ve üstad” şeklinde çağrılma da yapılan hizmetler karşısında bir bedeldir. Bunlar, bir insanın istek ve iradesi dışında karşılaştığı şeylerse ve o insan bunlara bir istidraç olabilecekleri mülahazasıyla temkinli yaklaşıyorsa zararsız olabilir. Aksine insan, bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindeyse, başkalarının kendisine tazim etmesini arzuluyorsa, sözlerine her şeyin üstünde değer verilmesini istiyorsa, hizmetlerine karşılık kıdemine uygun bir mukabele umuyorsa, işte o zaman, “Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz.” (Ahkaf, 46/20) ayetinin tokadına o da müstehak olur ve ahiret meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbete uğrar.

Ücret kavramı çok umumîdir ve pek çok beklenti onun muhtevasına dahildir: “Bunca sene hizmet ettim, bu daire içindeki insanlar eğer insaflı iseler, artık bana siyasî imkan vermeliler ve ben de milletvekili olmalıyım” diyen; bir müsteşarlık, bir genel müdürlük gibi herhangi bir makam sevdasına düşen; parmakla gösterilen, gözünün içine bakılan, kendisine ayağa kalkılan, gittiği her yerde i’zâz u ikrâmla karşılanan ve hep baş köşeye oturtulan biri olma arzusuna kapılan.. insanların hepsi değişik ücret ve beklentilerin kulu ve köleleridir. Böyle insanlar, daima kendilerini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır; mübalâğalarla, hatta yalanlarla sürekli kendilerini methederler. Bunların hali, Üstad hazretlerinin ifadesiyle, ders aldığı Amme cüz'ünü birtek şekerlemeye satan havâi bir çocuğun ya da elmas kıymetindeki hasenâtını ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, beklentilere ve enâniyete feda eden ahmak bir insanın hali gibidir.

Hasılı, bizim vazifemiz Allah’ın adını bütün aleme duyurmak, insanlara salih amellerin yolunu göstermek ve onları bütün kötülüklerden alıkoymaya çalışmaktır. Bu vazifeyi peygamberler ve her devirde onların mesleğini temsil edenler ücretsiz yapmışlardır. Öyleyse, bizim de külfet ve hizmet zamanında nefsimizi öne çıkarıp çalışmamız, ücret alma ve maddî-manevî hazlardan istifade etme anlarında da en geride durarak adeta kendimizi unutmamız/unutturmamız icap eder. Hadd-i zatında, mesleğimizin bir esası olan şefkat de bunu gerektirir; zira şefkatte hiçbir karşılık beklememek esastır.

Bediüzzaman hazretleri “Bu dünya, dârü'l-hizmettir; dârü'l-ücret ve mükâfat değildir. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri berzahta ve âhirettedir; onlar orada meyve verir.” der. Öyleyse, ahirette meyve verecek amellerin neticelerini dünyada istememek gerektir. Eğer burada verilirse, o zaman da, memnun olarak değil, mahzunâne ve temkinle kabul edilmelidir. Çünkü, Cennetin meyvelerini, bu dünyada fâni bir surette yemek, akıl kârı değildir.

Keşif, keramet ve ruhani zevkler de bir çeşit ücrettir. Bunlar da beklenmemeli, istemeden verilince de gizlenmeli; gurur ve kibre değil şükür ve ubudiyette derinleşmeye vesile edilmelidir.

Gelin, biz salih amellerde ölesiye koşturalım; dine ve millete hizmetin söz konusu olduğu her yerde en önde bulunalım; en ağır yükleri biz omuzlayalım.. fakat, “şimdi mükafat zamanı” dendiğinde de hemen gerilerin gerisine kaçalım.. hatta gerilerin gerisinin gerisini arayalım ve hiç hatıra gelmeyecek bir yer bulalım. Öyle bir yerde ve öyle bir duruşla duralım ki, bize bakanlar “Acaba o büyük hizmetlerde bunun da emeği ve alın teri yok muydu ki böyle dışarda duruyor?” desinler, mükafat alacaklar sırasında bizi göremesinler ve  bize de bir ücret ödemeyi düşünmesinler. Biz kat’iyen, “yaptım, çattım, kurdum, işlettim, başlattım; ilmim, bilgim, malım, mülküm, tecrübem ve kabiliyetlerim” demeyelim. Hazreti Adem’den günümüze kadar bu sözleri hep Firavunlar söylemişlerdir; bu sözleri söyleyen ve bu mülahazaları taşıyan kimseler de içlerinde az çok firavunluk taşıyorlar demektir. Hiçbir peygamber “ben yaptım, ben ettim” iddiasında bulunmamıştır. Peygamberler ve onların takipçileri hep “O” demiş, O’nu göstermişlerdir; her devrin Firavunları da sürekli “Ben” diye kükremiş ve nazarları kendilerine çevirmeye çalışmışlardır. “Peygamberlerin yolu mu, firavunların izi mi?” dense ve bir tercihte bulunması istense her mü’minin yöneleceği istikamet bellidir. Öyleyse, bizim yapmamız gereken de o yöne dönmek ve  sık sık istikamet üzere olup olmadığımızı kontrol etmektir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 17 Nov 2012 21:39:49 +0200
Ünlü Alman gazetesi ‘Hizmet’i yazdı http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/373-unlu-alman-gazetesi-hizmeti-yazdi http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/373-unlu-alman-gazetesi-hizmeti-yazdi Ünlü Alman gazetesi ‘Hizmet’i yazdı

 Almanya’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından gazeteci Rainer Hermann, Hizmet Hareketi’nin dünya genelindeki faaliyetleri hakkında bir gazete makalesi yazdı. Fethullah Gülen Hocaefendi ile de görüşen Hermann, makalesini, “Hayır işle ve sabırla etkisini göstermesini bekle” başlığıyla yayımladı.

ABD’de ziyaret ettiği Fethullah Gülen ile görüşen Alman gazeteci Rainer Hermann, Gönüllüler Hareketi’nin bu ülkedeki çalışmalarını ele alan bir yazı kaleme aldı. Almanya’nın saygın gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesinde yayınlanan “Hayır işle ve sabırla etkisini göstermesini bekle” başlıklı makalesinde Hermann, Alman kamuoyu kadar Türk kamuoyunun da ilgisini çekecek bilgilere yer verdi.

Almanya’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından biri olan Hermann, hareketin şeffaf olmadığı ve gizli örgüt gibi çalıştığı yönündeki ithamlara karşı Allah rızası için yapılan hayır faaliyetlerine ve bu faaliyetlerin ABD örneğinde ortaya çıkardığı somut neticelere yazısında yer verdi.

Hareketin eğitim çalışmalarında fen bilimlerine ayrı bir önem verdiğini belirten Hermann, Hocaefendi’nin insanın ailesine, topluma ve tüm insanlığa fayda sağlamasının yolunun eğitim ve okuldan geçtiği görüşünü seslendirdiğini belirterek şu görüşüne yer verdi: “Buna ek olarak Allah’ın yarattığı varlıklar olarak ancak dünyevi ve manevi eğitimle tam olgunluğa ulaşacağımızı düşünüyorum.”

Hermann, ‘Beyaz Türkler’ olarak tanımladığı Kemalist elitin hor gördüğü Fethullah Gülen Hocaefendi’yi, Anadolu insanına müteşebbis olmayı ve kazandıklarını ihtiyaç sahipleriyle dünya çapında paylaşmayı öğreten bir vaiz olarak tanıttı. Kemalist elit sınıfı etkin bir biçimde sorgulayabildiği için Hocaefendi´nin ‘devlet düşmanı’ ilan edildiğini belirten yazar, “Çatışma ortamından çekinen Gülen, düşmanlıkları körükleyebileceği endişesi taşıdığı için geri dönmeyerek Sailorsburg’da kalmaya devam ediyor.” dedi.

Almanya’da son zamanlarda Gülen ve Hizmet Hareketi’ne karşı kampanyayı andıran tek taraflı siyasi ve medyatik eleştiriler artmıştı. Spiegel dergisinde çıkan bir yazı ve PKK’ya yakınlığı ile bilinen Sol Parti’nin federal ve eyalet meclislerine verdiği meclis soru önergeleri birtakım tartışmaları da beraberinde getirmişti.

Hareketin şeffaf olmadığını ve mafya gibi organize olduğunu iddia eden muhaliflerin ‘olmayan bir organizasyon şeması’ aradıklarına vurgu yapan Hermann, “Hâlbuki Gülen’in geleneğine sadık kaldığı İslam tasavvufu hiyerarşi tanımıyor. Kaldı ki generallerin söz sahibi olduğu bir dönemde görünür bir örgütlenme yapısına sahip olmak tehlikeli de olurdu.” diyerek, bu iddiaların anlamsızlığına parmak bastı. Hermann’a konuşan Hocaefendi, bu eleştirilere karşı, “Hizmet´in faaliyetleri halkın gözü önünde, hayatın her alanından, her milletten, her dinden insanlarla birlikte gerçekleşiyor. Bu faaliyetler devlet makamlarının izni ve kontrolüyle vuku buluyor. Bunlarda şeffaf olmayan nedir bilmek isterdim.” görüşünü dile getirdi.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Mon, 12 Nov 2012 23:17:03 +0200
Hicret Diyarında Ölmek http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/363-hicret-diyarinda-olmak http://www.gencadam.com/muhteviyat/kutuphane/genc-adam/item/363-hicret-diyarinda-olmak

Soru : Hicret edilen beldeden ayrılmama ve ölene kadar hicret mahallinde kalma meselesini yaşadığımız dönem itibariyle değerlendirir misiniz?

Cevap : Mekke döneminde, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) İslâm'ın nefesiyle dirilmek için gelenlerin biatlarını kabul ederken onlardan “hicret” etmelerini de istiyordu. Bundan dolayı o dönemde hicret, -imanın şartı olmasa bile- İslam esaslarına denk bir farz gibi değerlendiriliyor ve hatta hicret etmeyene münafık nazarıyla bakılıyordu.

Sadece, Velid İbn-i Velid, Ayyaş İbn-i Rebia, Seleme İbn-i Hişam gibi, Kur'an'ın ifadesiyle, “müstaz'af” diyebileceğimiz zulme maruz kalmış, müşrikler tarafından tutuklanıp işkence edilmiş müslümanlar hicret konusunda mâzur görülmüşlerdi. Zira bunlar, “Lâilâhe illallâh Muhammedurrasûlüllâh” dedikleri günden itibaren zincire vurulmuş, Mekke fethedilinceye kadar da ayaklarında zincir, boyunlarında bukağı, bin bir türlü işkenceye maruz olarak yaşamışlardı. O zulümden kaçmak, hicret edip Allah Rasûlü'ne ulaşmak için çok uğraşmış, fakat zalimlerden kurtulamamış ve hicret edememişlerdi. Peygamber Efendimiz sabah namazında rukûdan kalktıktan sonra, ellerini kaldırıyor, bunlara dua ediyor ve “Allah'ım Velid İbn-i Velid'e, Allah'ım Seleme İbn-i Hişam'a, Allah'ım Ayyaş İbn-i Rebia'ya necat ver!” deyip inliyordu. Diğer müslümanlara mukaddes göç emri verirken onlara da hicret kapısı açılması için dua ediyordu..

Hicret, sıradan bir göç ve geçici bir yolculuk değildi. O sevdiklerini arkada bırakma ve sürekli bir gurbete adım atma demekti. Muhacirler, yurtlarını yuvalarını, evlâd ü ıyâllerini terkediyor, bilmedikleri diyarlara, tanımadıkları insanlar arasına gidiyorlardı. Onların kimisi anne-babasından, kimisi eşi ve çocuklarından ayrı düşmüş, sevdiklerini müşrikler arasında bırakarak “hicret” deyip yürümüştü. Mesela, Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) giderken, göznuru Aişe annemiz yoktu yanında; kızı Esma yoktu, oğlu Abdullah yoktu. O merhamet âbidesi ve şefkat timsali Ebu Bekir Efendimiz, babasını, eşini ve çocuklarını Allah'a emanet ederek ve vazife sorumluluğunu babalık şefkatinin önüne geçirerek yola koyulmuştu. Ashab efendilerimiz emre itaat ederek doğup büyüdükleri topraklardan ayrılıyorlardı ama aileleriyle beraber gönüllerini de arkada bırakıyorlardı. Çünkü, bir insanın ailesini, evlad ü ıyâlini, doğduğu yeri çok sevmesi ve o insanlardan, o mekanlardan ayrılmak istememesi tabiî ve fıtrîdir. Dâussıla (sıla hasreti) her kalb sahibini inletecek bir acıdır ve hemen herkeste var olan bu hissi gönülden söküp atmak mümkün değildir. Nitekim, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bile Sevr mağarasından ayrılıp yola revân olacağı an yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardı. Hazreti Ebu Bekir ve Seyyidina Bilal gibi sahabe efendilerimizden bazıları Peygamber köyünde Peygamberle beraber olmalarına rağmen dâussıla duygusuyla hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Mekke için şiirler söylemişlerdi.

İşte, böyle bir ayrılığın hasıl ettiği daussıla duygusuyla geri dönme telaşına düşmeme, hicret beldesini terketmeme ve vazifeyi yarıda bırakıp oradan ayrılmama gibi maslahatlar adına sahabe efendilerimiz “hicret beldesinde ölme, orayı asla terketmeme” mevzuuna çok ehemmiyet veriyorlardı. Dolayısıyla, o dönemde, talihsiz bir şairden başka hiç kimse Medine'yi bırakmamış, Mekke'ye dönmemişti. Dönmek bir yana, onlar hicret mahalleri dışında bir yerde vefat etmekten bile korkmuş, başka yerde ölmeyi hicreti eksik bırakmak olarak anlamışlardı.

Buharî ve Müslim gibi güvenilir kaynaklarda geçen bir hadis-i şerifte anlatıldığına göre, Sa`d İbni Ebî Vakkâs (radıyallahu anh) Vedâ Haccı senesinde Mekke'de şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Orada vefat etmekten çok korkmuş ve kendisini ziyarete gelen Peygamber Efendimize şöyle demişti: “Yâ Rasûlallah! Arkadaşlarım gidecek de ben kalacak mıyım; yoksa ben burada mı öleceğim?” Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de ona, “Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah'tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak Allah rızası için güzel işler yapacak ve yükseleceksin; kimi insanlar (mü'minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecekler.” demiş, “Allahım! Ashâbımın hicretini tamamla! Onları geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma!” diye dua etmiş ve Sa`d İbn-i Havle'nin Mekke'de ölmesine üzüldüğünü de ifade buyuran Efendimiz sözlerini şöyle bitirmişti, “Acınacak durumda olan Sa`d İbn-i Havle'dir, yazık onun haline!"

Evet, ilk dönem itibariyle farz mesabesinde kabul edilen hicret Mekke'den Medine'ye göç şeklinde gerçekleşmiş ve bitmişse de, niyet ve Allah yolunda cehd yönüyle o kıyamete kadar devam edecektir. Mukaddes göç, insanlığın İslam dinine eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu şu dönemde eski devirlere nisbeten daha da önemlidir. Bugün medenîleşmeyi ve Medîneleşmeyi bekleyen o günkü Yesrib yoktur ama, her yere Medine'nin boyasını çalma ve bedeviliklerle kirlenmiş şehirleri Medîneleştirme vazifesi vardır.. Efendimizin huzuruna çıkarken, “Köyünün izdüşümü Medineleri arkamızda bırakıp, senin Medine'ne koştuk!” diyebilmek için bugün de hicrete ve hicret beldelerine ihtiyaç vardır.

O'nun Sesini Duyurmak İçin Gidin!..

Özellikle 90'lı yıllarda yurtdışında kaldığım yerlerde Allah Rasûlü'nü çok garip hissetmiştim. “Buralarda çok az anılıyorsun ya Rasûlallah, herhalde çok gurbet yaşıyorsun!” demiştim. O'nun ruhâniyetinden özür dileyerek, “Davud'un sesi Seninkinden yüksek çıkıyor. Süleyman'ın sesi Senin sesinden daha çok duyuluyor. Her yandan Musa'nın sesi, İsa'nın sadâsı geliyor. O ses ve sadâlara da ruhlarımız kurban. Ama Ya Rasûlallah, en gür ve yüksek sadâ Senin sesin olmalı değil miydi? Sporda başarılı olamamış bir takımın bayrağının birkaç adım aşağıya çekilmesi gibi nam-ı celilinin aşağıya çekildiğini görüyorum ve adeta içim parçalanıyor.” demiştim. Ümmetinden birisi olarak Efendimize karşı derin bir mahcubiyet duymuş, çok utanmıştım. Utanmıştım zira, O'nu biz duyuramamış, yüksekte olması gerekeni biz omuzumuza alıp yükseltememiştik.

Sahabe Efendilerimiz için “Kur'an'ın mucizesi bir cemaat” diyoruz. Çünkü onlar, çok kısa bir sürede emanete ehil hâle geldiler; cihanın dörtbir yanına Allah'ın dinini ve Rasûlü'nün sünnetini götürdüler. Her tarafta Efendimizin sesinin duyulmasını sağladılar. O Kur'an bugün de var. O bugün de sahabe nesli gibi bir nesil yetiştirme gücüne sahip; fakat Allah'ın dini de, Rasûlü'nün sünneti de, Kur'an da bizden vefa bekliyor.

Bu mülahazalarla dolduğum anlarda öyle arzu ediyorum ki, mümkün olsa ve elimden gelse, Türkiye'den bir milyon insanın “hicret” deyip yollara düşmelerini sağlasam. Türkiye'de, kardeş, dost, arkadaş, sempatizan seviyesinde söz ve teşviklerime değer veren insanları hicret niyetiyle dünyanın değişik yerlerine gidip yerleşmeye teşvik etsem. Sanayici, iş adamı, doktor, üniversite ya da yüksek lisan öğrencisi.. kim ve ne olursa olsun, kendi durumlarına göre şartları zorlamalarını, hayatlarını idame ettirebilecek kadar bir iş tutturmalarını ama bulundukları yerlerde mutlaka dinî ve millî değerlerimizin temsilcileri olmalarını, tarihî birikimlerimizi başkalarıyla da paylaşmalarını söylesem. Öyle inanıyorum ki, bir yolunu bulan herkes sebepler dairesinde kendine düşeni yapıp sonra da Allah'a mütevekkil olarak mutlaka hicret etmeli; gittiği yerde bir diplomat gibi vatanımız ve milletimizin temsilciliğini yapmalı, oradan Türkiye'yi gözetip Türkiye'yi kollamalı.. yüreği daima Türkiye için çarpmalı.. vatan ve millet adına yükselen menfi ya da müsbet sesleri bir de oradan dinlemeli, bazı kapıları Türkiye hesabına zorlamalı ve milletimizin istikbali için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmalı.

Neylersiniz ki, bunları arzulasam ve dilimin döndüğünce hicrete teşvik etsem de bu konuda bir müeyyidem –şimdilerde yaptırım gücü diyorlar– yok benim. Bu sözleri, bir müessese ya da bir teşkilat adına söylemediğim için ben ne kadar “hicret edin” desem de bu konuda bir müeyyide uygulamam söz konusu değil. Öyle olunca da gitmeyen gitmiyor; tabiî sevaptan da mahrum kalıyor ve gitmeyenlerin pek çoğu bencilliğe gömülüyor. Bu sebepledir ki, Cenab-ı Hakk bazılarını te'dib de ediyor; samimi mü'minleri birbirine düşürüyor, onlara birbirlerinin kusurlarını gösteriyor; neticede herkes diğerinin savcısı gibi davranıyor, başkasında günah aramaya başlıyor. Oysa ki, “Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek çok güzel yerler ve bolluk (imkân) bulur.” (Nisa, 4/100) mealindeki ilahî beyana itimad ederek gitseler, hem Allah rızasını tahsil edebilecekleri bir yola girmiş olacak hem de başkasının günahlarının peşinde olma yerine sevap arkasından koşacaklar. Belki onlar da birer Mus'ab bin Umeyr olacaklar.

Aslında, Mus'ab'a da aklım ermiyor benim. Gençliğinin baharında, makam mansıp, mal-menâl her şeyi arkaya atıyor; nefsini, dünyevî isteklerini ayakları altına alıyor ve Yesrib'e gidiyor; onun gittiği dönemde orası henüz Medine olamamış, kupkuru bir çöl. Düşünceleri ters, gözleri kanlı, elleri silahlı adamların arasında kalıyor; onlara iman hakikatlerini anlatabilmek için çırpınırken başında kavis çizen kılıçların gölgesinde maruz kaldığı hakaret ve tehditlere aldırmıyor. Ertesi sene kadın-erkek yetmiş insanı arkasına takıp Mekke'nin yolunu tutuyor; Efendimizin huzuruna varınca “Sana bunları armağan olarak takdim ediyorum yâ Rasûlallah” der gibi Medine'de İslâm'ın girmediği hiçbir ev kalmadığını müjdeliyor.

Söz buraya gelmişken, son dönemde Anadolu'nun bağrından çıkıp herbiri bir eğitim gönüllüsü olarak dünyanın her tarafına seyr u seferler düzenleyen ve açtıkları okullarla ülkemizin, milletimizin yüz akı olan muhacirleri yâd etmemek vefasızlık olur. Aydın Ağabey, dilini, kültürünü bilmedikleri yabancı ülkelerde, çok ağır şartlar altında, yazın kavuran sıcağa kışın da donduran soğuğa rağmen vazife yapan gencecik öğretmenleri gözleri dolarak ve heyecan içinde anlatırdı. Evet, bu devrin karasevdalıları da hicret kervanına katıldılar. Giderken geri dönmeyi düşünmediklerinden ve rahat yaşama gibi bir dertleri de olmadığından, yazın başlarına bir şey sarmadan sivrisineklerden korunamayacakları, kışın da kalın bir örtüye sarınmadan donmaktan kurtulamayacakları yabancı memleketlerde yaşamaya razı oldular. Zaten o şekilde bir beklentisizlikle gitmeselerdi onların hicreti de yarım kalırdı. Çünkü, muhacir, hicret ettiği yere orada ölme niyetiyle gitmelidir; yoksa, şartlar biraz ağırlaştığı zaman dönmeyi düşünebilir. Annenin bir isteğiyle, babanın bir talebiyle, vatan toprağının bir an gözde tütmesiyle orayı terk edip dönebilir. Böylece hem hicretini yarım hem de vazifelerini muattal bırakmış olur.

Şu kadar var ki, hicret beldesi ancak başka bir hicret diyarı niyetiyle terkedilebilir. Eğer, tercih ve takdirlerini kendi tercih ve takdirlerimizden daha kıymetli saydığımız, değerlendirmelerine itimad ettiğimiz öğretmenlerimiz, dostlarımız, arkadaşlarımız varsa ve onlar bulunduğumuz yerde değil de bir başka mekanda olmamızın yaptığımız vazife adına daha verimli olacağını düşünüyorlarsa, biz de onların bu husustaki tavsiyelerine uyup işaret ettikleri yere gidebiliriz. Fakat, yeni yerimize giderken de yine “ölüm anına kadar hicret beldesinden ayrılmama” esasına uygun şekilde niyet tashihi yaparak gideriz.

Soru : Senelerce önce dünyanın değişik yerlerine gidip yerleşmelerine rağmen ancak yıllar sonra mukaddes göç düşüncesiyle tanışanların da hicret sevabı alabilmeleri için bir yol var mıdır?

Cevap : Peygamber Efendimiz, “Mekke fethinden sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet vardır.” buyurmuşlardır. Dolayısıyla gerçek hicret o dönemde Mekke'den Medine'ye yapılan hicrettir; ondan sonraki göçler ise, ancak Allah yolunda cehd u gayret ortaya koyma adına çok sağlam bir niyetle hicrete dönüşecektir. Evet, Allah'la insanlar arasındaki engelleri kaldırma gayesine matuf sağlam ve samimi bir niyetle yola çıkanlar, daha ilk hareketleri olan pasaport muameleleriyle hicret sevabı kazanma turnikesine girmiş olacaklardır.

Yola çıkarken aynı ölçüde halis bir niyete muvaffak olamayıp Allah rızası değil de makam, mansıp, mal, mülk gibi dünyevî menfaatler elde etme gâyesi güdenler için de fırsat bütün bütün kaçmış değildir. Onlar da, hicret gibi amellerde başlangıç itibarıyla niyet şart olmadığından dolayı tashih-i niyetle hicret sevabını elde edebilirler. Evet bir te'sis-i niyet vardır; bir de tashih-i niyet; birincisi, daha işin başında, olması lazım geldiği şekliyle niyet edip Allah'ın rızasını gözetme; ikincisi ise, başlangıçtaki gaye ve hedef ne olursa olsun, işin hakikatini öğrendikten sonra niyeti düzeltip masivâdan sıyrılarak rıza-yı ilahîye yönelmedir. B azı amellerde te'sis-i niyet şarttır ve o amelin mebdeinde niyet lazımdır. Mesela, bir insan niyet etmeden namaza durup da kavmeden veya rukûdan sonra “niyet ettim şu namazı kılmaya” dese, o namaz sahih olmaz. İstidradi olarak şunu da ifade etmeliyim ki, niyet kalbin amelidir. İnsan diliyle birşey söylerken kalbinden başka birşey geçiriyorsa, niyet, dilinin dediği değil, kalbinin meşgul olduğu şeye göre gerçekleşmiş olur. Dolayısıyla niyeti kalbinden yapan, niyetinde mutlaka isabet eder; fakat diliyle bir şeye niyet ettiğini söyleyen kimsenin kalbi başka birşeyle meşgulse o insan niyetinde isabet edememiş olabilir. Evet, niyet namazın şartlarındandır; o şart yerine gelmeden namaza başlanmış olmaz; namaz gibi ibadetlerin daha başlangıcında niyet şarttır, bunları eda edebilmek için te'sis-i niyet gerekir.

Bazı ameller de vardır ki, onların mebdeinde niyet şart değildir; onlar için tashih-i niyet de makbuldür. Mesela, bütün kaza, keffaret ve mutlak adak oruçları için niyetin geceleyin veya ikinci fecrin başlangıcında yapılmış olması ve bu oruçların niyette tayin edilmesi şarttır. Bunlar için fecirden sonra niyet edilirse veya hangisinin tutulacağı kalb ile tayin edilmezse, bu oruçların tutulmaları sahih olmaz. Fakat, Ramazan orucu, tayin edilmiş adak ve mutlak nafile oruçlar için niyetin vakti, yiyip içmek gibi orucu bozan haller bulunmadığı takdirde kaba kuşluğa kadar devam eder. Yani, birincisinde niyet etmek için ancak fecrin başlangıcına kadar bekleme izni varsa da, ikincisinde kuşluk vaktine kadar uzanan bir süre içerisinde niyet etmek mümkündür.

Ayrıca, bazı ibadetler belli vakitlerle sınırlandırılmıştır. Güneş doğ­duktan sonra kılınan sabah namazı ancak kaza olarak değer­lendirilir, “edâ” yerine geçmez. Arafat'ta birkaç saat içerisinde yapılması gereken “vakfe”, o vakit geçtikten sonra bir sene orada beklense de gerçekleşmiş olmaz. Bazı ameller de vardır ki, ne zaman yapılırsa yapılsın makbuldür; onlar için belirli bir zaman tayin edilmemiş, onlar tesbit edilen bazı vakitlerle sınırlandırılmamıştır. Kur'ân her zaman okunabilir. Sadaka ve zekât her zaman verilebilir.

İşte, hicret de böyledir. Bir insan hayatı boyunca ne zaman Allah'ın rızasını ve Rasûlü'nün şefaatini gözeterek i'la-yı din uğrunda göç ederse etsin, o muhacir olarak değerlendirileceği gibi, başlangıçta hicret niyeti taşımasa da sonradan niyetini tashih eden kimseler de –inşaallah- muhacirler safında sayılacaklardır. Mesela, bir insan, bir iş için buraya gelmiş olsa, Amerika'da bir mağazalar zinciri kurmak veya bir sanayi tesisi açmak ya da bir gazete çıkarmak için burada bulunsa; fakat, bir müddet sonra, “İşin doğrusu, bunca meşakkat, bunca sıkıntı sadece bu dünya için çekilmez; ben karışık bir niyetle geldim ama niyetimi yeniliyor ve düzeltiyorum. Allah'ın izin ve inayetiyle burada kaldığım sürece kendi kültürüm adına iyi bir temsilci olmaya çalışacağım. Çevremdeki arkadaşlarla temasa geçecek ve kendi manevi değerlerimizin bir mümessili olarak onlarla el ele vereceğim” dese, bu şekilde niyetini yenilese –inşallah- o da muhacirînden olur. Zannediyorum, hicret emredilmeden evvel Medine'ye gönderilen insanlar da bu kategoride mütalaa edilebilir. Mesela, Mus'ab bin Umeyr (radiyallahu anh) Medine'ye giderken tamamen irşad niyetiyle yola çıkmıştır, çünkü o gün henüz hicret emredilmemiştir.

Bu açıdan, vatanından ne zaman ayrılmış olursa olsun, bir insan buraya okumak ve kariyer yapmak için gelmiş olsa veya bir iş kurma niyetiyle ya da başka bir vesileyle yolu buralara düşse de , fani şeyler için bu gurbete katlanmanın bir düşünce kayması olduğunu anlar ve “Ashab efendilerimiz, başkalarının kapısına ancak ve ancak ilâ-yı din için gitmişlerdi. Ben her ne kadar başka niyetlerle gelmiş olsam da, tashih-i niyet ediyor ve söz veriyorum; artık, buralarda elde ettiğim birikimimle ülkeme döneceğim ya da bir mum yakmak için bir başka beldenin yolunu tutacağım âna kadar, ben burada aynı zamanda dinî ve millî değerlerimizin temsilciliğini de yapacağım.” derse –inşâallah– hicret ufkunu yakalama yoluna girmiş olacaktır.

Soru : Peygamber Efendimizin hicreti aynı ülke içindeki bir şehirden diğerine, Mekke'den Medine'ye göç şeklinde gerçekleşmişti. Günümüzde de aynı ülkenin bir ilinden diğerine, mesela Konya'dan İzmir'e giden bir insanın göçü hicret sayılır mı?

Cevap : Peygamber Efendimiz, “Gerçek muhacir, günahlardan hicret eden, Allah'ın yasak ettiği şeylerden uzak kalan kimsedir” buyurur. Bundan dolayı, hicret gibi çok muhtevalı bir hususu dar bir açıdan yorumlamamak gerekir. Evet, günahları terk etmekten kıyamete kadar cereyan edecek olan hak yolundaki yolculuklara kadar bütün mukaddes göçler hicret çerçevesinde değerlendirilebilir. Zaten, i nsan önce nefisten rûha, cismânî hayattan kalb ve rûhun derece-i hayatına uzanan çizgide bir hicret yaşar. Kalbinde böyle bir yolculuğu hissetmeyen bir insanın hicretin ne olduğunu tam olarak anlaması mümkün değildir. Dolayısıyla, en büyük muhacir günahlardan uzaklaşan ve Allah'ın yasakladığı şeylere girmenin muhtemel olduğu yerlerden ayrılıp helallere açık atmosferlere giden kimsedir. Böyle bir hicret de kalble alakalıdır ve nerede olursa olsun, dünyanın her yerinde bu tür bir hicretin kahramanı olmak herkes için mümkündür.

Ayrıca, halis bir niyetle hicrete kilitlenen ve bu hususta fiilî hazırlık yapan insanlar bir başka beldeye gitme fırsatı bulsalar da bulamasalar da –inşaallah- muhacirlerle aynı safta yer alırlar. Nitekim Peygamber Efendimiz, “Sadakatle ve samimi bir kalble şehitlik isteyen, yatağında ölse bile şehittir.” buyurmuşlardır. Önemli olan gidilen mesafeler değil, niyette yörüngeyi bulmaktır.

Eğer bir insan, “Rabbimin rızası yolunda olayım da nerede bulunursam bulunayım. Bana, Türkiye'de ya da başka bir ülkede, nerede bir vazife terettüp ederse etsin gönül hoşnutluğuyla koşa koşa giderim.” duygusuyla yaşıyorsa, öyle bir vazife ömür boyu ona terettüp etmese bile, o insan –inşaallah- ötede muhacirlerle beraber haşrolur. Çünkü önemli olan niyettir ve hicret duygusunun kalbde yer etmesidir.

Hazreti Ebu Bekir, hicret müjdesini almak için aylarca beklemiştir. Hatta, yolculuk sırasında kullanmak üzere özel develer satın almış, onlara ihtimamla bakmış, Peygamberimiz “Allah Teala, hicret izni verdi; ben de seni beraber götürmek için geldim” deyince sevincinden hıçkıra hıçkıra ağlamıştır. Hazreti Aişe der ki, “O güne kadar, sevincinden ağlayan insan görmemiştim. Fakat, o gün babam sevincinden hüngür hüngür ağladı ve ‘Ey Allah'ın Rasûlü, şu iki deveyi bunun için hazırlamıştım.' dedi.”

İşte Hazreti Ebu Bekir'in niyeti gibi bir niyet taşıyan insan nerede olursa olsun muhacir sayılır. O sürekli hicret adına bir fırsat doğmasını bekler; bu bekleyişini de donanımlı bir mü'min olmak ve bulunduğu yerde de insanlık için vazife yapmak adına hayırlı işlerle değerlendirir. Takdir-i ilahi onun önüne Erzurum'u, Edirne'yi, İzmir'i veya Türkistan'ı, Afrika'yı, Güney Amerika'yı da çıkarsa hakkındaki takdire razı olur ve memnuniyetle gider. Böylece hem hicret sevabı hem de takdire rıza sevabı kazanır. Evet, anlatmaya çalıştığım hususların hepsi bugünün nesilleri için mümkündür. Yapılması gerekli olan iş, bilimkan olan bu şeyleri bilfiil haline getirmek, -günümüzün ifadesiyle- pratiğe dökmektir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 15:33:02 +0200