Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Kara Propaganda - Genç Adam http://www.gencadam.com Sat, 15 Dec 2018 01:45:05 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Gönüllerin Fethi http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/933-gonullerin-fethi http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/933-gonullerin-fethi

Yemen'in Hadramut bölgesinde bulunan Tureym, 2010 İslâm kültür başşehri olmanın haklı gururunu yaşadı. Bölgede yaşayan halk; şiddetten uzak, silâh taşımayan barışsever insanlar olarak tanınıyor. Bu bölge halkı tarihî süreç içerisinde Ummanlılarla beraber Doğu Afrika'da gerçekleşen fetihlerin yanı sıra, Güneydoğu Asya'da geçekleşen İslâm fetihlerinde de önemli roller üstlenmişlerdir.

Kendilerine tek bir İslâm askeri ulaşmadan İslâm'la müşerref olan nice topluluklar; barışçıl davet ve tebliğ sancağını taşıyan gönül erlerinin eliyle fethedilen nice beldeler vardır.

Aralarında derin farklar olmasına rağmen, İslâm'da cihadı, savaş ve silâhlı mücadeleye indirgeyen iki kesim vardır: Birincisi İslâm'ı yanlış algılayıp, yanlış takdim ve temsille ön plâna çıkan İslâm içinden bir kesim; diğeri ise kötü niyet ve kin ile İslâm'ın kılıçla yayıldığı iddiasını ortaya atan gayrimüslim kesim.

Acaba gerçek böyle midir? Buradan hareketle, tarihteki gönül fetihlerinin İslâm'ın yayılmasındaki rolüne odaklanarak konuya ışık tutmaya çalışacağız.

"Cihad" Savaş mı Demektir?

Geride kalan asırlarda kavramlar ve ıstılahlar mânâ kaymalarına uğradı. Muhtelif kelime ve kavramlar mânâ kargaşasına maruz kaldı. Misâl olarak dini yanlış ve eksik algılayan bazı çevreler silâhlı mücadele, savaş ve cihad kavramlarını eşanlamlı kavramlar olarak görmeye başladı. Biz, Kur'ân-ı Kerîm'in indiği dil olan Arapça'da cihad kavramının hangi mânâlara geldiğini filolojik ve morfolojik açıdan incelemeye çalışacağız. Diğer taraftan silâhlı mücadelenin ne demek olduğu herkesin mâlumudur.

Arap sözlüklerini araştıran biri görecektir ki, cihad ve türevleri olan mücahade, içtihad ve tecahüd kelimeleri yorgunluk hissi hâsıl olacak derecede çalışıp gayret sarf etmek, bütün güç ve takatini bitirircesine çalışmak mânâlarına gelir.

İctihad: Kendini vererek çok çalışıp, bütün gücünü sarf etmek ve bu yolda oluşan sıkıntılara katlanmak.

Cihad ve Mücahade: Düşmana karşı savunmada bütün gücünü kullanıp sarf etmektir. Bunlara bağlı olarak cihad üç kısımdır denilebilir:

1) Görünen ve aşikâr düşmana karşı cihad
2) Şeytana karşı cihad
3) Nefisle cihad

Bu üç başlıktaki cihad şu üç âyet-i kerîmede üstü kapalı şekilde karşımıza çıkar.

1) Allah yolunda O'na yaraşacak şekilde cihad edin. (Hac 78)
2) Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. (Tevbe 41)
3) İman edenler, hicret edip mal ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerdir. (Enfal 72)

Kur'anî tabirle cihad, güç yetirilebilen bütün sebep, vesile, üslûp ve metotları kullanarak istenilen hedefi gerçekleştirme yolunda beşeriyetin zirvesine ulaşma gayret ve ameliyelerinin bütünüdür. Daha ince ve dakik tabirle; teorik ve ilmî mânâda gücü ve gayreti en son noktasına kadar kullanarak ulaşılan duruma ictihad denmekte; pratik ve amelî mânâdaki gayrete de cihad adı verilmektedir.

Savaş ve silâhlı mücadele, zımnî olarak cihad kavramının içinde yer alır. Zîrâ savaşçı, hedefe ulaşmak için bütün güç ve gayretini sarf eder. Bu mânâda Allah yolunda savaşan kişiler mücahittirler. Fakat her Allah yolunda mücadele eden kimseye savaşçı denemez. Aralarındaki farkın daha net anlaşılması için cihadla ilgili âyetleri açıklamakta fayda vardır. Meselâ "Kendileriyle savaşılanlara (Müminlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi." (Hacc 39) mealindeki âyetin inişiyle savaş ve silâhlı mücadele Medine-i Münevvere'de meşru kılınmıştır. Cihad ise henüz silâhlı mücadeleye izin verilmeyen Mekke döneminde emredilmiştir. Hattâ öyle ki, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kureyş'in baskı zulüm ve işkenceleri karşısında ashabına nefsi müdafaa ve savunmaya dahi izin vermemiştir. En önemlileri Ankebut, Nahl, Furkan ve Lokman sureleri olmak üzere birçok Mekkî surede cihaddan bahseden âyetler bulunmaktadır. Bu bağlamda cihad Mekkî; savaş ise Medenî bir olgudur.

Cihad hayatın imar ve inşası, insanları ikna ve beyan yoluyla Allah'a kulluğa yönlendirme sistemidir. Buna bağlı olarak cihad hiçbir durum ve hâlde kesinti ve durağanlık kabul etmez. Savaşa gelince bu bir istisnaî durum olup, belli bir zaman ve mekâna bağlı olarak gerçekleşir. Ayrıca savaş, cihad yöntemleri içinde başvurulacak en son seçenektir. Bu meyanda Allah (celle celâluhu) Bakara Sûresi 190. âyette mealen; "Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın." buyurmuştur. Müslümanın kendi sınırlarını bilmesi ve had aşarak zulme düşmemesi için savaşla ilgili ahkâmı bilmesi zarurîdir. Bu çerçevede Allah (celle celâluhu) Mümtehine Sûresi 8. âyette mealen şöyle buyurmaktadır: "Allah sizinle din uğrunda savaşmayan (kendileri hangi din ve milletten olurlarsa olsunlar size dininizden dolayı savaş açmayanlar) ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever."

Buradan hareketle mümin, cihadın faaliyet alanını ve ilkelerini araştırıp öğrenmeye memurdur. İslâm, münafıklara karşı cihada cevaz vermiş; fakat kamu düzenine başkaldırı ve devlete isyan dışında öldürülmeleri yasaklanmıştır. Allah (celle celâluhu) Tevbe Sûresi 73. âyette mealen "Ey Peygamber, kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert ol." buyurmuştur. Bu âyette bildirilen cihadın Allah Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıkları öldürmemesi delaletiyle de savaş olmadığı aşikârdır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabenin, özellikle de Hz. Ömer'in, bazı münafıkları -özellikle de münafıkların başı olan Abdullah b. Ubey ibn. Selul'ü- öldürmesine izin vermemiştir. Bu da münafıklara karşı yapılan cihadın mânevî cihad olduğunu desteklemektedir. Mümin hikmet sadağında bulabildiği bütün silâhları kullanmak durumundadır. Bugünkü modern siyasî düşüncede soğuk savaş diye adlandırılan kavram bu kabildendir. Öyle ki bu kabilden bir savaşta kullanılan hiçbir silâh ve argüman kan dökmekle neticelenmez. İşte nifak şebekesine karşı yürütülecek cihad; onların doğru yolu bulmaları istikametinde gayret, düşünce ve fiillerine engel olmak, kurdukları komploların açığa çıkarmak, sırlarının ifşa edilip şer niyetlerinin ortaya konulması şeklinde olmalıdır. Tâ ki mezkûr kişi ve grupların iftira, komplo ve zararları müminlere ulaşıp zarar vermesin.

Cihad, Savaştan Daha Kapsamlıdır

Kur'ân âyetlerini düşünüp araştıranlar, Allah Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatını inceleyenler (ki O'nun sireti Kur'ân'ın mücessem hâlidir) cihad sahasının, savaş sahasından daha geniş ve kapsamlı olduğu neticesine varacaktır. Şöyle ki İslâm toplumunda oluşan zayıflık, acz ve kırılganlık emarelerini yok etmeye matuf çalışma ve gayretlerin, ikinci bir alternatif gücün bulunmadığı alanlarda çalışmaların, hayatın bütün alanlarındaki pozitif aktivitelerin tamamı cihaddır. Savaşa gelince, özel hâllerde ve silâhlı karşılaşma ile sınırlıdır. Barış esas, savaş istisnaî bir durumdur. Savaş şartları zaman ve mekân yönüyle daima sınırlıdır. Hattâ savaşın caiz olduğu alanlar, sahalar dahi sınırlıdır. Bu çerçevede savaşmak durumunda kalan bir Müslüman'ın çok dikkat etmesi gereklidir. Tâ ki şer'an yasaklanan haddi aşma vartasına düşmesin. Savaşta teslim olan veya Müslümanlığını ilân edenin öldürülmesi, kaçanın takip edilmesi, cesetlere işkence edilmesi, gerekmediği durumlarda öldürmek ve zaruret haricinde yıkıp yakmak caiz değildir. Öte yandan cihadın müdahale sahası savaştan çok daha geniş ve fazladır. Bu alanlardan biri de mal ve paradır. Eğitim, şahsî hak ve hukuklar, ihtiyaçların karşılanması, büyük projeler geliştirmek, yeryüzünü imar edip enerji kaynaklarını kullanmak, ziraat, ticaret, avcılık ve sanat.. hepsi mal ile cihad alanına girer.

Kur'ân'da on iki yerde nefis ve mal beraber zikredilmiş, on bir yerde de mal nefsin önüne geçmiştir. Zîrâ cihadda mala olan zaruret ve ihtiyaç nefsin önünde gelir. Sadece Tevbe Sûresi 111. âyette mealen "Allah müminlerden cennet karşılığında canlarını ve mallarını satın aldı." buyrulmuştur. Zîrâ burada sözün devamında savaştan bahsedilmektedir. Savaş durumu ise maldan çok nefse ve cana ihtiyaç duyulan durumdur. Daha sonra âyetin akışında insanın mâlik olduğu şeyin Allah tarafından satın alınışı anlatılır. İnsanın canı malından elbetteki daha değerlidir. Bu yüzdendir ki Allah (celle celâluhu) söze değerli olanla başlamıştır.

Geride kalan asırlarda geniş Müslüman kitleler zihnî ve fikrî mânâda kabul edilmesi güç bir donukluk içine düşmüşlerdir. Bu donukluk hali; ubudiyet, fıkıh, akaid gibi dünya ve ahiret âlemine taalluk eden bütün alanlarda tesirini hissettirmiştir. Hattâ öyle ki cihad kavramının kapsamı daraltılarak sadece silâhlı mücadeleden ibaret bir faaliyetmiş gibi son derece yanlış bir algı oluşturulmuştur.

Savaş İslâm düşüncesinde cihad aşamalarının en sonuncusudur. Zaruret durumunda başvurulmasına ise tıpkı doktorun bütün ilâç ve tedavi yöntemlerini tükettikten sonra hasta olan uzvu sâir uzuvları kurtarmak adına kesmek durumunda kalması gösterilebilir. Ta ki problem daha da büyüyüp hastanın vücudunu daha büyük tehlikeye maruz bırakmasın. Bu noktadan hareketle denilebilir ki; gerekli kurumsallık ve altyapı oluşmadan savaş seçeneğine başvurmak asla doğru değildir. Bu sebeptendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) gerekli kurumsallık ve altyapı oluşumunun tamamlanmadığı Mekke döneminde savaş seçeneğine başvurmamıştır.1 Ne var ki, İslâm'ın özünü, ruhunu kavrayamayan bu dinin bazı evlâtlarının cihadın zorluklarının üstesinden gelememe acziyeti ve vazifelerini hakkıyla yerine getirme hususundaki ferdî ve içtimâî zaafları, savaşın en yakın seçenek olarak görülmesini netice vermiştir. Cahiliye döneminde rızık temini konusunda bazı Arapların acze düşüp çocuklarını rızık endişesi ile öldürmeleri ve her şeye rağmen Hz. İbrahim'in dinine tâbi olduklarını iddia etmeleri ferdî plânda kolaycılığa sığınmaya misal verilebilir. Bu meyanda Kur'ân onlara mealen şöyle seslenir. "Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın!" (İsra 31)

İçtimâî plânda ise, muasır bazı akımlar cihadın gerektirdiği yükümlülükler karşısında acz, zaaf ve sabırsızlık göstermeleri yüzünden hemen savaş seçeneğine sarılmaktadırlar. Bu yavan cihad söylemleri ise ya Batı karşıtlığı sloganlarıyla veyahut meşrû hükümetlere karşı ayaklanmalar şeklinde tezahür etmektedir.

Cihad; eğitim-öğretim, ticaret-sanayi, basın ve medya gibi hayatın her sahasında Kur'ân'ın o muazzam tesir gücünü kullanarak, insanların Hakikat etrafında toplanmalarını sağlama; iman şube ve fakültelerini gerçekleştirme hedefine matuf gayretlerin tamamıdır. İşte bu sebepten Allah (celle celâluhu), Resulü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem), kâfirlere karşı Kur'ân'la mücahede etmeyi emrederken Furkan Sûresi 52. âyette mealen şöyle buyurmaktadır: "O hâlde sen asla kâfirlere itaat etme ve Kur'ân'a dayanarak onlarla büyük bir mücahede gerçekleştir."

Âyet-i kerîmedeki bu emir, henüz Medine-i Münevvere'de İslâm devleti teessüs etmeden önce, inmişti. Bu da bir taraftan İslâm'a davetin cihadla bağlantısını ortaya koyarken diğer taraftan savaşın sadece gerektiğinde başvurulacak bir seçenek olduğunu karşımıza çıkarmaktadır.

Kur'ân'ın hazinelerini keşfedip, dünya ve ahiret meselelerine taalluk eden yönüne temas ederken Hacc Sûresi 41. âyeti mealen zikretmekte fayda vardır: "Onlar ki kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emredip kötülükten nehyederler. İşlerin akıbeti Allah'a varır." Kur'ân ile İslâm'a davetin cazibesi ve kabulü, iktidarların İslâm'a davet ve tesirinden çok daha güçlü olmuştur. Bu sebepledir ki insanlar, Kur'ân'ın ruhundan etkilenerek kitleler hâlinde İslâm'a girmişlerdir. Zîrâ Kur'ân akılları muhatap alarak kalplere seslenmiş; bedenin de ihtiyaçlarını göz ardı etmeden ikna ve irşat yolunu seçmiştir.Kur'ân'ın en güzel temsili sahabe-i kiramda ortaya çıkmıştır, ki onlar yeryüzünde âdeta yaşayan bir Kur'ân olmuşlardır. Kur'ân akıl ve kalbleri fethettiği anda insanlar İslâm'a girmişlerdir. Hz. Aişe, Medine-i Münevvere'nin Kur'ân ile fethedildiğini ifade etmektedir. Gerçek şu ki, daha İslâm'ın ilk dönemlerinde gerçekleştirilen fetihlerin temel sebebi Kur'ân'dır. Silâhlı güçlerin varlık sebebi ise, Kur'ân davetçilerine kapalı olan kapıları açmaktır. Devlet, İslâm'a davette sadece bir araç olmakta; davet mekanizması kitleleri İslâm'a girmeye ikna edip batıl dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine, kullara kulluktan Allah'a kulluğa çağırmaistikametinde gayrette bulunmaktadır. İslâm tarihinin daha ilk dönemlerinden itibaren Müslümanlar devlet mekanizması ile değil, sözden çok fiille, sloganlarla değil davranışlardaki derinlikle İslâm'a davette etkili olmuşlardır. Hattâ devlet davetin bir aracı hâline dönüşerek İslâm'ın mesajını birçok topluğa ulaştırmıştır. Yalnız insanların İslâm'a girmesinde zorla müdahil olmayıp daveti, diyalog ve ikna çerçevesinde gerçekleştirmiştir. Hâlihazırdaki bütün Müslüman milletler İslâm'a kılıç zoruyla değil gönüllerin fethiyle girmiştir.

Gönüllerin Fethi

Gönüllerin kılıçla değil sulh ve mülâyemetle fethedildiğine dair şüphesi olan varsa bu şüpheleri ortadan kaldıracak pek çok misâl olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Kendilerine tek bir İslâm askeri ulaşmadan İslâm'la müşerref olanların oranı günümüz Müslümanlarının yaklaşık yarısını teşkil etmektedir. Bunu dünyada üç bölgeye ayırmak mümkündür.

Güneydoğu Asya Bölgesi: Geçmişte bölgeye Budizm ve putlara tapma tarzında birtakım inançlar hâkimdi. Günümüzde bölgede yaklaşık 250 milyon Müslüman bulunmaktadır ki; bu rakam, İslâm âleminin altıda birini teşkil etmektedir. Bölgede Filipinlerin doğu ucundan başlayıp Hint Okyanusu'ndaki Maldiv Adaları'nda biten geniş bir coğrafyada Müslüman nüfus söz konusudur. Filipinlerin Moro bölgesinde % 12 oranında Müslüman nüfus vardır. Taylant'ta Malezya sınır Fitani bölgesinde ve Burma'da Bangladeş'e sınırı olan Arakan'da Müslümanlar varlıklarını sürdürmektedirler. Buna ilâve olarak İngilizlerin kontrolündeki İslâm dünyasına, bölgenin sanayi ve bilimsel anlamda en gelişmiş ülkesi Malezya'ya, oradan da Singapur'a Müslüman varlığı açısından bakmak önemlidir. Yakın tarihin çeşitli zamanlarında bölgede İslâm nüfusu azalma eğilimine girmiştir. Gönül erlerinin İslâm'a davetteki donanım ve samimiyetleri olmasaydı Müslüman varlığı bölgede yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı.

Doğu ve Orta Afrika Bölgesi: İslâm tarihinde, Mekke'den Habeşistan'a hicret yoluyla ilk İslâm öncülerinin bu bölgeye ulaşmasına rağmen, Müslümanlar sayıca az olması sebebiyle o zamanlar bölgede büyük fetih ve zaferler gerçekleştirememişlerdir. Medine'de İslâm devletinin tesisi ayrıca Müslümanların Medine'ye dönüşü de bunda önemli paya sahiptir. Daha sonraki zamanlarda, kalplere hitap eden gönül erleri insanlara gösterdikleri güzel muamele ve üstün ahlaklarıyla bölge halkının arasına girip onlara İslâm'ı anlatmaya muvaffak olmuşlardır. Fetih ve irşad adına uzun asırlar gerilemeden sonra bile Tanzanya, Kamer Adaları, Eritre, Cibuti ve Somali'de Müslümanlar hala çoğunluğu temsil etmektedir.

Yine İslam coğrafyalarının zor durumda oldukları zamanlarda bile Batı Afrika ve Güney Sahrada güvenilir resmî istatistikler bölgede 15 devlette Müslüman nüfusun % 70'in üzerinde olduğunu göstermektedir. Bunları takip eden 10 ülkede ise Müslüman nüfusunun % 50'nin üzerinde olduğu görülmektedir. Bu rakamlar uzun süren Batı sömürge döneminin ardından oluşan rakamlardır. Bölge, köklü İslâm hâkimiyeti sonrasında güçlü bir Hıristiyan varlığı ile karşı karşıya kalmış; fakat her şeye rağmen 100 milyon nüfusun varlığını sürdürmesi bu dinin öz gücünü ve rahmet televvünlü fetihlerin önemini bize göstermektedir. Zîrâ bu geniş bölge, tek bir İslâm askeri ulaşmadan Müslüman tüccarlar eliyle İslâm'a girmişlerdir. Bunda büyük tasavvuf adamlarının rolü de önemlidir. Nijerya'nın 140 milyonu aşan nüfusunun % 65'i Müslüman'dır.

Gönüllerin fethine misâl olarak Afrika'da en büyük İslâm nüfusuna sahip Nijerya, Asya'da ise Endonezya yeter. Yeryüzünün değişik bölgelerinde kalplerin fethini hedeflemiş adamların davetine beğeni ve kabulle icabet eden nice Müslüman topluluk vardır. Güney Çin, Kuzey Asya, Kuzey Kafkasya'dan Sibirya'ya uzanan bölge, Rusya'dan Pasifik Okyanusu'na kadar olan bölge (ki bu bölgede Buhara'dan gelen tüccarlar vesilesiyle İslâm'la müşerref olanların büyük payı vardır.) bunun en somut misâllerindendir.

Abbasi Devleti'ne karşı yapılan Moğol ve Tatar saldırıları karşısında askerî birlikler bozguna uğrayıp sonbahar yaprakları gibi düşmelerine rağmen kalplerin fethine adanmış yiğitler İslâm sancağını hep yüksekte tutmayı başardılar. Hattâ kendilerini işgale gelen orduların dahi İslâm'la müşerref olmalarına vesile oldular. Galip tarafın mağlup olanın inanç ve kültürünü benimsemesi rahmet televvünlü fetihlerin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bütün bunlar bu dinin mesajının evrensel olduğunu, kalemin kılıca, mürekkebin de kana galebe çaldığını ispatlamaktadır.

Kalbleri Fetheden Gönül Erlerinin Geleceği

Batılı bilim adamlarının topluluklar hâlinde İslâm'a girişlerini gören biri, bununla İslâm'ın büyüklüğünü anlarken aynı zamanda Müslümanların çöküş gerçeğini görecektir. Zîrâ bugün İslâm, kömürcünün elindeki mücevher konumundadır. İslâm'ı yeni tanıyan biri İslâm'ın yüceliği ile onun müntesipleri olan Müslümanların geri kalmışlığı arasındaki uçurumu görerek hayrete düşmektedir. Bu sebeple Müslümanların kendileri ile İslâm arasındaki uçurumu kapatma adına köprüler inşa etmeleri, İslâm adına gerçekten büyük bir fetih ve zafer olur.

Bulunduğumuz asır İslâm'ın asrıdır. Evet, müslüman olmayanların bu dinle imtihanlarında, Müslümanların olumsuz tavır ve davranışları olmasa, hakikaten bu asır İslâm asrı olacaktır. Beyaz cihad (mânevî cihad) ki, bu dinin tabiatıyla yüzde yüz uyumludur. Bu kabil bir cihad metodunu kolaylıkla bu asrın kalbine aşılamak mümkündür. Gelecek; gönüllere, akıllara hitap eden mânevî cihad ehlinindir. İslâm'a göre el ile müdahale, ancak konuşma hürriyetinin kısıtlandığı zaman olur. Kalem kırıldığı zaman, kılıçla müdahaleye sebep bir ortam doğar. Güç kullanılmayan bu cihatta davetçilerin ayakları yeryüzünde dolaştığı sürece halklar hareket edemeyecek, İslâm'ın sesi seçkin ve asil radyo ve televizyonlarla dalgalandıkça savaş uçakları saldıramayacaktır. Zaman ispat etti ki, internet, televizyon ve birtakım kitle iletişim araçları İslâm gerçeklerini ve Müslümanların durumlarını, dünyada her eve ulaştırmada savaş gemilerinden ve füzelerden daha hızlı tesir gücüne sahip olmuştur. Bu çağ, beyaz cihad (mânevî cihad) için altın çağdır. Yeter ki Müslümanlar bunu iyi kullanıp değerlendirebilsin.


Dipnotlar
1.Peygamber Efendimiz'e maddi cihad izni Medine'de verilmiştir.

Kaynak: http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/gonullerin-fethi-103

]]>
bilgi@gencadam.com (Prof. Dr. Fuad el-BENNA) KURAN VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE DİYALOG Wed, 19 Feb 2014 19:52:08 +0200
Vicdan Genişliği http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/449-vicdan-genisligi http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/449-vicdan-genisligi

Soru: “Vicdan genişliği” ne demektir; bir insanın vicdanının geniş ya da dar olmasının tezahürleri nelerdir?

Cevap: “Vicdan genişliği” iman, ilim, marifet, muhabbet, mehâfet ve diğergâmlık hisleriyle mamur bir gönlün, engin bir himmetle bütün insanlığı kucaklaması, kalb kapılarını herkese açması, hep affedici, bağışlayıcı, mürüvvetkâr olması ve özellikle de bütün insanların hidayetini dileyip herkesin ebedî mutluluğunu istemesi şeklinde tarif edebileceğimiz bir ruh yüceliğidir. Diğer bir ifadeyle, “vicdan genişliği” veya “vicdanın inkişafı”, bir insanın, kendi acz u fakr ve ihtiyaçlarının farkında olarak ve bunları karşılayacak bir güç ve kuvvete dayanma lüzumunu duyarak iman, teslim ve tevekkül ile Zât-ı Ulûhiyet’e sığınmasının yanı sıra, her türlü bencilce tavırdan sıyrılarak isminin özündeki ünsiyete yönelip mahiyetindeki içtimaî ruha uygun hareket etmesidir.

Vicdanın İnkişafı

İman, ilim, marifet ve muhabbet şualarıyla aydınlanmış ve inkişaf etmiş bir vicdan, Yaratan’dan ötürü herkese karşı alâka duyar; karşılaştığı her şeyde ve herkeste ilâhî tecellîlerden renkler görür, desenler temâşâ eder, sesler dinler.. ve bütün varlığın ünsiyet solukladığını hisseder gibi olur; böylece her şeye ve herkese hep sımsıcak mukabelede bulunur. Öyle ki, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; benliğinin derinliklerinde köpürüp duran düşünceleri sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve mekanla mukayyetken, kayıtsızlığın üveyki haline gelir. Böyle bir gönül, insanî duygularının gelişmesi, genişlemesi nispetinde her zaman ferdiyetini aşar, âdeta küllîleşir; bütün inananları kucaklar, herkese el uzatır ve topyekün insanlığı en içten duygularla selamlar.

Vicdanı geniş bir mü’min, insanlarla muamelelerinde peygamberâne bir üslup sergiler; herkesi sever, herkesin iyiliğini ister. Kendisini en küçük hatalarından dolayı bile sorgular; ama başkalarının kusurlarını görmezlikten gelir; yakın-uzak çevresindekilerin yanlışlarını sadece normal hallerde değil, öfkelendiği zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi iyi geçinmesini bilir.

Haddizatında, yüce dinimiz de, kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten nazarlarını ahiretin yamaçlarına dikmiş, sonsuz saadet peşinde koşan bir mü’minin başka türlü davranması da düşünülemez.. başka türlü davranması bir yana, hakiki mü’min oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur, ruhundaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır, hatta bütün muamelelerinde sevginin de ötesinde şefkati esas alır; gayz, nefret ve kine ise hep uzak kalır. O, kendi gönlünden işe başlayarak, her bucakta iyilik ve güzellik fidelerinin boy atıp gelişmesine zemin hazırlar; üzerine kinle, nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz kimseleri dahi sevginin gücüyle savar.

“Hakkımı Helal Ettim!..”

Geniş vicdanlı insan, hemen her zaman sevmenin ve şefkat etmenin heyecanıyla yaşadığından dolayı, duygu ve düşüncelerinde, hal ve hareketlerinde olduğu gibi ibadet ü tâat ve dualarında da bencillikten uzak durur, himmetini her zaman âlî tutar; tazarru ve niyazlarında bütün akrabasını, dostlarını ve arkadaşlarını da mülahazaya alarak herkesin hayrını diler.. hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a yönlendirmesi için Cenâb-ı Allah’a yalvarıp yakarır.

İnsanın vicdanını inkişaf ettiren vesilelerin başında mehâsin-i ahlak gelir; bu itibarla da, vicdan genişliğinin en önemli alâmeti, güzel ahlaktır. Mesela, afv u safh güzel ahlakın bir şubesidir; kusurları bağışlama ve affedici olup dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir mü’minin şe’nidir.

Böyle güzel sıfatların sahibi bir mü’min, başkalarından gördüğü kötü muameleler karşısında bile sabırlı, temkinli, bağışlayıcı ve muhasebe derinlikli olur. O, hemen her kötülük ve musibete “Ben daha büyüğüne müstehaktım!” mülazasıyla yaklaşır. Nasreddin Hoca’nın, kafasına ceviz düşünce yerdeki kabağa bakıp, “Her şey yerinde güzel; ağacın dalında ceviz yerine ya bu kabak olsaydı!” diyerek hikmet-i ilahiyeye bakışını seslendirdiği gibi, o da “Ya tam istihkakıma göre bir musibetle karşı karşıya kalsaydım.. demek ki Allah (celle celaluhu) başıma gelecek belayı rahmetiyle ezip büzdü, küçülttü, böyle minnacık bir şey yaptı ve öyle düşürdü; hamd olsun O’na!” diyerek meseleyi kendi hata ve günahlarına, istihkâkına ve kader-i ilahîye bağlar; geriye kendisine kötülük yapan insanın az bir hissesi kalmışsa onu da affeder.

Hazreti Üstad’ın, kendisine zulmedenlere, türlü türlü ithamlarla onu mahkûm etmek isteyenlere, kasaba kasaba dolaştıranlara ve zindanlarda ona yer hazırlayanlara bile hakkını helal etmesi; ehl-i dünyanın zulmünü, kaderin adaleti ve kendi muhasebesi zaviyesinden değerlendirerek hiçkimseye küsmemesi; düşmanlık yapanları bile şefkat dairesinin dışında tutmaması ve onların da hidayete ermelerini cân u gönülden dilemesi bu mevzuya ne güzel misaldir.

Yine Nur Müellifi’nin, kendisine kötü sözler söyleyen bir insan hakkındaki mütâlaası ne kadar mü’mince ve ne kadar ibretâmizdir! Kötü sözlere şöyle mukabele eder: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur. (...) Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.”

Zirveler Temkin İster

Tebe-i tâbiîn döneminin büyük muhaddislerinden Yahya b. Said el-Kattan hazretlerinin kötü sözlü bir komşusuna mukabelesi de farklı değildir. Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler. Hak dostu, hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez; sadece bir fısıltı halinde dudaklarından şu ifadeler dökülür: “Belki de doğru söylüyor, bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu hatırlatıyor. Evet, ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkâkım olmasın!”

Evet, büyüklerdeki bu türlü mülahazalar, benzer hal ve tavırlar hep bu vicdan genişliğinin alâmetidir. Gönülsüzdür onlar, nefisleri hesabına kolay kolay kırılmazlar. Başkalarının kusurlarını ve kendi iyiliklerini hemen unutur; ama kendi hata ve günahlarını, bir de başkalarından gördükleri ihsanları asla hatırdan çıkarmazlar. Hemen her zaman her şeyi etraflıca ele alır, meselelere geniş bir açıyla bakar, hadiselere ve şahıslara mülayim ve müsamahalı yaklaşır ve sinelerini herkese açık tutarlar. İşte, bütün inananlar, vicdan genişliği açısından onlara benzemeye çalışmalı ve o ufku yakalamak için gayret göstermelidirler.

Şu kadar var ki, bir insan, ne denli gönülsüz olursa olsun, ne ölçüde vicdânî inkişafa ererse ersin, yine de kendisini pişmiş, olmuş, ermiş görmemelidir. Bir insanın, bu konuda zirveye ulaştığına ve istenen kıvamı yakaladığına inanması çok tehlikelidir. Aksine o, en müsamahalı davrandığı durumlarda ve en geniş olduğu anlarda bile bir darlığa düşmüş olabileceği ihtimalini nazardan dûr etmemelidir. Sürekli kendini sorgulamalı, “Şurada daha temkinli davranamaz mıydım; şu meselede daha mülayim olamaz mıydım?” türünden suallerle nefsini hesaba çekmeli ve geniş düşünmenin herkes için en selametli yol olduğu mülahazasını hep hatırda tutmalıdır.

Kötü Ahlakın Neticesi

Diğer taraftan; kötü ahlak, insanda darlık hasıl eder. Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Mesela; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu... çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve  sürekli hezeyan yaşar.

Haset böyle sürüp gittiği takdirde birkaç kişiye karşı olan bu çekememezlik hissi zamanla büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak insanı bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline getirir. Hatta bazen hâsid kimse, kıskandığı insanlar müslüman olmasına rağmen, her fırsatta onlara hakaretler savurur; sırf kıskançlığından ötürü ehl-i küfürle bir olup haset ettiği müminlere saldırır. Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri, ahsen-i takvime ait genişliği kat’iyen duyamaz ve iman atmosferinin gerçek rengini asla göremez.

Kibirli bir insan da, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar. Azıcık mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilahî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp başkasını kabule yanaşmaz. O hal üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde debelenip durur.

Bu da Bir Darlık

Vicdanı inkişaf etmemiş bir insan, başkalarından gördüğü iyilik ve ihsanları, bir de kendi hata ve günahlarını hemen unutuverir. Kötülük ve kusur adına kendi maruz kaldıklarını ve başkalarına yaptığı en ufak bir hayrı ise aradan seneler geçse de kat’iyen aklından çıkarmaz. En küçük iyiliğini bile on-yirmi sene sonra da olsa hatırlatır ve muhatabını minnet altında bırakır. Yirmi yıl önce duyduğu bir incitici sözü, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen yine hiç unutmaz; bazı dönemlerde sessiz kalsa bile, fırsatını bulunca ve tedayi ettirici bir durum hasıl olunca hemen eski defterleri yeniden açar, yıllanmış hataları sayıp döker ve insanları mahcup etmekten adeta haz duyar.

Hele bir de, biri gelip de ona, “Falan senin hakkında şunları söyledi” deyince hemen öfkelenir, etrafı kırıp döker, bazılarını defterden siler ve yeniden kine, nefrete kapılır. Vicdanındaki darlık onun geniş ve tutarlı düşünmesine mani olur; olur da, “Ben her halimle mualla ve müzekka bir insan mıyım ki, eleştirilecek yanım olmasın? Hem –hâşâ– “Rahman evlat edindi” diyenler bile çıkmadı mı? Kur’an’ın ifadesiyle, Rahman’a çocuk isnad etmelerinden ötürü neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecekti; evlat edinmek Rahman’ın şanına yakışmazdı ama bu âşikâr hakikate rağmen, bazıları Cenâb-ı Hakk’a iftira etmekten bile çekinmediler. Zât-ı uluhiyete bu denli iftiraların atıldığı bir dünyada bana bir şey denmiş çok mu?.” demek suretiyle meseleyi kendi nefsine bakan yönüyle hafifletme yoluna gitmez.

İçtimaî Ruh

Aslında, bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık da tek tek fertlerden başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı olursa, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir. Ne vakit iman, insanın vicdanına hükmeder, onu kibir, bencillik, kıskançlık ve kin gibi birer darlık sebebi olan mesavi-i ahlaktan kurtararak genişletirse ve oraya “ben” yerine “biz”i, bencillik ve ferdiyetçiliğe bedel de kardeşlik duygusunu yerleştirirse, o insan, vicdanının genişliği nispetinde şahs-ı manevînin bir ferdi, ruh-u içtimaînin bir mümessili haline gelir.

Fert, duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından sığ, mülâhazaları zaviyesinden de benlik çıkmazında ise ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması ve yüksek bir milletin teşekkülü asla düşünülemez. Zira bir toplumu hakiki manâda büyüten ve yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî ruh genişliğidir.. o toplumun istikbal vâdetmesi, uzun ömürlü olması ve devletler arası muvazenede kayda değer bir yer ihraz etmesi de böyle bir ruh-u içtimaîye bağlıdır.

Belki de bu hikmete binâendir ki, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtiha suresinde, Cenâb-ı Hak biz mü’minlerden söz alırken, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn - Biz, yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz!” dememizi ve böylece namazımızı ikâme ederken tek başımıza da olsak, bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına Rabbimize sesleniyormuşuz gibi “biz” demek suretiyle bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur. Vicdanlarımızda bu içtimaî ruhu kuvvetlendirmek için herbirimizin ikrarını umumun tasdiki saymış; her mü’minin sözünü, derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil ettiği büyük bir şahs-ı manevînin va’di olarak kabul etmiştir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 16 Dec 2012 22:01:23 +0200
Muhammedün Resûlullah” demek neden çok önemli? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/421-muhammedun-resulullah”-demek-neden-cok-onemli http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/421-muhammedun-resulullah”-demek-neden-cok-onemli Muhammedün Resûlullah” demek neden çok önemli?

La ilahe illallah” diyenler “Muhammedun Resûlullah” da demeli. Artık bugün eşya ve hâdiseleri didik didik eden pek çok kimse mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma yolunda, buna karşılık pozitivizm ve rasyonalizmin getirmiş olduğu “inkâr-ı ulûhiyet” anlayışı da yavaş yavaş yıkılıyor.

Batı âlemindeki ferdi hâdiselerle başlayan, yani James Jean, Eddington, Einstein gibi kimselerin dine yönelişi, şimdilerde kitlevî hüviyet kazanmak üzere..

Fakat ben ne kadar arzu ederdim, “La ilahe illallah” diyen bu insanlar, “Muhammedun Resûlullah” desin ve tam kurtuluşa ersin! Meselâ, Jean deli gibi âşık bir insan. Ama Muhammedî vapura binememiş. Eddington, astro-fizikçi. James Jean Pakistanlı bir dostundan “Allah’tan hakkıyla korkan âlim kullardır.” ayetini duyunca “Bu başka değil, bu bir Allah kelâmı...” itirafında bulunur; bulunur ama bu Hz. Peygamber’i de ikrar anlamına gelir mi? Bunu bilemeyeceğim; ama Einstein bu kâinâtı, içinde işleyen müthiş nizam ve ahengi görüp de Allah’ı kabul etmemeyi aptallık sayar. Fakat o da Hz. Muhammed (sas)’in kaptanlığını yaptığı gemiye binemeyenlerden biri. (Fasıldan Fasıla, 2/255-56).

Her şey asıl üzerine kurulur

İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Diğerleri bu usûl üzerine bina edilir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah; Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir. (Prizma, 2/162)

Tek dileğimiz şefaat-i Resûl’e nail olabilmek

Günah ve hataların ötesinde Cenâbı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sığınılacak yerdir), rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır. (Kırık Testi, s.111)

“Muhammedün Resûlullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir

Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketiyle kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih Suresi’nin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Ayet, “Muhammedün Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Efendimiz’in (sas) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimiz’in (sas) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. (Prizma, 3/120-21)

Tevrat ve İncil, Nebiler Efendisi’nin nübüvvetine delildir

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KURAN VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE DİYALOG Wed, 28 Nov 2012 06:02:52 +0200
Kur'an Bahçesinin Rengârenk Çiçekleri http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/420-kuran-bahcesinin-rengarenk-cicekleri http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/420-kuran-bahcesinin-rengarenk-cicekleri

İman hakikatlerine tercüman olma ve dinî değerleri anlatma gayretindeki insanlar, bu vazifeyi eda ederken kullandıkları üslubu sürekli gözden geçirmeli; her gün farklı bir doğumun sancılarıyla kıvranıp durarak yeni yeni usuller geliştirmeli ve muhataplarının karşısına her zaman sürpriz argümanlarla çıkmaya çalışmalıdırlar.

İşin özündeki saffeti korumak şartıyla, meseleleri hâlihazırdaki düşünce ve irfan ufku açısından yorumlamalı ve geçmişten süzülüp gelen değerleri düne göre daha yeni, daha berrak ve daha cazip bir yolla sunmalıdırlar. Hep aynı şeyleri tekrar etmek suretiyle en parlak hakikatleri bile matlaştırma gibi bir yanlışa asla düşmemeli; onlara her an ayrı bir buud ve zenginlik kazandırmalıdırlar. Nasıl ki, güzel güfteler farklı insanlar tarafından türlü türlü bestelenmekte ve farklı farklı icrâ edilmektedir; aynen öyle de, hak ve hakikati ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmanın yolu da, onu ilan ederken her defasında değişik bir nağme tutturmak ve yeni bir besteyle o güfteye ayrı bir mana katmaktır.

İçinde çeşit çeşit ağaçlar, renk renk meyveler ve bayıltan kokularıyla desen desen çiçekler bulunan muhteşem bir bahçe düşünün. Öyle heybetli ağaçları, o denli tatlı meyveleri ve o kadar güzel çiçekleri ilk defa gören bir insan o bahçeye girse, elbette ki bir ağaçtan öbürüne koşacak, her daldan başka bir meyve koparacak ve her çiçekten farklı bir koku alacaktır. O, el uzattığı her şeyi yepyeni bulacak, bu orijinalitenin şahlandırması ve coşturmasıyla ruhunda sürekli yeni renk, yeni tat ve yeni kokuların heyecanını duyacaktır. Dolayısıyla da, orada kat'iyen bir ülfete düşmeyecek ve asla bir bıkkınlık yaşamayacaktır.

Nitekim, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin tam tecellî edeceği öbür âlem anlatılırken, onun da insanı daima canlı tutan bir sürprizler diyarı olduğu vurgulanmaktadır. Kur'an-ı Kerim, mü'minler için hazırlanan Cennetleri tarif ederken, “Orada ne zaman, kendilerine bir şey ikram edilse, “Bu, daha önce de dünyada yediğimiz bir şey!” diyecekler; fakat o, dünyadakilerin aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacak.” (Bakara, 2/25) buyurmaktadır. İlahi beyandaki “Ve utû bihî müteşabiha” (dünya meyvelerinin aynısı değil, benzerleri verildi) ifadesi böyle bir yenilenmeyi ve birbirini takip eden sürprizleri nazara vermektedir. Evet, bazı yönleri itibarıyla dünyadakilere benzese bile aslında ilk defa sunulan, tatları önceden bilinmeyen ve tahmin bile edilemeyen o Cennet meyveleri kesintisiz bir surette ehl-i Cennetin iştahını kabartacaktır.

Derinliğe Açılmak İçin Yenilik ve Duruluk

İşte, o muhteşem bahçede ve mü'minleri bekleyen o Cennetlerde söz konusu olan yenilenme ve tazelenmelere benzer şekilde, hak ve hakikati anlatma hususunda da insanı ülfetten ve bıkkınlıktan uzak tutacak yeniliklere, farklı renk, farklı tat ve farklı şivelere ihtiyaç vardır.. tazeliğini devamlı koruyan değerleri her zaman dikkat çekici şekilde ve kendi cazibedar halleriyle sunabilmek için yeni besteler ve farklı üsluplar gerekmektedir.

Evet, tarih boyunca hemen her hareket, mebde'deki tazelik, duruluk ve orijinalliği ile gelişip boy atmış, büyüyüp yayılmış ve nihayet müntehadaki derinliğine ulaşmıştır. İslam'ın ilk senelerinde ve gönüllere taht kurduğu dönemde Sahabe efendilerimizde görülen coşku, heyecan ve kabına sığmama halinde de bu tazeliğin ve yeni oluşun tesiri çok büyüktür. O devirde her gün sürpriz bir ilahi emirle karşılaşan, yepyeni ayetlerin indiğine şahit olan ve İslam'ın başka bir esasıyla tanışan ashâb-ı kirâm, bunların herbiriyle yeni bir derinliğe daha açılmışlardır. Onlar hiçbir zaman yakaza halinden uzaklaşmamış ve temkinli tavırlarını bir an bile kaybetmemişlerdir ama gördükleri ilahî güzellikler karşısında sanki bir nevî mest ü mahmur yaşamışlardır. Mazhar oldukları nimetler sayesinde kendilerini sıra sıra ağaçlar, çeşit çeşit meyveler, renk renk çiçekler, şakır şakır akan ırmaklar, çaylar... arasında dolaşıyor gibi hissetmişlerdir. Adeta daha dünyadayken Cennet bahçelerine girmiş ve ebedî saadetle dudak dudağa gelmiş gibi bir hal sergilemişlerdir. Cennetin izdüşümünde bulunuyormuşçasına bir ömür sürdükleri için de hayatı rahatlıkla istihkâr edebilmiş ve o gölgenin hakikatına ulaşacakları mülahazasıyla her anlarını değerlendirerek etemmiyete, ekmeliyete ve rıdvana ulaşma hesabına çok güçlü sâikleri arkalarına almışlardır.

Bu açıdan, günümüzde de hak ve hakikati muhtaç sinelere gerektiği ölçüde duyurabilmek için, onları yeni bir sedâ, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslup ve yeni bir icrâ ile ortaya koymak gerekmektedir. Şu kadar var ki, bazı mana ve muhtevaları yeni bir yolla sunmak, kat'iyen fantezi ve lüks peşine düşmek olarak anlaşılmamalıdır. Zira, temsil ettiğimiz hakikatlerin derinliği ve öz değerlerimizin renkliliği fantezilere ve lükslere ihtiyaç bırakmayacak kadar bizi her şeyden müstağnî kılacak mahiyettedir. Dolayısıyla, yeni bir ses, yeni bir eda ve yeni bir üslup ortaya konulurken, mesele Kur'an'dan öğrendiğimiz “tasrif” çerçevesinde ele alınmalıdır.

Tasrif: Evirip Çevirip Yeniden Ama Kendi Orijinalliğiyle Anlatma

Tasrif, bir şeyi evirip çevirerek değişik şekillere koymak demektir. Arapça dil bilgisi açısından bir kelimenin veya fiilin farklı zamanlara göre söylenişine ve bazı kaideler çerçevesinde kelimenin şeklinin değiştirilmesine de tasrif denmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bir üslubu olarak ise; “tasrif”, ulvi hakikatlerin ve ilahi emirlerin türlü türlü vesilelerle farklı zaviyelerden ele alınarak güzelce açıklanması; merhum Elmalılı'nın ifadesiyle, aynı anlayışın, aynı haberin, aynı müşahedenin bir bediî sanat ile şekilden şekle, sûretten sûrete, nazımdan nazma, çeşitli ve pek çok âyetlerle anlatılması ve bazen de çok çeşitli âyetlerin bir âyete dökülüp kısa ve özlü bir sözle ifade edilmesi.. manasına gelmektedir.

Evet, Kur'an-ı Kerim, bazen değişik tenbih ve ihtarlarla gönüllere havf ve haşyet duygusu salar; bazen de iltifat ve müjdelerle kalblere reca hissi doldurur; kimi zaman insanı uzayın enginliklerinde gezdirir, kimi zaman da onun nazarını kendi gönlüne ve vicdanına çevirir; akla ve mantığa seslendiği aynı anda kalbe ve hissiyata da hitap eder. Mesela, Hazreti Musa (aleyhisselam)'ın hayatına dair bazı hadiseleri defalarca hatırlatır; fakat, her hadiseyi hemen her zaman farklı bir üslupla aktarır; surelerin umumi havasına ve o hadisenin ele alındığı yerdeki diğer ayetlerin muhtevasına göre değişik bir dil kullanır. Ayetin siyak ve sibakını (öncesini ve sonrasını) nazar-ı itibara alarak meseleleri başka başka kelimelerle dile getirir. Böylece, aynı mana ve muhtevaları farklı şekillerde ifade ederek, hem akla hem de kalbe sözünü dinletir; hem mü'mini hem de kafiri dize getirir; hem çok okumuş bir alime hem de mektep yüzü görmemiş bir kimseye derslerini verir.

Cenâb-ı Allah mealen, “ Biz bu Kur'ân'da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üsluplarla tekrar tekrar ifade ettik. Fakat pek çoğu bunları anlamadı.” (Kehf, 18/54) buyurarak böyle bir tasrife dikkat çekmektedir. Yağmurun, değişik mevsimlerde farklı yerlere çeşit çeşit şekillerde yağması; bazen ince ince çiselemesi, bazen de kar ve dolu halinde düşmesi, kimi zaman toprağı sulayıp bereket kaynağı olması, kimi zaman da sele dönüşüp her şeyi yıkıp geçmesi gibi, Kur'an'ın hakikatleri de muhatabın durumuna, yer aldığı surenin genel atmosferine ve öncesine-sonrasına göre farklı şekillerde seslendirilmektedir; bazen bir meltem gibi ruhları okşamakta, bazen de yıldırım ve gök gürültüsü olup kalblere ürperti salmaktadır. Zaten, yağmurun o değişik halleri “tasrif” kelimesiyle dile getirildiği gibi, Kur'an'ın bu farklı üslubu da aynı kelimeyle ifade edilmiştir.

Evet, Kur'an, hak ve hakikati farklı şekillerde ve değişik kalıplarda sunarak insanlarda her zaman yeni bir heyecan uyarmaktadır. Beyan-ı ilahînin bu üslubuna sık sık vurguda bulunan Merhum Allâme Hamdi Yazır'ın yaklaşımıyla, Kur'an'da her mânâ, kâh bir ses olup kulaklarda çınlar, kâh bir nakış olup gözlerde parıldar. Bu ses, bu nakış, kâh geçmişleri çekip getirir, kâh geleceklere alıp götürür; kâh bir nimetin cazibesi ile insanın iştihasını kabartıp iradeleri kamçılar ve kâh bir nikmet endişesiyle onun içine korkular saçarak kötülüklerden uzaklaştırır; bir ses nağmeden nağmeye, duraktan durağa çeşitli keyfiyetler içinde dizilir, kulaklara dökülür; çeşitli şekiller kazanıp göz önüne konulur. Daha sonra bütün bunlar aynı mânâ ile bir şuur, bir idrak, bir nur olup kalblere iner; derken o şuur ve idrak o kalbden yine aynı mânâ ile hareket eder, nefis ve beden tezgahından geçerek birbirine benzer şekillerde ve çeşitli keyfiyetlerde birer fiil olarak ortaya çıkar. İlm-i ilahîde m azmun ve mefhum itibarıyla aynı olan hakikatler, yine ilm-i ilahîde tercihi yapılan kalıplar içinde arz-ı endam eder. Bu suretle, anlatılan hadisenin hem siyak ve sibak açısından ifade ettiği mana derinlemesine ruhlara duyurulmuş hem de aynı kıssayı bir kere daha okuyan ve dinleyen insanların bıkkınlık hissetmemeleri sağlanmış olur. Böylece Kur'an, tasrifin hasıl ettiği tazelik ve yenilik sayesinde muhataplarını her defasında daha farklı iklimlere alır, götürür.

Şahıslara ve Ruh Haletlerine Göre Farklı Üslup

Ayrıca, insanlar tabiatları ve istidatları açısından farklı farklı yaratılmışlardır. Tasrif, aralarında farklılıklar bulunan insanlara Cenâb-ı Hakk'ın rahmet tecellî dalga boylu bir teveccühüdür. Allah Teala, hadiseleri, hak ve hakikatleri, emir ve nehiyleri, tembih ve teşvikleri, maruf ve münker çerçevesinde zikrettiği hususları çok çeşitli kıyafetler içerisinde, çok farklı kalıplarda ve değişik hitap tarzlarıyla ifade ederek farklı istidatlardaki bütün insanların istifade etmesine zemin hazırlamıştır. Vahyi alma ve anlama bakımından bir Peygamberin özel donanımı ile kendisine anlatılan bir hususu anlamakta zorlanan herhangi bir insanın durumu bir değildir. Fakat, Cenâb-ı Hakk'ın mesajı ikisini de muhatap almaktadır. Şu kadar var ki, belki, bir Peygamber her şeyden önce Hazreti Musa'nın, uluhiyet hakikati karşısındaki saygısını okuyup daha bir haşyetle dolarken, bir çoban da o yüce Peygamber'in asâsına dikkat kesilip onunla meşgul olacaktır. Bir zengin, özellikle Karun'un ve hazinelerinin akıbetini düşünüp Allah'a şükür duygularıyla dolarken, bir fakir de Hakk'ın en sadık kullarının hangi yokluklar içinde yaşadıklarını öğrenip ibret alarak sabra sığınacaktır. İşte, Cenâb-ı Hak, hakikatleri öyle değişik kalıplar içinde anlatmıştır ki, her insan mutlaka onlarda kendine dair bir şey bulabilmektedir. Zira, Kur'ân ins ve cinnin bütün tabakalarını imana davet etmektedir. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, avâmın en ümmîsi ile havassın en ehassı omuz omuza, diz dize verip beraberce Kur'ân dersi dinleyip istifade etmektedir; demek ki, Kur'ân-ı Kerîm öyle bir üsluba sahiptir ki, binlerce muhtelif tabakada olan akıl, fikir, kalb ve ruh sahiplerinin hepsi onun sofrasında kendi gıdalarını bulabilmektedir.

Diğer taraftan, insan ruh haleti itibarıyla her zaman bir değildir. O yirmidört saat içinde hayat-ı nebatiyeden hayat-ı hayvaniyeye, hayat-ı hayvaniyeden hayat-ı insaniyeye, hayat-ı insaniyeden de kamil insan seviyesine seyahatler edip durmaktadır. İnsan-ı kamil dediğimiz seviyenin de kendi içinde belki yüz tane izafî mertebesi vardır. İşte, gün boyunca bu mertebeler arası gidip gelen ve bu farklılıkları yaşayan insan, günün her saatinde hak ve hakikate aynı ölçüde yönelemeyebilir. Bu açıdan, bazen şu ayet, bazen de diğeri, kimi zaman şu üslup bir başka zaman da öbürü onun gönlünde daha büyük tesir bırakabilir. Bugünün diliyle diyecek olursak, günün şu saatinde ayetin şu versiyonu sizin ruh haletinize daha uygun bir iksir olabilir. Günün bir başka diliminde, değişik tesirler altında kalmış ve farklı mülahazaların bombardımanına uğramışsanız, o zaman da ayetin diğer versiyonu sizin derdinize tam derman ve yaranıza hakiki panzehir olarak imdadınıza yetişir. Öyle ki, siz duyduğunuz ilahi mesaj karşısında “Tam bana göre, tam benim durumumu şerh ediyor!” demekten kendinizi alamazsınız.

Kur'an ile Tefe'ül

Bildiğiniz gibi, bir kitabı gelişigüzel açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ondan bir mesaj çıkarmaya tefe'ül denmektedir. Kur'an-ı Kerim'de, inançsızların anlatıldığı ve onların tehdit edildiği pek çok ayet bulunduğu için, tefe'ülünde bu ayetlerden biri çıkınca insanın ümitsizliğe düşme ihtimali olduğundan dolayı ve objektif bir kural olarak kabul edilemeyeceğini göstermek maksadıyla İslam uleması Kur'an ile tefe'ülde bulunmaya taraftar olmamışlardır. Bununla beraber, Şah Veliyullah Dihlevî gibi büyükler arasında Kur'an ayetleriyle tefe'ülde bulunanlar da vardır. Şahsen, objektif bir kural gibi kabul etmesem bile, benim de sıkıntılı anlarımda Kur'an ile tefe'ül ettiğim olur. Kur'an'ı açıp O'na sığındığım zaman, “Allah'ım, bu Senin kelamın; ben Senin hâlâ konuştuğuna inanıyorum. Sen bir dönemde Peygamber Efendimiz'le konuştun.. sahabe efendilerimizle konuştun.. Sen mekandan, zamandan münezzehsin; mekan da, zaman da Senin tasarrufun altındadır.. Sen her zaman konuşursun, Kur'an Senin her asra hitab eden beyanın. Bu Kitab-ı Hakîm Efendimize, ashab-ı güzîne ve selef-i salihîne çok hakikatlerin kapısını açtığı gibi bugünün insanlarına da bazı şeyler fısıldayabilir.” der ve bu duygularla bazı ayetlere bakarım.. dikkatimi celb eden ayeti okur ve çok defa üzerimdeki bütün kasvetleri, bütün hafakanları birden atarım; tırnaklarımın ucuna kadar yeniden hayatiyete döndüğümü hissederim.

Kaldı ki, bir hizb takib etme ve her gün Kur'an'dan bir bölüm okuyarak belli periyotlarla Kur'an'ı hatmetme daha farklı olur. Öyle inanıyorum ki, mesela her gün yarım ya da bir cüz okusanız, okuduğunuz o bölüm içinde, Cenâb-ı Allah sizin o günkü sergüzeşt-i hayatınıza, üzerinize akıp gelen bir kısım hadiseler karşısındaki teessürlerinize, sevinç ve mutluluklarınıza, keder ve elemlerinize dair bazı şeyleri mutlaka size ifade edecektir. Dertlerinize derman olacak bir hakikatin kapağını kaldırıp onu sizin ruhunuza duyuracaktır. Bugün okuduğunuz bölümde kapağı kaldırılmamış ve sizin için saklı kalmış hakikatler olabilir; fakat, yarın, ertesi gün ya da daha sonraki bir zaman aralığında okurken, tam ihtiyacınız olduğu anda bu defa da o saklı kalan hakikatler size göz kırpacak, onların üzerindeki kapaklar da inayet-i ilahiye ile kalkacaktır. Ve Kur'an size her gün bambaşka sırlar vererek vicdanınıza “Evet evet, bu Allah kelamı!..” dedirtecektir.. İşte, Kur'an'daki tasrifin bir de şahısların her an değişen ruh haletlerine hitap eden böyle bir yanı da vardır. O her zaman, her müracaat eden insana bir deva lutfeden bir şifa kaynağıdır ve bir iksirdir.

Cenâb-ı Hak'la Konuşmak

Evet, Bedüzzaman'ın ifade ettiği gibi, “Kur'ân, kalblere kût ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verir; Kur'ân'ın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmündedir, tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar.” Onun içinde bazı şeyler çok daha önemlidir; fakat bu, diğerlerinin önemsiz olduğu manasına gelmemektedir; onun hakikatleri her zaman hepimiz için çok şey ifade eder. Ruhların en yükseği ve şekillerin en mükemmeliyle dünyâya gönderilen insana, saadetin en idealini, yükselmenin en erişilmezini, yaşamanın en insancasını gösteren ve yolların en doğrusuyla “insân-ı kâmil” olma zirveleri vaat eden kitap Kur'an-ı Hakîmdir. Bu açıdan, Kur'an'la sıkı bir münasebet içinde olmamız ve derin bir teveccühle sürekli ona müteveccih bulunmamız iktiza etmektedir.

Maalesef, Kur'an-ı Kerim'i sürekli okuma alışkanlığımız olmadığı gibi, bir de dil problemimiz var; mukaddes kitabımızın dilini bilmiyoruz, kelam-ı ilahiyi anlamıyoruz. Fakat, bu hiç aşılamayacak bir engel, asla çözülemeyecek bir problem değil. Kur'anla daha fazla meşgul olmak ve ondan istifade etmek için bazı şeyler yapabilirsiniz. Mesela; Hanefi mezhebince tasvip edilmese bile, farzlarda olmasa da nafile namaz kılarken Kur'an-ı Kerim'den okuyabilirsiniz. O gün okuyacağınız bölümün manasını daha önceden Suat Yıldırım Hoca'nın meali gibi bir kaynaktan öğrenebilir; özellikle geceleyin de Kur'an'ı yüksekçe bir yere koyarak yüzünden takip etmek suretiyle nafile namaz kılabilirsiniz. Bir hadis-i şerife dayanarak fukaha-yı kiram demişlerdir ki, “Bir insan Kur'ân okuduğunda, ‘ben Allah'la konuştum' dese ve yemin etse, yemininde hânis (yeminini bozan, yalancı) olmaz.” Dolayısıyla, siz de her gece Cenâb-ı Allah'la konuşabilirsiniz.. keşke konuşsanız.. Cenâb-ı Hak da sizin gönlünüze mevhibeler yağdırsa, Kur'an'ın sırlarını size açsa.. “İyyake na'büdü ve iyyake nestaîn”in manasını tam duysanız.. “Yalnız Sana kulluk yapar ve sadece Senden yardım dileniriz” deseniz.. böyle söylerken, Biri tarafından duyulduğunuza tam inansanız, O'ndan medet umsanız. Yardım talebinde bulunurken kendisine yöneldiğiniz Zât'ın ihtiyacınızı giderebileceği itminanı içinde olsanız.. böylece, her gece Kur'an-ı Kerim'in engin dağ ve ovalarında, bağ ve bahçelerinde, cadde ve sokaklarında, çarşı ve pazarlarında dolaşıp dursanız.. sürekli onun gülünü, reyhanını koklasanız.. keşke..!

Hasılı, arz etmeye çalıştığım hususlara bağlı olarak, biz de Kur'anın üslubunu esas alarak dine, millete ve insanlığa hizmet yolunda tasrif düsturunu işletmeliyiz. Yani, Kur'anî bir üslup yakalayarak kendi zatında hakikaten engin, derin ve rengarenk olan değerlerimizi kendi enginlik, derinlik ve renkliliğiyle sunmaya çalışmalıyız. Meselelere hep bir yenilik mülahazasıyla yaklaşıp, mahiyet itibarıyla canlı ve taze olan hakikatleri, küçük bir üslup kaydırmasıyla ve günümüzün diliyle, onlara yakışır bir eda içinde çok canlı, çok yeni ve çok taze olarak takdim etme gayretinde olmalıyız.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Mon, 26 Nov 2012 22:59:03 +0200
İman, Zulüm ve Şirk http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/327-iman-zulum-ve-sirk http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/327-iman-zulum-ve-sirk

“İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En'âm, 6/82). Sahabe-i kiram bu ayet nazil olduğunda tir tir titriyor, tabir caizse iflahları kesiliyor ve İnsanlığın İftihar Tablosu'na koşup, "Hangimiz vardır ki imanına zulüm karıştırmasın?" diye sorarlar.

Aslında aynı türden, mehâbet ve mehâbet edalı iflah kesilmesini, söğütler gibi titreyip yaprak dökmelerini, hazanı görmüş bülbüller gibi ağlamalarını başka ayetlerde de görürüz: "Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslümanlar olarak can verin." (Al-i İmran, 3/102). "Ama asıl Rabbilerine duydukları saygıdan dolayı çekinenler. Rabbilerinin âyetlerini tasdik edenler. Rabbilerine hiç ortak tanımayanlar. Rabbilerine döneceklerine inandıklarından kalpleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar. Evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!" (Mü'minûn, 23/57-61).

Sahabenin anlayışına göre yolda bir karıncaya basıp öldürmekten örümceğin yuvasını bozmaya, evlatlarının arasındaki adaleti koruyamamadan başkaları hakkında süizan ve gıybet etmeye, gururlu ve kibirli davranışlarla başkalarını rencide etmekten Allah’ın yasak kıldığı içki içmeye, kumar oynamaya kadar hepsi derecesine göre zulümdür ve bunlara küçüğüyle, büyüğüyle bulaşmayan kimse yok. Zaten Allah Rasulü'ne koşmalarının nedeni de budur. Efendimiz bunu gayet iyi bildiği için daha başka bir şey söylemelerine fırsat vermeden ayette geçen zulmün şirk olduğunu Lokman Suresindeki "Ey oğulcuğum! Allaha şirk koşma. Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür." (31/13) ayeti ile açıklar ve böylece onlara derin bir nefes aldırır.

Şirke gelince; şirkin çeşitleri vardır. Bunlar arasında en tehlikelisi gizli şirkdir ki bu tevhid-i ulûhiyete karşı olan şirktir. Her şeyden önce kul olarak, insan olarak bizlerin tevhid-i ulûhiyete karşı havass-ı zâhiriye ve batıniyemizi (maddî ve manevî hislerimizi) kullanarak bir ubudiyet sergilememiz lazım. Bu da vicdan mekanizmasını çalıştırmakla olur. Malum vicdan mekanizması dört önemli esasa sahiptir: his, zihin, irade ve latife-i rabbaniye. İdrak ve şuur ise bu dört unsuru besleyen amillerdir. Demek gizli şirk bu mekanizmayı lâyık-ı vechiyle çalıştırmamak suretiyle olur ve insan çoğu zaman bunun farkına varmaz.

Evet, Rab O’dur, Ma’bud ve Maksud-u bi'l-istihkak (ibadet edilmeye hak sahibi) O’dur, öyleyse başka türlü mülahazalara girmeden her şeyin Allah’tan beklenmesi, Allah’tan istenmesi gerekir. Aksine bir tavır takınılırsa, mesela çocuğum olsun talebiyle kabirlere ziyaret yapılıp, oralardaki muhterem zevattan talepte bulunulursa bu tevhid-i ulûhiyete karşı işlenmiş bir şirk ve büyük bir cinayettir (günahtır).

Bunun gibi şirk işmam eden şeyler de çok önemlidir. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadisinde "Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir." buyurur. Sahabe "Eş-şirkü'l-asgar (küçük şirk) nedir Ya Rasulallah?" diye sorar. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) "Riya!" diye cevap verir. Gösteriş demek. Riya, hadiste geçen ifadesiyle "debibü'n-neml"i andıran, gece yürüyen karıncanın izi gibidir, hissedilmesi imkansız gibidir. Küçük görünür başlangıçta ama işleye işleye büyür ve neticede "Lâ sagîrate mea'l-ısrar ve lâ kebîrate mea'l-istiğfar - Israr edilen küçük günahlar küçük, istiğfar edilen büyük günahlar büyük değildir." fehvasınca büyük günah hâlini alır. "Ben şurada iyi bir namaz eda edeyim de görsünler bakalım namaz nasıl kılınırmış!" veya "Şurada güzel bir va’z u nasihat edeyim de!.." demeniz, içinizden geçirmeniz debibü’l-neml’dir. Ömer b. Abdülaziz’in valilerine yazdığı bazı mektupları "belâgatlı ve âdalı bir dil kullandım, içime gurur geldi" diyerek yırtıp attığı anlatılır. Demek o hassas insan içindeki debibü’n neml’i keşfetmiş.

Evet bu ve benzeri basit, küçük, ehemmiyetsiz görülen şeyler Allah ile aramıza girer, haylûlet eder, gölge olur ve neticede Allah’ı sıfat, zat ve esmasıyla tam olarak göremez ve bilemez oluruz. Bunun tabii sonucu olarak da istifade azaldıkça azalır.

Osmanlı, insanların bu türlü vartalara düşmemesi icin bazı tedbirler almış. Mesela sadaka taşları bunlardan birisidir. Veren verdiğim görünmesin diye gecenin zifiri karanlığında gider vereceği şeyi oraya koyar, böylece riyaya kapı açmaz. Muhtaç olan da yine zifiri karanlıkta gider ihtiyacı kadar alır ve zillet yaşamaz, minnete altına girmez. Büyük bir seferden dönen padişahın şehre gece girmeyi tercih etmesi, yatağının dehlize serilmesini istemesi de basit şeyler değildir. Demek bu kadar debdebe ve ihtişam, bu ölçüdeki güç ve kudret onlara Allah'ı unutturmamış. Efendimiz'in kadem-i mübarekinin izini alnında bir sorguç gibi taşıyan Sultan Ahmet'in, kendi adını verdiği camiin inşasında bir taraftan bir ırgat, bir amele gibi çalışması, diğer taraftan göz yaşları içerisinde "Allahım! Ahmet kulunun işlerine riya karıştırma!" diye dua dua yalvarması önemsiz bir hadise değildir. Demek Osmanlı, kendi olduğu dönemde tavandan tabana tevhid-i ulûhiyet ve rububiyete aykırı, gizli şirki işmam eden gurur kibir, benlik, enaniyet, riya ve süm’a gibi davranışlardan uzak durarak imanlarının selametlerini korumaya çalışıyorlardı.

Hâsılı, sahabenin idrak ufkuna öylesine ihtiyacımız var ki…

“BEN” DİYEN İKİ KİŞİ

Kur’an’da Allah'tan başka "ben" diyen iki kişi vardır. Birisi Kârun... O şöyle diyor: "İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî - Bu zenginlik bana ilmimden dolayı verildi.” (Kasas, 28/78). Diğeri ise Firavun. O da "Ene rabbükümü'l-a'lâ - (Haşa!) Ben sizin yüce rabbinizim, efendinizim!” (Naziat, 79/24) der. Kendilerine ihsan edilen nimetleri kendilerinden bilen ve apaçık şirkin içinde bulunan bu ve benzeri kişilerin dünyevî âkıbetlerinin ne olduğunu, nasıl yerin dibine batırıldıklarını yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Uhrevî cezalarını ise Allah bilir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) "ben" kelimesini sadece Huneyn ganimetlerinin taksiminde bazı ileri-geri şeyler söyleyen Ensar’ın gençlerine cevaben yaptığı konuşmada kullanmıştır. Sadece Ensar’dan olan insanların katıldığı o meşhur konuşmasında "Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl olmuş. Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?" Dikkat ederseniz buradaki "ben" kelimelerinde bile nihaî iradeyi Allah’a havale etme ve kendisinin bu işlerde bir aracı olarak kullanıldığını ilan ve i'lâm var.

"Ben, ben!" demek her zaman söylenildiği gibi şeytanın mırmırları ve hırıltılarıdır. İhsan olunan nimetlerde "lâyık olmadığımız halde Allah lütfediyor", başarılan, işlerde "Allah bizleri güzel ve hayırlı işlerde istihdam ediyor" demek daha selametlidir. Bu hususu çok iyi kavrayan tasavvuf erbabı, yeme, içme, gelme, gitme gibi insanın en tabii hallerinde bile ben kelimesini kullanmamış ve Allah’ı bir ân-i seyyâle dahi olsa unutarak şahsın kendi iradesini öne çıkaran "yedim, içtim, geldim, gittim..." gibi şeyler dememiş, dememeye özen göstermiştir.

İNSAN VE HALİFELİK VASFI

Allah insanı dünyaya gönderirken onu ihtiyaç duyacağı şeylerle donatarak göndermiş, böylece boşluğa düşmesini baştan engellemiştir. Ona halifem demiş, eşyaya müdahele hakkını vermiş, ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasi hemen her alanda plân, inşa, tanzim kudreti lütf ve ihsan etmiştir. İnsanın halife kılınmasında Kur’an "Ca’l" kelimesini kullanıyor ki burada bir nükte gizlidir. "Ca’l" kelimesi kalıcı, aslî ihsanlarda kullanılır, emanet ve âriyet gibi şeylerde değil. Bu da göstermektedir ki insan Allah’ın aslî halifesidir. O halde insanın hilafet makamına layık bir tavır ve tutum izlemesi gereklidir bu dünya hayatında.

Ayrıca Allah bir kısım insanların gelecekteki gösterecekleri performansları ilm-i ilahisi ile önceden bildiği için onlara ekstra lütuflarda bulunmuştur. Dolayısıyla bu tür kişilerin donanımları sair insanlara nisbetle daha farklı olmuştur. Enbiya-i izam, asfiya-i kiram, evliya-i fiham bu gruba girer.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 01 Nov 2012 02:49:01 +0200
Bediüzzaman'a Göre Felsefeyle Kur'an'ın Hikmeti Arasındaki Fark http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/314-bediuzzamana-gore-felsefeyle-kuranin-hikmeti-arasindaki-fark http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/314-bediuzzamana-gore-felsefeyle-kuranin-hikmeti-arasindaki-fark Bediüzzaman'a Göre Felsefeyle Kur'an'ın Hikmeti Arasındaki Fark

Bu araştırmaya temel ıstılahlar koyarak başlayacağız. Şu andan itibaren “felsefe” sözcüğünü çoğunlukla insanın kendinden vazettiği bilgilere tahsis ediyoruz, bundan dolayı da “İnsanî Felsefe” diyor, “Kur’ânî Felsefe” demiyoruz. “Hikmet” lafzını da Allah katından gelen vahyin getirdiği bilgilere tahsis ediyor ve buna da “İlâhî Hikmet” diyor, “Felsefî Hikmet” ya da “Filozofların Hikmeti” demiyoruz. Tabii olarak da “İlm-i Hikmet” adını felsefe, “Hukema” adını da felsefeciler için kullanmıyoruz.1

Açıktır ki ıstılahı böyle vazetme, İbn Rüşd’ün yaptığına bütünüyle zıttır. O, Faslü’l-Makâl fî mâ beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şerîati mine’l-İttisâl adlı eserinin adını koyarken “Hikmet” kelimesini “Şeriatın” zıddı olarak “Felsefe” manasını ifade etmeye tahsis etmişti. Felsefenin hikmet, karşıtının da şeriat olarak isimlendirilmesi, hikmetin bütünüyle felsefede toplandığı, şeriatta ise hikmetin olmadığı fikrini vehmettiriyor, böylelikle bu isimlendirme bir karışıklık ve yanlışlığı da beraberinde getiriyor. Bu şüpheyi gidermek ancak kitabın adını şu iki şekilden biriyle değiştirmekle mümkündür: Ya kelimeleri değiştirip yerine başka kelimeler koymak (istibdal), ya da kelimeleri kayıtlamak (takyid). Birincisinde “Hikmet” kelimesi yerine “felsefe” kelimesini koyarak, Faslü’l-Makâl fî mâ beyne’l-Felsefeti ve’ş-Şerîati mine’l-İttisâl diyebiliriz. Özellikle İbn Rüşd’ün seçip kitabının baş tarafındaki sözlerinde kullandığı ıstılah, “felsefe” lafzı olup “hikmet” kelimesi değildir. İkinci yol olarak da bu karşılaştırmanın iki tarafından biri olan hikmeti izafet yoluyla tahsis etmemizdir. Böylece biz Faslü’l-Makâl fî mâ beyne Hikmeti’l-Felsefeti ve Hikmeti’ş-Şerîati mine’l-İttisâl deriz. Ya da isnad yoluyla tahsis eder, Faslü’l-Makâl fî mâ beyne’l-Hikmeti’l-Felsefiyyeti ve’l-Hikmeti’ş-Şer’ıyyeti mine’l-İttisâl deriz.

Bu zaruri ıstılahi açıklamadan sonra “felsefe” ile “hikmet” arasındaki alakada Bediüzzaman’ın yerini arz ederken, kendisinin de görüşlerini ve fikirlerini ortaya koymada uymayı tercih ettiği bir yol takip edeceğiz. Çünkü böylece biz onun konumunu anlamaya, bilinen arz, izah ve tahlil yönteminin dışında başka bir yol tutmaktan daha yakın olacağız. Bediüzzaman’da tercih edilen yöntem, temsil ve teşbihden başkası değildir. O halde bu alakada onun konumunu te’vil ettiğimiz özel bir temsilî teşbih olarak açıklayalım, bu arada onu bu nitelikle belirginleşmiş olarak tarif edelim. Bu teşbih şöyle olmalıdır:

Kopernik’in Güneşle Yeryüzü arasındaki ilişkiyi tasavvurda yaptığı inkılâp2 gibi Bediüzzaman da felsefe ile hikmet –ya da buna teşbih yoluyla felsefe yeryüzü ile hikmet güneşi diyebilirsin- arasındaki ilişkinin tasavvurunda bir inkılâp meydana getirdi. Ancak şu var ki, bu yeni inkılâp, başka bir fikrî inkılâba yansıyan bir yol tuttu. Bu da Kopernikçi olmakla nitelenebilir. Bu bizzat Kant’ın bilen zatla bilinen konu arasındaki ilişkinin tasavvurunda meydana getirdiği inkılâptır.3 O halde bu yeni fikri inkılâptan doğan insan türünü belirlememiz gerektiği gibi, Bediüzzaman’ın inkılâbının özelliğini de –ki bu özellik, onun için Kantçı sıfatı nefyeder- belirlememiz gerekiyor.

Bilinmektedir ki “inkılâp” kavramı “değiştirme” kavramından daha özel bir manadadır, çünkü inkılâp, bir şeyi tersine ve karşıtına çevirmektir. Böylece felsefe ile hikmet arasındaki ilişkide Bediüzzaman’ın yöneldiği konum vazgeçtiği konuma zıttır. Şimdi vazgeçilenin durumuna bakalım ki onun fikrine gelen değişikliğin kıymetini anlayalım.

1. Filozof Bediüzzaman ve Felsefeyle Hikmet Arasını Birleştirme

Diğer düşünürlerde olduğu gibi Bediüzzaman da bir müddet felsefeyle meşgul olduğunu, diğer akli ilimlerle ilgilendiği gibi onunla da ilgilendiğini söylemektedir.4 Dolayısıyla onun fikri hayatından bu dönemi, açıkça felsefe yoluna girme dönemi saymamız doğru olur ki, bu dönem ona felsefeyle hikmet arasında alaka kurma imkânı vermiştir. Bu durum Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi filozofların5 da tuttuğu bir yoldur. Bu, özellikle felsefenin hikmete muhalif olmayıp muvafık olduğu manasında ikisinin arasını cem’ ve birleştirme durumudur.

Gerçekte biz dikkatlerimizi bu arayı bulma durumuna yoğunlaştırsak bunun iki şekilde olduğunu görürüz: Birincisi, Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın meşhur olduğu şekildir, ikincisi de Ebu Süleyman es-Sicistânî ve İbn Rüşd’ün meşhur olduğu şekildir. Biz felsefeyle hikmet arasındaki bağlantıda sözü bu iki şekil üzere sürdüreceğiz.

1.1. Felsefeyle Hikmet Arasını Tedâhul (Girişimlilik/Birbiri İçine Girme) Yoluyla Birleştirme:

Felsefeyle hikmetin arasını birleştirmede onun ittihaz ettiği birinci yol, tedâhulden ibarettir. Felsefeyle hikmetten biri diğerine dahil olmuş, hikmetin öğretilerini felsefe tespit etmiş, felsefenin iddialarını da hikmet desteklemiştir. Böylece bunlar bir şeyin iki yarısı konumuna indirgenmektedir. Bediüzzaman’ın metinlerine göre bu girişimlilik ilişkisi iki temel esasa dayanır:

Birincisi nakli aklın üzerine kurma ilkesi: Bunun gereği, aralarında çatışma olduğunda naklin, aklın gereklerine göre tevil edilmesidir.

İkincisi nakilde olana akılla ulaşma ilkesi: Bunun gereği, aklın mefhumlarının nakli hakikatlerin açıklanmasında vasıta olmasıdır.

Bediüzzaman felsefeyle meşguliyeti döneminde bu iki ilkeyle de amel etmiştir. Çünkü o, filozoflarda olduğu gibi kendi karşıtlarıyla ve İslâm karşıtlarıyla münazaralara girerek İslâmî hakikatleri aklî delillere bina ettiğini kendisi haber veriyor.6 Yine onun İslâmî manaları açıklarken felsefi kavramlara müracaat ettiğini görüyoruz; örneğin “adl” kavramını açıklarken kendisi gibi bir filozof olan Eflatun’un dört erdemine –yani iffet, şecaat, hikmet ve adalet- ve yine Aristo’nun ifratla tefrit arasında “fazilet” anlayışına müracaat etmiştir.7

1.2.Felsefeyle Hikmet Arasını Tesâhub (Birlikte Olma) Yoluyla Birleştirme

Felsefeyle hikmetin arasını birleştirmede onun takip ettiği ikinci şekle gelince bu, ikisinin beraberliğinden/arkadaşlığından ibarettir. Felsefe ve hikmet aynı hakikatten bahsetse de, biri diğerinden müstakil olarak var olurlar. Zira bunlardan her birinin kendine mahsus dilleri, toplulukları, metotları ve maksatları vardır. Dolayısıyla bunların aralarındaki ilişki, iki arkadaş arasındaki ilişkiye benzeyen beraberlik ilişkisidir. Bu arkadaşlık birlikteliği hakkındaki görüşün aslı, felsefenin alıp da hikmetin almadığı üç ilke inancıdır:

Birincisi, indihâş (dehşete kapılma/hayrete düşme) ilkesi: Bunun gereği, felsefe yapma fiilinin, nefisteki tesirler veya ufuktaki varlıklar karşısında dehşet veya hayretle şuurdan doğmasıdır.

İkincisi, istişkâl (soru sorma) ilkesi: Bunun gereği olarak filozof cevabını araştırmak için birbirini takip eden/peş peşe sorular sorar/problemler koyar.

Üçüncüsü, istidlal (delillendirme) ilkesi: Bunun gereği de felsefenin hakikatlerin ispatında yakin mertebelerinin en yükseği olan akli delillere dayanmasıdır.

Bediüzzaman felsefeyle meşguliyeti döneminde bu üç ilkeyi de kullanmıştır. Zira o, benzeri az bulunan bir “hayret” kudretinden yararlanıyordu. O kendinde veya kâinatta bir şey gördüğünde onda işin hakikatini idrak etmeyi gerektiren hayret verici bir sır görüyordu. Yine onun duyumları temel problemlere hakim oluyor, idraki onları kuşatıyordu. Böylece, ister tashih, isterse derinleşme gayesiyle olsun nazarı tekrar be tekrar problemlere dönerek problemlerin cevaplarını elde etme isteği uzun süre onu meşgul ediyordu. Bediüzzaman, kendisinde dehşet hissi uyandıran şeylerin hakikatlerini ve zihnine hücum eden problemlerin cevaplarını idrak etme konusunda, hem kendini mutmain kılmak, hem de karşısındaki hasmını ikna etmek için aklî bürhan yolundan başka bir yol bulabilmiş değildi.

Kısacası Bediüzzaman, diğer İslâm filozofları gibi, ister Fârâbî ve İbn Sînâ’da olduğu gibi tedâhul suretiyle olsun, isterse İbn Rüşd’de olduğu gibi tesâhub suretiyle olsun felsefe ile hikmetin arasını birleştirme ilkesini kabul eden bir filozoftu.

2. Hakîm Bediüzzaman ve Felsefe ile Hikmet Ayrımı

Burada temel bir hakikate dikkat çekmek gerekir ki, o da, felsefeyle hikmet arasını birleştirmeyi, mücerred akıl yürütme (teori) mümkün görür, imkânsız görmez, yaşanan gerçeklik (pratik) ise bunu yalanlar, teyit etmez. Şöyle ki, Bediüzzaman’ın duyduğu, gördüğü, tarihin başını ağrıtan, toplumları sarsan, insanı rahatsız eden siyasi ictimai bir inkılâp olmuştur. Bu siyasi ictimai inkılâp, dinî hikmetin zıddına yeni felsefesinin gerçekleştirdiği fikri inkılâbın Batı toplumlarına yansıyan tesirlerinden başkası değildir. Bunu da en güzel temsil eden Alman filozofu Kant’ın düşüncesidir.

Felsefeyle hikmetin arasını birleştirmeyi aklın mümkün görmesiyle yaşanan gerçekliğin tekzip etmesi arasındaki garip çelişki için Bediüzzaman’ın zihninin uzun süre meşgul olması ve felsefi konumuna gelmesi gerekiyordu. Ayrıca İslâm felsefecilerinin felsefeyle hikmeti bir şeyin iki yarısı gibi tedâhulî veya iki arkadaş gibi tesâhubî birleştiren mütalaalarını yeniden incelemesi gerekiyordu.

Buradan itibaren Bediüzzaman için yeni bir dönem başlıyor, çünkü yeni bir elbise giymek için –ki bu hikmet elbisesidir- eski felsefi elbisesini çıkarıyor. Ya da burada, filozof Bediüzzaman’ın ölümünü, hakîm Bediüzzaman’ın doğumunu müşahede ediyoruz8 diyebilirsin. Bu durumu açıkça ifade eden, bir iktibas yapalım:

“Teselli ve ümit için eskiden tahsil ettiğim ilimlere öncelikle müracaat ettim, lakin maalesef, bu zamana kadar Felsefi ilimleri İslâmi ilimlerle birlikte zihnime doldurup o felsefi ilimleri -pek yanlış olarak- yükselmenin kaynağı, kültürün ve kalbî aydınlanmanın mihveri zannetmişim. Halbuki bu felsefi meseleler ruhumu çok kirletmiş, manevi yükselişimin önünde bir engel teşkil etmişti.” “Evet, ben bu durumdayken Kadir ve Yüce Allah’ın rahmeti, fazlı ve kereminin bir ifadesi olarak Kur’ân-ı Hakîm’in hikmeti bana yardım etti, ben de bu felsefi kirlerden arındım, -risalelerin pek çoğunda açıklandığı gibi- ruhumu onunla temizledim. Çünkü felsefeden gelen ruhi karanlık ruhumu boğuyor ve kâinatta onu söndürüyordu. Bu meselelerde nazarımı ne tarafa çevirsem bir nur göremiyor, bir kor bulamıyordum. Bir nefes alamıyor, bir inşirah bulamıyordum. Ta ki Kur’ân-ı Kerim’den yayılan, “Lâ ilâhe illallah”ı telkin eden tevhid nuru geldi, karanlığı ve onun istibdadını parçaladı, göğsüm inşirah buldu, rahat ve itminan içinde teneffüs etti.”9 Bu köklü değişim Bediüzzaman’ın hayatında iki tezahür meydana getirir: Birincisi tenkit tezahürü, ikincisi inşa tezahürü.

2.1. Bediüzzaman’ın İnkılâbı ve Felsefeyle Hikmetin Arasını Birleştirmeyi Tenkidi:

Bediüzzaman’ın oluşumundaki bu değişimin tenkidî tezahürü, felsefeyle hikmet arasını, ister tedâhul olsun isterse tesâhub, her iki şekilde de cem’ etmenin tenkidiyle meşgul olmasıdır. Bu da, mantıkî tenkit, ahlâki tenkit ve işârî tenkit olmak üzere üçlü bir tenkittir.

Bunda hayret edilecek bir şey yoktur. Bilge insan aslında filozofun yaptığı gibi görüşleri sadece mantıki tenkitle yetinmez, onları ahlâkî tenkide geçer. Çünkü görüşlere mücerret bakmaz, onlar amelle birliktedir. Dolayısıyla onları, amelî sonuçlarına göre değerlendirir. Sonra bir derece daha yükselir, onlara estetik değerleri açısından bakar da, onlara işârî tenkitlerde bulunur.

Şimdi Bediüzzaman’ın felsefeyle hikmet arasını birinci tür birleştirme teşebbüsüne, daha önce geçtiği gibi “naklin akıl üzerine kurulu olduğu” ve “nakilde olana akılla ulaşılabileceği” ilkeleri üzerine kurulu olan tedâhul türüne bu üçlü tenkit sistemini nasıl tatbik ettiğini açıklamaya başlayacağız.

2.1.1. Felsefeyle Hikmet Arasında Tedâhul Olduğu Düşüncesini Tenkit

a- Mantıki Tenkit: Bediüzzaman, tedâhul yoluyla birleştirmenin üzerine bina edildiği naklin akıl üzerine kurulu olduğu ilkesini, tercih ettirici bir sebep olmaksızın (müreccihsiz) tercih olarak görüyor. Çünkü akıl, inşa edilmeye en az nakil kadar muhtaçtır. Akıl, “insanlar arasında mevcut olan akıl”10 olduğu sürece bu inşanın bizzat aklın kendisi vasıtasıyla olması mümkün değildir. Bu akıl, felsefenin bilmediği türden yeni bir akıl da olamaz.11 Yine bu ilke, naklin tevilinde onu tahrife götürecek bir yapıdadır. Çünkü bilinen aklın, naklin anlaşılması için gerekli donanımlara gücü, vüs’ati ve tecerrüd etme imkânı yoktur.12

Yine Bediüzzaman, naklin manalarını açıklamada aklın mefhumlarının vasıta olduğu ilkesini de –ki bu ilke birinci tür birleşmenin ilkelerinden biri idi- naklin şanını yücelten değil bilakis alçaltan bir ilke olarak görüyor. Çünkü bunda aklî temellerin naklî temellerden daha derin ve daha köklü olduğu düşüncesini vehmettirir.

Yine bu, hasma karşı çıkışta bir şey ifade etmez, zira bu ilke, özellikle hasmın kabul ettiği mücerret aklî itirazları defetmek için vardır, yoksa naklin, özellikle ona özgü hakikatlerin,13 akıl ve kalbin imtizacı yoluyla arz edilmesi seviyesine çıkamaz. Eğer bütünüyle reddine götürmüyorsa bu böyledir.14

b- Ahlaki Tenkit: Bediüzzaman, felsefe yapan kimsenin nakli akıl üzerine kurarken kalbi hastalıklara maruz kalacağını söyler. Bunların başında da gurur hastalığı gelir. Çünkü o kimse nakıs ve sınırlı aklını, sınırsız derecede mükemmel olan bir kelamın ölçüsü (miyarı) yapar.15 Yine o, Kur’ân mevzularını felsefi mefhumlarla –özellikle de tabiî ve metafizikî mefhumlarla- açıklamanın neticede tabiatı takdis etmeye, Yaratıcıyı ise terk etmeye götüreceğini vurgular.

c- İşârî Tenkit: Bediüzzaman’a göre felsefeyle hikmet arasını tedâhul yoluyla birleştiren felsefeci, yer altındaki bir yolda –tünelde- giden veya bir mağaraya giren kimse gibidir.16 Bu, şahsı görünmeyen, ama kendisi tanınan, izi müşahede edilen bir gölgeden ibarettir. O kimse o tünelde yürüyüşünü tamamlamazsa sonu havasızlıktan helaktir; onun hikmet kaynağı olan Kur’ân’daki ifadesi dâll/sapık menzilesidir.17

Burada Bediüzzaman’ın ismini defalarca zikrettiği iki filozof bulunmaktadır ki bunlar Fârâbî ile İbn Sina olup ona göre bunlar sapıtanların/dâllînin simgesidir.18 Çünkü bunlar felsefeyle hikmetin arasında tedâhul olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, Hıristiyan sofistlerinkine benzemektedir. İbn Sina bu görüşle amel etmede Fârâbî’den daha ileri gitmiştir.19 Her ne kadar Bediüzzaman bunların dehasına hayran kalsa, görüşlerindeki doğruluğa inansa da, onların sapıtması gibi bizzat kendisi de şayet Allah “Hakîm” ismiyle tecelli etmeyip, onu doğru yola ve sağlam görüşe hidayet etmeseydi neredeyse şaşkınlığa düşecekti.

Buna göre felsefeyle hikmetin tedâhul ilkesiyle amel etmek, sonuçta zayıf imanlı, zayıf delilli, zahirle ilgilenen, nefsinde gurura kapılmış ve yoldan sapmış insanı netice verecektir.

Şimdi felsefeyle hikmetin arasını cem’ etmenin ikinci türüne geçeceğiz -ki bu tesâhub alakası olandır- ve Bediüzzaman’ın üçlü tenkit usulünü buna nasıl uyguladığını açıklayacağız. Biliyoruz ki bu tür de üç ilkeye dayanmaktadır: Hayret ilkesi, problem koyma ilkesi ve delillendirme ilkesi.

2.1.2. Felsefeyle Hikmet Arasındaki Tesâhub Alakasını Tenkit

a- Mantıki Tenkit: Felsefi hayret ilkesine göre doğru olan şudur: Felsefe hayret uyandıran, harika olan şey sebebiyle şuurdan çıkmaz, aksine pek alışık olunmayan, şaz olan şeyle çıkar.20 Bu iki şuur arasında ne kadar fark vardır. Birincisinin temeli, varlıkta yaratılışın mükemmelliği; ikincisinin kaynağı ise, varlıkta yaratılışın noksanlığıdır. Bunun delili, felsefe zihnimizin alışık olduğu şeyler üzerine düşünmez, aksine zihnin alışık olduğu şeyleri biliniyor kabul eder, ama felsefenin çoğu malumatı, mu’ciz ve harikulade olana değil, zihnin alışık olduğu normal şeylere dayanır.21

Felsefi soru sorma ilkesine göre doğru olan şudur: Felsefe kâinata müteallik maksatlarda tutarlı değildir, bu yüzden her izahında körlüğün ve dağınıklığın içine düşer. Tıpkı o, istenen cevabı veremediği gibi, kendisiyle meşgul olan da müthiş bir şaşkınlığın, hatta şiddetli bir azabın içine düşer.22

Felsefi istidlal ilkesine göre doğru olan şudur: Felsefe, vehmin devam etmekten korktuğu önermeler silsilesidir. Farz edelim ki bu korkuyu ondan gidersek, o zaman da bu önermelerden her biri için yine vehmi korkuya sevk edecek ayrı önermeler silsilesi ile delillendirme gerekecek ve böylece sürüp gidecektir. Böylelikle vehmi zincirlerden kurtaramayacak, aksine kesilmeksizin başka silsilelere çekip götüreceğiz.23

b- Ahlaki Tenkit: Felsefî dehşete düşme aslında bir tuhaf bulma şekli olup, hiçbir zaman harika görme ilkesi olmadığından, felsefe yapan kimseyi iki mahzurlu şeyin içine düşürür:

Birincisi, ibret yolunu tıkaması: Felsefe normal ve zihnin alışık olmadığı şeylerden hayrete düşmüyorsa o, sahibine ibret çıkarma ve ders alma imkânı vermez.

İkincisi, bilinmezliğin yolunu açması: Eğer felsefe varlığın üzerine ülfet perdesini örtüyorsa, ilâhi kudreti bilme ve sonsuzun yüceliğini ikrar etme ile onun arasına perde olur.

Felsefî problem koyma, tutarlı olmayan sorular sorma olduğundan bu, kişiyi her ikisi de helak eden, yasaklanmış iki şeye götürür:

Birincisi, tevhid sırrının yokluğu: Belirli maksatları, tatmin edici cevapları olmayan soruların çokluğu, soruyu soranın tevhid sırrından mahrumiyetini gösterir. Çünkü eğer onda bu sır var olsa, o zaman soruları belirli maksatlarla sınırlı olacak, bu tevhidî maksatlar içinde cevaplarını elde edecektir.24

İkincisi, mutluluk bilincinin yokluğu: Felsefeci çeşitli sorularına cevap bulamadığı, farklı taleplerine karşılık alamadığı zaman büyük bir mutsuzluk içine düşecektir.25

Sonra felsefî delillendirme, vehmi korkutan bir silsile olduğundan bu durum kişiyi, her ikisi de büyük bir şer olan iki şeye götürür:

Birincisi, müsebbibi bırakıp sebeplere yapışmaktır: Felsefe delillendirmelerini sadece varlık adına yapmakla yetinir, Yaratanı görmezden gelir. Yani Bediüzzaman’ın terimiyle manâ-yı ismîyi esas alır, manâ-yı harfîyi değil.26 Bu da felsefeyle meşgul olan kimseyi sebeplere tapmaya düşürür.27

İkincisi, başka bir şeye değil, zata taalluktur: Nasıl ki felsefe yapan kimse varlıktan yola çıkarak sebeplerine bakıyorsa, aynen öyle de nefsine de manâ-yı ismî ile bakıyordur.28 Bundan da kişinin nefsine tapması çıkar.29

c- İşârî Tenkit: Bediüzzaman’a göre felsefeyle hikmet arasında arkadaşlık olduğu görüşünü benimseyen filozof, yeryüzünde ıssız bir çölde seyahat eden kimseye benzer. O her taraftan denizin dalgaları, fırtınanın tehdidi, gökyüzünün karanlığı gibi korkulu hallere maruz kalır. Bu durum onu yolun kenarına atılmış bir şey haline getirir. Kur’ân-ı Kerim’de bunun adı “el-mağdûbi aleyhim/kendilerine gazap edilmişler”dir.30

Felsefeyle hikmet arasındaki bu tesâhub ve tedâhul ilişkileri üzerine yapılan işarî tenkitleri karşılaştırdığımızda, tesâhub ilişkisini savunanın tedâhul ilişkisini savunandan daha kötü durumda olduğu açığa çıkar. Çünkü birincinin, vahyin simgesi olan semanın, aydınlığın simgesi olan güneşin altında olan yer üstündeki yola girmesinde Hakîm olan Allah’ın rububiyetine meydan okumasına işaret vardır ki, bunun aldanması, ikincisine süluk edenden kat kat fazladır. Zira ikincisi sadece yerin altındaki bir yola girmiştir. Ne semayı görür ne de güneşi. Denizin bir şeyi yol kenarına atmasında o kimsenin amelinin Firavun’un ameline daha çok benzediğine işaret vardır. Böylece o, bizzat ölüme ve yokluğa müstahak olmuştur.31 Bu arada ikincisinden bir gölge elde ediyoruz. Böylece o bedeniyle insanlara ibret olmuyor, sadece eserleriyle ibret oluyor.

Burada Bediüzzaman’ın dilinde adı çok az geçen büyük Meşşai filozofu İbn Rüşddür ki, ona göre mağdûbi aleyhim zümresinden sayılıyor.32 Çünkü o, felsefeyle hikmet arasında tesahub ilişkisi olduğunu söylüyor ve bunun gereğine göre amel ediyor. Bu, onu fıska götüren, Yahudilerin temerrüdüne benzeyen bir ameldir.33 Bediüzzaman sonuçta onun dehasına aldanmak ve görüşündeki doğruluğa inanmakla, eğer Allah “Rahim” ismiyle tecelli edip onu sırat-ı müstakime iletmeseydi, neredeyse kendini Allah’ın gazabına maruz bırakacaktı. Buna göre felsefe ile hikmet arasında tesâhub olduğu ilkesiyle hareket etmek, basiretsiz, ibret almayan, aczini itiraf etmeyen, said olmayan ve kurtuluşa ermeyen bir insanı netice verir.

Felsefeyle hikmet arasındaki alakada Bediüzzaman’ın edindiği inkılâpçı konumla ilgili tenkidî sözlerimizi bitirdikten sonra bu yeni konuma inşacı yönüyle ilgili unsurları ekleyeceğiz.

2.2. Bediüzzaman’ın İnkılâbı ve Felsefeyle Hikmet Arasını Ayırması

Bediüzzaman’daki bu fikrî inkılâbın inşacı yönü, felsefeyle hikmet arasındaki her iki birleştirme şeklini –yani tedahül ve tesahubu- kabul etmemek ve zıddını almak; yani belirli hitabî vasıtaları kullanarak, bu ikisinin arasını ayırmak, özel bir ayrımla tefrik etmek şeklinde ortaya çıkar.

2.2.1. Bediüzzaman İkisini Aynı Seviyeye İndirgeyen Tedâhul Tarzı Birleştirmeyi Kabul Etmez

Felsefeyle hikmet arasında istitbâî ayrım: Bediüzzaman felsefeyle hikmeti çatışmadıkları sürece aynı mertebeye indirgeyen tedâhul tarzı birleşmeyi kabul etmez ve çatışmasalar bile aralarında rütbe farkı olduğu düşüncesini benimser. Bu birleşmenin gerçekleştirildiği, “Nakli aklın üzerine tesis etme” ve “Nakilde olana aklı vasıta kılma” ilkelerine, kalb etme usulünü kullanarak bunu yapar. Bilindiği gibi kalb etmenin gereği, rütbeyi değiştirmektir. Bir şey önce ise, onu sonraya almak, sonra ise önceye almaktır. O zaman ayrımın üzerine kurulduğu bu iki ilke bizzat şöyle olur: “Akıl için naklî olanı inşa etmek” ve “ Nakilde olanı akılda olana vasıta yapmak.” Bunun açıklaması şöyledir:

a-Akıl için naklî olanı inşa ilkesi: Bediüzzaman aklın, -yani insanlar arasında cari olan aklın- ve naklin –yani genel manada naklin- her ikisi de inşaya muhtaç olduğu görüşüne sahip olmuştur. Umumi nakli tesis etmek mümkün olmadığı gibi, nakıs aklı da inşa etmek mümkün değildir, dolayısıyla aklın noksanlığının ve naklin umumiliğinin olmadığı, yani mükemmel akıl ile en hususi naklin birleştiği üçüncü bir yol gereklidir.. Bu üçüncü yol Kur’ân-ı Hakim’den başkası değildir. Çünkü insanlar arasında cari olan aklı inşaya ehil hale getirecek aklın kemalinin sebepleri ile umumi nakli tesis etmeye yetkili kılacak naklin hususiyetinin sebepleri ondadır.34

b-Akılda olana nakilde olanı vasıta yapma ilkesi: Bediüzzaman aklın -ki en iyi temsili, insanî felsefenin ortaya çıkmasıdır- nakli -ki bunun en iyi temsilcisi ilahi vahiydir- vasıta kılmadan insanlık için saadeti gerçekleştiremeyeceği, faydalı olamayacağı kanaatindedir. Bu vasıta olmadığı zaman akıl yalnız başına fayda ve mutluluğun sebeplerini kavrayamaz, aksine insana zarar verir ve bu, son derece zararlı olur.35 Zira aklın, yoldan sapmak ve Allah’ın gazabına düçar olmaktan kaçışı yoktur. Bu yüzden Kur’ân’ın hikmetiyle temsil edilen nakil asıldır, beşeri felsefeyle temsil edilen akıl ise, naklin getirdiklerine muvafakat ettiği sürece ferdir. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın tedâhulî birleştirmeye karşılık olarak koyduğu felsefe ile hikmet arasındaki bu derece ayrımını veya tefrikini, “istitbâî tefrik” olarak isimlendirmemiz mümkündür. Bu durumda felsefe hikmete tabi ve ona hizmetçi oluyor.36
Bu bizzat Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’a teveccüh eden yeni felsefe öğrencilerine yönelik yazdığı bir risaledeki faydalı felsefe ile zararlı felsefe ayrımından alınmıştır.37 Yeni felsefe öğrencilerinin ona meyletmelerini istemedeki rağbeti, onları risale okumaya teşviki ve hasımların şerrinden sakınması gibi onu böyle bir ayrıma sevk eden çevre şartlarından sarf-ı nazarla o, her ne kadar onun fer’i olsa da onun “İnsanî içtimaî hayata hizmet, ahlakî ve insanî değerleri tayin etme ve sınaî kalkınmanın yollarını hazırlamasına” bakarak faydalı felsefeyi Kur’ân’ın hikmetine hadim kılıyor.38
Bu istitbai ayrımla amel etmenin şe’ni, bize imanı sağlam, delili kuvvetli, benliğini nefyeden, zahirle ilgilenmeyen ve yoldan sapmayan insanı çıkarmaktır. Sen buna kısaca hidayete ermiş insan da diyebilirsin.

2.2.2.Felsefeyle Hikmet Arasında İstibdali Ayrım

Bediüzzaman felsefeyle hikmetin arkadaşça birleşmesini de kabul etmiyor, bu ikisine istibdal metodunu tatbik ederek aralarında tür veya tabiat farkı olduğunu ortaya koyuyor. İstibdalin gereği, bir şeyi başkasına bedel yapmaktır. Dolayısıyla bedel, kendisine bedel kılınan şeyin görevlerini en güzel biçimde yerine getirir. O zaman, Bediüzzaman’a göre hikmet, felsefenin kendine özgü saydığı üç ilkeyi, yani “hayrete düşme”, “soru sorma/problem koyma” ve delillendirme” ilkelerini en iyi şekilde ihtiva ederek felsefenin yerine geçiyor. Bunun açıklaması şöyledir:

a-Hayrete düşme İlkesi: Bediüzzaman’a göre hayrete düşmenin en beliğ, en mükemmel şekli, Kur’ân-ı Mübin’in hikmetiyle gerçekleşir. Bu da iki şekilde olur:

*Kur’ân nefislerimizde ve dış dünyamızda eşya üzerine örtülen ülfet perdesini yırtarak bizi bunlara konulmuş olan sırlardan dolayı hayrete düşürür ve bunlarda gizlenen ilahî kudretin harikalıklarını, büyük acaiplikleri keşfetmemizi sağlar.

*Kur’ân mucize olan bir kelamdır ve bilinmektedir ki, hayrete düşürmede i’cazdan daha beliğ bir sıfat yoktur. Kur’ânî i’caz kabilinden bir i’caz olduktan sonra insanın hayretinin son sınıra ulaşması gerekir. Buna göre, felsefe yapmak, söylendiği gibi, hayrete düşmekle başlar. Zira hikmetin başlangıcı olan hayretin üzerinde başka bir hayret yoktur. O, Allah’ın güzel isimlerinden Hakim isminin tecelligâhı olduğundan hayretin son sınırına çağıran Kur’ân’ın i’cazını düşünmekten zevk alıyor. Buradan biz Bediüzzaman’ın hikmete yürüyüşüne, gördüğü bir sadık rüya ile amel ederek neden Kur’ân’ın i’cazını beyanla meşgul olarak başladığını idrak ediyoruz. Bu, mezkur yüksek dağın infilakını görmesidir ki, bir büyük şahıs bu rüyada ona, “Kur’ân’ın i’cazını beyan et” diyerek özel bir taleple gelmiştir.39

b-Soru sorma/Problem koyma ilkesi: Bediüzzaman, problem koymanın en sahih, en tamam yolunun Kur’ân’ın hikmetleriyle gerçekleşeceği görüşündedir. Bu da iki sebeptendir:

*Kur’ân soru vazetmenin mümkün olduğu en iyi ufku belirler. Dolayısıyla soru ancak hususi maksatlar çerçevesinde doğru vazedilebilir. Kur’ân’ın asli maksatları; “tevhid”, “vahiy”, “ahiret” ve “istikamet” ya da Bediüzzaman’ın tabiriyle “Yaratıcının ispatı”, “nübüvvet”, “haşir” ve “adalet”tir.40 Kur’ân’ın ayetleri bu dört maksattan biriyle veya birden fazlasıyla alakalıdır. Hatta kısa da olsa bir ayet, bütün maksatları ihtiva edebilir ve böylece o ayet bütün bir Kur’ân menzilesine çıkar. Kur’ân’da kâinat ve onun özellikleriyle ilgili diğer maksatlar bu dört asıl maksada tabi ve onlara hadimdir. Buna göre hakîmin soruları tek başına bu maksatlara yönelik olmalıdır. Hikmet sahibi varlığın tabii özelliklerini, sadece ve sadece arkasındaki bu asli maksatları açıklama gayesiyle soruşturabilir.

*Kur’ân ortaya atılan sorulara en mükemmel şekilde cevap vermektedir. Bu soruların zikrolunan dört asli maksatla ilgili olması gerektiği daha önce geçmişti. Mesela, “Nereden geliyorsunuz?, Kimin emriyle geliyorsunuz?, Sultanınız, yol göstericiniz ve hatibiniz kimdir?, Nereye gidiyorsunuz?”41 gibi sorular. Kur’ân, bu gibi sorulara doğru ve sadırlara şifa olacak cevabı vermeye tek başına kadirdir.

c-İstidlal İlkesi: Bediüzzaman, istidlal ilkesi için en şümullü, en sağlam şeklin Kur’ân’ın hikmetinden aldığı kıyas-ı temsili ile gerçekleşeceği görüşündedir. Bu da şu şekillerde olur:

*Bu kıyas bütün insanları iknada faydalıdır, onlardan sadece belirli bir kesime mahsus değildir. Yine bu kıyas bütün fenlerde kullanılabilir, sadece bir fenne hasredilemez.42 Çünkü bu kıyas türü, kendisinden haber verilen hakikatlere cumhurun zihninin alışık, hayalinin tespit edebileceği bir libası giydirir, onları, mücerret suretlerinde idrake zorlamaz.43

*Bu kıyas, ilahî hakikatler ve rabbanî şe’nlerden mücerret aklın sınırını aşan konularda akla yaklaştırıcı (takribî) bir bakış açısı elde etmeyi mümkün kılar44, dolayısıyla mücerret akıldan daha muktedir olur.

*Bu kıyas, hayalin akla itaatini temin eder, böylece aklın temsilî olmayan istidlallerinde hayalin şüpheye düşürmesini, vehimlendirmesini kontrol altına alır45, dolayısıyla bu tür istidlallerden daha sağlam olur.

*Bu kıyas, insanın akıl ve vicdan gibi birbirine bakan idrak yollarını birleştirir46, böylece gittikçe mükemmelleşen bir istidlal olur.

*Bu kıyas, cüzî bir misal suretinde hususî durumları ortaya çıkarmak için küllî bir kanun koyar.47 Bunun anlamı şudur: Bediüzzaman’a göre misal, sırf kendisine temsil getirilene benzeyen bir şey değildir, aksine, ona göre temsil, tümevarım yoluyla istinbata (veya cami kıyasa) daha yakın olduğundan, o şeye hükmeden kanunun kendisi tarafından hükme bağlanır.48

Verdiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki, hikmetin felsefeyle birleşmesi mümkün değildir. Çünkü hayır ve hak daima hikmetin yanında, şer ve batıl daima felsefenin yanındadır. Bu durumda her ikisi de birbirinden iki farklı türün uzaklığı kadar uzaktır. Bundan dolayı bizim aralarındaki bu tür ayrımını “istibdâlî ayrım” olarak isimlendirmemiz doğru olur.49 Zira hikmet, ondan müstağni kalınamayacak bir bedel olur.

Bu ikinci ayrımla amel etmenin neticesi, bize basireti açık, ibret alan, aczini itiraf eden, mutlu, kurtuluşa eren bir insan çıkarmaktır. İstersen sen buna kendisinden razı olunan insan diyebilirsin. İnsanda hidayet ve rıza birleştiğinde o, kendisine nimet verilmiş bir insan olur; o halde kendisine hikmet verilen kimse, hikmeti felsefeye efendi yapar. Hatta hikmeti, felsefenin kendisine hizmetinden bütünüyle müstağni kılar. “Ülâikellezîne en’amallahu aleyhim” gerçekleşir.

Felsefeyle hikmet arasındaki ilişkide Bediüzzaman’ın konumu için yaptığımız bu tahlilde sözün özü şudur ki, Bediüzzaman felsefeyle hikmet arasını, ister dalaleti celbeden tedahülî birleşmeyle, isterse Allah’ın gazabını celbeden tesahubî birleşmeyle birleştiren İslâm filozoflarına muvafık filozof durumundan, ikisinin arasını ister hidayeti celbeden istitbai -bu durumda felsefe hikmetin hizmetinde olur-, isterse Allah’ın rızasını celbeden istibdali –bu durumda hikmet felsefeden bedel olur, onun yerine geçer- ayrımla olsun ayırmayı zaruri gören hakim durumuna inkılâp etmiştir.

Şurası açıktır ki bu inkılâp, tam anlamıyla Kopernikçi bir inkılâptır. Felsefe hikmetle bağlı bir şey sayılırken ondan ayrılan bir şey kabul edilmiştir. Aralarında ihtilaf olduğunda felsefe hikmetin kendisine tabi olmasını isterken, aralarında ittifak olduğunda hikmet felsefenin kendine tabi olmasını istemiştir. Felsefe varlık bakımından hikmete benzerken varlıkta da ona benzememeye başlamış, hatta hikmetin varlığı onu yok etmiştir. O zaman hayatında eski Said ve yeni Said gibi iki zıt tavrın ortaya çıkmasında Bediüzzaman’ı herhangi bir sebebin zorladığını garip görmeyelim. Bu sebeple biz, felsefeyle hikmet arasındaki alakaya uygun olan bu iki tavrın arasını ayıran unsurların birbirine zıt iki konumda araştırılması gerektiğine inanıyoruz. Bu iki konum da ikisinin arasını birleştiren eski Said’in fikrinde bizim belirlediğimiz ölçü ve yine ikisinin arasını ayıran yeni Said’in fikrinde bizim belirlediğimiz ölçü olur.

Lakin bu Kopernikçi inkılâp, Kant’ın yaptığı Kopernikçi inkılâba terstir. Kant ittifakları durumunda hikmeti felsefeye tâbi kılmıştı, Bediüzzaman ise bunun tam aksine her halukârda felsefeyi hikmete tâbi kılmıştı. Kant çatışmaları durumunda felsefeyi hikmete bedel kılmıştı, Bediüzzaman ise, bunun tam aksine hikmeti felsefeye bedel kılmıştı.

Burada açıkça ortaya çıkmaktadır ki, Kant felsefesinin etkilediği ve değerlerini değiştirdiği halkı gibi Bediüzzaman’ın sonuçlarının kazandığı buud da, Türkiye’yle ve bağları çözülen, yönelişini kaybeden İslâm ümmetiyle sınırlı değildir. Varlığıyla âleme zarar veren felsefî fikirlerin tasallutundan hususî olsun umumî olsun, insanı kurtarmak için bütünüyle dünyaya yayılmıştır. Kim böyle yaparsa, bedenî şeylerde yaptığı gibi ruhî işlerde de insanın himmetini yükseklere kaldırır, yenilenmenin yollarını hazırlayarak onun başka bir âlemde başka bir insan olmasını sağlarsa, âlemin hikmet ehli içinde sayılmaya daha layıktır.

* Bu Makale Faslü’l-Makâl fî mâ beyne Felsefeti’l-Beşer ve Hikmeti’l-Kur’ân mine’l-İnfisâl inde’l-Hakim Bediizzaman adıyla Hira dergisinin 3. (Nisan-2006) ve 4. (Temmuz-2006) sayılarında iki bölüm halinde Arapça olarak yayınlanmıştır.

* Hitit Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
mmert@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR


1. Bediüzzaman’ın “Eski Said ve düşünürler, beşeri felsefenin düsturlarından bir kısmına razı olmuşlardır.” (Mektubat, s. 569) sözünde olduğu gibi “felsefe” adını “beşeriyet” ile kayıtlaması, böyle bir tahsise meylettiğinin göstergesidir.
Yine “Onların ilm-i hikmet diye isimlendirdikleri, mevcudatın harflerinin tezyinatında boğulmuş, onların birbirleriyle alakaları önünde sus-pus olmuş, böylece hakikatten sapmış felsefedir.” (Sözler, s. 143) sözünde olduğu gibi “hikmet” lafzını felsefecilerin yaptıklarının dışındaki felsefe için kullanmadaki hassasiyeti de bunun şahididir. Onun metinlerindeki bu isimlendirmenin geçmesinin düşündürdüğü, bunun kullanımdaki tesahül ve bir başkasıyla birliktelik babından olmasıdır, yoksa kullanımın doğruluğundan veya ona kani olduğundan değildir. (Burada nakledilen metinlerdeki kelimelerin tesvidinin bizim işimiz olduğuna işaret ediyoruz).
2. Nicholas Copernic, Polonyalı Astronom (1473-1543). Yeryüzünün sabit ve güneşin kendi etrafında döndüğünü söyleyen eski görüşü iptal ederek dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında döndüğünü ispatlamakla meşhur olmuştur.
3. Emmanuel Kant, Alman filozofu (1724-1804). İnsani bilginin oluşmasında fail zatın rolünü, bu konuda kabul edilmiş eski nazariyeyi reddederek, kabul eder.
4. “Eski Said, akli ve felsefi ilimlerle ziyadesiyle meşgul olduğundan tarikatla hakikat arasını birleştirenler arasına girerek hakikatlerin hakikatine ulaşmak için bir yol, bir kapı aradı.” Mektubat, s. 569-570.
5. Bediüzzaman Kindî’yi zikretmiyor, görüldüğü gibi Mağrib filozofu İbn Rüşd’ü de çok az zikrediyor. Bu da iki defayı geçmiyor. Mektubat, s. 249; Şuâlar, s. 663.
6. “Eski Said hikmet [felsefe] ve hakikat [tasavvuf] ilimleriyle meşgul olduğunda ve büyük alimlerle münazaralar yapıp, ancak ilimde râsih ulemanın dahi [kalbi füyuzatı ve fikri terakkiyatı ile] biraz zor anlayacağı en derin ve en ince meselelerini münakaşa ettiğinde […].” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 32.
7. İşârâtü’l-i’câz, s. 23-33.
8. Bediüzzaman bu yeni doğumu, Allah’ın isimlerinden “Hakîm” isminin kendi üzerindeki tecellisi mesabesinde kabul ediyor. Zira şöyle diyor: “Yine bu kardeşiniz zikre değer bir şey değilken, lâ şey iken ona esma-i hüsnadan Allah’ın rahim ve hakim isimlerinden kendisini hissedar edecek bir konum verilmiştir. Bu sadece Kur’ân hizmetinde istihdam olunurken ve o büyük hazinenin sonsuz sırlarının dellalı iken olmaktadır. […]; bütün Sözler o mazhariyetin cilvesidir. Allah Teala’dan umarız ki bunlar “Kime hikmet verilmişse ona çok hayırlar verilmiştir.” ayetinin mazmununa ulaşmak olur. (Mektubat s. 23-24); Bediüzzaman bu doğumu Birinci Cihan Harbi patlak vermeden önce gördüğü sadık bir rüya ile tarihlemektedir. O şöyle diyor: “Kendimi Ararat dağının altında gördüm. Dağ korkunç bir patlamayla patladı. Dağlar büyüklüğünde kayalar yeryüzünün dört bir yanına dağıldılar. Beni saran bir korku içindeyken yanımda annemi –Allah rahmet eylesin- gördüm. Ona dedim ki: Anne korkma! Bu Allah’ın emridir ve O, Rahîmdir, Hakîmdir.” (Aynı kaynak s. 475). “Tecelli” ve “dağ” kelimelerinde Musa (a.s.) kıssasına gizli bir işaret vardır. Çünkü o da Rabbinin mukaddes zatını görmek istemişti. Bunun üzerine “Rabbi dağa tecelli etmişti de dağ parçalanmış, Musa korkuyla yüz üstü yere kapanmıştı.” (A’raf, 7/143).
9. Lem’alar, s. 367-368. Önceki bahiste yine şöyle diyor: “Yeni Said müzahref felsefenin kirlerinden, sefih medeniyetin levsiyatından fikrini ve amelini temizlemeye çalışıyordu.” (Aynı kaynak, s. 176.)
10. Bu nitelik şu sözünde geçmektedir: “Sünnetleri gökyüzünden sarkan ipler gibi gördüm, kim cüz’î de olsa onlardan birine tutunursa yükselir ve mutluluğu elde eder. Ve yine gördüm ki, onlara muhalefet ve insanlar arasında cari olan akla itimad eden kimse yeryüzünün vasıtalarıyla gökyüzüne çıkmak isteyen kimse gibidir. Bu kişi “Ey Hâmân, bana bir kule yap” (Mü’min, 40/36) diyen Firavun’un ahmaklığı gibi ahmaklaşır.
11. “Mukarrer usuldendir ki akıl ile nakil tearuz ettiğinde akıl asıl kabul edilir, nakil tevil edilir, ancak bu akıl gerçek akıl olmalıdır.” (Saykalü’l-İslâm, s. 29); Yine bir başka yerde şöyle diyor: “Akıl ile nakil tearuz ettiğinde akla itibar olunur, tevil fikre verilir, ama bu aklın akıl olması gerekir.”
12. “Bil ey aklı nakle tercih ve nakli tevil eden felsefeci, senin gururla bozulmuş, felsefi mevzularda karışmış aklın kavrayamadığı için […]; aklın senin bağın ve nakil de yükün olmuş.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 190.
13. “Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim. Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır.” (Mektubat, s. 569-570); Yine şöyle diyor: “Akli ilimlerin kıstaslarını [Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilenin] hakikatlerine ölçü yapma, onların tartısıyla bunları tartma, onların arzi düsturlarını bunların semavi kanunlarına misdak yaparak bunları tezkiye etmeye çalışma.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 348.
14. Saykalü’l-İslâm, s. 35-36.
15. “Felsefi fenlerle aldanıp da onları mukaddes Kur’ân’ın ölçüsü yapan ne kadar cahildir!” (el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 77); : “Kalble ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyatla iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 158.
16. Eflatun’daki mağara medlulü ile Dekart’taki tünel medlulünün aksi olarak Hakîm Bediüzzaman’daki kehf remzinin nasıl olduğunu düşün. Eflatun’da mağaraya giren, varlığın zatını tanıyan filozofa mukabil, gölgelerinin dışında varlığı tanımayan cahil bir insan (Cumhuriyet Konuşması, Yedinci kitap), Dekart’ta yayılan ışıkta yaşayan filozofa mukabil, koyu karanlıkta yaşayan kör bir insan (Metot Üzerine Konuşmalar, Altıncı Bölüm), Bediüzzaman’da ise, Eflatun’un gerçek arif, Dekart’ın gerçek basîr saydığı filozofun ta kendisidir.
17. “İşte, birinci yol, “dâllîn” ile işaret edilen dalalette olanların yoludur. Bu, tabiata kayanların ve tabiatçıların fikirleri üzerine fikirlerini bina edenlerin yoludur…” (Sözler, 650); “veled’dâllîn”den murat, vehim ve hevalarının akla galip gelmesi sebebiyle yoldan sapanlardır. İşârâtü’l-i’câz, s. 36.
19. “Bu arz, tabiat ve tabiat felsefesidir. Tünel ise, felsefecilerin fikirleriyle hakikate ulaşmak için açtıkları yoldur, gördüğü ayak izleri ise, Eflatun ve Aristo gibi meşhur filozoflarındır, işittiği sesler ise, Fârâbî ve İbn Sina gibi dahilerin sesleridir… Evet ben çok yerlerde İbn Sina’nın görüşleri ve kanunlarını buluyordum fakat, sesler bütünüyle kesiliyordu, yani ileri gidemiyor, kayboluyordu.” Sözler, 648.
20. İşârâtü’l-i’câz, s. 36.
21. “İnsanın ürettiği felsefe ilahi kudretin mucizelerini, yüce rahmetin harikalıklarını âdetler perdesiyle örtüyor, bu âdetlerin altında gizlenmiş olan vahdaniyet delillerini ve büyük nimetleri görmüyor, açığa çıkarmıyor, onları göstermiyor. Bu arada âdetin dışına çıkmış cüzî hususi bazı şeyleri gördüğünde onlara yöneliyor, onlara ehemmiyet veriyor.” Lahikalar, s. 358.
22. “Felsefenin hikmetine gelince o, ilahi kudretin mucizelerinin bütününü gizliyor, ülfet ve âdet perdesi altında setrediyor.” Sözler, s. 150.
23. “Dalalet ve küfrün hallinde rasgele yürüyen bu akıl, geçmişin hüzün verici elemlerinden, geleceğin rahatsız edici korkularından dolayı insan için bir işkence aleti, bir iz’aç vesilesi oluyor.” Şuâlar, s. 19.
24. “Kur’ân’dan istifade ettiğim yöntemim ile ehl-i nazarın ve filozofların metodu arasındaki fark şudur: Ben bulunduğum her yeri kazıyorum, su çıkıyor, onlar ise âlemin dört bir yanından borularla, künklerle su getirmeye teşebbüs ediyorlar, hayat suyunu getirmek için arşın fevkinde olana silsileler oluşturuyor, merdivenler kuruyorlar. Halbuki sebepleri kabul etmeleri sebebiyle onların bu uzun yolda onu şeytanların vehimlerinin tahribatından korumak için milyonlarca koruyucu bürhanlar vazetmeleri gerekir.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 170.
25. “Tevhid sırrıyla […] insanı hayrette bırakan şu soruların muğlak sırrı inkişaf eder: Bu mevcudat seli, bu mahlukat kafilesi nereden geliyor? Nereye gidiyor? Niçin geldi? Ne yapıyor?...” Şuâlar, s. 14.
26. “Tevhid olmasaydı insan mahlûkatın en şakisi, mevcudatın en denîsi, hayvanatın en zayıfı, zişuurun en şiddetli hüzne maruz olanı, en çok azap ve elem çekeni olurdu.” Şuâlar, s. 18.
27. “Varlığa Kur’ânî bakış, mevcudatı harfler, yani başkasının manasından haber veren edatlar gibi telakki eder. Buna göre varlık, mevcudatta tecelli eden yüce Yaratıcının güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının tecellilerinden haber verir. Maddi, ölü felsefi bakış ise genellikle varlığa mânâ-yı ismî olarak bakar, tabiatın çamuruna ayağı kayar.” Lahikalar, s. 90.
28. “Felsefeye gelince o, varlığa kendilerine ve sebeplerine bakan yönüyle bakar.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 77.
29. Sözler, s. 646.
30. “Bu asırda ehl-i dalalet, “ene”ye binmişler, o da onları dalalet vadilerinde koşturuyor. Ehl-i hak hakkın hizmetine ancak “ene”yi terk etmekle güç yetirebilirler. Hatta onlar “ene”yi kullanmada hak ve doğruluk üzere olsalar bile diğerlerine benzememek için onu terk etmeleri gerekir. Onlar, “ene”yi terk etmezlerse ehl-i hakkı kendileri gibi nefislerine tapıyor konumunda zannederler.” Mektubat, s. 549.
31. “el-mağdûbi aleyhim ile işaret edilen ikinci yol, sebeplerin kölesi olan, halk ve icadı vasıtalara yükleyen, onlara tesir isnad eden ve böylece Meşşai filozoflar gibi tek başına akıl ve fikir yoluyla hakikatlerin hakikatine, Vacibü’l-vücud’un (c.c.) marifetine ulaşmayı isteyen kimselerin yoludur.” Sözler, s. 650.
32. Burada “O gün Biz senin bedenini senden sonra gelenlere bir ayet olması için kurtaracağız. İnsanlardan çoğu ayetlerimizden gafildir”. (Yunus: 92) ayetine bir telmih vardır.
33. Bediüzzaman Farabi ile İbn Sina’dan bahsederken yaptığının aksine İbn Rüşd’ün ismini zikretmekten sakınıyor, lakin Aristo’nun en büyük şârihi olduğundan dolayı onun meşhur olduğu “Meşşai” sıfatını kullanıyor. Biz burada onun ismi gizlemesinin sebeplerine dalmak istemiyoruz, ancak, ona şefkatinden, çağdaş tabilerine rifkatinden dolayı bunu yapmasının mümkün olduğunu söylememiz yeterlidir.
34. İşârâtü’l-i’câz, s. 36.
35. “Kur’ân-ı Mübin, kendisine prangalar vuran akıl ve naklin tezkiyesine ihtiyaç duymaktan çok müstağni ve çok yücedir. Zira onlar tezkiye etmeseler de onların şahadetine kulak asılmaz.” Saykalü’l-İslâm, s. 36.
36. “Ne zaman ki felsefe dinle komşu olmuşsa ona boyun eğmiş ve onun taatine girmiş, insanlık mutlulukla dolmuş, rahat bir içtimai hayat yaşamıştır. Ne zaman ki aralarında bir çatlak meydana gelip ayrılmışlarsa nur ve hayrın hepsi nübüvvet silsilesinin ve dinin etrafına toplanmış, bütün şerler ve dalaletler de felsefe silsilesinin etrafına toplanmışlardır.” Sözler, s. 639.
37. Felsefeyle hikmet arasındaki istitbai ayrım sadece bir derece ayrımı olduğunda, hikmetle felsefenin tâbi-metbu ilişkisi içinde birleşmeleri caiz olur. Zira onun mantıki vaz’ı “birleştiren ayrım bağı” olarak isimlendirilen vaz’a benzemektedir. Bu ayrım, ayrılan iki tarafın tasdikinin mümkün olduğu bir ayrımdır. Bunun tedâhulî birleşme nevilerinden biri olduğu itirazı faydasızdır. Çünkü bu birleşme, ancak doğruluk durumlarından birinde ortak olur. Ayrılan iki şeyden biri doğruluğunu tasdik imkânında diğerinden ayrılır. Ya da sen buna kısaca muhayyer olan birleşme diyebilir, muhayyerliğin olmadığı birleşme diyemezsin.
38. Bediüzzaman yeni felsefenin eski felsefeden daha az zararlı olduğunu düşünüyor. Çünkü yeni felsefe eski felsefeden daha fazla aklın, tenkidin ve ilmin kurallarına riayet ediyor. Bkz. Saykalü’l-İslâm, s. 41; 35-36.
39. Lahikalar, s.286-287.
40. Mektubat, s. 475; Lahikalar, s. 183.
41. İşârâtü’l-i’câz, s. 24; Saykalü’l-İslâm, s. 120.
42. Saykalü’l-İslâm, s. 29; İşârâtü’l-i’câz, s. 23.
43. Saykalü’l-İslâm, s. 320.
44. Saykalü’l-İslâm, s. 59.
45. Mektûbat, s. 376.
46. “Kur’ân-ı Kerim temsilleri bine ulaşan sayıda çoğaltmıştır. Çünkü temsilde latif bir sır, yüce bir hikmet vardır. Zira temsille vehim akla mağlup, hayal fikre boyun eğmeye mecbur olur…” İşârâtü’l-i’câz, s. 113.
47. İşârâtü’l-i’câz, s. 126.
48. Sözler, s. 735-736.
49. Malumdur ki ilim fakihleri kıyas-ı temsilînin yapısını tanımlama konusunda çokça ihtilaf etmişlerdir. Bazısı onu müstakil bir yapı saymışlar, bir kısmı bazen istikranın yapısına benzetmişler, diğer bir kısmı da istinbatın yapısına benzetmişlerdir. Biz onun istikraî ve istinbatî yapılardan oluşan büyük bir yapı olduğunu düşünüyoruz. Konunun tafsilatı için Tecdidü’l-menheci fî takvimi’t-türas (el-Merkezü’s-sekâfî el-Arabi, Beyrut, s. 65-66) adlı kitabımıza bakınız.
50. İstibdâlî ayrım için konan mantıki vaz “engelleyici ayrımın bağı” veya “istib’âdi vaz”a benzediğini düşün. Malumdur ki bu bağ, ancak ayrılanlardan diğeri olmaksızın birinin doğruluğuyla doğrudur.


Kaynak: Hira Dergisi

]]>
bilgi@gencadam.com (Prof. Dr. Taha Abdurrahman) İMAN VE ATEİZM Thu, 01 Nov 2012 00:04:52 +0200
İzzet ve Zillet http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/309-izzet-ve-zillet http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/309-izzet-ve-zillet

Allah’ın varlık ve birliğini inkar edenlere karşı izzet, mü'minlere karşı tevazu ve mahviyet içinde bulunma Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha'nın beyanları ile ideal müslümanlara gösterilen bir hedeftir. Aslında Kur’an ve Sünnet-i Sahiha pek çok mevzuda ahiret yolundaki yolculara imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmadan nefisle mücadele yollarına kadar değişik tavsiye, emir ve yasaklar sunmakta, bu çizgide nice yol ve yöntemler göstermektedir.

Eskiden tekye ve zaviyeler birer müessese olarak bahis konusu ettiğimiz bu şeylerin hayata geçirildiği, talim ve terbiyesinin yapıldığı yerlerdi.

Günümüzde Kur’an’a hizmete adanmış insanların mesleği, ister hususi manada izzet ve tevazuyu, isterse umumi manada ahlak-ı haseneye ait hususları hayata geçirmede tekye ve zaviyelerde kullanılan metodlardan çok daha başka metodlarla doludur. Mesela, insanın Allah karşısındaki acz ve zafiyetini sürekli tefekkür etmesi bizim mesleğimize göre bir yoldur. İnsan, Allah’ın kendi üzerindeki şefkatini, aynı türden bir şefkatle başkalarına karşı muamele yapma sorumluluğunu, ihtiyaçlarının sonsuzluğuna rağmen acz, zaaf ve fakirliğini idrak etmesiyle insanlık semasının merdivenlerini tırmanmaya başlayabilir. Tabir-i diğerle eskilerin seyr-i sülûk-i ruhanîde aradıkları izafî insan-ı kamil olma -ki bazıları için hakiki insan-ı kamil olmak da mukadderdir- bu yolla yapılacak bir tefekkürle gerçekleşebilir.

Aslında işin hakikatına vakıf olabilsek biz acınacak halde olduğumuzu görürüz. Ama bununla beraber bunca acz ve zafiyetimize rağmen ne kadar çok iyi beslendiğimizi, bakımımız ve görümümüzün iyi yapıldığını da müşahade ederiz. Ve bu bize şunu anlatır ki acz u fakr insanın nihayetsiz, bitmez-tükenmez sermayesidir. Öyleyse böyle bir sermayeye sahip insan hiç inkisara düşmemeli, her zaman atılım içinde bulunmalıdır. Allah'ın sonsuz nimetlerini idrak etmeli ve bunlara şükretmelidir.

Herkes bunu duyabilir mi? Bu soruya "Niçin duymasın?" cevabını veririm. Bence duyabilir ama birincisi, uzun bir temrinat ve egsersiz döneminden sonra; ikincisi, tefekkür veya başka bir yolla yapılan seyr ü sülûk-i ruhaninin hiç bitmediği ve bitmeyeceği hakikatını kavramasıyla. Aslında bu ikincisi başlı başına bir konu. İnsan bir makama, bir mertebeye, bir seviyeye ulaştıktan sonra: "Oldum, piştim, bittim, vardım, ulaştım, gördüm..." dememeli, seyrini devam ettirmelidir. Süreklilik, her gün yeniden bir kere daha baştan başlamak bu yolun değişmez esasıdır. Daha önceden katettiği mertebelerin, almış olduğu seviyenin yeni yapacağı yolculuğa elbette katkısı ve faydası vardır, olacaktır ama önemli olan tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiyeye ulaşmaktır. Nefsi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini, sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna vasıl olmaktır. Zira hiçbir insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Sonsuza açılanlar ise kendilerini sıfırlamış, Hak karşısında bir hiç olduklarının idrakine varmışlar demektir. Dolayısıyla bunlar mü'minlere karşı tevazu, mahviyet ve hacâlet ufkuna çok daha çabuk ulaşırlar.

Tersinden ifade edecek olursak; insan Allah’ın ihsan buyurduğu mevhibelerden en küçüğünü dahi nefsine isnad ettiği zaman yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu duygu ve düşünceye sahip birisinin terakki etmesi mümkün değildir. Evet, bu tip insanlar başlarını kaldırdıklarında İsrafil’in azametli heykelini bile müşahede etseler, kendilerini bir kuyunun dibinde sukût etmiş olarak kabul etmiyorlarsa baş aşağı düşmüşler demektir.

İnkar edenlere karşı aziz olmaya gelince; her şeyden önce inkarcılar karşısında zillet gösterme insanın Allah ile olan nisbetine ve münasebetine dokunur. "Allah'ın kulu ve kölesiyim" diyen bir insan başkaları karşısında zillet göstermemelidir. Kaldı ki bu zillet onun şahsıyla sınırlı kalmaz, Efendimiz'e de (sallallahu aleyhi vesellem) raci olur. Öyleyse O’na intisabı olan herkesin O’ndan başkasına karşı başının dik, alnının açık olması lazım. Bu sebeple hiçbir müslüman sırtında taşıdığı müslümanlık hamulesinden utanmamalı. Onun hayata taşan görünümünden sıkılmamalı. Dinin emirlerini yerine getirmekten, Kur’an ve Sünnet'in emrettiği, selef-i salihinin tutup gittiği caddenin hayatına hayat olmasından endişe duymamalıdır.

Meselenin özü bu ama bugün esefle ifade etmek lazım ki, mü’minler olarak bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, inkarcılara karşı zelil davranıyoruz. "Nasıl olsa bu mü’min, sesini çıkarmıyor." diyor ve yükleniyoruz. Bu tavrı zaten inkarcılar inkarlarının gereği olarak mü'minlere karşı sergiliyorlar. Zaten Hazreti Adem’den bu yana insanlık tarihinde çirkin ve kötü şeylerin hepsinde onların parmağı vardır, ya baş rollerde veya perde arkasında.

Ama gel gör ki özellikle iman cephesinde yer aldığı halde azıcık okumasını bilen, azıcık konuşmasını becerebilen mü'minler kendi insanına tevazu yerine izzet gösteriyor, benlikleri, enaniyetleri, egoları müslümanlara karşı kabarıyor, herkese ve her şeye tepeden bakıyorlar. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi alemi hep hor ve hakir görüyorlar. Sanki hazretleri (!) İmam Gazali veya Şah-ı Geylani.

Bu durum ciddi bir boşluktan kaynaklanıyor: Büyük insan görmemişliğin boşluğu bu. Allah’la derinlerden derin münasebeti olan insan görmeme boşluğu. Biz onlardan bir kaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık itimat edin bana utancımızdan yerin dibine girerdik. "Allah var iken ben nasıl kendime ben diyebiliyorum, nasıl varlık izhar edebiliyorum?" deyişlerini bir duysaydık utanırdık kendimizden, yeryüzünde yer işgal etmekten hicab duyardık. Dolayısıyla günümüzde içi hava dolu davulun çıkardığı ses gibi "Ben! Ben! Ben!" deme, "Ben bilirim, yaparım, ederim!" deme, görmemiş-bilmemiş-duymamış zavallıların boşluklarının hırıltılarıdır.

Bu hissiyatı ve bakış açısını biraz olsun tanıdığımı söyleyebilirim ben. Yıllarca cami kürsülerinde vaaz ettim. Cami kürsüsünde konuşunca, cami adabı ve terbiyesi, cami ve cemaat kültürünün gereği olarak kimse size itiraz etmiyor, edemiyor. Bu da kürsüde konuşanı ukalâ yapıyor. Sitem ediyor insanlara, bağırıp çağırıyor, serzenişte bulunuyor ve sonra tam manasıyla bir küstah olup çıkıyor. Halbuki o kürsüde iken cemaatten birisi itiraz etse, yanlışını söylese, "Hatan var, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm şöyle buyuruyor..." dese herhalde o insan çok farklı olur, o küstah tavırlar içine giremez. Bu olmadığı için camideki insandan, elindeki kalemiyle bir şeyler yazan insanlara, TV ekranlarında boy gösterenlerden, sağda solda küçük-büyük topluluklara muhabbet eden, bir şeyler anlatmaya çalışanlara kadar çoklarında "Ben anladım, ben anlattım, ben ettim, ben buldum, ben duydum, ben keşfettim, ben.. ben.. ben..." şeytanın hırıltıları mesabesinde bir kısım cümlelerle konuşmaya, yazmaya başlıyoruz. Böyle demesek, yazmasak bile en azından bu zihniyeti tavır ve davranışlarımızla dışa aksettiriyoruz.

Halbuki diğer taraftan bizi kendilerine düşman sayan insanlar ve onların gücü ve teknolojik üstünlüğü karşısında hakiki manada zillet yaşıyoruz. Her birimiz bir minare olmamız lazım gelen yerde adeta birer kuyuyuz. Ama minare gibi dimdik ayakta görünmeyi de ihmal etmiyoruz. Bir terslik var bu işte. Bence bu terslik Kur’an’a hizmet mesleğinin bize sunduğu ruhani hayat sayesinde dengelenebilir ve izale edilebilir.

Yıllardır bu dairelerde dolaştığı halde sanki bahsettiğiniz bu hakikatları hiç duymamış gibi davrananlar var diyecek olursanız, ne diyeyim:

Herkesin istîdâdına vâbestedir âsâr-ı feyzi,

Ebr-i Nîsandan ef’i sem, sadef dürdâne kapar.

Sünûhât’ta verilen ölçüler içinde; hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler (eğilir, kamburlaşır), boyu kısa olanlar da tetâvül (uzun görünmeye çalışırlar). Allah indinde büyük olmanın gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. Nitekim Allah Rasûlü'nün (sallallahu aleyhi vesellem) "Akrabu mâ yekûnül-abdü min Rabbihî fehüve sâcid" beyanından da anlaşılıyor ki insanın şeklî dahi olsa en büyük anı, Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır. Öyleyse "Feeksirû fihâ'd-duâ."

Evet, bu bir ölçüdür: Kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, beklenti içindeyse, fezâil ve mezâyâ ihsasları yaşıyorsa, başkalarının kendisinin büyük başarılarına (!) alakasızlığından rahatsızlık duyuyorsa, o boş bir insandır. Allah’la irtibatı yoktur onun. "Allah" diyebilir, konuşabilir, yazabilir, ama gerçek tevazudan, mahviyetten, hacâletten haberi olmayan birisidir o.

Cebrail gibi bile olsa konuşmak, yazıp-çizmek insan olmanın ölçüsü değildir. İnsan olmanın ölçüsü Rab'le kalbî münasebettir. Ne kadar münasebetin var? Her göz açıp-kapadığında O’nu duyuyor musun? En mahrem yerde dahi açılıp-saçılırken kulaklarına kadar kızarıyor musun? Yatakta ayağını uzattığın zaman "Aman Rabbim görüyor. Bu ne küstahlık!" diyebiliyor musun? Eğer bunlarda bir behren yoksa, rica edeceğim bana yalan söyleme!

SORU-CEVAP

Herkes tarafından sevilme Cenab-ı Hak tarafından sevilmenin de işareti olabilir mi?

Hakiki manada inanmış, muhlis mü'minler tarafından sevilme Allah tarafından sevilmenin emaresi sayılabilir. Bunun manası, "İnnellezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti seyec’alü lehümür-Rahmânu vüddâ." (Meryem, 96) ayetinin mantukunca onun için "vüdd" (sevgi) vaz' edilmiş demektir. Ama inkar ehli tarafından beğenilmenin, sevilmenin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Onların bizi sevmesi, beğenmesi çok defa bizim temelluklarımızdan, onlara karşı zilletlerimizden, kendi onur ve izzetimizi ortaya koyamamadan ötürü olmuştur. Onun için muhlis mü'minlerin sevmesine, Allah’ın mükerrem ibadının duyduğu alakaya bakmak lazım. Allah tarafından sevilmenin esası ve delilidir bu.

Yalnız insan buna aldanmamalı. Muhlislerin sevmesini istidraç saymalı. "Ben kendimi biliyorum, başkasının tarifine gerek yok." demeli. Onların sevmesini, takdir etmesini, kabulünü, teveccühünü Allah’ın mekri, istidracı olarak kabul etmeli. "Senestedricühüm min haysü lâ ya’lemûn." (A'raf, 182; Kalem, 44) sırrınca o teveccühlerin kendisini farkına varmadan baş aşağı bir çukura düşüreceği ihtimalini gözden uzak tutmamalıdır.

Fakat aynı şeyi dine hizmete kendisini adamışlar adına söyleyemem. "Benim ümmetim dalâlette ittifak etmez." fehvasınca, milyonlarca insan belli bir noktada birleşti, uzlaştı ve anlaştı ise, dünyanın dört bir yanında aynı gaye uğrunda bir araya geldiler, gelebildilerse onlar hakkında hüsnüzan etmeye binler defa mecburuz. Biraz önce vüdd’den bahsettik. Kudsi bir hadiste Allah Cibril’e buyuruyor ki; "Ben falanı seviyorum, sen de sev. O da gökte durup sema ehline sesleniyor: 'Allah falanı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!'” Bu bir ses değildir, bir söz de değildir. Bu bir soluktur, bir esintidir, bir meltemdir. Ruhları saran lahuti dalga boylu bir meltem. Kime ulaşırsa o meltem, içinde sevgi hasıl olur. O sevgi evvelen ve bizzat o zata aittir. Kaldı ki o zat kendini şahs-ı manevî içinde erimiş, eriyik bir unsur haline gelmiş kabul ediyor. Sonra da şahs-ı manevîye aittir. Yani şahs-ı manevî'ye bir teveccühtür. Dolayısıyla şahs-ı manevîden kopan, kendi kendine bir şey yapmaya çalışan, kendine göre bir şey yapıyor gibi görünen insanlar, Allah’ın, Cibril’in, sema ve yer ehlinin bu teveccühünden mahrum kalırlar.

Hâsılı, Kur’an’a hizmet mesleği içinde bulunanlar kendilerine çok dikkat etmeli. Zira bu mesleğin esası "yok ve var" dır. Hem yok olmak, hem var olmak. Hem kendini nefyedecek hem O’nu isbat edecek. Hem "Lâ" diyecek, hem "illâ"ya ulaşacak. İsbat-nefy tenakuzunu aynı anda yaşayacak. Hem konuşacak hem de "Konuşan yalnız hakikat ve hakâik-i Kur’aniye'dir!" diyecek. Hem yazacak hem de "Said yok, Said’in şahsiyeti de yok!" diyecek. Yani oldukça zor bir mesele.

Bunları söylemek bana düşmez ama siz sorunca "düşmüş gibi" zannediyorum ve konuşuyorum. Allah muinimiz ola.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 31 Oct 2012 22:37:20 +0200
İman Yolu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/306-iman-yolu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/306-iman-yolu

İnsan, kendisine tevdi edilen vazifeleri, sahip olduğu şuura göre yapar. Bununla birlikte, evvel ve ahir tavsiyem: Dine, vatana, millete, devlete ve insanlığa hangi seviyede hizmet yaparsak yapalım, karşılığında hiçbir şey beklememeliyiz. İnsan, yaptığı hizmete karşılık olarak hayalinde birtakım beklentiler içine girerse, beklediklerini bulamayınca -hafizanallah- küsüp gidebilir.

Ben duâlarımda sürekli "Ya Rabbi, beni arkadaşlarımla, arkadaşlarımla da beni mahcup etme!" diyorum. Zira dünya genelinde belirli bir bakış ve kabulleniş var ve bizler onu korumak zorundayız. Evet, insan yapacağı murakabeler ile kendisinin manen “sıfır” olduğunu sonucuna mutlak ulaşmalı, kendini buna inandırmalı ve büyük veya küçük yaptıklarına kat’iyen sahip çıkmamalıdır. "Bediüzzaman’ın bile kendisini bir “memerr” (bu bazı iyiliklerin uğrağı demektir) olarak gördüğü yerde biz kim oluyoruz ki?" demelidir. Aksi takdirde hayalî düşünceler ve beklentiler içinde boğulup gidebiliriz.

Emperyalist ve Osmanlı

Emperyalizm, gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri iktisadi, siyasi ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları hakimiyetleri altına alarak sömürmesi demektir. Buna göre, istismar eden; sömüren; işgal ettikleri toprakları, bu toprakların yer altı ve yer üstü zenginliklerini ve insan gücünü sömürerek, müreffeh bir hayat yaşayan; kendileri saraylarda safa sürerken, halkı perişan bir halde sokaklara terkedenlerin hepsi emperyalisttir. Düne kadar emperyalizm daha çok askeri güçle gerçekleştirilirken, günümüzde aynı neticeyi, askerî işgale başvurma gereği duymadan, siyasî entrikalarla, kültürel yollarla, teknik ve teknolojik imkânlardan faydalanarak ekonomik oyunlarla elde ediyorlar. Gayelerine ulaşmak için de hiçbir engel tanımıyorlar. Meselâ, bir neticeye ulaşmak için insanların kobay olarak kullanılması gerekiyorsa, bunu gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Osmanlı’ya gelince; Osmanlı, 6 asırlık ömrünün en küçük bir zaman diliminde bile sömürgecelik yapmamıştır. Kendisi zevk ü sefa içinde yaşayıp da, milleti -velev ki yabancı bile olsalar- perişan ve derbeder etmemiştir. Siyasî entrikalara, ekonomik oyunlara kat’iyen başvurmamış, milletlerin tarih, örf, âdet, din ve dilleri ile oynamak suretiyle hiçbir asimilasyona gitmemiştir. Rica ederim, 250 milyon Osmanlı teb’ası içinde safkan Türk adedi 11-12 milyon idi. Bu kadarcık insanın, 240 milyonu istismarından söz edilebilir mi?

Osmanlı, Allah’ın adının her yerde yükselmesi ve devletler arası muvazene için, O’nun emri gereği cihad etmişti. Cihad etmişti ama hiçbir ülkeyi işgal etmemişti. Cihad neticesinde elde edilen ganimet malları, cihada katılanların halis hakkı olmasına rağmen, tarih boyunca ganimetten zengin olan bir insan gösterilebilir mi? Bütün bunlara rağmen, Osmanlı’ya emperyalist deme, ya tarih bilmemenin bir ürünü, ya da hıyanet ve denaet içinde bulunmanın bir ifadesidir.

Yeniçeri ve Merhum Necip Fazıl

Merhum Necip Fazıl, yazdığı Yeniçeri adlı kitapta Osmanlı askerî tarihini hep kaynayan kazan şeklinde gösterdi. Ve hassaten Yeniçeri’yi yerin dibine batırdı. Halbuki bu tip tarih değerlendirmelerinde insafı elden bırakmamak lâzım. Son dönemlerinde olmuş -keşke olmasaydı- birkaç ciğer-sûz hâdiseyi nazara vererek, koskoca bir tarihi karalamaya gitmemeli. 600 yıllık bir tarih içinde kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz? Osmanlı’yı ve Yeniçeri’yi bu açıdan eleştirenler, kendilerine baksınlar: 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahede edeceklerdir.

Ayrıca, ihtisas da bu konuda göz ardı edilmemelidir. Herkesin her şeyi bilmesi mümkün olmadığına göre -aslında böyle bir şey iddia eden de yok- herkes ilgi alanı, çalışma sahasına giren konularda konuşmalı, değerlendirmeler yapmalı. Ve bir şey daha ilave edeyim: Mülâhaza dairesini daima açık bırakıp, iddialı olmamalı.

Rızaya Ram Olmak

Dualarda Cenab-ı Hak’tan hizmet aşkı ve şevki istenebilir. Bununla birlikte, ben dualarımda, "Senin sevdiğin ve razı olduğun..." diyorum. Siz de, encamını bilmediğiniz, arkasında hayır mı var, şer mi var kestiremediğiniz isteklerde bulunmamalısınız. İnsanın kendi arzu ve isteklerinden uzaklaşıp Rabbinin emir ve istekleri içinde eriyip gitmesi çok önemlidir ve işte bence manevî terakki budur.

Mâzi ve Âti

Mazi, zihnimizden çıkmamalı!. Oysa ki o bugün unutulmaya terkedilmiştir. Mazisiz ati olmaz. Yahya Kemal bile, "Ben kökü mazide olan atiyim" der. Tarihimizle neden ilgilenmeyelim? Mazimizi neden öğrenmeyelim? Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.

İkinci Fıtrat

Evrad u ezkâr, dua, nafile namaz gibi ibadetler, sürekli ve ısrarla yerine getirmeli ki, bunlar, zamanla bizde ikinci bir fıtrat hasıl etsin. Meselâ, iki rekatlık bir nafileyi dört rekat kılmaya alışır, bir daha da bırakmazsanız, bırakmaya kalksanız, "Eyvah, bugün de falso yaptık!" dersiniz.

Böyle bir anlayış, insanda zaten mevcud olan birtakım kabiliyetlerin kullanılarak inkişaf etmesi ve insan ruhuna hakim olmasından kaynaklanmaktadır.

İman Yolu

İman bir duyma, bir hissetme meselesidir. Bir başka tabirle her insana göre değişen bir iç ihsastır o. Kalbi imanla dopdolu olan bir insanın menfi şeylerle meşbu bulunması düşünülemez. Mesela, kalbi Allah sevgisi ile tam anlamıyla dolu olan birisinin başka şeylere karşı nefret hissi kalmaz. Allah aşkı yer bitirir onu. Üstadın 32. Söz'de dediği gibi; "Bazıları ism-i Vedûd’a mazhar olur. Felek mest, kamer mest, nücûm mest, serâser alem mest..” her şey mest olur yani. Her şeye o gözle bakar, o kulakla dinler, her şeyi O’ndan ötürü öper, koklar ve sever. Zaman olur inanmayana, inkar-ı uluhiyet bataklığına saplanmış kişilere bile nazar-ı merhametle bakar; bakar ve "Keşke inansalar." der. Ama ardından hemen kendine gelir; "Estağfirullah Ya Rabbi! Senin mührün, senin takdirin!" der ve inanmayanların inanmamalarında hikmet aramaya başlar.

Bence her şeyin O’na bağlanması ve O’ndan ötürü delicesine sevilmesi çok önemlidir. Bizim hoşumuza gitmeyebilir, icraatın arkasındaki hikmetli perdeyi aralayamayabiliriz, kafamızda beliren neden sorularına mukni cevaplar bulamayabiliriz ama önemli olan O’nun iradesi, meşieti ve muradıdır. Bu bakış açısının kazanılmasının, her şeyin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Mesela, Risalelerde çok sık geçen acz u fakr meselesi... Bu pencereden kainata, eşyaya ve hadiselere bakan bir insan kendi acziyet ve zaafiyetini idrak eder, eder ve o acziyet ve zaafiyet içinde O’nun engin şefkatini görür. Âfâk ve enfüste O’nun âyâtını tefekkür eder, marifeti artar. Bütün bunlar onu Allah’a ciddi şekilde yönelmesine vesile olur.

Keşke bu bakış açısını kazanabilsek!

Hüsnüzan

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlak-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında: "Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca yahşı bir kula benzer. Allah'ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu Cennetiyle sevindirir.” Evet, bizler ne Cennet hazini ne de Cehennem zebanisiyiz. Onun için ne insanları Cennet'e sevkediyor gibi davranalım ne de Cehennem'e sürükler gibi.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen onlar için duada bulunmayı da ihmal etmemeliyiz. Binbir tecrübemle sabit ki hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek hüsnüzan edilen kişilerin eliyle tokat yeme mukadderdir. Kendi adıma söyleyeyim, nice hüsnüzan beslediğim, bir mecliste şu ya da bu sebeple hüsnüzannımı ifade ettiğim arkadaşım var ki aradan 24 saat geçmeden onun eliyle tokat yediğim vaki ve variddir. Onun için hüsnüzanda dengenin korunması hüsnüzannın kendisi kadar önemlidir. Öyleyse dua etmeli: "Ya Rabbi! Sen varken hüküm vermek bana düşmez. Hakkında hüsnüzan ediyorum ben, beni yalancı çıkarma bu mevzuda."

Evet, nazik bir mesele bu, dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır: "Birisi sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler ve öyle bir noktaya gelir ki Cennet'le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir halt işler ve Cehennem'i boylar." Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 31 Oct 2012 22:29:18 +0200
İmam Mâtürîdî'ye Göre Âhirete İnanmayı Engelleyen Sebepler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/267-imam-maturidiye-gore-ahirete-inanmayi-engelleyen-sebepler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/267-imam-maturidiye-gore-ahirete-inanmayi-engelleyen-sebepler İmam Mâtürîdî'ye Göre Âhirete İnanmayı Engelleyen Sebepler

Ferdin, ailenin, cemiyetin ve topyekün bütün insanlığın hakikî refah, saadet ve huzura erebilmesi ancak ve ancak, büyük-küçük bütün amellerin hesabının görülebileceği bir ahiret yurduna inanmaya bağlıdır.

İslâmiyet'in önemli bir inanç esası olan ahirete iman, "Aydınlanma Dönemi"nden itibaren dünyayı etkileyen materyalist ve seküler anlayış tarafından reddedildiğinden diğer din mensuplarında1 olduğu gibi, İslâm dininin mensupları arasında da zayıflamıştır.

Bu dönemde öne çıkan "bilimsel bilgi", hayatın ve varlığın kıymetini belirlemede yegâne değer ölçüsü kabul edilmiştir. Bu durum ferdin iç huzurunu alıp götürdüğü gibi insanları âhiret inancından uzaklaştırmış ve sonunda da beşerî münasebetleri dünyevîleştirmiş, suçların artmasına ve iyiliklerin azalmasına sebep olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in nerede ise üçte birinin âhiretten söz etmesine karşın bazı Müslümanlar, imana ve hayata derinlik katan huzur ve değer kaynağından mahrum kalmıştır. Âhirete iman etmeye çağıran ve değerlerin bu âleme göre belirlenmesini salık veren Kur'ânî beyan karşısında Müslümanlar ölüm ötesi hayat adına endişe duyması gerekirken dünyevîleşmenin tesirinde kalmış, âhirete iman zayıflayarak insan davranışları üzerindeki tesirini yitirmiştir.

İslâm dininin ana ilkelerini naslardan hareketle belirleyip rasyonel bilgilerle temellendiren kelâm ilminin tabii olarak diğer bir görevi de temel inanç konularına iman etmeyi engelleyen sebeplerin tespiti ve bunların inananların dikkatine sunulmasıdır. Bu noktada nakil-akıl münasebetinde dengeleyici bir yöntem geliştirerek Sünnî kelâmın ve dirâyet tefsirinin kurucuları arasında yer alan Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin fikirleri son derece önem kazanmaktadır. Ölüm ötesi hayata iman etmeyi engelleyen sebepleri konu alan araştırmamızda temel kaynak, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin Te'vîlâtü Ehli's-Sünne'si2 ile bunun şerhi olan Alâeddîn es-Semerkandî'nin Şerhu't-Te'vîlât3 adlı yazma eseridir.

Mâtürîdî, âhirete inanmayı engelleyen sebepleri; Allah'a iman etmeme, bilgi kaynaklarının doğru yönde kullanılmaması, (İslâm'da bilginin temel kaynakları üçtür. Haber-i mütevatir gibi havass-ı selime ve akıl da bilgi kaynağıdır. Bunların kullanılmaması da insanları inançsızlığa sürüklemektedir.) önceki nesillerin izinden gitme, kibirlenme ve dünya menfaatlerini terk edememe gibi yönlerden ele almıştır.4

Allah'ı inkâr etmek
Öncelikle bir Tanrı'nın varlığını kabul etmek, dolaylı olarak öte dünya hayatının varlığını kabul mânâsına gelir. Nitekim geçmişten günümüze tanrı inancı bulunan milletlerin tamamında bir âhiret inancının bulunduğu araştırmalar neticesinde tespit edilmiş bir husustur.5 Özellikle İlâhî dinler söz konusu olduğunda bunun çok açık ve kesin olduğu, bu din müntesiplerinin hem yazılı hem de sözlü geleneklerine bakılarak görülebilir.6

İmam Mâtürîdî, âhirete inanmayı engelleyen sebeplerin başında Allah'a iman etmemeyi zikreder. Nitekim günümüzde Yaratıcı'nın varlığının kabulüne, diğer her şeyi açıklayan kesin temel gerçek olarak bakılmaktadır.7 Hattâ Tanrı'nın varlığı kabul edilmediği takdirde ölüm ötesi hayatın mümkün olduğunu düşünmek için bir dayanağın kalmadığı önemle vurgulanır.8

Mâtürîdî'ye göre imanda esas olan kalbî tasdik olup bunu sağlayan da bilgidir. Fakat bilgi, mahsûsât (duyulur şeyler), ma'kûlat (düşünülür şeyler) içindir. Onun yöntemi somuttan soyuta hareket eder. Kalbî tasdik olan imanı, bilgi sağlamakla birlikte âhiret bilgisinin kaynaklarından biri de iman olmaktadır. Bu dünya, âhirete dair bir ipucu ve delildir. Bu delili de ancak kalbinde iman bulunanlar görüp anlayabilir.9

Mâtürîdî'ye göre insanın hak ve hakikati kavramasında imanın etkisi büyüktür. İnsan, bir nesneyi görüp algılayabilmek için öncelikle bir görme duyusuna ve bu görmeyi gerçekleştirecek ışığa ihtiyaç duyar. Her ikisi bulunduğu takdirde görme fiili geçekleşir. Şayet ikisinden birisi olmazsa görme hâdisesi gerçekleşemez. Bu örnekte olduğu gibi hakikatin kavranabilmesi için iki nura ihtiyaç vardır. Biri kalbin nuru ki, bu imandır. İkincisi ise duyuların nuru, yani sağlamlığıdır. Şayet bunlardan birinde aksaklık meydana gelirse gerçek anlaşılamaz. İnkâr kalbe girerek onun nurunu örttüğü takdirde duyular sağlam olsalar bile hakikat elde edilemeyecektir. Hakikatin tecellisinde ve bâtıldan ayrışmasındaki imanın önemi ortaya çıktığından onun yokluğu hâlinde âhiretin varlığına işaret eden kevnî ve naklî deliller bir mânâ taşımamaktadır.10

Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan azap tasvirleri karşısında imandan yoksun olan kâfir, azabın ne zaman olduğunu alay ederek sorar. Mümin ise taşıdığı imanın bir gereği olarak azabı var kabul edip korku ve ibretle dinler. Bu iki durum, iman etmenin âyetleri anlamaya olan tesirine bir örnektir.11

Bilgi kaynaklarını doğru yönde kullanmamak
Mâtürîdî'ye göre insanı âhiret inancından alıkoyan sebeplerden biri de şeytanın Allah'ı unutturması ve O'ndan uzaklaştırmasıdır. Bu da haber verilen ölüm ötesi hâllerin doğru olmadığı, hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğu ve dünyanın kazanılması gerektiği12 gibi telkinlerden ibaret olup, kişinin âhiret hakkında doğru düşünmesini engellemektedir.13

Mâtürîdî, insanların çoğunun âhiret hayatından gâfil olmasını14 akıl, duyular ve doğru haber yoluyla elde edilen bilgiler üzerinde doğru düşünmemelerine bağlar. Bu düşünceden uzak hayat, insanlar arasında yaygın olduğundan âhireti bilmeme vasfı insanlığın geneline izafe edilmiştir. İnsanların çoğu yakın faydayı gözeterek nefislerine uymakta ve bilinmeyen fakat tefekkür ile elde edilen bilgiden uzak bir şekilde zanna dayanarak yaşar. Meselâ su üzerinde düşünerek her şeyin kıvamının onunla olduğunu fark edemez. Bunlar kâinattaki hikmeti kavrayamadıklarından, algıları dünya hayatıyla sınırlı kalıp bütün doğum ve ölümleri anlamlı kılan âhiret inancından uzak yaşar. Mâtürîdî'ye göre kalblerin mühürlenmesinin sebebi de, kişilerin bu bilgi yolları üzerinde düşünmemeyi alışkanlık hâline getirmeleridir. Böyle insanların, bilgi kaynaklarını yeterince doğru yönde kullanmadıklarını Cehennem'de itiraf etmeleri15 bunun bir delilidir.16

Mâtürîdî, kötü arzularının esiri olanların müminleri saptırmak istemelerine17 işaret eden âyet bağlamında onların bu arzularının esiri olmalarının sebebini Cenâb-ı Hak'tan kendilerine bir beyanın ulaşmamasına değil, âkıbet üzerinde derinlemesine düşünmeyi terk etmelerine bağlar. Bu çerçevede Hz. Ömer'in insanı Rabb'ine karşı aldatan şeyin ahmaklık olduğuna dair sözünü aktarır. İnsanları bu tefekkürden alıkoyan ise ya arzuladıkları dünyevî bir statü veya onları yoldan çıkaran dünyevî imkânlardır.18 Eğer insanlar, düşünce ve fikir sahasında kendilerini biraz zorlayıp bilgiyi kullanarak bir adım atabilselerdi, onların inkâra düşmeleri söz konusu olmazdı.19

Kur'ân-ı Kerîm'de insanın kendi yaratılışını unutarak çürümüş kemiklerin nasıl diriltileceğine dair sorusu hayretle karşılanır.20 Mâtürîdî, insanın bu sorusunu, Allah'ın kudreti hakkında gaflette bulunmakla açıklar. Onların toprağa dönüşümü de Allah tarafından bilinmektedir.21 Şayet biraz aklını kullanmış olsaydı, insanın zigot hâlinden, ölümüne kadar geçirdiği aşamalar ve dönüşümlere muktedir olan Allah için insanı yeniden yaratmanın ne kadar kolay olduğunu22 aklen anlayabilirdi. Biz Allah'ın ne kadar kolay yarattığını anlamak için "kef" ve "nun" adı verilen "ol!" emri ile iki harf kullanıyoruz. Ancak Allah bu harfler daha bir araya gelmeden yoktan var etme gücüne sahiptir.23

İnsanların şuuraltlarında göklerin, dağların ve yerin daima var olacağı fikri hâkimdir. İnsanı bu fikre sevk eden şey, bu sayılanların dışında her varlığın şu veya bu şekilde yok olmasıdır. İnsan, bu tablo karşısında kendi cinsinin fâniliğini anlamakta ve göklerin, dağların ve yerin bâki olduğu kanaatine vararak âhiret hayatı fikrinden uzaklaşmaktadır. Ancak Allah, kitapların sahifelerinin dürülmesi gibi göğün dürüleceği günün düşünülmesini,24 o gün yer ve göklerin de başka yer ve göklere dönüştürülmesini,25 göğün yarıldığı anı,26 dağların atılmış renkli yünler gibi olacağını,27 dağların kıyamet gününde toz haline gelip savrulacağını28 ve başlangıçta ilk yaratmanın nasıl yapıldıysa ikinci kez yine yapılacağını29 haber veren âyetler üzerinde aklını kullandığı takdirde yukarıda sözü edilen göklerin, dağların ve yerin dâima var olacağı fikrini ortadan kaldırmaktadır.30

Gurur ve kibir (büyüklenmek)
Gurur, kişinin mânevi açıdan değersiz olan şeylere aldanıp onlarla avunması mânâsında bir ahlâk terimidir.31 Gurur ve kibir, şeytanın Âdem'e secde etmesini engellediği32 gibi insanın da hakikate ulaşmasının önündeki en büyük engeldir.

Mâtürîdî'ye göre kibir, Kur'ân-ı Kerîm'de âhiretin varlığına işaret eden âyetleri anlamaya ve âhirete iman etmeye bir engeldir. Çünkü kibir insanı akıl yürütmekten uzaklaştırıp inatçı bir tavır takınmasına sebep olmakta, doğruyu bulma gayesiyle yapılan tefekkürü unutturmaktadır. Mâtürîdî, bu inadî tutumun ve kibrin onların bir tabiatı hâline geldiğine değinerek, kendilerine göklerin kapıları açılsa bile büyülendiklerini zannedeceklerine33 işaret ederek âhiret hayatı hakkındaki özendirme ve sakındırmaların onların tekzip ve inkârlarını artırdığını söyler.34

Kur'ân-ı Kerîm'de âhiretin varlığını inkâr edenler gururlu ve kibirli kimseler olarak nitelenmektedir. Zirâ Hz. Mûsâ'nın âhirete inanmayan her kibirliden Allah'a sığınması35 bunu göstermektedir.36

İnkâr edenlerin âhiret hayatına karşı duyarsız kalmalarındaki psikolojik sebeplerden biri de bu dünya hayatında kendilerine verilen imkânların ölüm ötesi âlemde de verileceğini umarak âhiret hayatıyla ilgili tehditlere kulak asmamalarıdır. Eğer Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah'ın bir elçisi olsaydı sıkıntı içinde olmazdı. Allah nazarında biz daha sevgiliyiz. Çünkü biz rahat içindeyiz ve geniş imkânlara sahibiz, derlerdi. Onlara göre burada veren orada da verir. Rablerinin katına döndürülseler bile daha iyisini bulacaklarını sanırlar.37 Bunun yanında böyle önemli bir vazifenin kendilerine verilmemesi de bir inkâr sebebidir. Bu psikoloji onları âhirete karşı kayıtsız bırakmıştır. Hattâ kendilerine sahifeler verilmesini bile temenni eder olmuşlardır. Mâtürîdî'ye göre, şeytanın ateşten yaratılmasından ötürü topraktan yaratılan insana kibirlenerek secdeden uzak kaldığı38 gibi Mekkeli müşrikler kendilerinin sahip olduğu nüfûz ve imkânlar karşısında ihtiyaç içinde sandıkları Hz. Peygamber'i ve Müslümanları küçümsemiştir. Hattâ tehdit ettiği azabı getirmesini isteyecek kadar kibirlerinde ileri gitmişlerdir.39 Müşriklere göre bu dünyada mutlu, zengin ve güçlü olan kimseler Allah'ın sevgili kullarıdır. Köleler, fakirler ve güçsüzler ise Allah'ın kötü kullarıdır, cezalarını çekmektedir.40 Aynı ruh hâli Hz. Mûsâ döneminde yaşamış olan firavunlar için de söz konusudur. Firavunlar, elçilik verilseydi bu ülkeye hükmedene verilirdi, diyerek karşı çıkmışlardır.41 Hâlbuki onlar dünyadaki her nimetin bir imtihan vesilesi olduğunu anlayamamaktadırlar.

Taklit zihniyeti
Birçok konuda olduğu gibi âhireti inkâr etmenin de en önemli sebeplerden biri insanın doğru bilgiyi elde etmede iradesinin hakkını verip araştırmadan çalışmadan öncekilerin düşüncelerini takip etmesidir. Kur'ân onların bu şuursuzca taklitlerini, tâbi oldukları kimselerin yanlış üzerinde olma ihtimallerini hatırlatarak42 sorgulamaktadır.

Aklî zaaflardan kabul edilen taassubun farklı bir boyutu da Mâtürîdî'ye göre nazar ve tefekküre dayalı araştırma yoksunluğunu ifade eden taklittir.43 Bilindiği üzere Mâtürîdî, akaid sistemini oluştururken, taklitten kaçınarak nazar ve akıl yürütmeyle tahkîkî imana ulaşmayı kelâm ilminin temel prensiplerinden biri olarak benimsemiştir.44

Mekke müşriklerinin putlardan şefaat beklemeleri onların âhirete inandıkları zannını ortaya çıkarabilir. Fakat onlar âhirete kesinlikle inanmıyorlardı.45 Mâtürîdî, Mekke halkının önceden taşıdıkları inançların, onları âhirete inanmada kayıtsız bıraktığını belirtir. Ona göre Hz. Peygamber'in geldiği dönemde Mekke halkı iki farklı âlem tasavvuruna sahiptir.46 İlki âlemin kıdemine inananlar olup, bunlar Dehriyye ile aynı fikre sahip olanlardır. Diğeri âlemin bir sonunun olduğuna inanan fakat ölümden sonraki hayatı inkâr edenlerdir. Mekke halkı, zihinlerindeki bu inançları sebebiyle öldükten sonraki diriltilmeyi uzak ve şaşılacak bir hâdise olarak algılamışlardır. Bu taklit ve taassup onları toprak hâline gelmiş kemiklerin tekrar diriltilmesine alayla yaklaşmaya götürmüştür.47

Mâtürîdî'ye göre âhiret hayatına karşı mümin ve kâfir tarafından sergilenen kayıtsız davranışlar esas itibariyle birbirine denk tutulamaz. Âhiret hayatına inanmayan münkirlerin içinde bulundukları hal inadî tutum, peşin hüküm sahibi ve sâbit fikirli olmalarından kaynaklanmaktadır. Zirâ onlara yeri ve gökleri kimin yarattığı sorulsa, "Allah" diyeceklerinin bildirilmesi48 ve yer ve göklerin yaratılmasından daha kolay olan ba´si inkâr etmeleri, onların inadî bir tavır içerisinde olduklarını göstermektedir. İman sahibi kimselerin âhiret hayatı yokmuş gibi davranmaları gafletin ve dünya sevgisinin yanı sıra şehevî duyguların ağır basmasındandır.49 Mâtürîdî'ye göre bu kısır döngünün bir sebebi de insanın tövbeyi geciktirmesi ve yapılanların karşılığının alındığı bir hesap günü yokmuş gibi günah işlemeye devam etmesidir.50

Böylece Mâtürîdî, İlâhî ikaz karşısında peygamberlerin haberlerini yalanlayanların inanmama gerekçelerinden biri olarak da inanç bakımından babalarının arkalarından gitmelerini sayar. Onların doğru haber verdiğinden emin oldukları ve resûl olduğu hakkında duyum aldıkları hâlde Hz. Peygamber'e inanmamalarını bir çelişki olarak görür.51

Âhirete inanamayan insana göre, dünya nimetlerinden istifade etmekte ve sıkıntı çekmekte inanmayan ile inanan insan arasında bir fark yoktur. Her insan için vâki olacak ölüm ânında inanmayan kâfir için görünen bir azap vukû bulmamaktadır. Bu düşünce, münkiri, yaratıkların var edilişine ilişkin bir hikmetin bulunmadığına ve oradan da âhirete inkâra götürmektedir.52

Dünya nimetlerine aşırı düşkünlük
Ebedî ve daha mükemmel olan âhiret hayatının varlığına inanmak insanın yaratılışında bulunan bir özellik iken yaşadığı hayattaki nimetlerin çekiciliği kişiyi âhirete inanmaktan uzaklaştırır.53 İnsan, âhirete iman ettiği takdirde sahip olduğu nimetlerin kaybolacağı endişesini de taşır.54

Âhiret inancı, menfaat kavramına bakışı değiştirdiği gibi, yanlış menfaat yaklaşımı da insanı âhirete iman etmekten uzaklaştırmaktadır.55 Mâtürîdî'ye göre insan tabiatında bulunan şehevî ve sonu gelmez arzular neticesinde ortaya çıkan davranışlar, zamanla ön plâna çıkarak, insanın yapıp ettikleri üzerinde etkili olmakta ve böylece insan, bu davranışlarını uygun ve güzel bulmaktadır. Yaptıklarına bu dünyadan başka bir karşılık beklemeden çıkarlarını, yegâne değer hâline getirmektedir. Sahip oldukları inançlarıyla yaşamış ve bu dünyadan çekip gitmiş olan babaları herhangi bir felâkete maruz kalmamıştır. Kendilerini de aynı âkıbetin beklediğini iddia ederek tutarlı olduklarını ileri sürerler. Neticede yanlışı göremeden bir kısır döngü içerisinde bocalayıp dururlar.56 Mâtürîdî, şeytanın, Sebe melikesi Belkıs ve halkının57 kötü fiillerini onlara doğru ve güzel göstermesini âhiret karşısında insanın içine düştüğü fasit daireye bir örnek olarak getirir.58

Mâtürîdî, servetinin kendisine âhireti unutturduğu ve servetinin kendisini meşgul ettiği Kârûn'a dair kıssaya dikkat çeker. Âhiret yurdunu araması için verilen zenginlik, Kârûn'un âhireti unutmasına sebep olmuştur. Elindeki servet onu âhiret hayatını düşünmekten müstağni kılmıştır. Bunun yanında kendilerini ebedî kılacağını sandıkları mal toplama ve zengin olma düşüncesi de insanı âhireti düşünmekten alıkoymaktadır.59

Mâtürîdî, Dehriyye'den başka inkârcı akımla karşılaşmayan Arap müşriklerinin âhirete inanmama psikolojilerini şöyle açıklar: Onların ileri gelenleri, kendilerine tâbi olan aşağı tabakadan insanların bağlılıklarını arttırmak için Dehriyye'nin fikrine sahip çıkarak bu dünya hayatıyla aldanmıştı. Onları kendi köleleri olarak görürlerdi. Âhirete inandıkları takdirde bağlıları âhiret için de çalışacakları için kendilerine olan hizmeti aksatacaklarından zenginliklerine ve nüfûzlarına zarar söz konusuydu. Bu sebeple onlar, dünyevî bir zarardan ötürü âhiret inancından kaçınarak kendilerini helâk edecek gücün zamandan başka bir şey olmadığı fikrine sahiptir.60

Hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu iddia eden kimselerin ölüm sonrasına ait telâkkileri ise soylarından gelecek nesillerin çoğalması ve adlarının anılmasından ibarettir. Onlar devam eden nesilleriyle menfaatlerinin süreceğine inanır.61 Mâtürîdî, salih kimselerin nesilleri tarafından hayırla anılmaları gibi onların hayırla hatırlanmadıklarına değinir.62

Allah'ı inkâr eden insanlar dünya hayatında evlâtlarının ve mallarının çokluğundan güç ve yardım aldıkları gibi ölüm sonrası hayatta da sahip oldukları varlıkların kendilerine yardım edeceğine ve sıkıntıya uğramayacaklarına inanarak,63 vahyin tehditlerini dikkate almaz. Yani bu dünya hayatındaki menfaatleri ölüm sonrasında da onları beklemektedir ve onları kurtaracaktır. Fakat Cenâb-ı Hak onlara; "İnkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır."64 demektedir.

Mâtürîdî'ye göre âhireti inkâr edenler, dünya hayatında servet sahibinin yaptığı çalışmasının karşılığını aldığını, darlık içinde olanın ise yaptığı yanlışların cezasını çektiğine inanır. Bu onların sebep-netice münasebeti içerisinde bir imtihanın varlığını kabul ettiklerini gösterir. Mâtürîdî, onlara bu dünyada yapılan işlerin de bir neticesinin olduğunu hatırlatarak çelişkileri ortaya koyar.65

Netice
Mâtürîdî, âhirete inanmayı engelleyen sebepleri ele alırken beşerî âlemi daima göz önünde bulundurmuş, insan psikolojisini ve toplum realitesini de hesaba katmıştır. Mâtürîdî'ye göre insanı âhirete inanmaktan uzaklaştıran engeller insanın kendisinden kaynaklanır. Bunlar; en temel inanç olan Allah'ı inkâr etmek, bilgi kaynaklarını doğru yönde kullanmamak, kendini yeterli görüp gururlanma, taklit zihniyeti ve dünya nimetlerine aşırı düşkünlük olarak sıralanmaktadır. Bu sayılanlar üzerinde derinlemesine bir tefekkür, insana potansiyel olarak sahip olduğu zaaflarını öğretmekte ve kişiye şüphelerden arınmış, hayatına huzur katan âhiret âlemi inancını kazandırmaktadır. Bunun yanında çoğunluğu insan tabiatının yansımaları olan âhirete imanı engelleyen sebeplerin bilinmesi, insanın kendini tanımasına ve Müslümanların tutarlı ve etkili bir imana sahip olmalarına katkı sağlayacaktır.

Dr. Mehmet Malkoç
Pülümür İlçe Müftüsü


Dipnotlar
1 Nitekim Nature dergisinde1998 yılında yayınlanan bir çalışmaya göre Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilim Akademisi üyeleri arasında Tanrı'nın veya âhiretin varlığına inanan bilim adamlarının oranı sadece yüzde yedi'dir. Bkz. Edward J. Larson, Larry Witham, Correspondence: Leading scentists stil relect God, Nature, 394 (1998), s. 313.
2 Te'vîlâtü Ehli's-Sünne'nin Fâtıma Yusuf Haymî tarafından neşredilen Beyrut 2004 baskısı temel alınmıştır.
3 Alâuddin es-Semerkandî tarafından, hocası Ebu'1-Muîn en-Nesefî'nin Te'vîlât'a ait açıklamalarından istifade ederek kaleme alınan Süleymaniye Ktp., Medine Bölümü, nr. 179 da bulunan yazma temel alınmıştır.
4 Kur'ân-ı Kerîm'e göre âhireti inkâr düşüncesi ve âhireti inkâra sevkeden nedenler hakkında bilgi için bkz. Yener Öztürk, İmkânı ve Lüzumu Açısından Kur'ân'da Âhiret, İstanbul 2001, s. 57-99; Güllüce, a.g.e., s. 200 vd.
5 Cağfer Karadaş, "İslâm Düşüncesinde Âhiret İnancı" (İlâhiyat Fakülteleri XII. Kelâm Anabilim Dalı Eğitim-Öğretim Meseleleri Koordinasyon Toplantısı ve İslâm'da Âhiret İnancı Sempozyumu), Sivas 2007, s. 31.
6 Turan Koç, Ölümsüzlük Düşüncesi, İstanbul 1991, s. 213-221.
7 Richard Swinburne, Tanrı Var mı? (çev. Muhsin Akbaş), Bursa 2001, s. 17.
8 Mıchael Peterson ve Diğerleri, Akıl ve İnanç; Din Felsefesine Giriş (çev. Rahim Acar), İstanbul 2006, s. 279.
9 Hanifi Özcan, "Mâtürîdî'ye Göre "İmân-İslâm-İhsan" ve "Küfür" İlişkisi", DÜİFD, sy. 8 (1994), s. 202; Işık, Mâtürîdî'nin Kelâm Sisteminde İman, Allah ve Peygamberlik Anlayışı, s. 53.
10 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne (thk. Fatıma Yusuf Haymî), Beyrut 2004, III, 187, 252, 253; Alâeddîn es-Semerkandî, Şerhu't-Te'vîlât, Süleymaniye Ktp., Medine Bölümü, nr. 179, vr. 474b.
11 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, IV, 155; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 618b.
12 el-İsrâ 17/64.
13 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 176; V, 80; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 762b.
14 el-Ankebût 29/7,8.
15 el-Mülk 67/10.
16 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 86, 93, 113, 356, 359, 547, 571; IV, 35, 36, 61, 71-73, 75, 205, 212, 383, 600, 609; V, 192, 193; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 502b, 552b, 583b, 591a, 593b, 630b, 632b, 680a, 735b, 737b, 791b. Mâtürîdî'de duyu ve duygu zayıflığının hidayete olan negatif etkisi hakkında bkz. Ramazan Biçer, "Mâtürîdîye Göre Hidayete Engel Olan Beşeri Zaaflar ve Tezâhürleri", SAÜİFD, VIII, sy. 1 (2003), s. 47.
17 en-Nisâ 4/27.
18 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, I, 404; IV, 364; V, 398; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 161b, 674b, 845b.
19 Mehmet S. Aydın, Müsbet İlim ve Allah, İstanbul 1976, s. 199.
20 Yâsîn 36/78, 79; en-Nâziât, 79/10, 11.
21 Kâf 50/4.
22 er-Rûm 30/27.
23 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, IV, 214, 215, 322; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 633a, 663b.
24 el-Enbiyâ 21/104.
25 İbrahim 14/48.
26 el-İnfitâr 82/1; el-İnşikâk 84/1.
27 el-Kâria, 101/5.
28 Tâ-Hâ 20/105; el-Vâkıa 56/6.
29 el-Enbiyâ 21/104.
30 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 349, 350; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 501a.
31 İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, "grr" md.; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "grr" md.; Mustafa Çağrıcı, "Gurur", DİA, XIV, 212-213.
32 el-Bakara 2/34.
33 el-Hicr 15/14, 15.
34 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, II, 615; III, 42-43,76, 79, 158, 162, 205; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 407b, 425b, 433b, 434b, 630b.
35 el-Ğâfir 40/27.
36 Ebü'l-Berekât en-Nesefî, Medâriku't-Tenzîl ve Hakâiku't-Te'vîl, IV, 76.
37 el-Kehf 18/36.
38 el-A'râf 7/12.
39 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 275, 277; IV, 153, 157, 187, 314, 388, 431, 432, 625; V, 245, 375; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 481a, 618a, 619a, 626b, 661b, 681a, 692a, 692b, 741a, 741b, 805a, 805b, 839b.
40 Mevlüt Güngör, "Kur'ân Bağlamında İslâm Öncesi Mekke Toplumundaki Tanrı ve Âhiret İnancı", DAD, VIII, sy. 23 (2005), s. 23, 27.
41 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, IV, 438, 439, 475, 554, 555; V, 145, 267, 328, 329 Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 694a, 702b, 703a, 724a, 779a, 811a, 827b.
42 el-Bakara 2/170.
43 Biçer, a.g.m., s. 46.
44 Ali Abdülfettah el-Mağribî, İmâm-ı Ehli's-Sünne ve'l-Cemâ´a, Ebu Mansûr el-Mâtürîdî ve ârâühü'l-kelâmiyye, Kahire 1985, s. 79.
45 Veysel Güllüce, Kur'ân-ı Kerîm'de Âhiret İnancının Temelleri, Erzurum 2001, s. 53-63; Mevlüt Güngör, "Kur'ân Bağlamında İslâm Öncesi Mekke Toplumundaki Tanrı ve Âhiret İnancı", DAD, VIII, sy. 23 (2005), s. 27; İsmâil Çalışkan, Kur'ân'da Din Kavramı, Ankara 2002, s. 63.
46 İslâmiyet öncesi Arapların sahip oldukları inançlar hakkında daha fazla bilgi için bkz. Şemseddin Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri (haz. M. Mahfuz Söylemez-Mustafa Hizmetli), Ankara 1997; Mevlüt Güngör, "Kur'ân Bağlamında İslâm Öncesi Mekke Toplumundaki Tanrı ve Âhiret İnancı", DAD, VIII, sy. 23 (2005), s. 27.
47 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, IV, 144; V, 343; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 615a, 831b. Mâtürîdî'ye göre Mekke'de ilk inen âyetler üç inkârcı grubu hedef almıştır. Söz konusu üç akım; tevhidi, nübüvveti ve ölümden sonraki yaşamı inkâr edenlerden oluşmaktadır. Başka bir yerde Mâtürîdî, onları Dehriyye ile aynı fikirde olanlar, şirk koşanlar ve tevhide inanıp ba´si inkâr edenler diye de sınıflandırmaktadır. Bkz. Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, IV, 201, 456; V, 41; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 29b, 652b, 698b, 751b.
48 ez-Zuhrûf 43/9.
49 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 317; IV, 424, 477, 480, 596, 598, 599; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 492a, 690a, 703b, 704a, 734b, 735a, 735b.
50 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, V, 333; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 829a.
51 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 164, 572; IV, 72, 223, 429, 430; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 559b, 593b, 635a, 691b.
52 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, IV, 6; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 575b.
53 Bekir Topaloğlu, "Âhiret", DİA, I, 545.
54 Kurtubî, el-Câmi´ li Ahkâmi'l-Kur'âni'l-Kerîm, Beyrut 1988, VII, 57.
55 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 138; III, 193, 605; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 451a, 459a, 570a.
56 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 551; IV, 374; V, 408, 409; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 552b, 677b, 847b, 848a.
57 en-Neml 27/24.
58 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 559; IV, 171, 345, 434; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 555b, 622b, 669b, 693b.
59 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 614, 615; IV, 411; V, 142, 250, 519; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 573a, 573b, 687a, 778a, 806b, 871b.
60 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, II, 109; II, 408; IV, 448, 477; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 247b, 696b, 703b. Mekkelileri bu fikre iten davranışların temelinde bir çeşit nihilizm vardır. Kabirden sonra hiçbir şey olmaz düşüncesinden doğan bir nihilizm. Bu anlayış onları bütün gayretleriyle bu dünyada refah içinde yaşama arzusuna kilitlemiştir. Toshihiko Izutsu, onların zeki, kabiliyetli tüccarlar olmalarına rağmen âhiret hayatına iman etmemelerini bu ticaretin getirdiği istiğna durumuna bağlar. Fakat bunu tamamen doğru bulmak yanlıştır. Zira Mâtürîdî'nin işaret ettiği üzere onları bu kabiliyet ve iş yeteneklerine rağmen âhirete inanmaktan alıkoyan daha çok dünya hayatındaki menfaatlerinin kesileceği düşüncesidir. Bkz. Toshihiko Izutsu, Kur'ân'da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), Ankara 1975, s. 83-84.
61 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 402; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 514b.
62 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, III, 403; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 515a.
63 Sebe 34/35.
64 Âl-i İmrân 3/10.
65 Mâtürîdî, Te'vîlâtü Ehli's-Sünne, V, 196, 452; Alâeddîn es-Semerkandî, a.g.e., vr. 792b, 857b.

Kaynak : http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/imam-maturidiye-gore-ahirette-inanmayi-engelleyen-sebepler-ekim-2012

]]>
bilgi@gencadam.com (Dr. Mehmet Malkoç) İMAN VE ATEİZM Sat, 27 Oct 2012 16:13:46 +0300
Şeytanın Tuzakları http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/219-seytanin-tuzaklari http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/219-seytanin-tuzaklari

Bazı tasavvuf kitaplarında mekaid-i şeytan ve desais-i şeytanın iki türlü olduğu kaydedilir: 1. Herkesin başına gelebilen, fena bir şeye teşvik etmesi, çirkinliği güzel gösterip onu irtikap ettirmesi. 2. Bazıları için mezelle-i akdâm (ayakların kaydığı nokta) olan, zahiren hayırlı gibi görünen işlerdeki desiseleri. Mesela güzel rüyalar görür, bir şeyler hisseder.. hatta insanların kalbini okuyabilir. Fakat bunlara takılır, bunları başkalarına hakimiyet kurma hususunda kullanır, bunlardan kendine pay çıkarır. Tevazu sergilemesi gerekirken enaniyeti köpürür. İşte buna kebire (büyük günah) demişler. Neticesinde ise Allah korusun mahvolma muhtemeldir. Ve kimbilir şeytan bazı insanları bu tuzağa düşürmek için rüyalarına girer, güzel görünür. Keşf u keramet nevinden şeyler ve insanların içini okumak gibi işler şeytanın ilhamıdır belki de...


***


İnsanın nefsi yılan gibi, çıyan gibi en amansız düşmandır. Siz yılan-çıyan dolu bir mağaraya girseniz işiniz kolaydır, delikleri tıkarsınız olur-biter. Ancak yılanlar, çıyanlar, akrepler içinizdeyse ne yapacaksınız?


***


Hasan-ı Basri'den iki söz ve HatırlattıklarıI


Hasan-ı Basri der ki: "İlimce diğer insanlardan üstün olan kimseye yakışan, amelce de onlara üstün olmasıdır." Vatana-millete hizmet ederken önde görünenler normal insanlardan daha çok, çok daha çok evrad u ezkar yapmalı: 1. Sorumluluğu ağır olan insanlar duaya, evrad u ezkara ve inayet eli istemeye daha çok muhtaçtır. 2. Kendi konumunda derince inanmanın gereği olarak ibadet u taat artmalıdır. Yani inanmadaki derinliği zaten onu daha çok zikre sevk eder. 3. "Efelâ ekûne abden şekûrâ" sırrına göre o şükreden bir kul olmak için sürekli ibadete yönelmeli. Ayrıca böyle insanlar harem dairesinde bulunmaktadır. Orada bulunan kimseler koridorda duranlar gibi davranamazlar.


Hasan-ı Basri'ye izafe edilen bir başka sözde o şöyle der: "Biz ilmi dünya için istemiştik, o bizi ahirete çekti." Bu söz ondan daha önce de söylenmiş olabilir ama ona dayandırılır. Sanki onunla iştihar etmiştir. Tabiin ubudiyette ve ilimde sahabeden önde görünüyor dememiz doğru olabilir. Ancak sahabe ubudiyetin, imanın başka bir yönünü temsil ediyordu. O da dini muhafaza, siyanet ve emaneti sağ-salim yeni nesle nakletme, ubudiyet ve ilim için uygun zemin hazırlama meselesidir. Sahabe olmasaydı din olmazdı. Onların asrı en hayırlı asırdır ve sonrakilerin sevaplarından onlar da hissedardırlar.


Evet, tabiin devri ilmin ve o ilimle amelin zirvede olduğu bir devirdir. Hadisde buyurulur ki: "İlimden ilk kaldırılacak şey huşûdur." Şu an ilimde huşû kaybedildi, o da kaybedilince herşey bitti. Hayatımda tanıdığım bir kaç insan vardı. Mesela birisi namazını o kadar temkinle kılardı ki bir-kaç kişi bana şöyle demişti: "Onun dükkanının önünden geçerken bir kere baksam ahireti hatırlıyorum." Evet, mü'min hele ki ilim sahibi bir mü'min, görüldüğünde Allah hatırlanmalı.


***


Seyr-i sülûk-i ruhânîde kalb mi öncedir, ruh mu? Bu tartışılan bir konudur. Bana göre önce ruhî hayat, sonra kalbî hayat gelir. Ruhla insan bir noktaya gelir, sonra latife-i Rabbaniye olan kalb ile yoluna devam eder, sırra ulaşır, oradan hafîye sonra ahfâya...


***


Emniyet


İnsan bu dünyada emniyetle yaşamamalı. Hiçbir zaman kendine güvenip kendinden emin olmamalı. İnsan dünyada hep havf ile yaşamalı. Akibeti hususunda hep tir tir titremeli. Onu Allah'a vermeli. "Ben kafirim, ben münafığım" demek caiz değil ancak içinde hep bir endişe olmalı, ben de münafıklık alâmeti var mı diye... Bu endişeyi koca Hazreti Ömer bile taşıyor ki biz neden taşımayalım. Namazını kıldığı zaman makbul olduğuna inanmalı ancak "Bunda bir eksiklik var mı, yüzüme çarpılır mı?" diye endişe etmeli. İnsan yaşarken hep havf galip olmalı. Reca ise ölürken insana yoldaş olur. Bunu İmam Gazzali dahil muhakkikin ifade eder. İnsan ölürken reca duyguları içinde der ki: "Artık yapabileceğim bir şey kalmadı. Şu an kendimi tamamen Allah'ın rahmetine teslim ediyorum." İmam Şafii de vefat ederken diyordu ki: "Cealtür recâ li avfike süllemâ-Allahım, recayı affına merdiven yaptım."


***


Hazreti Osman mezarlığa uğradığı zaman nefes alamayacak hale gelinceye kadar ağlardı.

***


İmana Mani Hususlar

1. Tekebbür: Günümüzde ateistler diyorlar ki "İnsan olabildiğine hür kalmalıdır. Hatta siz Allah'a kulluktan bahsettiğiniz zaman insanın hürriyetini ortadan kaldırırsınız. Kime olursa olsun "kulluk" söz konusu olursa hürriyet olmaz ve insan sömürülmüş olur." Böylesine bir tekebbür tabiatıyla imana manidir.

2. Bakış Zaviyesindeki İnhiraf: Bazen bakışlardaki zar kadar değişme neticede çok büyük farklılık arzeder ve bazen insanı imandan dışarı çıkarır. Üstadın NİYET ve NAZAR mevzularındaki açıklamaları bu açıdan çok önem taşır.

3. Cehalet.

4. Alışkanlıklar.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Fri, 19 Oct 2012 21:43:47 +0300