Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Kara Propaganda - Genç Adam http://www.gencadam.com Thu, 22 Oct 2020 04:30:13 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Barışa giden yol ‘sulh adaları’ inşa eden okullardan geçiyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/982-barisa-giden-yol-sulh-adalari-insa-eden-okullardan-geciyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/982-barisa-giden-yol-sulh-adalari-insa-eden-okullardan-geciyor Barışa giden yol ‘sulh adaları’ inşa eden okullardan geçiyor

Yaratılan varlıkların en mükemmeli, en kıymetli ve değerlisi olan insana yakışan, hayatını akıl, iz’an ve şuurunu iradi olarak dünya barışının, huzur ve güvenliğinin sağlanmasına katkıda bulunmasıdır.

Barış ve huzur, toplumun yakılıp yıkılması, dünyanın karıştırılıp ateşe verilmesi, insanla gerçekleşen hususlardır. “İnsanla başlayan problemler, sıkıntılar yine insanla halledilmelidir.” İnsan madde ve manasıyla, ruh ve bedeniyle, kalp ve kafasıyla, dünya ve ahiret muvazenesi içinde ele alınmalı ve terbiye edilmelidir ki, topluma yararlı olsun, kimseye zararı olmasın. İnsan fıtratında mücadele ruhu vardır. Her insan kendi doğrularının mücadelesini verir. Önemli olan, gerçek doğruyu tesbit etmesi ve insanın ona inanması ve inandırılmasıdır.

 Dünyanın bütün sorunlarının, sonu ölümle, kabirle bitecek olmasına rağmen dünyaya yönelik bir hayatın benimsenmesinden, bir gün hepsi kaybedilecek olan mal, şöhret, makam, şahsi çıkar ve menfaatlerin öne çıkılmasından kaynaklandığını görüyoruz. Buna karşılık ahirete yönelik hayatın benimsenmesi, şahsın orada vereceği hesaba göre dünyasını tanzim etmesi ise dünya adına huzura ve barışa sebep olmakta, sineleri yaşatma ideali ile dolu olan bu insanlar, kendisi kadar başkalarının da mutluluğuna vesile olmaktadır.

Dünya barışının gerçekleşmesi için her insanın demokratik ortamda, zor şartlar altında da olsa, adil olması, affedici bulunması, zalimin acımasız zulmüne karşı, mazlumun elinden tutması gerekmektedir. İnsanoğlu, bilmediğinin düşmanıdır. Günümüz insanı Rabbini bilmemektedir. Kendisini yaratan Rabbül Âlemin olan Allah’ı tanımayanlar ona düşman olmaktadırlar. Bu düşmanlık, dünyadaki huzursuzluklara kaynaklık etmektedir. Çünkü bu inkâr zaten kendi içinde ağır bir çelişkiyi barındırmaktadır. İnsanoğlu inkâr ettiği halde, Rabbine düşmanlık yapmakla aslında O’nu kabul ettiğini ilan etmektedirler. Çünkü bir şey yoksa ona düşman olunmaz. Peygamberi tanımıyorsa, dini öğrenmemişse düşman oluyor. Onun için dinler, medeniyetler ve kültürler arası diyaloğu geliştirip, inanç, ahlak ve fazilet bakımından insanları aldatmayacak ve ümit verecek bir tavırla örnek olarak adalet ve affetme duygusunu gönüllere yerleştirmeye gayret edilmelidir.

Dinler çatışmanın kaynağı değil, çözümün, barışın, huzur ve güvenin kaynağıdır. Gerçek manada dinleri temsil edenlerin menfaat ve çıkarlarına, makam ve mansıblarına din’i alet etmemeleri gerekmektedir. Barışın, eğitimin, özgürlük ve diyaloğun gerçekleşmesinde hem fertler hem devletler sorumluluk almalı, kıyametler kopmadan sistem oluşturulmalıdır.

Bu mevzuda çok güzel bir örnek geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Birleşmiş Milletler’in Cenevre’de bulunan merkezinin, barışa katkıda bulunmak amacıyla kapılarını açtığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, İsviçre merkezli Diyalog Enstitüsü ve Cenevre Üniversitesi işbirliğiyle bir barış zirvesi gerçekleştirdi. “Barışın inşası için sivil toplumun harekete geçirilmesi” konulu konferansa elliden fazla ülkeden 800’e yakın entelektüel katıldı. Aralarında diplomatların, akademisyenlerin, kanaat önderlerinin bulunduğu bu katılımcılar çok güzel sunumlar yaptılar. Benim de izlediğim bu konferans ve benzerlerinin yaygınlaştırılması dünya barışı için çok önemli. Bu yaygınlaşmanın sağlanması için mevzuya önem vermek, geliştirmek, takipçisi olmak gerekiyor. Hatta sivil kuruluşları teşvik etmenin yanı sıra bizzat kamuoyu oluşturup devlet idarecilerini de teşvik ederek, zorlayarak onların bu mevzuyu devlet adamı sorumluluğu altında geliştirip yaygınlaştırmaları, sinelere kabul ettirmeleri için gayret gösterilmelidir.

Küre-i arz, insanlar için Allah’ın mükemmel olarak hazırladığı bir saray bir villadır. Beşerin misafir olarak bulunduğu bu sarayda, barış ve huzur içinde yaşamaları küresel barışın inşası ile mümkündür. Birleşmiş Milletler’in bünyesinde Cenevre’de yapılmış olan barış konferansı, dünya huzuruna katkıda bulunma adına örnek olacak çok güzel bir adımdır.

Fakat bu konferansları tertip ederken, gerçek manada dünya barışının temelinde inançlı, ahlaklı, ilim ve faziletle donatılmış barışsever insanların yetiştirilmesi gerçeğinin şart olduğu unutulmamalıdır. Barışın kalıcı olması ancak, kendini barışa adayan nesiller yetiştirmekle gerçekleşecektir. Bu yüzden bütün ülkelerin devlet adamları, eğitimci ve akademisyenleri ve aileler bu gerçeği önemseyip üzerinde durmalıdırlar. Barış olmadan huzurun olamayacağı açıktır. Bunun için barışın devamlılığının sağlanması şarttır. Bu devamlılığı ise insanlar sağlayacaktır. Gelecek nesillerimize, barış içinde yaşamaları, huzuru temin eden yaşatma idealine sahip nesiller haline getirilmeleri için rehberlik yapmak zorundayız. Onları ilimle, eğitimle, medya aracılığıyla ve diyalog gibi insanlar üzerinde müessir bulunan araçlarla müsbet manada ele alıp çok iyi yetiştirmek, terbiye etmek mecburiyetindeyiz.  

Bütün bunları yaparken, toplumları umuda, birlik ve beraberliğe, barış huzur ve güven ortamına götüren sevgi anahtarını çok iyi kullanmak gerekmektedir. Çünkü sevgi, toprakta yetişen bir madde değil, Allah’ın sinelere koyduğu, insan iradesiyle gerçekleşecek bir duygudur. Sevmeden sevilemeyiz. Sevginin tesisi için de inanç özgürlüğünün insan hayatının merkezine alınması, dinin istismara fırsat verilmeyecek şekilde doğru anlaşılmasının sağlanması gerekir.

İnsanlık çizgisinden çıkmış insanlara yeniden insaniyetlerini kazandırmaya çalışmak, verilecek cezaların bile sevgi eksenli olmasına dikkat ederek şiddetin azalmasına ve barışın, huzurun gelişmesine katkıda bulunmak, karşılıklı saygı ve sevgiyi tesis edecek faaliyetlerin artırılmasına gayret etmek şarttır.

Allah’ın farklı dil ve renklerde yarattığı insanların vicdan hürriyetine, inancına, ibadetine, kültürüne ve kıyafetine saygılı olmanın yanında insanlar için her ülke ve her yerde eşitlik ve kardeşlik geçerli hale getirilmeli, sinelere sevgi tohumu atılmalı, nefret verici tavır ve davranışlardan uzak durulmalıdır.

Dış huzursuzluklar bir iç huzursuzluğun tezahürüdür. İç problemler çözülmeden dışa faydalı olunamaz. Güvensizlik, huzursuzluğun neticesidir. Toplumu nefret anlayışından uzaklaştırabilmek için, ben değil biz olmaya teşvik edilmeli, tek ses olarak konuşup müsbete imza atılmalıdır. Sürekli imalatı yapılan öldürücü silahlar, barışı ve hayatı tehdit etmektedir. İnsanların huzur ve güvenini tehdit eden bu anlayışın yerini silahsızlanmaya bırakabilmesi için, insanların çatışma kültüründen uzaklaştırılıp, ortak insani müşterek değerlerimizde buluşması temin edilmelidir.

Ne yazık ki günümüzde kin, nefret ve şiddet artma eğilimi göstermektedir. İnsanların en çok huzur bulacağı, mutlu olacağı spor sahalarında bile, maalesef bu çatışma kültürü gelişmektedir. İnsanları, onlarda benim gibi bir insan düşüncesiyle sevmeli ve kendimize yapılmasını istemediğimiz tavır ve davranışları başkalarına da yapmamak suretiyle barış ve huzur ortamına yardımcı olmalıyız. Kendi yuvamız olan bu gezegeni savaşlarla, yakıp yıkmakla kirletip tahrip etmemeli, barış disiplini içinde yetiştireceğimiz nesillerle barışı tahrip eden cehaletin, vahşetin önüne geçmeliyiz. Ama bu konuda ne yazık ki yanlışlar yapmakta, elimizdeki imkânları doğru yolda kullanmamaktayız. Şu tablo ne kadar yanlış yaptığımızın açık delilidir. Mesela, dünyada eğitim imkânlarından mahrum 128 milyon çocuk var. 800 milyon yetişkin ise okuryazar değil. Bunların eğitilmesi için yeterli olan 5 milyar dolar bütçe ayrılamazken, dünyada savaşa 87 milyar dolar harcanmaktadır. Yine dünyada şiddetin, tahribin ekonomik maliyeti 9,8 trilyon dolar olurken, kadın makyaj malzemeleri için 18 milyar, sadece Avrupa’da dondurmaya 11 milyar harcanmaktadır. Buna karşılık dünyada açlıktan ölenlere ise sıfır bütçe ayrılmakta, bu insanlar sadece gönüllü yardım kuruluşlarının vicdanlarıyla baş başa bırakılmaktadırlar.

Dünya barışında kadının rolü de oldukça önem arz etmektedir. Bugün dünyada kadın ne yazık ki şiddetin hedefi haline gelmiş bulunmaktadır. Hayatın garip bir tezadı olarak kadın, bu şiddeti hem kendisine hem topluma yönelten insanları bizzat yetiştiren kişi yani anne konumundadır. O yüzden nesillerin ve milletlerin devamına Allah’ın vesile kıldığı bu kıymetli varlık “hepimizin anası” çok ciddi ele alınmalıdır. Dünyanın barış ve umut dolu geleceği, bizzat kadının eğitiminde yatmaktadır.

Cenevre’deki konferansta katılımcılar, barışın inşası için gerekli beş temel esas üzerinde uzlaştı. Bu esaslar; ‘adalet ve affetme, kültürler arası anlayışı artıracak eğitim faaliyetleri, negatif ve pozitif barış kurumları açma, dinler arası diyalog ve sosyal medyada hâkim hale gelen nefret dilini barış söylemi ile ikame etme’ şeklinde özetlendi. Bu özetin verdiği ilhamla dünyanın şarkında ve garbında, inandırıcı en güzel model, huzur adacıkları oluşturan Hizmet okullarını, yaşadığımız çağın barış adına en büyük medeniyet projesi olarak görebiliriz. Barış ve huzurun gerçekleşmesinde ve milletlerin itibarını yükseltme ve birbiriyle kaynaşmasını temin etmekte olan bu okullar yaygınlaştırılması gereken güzel örnekler olarak önümüzde durmaktadır.

Barışın önündeki en büyük engeller olan “cehalet, fakirlik ve iftirak”tan insanları kurtarmak için darılmayıp dayanışarak, ye’se düşmeden ümitle koşarak, elli farklı ülkeden gelip Cenevre’de buluşan ve barışa destek veren bu güzide insanları, konuşmacıları, katılımcıları, izleyicileri tebrik ediyor, “Barışın İnşası Adına” yapılan bu hizmetlerin devamlı olmasını diliyorum.

Not: Makaledeki rakamsal bilgiler Cenevre Barış Konferansı’nda sunulan tebliğlerden alınmıştır.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Mehmet Ali Şengül, Zaman) SEMPOZYUM VE SEMİNERLER Thu, 13 Nov 2014 20:44:46 +0200
Her adımda Fethullah Gülen'i taklitten kurtulamayacaksınız http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/978-her-adimda-fethullah-guleni-taklitten-kurtulamayacaksiniz http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/978-her-adimda-fethullah-guleni-taklitten-kurtulamayacaksiniz

Bu toprakların kaderidir meyveli ağacı taşlamak, insafsızca ve onursuzca.
 
Taif'in çağdaş tüfeylileri hele taşlayabilecekleri bir mazeret uydurmaya görsünler!

Hiç bir bayağı fırsatı fevt etmeden başlarlar iftiralara, karalamalara... Onlara sözüm yok zaten. Ama halden ve hatırdan anladığını zannettiğim kimi zevat var... ki sitemim onlaradır.

Asılsız astarsız iddialarla, tezviratlarla ve profesyonelce kotarılmış masa başı algı operasyonlarıyla safi zihinleri iğfal etmek,  türlü yalanlar üretip sonra da o yalanların esiri haline gelmek...ne yazık ki bu toprakların kaderi olagelmiştir.
 
Çok uzağa gitmeye ne gerek var! İşte Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Cemil Meriç, işte Bediüzzaman, Necip Fazıl... yaşarken dünyası dar edilenler... İşte sırf muhafazakar olduğu için, Fransa'nın en prestijli üniversitelerin birinden doktorası olmasına rağmen kendisine lise hocalığı bile çok görülen Nurettin Topçu!
Mumla adam aranan o kaht-ı rical dönemlerine rağmen, bir avuç çapsızın ve muhterisin egoistliklerine kurban gitmişlerdir bu değerlere değer katan değerli zatlar... Gelin görün ki bu toprakların maküs talihini bilen, düşünce tarihine göz atanlar için şaşılası bir durum değildir bu.
 

Neden sonra... kıymetini anlayınca da bu değerlerimizin, ahlanmak ve vahlanmak, anıt mezarlarında teselliler aramak kaderimiz olmuştur. Türlü nedametlerle, aslında ben şunu söylemek, bunu dillendirmek istemiştim, aslında burada meramım tam da şuydu yollu yazıklanmalarla müteselli oluruz.
 
Bu Ülke'de, önden giden insanların, rehnümaların kaderidir bu: Anlaşılmamak. Kıyasıya eleştirilmek. Hakk-ı hayatı elinden alınmak.
Yol açıcıların, tabu yıkıcıların, totem kırıcıların serencamesi böyledir bu topraklarda...
 
Ne yazık ki bugünün kıymeti bilinmezlerinden biri de Fethullah Gülen'dir.
Bir avuç yol yordam bilmez nevzuhurun üzerine akbaba gibi çullanmaya çalıştıkları bir değer...
Fırtınalar dinip de sular durulunca değeri daha iyi anlaşılacak bir kıymet.
 
Gülen de kamunun önüne çıktığı ilk günden bugüne, gerek icraatlarıyla gerekse düşünceleriyle önce en sert şekilde eleştirilmiş, çok geçmeden de insaf ehli tarafından takdir edilmiştir. Ennihaye pek çok İslami cemaat ve camia tarafından da taklit edilmiştir. Sadece hizmetlerinin muhtevasıyla değil, o hizmetlerinin şekline şemailine kadar varan bir taklit.. Mesela zamanında Gülen'i kurban derisi toplanmakla suçlayan kimi gruplar, sonradan kendileri de sadece kurban derisi toplamakla kalmamış, deriyi toplandıkları poşetin rengine vs. kadar Kurban hizmetini taklit etmişlerdir.
 
Gülen, İzmir'e genç bir imam olarak geldiğinde, İzmirli entelektüellerin yayıma hazırladığı bir dergide, Gurbet Dergisi, lise ve üniversite gençliğini müspet harekete davet eden yazılar kaleme aldı. Gençlere, ideolojik aşırılıklara düşmemelerini, sağ ve sol düşünce kaymalarına tevessül etmemelerini, ne olursa olsun yüksek öğrenimlerine devam etmelerini salıklayan yazılar yazdı.

Vaazlarını da bu konulara hasretti.

Neyine gerekti bir genç imamın bunlar. Oturup namazını kıldırmalı işine bakmalı değil miydi!
 
Türk Düşünce Derneklerinde 25, 26 yaşlarındayken konferanslar düzenledi Mevlana hakkında, Yunus hakkında. Daha entelektüel bir kesime ulaşmayı hedefledi. Halbuki bir imamın yeri camii değil miydi!  Bu genç imam da kim oluyordu konferanslar tertip ediyordu. Camii cemaatinin dışında, daha farklı kesimlere de ulaşmaya çalışıyordu! Neyin peşindeydi!
 
Sonra Altın Nesil konferansları, Ege bölgesini belde belde dolaşarak, uyuyan bir milleti ayağa kaldırma gayretleri.
 
Hele o kahvehaneler, kahvehane sohbetleri... Kahvehane gibi kağıt oynanan, uygunsuz sohbetlerin de olabileceği ortamlarda dini sohbetler etmek münasip olmaz diyenlerin rağmına, her türlü hakarete katlanarak, 1960'ların İzmir'inde kahvehanelerde sohbetler etmiş. Ruhundaki ilhamları boşaltacak yerler arayan bir genç imam.
 
Yolunu kesmek isteyenlere Bediüzzamanca "Dar görüşler dar düşünceler" demiş geçmiş.
Ruh ve düşünce dünyasını Mehmet Akif'in münkesir şiirleriyle, dimağını Bediüzzaman'ın serrişte ettiği iman hakikatleriyle beslemiş, dahası okumalarını dini metinlerle sınırlamamış bir genç entelektüel...
 
Gençlere ulaşmanın her yolunu aramış, bulmuş ve denemiş bir yenilikçi...
Batılı yazarların yanında, Cemil Meriç okumuş, Nurettin Toçu okumuş, Necip Fazıl okumuş, dönemin milliyetçi muhafazakar dergilerine abone olmakla kalmamış, dağıtmış, okutmuş da bu dergileri..
 
İzmir'de, "gelin bir okul açalım" demiş. Yeni yeni çoğalan, hüsn-i kabule mazhar olan İmam Hatiplere hala çocuklarını göndermede mütereddit olan muhafazakar ailelerin de çocuklarını gönderebilecekleri özel okullar açalım demiş.
 
Okul da nemize lazım diyen diretmelerle karşılaşmış. "Okul da nemize lazım, Kuran Kursları varken, İmam Hatipler varken"...diyen herkes sonradan birer okul açma yarışına girmiş.
 
Gelin, çocuklarımızı üniversite sınavlarına hazırlayan dershane açalım deyince bu sefer aynı kesimden, "dershane mi, ne gerek var şimdi böyle şeylere" homurtularına muhatap olmuş..
 
Gelin bir dergi yayınlayalım deyince aynı mukabele, kurban derisi toplayalım deyince aynı itiraz!
 
Ağniyayı bir araya getirelim çalışkan ve fakir talebeye imkan sağlayalım demiş. Milletin ali himmetine müracaat etmiş. bu Peygamber yoludur demiş.
 
O dönemde gerek yakınındaki bazı kimselerce, gerekse diğer bazı dini cemaatlerce kıyasıya eleştirilmiş bu genç imam.
 
Çok geçmeden kendisini eleştirenler de kurban derileri toplamaya başlamışlar. Yurtlar yuvalar açmışlar, okullar dersaneler. Her bir cemaatin bir dergisi olmuş.
 
1990'larda Asya'ya açılın demiş Gülen.
"Kendi memleketimizi bırakıp da şimdi Asya'ya açılmanın sırası mı Allasen" diyenler, gözlerini ancak 20 sene sonra açabilmişler hakikatleri görebilmek için.. Şimdi dini cemaatler sadece Asya'da değil, Pasifik'ten Atlantik'e kadar her yerde olmak istiyor. Dünyanın her yerinde olmadan Türkiye'de de olmazsınız sözünün hakikati şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu!
 
Toplumsal barışı tesis eden vakıflar dernekler kurum, radyolar televizyonlar açın demiş.
Yine kıyasıya eleştirilmiş.
 
Şimdi mi! Radyosu ve televizyonu olmayan dini cemaat yok.
 
Yetişen, tahsil gören, işinin ehli ve sorumlu vatandaşlar devair-i devlette vazife alsın demiş Gülen. Şimdi şöyle böyle tahsil gören her bir mensubunu devlette bir işe yerleştirebilmek için olmadık taklayı atan dini cemaatlerimiz yok mu! Bir yandan kendi mensuplarını devlete yerleştirme telaşesine kapılan diğer yandan da bir cemaati devlette paralelce kadrolaşıyorlar diye kıyasıya eleştirenler..
 
"Amerika'ya gidin, Avrupa'ya gidin, oralarda kültür lobileri açın, İslam'ın ve şu milletin meselelerini çağa en uygun bir şekilde anlatın, anlatmakla da kalmayın o değerleri temsil edin" demiş. "Oralarda kültür merkezleri, barış ve diyalog merkezleri açın..gittiğiniz her yerde Abant Platformu-misal kurumlar açın, düşünce kuruluşları açın" demiş.
Şimdi devlet, milyonlarca dolar harcayıp Yunus Emre Kültür Merkezleri açmıyor mu! Ki bu merkezlerin de Allah sayısını müzdad eylesin, saye şevklerini arttırsın.
 
Türkçe Olimpiyatları düzenleyin demiş.
Şimdi hükumet, alternatif Türkçe Olimpiyatları düzenlemiyor mu!
 
İşadamları dernekleri kurun, yabancı sermayeyi Türkiye'ye çekin, iş adamlarımız dünyaya açılsınlar demiş. Şimdi hükumet aynı minvalde kurumlar açmıyor mu! Hükumetin de  Türk kültürünü ve değerlerini dünyaya duyurma adına attığı bu atılımları her türlü takdirin üzerindedir.
 
Kimse Yok Mu insani yardım dernekleri ile, kalmasın el uzatmadığınız bir muhtaç sine demiş. Şimdi onlarcası yok mu bu gibi kurumların son yıllarda ortaya çıkan. Allah her birinin birini bin eylesin, sayısını artırsın.
 
Finans Kurumlarından, sendikalaşmaya kadar pek çok alanda bu millete de devlete de yol ve yön gösteren devasa bir vizyon var karşımızda. Önceleri kıyasıya eleştirilen ama sonrasında da taklit edilen. Önce anlaşılmayan, ademe mahkum edilmek istenen ama sonrasında genel bir hüsn-i kabule mazhar olan, kopyalanarak çoğaltılan
 
Yaklaşık 10 yıldır söylüyorum: AKP Hükumeti'nin en büyük talihi Hizmet Hareketi'ydi.
Şimdi de diyorum ki, Hükumet'in en büyük talihsizliği bu harekete vefasızlığıdır. Gün be gün kendini gösteren her bir olay da bu görüşü teyit eder mahiyette nitekim.
 
Sosyal devletler bilir ki devletlerin yapabilecekleri sınırlıdır, bir yere kadardır. Bu nedenle, sivil inisiyatifler desteklenir ve gerek yurt içinde gerekse yurt dışında bu hareketlerin önleri açılır. İşte tam da bu meyanda Hizmet Hareketinin en mümtaz hususiyeti olarak bağımsızlığı öne çıkıyor.
 
Hizmet, Türkiye'de zuhur eden bir hareket olarak dünya çapında çoğunluğun takdirini kazanan büyük işlerin altına imza attı, tüm engellemelere rağmen atmaya da devam ediyor. Zorluklar altına kendine yeni imkanlar buluyor ve yeni yeni hizmet modelleri geliştiriyor, değerler üretiyor.
 
AKP, hizmet bayrağını en son noktaya diktiğini düşündüğü yerlerde hep, oralara çok daha önceden giden hizmet bayrağını dikmiş Hizmet Hareketi'ni görecektir.
 
Bugünkü hamaset ve günübirlik siyaset dilinin tozu dumana katan eyyamcılığı içinde bu hizmetler ve Hizmet hareketinin Bu Ülke'ye sağladığı açılımlar ve yaptığı katkılar henüz idrak edilemiyor. Şahıslara, şuna buna takılıp kalmadan, bu değerlerin ve Hizmet'in asıl söylemek istediğinin anlaşılacağı günleri bekleyeceğiz.
 
Hepsini geçtim, sadece su Abant Platformu'nun Bu Ülke'ye verdiklerini, kazandırdıklarını henüz bu toplum fark edemedi bile. Bu Ülke'de "aynı sokaktan geçmez" denilen insanları, hem de 28 Şubat'ın o menhus günlerinde el ele tutuşturan Abant Ruhu'ndan söz ediyorum.
 
Ezcümle:
"Sabır gibi bir fazilet  yoktur" der eskiler. Sabırla bekleyeceğiz ve göreceğiz ki bu gün kıyasıya eleştirdikleri Hizmet Hareketi'nin eylemlerini ve hizmetlerini istikbalde taklide başlayacaklar.
 
Kıymetbilirlik, hakşinaslık ve vefa aramamak ve dahi beklememek lazım; dediğim gibi bu topraklarda ne yazik ki bu gibi değerler yaklaşık 50 sene sonra geliyor...

Allah nasip ederse görürüz.

]]>
bilgi@gencadam.com (Engin SEZEN, Rotahaber) KÖŞE YAZILARI Fri, 26 Sep 2014 11:42:53 +0300
Dinlemeler, Cemaat’e mal edilemez http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/942-mehmet-kececiler-dinlemeler-cemaate-mal-edilemez http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/942-mehmet-kececiler-dinlemeler-cemaate-mal-edilemez Dinlemeler, Cemaat’e mal edilemez

Eski Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler, hükümet medyasının ileri sürdüğü ‘7 bin kişi dinlendi’ haberleriyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Keçeciler, söz konusu dinlemelerin Cemaat’e mal edilemeyeceğini söyleyerek, “Böyle bir şey asla kabul edilemez.” dedi.

Mehmet Keçeciler, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programında gündeme ilişkin soruları cevapladı. 7 bin kişinin dinlendiği iddiasına ilişkin “Mahkeme tarafından polislere dinleme izin verildiyse bu yasalara uygundur, hukuk devleti ilkelerine uygundur. Bu meselede paralel devlet kabul edilmez, böyle bir şey olmaz.” ifadelerini kullandı. Fethullah Gülen’in, devletin içine sızma gibi bir gayretinin olmadığını vurgulayan eski bakan, Hocaefendi’nin tek amacının insan yetiştirmek olduğunu kaydetti. Eski cumhurbaşkanlarından merhum Turgut Özal zamanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurtdışına okullar açmayı denediğini fakat başarısız olduğunu da kaydeden Keçeciler, zamanında kitapların ve öğretmenlerin gönderilememesi gibi sebeplerin bu başarısızlıkta etkili olduğunu dile getirdi. “Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapamadığını Gülen nasıl başardı?” sorusuna da şu karşılığı verdi: “Ben, çok okulunu ziyaret ettim. Okullar gerçekten başarılı. Okullarda çok lisan eğitimi veriliyor. İngilizceyi şakır şakır öğretiyor adamlar. Türkçeyi öğretiyorlar, anadilleri zaten var. O ülkelerdeki üst düzey kişilerden bize telefonlar gelirdi, bakanlarımızın çocuklarını okullarınıza kaydedin diyorlardı mesela.”

Başbakan Erdoğan’ın sık sık “paralel devlet” diyerek bir şeylerin üstünü kapattığı ve kullandığı dille toplumu kutuplaştırdığına da dikkat çeken eski bakan Keçeciler, her dönemde böyle hedef tahtalarının seçildiğini ve bu dönemde de “paralel devlet” deyip her şeyi onun üstüne yıkmaya çalışıldığını vurguladı. Yolsuzluk iddialarının üstünün örtülmemesi gerektiğini ifade eden Keçeciler, şöyle devam etti: “Biz, vaktiyle kendi arkadaşlarımızı çoğunluğumuza dayanarak korumaya çalıştık. Mahkemeye sevk etmedik ve rey kaybettik iktidardan düştük. Yani bu vesileyle ben kendilerine buradan naçizane tavsiye ediyorum. Bu tür olaylar çıktıktan sonra bu tür olayları kapatıp yok etmek örtmek mümkün değil. Bu tür olayları ne kadar geç örterseniz size de bulaşır. Başbakan’a da bulaşır.”

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Wed, 26 Feb 2014 12:38:19 +0200
Hizmet hareketinin küreselleşmesi Türkiye için bir garantidir http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/540-hizmet-hareketinin-kuresellesmesi-turkiye-icin-bir-garantidir http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/540-hizmet-hareketinin-kuresellesmesi-turkiye-icin-bir-garantidir Hizmet hareketinin küreselleşmesi Türkiye için bir garantidir

Hizmet hareketi, 160 ülkede başta eğitim ve insanî yardımlar olmak üzere birçok alanda faaliyet gösteriyor.

Gönüllüler hareketi, inandığı değerleri insanlıkla buluşturup Türkçeyi dünyanın dört bir tarafında dalgalandırmak için sınır tanımayan ve nev-i şahsına münhasır bir yapı içinde yoluna devam etmekte. Eğitimciler öğrencileri ile meşgul olup Hizmet hareketinin en önemli hedeflerine yoğunlaşırken, zor durumda kalanların dertlerini paylaşmaya çalışan Kimse Yok mu, işadamlarının önünü açmaya çalışan TUSKON, diyalog hizmetleri ve medya organları ile hareket doğru bildiği yolda ilerliyor. Gönüllüler hareketinin küresel bir marka olması toplum tarafından takdir edilirken birtakım ‘dar ve oligarşik yapıların’ hedefi haline geldiğini görüyoruz. Hizmet hareketi hususunda ortaya atılan iki çirkin iftira var: 1. Türkiye’de yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonları dışarıdan organize edilmiş ve harekete yakın isimler bu operasyonlarda maşa olarak kullanılmıştır. 2. Hizmet, Ergenekon’dan temizlenmiş derin devlet alanına yerleşmeye çalışmakta ve yeni bir vesayet peşindedir.

Hareket’in dış güçlerin maşası olduğuna dair ortada tek bir delil olmamasına rağmen algı yönetimi için psikolojik harekât yapan uzmanlar iki doneyi sonuna kadar insafsızca ve müfteri bir üslupla kullanmaktadır. Hizmet küreselleştiği için dış güçlerle iş yapmak zorunda olduğu, dolayısı ile milli değerlerden taviz vermesi kaçınılmazdır iddiası ile Mavi Marmara’da görüldüğü gibi bunlar ‘İsrail uşağı’ olmuştur iftirası paralel olarak işlenmeye çalışılıyor. Birkaç senedir tıpkı 28 Şubat brifingleri gibi Türkiye’deki muhafazakâr gruplar, tarikatlar ve vakıflara periyodik olarak Hizmet Hareketi aleyhinde Mavi Marmara krizini referans göstererek Hareket’in İsrail çıkarlarına fayda sağlayacak şekilde hareket ettiği iddiaları anlatılmakta, muhafazakâr medya köşelerinde bu iddia sürekli işlenmektedir. Mavi Marmara katliamına Hizmet hareketine yakın medya organlarının verdiği sert tepki ortadadır. Fethullah Gülen Hocaefendi, olayda hayatlarını kaybeden insanlarımızın şehit olduklarını ifade edip büyük bir ilanla taziye yayınlamıştır. Savaşın eşiğine gelen ülkede Hocaefendi’nin tansiyonu düşürmek için otorite vurgusu yapan ikazını kullanarak söylem geliştirmeye çalışanların yanıtlaması gereken birkaç soru bulunuyor. Mavi Marmara katliamı akabinde derhal donanma kontrolünde ikinci geminin yola çıkartılacağı ifade edilmiş olmasına rağmen çok doğru olduğuna inanılan bu hamle niçin gerçekleştirilmemiştir? İsrail’i terörist ülke olarak tasvir ettikten sonra masum siviller bu ülkenin önüne niçin atılmıştır? Gazze’nin statüsünün değişiminde Mavi Marmara girişimi gelinen nokta itibarı ile hangi kazanımları sağlamıştır? Eleştirilmesi gereken en önemli hadise bir yardım kuruluşunun Türk dış politikasına doğrudan etki edecek bir hamlesidir. Yarın farklı bir yardım kuruluşu, Çeçenlerin haklarını savunmak için Türkiye’den yola çıkan bir protesto gemisi ile Erdoğan’ın arasının çok iyi olduğu Putin’in Rusya’sına yönelik bir hamle gerçekleştirse Ankara aynı müsamahayı gösterecek midir? Hizmet prensip olarak müspet hareketi tercih eden yöntemleri benimsemiş bir harekettir ve Mavi Marmara hadisesine de sadece bu zaviyeden kritik getirmiştir. Konunun Filistinlilerin yaşam ve ülke edinme hakkı ile doğrudan ve dolaylı olarak hiçbir bağlantısı yoktur.

Hizmet’in küresel çapta işler yaptığı doğrudur lakin bugüne kadar ulusalcılar ve uçta Kemalist sol örgütlerin iddia ettiği gibi hareketin bu başarısını ABD ve İsrail desteği ile elde ettiği saplantılı suçlamaları daha önce defalarca yanıtlanmış ve 50 senelik Hizmet tarihinde bu mesnetsiz iftiralar tek bir somut delile dayandırılamamıştır. Partiye destek verme telaşesi içinde olan medya organlarının daha önce ulusalcılar tarafından kullanılan söyleme sahip çıkmaları ve 11 sene bırakın yasal süreci tek bir idari soruşturma bile açılmamış mevzular üzerine komplo teorileri ile saldırmaları akıl alır bir tavır değildir. Hizmet hareketi, dünyanın farklı coğrafyalarında diyalog çalışmaları ifa etmekte ve doğal süreçte birçok farklı din, mezhep ve etnik grupla iletişim halindedir. Müslümanlar hakkında 11 Eylül korkusu ile tezler üretildiği ve İslamofobia’nın zirveye ulaştığı bir dönemde Hizmet Hareketi bu tür girişimlere her zamankinden daha fazla ihtimam göstermekte ve bu işe ciddi mesai sarf etmektedir. Önemli proje, konferans ve ziyaretleri Dışişleri Bakanlığı’na danışarak yapan ve ülke zararına olma ihtimali olan her türlü girişimden uzak duran Hareket gönüllülerinin ‘ılımlı İslam’ yaftası ile girilen süreçte son olarak dış güçlerin maşası olarak lanse edilmeye çalışılması yeni bir girişim olmadığı gibi gönüllüler hareketine atılmış en acımasız iftiradır.

Hareket’in güncel sorunlara bakışını merak eden farklı ülkelerin büyükelçileri ile gerçekleştirdiği kamuya açık ve akabinde Gazeteci ve Yazarlar Vakfı’nın (GYV) web sitesinde duyurulan hatta iktidara yakın isimlerin de davet edildiği çalıştay ve toplantılarının yasadışı bir istihbarat suçu gibi gösterilmesi iki temel soruya yanıt verilmesini zorunlu kılmaktadır: 1. Bu tür toplantıları yaklaşık 20 senedir yapan GYV’ye niçin daha önce hiçbir ikaz-uyarı verilmemiş ve en ufak bir soruşturma bile başlatılmamıştır? Bilakis geçmişte başta Dışişleri ve Ekonomi bakanlıkları olmak üzere sürekli takdir edilerek teşekkür ile taltif edilmiştir. 2. Toplantılara katılan büyükelçiler Ankara aleyhinde istihbarat çalışmasında bulunuyorlarsa bu şahıslar niçin Dışişleri’ne çağrılarak ikaz edilmemiş hatta sınır dışı edilmeleri resmî ağızdan talep edilmemiştir?

İktidar savaşı mı, Yargıya müdahale mi?

17 Aralık’ta başlatılan yolsuzluk ve rüşvet soruşturması ilk etapta dünya medyasında ‘Türkiye’de güç savaşı mı?’ soru işareti ile çıkmış olsa da ülkede vuku bulan gayri hukukî girişimler, yasalar, yönetmelikler ve Anayasa’ya aykırı hamleler akabinde haberler yargıya müdahale, yolsuzluk ve rüşvet ekseninde yapılmaya başlanmıştır. ‘Ergenekon yapısından boşalan derin yapıya Hizmet yerleşmek istiyor ve partiler değişse de kalıcı iktidar olarak güç oyununda yoluna devam etmek istiyor’ iddialarının ise başta AB elitleri nezdinde demokratik başkentlerde kabul görmesi hiç de kolay değil. Zira Hizmet hareketi denetlenebilir, şeffaf, Kopenhag kriterlerine uyumlu ve özgürlükleri savunup kimlik dayatmayan bir devleti hep savuna geldiği, bu alanda yapılan reformlara tam destek verdiği hatta Şanghay yerine AB politikalarını savunan nadir adreslerden bir tanesi olduğu için kendisini Türkiye dışında izah etmekte güçlük çekmeyecektir. Hizmet hareketinin Erdoğan hükümetini zayıflatmak ya da kendi ülkesinin iktidarına karşı müdahale yapmak için dış güçlerden yardım istediği iftirası ise ancak sonradan olma AK Partili kalemlerin köşelerine kaynaklarını açıklayamayacakları ve dolaylı aktarımlarla ifade edebilecekleri iftiralar olarak kalacaktır. Hizmet hareketinin demokrasi dışı bir yola tevessül etmesi imkânsızdır, zira bu tavrı garanti altına alan en önemli veri, Hareket’in 160 ülkedeki varlığıdır. ‘Hizmet küreselleşti, milli çıkarlara duyarlı olamaz’ mantığı iyi çalışılmamış ve mantıkî temelleri olmayan ucuz bir propaganda söylemidir. Hizmet hareketinin Türkiye’de yapacağı her anti demokratik davranış ve alacağı gayri hukukî tavırlar, 159 ülke tarafından takip edilecek ve Hareket üzerinde baskı oluşmasına vesile olacaktır. Şüphesiz dünyanın dört bir yanında insanlara ulaşma gayesi olan bir hareket, birinci derecede gözlemlendiği kendi ülkesi Türkiye’de bu tür hatalara tevessül edemez. Bir şikâyet konusu olan Hareket’in 160 ülkedeki varlığı ve gayri milli olduğu iddiası bizatihi milliliğinin ve şeffaflığının en büyük referansıdır.

AK Parti, kendisine yönelik Ergenekon yapısının aldığı tavır ve gerçekleştirdiği hamlelere yönelik hep demokratik enstrümanlarla yanıt vermişti. Cumhuriyet Mitingleri yapanlara, kapatma davası açanlara Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin derken, 27 Nisan’da e-muhtıra verenlere karşı erken seçime girerek yanıt vermişti. Balyoz ve Ergenekon davalarının tartışıldığı süreçte ise anayasa reformu ile hodri meydan diyerek başta yargı sistemi olmak üzere AB tarafından övgü ile bahsedilen büyük bir demokratikleşme hamlesi ifa etmişti. AK Parti, yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını kast ederek ilk defa kendisine yönelik hamle yapıldığını ifade ederken, buna yanıt olarak demokratik bir tavır almak yerine tüm kazanımlarını adeta masaya koyarak ve toplumsal kredisi olan Hizmet Hareketini suçlayarak içinde bulunduğu durumdan kurtulma çabası sergiliyor. Ülke gündemini kör düğüm gibi kilitleyen ve herkesi tedirgin eden bu süreçten çıkmanın yolu daha demokratik, şeffaf, denetlenebilir bir devlet ve adil bir yargı mekanizması olabilir. Bunun dışında tevessül edilecek tüm yöntemleri geçmiş iktidarlar arkalarında top, tüfek ve Batılı güçler olduğu günlerde bile denediler ve Türkiye’yi içine kapatan Mc Carthyci anlayış ile hiçbir yere varamadılar. Muhafazakâr demokrat bir parti eli ile bu ülke, çerçevesi sınırlandırılmış olsa da ne iktisadî ne de siyasî açıdan yeni bir 28 Şubat sürecini kaldıramaz.

SAVAŞ GENÇ - DOÇ. DR. | FATIH ÜNIVERSITESI

]]>
bilgi@gencadam.com (SAVAŞ GENÇ) GENÇ ADAM ANALİZ Wed, 29 Jan 2014 21:15:02 +0200
Büyükelçilerin yeni görevi http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/533-buyukelcilerin-yeni-gorevi http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/533-buyukelcilerin-yeni-gorevi Büyükelçilerin yeni görevi

Savrulmaların savrulmaları takip ettiği ve hiç arkasını kesmediği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Şanslıyız diyemem ama tarihî günlere şahitlik ediyoruz.

Tarih bunun adını ne olarak koyar şimdiden kestirmek zor. Soğuk Savaş dönemindeki kutuplaşmaları hatırlatan ve bilgi kirliliği, kara propaganda ile algı üretimi ve yönetiminin hakim olduğu hatta devlet imkânlarıyla camiaya adeta linç ameliyesinin yapıldığı zeminde, bu sürece doğru isim koymak gerçekten zor. Ama sonuca isim koymak çok kolay. Bugünler elbet geçecek ve ak ile kara koyun bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıkacak. Hakikat bir kez daha zuhur edecek. Zulüm elbet bir gün sona erecek. Yalan istese de istemese de tahtını sıdka terk edecek ve isim o zaman konulacak. Yeter ki sabretmesini bilelim. Hamdolsun ne dinimizden, ne değer ve ilkelerimizden ne de bunlara bağlı yaşadığımız hayatta yaptıklarımızdan şüphemiz var. Abdestimiz var ve namaz kılmaya devam ediyoruz.

İnsanlık tarihinde kırılma!

“İnsanlık tarihinde çok çeşitli kırılma dönemleri olmuştu.” demişti Hocaefendi, dershane kapatma tartışmaları başladığında ve ardından ilave etti: “Böyle bir dönemden geçiyoruz.” Çok şaşırmıştım. Yaptığı teşbihte kullandığı ana unsur “İnsanlık tarihi” ve söz konusu olan ülkemizin eğitim sistemi ile alâkalı bir mesele.

Benzer bir şaşırmayı da 12 Haziran 2011 seçimlerinden yaklaşık 7-8 ay sonrasında yaşamıştım. O zaman da “Bizim 28 Şubat’ımız yeni başlıyor.” demişti. Hangi bilgi, hangi sezgi, hangi ufuk ile bunu söylemişti ama cemaatin seçimlerde AK Parti yanlısı tutumundan dolayı “cemaat siyasallaştı” denildiği dönemde bu sözlerin sarf edilmesine şaşırmamak elde değildi. Yaşadığımız günlere bakınca yukarıdaki tespitlerde zaman bir kez daha Hocaefendi’yi haklı çıkardı ve inanıyorum yakın gelecekte sıdkın kizbe galebesiyle aynı manzarayı bir daha yaşayacağız.

Haşhaşi benzetmesine değineceğim. Önce hatırlatma; aynen şöyle dedi Sayın Başbakan: “Büyük Selçuklu Devleti’nde Haşhaşiler denilen gözü dönmüş gizli bir örgütün devlet bünyesini nasıl esir almaya çalıştığını, gerektiğinde düşmanlarla nasıl işbirliğine gittiğini, asırlar önce millet olarak yaşadık ve gördük.”

İdris Naim Şahin’in dediği gibi niyetleri, hedefleri belli olmayan oligarşik bir azınlık mı Sayın Başbakan’ı yönlendiriyor yoksa bizatihi kendi duygu, düşünce ve inancıyla mı bunları söylüyor bilemem ama bu benzetme, gerçekten sözün bittiği bir yer. Türk halkının yüzde 50’sinin oyunu almış, yüzde 100’ünün başbakanıyım diye balkon konuşması yapmış bir liderin şimdiye kadar kullandığı “ötekileştirici” dilde kullandığı “çete, örgüt, karanlık odak, ihanet, hain, in” ve benzeri uzayıp giden listedeki her bir söz için kaç defa sözün bittiği yer dedim ama yanılmışım. Umarım bu defa yanılmam ve bir daha sözün bittiği yer demem. Zira bundan öte benim aklıma gelen bir tek şey var; tekfir, muhataba kafir denilmesi. İnşallah onu demez veya dedirtmezler. Fakat imanımı, aklımı ve mantığımı değil de hissiyatımı konuşturayım; eğer bu da denirse hiç şaşırmayacağım.

Sayın Başbakan’ın bir siyasetçi olarak ilahiyat dili kullanıp kullanmayacağı kendi tercihidir ama yaptığı bu teşbihte ilahiyatın ötesinde siyaset tarihi bilgisine de ihtiyaç vardır. 60’lı yılların ikinci yarısında İzmir’de lokal olarak başlayıp dünyanın dört bir yanına dağılan, insanlık ve Müslümanlık adına Allah’ın rızasından başka hiçbir talepleri olmadan hizmet götüren insanları tarihin en karanlık katil çetesine, suikast örgütüne benzetme tek kelime ile yakışıksız ve yanlış bir değerlendirmedir. Sadece Hizmet’e gönül verenler değil, olaylara dışarıdan bakan hatta “yiyin birbirinizi” diye ellerini ovuşturan insanlara bile “bu kadar da olmaz ki, insaf” dedirten bir benzetmedir bu.

Kimseye İslâm tarihi dersi verme gibi bir niyetim yok. Zaten konuşmanın hemen akabinde haber portalları, gazeteler, televizyonlar Haşhaşileri bütün özellikleri ile anlattı. Bunları okuyan ve izleyen insanlar da Hizmet ile mukayeseler yapıp bir kanaate ulaştı.

Ben yakın ve uzak çevremden gördüğüm kadarıyla söyleyeyim; kamu vicdanı her zamankinden daha fazla yaralanmıştır Sayın Başbakan’ın bu teşbihi ile! Söz konusu yara ahirette kul hakkı ekseninde karşılaşmaya vabeste. Dünyada ise belki kabil-i iltiyamdır belki de değildir, onu zaman gösterecek. Siyasî sonuçları olurmuş. Bana sorarsanız hiç önemli değil siyasî sonuçları. Ne olacak üç kuruşluk dünya için, değmez. Zira bir mümin için ahiret dünyadan önce gelir. “Dünya, ahiretin tarlasıdır” Efendimiz’in (sas) beyanına göre. Herkes burada ektiğini biçer öte tarafta. “Sırat dünyada geçilir” sözü bu bağlamda enfes bir tespittir. Allah’a ve ahirete inanan, hesaba-kitaba, cennet ve cehenneme iman eden birisi Haşhaşi benzetmesini yapmadan önce elbette düşünmüştür bunları.

Siyaset tarihimizde bir ilk

Tam yazımı bitirdim, Sayın Başbakan’ın büyükelçilerle yaptığı toplantıdaki sözleri düştü internete. İnanamadım, “Canlı verdi televizyonlar.” dedi birlikte çalıştığımız arkadaşım. Açtım dinledim. 17 Aralık süreci, komplosu, darbesi vb. artık kulaklarımızı sağır eden beyanlardı ilk duyduklarım ama arkasından gelen cümlelere ne demeli. Büyükelçilere görev veriliyor; görev yaptıkları ülkelerdeki yetkili mercilere gidin anlatın bu yapıyı diyor.

Anlaşılan o ki tavan-taban ayrımı da artık bir kenara atılmış. Yurtiçi-yurtdışı bir sepete konulmuş. Başka türlü anlamak mümkün değil bu beyanatı. Nitekim bir haber portalı “160 ülkede okulu olan cemaate kötü haber” manşetiyle duyurdu konuşmayı. Büyükelçiler bu görevi yapar-yapmaz, muhatapları dinler ya da dinlemez, kaale alır veya almaz bilemem ama bu konuşmanın ve sosyal bilimcilerin tespitleriyle “Türkiye’nin yüzde yüz yerli ve tek ihraç malı” olan ülkemizin yüz akı yurtdışındaki eğitim kurumlarına alınan bu hasmâne tavrın siyaset tarihimize bir ilk olarak gireceği kesin. Yukarıda dediğim gibi ahirete bakan veçhesiyle mutlaka düşünülmüş, Allah’a veya muhataplarına nasıl cevap verileceği hesaplanmıştır!

Bütün bu olan bitenleri 28 Şubat’ı aşan manşetlerle piyasaya duyuran, Hocaefendi’yi mafya lideri gibi gösteren, yazısının başlığına “Hasan Sabbah bile solda sıfır kalır” diyen insanlara Kur’an’dan mülhem, “ağızlarından çıkan bu, ya kalplerinde gizledikleri” diyorum. İnsaf değil insafsızlık bile kapılarında dilencilik yapar böylelerinin ve eli boş döner, hiç şüpheniz olmasın.

Ne yapalım, Hocaefendi’nin yıllar önce dediği gibi ‘bize de çekmek düştü’. Öyleyse kahrı-lütfu bir bilmenin itminanına ermiş gönüller olarak bir kez daha Erzurumlu İbrahim Hakkı diliyle “Nâçâr kalacak yerde/Nâgâh açar ol perde/Dermân olur her derde/Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler” deyip dilimizde Hz. Yakup’un (as) duasıyla Allah’a yönelelim dostlar: “Sıkıntımı, keder ve hüznümü başkasına değil sadece Allah’a arz ediyorum.”

Bir hatırlatma; bu duanın söylendiği zemin ve arkadan cereyan eden hadiseleri Yusuf Sûresi’nden bir daha okuyun isterseniz.

Sahi, bir zamanlar “İslâm insanı” tavsifleriyle candan-içten muhabbetler yapan, altından oluklar içinde iç dünyasını yansıtan, fıkıh alanındaki yeterlilikleri ile duayen lakabını alan hocalarımızın müspet veya menfi görüşleri yok mu bu Haşhaşi benzetmesi ve büyükelçilere verilen yeni görev konularında?

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Kurucan) KARA PROPAGANDA Sun, 19 Jan 2014 18:25:47 +0200
"Türk okulları sevgiyi yayıyor" http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/458-turk-okullari-sevgiyi-yayiyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/458-turk-okullari-sevgiyi-yayiyor

Türkiye, Ortadoğu coğrafyasına ilişkin değerlendirmelerini ve okumalarını uzun süredir geliştirmeye çalışıyor. Arap Baharı diye nitelenen süreçte, Türkiye'nin bu bölgeye ilişkin stratejik değerlendirmeleri ve kültürel diyalogları daha da güçlenme eğilimi gösteriyor.

Dr. Malih Al Maraşi Tunus'ta akademik çalışmalarına devam eden bir aydın olarak Türkiye, Hizmet Hareketi ve Ortadoğu'ya ilişkin değerlendirmelerini Mehtap TV'de yayınlanan Farklı Seslerin Ahengi programında aktardı. Bu söyleşiyi Kehkeşan okurları için yayınlıyoruz.

Kendinizi nasıl tanıtırsınız?

Kendimle ilgili konuşacak olursam, şahsi bilgilerime ve evraklara göre Gaziantep'te doğmuşum. Aileme sordum: "Ben Suriye vatandaşıyım bu nasıl oldu?" diye. Annem bana dedi ki; "Fransız İhtilali'nden önce Suriye, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Suriye ile Türkiye arasında sınır yoktu. İşlerimiz Suriye'de idi ve baban iki ülke arasında gidip geliyordu. Sen ve büyük ağabeyin bu yüzden Antep'te dünyaya geldiniz." Soy ismimizin Maraşi olmasının sebebi de annemin anlattığına göre, aslımızın Maraşlı olmasıymış.

Halep'te hukuk okudum. 1968'de Kuveyt'e gittim. Pakistan'da, Avustralya'da, İsviçre'de, dünyada neresi olursa olsun. Allah'ın mesajını tüm bu insanlara taşıyayım. Bu büyük dinle onları müjdeleyeyim istiyordum. Çünkü çocukluğumdan beri bu dine aşıktım. Babamı altı yaşındayken kaybettim. Annem çok dindar birisiydi. Bize Allah sevgisini aşıladı. Onun sayesinde Allah'a aşık oldum.

Sonra Tunus'a gittim ve ders vermeye başladım. Tek şartım vardı: Başkent Tunus'ta bir liseye tayin olmak. Böylece başkentteki üniversitede İlahiyat okuyacaktım. Ve öyle de oldu. O dönem fakültenin dekanı İslam âleminde söz sahibi bir insandı. Adı Al Fadıl Muhammed Bin Al Fadıl. Babası dönemin büyük alimlerindendi. At Tahrir ve Tanvir isimli meşhur bir kitabı vardı. Çok kıymetli bir tefsir kitabı. Ayetlerin tefsirinde kendi akranlarını aşmış bir kitap. Eğitimimi devam ettirdim ve doktora tezimi hazırladım. Daha sonra Arap Birliği Tunus'a geldi. Ben de orada göreve başladım. Eğitimi bıraktım. Çünkü bu yeni işle birlikte İslam ümmetine faydalı olacağım bir ortam vardı. Memur olarak başladım ve ilerleyen zamanlarda Arap Birliğinde elçi olarak görevime devam ettim. Daha sonra birçok değişik görevlerde bulundum.

Türkiye ile nasıl tanıştınız?

Türklerle tanışıp iletişim içinde bulunmam, hayal edilemeyecek bir olayla gerçekleşti. Tunus'ta devrim olmuştu. Her yerde karışıklıklar vardı. Ortam her türlü hırsızlığa, saldırıya müsaitti. İnsanlar evlerini korumak için toplanıp bekliyorlardı. Oğlum da herkes gibi evi korumak için kapıda duruyordu. Tam o sırada dört yabancı genç sokaktan geçiyormuş. Bizimkiler onları durdurup kim olduklarını sormuşlar. Onlar da Türk olduklarını söylemişler. Oğlum da onlara hemen "Benim babamın aslı da Türk." demiş. Sonra konuşmuşlar ve oğluma benimle tanışmak istediklerini söylemişler. Öğlen vaktiydi ve beni ziyarete geldiler. Öyle bir duygu seline kapıldım ki şimdiye kadar böyle hissetmemiştim. Sanki onları uzun yıllardan beri tanıyorum. Sanki kendi çocuklarım gibi. Büyülenmiş gibiydim. Onları karşıladım. Sanki benim evlatlarımmış gibi onları bağrıma bastım. Allah'a çok şükür Türk dostlarım sayesinde oğlum şimdi Fatih Üniversitesi'nde okuyor.

Sonrasında ilişkileriniz nasıl gelişti?

Her gün onları davet ediyordum. Evimin önünden her geçtiklerinde selamlaşıyorduk. "Sizin ilim sahibi birisi olduğunuzu duyduk. Türkiye'de Ku'ran'daki ilim mucizesi konulu bir konferans var. Sizleri bu konferansa davet etmekten şeref duyarız. Eğer kabul ederseniz mutlu oluruz." dediler. Ben ve hanımım beraber davet edildik. Geldiğimizde çok müthiş karşılandık. Türkiye'yi ilk ziyaretimizdi. Sonra ilişkilerimiz devam etti, gelişti ve meyve vermeye başladı. İş adamlarıyla tanıştık. Tunus'a her geldiklerinde muhakkak bana uğrayıp selam veriyorlardı. Aramızda çok eskiye dayanan bir bağ olduğunu hissediyordum. Ziyaretimiz bitirince bana, "Sen Antep'te doğdun peki Antep'i biliyor musun? Sen aslen Maraşlısın. Maraş'ı ziyaret etmek istemez misin?" diye sordular. "İsterim." dedim. Hemen oralara bir yolculuk hazırladılar. 68 sene sonra Maraş'ı ziyaret ettim. Mutluluğumu tasavvur edemezsiniz.

Aslımın geldiği Maraş ve doğduğum şehir Antep. Daha önce hiç görmememe rağmen inanılmaz bir sevgiydi beni çeken. Eğer Allah takdir buyursaydı onlara komşu olacaktım. Kendimden geçmiş herkese selam veriyordum. İnsanlar deli zannettiler belki.

Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında neler söylemek istersiniz?

Kocaman bir nesil yetiştiren Hocaefendi gibi bir fikir insanı yok. Bütün güç dengelerini alt üst etti. Bir toplumu yeni baştan oluşturdu. Bunu övmek için söylemiyorum. Büyük kitleler oluşturan hareketler oldu. Mısır ve Suriye'deki Müslüman kardeşler gibi. Cezayir'deki gençlik hareketi gibi. Ama bu büyüklükte ve bu çapta kimse yapamadı. Okullara, üniversitelere ve diğer müesseselere bakıyorum, 40 sene içinde bu yapılanları yapan başka bir fikir adamı kesinlikle yok.

Odasını ziyaret ettim, yere serilmiş bir yatak. Çok mütevazi bir hayat, dünyalık hiçbir şeyi yok. Daha o hayattayken yaptıklarının neticesi kevni doldurdu. Amerika'dan Fransa'ya. Kolejler, üniversiteler... Dünyanın doğusunda, batısında. Bütün bu fikirler, bu icatlar ve kuvvet ama kendisinin şahsi bir mal varlığı yok. Sadece sağlam bir irade, sadakat ve Allah'a karşı tam bağlılık. Ben onun bir hutbesini dinledim. İnsan Allah'a karşı şeffaf olup "Ey Allah'ım!" derse Allah ona: "Geldim ey kulum." der. Sözünde dosdoğru olduğunu hissediyorsun. Allah'ın sevdiği bir kul konuşuyor gibi. Bütün hücreleriniz konuşmasından etkileniyor. Konuşması onun sadakatinin en büyük delili.

Hocaefendi ile karşılaşsanız ona neler söylemek isterdiniz?

Bir gün Hocaefendi ile karşılaşırsam, sadece ona "Benim için Allah´a dua et." derim. Sadece bu. Biz Allah katında kimseyi tezkiye etmiyoruz ama bu insanlar için ey Allah'ım sen onların sıdklarına vakıfsın, onların ihlaslarını biliyorsun. Sıdk ve vefalarına delil herkesi senin yoluna çevirdiler. Sana yakın olmanın zevkine vardılar, o insanlara seni onlar tanıttı. Ey Allah´ım onların ecirlerinden ona da ver, fazlından ve kereminden esirgeme. Cennetinle şereflendir onu.

Türk okulları hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu insanlar özgeçmişlerini nurdan bir kalemle yazdılar. Bu insanlar yeryüzünde eser bıraktılar. Hem âlim hem abid olan bu alimden keşke birkaç tane olsaydı. Okulları ziyaret ettiğim zaman kendime söz verdim. "Ya rabbi eğer ben sana karşı dosdoğru isem sana söz veriyorum, bir okul ve yurt yaptıracağım, benden sonraki nesillerin yollarını aydınlatması için, bundan sonra beni sana al." dedim. Ve başladım, Allah´a şükür.

Bir arkadaşım bana: "Bir arazim var senin emrine veriyorum." dedi. Tunus'un en mükemmel semtinde. Allah yoluna bağışladı. Maddi yardımlarda bunulanlar da var. Türkiye'den bir hanım mühendis getirdik, bütün yetki onda. Bize geldi, kendi evinde yani evimde onu ağırladım. Projeyi çizip bana gönderdi. Ben su anda son ruhsatları bekliyorum işe başlamak için. Bir şahıs daha var, ismini zikretmiyorum, Allah ecrini versin inşallah, bir hektar bir arazide o verdi. Oraya da yurt yapacağız. İnsanlara İslam dininin çalışma dini olduğunu hissettirmek istiyoruz. İslam binadır. İslam bir medeniyettir. İslam insanların aklını değiştirmeye kadirdir. Güzel olan biz dış görünümü değiştirmek istemiyoruz. Biz kalpleri değiştirmek istiyoruz. Hakikaten baktım kalpler değişmeye başladı.

Müslümanları nasıl bir ruh haliyle tebliğe ve hizmete devam etmeliler?

Her zaman insanlardan bir şey isteme derim. Ne istiyorum araba mı? Diyorum ey Allah'ım mülk senin bir araba istiyorum. Senden başkasının kapısına gitmedim, evet araba geliyor. Yolculuklar geliyor. Ziyaretler kendiliğinden geliyor. Mesela ben sizin kapınıza mı geldim? Sizden bir şey istedim mi? Ya da herhangi bir kimseden? Hiç kimseden bir şey istemedim. Onlar geldiler ve benim kapımı çaldılar. Çünkü Allah insanları sana musahhar ediyor. Kapını çalıp seni konferansa davet ediyorlar. Allaha karsı ihlaslı ol yeter. Her şey onun elinde. Allah aşkı bize lezzettir. Bizim problemimiz ey kardeşim, bir arabaya sahip oluyorsun, mükemmel bir eve sahip oluyorsun, bütün lüks şeylere sahip oluyorsun ama bütün bunlara rağmen rahatsızlık duyuyorsun. Neden? Çünkü bütün dünyevi şeylere sahipsin ama kalbin boş.

İslam'ı nasıl yaşamak ve anlamak lazım sizce?

İslam, sadece elbise değildir. İslam sadece sakal değildir, İslam tesbihte değildir. İslam ahlaktır. İslam sevgidir. İslam itaattir. İşte bunu istiyoruz. İşte Fethullah Gülen Hocaefendi bunu size yerleştirmiş. Bunun için onu unutmadan demelisiniz ki "Ya rabbi onun ömrünü uzat ve bereketlendir. Allah'ım sana minnet ve şükran borçluyuz ki sen bize alim ve celil bu insani gönderdin. Bizi ve onu cennetinle şereflendir." Ben onu görmeden sevdim, ben onun bir kaç kitabını okudum. Fakat ben onun satırlarından çok ortaya koyduğu hakikati okumak istiyorum. Fethullah Gülen'in okuduğum en güzel kitabı, gözlerimle gördüğüm iste bu karsımdaki eserleri. Bu bana yeter.

]]>
bilgi@gencadam.com (Kehkeşan Dergisi) RÖPORTAJLAR Thu, 27 Dec 2012 00:07:46 +0200
Kaos, Kadrolaşma, Ordu ve Okullar http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/454-kaos-kadrolasma-ordu-ve-okullar http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/454-kaos-kadrolasma-ordu-ve-okullar

Soru: Son günlerde Türkiye yine bir kaosun içine çekilmek isteniyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Türkiye, üçyüz seneden beri sürekli kaosun içine çekilmek istenmektedir. Güçlü bir Türkiye ile başa çıkamayacaklarını çok iyi bilen dış güçler, Anadolu insanını ruh ve mana köklerinden kopararak ve maziden tevarüs ettiği o zengin mirastan uzaklaştırıp aslına yabancı hale getirerek ona en büyük kötülüğü yapmaya çalışmaktadırlar. Bu tür entrika ve tuzaklar yeni değildir.

Şu kadar var ki, zamana göre bu taarruz, bu plan ve bu komplolar da farklı farklı olagelmiştir. Değişen şartlar, mevcut konjonktür, o an rağbet gören silahlar, revaçta olan oyunlar ve hud’alar... nisbetinde millet ruhuna saldırının ve entrikaların da şekli değişip durmuştur. Aslında, bu entrikalar tarihinin başlangıcı ta sekiz asır öncesine gitmektedir ama özellikle son üç asırdır işlenen şenaatler suyun yüzüne vurmaktadır.

Ayrıca, eskiden tehlike daha çok dışarıdan geliyordu; Birinci Cihan Harbi’nde, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi düşman belliydi ve düşmanlık da açıktan açığa cereyan ediyordu. Mesela, İstanbul’u işgal ettikten sonra Şam’da Selahaddin’in mezarının tekmelendiği haberini de alan İngiliz General “Ey Selahaddin, Haçlı Seferleri daha yeni bitti!” demek suretiyle şecaat arzederken sirkatini söylüyor; Osmanlı’nın mağlubiyetini İslam’ın sonu, haçın zaferi olarak ilan ediyordu. Dolayısıyla, o günlerde bu millete kastedenler belliydi, âşikardı. Fakat, bir dönemden sonra saldırılar içeriden gelmeye başladı. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla, “eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder.” Evet, artık, “Türk Milleti” diyen, “vatan, ülke, ülkü, bayrak” sözlerini dilinden hiç düşürmeyen ve hatta “din, iman, Kur’an” fedaisiymiş gibi arz-ı endâm eden bir sürü eli kanlı insan bozması var meydanlarda. Bunlar “milli ruh” diye diye milletin önüne kuyular kazıyorlar, “ruh kökü”nden bahsederken milletin kökünü kesiyorlar ve toplumu ruhsuzlaştırarak, kalbsizleştirerek kimseye sezdirmeden en sinsi planlarını uygulayabiliyorlar.

Elbette ki, herkesi potansiyel vatan haini görmek, herkesten kuşkulanmak ve hatta paranoyalara girerek “bu ülke hepimize yeter” mülahazasına bütün bütün kapanmak yanlıştır; evet, işi öyle bir paranoyaya vardırmamak gerekir. Fakat, Türkiye’de ne zaman işler iyiye doğru gitmişse hemen bir provokasyonlar silsilesinin sahneye sürüldüğü de açıktır. Hiç unutmuyorum, daha altmışlı-yetmişli yıllarda dinlediğim bir ekonomi profesörü bu hususa dikkat çekiyor ve “Türkiye ne zaman az belini doğrultur, bir kısım engebeleri aşar ve bazı konularda da olsa dünya ile rekabet edecek hale gelirse, dış mihraklar hemen harekete geçirilir, içerideki bir kısım odaklar tahrik edilir; anında ülkede bir terör atmosferi oluşturulur ve her şey elden gidiyormuş gibi bir hava estirilir.” diyordu.

Bugün de dünden farklı değil. Bazıları yine kıyamet senaryoları yazıyor ve o çok korkunç oyunlarını sahneye sürüyorlar. Hüccetiye’de ve sosyologların 'binyılöncülüğü' diye andıkları akımlarda söz konusu olduğu gibi, bazıları Mehdi’nin, İsa-Mesih’in gelişini dünya dengelerinin tamamen bozulmasına bağlıyor ve dünyayı kurtaracak kişi veya düzenin gelmesi için yeterince kan akmasının lüzumuna inanıyorlar. Böyleleri, karanlıktan medet umuyor, düzenin kaostan çıkacağını sanıyor ve dolayısıyla da yeryüzünün herc ü mercle, fitne ve fesatla dolması gerektiğini düşünüyorlar. Aslında bu, bir hezeyandır, bir cinnettir. Bu saçmalıklara inanan kimseler ya hırs, kin ve nefret duygularıyla gözlerini kör etmişler, görmüyorlar.. ya da bunlardan herbiri acilen tedavi görmesi gereken bir akıl hastası. Heyhat ki, bu akıl hastaları bugün dünyanın pekçok yerini kan gölüne çevirdikleri gibi bizim ülkemizi de kanlı bir arena haline getirmek için her yolu deniyorlar. Zaten, millet az belini doğrultunca ve dünyaca biraz kabul edilir hale gelince hemen bir gâile çıkarma işine girişenlerin halinin ne akılla, ne mantıkla, ne insafla, ne milli hislerle ve ne de dini heyecenla izah edilmesi mümkün değildir.

Soru: Bu kaos ortamı nasıl aşılır?

Cevap: Demokrasi kültüründen bîhaber bazı hazımsız ruhlar, kendileri gibi düşünmeyen insanların demokratik hak ve hürriyetlerden istifade etmelerini çekemiyorlar. Hele bir de bunlar, dine mesafeli duran kimselerse, halkın dinî vazifelerini yerine getirmesine, kendi duygu ve düşüncelerini seslendirmesine, insanların kendilerini ifade etmelerine asla tahammül gösteremiyorlar. Dolayısıyla, içlerindeki bu hazımsızlık sebebiyle sürekli müdahale duygularıyla dolup boşalıyorlar, müdahale düşünceleriyle oturup kalkıyorlar. Şayet umumi hava istedikleri gibi bir müdahalaye müsait değilse, hemen bir sürü kavga sebebi icad ediyor, ne yapıp edip kötü emelleri için zemin hazırlıyorlar. Kargaşaların, kavgaların ve anarşinin gölgesinde yeni bir fevkalâde hale zemin hazırlıyor ve o fevkalâdeliği kullanarak gönüllerine göre bir düzen tesis etme hayalleri peşinde koşuyorlar.

Ancak, onca acı tecrübeden sonra hala anlayamadıkları bir husus var: Ne fizikî dünyada ne de sosyal hayatta kaostan nizam doğar. Hilkati inkâr edenler, abiyogeneze kâil olanlar ya da evrime inananlar kaostan nizama doğru gidildiğini iddia etseler de günümüzdeki tecrübeler kaosun nizam doğurmadığını gösteriyor. Tabiatın temel yapısı buna aykırıdır ve kaosla yalnızca yeni kaoslara gidilebilir. İçtimai hayatta da, provokasyonlara girilerek, halk tahrik edilip sokaklara dökülerek ve kan döktürülerek asla asayiş sağlanamaz, nizama yürünemez. Aksine, kargaşadan, sadece kargaşa doğar.

Maalesef, bazıları bu gerçeği görmezden gelerek herc ü merclere sebebiyet vermeye çalışıyorlar. İnsanların meselelerini sokakta halletmeyi deneyecekleri bir ortam oluşturmaya gayret ediyorlar. Toplumu, ölenin niçin öldüğünü, öldürenin de niçin öldürdüğünü bilemeyeceği bir fitnenin içine atmaya uğraşıyorlar. Bir kısım şaşkın ve zavallı tetikçiler bulup hazırlıyor, bir sürü vaatlerle kafalarına girerek onları acımasız birer katil yapıyor, belki de değişik uyuşturucularla hedeflerine kilitleyerek ruhlarına terör havasını hakim kılıp cinayetler işletiyorlar. Sonra da üç–beş tane sergerdanı daha çıkarıyor, onlar vasıtasıyla halkı biraraya topluyor, kitle psikolojisini değerlendirerek yığınları taşkınlıklara sevk ediyorlar...

Ne acıdır ki, son üçyüz senelik tarihimizde biz buna defalarca şahit olduk. Bazı uğursuz yeniçerilerin kendi hükümdarlarını al-aşağı etmelerinde, Hâfız Paşa gibi dünya çapındaki serdarlarını, nice devlet adamlarını mıncıklaya mıncıklaya öldürmelerinde hep aynı sahneleri gördük. Şimdi yapılan şeyler de bir manada onun devamıysa, aynı azgınlıklar günün formatıyla devam ediyor demektir. Format değişikliği de, sadece halk “aynı şeyler oluyor” demesin diye, aynı anarşinin farklı şekilde takdiminden başka bir şey değildir.

Bu kaos ortamının aşılması için, “demokrasi, insan hakları, cumhuriyet” diyenlerin bunlara öncelikle kendilerinin inanması lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk defa telaffuz edilirken “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” şeklinde söylenen, bugün “Egemenlik milletindir” cümlesiyle vurgulanmak istenen husus demokrasidir. Bu söz, hâkimiyetin bir kısım gizli kaba kuvvet temsilcilerinin elinden alınıp millete verilmiş olduğunu belirtmektedir. Şayet, ülkemizde bir demokrasi anlayışı varsa, bu anlayışa göre, arzular ve istekler sokakta ya da herhangi bir kavga mahallinde değil sandıkta, mecliste ortaya konur ve gerçekleştirilmeye çalışılır. Madem öyledir, ister resmî ister gayr-i resmi herkes, kendisini sandıkta ifade etmeli ve demokratik üslupla konuşmalıdır. Kendi değerlerinin doğru olduğuna inananlar, komplo ve entrikalarla milleti sindirmeye çalışacaklarına, demokrasi ahlakına göre davranmalı, politikalarını ona göre yapmalı; varsa doğrularını ortaya dökerek halkı ikna etmeli ve onların aldanmasına meydan vermemelidirler. Böylece, hedeflerine demokratik çerçevede gitmeli ve milletin gönlünde de yer edinmelidirler.

Soru: Böyle kaos ortamlarında provokasyonlar da oluyor. Hemen bütün hadiselerin akabinde tetikçilerin ya da azmettiricilerin dindar kimseler olduğu iddia ediliyor. Hatta onların bazılarının size sempati duyan kişiler (!) olduğu söylenerek mutlaka adınız da işin içine karıştırılmaya çalışılıyor? Bu konudaki mütalaalarınızı alabilir miyiz?

Cevap: Dine ve dindara karşı hasımca davranan küçük bir azınlık her fırsatta bunu yapıyor ve hem hedef şaşırtmaya çalışıyor hem “çamur at izi kalsın” politikası uyguluyor hem de inananlara karşı kin ve nefretlerini bir kere daha ortaya koyuyorlar. Aslında, bizim hep nizamın ve intizamın yanında olduğumuza bu millet şahittir. Anadolu insanı, değil bir insanın kanını dökmek bir karıncaya bile basmayacağımızı çok iyi bilir. Bize kötülük yapanlara bile hep iyilikle mukabele etmeye söz verdiğimizi, dövene elsiz, sövene dilsiz ve her zaman gönülsüz olduğumuzu onlarca defa dile getirdiğim gibi, her karesi halkın gözleri önünde geçen hayatım da bunun delilidir.

Daha önce de zikrettiğim bir hadiseyi müsadenizle hatırlatmak istiyorum: Camilerde vaazlar verip hutbeler okuduğum dönemdeydi. Bir gün bir arkadaşımız “Hocam, sizi o minberde ne zaman görsem her an alnınızdan bir kurşun yiyecekmişsiniz gibi geliyor bana; alnınızdan bir kurşun yemiş de kanlar içinde boylu boyunca uzanmışsınız gibi görüyorum sizi ve çok korkuyorum” demişti. Gayet sakin bir tavırla ona dedim ki; “Ben hep o tehlikeyi bilerek ve onu bekleyerek çıkıyorum minbere.” İşte o günlerde bile, cami kürsüsünden beni sevenlere şöyle demiştim; “Şayet bir gün beni bu kürsüde öldürürlerse, cesedimi bir kenara atın ve başınız önde asayişin, emniyetin temsilcileri olarak evlerinizin yolunu tutun. Eğer, öyle bir anda kalkıp bir yanlışlık yapar ve mukabelede bulunursanız, size hakkımı helal etmem; iki elim iki yakanızda kalsın, Allah huzurunda sizinle hesaplaşırım!” Evet, benim yaşamamı ya da ölmemi değil önce milletin huzurunu düşündüm ve altmış küsur senelik hayatımda asayişi ihlal edecek bir harekette bulunmadım, güven atmosferinin delinmemesi için elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım.

Mesela, Üsküdar’da vaaz ediyordum. İstihbarat görevlileri cami kürsüsünün altına bomba konmuş olduğunu söylediler. Ben öyle bir ölümü şehadet sayarım. Fakat, camide panik olur, insanlar canlarını kurtaramazlar; sonra halk tahrik edilip sokağa dökülür... gibi mülahazalarla vaaz etmekten vazgeçtim. Belli bir dönem sonra, yine va’z u nasihata başladım, Süleymaniye Camii’nde de aynı suikastın hazırlandığı haberini aldım. Halkın can güvenliği ve asayişin temini için oradaki vaazlarıma da son verdim.

Evet, genel üslubumuz budur bizim: Elimizden geldiğince hep emniyet ve güvenin temsilcileri olduk. Kargaşa ve anarşiye taraf olmaktan hep uzak bulunduk. Şerrinden emin olmaya çalışsak da, bizi ısıran bir karıncayı dahi öldürmedik, her canlının hayat hakkı olduğuna inandık. Başkaları, bizim başka şekilde hareket edeceğimizi, başka türlü düşüneceğimizi, onlar için farklı mülahazalara gireceğimizi zannediyorlarsa, demek ki onlar Müslümanı hiç tanımamışlar. Demek ki, onlar birkaç tane canlı bombaya bakıyor ve sadece birkaç teröriste göre hüküm veriyorlar. İslam'dan nasipsiz insanların tavırlarıyla şöyle veya böyle İslam’a gerçekten gönül vermiş insanları karıştırıyorlar. Oysa, bilerek teröre bulaşanların hakiki Müslüman olamayacağını defalarca ifade ettim. Cinayetin çok kötü bir cürüm olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de bir insanı öldürmenin bütün insanları öldürmeye eş tutulduğunu ve din adına cinayet işleyenlerin İslam’ın dırahşan çehresini kararttıklarını, kimsenin de buna hakkı olmadığını onlarca kez dile getirdim. Dahası, bizim inancımıza göre, tek tek şahısların hiçkimseyi cezalandıramayacağını, cezalandırmanın devlete, devlet kurumlarına ait olduğunu da bilmem kaç defa şerhettim. Fakat, maalesef, fesada kilitlenmiş bazı kimseler birkaç kötü örneğe bakarak bizi de öyle görüyor, öyle yorumluyor ve öyle göstererek güya intikam alıyorlar.

Soru: Efendim, orduyla ya da komutanlarla alakalı bir müşkil söz konusu olunca, bazı çevreler yine hemen zât-ı âlinizin ismini de zikretmeye, meseleyi sizinle de irtibatlandırmaya çalışıyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Dine ve dindarlara karşı cibilli olarak tavır alan bazı kimseler, bizi de dini kimliğimizden ve belki dine faydalı olduğumuzu düşündüklerinden dolayı vurmak istiyorlar. Millet adına hayırlı faaliyetlerde bulunacak insanları gericilikle suçlayıp sindiriyor ve onların önlerini kesiyorlar. Aslında bunların çoğu, “radikal müslüman” derken de, “aşırı dinci” diyerek sadece bir kesimden söz edermiş gibi yaparken de bizzat İslam’ı hedef alıyorlar, ama İslam’a açıktan açığa saldırmak ve müslümanlığa karşı düşmanlıklarını izhar etmek istemediklerinden “şucular, bucular” demekle yetiniyorlar. İçlerindeki kin, nefret, hazımsızlık ve kıskançlık hislerini bastırmayı bazı kimseleri bitirmeye bağlıyor ve bu emellerini gerçekleştirmek için de daha güçlü bir dayanağa yaslanmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu, bizi başa çıkamayacağımızı düşündükleri ve vurdukları zaman bir daha belimizi doğrultamaycağımıza inandıkları bir güçle karşı karşıya getirmek istiyorlar. Yalan ve iftiralarla dolu haberler neşrediyor, hakkımızda irticâ yaygaraları koparıyor ve hemen her zaman bunu büyük ölçüde kötüleme, sindirme, yok etme malzemesi olarak kullanıyorlar. Evet, bütün bunları yaparken toplumda paranoyalar oluşturmak suretiyle, “aman bunlar tehlikelidir” havasını estirerek devletin bazı kurumlarını karşımızdaymış gibi göstermeye ve bazı devlet memurlarını da üzerimize salmaya çalışıyorlar.

Zannediyorum, elinin emeği, alnının teriyle çok önemli yerlere gelmiş, aklı başında ve firasetli insanlar, o kötü niyetli kimselerin iğfallerine gelmez ve onlara kanmazlar. Şimdiye kadar büyük ölçüde kanmadıkları gibi umarım bundan sonra da o türlü entrikalar karşısında asla aldanmazlar. Ümit ederim, onca okumuş, onca tecrübe görmüş, -halk ifadesiyle- onca feleğin çemberinden geçmiş insanlar, toplumun yararına ve milletin geleceği adına çok önemli hizmetleri görmezlikten gelmezler, bazı müfterilerin iddialarıyla onları ademe mahkum etmezler; aksine, doğrudan doğruya millete hizmet felsefesinin bir araya getirdiği gönüllü insanların ve onların ortaya koyduğu hayırlı faaliyetlerin aleyhinde bulunmayı milletin aydınlık geleceği aleyhinde bulunma kabul ederler.

Diğer taraftan; değişik sohbet ve röportajlar vesilesiyle defalarca belirttiğim gibi ben askerliğe âşık bir insanım. Ordumuz hakkındaki mütalaalarım da öteden beri hemen herkes tarafından bu şekilde bilinmektedir ve bu çok açıktır. Askerliğim 27 Mayıs sonrasının çok sıkıntılı dönemlerine rastgelmiş olmasına rağmen, o zor günler benim askerlikle alakalı kanaatlerimi değiştirememiştir. İhtilalleri müteâkip bir dönemde, Talat Aydemir’in askeri olarak vazife yaptım. Şiddet, hiddet, öfke hepsi vardı o dönemde. Komuta kademelerinde sürekli el değiştirmeler oluyordu. Bazı subaylar kendilerine muhalif olanları teslim alıyor ve silahlarını bırakmayanların üzerinde tehdit mülahazasıyla uçaklar uçuruyorlardı. O zor şartlarda namazımı, orucumu aksatmamaya çalışıyordum ama cebime koyduğum bisküvilerle sahur/iftar yapmakta dahi çok zorlanıyordum. Fakat bütün o ağır şartlar bile o müesseseye karşı benim içimde zerre kadar olumsuzluk duygusu uyaramamıştı.

İşte onun için “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” demiştim bir zamanlar; yine de diyorum. Neredeyse yetmiş yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar yine giderim o mübarek asker ocağına. Sadece, “Kalb damarlarımda stent var; onu zorlayacak emirler vermeyin. Mesela, “marş-marş” demeyin, “yat-kalk” diyerek yormayın. Fakat, 25 kişilik koğuşlarda kalmaya, ranzalarda yatıp kalkmaya, diğer erlerle kolkola karavanaya kaşık salmaya varım” derim. Ben böyle bir duyguyu ilk kez seslendirince medyadan bazı kimseler tarafından tenkit gördüm; “Bu kadar aşırı alâka ve muhabbet de olmaz!” dediler. Fakat, sözlerim latife ile karışık olsa da onların içi doludur. İnsanlar genel olarak orduyu vatanın bekçisi diye anlatırlar. Bence, o topyekûn mukaddeslerin; mâzînin, milli kültürün, hürriyet ve emniyetin en emîn muhâfızıdır. Dolayısıyla, onu hep takdirle ve saygıyla anmak isterim.

Ordu ile alakalı duygu ve düşüncelerim böyle olduğu gibi, devletin temel unsurları mevzuunda da ulu orta konuşulmaması gerektiğine inanırım. Milletvekili, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi devleti temsil eden insanlarla ilgili her sözün çok iyi tartılıp sonra söylenmesi taraftarıyım. Bana göre, herkese saygılı davranılmalı, her insanın onur ve haysiyeti korunmalı ve hiç kimse tahkir edilmemelidir; ama, milletin önünde bulunan ve özel bir konumu olan insanların izzet ve şerefleri hakkında çok daha hassas olunmalı, onlara karşı daha bir saygılı davranılmalıdır. Çünkü, o insanları hafife almak ve onurlarını rencide etmek sadece bir şahsın haysiyetine dokunmakla sınırlı kalmaz; temsil ettikleri müesseselerin de itibarını zedeler. Onlara saygı ise, aynı zamanda temsil ettikleri kurumlara ve topluluklara hürmet manasına gelir.

Bu açıdan düşününce, -bir röportajda- Erdil Paşa’yı eşi ve kızıyla birlikte sanık sandalyesinde iki büklüm görünce çok üzüldüğümü söylemiş ve ortaya konan üslubu tenkit etmiştim. Hukukun gereği de ihmal edilmeden daha yumuşak bir yol, daha az rencide edici bir üslup bulunabileceğini düşünmüştüm. O mahkeme haber yapılırken su-i zanların nerelere kadar gidip dayanabileceğinin de medya organları tarafından hesaba katılmasını dilemiştim. Evet, hak ve adaletin yerini bulması çok önemlidir ve adalet karşısında herkes eşittir. Ancak bu arada, yargı önüne çıkarılanların insanî durumları da söz konusudur. Kanaatimce, birbirine karıştırılmadan bu iki hususun icapları da yerine getirilmelidir.

Rivayet edilen şu hadise bu hakikati destekler mahiyettedir: Bir gün Hazreti Ömer Efendimiz, valilerini Mescid-i Haram’da toplar, herkesin huzurunda onları hesaba çeker ve halkın şikayetlerini dinler. Halktan biri, bir valinin kendisine haksız yere yüz kırbaç vurduğunu söyler. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) meseleyi araştırır; valiye kısas uygulanmasına ve vurduğu kırbaç sayısınca ona da vurulmasına karar verir. Bunun üzerine Amr bin Âs hazretleri, “Eğer böyle yapmaya kalkarsan, şikâyetlerin ardı arkası kesilmez. Arkadan gelenler de senin yaptığını aynıyla uygularlar; böylece idarecilik müessesesinin itibarı gider ve milletin kendi başındaki insanlara güveni kalmaz.” deyince Hazreti Ömer, Amr b. Âs’ın haklılığına inanır ve meseleyi daha arızasız bir şekilde çözer.

Yine, bir savaş sonrası, alınan esirler arasında cömertliğiyle meşhur Hâtem’in kızı da vardır. Peygamber Efendimiz ona çok şefkatli davranmış ve babası hürmetine Tâî kabilesinin bütün cezalarını affettiğini söylemiştir. Sonra da, Ashab-ı Kiram efendilerimize dönüp, “Zillete düşmüş olsa da, bir kavmin azizine ikramda bulunun, hürmetkar davranın.” buyurmuştur.

Bu itibarla, devlet büyüklerine ya da onların ailelerine karşı yapılan sözlü ya da yazılı saldırıları veya medya vasıtasıyla fâş edilen dedikoduları ve İnternet üzerinden neşredilen güft ü gûyu kat’iyen tasvip etmiyorum; hele orduyu, kuvvet komutanlarını ya da rical-i devleti yaralayıcı sözler sarf edilip, yayınlar yapılmasını doğru bulmuyorum. Dinin cevaz vermediği o türlü kötülükleri doğru bulmadığım gibi, hakiki dindarların da öyle çirkin işlere kalkışacaklarına ihtimal vermiyorum.

Dahası, senelerden beri bana çok kötülük yapan kimselerin çalıp çırptıklarını, fuhuş yaptıklarını, değişik günahlar irtikap ettiklerini öğrensem, o cürümlerini açığa vurmayı, onları ailelerine karşı mahcup etmeyi ve çoluk-çocuklarının önünde rezil duruma düşürmeyi düşünmüyorum/düşünemiyorum. Zira, İslam'da insanların ayıplarını fâş etme diye bir vazife yoktur. Hatta, zina gibi büyük bir günaha şahit olan bir insan şahitlik yapmak zorunda değildir. Şayet dört şahit, şehadette ittifak ederlerse, mücrime ceza verilir; fakat bu, şahitlik edenlerin sevap kazanacakları manasına da gelmemektedir. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu türlü hadiselerde hep meseleyi gizli tutmak ve elden geldiğince ketmetmek yolunu seçmiştir. Bizim vazifelerimiz arasında ve mehâsin-i ahlak kuralları içinde insanların kusurlarını araştırma, onları deşifre etme ve mahcup duruma düşürme diye bir madde yoktur. Aksine, hata ve kusur avcılığı yapma, günahları açığa vurma ve insanları tahkir etme dinimizde ahlaksızlık sayılmıştır.

Dolayısıyla, bazı milletvekilleri, bakanlar, kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanı gibi rical-i devlet aleyhinde yapılan yayınları, daha doğrusu saldırıları çok alçaltıcı, onur kırıcı, yakışıksız ve sevimsiz buluyorum. O yayınların samimi müslümanlar tarafından yapıldığının iddia edilmesini ise, onları devlet adamlarıyla ve hususiyle de ordu ile karşı karşıya getirme çabalarından ibaret görüyorum.

Soru: Bazı devlet birimlerine sızdığınızdan/sızmak istediğinizden bahsediliyor?

Cevap: Maalesef bu iddia da, Türkiye’de istikrar havasının hâkim olmasını istemeyen, şöyle-böyle oluşan huzur atmosferini çekemeyen ve olumlu bazı gelişmeleri hazmedemeyen kimselerin demokratikleşme adına atılan adımların önünü almak için kullandıkları argümanlardan biridir. Milletin ikbalini kendileri için idbar kabul eden ve vazifeperver insanları kendi ikballeri açısından birer tehlike olarak gören bir azınlık, yer yer makam ve mevkilerinden ayrılma ve çıkarlarından olma telaşı yaşıyor, kaybettikleri koltukları tekrar elde edememe endişesiyle bunları yapıyorlar. Bohemce yaşayışlarını ve serâzat hayat tarzlarını çirkin bulacak kimselerin çoğalmasını rahatça davranmalarına ve keyiflerince yaşamalarına mâni görüyorlar. Daha sonra da şeytânî hislerine fikir libası giydirerek “İrtica tehlikesi var; her yeri falanlar sardı” türünden yâvelerle ortalığı velveleye veriyorlar. Bu sözleri tekrarlaya tekrarlaya zamanla tam bir irticâ paranoyasına tutuluyor ve kendileri haricindeki herkesi rejim düşmanı ve “başka” görme ruh hastalığına kapılıyorlar.

Saniyen; biz de bu devletin adamlarıyız. Ben öz be öz Anadolu insanıyım; kana, damara, kafatasına bağlı bir ırkçılığı asla tasvip etmedim; Turancı da değilim. Fakat, milletimi aşk derecesinde seviyorum. Bir insanın, kendi millet fertlerini yine kendi memleketindeki bazı müesseselere girmeleri için teşvik etmesine sızma denmez. Teşvik edilen insanlar da o müesseseler de bu ülkeye ait. Kastedilen manadaki sızmayı belli bir dönemde Türk milletinden olmayanlar yaptılar, hatta belli yerlere kadar da geldiler. Belki şimdiki endişelerinin altında da o sızıntılarının farkedilmiş olabileceği endişesi var.

Ayrıca, bu iddiaların bir psikolojik savaşın parçası olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bazıları, “şucu, bucu” iftiralarını rical-i devlete tehdit, şantaj ve yıldırma malzemesi olarak kullanıyorlar. Faydalı işler yapabilecek kimseleri gericilikle suçlayıp sindiriyor ve onların önlerini kesiyorlar. Bu vesileyle hükümeti de sıkıştırmış ve bazı işlerini engellemiş oluyorlar.

Evet, bir milletin ferdi, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer adliyeye de, istihbarata da girer hariciyeye de. Unutulmamalıdır ki, kadrolaşma, sızma, çoğalma türünden iddiaları atanlar ve bunlarla vazifeperver insanları sindirmeye çalışanlar hemen her devirde bu iftiralarının arkasına saklanarak ve hedef şaşırtarak kendi felsefeleri adına belli yerlere sızmış, kadrolaşmış ve çoğalmışlardır.

Soru: Sevgi okullarının arkasında sürekli bir yabancı güç aranıyor? Aksi halde değirmenin suyunun dönmeyeceği iddia ediliyor? Bu iddiaları nasıl karşılıyorsunuz?

Cevap: O okulları açıp yaygınlaştıranlar dindar kimliğiyle tanınan insanlar olduklarından dolayı, dine, imana, milli ruha ve kendi mana köklerimize karşı içinde düşmanlık besleyen bazı kimseler hazımsız davranıyor; dindarların başarılı olmalarını çekemiyor ve o türlü iddiaları yayıyorlar. Bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış olan ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, sadece “Nerede bir villa kapabilirim?” hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle iftiralar atıyorlar. Dahası, millet ve vatan uğruna fedakarlığın ne demek olduğunu bilmediklerinden Anadolu insanının bu okulları ne fedakarlıklarla devam ettirdiğini kavrayamıyorlar.

Bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını, milletin malı olduğunu, ‘değirmenin suyu’nun da Anadolu'nun tertemiz bağrından geldiğini belki yüz kere anlattık; fakat, görüyoruz ki, yüz kere daha anlatsak, fedakarlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de bu büyük hizmeti idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacaklar.

Oysa, değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorlarsa, suyu çıktığı yerden itibaren takip etselerdi; çarkların döndüğü yerden başlayarak kanalı adım adım izleselerdi. Eğer önyargılı değil iseler, onlar da göreceklerdi ki: Bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç, bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran gücün ta kendisidir. Bu okullar, İstiklâl Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin gönül semereleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.

Haddizatında, dost-düşman herkes gönüllüler hareketini takdir ediyor. Bu hareket dünya çapında beğeniliyor, hüsn-ü kabul görüyor. Fakat, ne başı var, ne de kolu; ne organizesi var, ne de üyesi. Siz sadece anlatıyorsunuz, milletin aklına yatıyor ve herkes bulunduğu yerde bir meşale yakıyor. İnsanlar diyorlar ki, “Biz büyük bir milletin çocuklarıyız. Bir zamanlar cihana muallimlik etmişiz. Neden şimdi dar bir dünyada, kendi fanusumuza kapanıp kalalım? Neden dünyaya kendimizi anlatmayalım, dilimizi öğretmeyelim? Neden o güzel dilimiz dünyaca kulanılan bir dil olmasın? Neden ülkemize gelen yabancı misyon şefleri Türkçe konuşmasınlar?” Böyle diyor ve bu şekilde düşünmenin gereklerini yapıyorlar. Türk milleti farklı bir zaviyeden adeta milli mücadele kıvamında yeni bir mücadele ve yeni bir performansla kendini ifade etmeye kalkmış, kendi geçmişini ve kendi kültürünü anlatıyor dünyaya.. evet, dayatma ile değil, takdir edilen tavırlarıyla, davranışlarıyla, üstün temsil kabiliyetiyle kendini anlatıyor. Ve onlarca ülkenin vatandaşları Anadolu insanını takdirle karşılıyor; çok sert istihbarat servislerinin takiplerine rağmen hiçbiri bu işin aleyhinde olmuyor. Demek ki, Türkiye’deki o uğursuz azınlığın gammazlaması da gidip oralara ulaşmasa, okullar hakkında tek kelimelik menfi bir laf edilmeyecek.

İşte dün televizyonda gördünüz; Afganistan’ın hariciye vekili Türkçe konuşuyordu ve kendi ülkesindeki Türkiye okullarını göklere çıkarıyordu. Geçenlerde de bir ülkenin cumhurbaşkanının Başbakanımıza ve Hariciye Vekilimize telefon edip “Burada Türkiye’den gelen müteşebbislerin okulları var; onlar bizim geleceğimiz; ne olur, şuraya da bir-iki okul açın” istirhamında bulunduğu medyaya yansımıştı. Dünya bu okulların ve diyalog gayretlerinin kıymetini anladı ama içimizdeki bazı kimseler hâlâ anlamamakta, hatta dinlememekte ısrar ediyorlar. Ne diyeyim; Cenâb-ı Hak lütfuyla, inayetiyle, hidayetiyle onların da ufuklarını açsın, insanımızın yararına yapılan bu hizmetleri olduğu gibi, kendi derinlikleriyle onlara da göstersin...

Soru: Bütün bu olumsuzluklar karşısında bize neler düşmektedir?

Cevap: Daha baştan kabul etmek gerekir ki, saldırmak ve ısırmak bazılarının tabiatı haline gelmiş. Ne yapalım, Cenâb-ı Hak, bize insanları ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş! Öyleyse, bu yolun çileleri karşısında sabretmemiz ve hemen hafakanlara girmememiz lazım. Zaten, bizim inancımıza göre, misliyle mukabele etmek zâlimce bir kaidedir; dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalbsizlere karşı bile gönülsüz davranmak ise mesleğimizin en önemli esaslarındandır.

Evet, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler; bazıları kendi karakterlerinin gereği olarak ona buna saldırırken ve önlerine geleni ısırmaya çalışırken, bize de kendi karakterimize saygılı olmak ve nezih üslubumuzu korumak düşer. Üslubumuz bizim namusumuzdur, manevi şahsiyetimizdir, aynamızdır. Biz şimdiye kadar hep sevgi türküleri söyledik; sevgi deyip güldük, sevgi deyip ağladık, hep muhabbet çiçekleri dermeye çalıştık; sadece nefretten nefret ettik, kimseye karşı düşmanlık beslemedik ve hele asla kan dökmeye yeltenmedik; sokaklara dökülüp anarşi çıkarmayı vatana millete ihanet saydık, hep emniyet ve güvenin yanında yer aldık. İnşaallah bundan sonra da bu üslubumuzu koruyacak ve herkese gönlümüzü açık tutacağız.

Hani derler ki; bazıları Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretlerine ağızlarına ne gelirse söyler ve ona hakaret ederlermiş. Yine bir gün bir saygısız adam, “Sen inançsızlara bile kucak açıyorsun, onlarla biraraya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun... Böyle yapmakla dinin izzetine dokunuyor, İslam’ın onurunu iki paralık ediyorsun.” türünden bir düzine hakaretle dolu bir mektup göndermiş. Hazret, mektubu açıp okumuş, tebessümle kağıdın arka tarafını çevirmiş ve tek cümle yazıp geri göndermiş. Hazreti Mevlânâ o tek cümlede “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” demiş. İşte, bizim mukabelemiz de ancak bu kadar olmalı ve herkes gönlümüzde kendisine ayrılmış bir sandalye bulabilmelidir.

Şu kadar var ki, ülkemizin sulh ve huzur atmosferine kavuşmasını çekemeyen, bu gönüllüler hareketinin en hayırlı faaliyetlerini bile dinamitlemeye gayret eden ve anarşiye yelken açıp milletin huzurunu bozmak isteyenlerin şerlerinden bir türlü emin olamıyorsak, onlara karşı bir çaremiz de duaya sarılmak ve onları Allah’a havale etmektir. Bazen içimden “Allahım, ilk atalarının haklarından geldiğin gibi bu devrin Ebû Cehillerinin, Utbelerinin, Şeybelerinin... de haklarından gel!” şeklinde beddua edesim geliyor. Fakat, öyle bir meselede bile üslubumu korumaya çalışıyor ve ben şöyle dua ediyorum: “Allahım, onların da hidayetlerini murad buyuruyorsan, Sen’den başka Hâdî yoktur, hidayet eyle ve onları da insanlık ufkuna yükselt, kalblerine mülayemet ver; din düşmanlığını içlerinden sök al, vatan ve millet sevgisiyle gönüllerini mâmur kıl. Fakat, şayet murâdın bu değilse ve onların da buna liyakatleri yoksa, o zaman haklarından gel ve bizi şerlerinden emin eyle.”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 26 Dec 2012 23:41:57 +0200
Ülkemiz insanları tam kazanılmadan yurtdışında müesseseleşmek nekadar doğrudur? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/406-ulkemiz-insanlari-tam-kazanilmadan-yurtdisinda-muesseselesmek-nekadar-dogrudur http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/406-ulkemiz-insanlari-tam-kazanilmadan-yurtdisinda-muesseselesmek-nekadar-dogrudur Ülkemiz insanları tam kazanılmadan yurtdışında müesseseleşmek nekadar doğrudur?

SORU : Ülkemiz insanları tam Müslüman olmadan , Hakiki imanı elde etmeden , yurt dışına açılıp müesseseleşmek orada ki insanlara el atmak nekadar doğrudur ?

İslam’da esas olan elbette öncelikle yakın çevresine , aile bireylerine , akraba , komşu ve arkadaşlarına tebliğ ve irşad etmektir. “(Öncelikle) En yakın akrabalarını (aşiretini) uyar” (Şu’ara:214) Ferman-ı İlahiside buna işaret etmektedir. Ayet’in nuzülünden sonra Efendimiz (SAV) En yakın akrabalarını Safa tepesinde toplayıp onlari İslâm’a davet için, 'Size su dağın arkasında düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanırmısınız? ' dediği zaman: 'Hepimiz inanırız. Çünkü sen yalan söylemezsin' diye cevap vermişlerdi.(Buhari Tecrid Tercemesi, 9/285) Bu örnek üzerine, Efendimiz (SAV) akrabalarını İslam’a davet etmiştir !

Yakın çevreye yapılan davetler sonucunda hala birileri Hakkıyla gönül vermiyor , hala günah çukurunda yaşıyor diye İman Hakikatlerine muhtaç gönülleri ihmal etmemiz anlamına gelmez. Nitekim , yine henüz Mekke döneminde birinci Akabe Biatından hemen sonra Efendimiz (SAV) Mekke’de onca insan Şirk bataklığında yaşarken , Musab bin Umeyr’i(R.A.) Medine’ye göndermiş ve İslam’ın orada inkişaf etmesini istemiştir.Aradan bir sene geçmemiştir ki ,Musab beraberinde tam 70 kişi ile geri dönmüş ve ileride Büyük Sahabe olma Keyfiyetine mazhar olacak Useyd bin Hudeyr’ler (R.A.) , Sad bin Muaz’lar (R.A.), Musab’ın vesilesi ile İslam’a dehalet etmişlerdir. (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116-120)

Yine , Mekke döneminde Efendimiz (SAV) yanına Zeyd bin Harisi (RA) alarak Taif'e gitmiş , acaba orada İslam'ı anlatabilirmiyim mülahazaları ile Mekke'nin tümü İslam ile müşerref olmadan başka bir beldeye gitme gereği hissetmişti.(İbn Hişam, Sire, 2/60-63; İbn Kesir, el-Bidaye, 3/166)

Netice olarak diyebilirz ki ; etrafına Din-i Mübin-i İslamı hakkıyla nakşettikten sonra “Ahirzamanda benim ismim güneşin doğduğu heryerde duyulacaktır” Ferman-ı Nebeviyeye mazhar olmak için her mümin gayret sarf etmelidir.Ve kendisine bu şiarı rehber edinen kardeşlerine detsek olmalıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (Dr. Emin Şimşek) SIKÇA SORULAN SORULAR Wed, 21 Nov 2012 02:09:51 +0200
Mısır Müftüsü Cuma: Mısır’a en az 10 Türk okulu açılmalı http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/372-mısır-muftusu-cuma-misira-en-az-10-turk-okulu-acilmali http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/372-mısır-muftusu-cuma-misira-en-az-10-turk-okulu-acilmali Mısır Müftüsü Cuma: Mısır’a en az 10 Türk okulu açılmalı

Mısır Müftüsü Prof. Dr. Ali Cuma, Türk müteşebbislerden Mısır’da en az 10 okul açmalarını istedi. Cuma, başkent Kahire’nin güneyindeki Beni Süveyf kentinde ikinci Türk okulunun açılış törenine katıldı.

Yaptığı konuşmada, bu okullardan yetişen öğrencilerin, anadillerinin yanı sıra İngilizceyi mükemmel bir şekilde öğrendiklerini söyledi. Peygamber Efendimizin de yabancı dili teşvik ettiğini hatırlatan Prof. Dr. Cuma, geleceklerini emanet edecekleri nesillerin yetişmesi için eğitimin çok önemli olduğunu dile getirdi.

Okul binasını inşa ederek işletmeleri için Türk müteşebbislere hibe eden Mısırlı hayırsever işadamlarından Murad Ramadan ise okul müdürünün fedakârlığı karşısında çok etkilendiğini ifade etti.

Okul inşaatının bitmesinden sonra okul müdürü ile birlikte öğretmenlerin sabaha kadar temizlik yaptığının, bu duygu ve aksiyonun doğal olarak başarı da getireceğinin altını çiziyor. Törene katılan Hira Dergisi ve Selahattin Türk okulları mütevelli heyeti başkanı Mustafa Özcan da bir ülkenin geleceğinde açılacak fabrikaların çok önemli bir rol oynadığını, ancak en büyük yatırımın şüphesiz ki eğitim ve öğretime yapılan yatırımlar olduğunu ifade etti.

Kahire’nin yaklaşık 150 km güneyinde yer alan Beni Süveyf kentindeki Selahattin Türk Okulu, Arapça ve İngilizce eğitim veriyor. Yaklaşık 300 öğrencisi bulunan okula Mısırlılar yoğun bir ilgi gösteriyor

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Mon, 12 Nov 2012 23:09:43 +0200
Tenkit Hastalığı ve Sevgi Okulları http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/365-tenkit-hastaligi-ve-sevgi-okullari http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/365-tenkit-hastaligi-ve-sevgi-okullari

SORU : Özellikle de bazı yerlerde yıllanan insanların hemen herkesi ve yapılan her işi tenkit etmeleri bir hastalık mıdır? Tenkitte ölçü ne olmalıdır?

CEVAP : Sorunuzda, bir yerde uzun zaman kalanlar manasına “yıllanan insanlar” tabirini kullandınız. Aslında, yıllanmışlık, bulunulan yer ve yapılan iş itibariyle bir mümârese (alışma, uzmanlaşma) vesilesidir; daha arızasız, verimli ve becerikli çalışma hesabına bir şanstır.

Çünkü, tecrübe yıllanmışlıktan çıkar; uzun süre aynı vazifeyi yapan bir insanın, hem gözü hem eli ve hem de dimağı o işe alışır. Evet, yıllanmışlığın, çevreyi iyi tanıma, işi tam öğrenme, o sahada alternatifli düşünebilme ve daha isabetli kararlar verme gibi avantajlı yanları vardır. Fakat insan, bulunduğu yerde ve işte geçen senelerin getirdiği bu türlü avantajları ve yararlı mümâreseleri elde edeceğine kıdem mülahazasına takılır kalırsa, arkadan gelenleri küçük görme ve herkese tepeden bakma gibi bir hastalığa yakalanır. Dahası, ülfet ve ünsiyete mübtela olur; kendini yenileyemez, yeni hamleler yapamaz. İşin aslına ve özüne bağlı kalmanın yanı başında, şartları, konjonktürü ve içinde bulunulan zamanı hesaba katarak meselelere farklı bakış açılarıyla yaklaşma şeklindeki yenilenme cehdinde bulunmayınca da ülfet ve ünsiyete yenik düşer.

Öyle bir insanın hâli yorgun bir memuru hatırlatır; o, her gün aynı şartlar, aynı ortam ve aynı işlerle karşı karşıyadır; kendisi de bezgin, tedirgin ve hâlsizdir. Hatta, dairesinin kapısını açtığı zaman ellerini ters tarafından ağzına kapatır, bir kapalı esneme geçirir, saçını karıştırır, yüzünü ovalar ve “Ooof be, bu hayat da bir türlü bitmiyor!..” der gibi masanın başına gider. Sandalyesini çekerken hâlâ tereddütlü bir hâli vardır; otursa mı, oturmasa mı diye düşünüyordur. Sonunda oturur, evrakları karıştırır, sonra kalkar gibi yapar, gayr-i irâdî tekrar oturur. Neden bu kadar bezgin ve yorgundur o? Çünkü, her gün karşısında bulduğu aynı mekan, aynı aksesuar, aynı masa, aynı dosyalar, aynı evrak, aynı iş.. ve kendisi de vazife aşkından mahrumdur. O işi hakkıyla eda etme, yeni bir ufka götürme ve daha faydalı olma aşkı yoktur gönlünde.. mensub olduğu millete bir şeyler kazandırma sevdasını hiç tatmamıştır. Dolayısıyla da, ülfet ve ünsiyet onu çökertmiş ve bir enkaz haline getirmiştir. Artık onun ruhunda bir bıkkınlık, bir bezginlik ve bir yorgunluk hâli hükümfermâ olmuştur.

İşte öyle insanlar, her sene biraz daha eskir ve zamanla çürür giderler. Hatta çürümekle de kalmaz, kokuşmuşluktan hasıl olan kerih kokularını etrafa yaymak suretiyle başkalarını da rahatsız ederler. Evet, çürümenin de bazı kötü neticeleri vardır. Çürüyen bir insan, âlemi de kendisi gibi görür, kendi ruh adesesiyle bakar herkese. Kendisi tembeldir, miskindir, işleri başkasından beklemektedir. Halk ifadesiyle, işlerin tıkırında yürümesini arzu etmektedir ama tıkır-tıkır yürüme adına kendisinin hiçbir gayreti yoktur. Fakat, o işlerin aksamasında bazı kimselerin kusurlarının olduğunu düşünerek atf-ı cürümlere girer, şunu-bunu suçlar ve herkeste kusur araştırır.

Tenkit hastalığı bazen çok çalışkan ve işkolik insanlarda da olabilir. Onların mesâi anlayışlarında belli bir takvim ve saat hesabı yoktur, gece-gündüz çalışırlar; başkalarının da kendileri gibi ölesiye çalışmalarını isterler. Ne var ki, bayılıncaya kadar çalışan bu tür insanlar azdır; eğitim gönüllüleri arasında çok çalışan insanların sayısı azımsanmayacak kadardır ama yine de azdır. Dolayısıyla, herkesin kendisi gibi çalışmasını isteyen kimselerden de tenkitçi insanlar çıksa bile münekkidlerin büyük çoğunluğunu yıllanmış insanlar oluşturur.

Ayrıca, tenkitçilerin çoğunda, herkesle aynı hızda koşamamanın ezikliği vardır ve bu eziklik onları şikayet ve tenkitlere itiyordur. Bazı özel menfaatleri, şahsî çıkarları ve hususî mülahazaları ayağına takıldığından dolayı, münekkid diğerleriyle aynı hızda koşamıyor, yol arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalıyor; bu inhiraflarını, daireden çıkışını ve arkadaşlarından ayrılışını bir ma'kûliyete bağlama cehd ve gayretiyle değişik komplekslere giriyordur. Onlarla beraber yürüyemeyince, günahı o yola yüklüyor, “Koştuğunuz yeri beğenmiyorum” diyordur. Bunların bir kısmı da, kendini dışlanmış gibi hissediyordur. Nedense arkadaşlarının mizaçlarıyla uyuşamamış, kendi gönlünce beklediği ölçüde işin içinde olamamış ve dolayısıyla hafif bir küskünlüğe girmiştir. Bundan dolayı da, içinde kendi payının bulunmadığı bir işi –o iş çok hayırlı bile olsa– tenkit etmektedir.

Yılanların Hücumu ve Sinek Isırıkları

Aslında, bir kimsenin ya da bir şeyin iyi veya kötü taraflarını, menfi veya müsbet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında mukayese yapmak demek olan “tenkit”, ideale yürümede bir yoldur. Müsbet manada tenkit etmek ve tenkide açık olmak ilmî esas­lardan birisidir. Ne var ki, onun da bir üslûbu, uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı olmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rı­zası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir garazı bulunmamalıdır. Münekkid, gerçekten iyi bildiği hususlarda fikirlerini usûlünce ortaya koyarken, sahası olmayan mevzularda da susmasını ve din­lemesini bilmelidir. Ayrıca, bir tenkidi kimin yaptığı da çok önem­lidir. Damara do­kundurmayacak ve muhatabını rencide etmeyecek kimseler konuşmalı; diğerleri şahıslarına karşı tepkiden dolayı kıymetli fikirlerinin de heder olma­ması için sözü onlara bırakmalıdır ki bu da bir hakperestliktir.

Bir meseleyi tenkit eden insan perdeyi yırtacak şekilde konuşmamalı, muhataplarının kuvve-i maneviyelerini kırmamalıdır. Bildiğiniz gibi, İhlas Risalesi'nde serdedilen düsturlardan birisi de, “ Bu hizmet-i Kur'âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev'inden gıpta damarını tahrik etmemek” esasıdır. Evet, Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği gibi, insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki bunlar, birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter. Bir fabrikanın çarkları da birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne geçip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa'ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Aksine, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, tam bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Zaten, birbirine karşı zerre kadar bir sataşma ve bir zorbalık varsa, o fabrika karışır ve ürün veremez hâle gelir. Fabrika sahibi de kuruluş gayesine hizmet etmeyen o fabrikayı bütün bütün yıkıp dağıtır.

Bu güzel misallerle tenkit kapısını kapatmaya ve talebelerini birbirlerinin faziletlerine naşir olmaya çağıran Üstad Hazretleri bir başka yerde de şöyle der: “Binler teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna mâruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusuratı bahane ederek, birbirini tenkitle, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına yardım ediyorlar.”

Evet, özellikle de yıllanan ve tecrübe kazanan insanlar, diğerlerinin sa'ye şevkini kırmamalı, bilakis, onları aşk u şevkle kanatlandırmaya çalışmalı. Belki her gün, onların çalışma isteklerini şahlandıracak ve vazifeye karşı heyecanlarını coşturacak farklı bir üslup geliştirmeli; tenkit edeceği hususlar varsa onlarda da gayet yumuşak ve yapıcı olmalı. Bir vazifede yıllanan ve kıdem sahibi olan insanların geçen yıllara ve tecrübelerine rağmen büyüklük hisleri artmamalı, tahakküm duyguları şişmemeli, enaniyetleri büyümemeli, ağabeylik mülahazaları genişlememeli; aksine millete hizmet aşk u şevkleri daha fazla coşmalı. Yapılacak bir iş varsa en önde o tecrübeli insanlardan biri çatlayasıya koşmalı ve gerekirse arkadakiler demeli ki, “Yaşına göre biraz fazla değil mi bu hız ve gayret?” Başkaları onlara biraz nefes aldırmaya çalışmalı ama onlar örnek olma konumunda bulundukları için hep önde koşmaya devam etmeli.

Koşarken Ölme Arzusu

Bizden önceki vazife adamları hep öyle yapmışlar.. güçlerini yitirecekleri, tâkatten kesilecekleri ve yatağa düşecekleri ana kadar hep koşmuşlar.. artık ayağa kalkamaz hâle gelince de arkadaşlarının yanında yer alamadıklarından dolayı üzüntü duymuş, çok mütessir olmuş ve ağlamışlar. Hazreti Halid'in ölüm döşeğindeki son anlarını ve ızdıraplarının en büyüğünün bu istikamette olduğunu hepiniz hatırlarsınız. “Ey Yermük, ey Mute, ey Halid'in günleri.. geçin gözümün önünden birer birer!..” dediğini, bir fırtına gibi arkasından koşup durduğu ölümü yatakta karşılıyor olmaktan dolayı nasıl bir inkisarla kıvrandığını bilirsiniz. Hıçkıra hıçkıra ağlayışını gören birinin “Neden ağlıyorsun?” demesi üzerine Hazreti Halid, “Vücudumda bir para kadar yara almadık yer kalmadı. Senelerce i'la-yı kelimetullah yollarında ölüm kovaladım. Fakat, işin acayibine bakın ki, şimdi burada, yatakta ölüyorum.” der ve rahat döşeğinde ölmeyi kendi adına bir utanma sebebi sayar. Evet, yatakta ölmek, dini ve milleti hesabına koşmaya alışmış bir insan için ayıptır, ârdır. Mesuliyet duygusuyla dolu bir insan yatakta ölmemeli, ölüm anında bir yatakta olsa bile o yatağı da “vazife” deyip yürüdüğü sırada, son anda bulmalı.. yıllanan insan durmamalı, o koşarken ölme aşk u iştiyakı içinde olmalı. Zannediyorum, senelere yenik düşen insanlarda ve yorgunlarda yeni bir aşk u şevk uyaracak olan da bu duygudur.

Diğer taraftan, ister devlet dairelerinde, isterse de özel teşebbüslerde, hem yıllanmış insanlara, hem de yıllanmanın bir yorgunluk ve ölüm getirmesi karşısında teyakkuz ve temkine çok ihtiyaç var. Eğer, bir yerde yıllanmışlık menfi yönleriyle işliyorsa, bir şahsın ruhunu alıp götürüyor, onu kadavralaştırıyor ve Kemal Tahir'in ifadesiyle, “yorgun asker” haline getiriyorsa, o insana bazı mükellefiyetler yüklemek lazım. Bu konuda, onlara göre daha yeni olanlara düşen vazife, saygıda hiç kusur etmemek, atıl bırakıp çürümelerine meydan vermemek, yaşlarına ve durumlarına uygun bir şekilde istihdamlarına zemin hazırlamak ve onları her zaman iştiyakla çalışabilecekleri bir ortamda bulundurmaktır. Mümareselerini ve bilgi birikimlerini başka bir alanda değerlendirmeleri için, onları yeni vazife sahalarıyla tanıştırmaları gerekir. Özellikle idareciler, kendi çevrelerindeki insanların aşk, şevk ve iştiyakla vazife yapmaları için onları büyük bir hassasiyetle yakın takibe almalı.. yani, kimler kıvamını koruyor, konumunun hakkını veriyor, bulunduğu yerde sürekli iş ve semere çıkarıyor, başkalarının aklına hiç gelmeyecek şeylerde adeta icadlar ortaya koyuyor, keşiflerde bulunuyor.. ve kimler ülfete yakalanmış, ünsiyete yenilmiş, eski şeyleri tekrar edip duruyor.. bunları iyi ayırt etmeli ve herkesi özel durumuna göre değerlendirerek onların muvaffakiyeti için gayret göstermeli. Bunu yaparken de çok müsamahalı ve sabırlı olmalı, hata ve kusurları hemen cezalandırmamalı, problemleri mülayemetle çözme yolları aramalı. Fakat, eğer bir insan bir problemi kendi başına halledemiyorsa ve onun üstünde bir şikayet mercii de varsa, gidip meseleyi ona açmalı, problemi çözmesini ondan istemeli, gıybete ve mübalağaya da girmeden “Böyle bir problem var; ben ne zamandan beri sabrediyorum, fakat sabredemeyecek insanlar da çıkabilir; bu meseleyi nasıl çözebileceğimize dair bir yol gösterseniz? Biz mi üslup hatası yaptık? Yoksa damara mı dokundurduk? Ya da o arkadaşımızın bildiği bir şey var da onu biz bilmiyor muyuz? Bu işin çaresi nedir?” demeli; demeli ve problemi samimiyetle çözme peşinde olmalı. Fakat, tenkitte gıybet, iftira ve bühtanlara asla girmemeli.. hele kat'iyen ehli dünya gibi davranmamalı...

Azıcık İnsaf!..

Duyuyor ve görüyorsunuz, bazı önyargılı insanlar “Gönüllüler Hareketi”ni tenkit etme sadedinde sürekli aynı iddiaları tekrar ediyorlar. “Organize faaliyet” diyorlar, “şuna tâlipler, niyetlerinde şu var” gibi iftiralarda bulunuyorlar. Hatta, bir milletin yüce meclisini aslı-astarı olmayan, sadece garaz, kin ve nefrete dayanan hilâf-ı vâki isnadlarla oyalayabiliyorlar. Bir meselenin araştırılmasını isterken, çoğu zaman, o meselede olumsuz bir yan bulunduğundan dolayı değil, aslında küfrün îmana düşmanlığından ve hazımsızlıktan dolayı, havayı bulandırmak için bunu yapıyorlar. Bazı kimseler, kendileri doğrudan doğruya bir müdahalede bulunamıyor; bağışlayın, karakter bakımından zayıf, alet olmaya açık kimseler buluyor ve menfaat düşkünü, çıkar sevdalısı bu karaktersizliğin çocuklarını kullanıyorlar. Bu türlü çocuk meşrep insanları zaman zaman ortaya çıkarıyor ve tekrar ber tekrar kullanıyorlar. Maalesef, bazı meseleler hakkında sordukları sorulara onlarca defa cevap aldıkları halde yine de iftira etmekten utanmayan, hep aynı şeyleri yazıp duran bir Türkiye pravdası var ülkemizde. Bunlar elli defa tekzib edilirler; iftiralarından dolayı mahkemeler tarafından cezalandırılırlar. Fakat, kaçar, adres değiştirir ve mürekkep balığı gibi izlerini kaybettirirler ama çok geçmeden başka bir yerde zuhur edip iftiralarını tekrarlarlar. Siz kalkıp en son “araştırılsın” dedikleri hususları da açık açık anlatsanız ve devletin yetkili birimleri iddiaların geçersiz olduğunu beyan etse de, onlar çok geçmeden aynı iftiraları bir kere daha ama bu defa başka insanların dilinden ifşâ ederler. “Öncekilerden netice alamadık, bari bunların kafasını bozalım; öbürlerine yaptıramadık, bari bunlara yaptıralım.” der ve kendilerine yeni piyonlar bulurlar.

Bu ifadeleri kendime de size de yakıştıramıyorum, sizin huzurunuzda bu tür sözler söylemekten rahatsızlık duyuyorum. Fakat, bu haksızlıklar karşısında kendi adıma değil, karalanmak istenen eğitim gönüllüleri hesabına bu kadarcık konuşmazsam vefasızlık etmiş olacağıma inanıyorum. Düşünün; hiç görmedikleri, gezmedikleri, bilmedikleri eğitim müesseselerine karşı oluyor, aleyhte yazıp çiziyor, zihinlerde tereddütler hasıl etmeye çalışıyorlar. Kaç defa tekrar ettik; geçenlerde bir röportaj vesilesiyle bir kere daha bütün detayıyla anlattık, “Okullar bir şahsa ait değildir; bu eğitim müesseseleri bu milletindir” dedik. Okulların açıldığı Rusya Federasyonu gibi ülkelerde KGB birikimine sahip istihbarat örgütleri gibi teşkilatların olduğunu; bu örgütlerin, 12 senedir okulları adeta mercek altında tuttuklarını ama menfi bir şey görmedikleri için bu müesseselere dokunmadıklarını, fakat maalesef, Türkiye'den bazılarının el altından o servislere düzmece haberler ulaştırdığını söyledik. Neylersiniz ki, okumuyor, işin hakikatini anlamaya gayret etmiyor ve sadece şüpheler üretmeye çalışıyorlar.

Doğrusu, bu mevzuda kuşku duyanlar, kendi devletimizi de zan altında bırakıyorlar. Çünkü, bu okullar, kaç senedir normalin çok üstünde teftişler geçirdi ve menfi hiçbir şey olmadığı defalarca hem de devlet birimleri tarafından dile getirildi. Aslında, onlar da biliyorlar, bütün insaf dünyası ve hatta insafsızlar dünyası da biliyor ki; o okullar, o yurtlar, o pansiyonlar, değişik devirlerde, Şubat soğunun bütün şiddetiyle yaşandığı dönemde, saatsiz, vakitsiz, üst üste teftişlere maruz kaldı. Hatta bizim terbiye anlayışımıza yakışmamasına rağmen gece saat 1'de, 2'de, 3'te kız okullarına ve yurtlarına bile baskın teftişler düzenlendi; kızların yatakhanelerine girildi ve özel eşyaları, çamaşırları karıştırıldı. Fakat, senelerdir bu müesseselerde hiçbir suça rastlanmadı, hiçbiri hakkında hukuki bir kovuşturma açılmadı. O devlet aynı devletti; müfettişler de o devletin müfettişleriydi. Evet, yapılanlar da teftiş değil, bir manada baskındı. Bütün bunlar neticesinde bu müesseselerin temiz olduğu, hukukî çerçeveye uygun olarak faaliyet gösterdiği devlet kayıtlarına defalarca yazılmasına ve bu raporların halen mevcut olmasına rağmen dedikodular bitmemişse bu işte bir kin ve haset var demektir ve bu insafsızlıktır. Hâlâ bir insanın, utanma hissini yitirmişlikle kalkıp bu mevzuuda bir tereddüt ortaya atması ve araştırma istemesi Lenin dünyasında, Stalin ülkesinde dahi olmamış bir şenaattir.

Yine Gelecekler...

Onlar ne derse desin, niyetimizi Allah biliyor, otuz seneden beri bu millet de biliyor. Allah'ın rızasını kazanmak ve tarihî birikimlerimizi dünya insanlarıyla paylaşarak kanlı bir coğrafyada sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdamız yok bizim. Biz, millet olarak, kendimizde çok güzel şeylerin bulunduğuna inanıyoruz. Allah (celle celâlühu) iyi şeyleri tecrübe etme ve adeta bir dantela gibi tabiatımıza işleme imkanını vermiş bize. El-âlem, bir tuval üzerinde karaladığı çizgileri, resim sergisi diyerek neşrediyor. Bizim bir yönüyle dört bin senelik, bir yönüyle de altın çağımız diyeceğimiz bin senelik şanlı bir tarihimiz var. Pek çok meselede mümârese sahibi olmuşuz; mesela, ciddi bir estetik anlayışı geliştirmişiz. Bu güzellikleri teşhir etmemiz ve bu iş için sergiler açmamız hem hakkımız hem de vazifemizdir bizim. İşte günümüzde bu türlü sergilerin açıldığı yerler de eğitim yuvalarıdır, okullardır, kültür lokalleridir, hatta ticaret mülahazasıyla yurtdışına giden insanımızın açtığı iş yerleridir. Çünkü, onların tavır ve davranışlarından dökülen şeyler de yine bizim mazimiz, bediî zevklerimiz, dinî telakkilerimiz ve ahlakî mülahazalarımız olacaktır ve bizim bu değerlerimiz başka medeniyetlerin insanlarına çok mana ifade edecektir.

Hâlâ şüpheniz varsa, gidin bakın, işin içindeki insanlara sorun. Değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorsanız, suyu çıktığı yerden itibaren takip edin; kanalında, çarkları döndürdüğü yerde izleyin. Eğer önyargılı değilseniz, siz de göreceksiniz; “Bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran güç ne ise, bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç de odur.” Bunlar, İstiklâl Harbi'ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.

Evet ben, bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını, milletin malı olduğunu, ‘değirmenin suyu'nun da Anadolu'nun tertemiz bağrından geldiğini bir kere daha anlatsam da fedakarlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacak ve bundan sonra da tekrar tekrar araştırma önergeleri verecekler.

Mü'mince Tenkit

İşte inanan insanlar, tenkit hususunda da ehl-i dünya gibi davranmamalı. Mü'min hep kendi karakterinin gereğini sergilemeli. Onun tenkitleri bile müsbet olmalı ve elden geldiğince insanların sa'ye şevklerini artırmalı, onları şahlandırmalı. O, yanında çalışanları yol arkadaşı olarak görmeli; onların gayretlerini de arkasına aldığı zaman iki kat semereli olacağına inanmalı. Bir insanı bir yerden alıp başka bir yere koyarken bile mülahazalarını terfî esasına bağlamalı. Meseleyi sunarken bir terfî esprisi içerisinde sunmalı. Yani, “Sen bu konudaki uzmanlığın, onca tecrüben, şu kadar mümaresenle şu çarkların daha iyi işlemesine vesile olacaksın.” düşüncesiyle onu hem terfî ettirmeli, hem de terfîh etmeli; ona daha mutlu bir hayat ortamı hazırlamalı.

Burada istidradî olarak son bir meseleyi daha arz edeyim: Bazı hususları tenkit ederken, kusur ve kabahatları söylerken bazı kimselerin, memnuniyetsizliklerinden dolayı yavaş yavaş kenara çekilmelerine de sebebiyet vermemeli. Gayr-ı memnunlar bir tane, iki tane, üç tane.. diye azımsanmamalı. Bildiğiniz gibi, gayr-ı memnunların kurdukları küçük bir köy bile yoktur; fakat yıktıkları çok büyük devletler vardır. Kocaman cihan devleti Roma İmparatorluğu'nu Spartaküs gibi bir köle, etrafına topladığı kölelerle sarsmış ve yıkılacak hale getirmiştir. Neticede Roma'yı gayr-ı memnunlar yıkmışlardır. Bundan dolayı, bir, iki, üç.. kişi deyip onları azımsamayın. Onların yaptığı tahriptir; Üstad'ın ifadesiyle, Tahrip_esheldir;_zayıf_tahripçi_olur tahrip esheldir, kolaydır; zayıf tahripçi olur . Bir binayı tamamlamak bazen yıllar alır, dünya kadar insanın emeğini gerektirir. Fakat, bir serseri çocuk tek kibritle yakıp kül edebilir o koca binayı. Öyleyse, serseri çocukların kibrit kullanmasına meydan vermemeli, tenkitlerini dinleyip çözüm üretmeli.

Hasılı, tenkit ideale yürümede bir yoldur. Yıllanmış insanlar senelerin getirdiği tecrübe ve mümareselerini insanları hayra teşvik etme ve onlara örnek olma yolunda kullanmalıdır. Bununla beraber, h atırı sayılan ve sözleri yara yapmayan bir kimse gördüğü eksik ve hataları da üslubunca söylemelidir. Fakat, bunu yaparken, gurur ve çalımdan, el-ayak hareketleri ve sevimsiz mimikler gibi Allah'ın sevmediği şeylerden kaçınmaya çalışmalı, kalblerin tepki göstermesine meydan vermemelidir. Eğer doğrudan söyleyemeyecekse bir topluluk içinde ortaya konuşmalı, herkesin kendi payını almasını ummalı ama kat'iyen hiç kimsenin gıybetini yapmamalıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 15:54:33 +0200