Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Kara Propaganda - Genç Adam http://www.gencadam.com Sun, 19 May 2019 20:29:14 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Hoşgörü Sürecinin Tahlili http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/318-hosgoru-surecinin-tahlili http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/318-hosgoru-surecinin-tahlili

1990’lı yılların ortalarından itibaren girilen hoşgörü ve diyalog sürecinin dini temelleri adına bazı şeylerin yerli yerine oturmadığını görüyorum. Gerek bu sürece can-ı gönülden destek veren dost ve taraftar çevre, gerekse bunun İslamî nasslarla çerçevelenen esaslara aykırı olduğunu iddia eden müslüman çevrenin gözden kaçırdığı esaslar bunlar.

Birinciler bu sürecin yeniden başlamasına –dikkat edin yeniden diyorum- vesile olan kişi/kişiler veya kurumları ön plana çıkartırken, ikinciler nassları siyak-sibak bütünlüğünü kopararak yaptıkları yorumlarla bu sürece öncülük edenlere "bid'atkar"dan "kafir"e uzanan çizgide ithamlarda bulundular/bulunuyorlar.

Hoşgörü, diyalog veya bizim vazettiğimiz ıstılah ile herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi ve bunun hayata intikali İslam tarihinde bizimle ortaya çıkmış bir şey değildir. Sadece Medine Vesikası'nı bu gözle incelemeye alın; insanın hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkının olduğunu İnsanlığın İftihar Tablosu o mübarek sesini yükselterek aleme duyuruyor mu duyurmuyor mu? Bu hakların dokunulmaz ve aynı zamanda mukaddes olduğu Vesika'da var mı yok mu? Aynı hakikatlar başka bir dille, başka bir anlatma üslubu ve edası ile Veda Hutbesi'nde tekrar ediliyor mu edilmiyor mu? Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasında yaklaşık on yıl var. Demek bu on yılda bir çizgi değişikliği yok; aksine tahşidat var, tahkim var.

Bu kabuller ne Medine Vesikası'nda, ne de Veda Hutbesi'nde zikredilmekle kalmamış. Edebiyat tarihine edebi bir risale olarak tevdi edilmemiş. Ağızdan çıkan bu hakikatlar aynı zamanda hayat olmuş. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bunları bizzat yaşadığı gibi takip eden dönemlerde Raşit Halifeler yaşamış, tabiîn yaşamış, tebe-i tabiîn yaşamış. Bakın fetih dönemlerine, müslümanlar nerede kilise ve havraları yıkmışlar? Nerede azınlıkların haklarına dokunmuşlar? Nerede vicdan hürriyetine kısıtlama getirmişler? Ve nerede düşünce hürriyetini tahdit etmişler? Tarihte müslümanların vesayeti altında yaşayan azınlıklar kendilerine tanınan bu hakların başka işgal güçleri tarafından ellerinden alındıkları zaman ancak anlamışlar müslümanların kendilerine neler bahşettiklerini. Demek bizim mazimizin özü, üsaresi bu. Bizimle başlayan bir süreç değil.

Fakat şunu da kabullenmek gerekir ki bu hakikatlar 15 asırlık İslam tarihinde her zaman Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem), Raşid Halifeler'in gözettiği hassasiyet içinde uygulanmamış. Uygulanmamış çünkü işin özünü hazmedemeyen, içine sindiremeyen insanlar üst makamları tutmuş. İslam ile bağdaştıramayacağımız dünyevi düşünceler ön plana çıkmış. Makam sevdası, menfaat duygusu, kabile taassubu ve benzeri nice menfilikler ortaya çıkmış. Buna bağlı olarak gün gelmiş nasslar farklı yorumlamalara konu olmuş. Gün gelmiş bu farklı yorumlar pratiğe yansımış. Dolayısıyla halk tabiriyle ifade edelim İslam adına nice kabalıklar yapılmış. Ama bunlar esasında İslam'ın değil, müslümanlığı hazmedememiş insanların tavırlarına ait kabalıklardır.

Meseleye bu zaviyeden bakınca biz hoşgörü, diyalog, herkese saygı, herkesi kendi konumunda kabullenme diyorsak Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) Medine Vesikası'nı seslendiriyoruz. Veda Hutbesi'nde beyan buyurduğu hakikatları haykırıyoruz. Böylece vazifemizi ve vecibemizi yapıyoruz. Bizden öncekiler bu noktada kusur yapmış olabilirler. Dahilî veya haricî sebeplerle, haklı ya da haksız nedenlerle farklı bir yolda yürümüş olabilirler. Bunlar bizi alakadar etmiyor, biz yapabilirsek, yapabiliyorsak vazifemizi yapıyoruz.

Dikkat edin vazife ve vecibe diyorum. Dolayısıyla bunu bir fazilet saymayın. Fazilete terettüp eden şeyleri beklemeyin. Hiç mi kıymeti yok diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Evet, sizin öncülüğünü yaptığınız bu süreç belki bir kıymet ifade ediyor olabilir ama bu kıymet çokları bu düşünceye uyanmadığı ya da yapmadığı içindir. Yani nedretten dolayı bir kıymet-i harbiyesi vardır. Yoksa vazifenin zati değerinden dolayı değil. Bir başka ifadeyle; nasıl piyasada nedret olduğu zaman birden bire emtianın değeri yükseliverir, bu da öyle. Hoşgörü diyen, diyalog diyen bu insanlara "faziletli", "erdemli" denmesi, el üstünde tutulması, barış kahramanları gibi isimlerle anılması hep bu sebepledir.

Burada bir başka hususa işaret edeyim: bana kalırsa bu süreci isimlendirmemek en iyisi. Hoşgörü süreci, diyalog süreci gibi şeyler de demeyelim. Neticesi henüz belirlenmemiş, nereye varacağı henüz kestirilememiş bir meseleye ad koymayalım. Bırakalım onu zaman koysun veya biz zamanı gelince koyalım. Kim bilir bu süreçte daha nice yumuşak ve kucaklayıcı mülahazalar olacak. Bu mülahazalar herkesi umudumuzun üstünde yumuşatacak. O zaman hoşgörü, diyalog kavramları bile mevcud durumu tarif etmek için yetmeyecek. Kim bilir?

Evet, demek girilen bu süreci bütünüyle bizim temel kaynaklarımıza bağlayabiliriz, onlardan akıp geldiğini söyleyebiliriz. Ben bu konuda çok ısrarlıyım. Çünkü bu mesele falanın-filanın iç inceliğinin ifadesi değildir. “Böyle davranırsam kendi düşüncem, kendi gayem adına yol alırım, mesafe katederim.” mülahazasına bağlı bir tavır da değildir. Böyle olmadığı için dünya elli defa hallaç olsa, yüz defa değişse biz hep aynı düşünceleri ifade edeceğiz; edeceğiz zira temel kaynaklarımız farklı düşünmeye müsaade etmiyor.

Öte yandan, kaynaklarımız bunun böyle olmasını söylüyorsa, bunu bir vazife ve vecibe olarak müntesiplerinin omuzlarına yüklüyorsa bu süreci biz kendimize mal edemeyiz. Hiç kimse de edemez. O sizin şefkatinizin, merhametinizin ürünü değildir. Aksine İslam’ın şefkati, merhametidir.

Yalnız her meselede olduğu gibi bu süreçte de bazen olur ki konjonktürün gerektirdiği bazı farklılıklar zuhur edebilir. Mesela, şartlar öyle gerektirir ve bir devlet sizin devletinize savaş açar. Sizin küçük çapta ve aksi istikametteki irade ve gayretleriniz buna engel olamamıştır. O zaman siz yine dinininizin belirlediği şekilde, savaş hukuku adına ortaya koyduğu disiplinlere göre hareket edersiniz. Hareket etmek mecburiyetindesiniz daha doğrusu. Bu o dönemin yükümlülüğüdür. Fakat şunu unutmamak lazım, savaş kişilerin ve kurumların değil ancak devletin/devletlerin karar vereceği bir hadisedir.

Bir diğer önemli konu da; bir gerçeği ortaya koyma, hakkını teslim etme mevzuunda siz ve sizin dışınızda birileri bu süreçte rol alanlara bir isim koyuyorsa mübalağa etmemeliler. Bahsi edilen sürece öncülük yapanlara “fikir mimarlarımız, geleceğin fikir işçileri, barış kahramanları” vs... gibi şeyler denirken mübalağa edilmemesi lazım.

Evet, isterseniz tekrar başa dönelim ve tekrarlayalım; artık bu sürecin kuralları ortaya konmuş ve yaklaşık 10 yıldır işlene işlene bir yere gelmiştir. Bu bir ibdâ (öncesi olmadan yeni ortaya konmuş bir şey) değil, ihyadır. Sıfırdan inşa değil kullanılmaya kullanılmaya körelmiş kuyulardaki suyu tekrar gün yüzüne çıkartma gibi, kullanılmaya kullanılmaya bize yabancı olmuş, hakkında “yok” hükmü verilmiş ama aslında zatında mevcut olan bir şeyleri yeniden ortaya çıkarmadır. Diyorsunuz ki, “İnsan hayvan değildir. O ne bir hayvan-ı nâtıktır (konuşan hayvan), ne bir hayvan-ı hassas (hisseden), ne hayvan-ı mâşî (yürüyen), ne de hayvan-ı müteharriktir (hareket eden). O insandır. Konuşan, duyan ve hisseden, yürüyen, hareket eden ve her şeyin şuurunda olan, aklıyla muhakeme yapan, bugünü yarınla beraber mukayese eden, kendini yarınlara göre hazırlayan, çok geniş ve engin ufuklu hatta ufku kainatları da aşıp nâmütenâhîye ulaşan, fiziğin, kimyanın kurallarının geçmediği yerlerde dolaşan, ta Allah’a, Esmâ-i ilahiye'ye, sıfât-ı sübhaniye'ye kadar varan, ulaşan bir varlıktır. Öyleyse buna göre davranışımız farklı bir çizgide olmalı, farklı kıstaslar ihtiva etmelidir. İnsanlarla olan münasebetlerimiz de elbette insan olma esprisine bağlı cereyan edecektir.”

Pekâlâ hiç mi yoktu sizden evvel bunları telaffuz edenler? Elbette vardı; vardı ama bugünkü olduğu kadar yaygınlaşmamıştı. Fikir planında ortaya konan, kitap sayfaları arasında kalan, geniş uygulama alanı bulamayan düşüncelerdi onlar. Bilemem belki bu yüzden yakın ve uzak dost çevrelerden bunu anlamayan, anlamamakta ısrar eden kişiler oldu. Belki hasetten, kıskançlıktan, kendileri bu işe öncülük yapmadığı için olumsuz mülahazalar ile yaklaşanlar oldu, hâlâ da var. “Gavurlaşma” saydılar bu girilen süreci.

Fakat her şeye rağmen girilen bu yolda, veya yukarıdaki yaklaşımımız içinde neticede alacağı veya bizim vereceğimiz isim, ünvan ne ise işte onda mesafenin yarısı katedilmiştir. Motor çalışmış, araç harekete geçmiştir, geriye dönülmesi artık mümkün değildir. Sadece şartlara, konjonktüre göre bir kısım koordinatların değiştirilmesi olabilir. Bunda da biraz sabırlı olmak ve beklemesini bilmek gerek. Elektrikle işleyen aletlerde veya elektronik sistemlerin harekete geçmesinde bile bir bekleme süresi var. Burada da bekleme süresine ihtiyaç duyulması gayet tabiidir.

Yolun yarısı alınmıştır dedik ama bu iş bundan sonra ters yüz edilemez, dağıtılamaz, kimse bozamaz iddiasında da değiliz. Her şeyden evvel biz Allah'ın inayetiyle kendimizi böyle bir tabiyede bulduk. Allah'ın inayetiyle geç kalmış olsak bile durumu iyi okuma, imkanları değerlendirme zemini bulduk. Ümidimiz yine Allah'ın inayetiyle bunun devam edeceğidir. Tek taraflı yani bizim canibimizden bir ahdi bozma olmazsa bu iş devam eder. Ama bizden bir ihanet olursa, Allah’a karşı münasebetlerimiz bozulursa, O da muamelesini değiştirir. Bir başka tabirle muhlisînden (ihlâslı kullardan) olmazsak Allah bugüne kadar meccanen (karşılıksız) verdiği lütufları çeker alır elimizden. Dua edelim, bizi ihlâstan ayırmasın, verdiği lütufları elimizden almasın. Çünkü dünyanın esasen bu türlü bir anlayışa, bu türlü bir mülâhazaya, eskilerin ifadesiyle, eşedd-i ihtiyaç ile ihtiyacı var.

Sözün başında iki çevreden bahsettim. Bunların ikisi de dost çevredendi. Bir de düşmanlar var. Düşman demek de istemiyorum; istemiyorum çünkü Allah tanımaz, Peygamber kabul etmez, manevi veya kudsi kavramı içine girecek her şeye kapalı bir çevrenin dahi bu süreçte bir yeri var. Tıpkı Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâm) müşriklerle münasebetlerinde olduğu gibi. Ama onlar bu sürece karşı almış oldukları tavırlarla o ismi kendilerine kendileri veriyor ve “Düşmanız biz!” diyorlar. Sizden gelecek her türlü hayra ve iyiliğe hayır diyorlar. Alabildiğine mütemerrid, kendi menfaatlerinin ötesinde ne milleti, ne devleti, ne de insanlığı düşünmeyen paranoyak bir çevredir bu.

Evet, bizim bunlara karşı bir yaptırım gücümüz yok ama Allah'ımız var. "Hasbünallâhu ve Ni'me'l-Vekîl. Ni'me'l-Mevlâ ve Ni'me'n-Nasîr"imiz var. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" gibi bir hazinemiz var. Dopdolu, hiç bitmeyen, kullandıkça artan bir hazine. Korkmayın Allah yanınızda ise size kimse bir şey yapamaz. Asrın Beyin Yapıcısı'nın sık sık vurguladığı gibi: “Endişe etmeyin kardeşlerim! Biz inayet altındayız.”

Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil doğrudur

Ben de gördüm tozunu

diyor ya Yunus. Öyle de gün gelecek kartal yuvarlanacak, serçe de gülecek. Çünkü küçüğe büyük şeyler yaptıran Allah'tır. Ye’se düşmeyin. Yeis “mâni-i her kemâldir”. Bir bataktır o. Akif’in ifadesi ile düşerseniz boğulursunuz. Azminize sımsıkı sarılın; sarılın çünkü önünüzde katedeceğiniz yol daha çok uzun. Geçilmesi gereken derin sular var. Yine Yunusça diyelim:

Bu yol uzaktır

Menzili çoktur

Geçidi yoktur

Derin sular var.

Fakat o sulardan boğulmadan geçen, öteki vadiyi, öteki kıyıyı kendilerine yurt edinmiş, halden sıyrılmış, sahib-i makam olmuş o kadar çok insan var ki. Siz niçin bunlardan birisi olmayasınız?

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 01 Nov 2012 02:20:28 +0200
Dostluk varken, niye? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/251-dostluk-varken-niye? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/251-dostluk-varken-niye? Dostluk varken, niye?

Bu seferki Danimarka gezimizde Kopenhag’daki Dialog Forum Derneği idarecileriyle de görüştük… Onlar faaliyetlerini ve Diyalog Ödüllerini anlattılar.

Arkadaşımız Hasan Cücük’ün tabiriyle: “Diyalog Oscarları” ile diyaloğa katkıda bulunanlar ödüllendirildi. Danimarka’nın ünlü Millî Müzesi’nde (Nationalmuseet) sunuculuğunu TV 2’den Lisbeth Davidsen’in yaptığı programda açılış konuşmasını Dialog Forum Başkanı Mustafa Gezen, 2002’de kurulan derneğin on yıllık faaliyetlerini dile getirdi.

“Ekonomi Bakanı ve Radikal Parti Başkanı Margrethe Vestager’in ödülünü, Fatih Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan verdi. Vestager, politikacıların diyalogdan anladığının tek taraflı konuşma olduğunu belirterek ‘Politikacı ister ki, hep kendi konuşsun, karşısındaki dinlesin. Ancak diyalog bu değildir. Diyalog Forum Derneği’nin politikacıları ödüllendirmesi diyaloğu doğru anlamaya başladığımızı gösteriyor.” dedi. (Burada bir parantez açarak bu Hanımefendi ile ilgili şunları ilave etmek istiyorum. İki sene önce ZAMAN  Gazetesi olarak Meclis’te verdiğimiz iftarda Mustafa Özcan arkadaşımız karikatür krizi ile ilgili olarak yaptığı konuşma esnasında ‘Danimarka gibi bir devletin, İslâm ile dost olması gerekirken, böyle meselelerle arayı açması asla uygun olmadığını, düşünüyorum; bunları aşmamız lâzım.’ mealindeki sözlerini çok takdir etti: ‘Çok yerinde sözler; bana tesir etti.’ dedi. Gerçekten Radikal Parti olarak iktidara geldiklerinde de Türkiye ile münasebetleri çok olumlu olarak geliştirmeye başladılar. Aradaki problemlerin çoğu bitmiş sayılır. A.Aymaz)

“Geçtiğimiz yıl kanserden hayatını kaybeden Politikan Gazetesinin Yayın Yönetmeni Töger Seidenfaden’in ismi açıklandığında salonda büyük bir alkış koptu ve duygusal anlar yaşandı. Seidenfaden’in ödülünü oğulları Emil ve Lucas’a Zaman İskandinavya Yayın Müdürü Kâmil Subaşı verdi. Babası adına ödül almaktan gurur duyduğunu ifade eden Emil Seidenfaden, ‘Babam hayatı boyunca karşısındakini dinlemeyi prensip edinmiştir. Eminim bugün yaşasaydı, bu çalışmasının ödüllendirilmesinden gurur duyardı.’ dedi. (Töger ve oğullarına herkesten fazla yapılan tezahüratın arkasında, vefat etmiş olan bu yayın yönetmeninin karikatür krizinde, başka bir gazetenin hatasından dolayı bile olsa, çıkıp Müslümanlardan özür dilemesi ve hep mağdurların yanında olması vardır. A.A.)

Ödül verilen 12 kişiyi teferruatı ile ele alamayacağım için diğerlerinin sadece isimlerini saymak istiyorum: Ali Akçay, ünlü şair Benny Andersen, Prof. Dr. Henning Bech, siyaset adamı Klaus Haekkerup, Liberal Parti’nin genel başkanlığını ve  dışişleri bakanlığını yapmış olan Uffe Ellemann-Jensen, Doç. Dr. Mehmet Ümit Necef, İslamiyet-Hıristiyanlık Araştırma Merkezi sorumlusu Lissi Rasmussen, İslam Tarihi uzmanı Prof. Dr. Jörgen Baek Simonsen, Hahambaşı Bent Lexner…

Ülkemiz ve insanlarımız hakkındaki yanlış bilgileri düzeltmenin ve inançlarımızı doğru olarak anlatmanın yolu diyalogdan geçiyor… İnsanlara muhatap olmadan kendimizi anlatmamız mümkün değildir. Bizi ve dinimizi başkaları anlatmasın, biz anlatalım. Yoksa yanlış bilgilerle zihin kirlenmesi olur ve bundan bizler ve dinimiz zararlı çıkar.

]]>
bilgi@gencadam.com (Abdullah Aymaz, Zaman) KÖŞE YAZILARI Thu, 25 Oct 2012 16:04:03 +0300
Dünyanın Kurtuluşu Birlikte Yaşama Formülünde Gizli http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/176-dunyanin-kurtulusu-birlikte-yasama-formulunde-gizli http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/176-dunyanin-kurtulusu-birlikte-yasama-formulunde-gizli

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 68 ülkeden sivil toplum örgütlerinin katılımıyla 2. Uluslararası Birlikte Yaşama Tecrübeleri Toplantısını gerçekleştirdi. Hizmet Hareketi’nin dünya genelinde birlikte yaşama kültürüne katkı maksatlı faaliyetlerini yürüten Afganistan, Belçika, Kenya, İsviçre, Kanada’nın da bulunduğu 68 ülkeden katılımcı yer aldı. On bir farklı ülkenin sunumlarının ardından müzakere ile öneri ve eleştiriler tartışıldı.


80 Ülkede Stk’lar
Toplantının açılış konuşmasını Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil yaptı. Hizmet Hareketi tabirinin daha sık kullanıldığını belirten Yeşil, “Hizmeti bizim kamuoyumuz 40 yıldır tanır, bilir ve tartışır. Eğitim faaliyetlerini işin merkezine almıştır ve insan odaklı hareket etmesi ile dikkat çeker. Ancak yıllarda özünde var olan organizasyon ve projelerle farklı kültürleri anlama, birlikte yaşama faaliyetleri önce yurt içinde başlamıştır. 2000’li yıllarda artık kurumsallaşmış ve 80 ülkede sivil kuruluş olarak yapılanmalarını tamamlamıştır” dedi.
Diyalog kelimesinin çok sık kullanıldığını ama içi doldurulmamış bir kelime olduğunu kaydeden Yeşil şöyle devam etti; “Aslında diyalogun lafına değil kendisine çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz. Diyalogu kendi inancınıza insan devşirme olarak yapmadık. Strateji olarak benimsemedik. Önce karşıdakini anladık anlamaya çalıştık. Sonra kendimizi anlatma fırsatı bulduk sonra anlaştık buluştuk birleştik ve birlikte yürüdük.”

Vakıf BM Konseyinde
BM Türkiye Temsilcisi Shahid Najam Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey’e danışman statüsünde kabulünü tebrik ederek konuşmasına başladı. Vakıf bu konseyde yer alan 145 kuruluştan biri oldu. Vakfın küresel bölgesel ve ulusal öneme haiz konuları diyalog üslubuyla ele almasının küresel bilgiyi zenginleştireceğini kaydeden Shahid Najam, “Dünyadaki problemler kaos ve anlaşmazlıklar dikkate alındığında başarılı birlikte yaşama çalışmalarının günümüz dünyasında çok acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Birleşmiş Milletlerin misyonu üç ana temele dayanmaktadır. Uluslararası barış ve güvenlik, eşitlikçi kalkınma, insan hakları ve onuruna saygı. Bu üç alan birbiriyle çok sıkı şekilde bağlantılıdır ve bu toplantının temel konusunu oluşturmaktadır” diye konuştu.

Birlikte Yaşamın Diyarı
Türkiye’nin tarihi olarak doğu ve batının birleşmesini temsil eden ve medeniyetlerin iç içe geçtiği bir toprak parçası olduğunu belirten Najam, “Bir hoşgörü diyarı olarak bilinmektedir” dedi.Toplantının Türkiyede yapılıyor olmasının bu düşünceyi teyit ettiğini vurgulayan Najam şunları söyledi: “Din, etnik köken,dünya görüşüne bakılmaksızın birlikte yaşama hoşgörü ve karşılıklı saygı kültürünü güçlendirme yönündeki ortak azmimizi ve kararlığımımızı yansıtmaktadır. Gerçekten de Türkiye çağlar boyu birlikte yaşamanın elle tutulur bir tecrübesini sunmakta ve demokratik, uyumlu, adil bir toplum için çaba gösteren milletlere ilham vermektedir”.

Düşmanlığa Karşı Birlikte Çalışma
Hoşgörüsüzlükten doğan siyasi kutuplaşma, göçmenler karşı uygulanan tek tipleştirme ve şiddet ırkçılık yabancı düşmanlığı ve nefret suçlarının arttığına dikkat çeken Najam, “Bu olaylar özelikle geçtiğimiz on yılda daha görünür hale gelmiş ve kültürlerarası gerilimin ve ötekine tahammülsüzlüğün kendini gösteriş biçimi olmuşlardır. Buna örnek olarak Kuran nüshalarının yakıldığı anlamsız eylemler ve islamın peygamberine hakaret içeren sorumsuz ve saygısızca hareketlerle ortaya çıkan dünyanın bazı bölgelerinde yükselişte olan islamafobik duygular gösterilebilir.Manzara ne denli kötümser olursa olsun bizim sorumluluğumuz gerilimlere karşı proaktif davranarak istirarsızlıgı istikrarla düşmanlığı misafirperverlikle ve düşmanlığı ittifakla ortadan kaldırmak için birlikte çalışmaktır” şeklinde konuştu.

Din ve kültürlerin birbiriyle temasında galip veye mağlup olmadığını vurgulayan Najam, “Diyaloğun amacı başkalarını çevirmek değil farklı görüş ve inançların daha iyi anlaşılması için ilke ve perspektiflerin paylaşılmasıdır. Hoşgörüsüzlük yenilmez değildir. Geleceğin problemleri küresel olmasına karşın bunların çözümleri yerel ve bireysel olacaktır” dedi.

Ceylan Otel’de düzenlenen üç gün sürecek toplantının dünkü oturumuna aralarında Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren, Nevval Sevindi, Elif Çakır, Nagehan Alçı’nın da bulunduğu gazeteci-yazarlarla Fatih Üniversitesi Rektörü Şerif Ali Tekalan, Prof. Dr. Orhan Miroğlu ve Ümit Fırat gibi akademisyenler katıldı.

Her Ülkeden Bir Renk
Konuşmaların ardından Japonya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Avrasya, Azerbaycan, Amerika, Brezilya, Almanya, Litvanya, Senegal, Afganistan ve Romanya’da diyalog çalışmaları yürüten Gülen cemaati temsilcileri videolarla sunum yaptı. Sunumlarda yaklaşık 11 ülkede yapılan konferans, panel, festival, sosyal bilimler olimpiyatları, yoksullara yardım, Türkiye’ye yapılan geziler gibi aktiviteler anlatıldı.

Amerika'da merkezi Chicago'da olan Niagara Vakfı 9 eyalette 52 şubede diyalog faaliyetleri sürdürüyor. Vakfın Başkanı Şerif Soydan Amerika’daki diyalog faaliyetlerini tanıtan bir sunum yaptı. Sunumda Hrant Dink’in avukat bir arkadaşının “O da istedi ki biz bu problemleri beraber çözelim” sözü salondan alkış aldı. Ayrıca Amerika’da bir çok konferans panel ve etkinlik gerçekleştirildiğini ortaya koyan tanıtımda ‘Darbeler ve demokrasi’ başlıklı toplantılar da yapıldığı belirtildi.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zülfikar) SEMPOZYUM VE SEMİNERLER Mon, 15 Oct 2012 13:24:47 +0300
Medeniyetlerin Çatışması mı, Diyaloğu mu? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu

Samuel P. Huntington 1993 yılında "Medeni­yet­ler Çatışması" tezini pay­­laş­tı­ğında, ilmî çevrelerden ciddi eleştiriler almış ve sözkonusu tez, akademik dünyada pek kabul görmemişti.

Huntington tezinin ana fikrini şöyle ifade eder: "Benim faraziyem şudur ki, bu yeni dünyada mücadelenin esas sebebi, ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı, kültürel olacak. Millî devletler, dünyadaki hâdiselerin yine en güçlü aktörleri olacak; fakat küresel mücadele, farklı medeniyetlere mensup milletler arasında meydana gelecek.

Medeniyetlerin çatışması, küresel politikaların seyrini belirleyecek." Huntington soğuk savaşın bitip Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla dünyada ciddi değişmelerin ve belirsizliklerin yaşandığı geçiş sürecinde, özetle gelecekte devletlerin siyasî ve ekonomik sebeplerle değil, kültürel farklılıkları sebebiyle çatışacakları tezini ileri sürmektedir.

Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezini savunurken nazara vermeye çalıştığı husus, Hristiyan Batı medeniyeti ile Müslüman Doğu medeniyeti arasında tarihin farklı dönemlerinde, siyasî, ekonomik ve dinî sebeplerle meydana gelen çatışmalardı. O, bunu şöyle açıklar: "Batı ve İslâm medeniyeti arasındaki fay kırıkları boyunca cereyan eden mücadele, 1400 senedir devam etmektedir. İslâm'ın ortaya çıkışından sonra, batı ve kuzeye yönelen İslâm dalgası, ancak 732'de Fransa içlerindeki Tours'da son bulmuştur. Haçlılar, 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar, mevzii başarılarla kutsal topraklara Hristiyanlık ve Hristiyan idaresini getirmeye teşebbüs etmişlerdir."

Huntington bu ifadeleriyle akademik bir çalışmaya çok da yakışmayan bir üslûpla, kendinden önceki oryantalist düşünürlerin kullandığı argümanları kullanmaktadır. Yine başka bir bölümde, Ortadoğu ülkeleri için "Batı'nın İran Körfezi'ndeki askerî varlığı, karşı konulmaz askerî üstünlüğü ve onların (Ortadoğu ülkelerinin) kendi mukadderatlarını tayin etme hususundaki yetersizliklerinden ileri gelen gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin beslediği hayal kırıklığı, yerini giderek artan bir öfkeye bıraktı... İslâm kanlı hudutlara sahiptir." der. Huntington bu bölümde hangi milletten olursa olsun, bir bilim adamının tarafsız olması gerektiğini unutarak, Müslüman ülkeleri küçük görme hatasına düşmüştür.

Huntington'un tezi tarafsız bir şekilde incelemeye tâbi tutulursa "Medeniyetler Çatışması" faraziyesinin tarihî, ekonomik ve sosyolojik açıdan büyük yanlışlar ve kendi içerisinde tezatlar barındırdığı görülecektir.

Binlerce yıllık insanlık tarihinin, farklı medeniyetlerin birbirleriyle olan kültürel bilgi alışverişi neticesinde şekillendiğini görmezden gelen "Medeniyetler Çatışması" tezi, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra ortaya çıkan ve kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasını değiştirmek isteyen bazı çevrelerin işine yaramıştır. Nitekim bu çevreler, o dönemde dünya üzerinde ciddi plânlar yapıyorlardı ve o plânların önemli bir bölümü, Müslüman coğrafyasındaki ülkeleri kapsıyordu. Bu plânların ilk adımı da, bu ülkelere müdahale için hukukî bir dayanak oluşturmak ve işgali gerçekleştirecek kesimlere, halk kitlelerinin desteğini sağlamaktı. Bu şekilde, Amerika ve Avrupa'da, Müslüman ülkelerin terörizmi ve teröristleri desteklediği, zaten asırlardır Müslümanlarla Hristiyanlar arasında bir çatışma olduğu konusu yoğun bir şekilde işlendi ve maalesef yürütülen propaganda faaliyetleri netice verdi. Avrupa ve Amerika'da halkın önemli bir bölümünde, Müslümanlara karşı ciddi peşin hüküm oluştu.


Hâdiselerin Müslüman gözüyle değerlendirilmesi

Medeniyetler DiyaloğuMedeniyetlerin birbirlerine olan tesirleri konusunda Müslümanların görüş ve düşünceleri nasıldır? Bu sorunun cevabı, İslâm'ın iki temel kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'de ve Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet'inde açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takvaca üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır." (Hucurat, 49/13) mealindeki âyetle insanların farklı milletlere ayrılmasının yegane sebebinin diyalog kurarak birbirlerini tanımaları olduğu, insanların kavim veya milliyet olarak birbirlerinden üstün olmadığı, üstünlüğün takvada olduğu açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde "Ey iman edenler!" ifadesi yerine; "Ey Âdemoğulları!" veya "Ey insanlar!" ifadeleri kullanılarak, Kur'ân'ın bütün insanlığı muhatap aldığı nazara verilmiştir.

Peygamber Efendimiz'in hayatına baktığımızda ise, O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) farklı kabile ve milletlere yaklaşımının da âyet-i kerîmedeki ifadelerle paralellik arz ettiğini görürüz. Zaten O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında Kur'ân-ı Kerîm'de ifadesini bulmayan bir fikir, davranış veya söz bulmak da mümkün değildir.

Bu doğrultuda öncelikle Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzur ikliminde toplanan sahabe-i kiram efendilerimizin sosyo-kültürel profillerini incelediğimizde, âyet-i kerîmede ifade edilen kardeşlik ortamını görürüz. Kutlu Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıbaşında Kureyş'in büyüklerinden Hz. Hamza (ra) ile bir köle olan Bilal-ı Habeşî'yi (ra) de, İranlı Selman-ı Farisî'yi de, bir Yahudi âlimi olan Abdullah Bin Selâm'ı da bulmak mümkündür. O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) kutlu meclisinde farklı kültürlerden, farklı kabilelerden, farklı milletlerden gelen insanlar, bu farklılıklarını hiçbir şekilde gündeme getirmeden akılları durduracak bir uyum ve muhabbet içerisinde bir arada bulunmuşlardır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine düşmanlıktan bir ân geri durmayan müşriklere bile aynı hoşgörüyü gösteriyor, karşı tarafın bütün saldırganlıklarına rağmen diyalog kapılarını hep açık tutuyordu. Kendisine yaşatılan onca sıkıntıya rağmen Kutlu Nebi, mübarek belde Mekke'ye girdiğinde kimseden intikam almamış ve bu şekilde kutlu belde bir damla kan dökülmeden fethedilmiştir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hoşgörüsü sayesindedir ki, kısa sürede Mekke'de Müslüman olmayan kimse kalmamıştır; Ebû Süfyanlar, İkrimeler, Hindler bu hoşgörü ikliminde Müslüman olmuşlardır. Bu hoşgörü ve diyalog misâllerini Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ehl-i kitapla olan münasebetlerinde de görüyoruz. Meselâ, Efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) görüşmek için gelen Necran Hristiyanları, ibadet saatlerinin geldiğini ifade ediyorlar ve Kutlu Nebi ibadet etmeleri için onlara Mescid-i Nebevî'de yer gösteriyordu.

Aradan asırlar geçmesine rağmen Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatını kendilerine örnek alan ecdadımız da, aynı hoşgörü ve insana saygı düşüncesini devam ettiriyor; hükmettikleri geniş topraklarda hiçbir şekilde haksızlık ve zulme yer vermiyor, tâbiiyetleri altında yaşayan gayrimüslim halka, İslâm kuralları çerçevesinde her türlü vatandaşlık haklarını veriyordu.

İslâm'ın özellikle Afrika içlerine ve Endonezya, Malezya gibi uzak noktalara ulaşmasının İslâm ordularıyla değil, oralara giden Müslüman tüccarların İslâm'ı temsil noktasındaki titizlikleri ve yerel halkla olan diyalogları neticesinde olduğu malûmdur.


Kıtalararası gönül köprüleri

Günümüzde ise bu iş, sahabe mesleğini devam ettiren adanmış ruhların cehd ve gayretiyle yürütülmektedir. İşleri elbette kolay değildir. Fakat Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) çizgisinden bir adım bile uzaklaşmamayı kendilerine şiar edinen bu insanlar için karşılaşılan zorluklar, insanüstü bir sabır ve tevekkülle bertaraf ediliyor; en katı kalbler bile onların temiz nâsiyeleri karşısında yumuşayıveriyor.

Dünyanın dört bir tarafına nazarlarımızı çevirdiğimizde görüyoruz ki, bu samimi çalışmalar yavaş yavaş meyvelerini vermektedir. Daha evvel peşin hükümler veya yanlış bilgilerle doldurulan zihinler, samimi çalışmalar ve mühim organizasyonlarla hakikati fark etmeye başlıyor. İslâm'ın ve Müslümanların temiz dünyasını keşfettikçe peşin hükümler, yerini İslâm hayranlığına bırakıyor. Birçok Batılı, ülkemize gelerek insanımızdaki engin hoşgörü ve güzellikleri gördükten sonra, dinimiz ve insanımız hakkında ne kadar yanıldıklarını fark ediyor ve ülkelerine döndüklerinde medeniyetler buluşmasının gönüllü birer savunucusu oluveriyor.

Ülkeler arasında uzanan bu gönül köprülerinin sayısı arttıkça, yılların ihmal edilmişliğine ve Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezine inat, medeniyetler arasındaki sevgi bağları daha sağlamlaşmaktadır. Bediüzzaman'ın yıllar önce söylediği "Tiflis, Bitlis kardeştir." sözündeki ruh ve mânâ, ektiği tohumların yeşermesiyle bugün bütün bir dünya sathına yayılmaktadır.

 

Kaynak: http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu-ocak-2012.html

 

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Cemal İnan) MAKALELER Tue, 24 Jan 2012 23:56:01 +0200
Hoşgörü http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/143-hosgoru http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/143-hosgoru

Hoşgörü bizim dünyamızın yamaçlarının gülüdür, çiçeğidir. Biz onu asırlarca hep birlikte, el ele gönül gönüle vererek temsil etmişiz. Ve inşâallah kökünde böylesine bir hoşgörüyü barındıran bu millet ağacının, yeniden hayat bulması sonucunda onu bir meyve hâlinde dışarıya çıkartacak ve hoşgörüyü bir kez daha tam anlamıyla temsil edecektir. Evet, Ahmet Yesevîler, Yunus Emreler, Mevlânalar, Hacı Bektaşlar bu düşüncenin zirvelerinde dolaşan, bizim dünyamızın insanlarıdır.

Hoşgörü


Milletimizin hoşgörüye bu denli açık olmasında, dinî prensiplerimizin rolü çok büyüktür. Hatta denilebilir ki hoşgörü, kaynağını dinimizden almaktadır. Zira o, aşk, şevk, sevgi platformunda gelişir. Bu platformu çok çeşitli denemeleri ile hazırlayan ise, dindir. Bakın Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem)! O’nun bir adı “Habib”dir.[1] Habib, seven ve sevilen demektir. Bir dinin peygamberine bu ismin veya sıfatın verilmesinin altındaki espri kavranabilse, buna verilen ehemmiyet kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Evet, O, değil insanlara, hayvanlara bile fevkalâde hassas bir şekilde davranmış, onlara verilen en küçük rahatsızlık karşısında ciddî olarak rencide olmuş ve bu konuda etrafındakileri uyarmıştır.[2] Hayvanlara karşı tavrı bu olan Allah Resûlü’nün insanlara karşı davranışı bundan daha ötedir. O, namazda, Rabbisinin huzurunda dururken, bir çocuk ağlaması işitse, o çocuğun annesinin hafakanlarını kalbinde duyar ve namazı acele olarak kılardı.[3] O’na, “Hibbu’r‑Rasûl” yani Peygamber’in sevdiği, sevgilisi unvanını alan Üsame İbn Zeyd’in,[4] bir savaşta samimî olmadığı inancıyla karşı taraftan “Lâ ilâhe illallah” diyen birisini öldürdüğü haberi ulaştığında fevkalâde rahatsız olmuş ve Üsame’ye defaatle “Kalbini yarıp da baktın mı?” demiştir. Öyle ki Hazreti Üsame, “Keşke bu zamana kadar Müslüman olmasaydım da Allah Resûlü’nden bu itabı duymasaydım!”[5] temennisinde bulunmuştur.

Yine O Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) Me­dine’yi teşrif ettiklerinde, Medine ahalisi ile yapmış olduğu anlaşmada (Medine Vesikası) diğer din müntesiplerine öylesine haklar tanımıştır ki, onlar günümüzde yürürlükte olan İnsan Hakları Beyannamesi’nde, insanlara tanınan haklardan çok çok ileridedir.[6]

Evet, bizim hoşgörü anlayışımıza kaynaklık eden dinimizdir veya hoşgörü, dinimizin tabiatının gereği ve onun bir derinliğidir. Biz, o dini hayatımıza hayat kıldığımız asırlarca, bu uzun zaman dilimlerinde o hoşgörüyü dünya çapında temsil etmişizdir.

Yalnız tarihin bazı dilimlerinde, günümüzde de kısmen olduğu gibi, bu espriyi kavrayamayan bazı marjinal gruplar veya bazı fertler, bu anlayışa ters hareketlerde bulunmuş olabilir. Onları bu tür davranışlara sevk eden, düşünce kayması olabileceği gibi, dış dünyanın etkileri de olabilir. Evet, eli kanlı, gözü kanlı, dili kanlı, müsamaha, tolerans, hoşgörü nedir bilmeyen bazılarının işleyegeldikleri cinayet, bombalama, yaralama, gasp, soygun vb. hâdiseleri bütün mü’minlere mâl etmek, hatta bunu İslâm’ın temel özelliği olarak göstermek doğru olmasa gerektir.

Netice itibarıyla, bütün olumsuz şartlara rağmen, günümüzde bize düşen şey, hoşgörü anlayışını yeniden öncelikle içimizde yeşertmek, daha sonra da çevremizle olan münasebetleri hep bu çizgide sürdürmektir. Zira bu milletin yeniden dirilişi, husumet düşüncelerinin kökünün kesilmesine ve hoşgörü anlayışının yaygınlaşmasına bağlıdır. Allah’a şükür, bu süreç Türkiye’de başlamıştır. Başladığı gibi daima artan bir hızla devam etmesi, sonra bütün bir dünyaya yayılması en büyük dileğimizdir. Günümüzde insanımızın her şeyden daha çok, her zamankinden daha fazla sevgiye, saygıya, el ele tutuşmaya ihtiyacı vardır. Geleceğin dünyası kinin, nefretin, şiddetin, kavganın, savaşın üzerine değil, sevginin, hoşgörünün, birbirimizi kabullenmenin üzerine bina edilecektir.

 

 

[1] Bkz.: Tirmizî, menâkıb 1; Dârimî, mukaddime 8.
[2] Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/173; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.15.
[3] Bkz.: Buhârî, ezân 65, 163; Ebû Dâvûd, salât 122; Nesâî, imâmet 35.
[4] Bkz.: Buhârî, enbiyâ 54, fezâilü ashâb 18, hudûd 20; Müslim, hudûd 8.
[5] Buhârî, meğâzî 45; Müslim, îmân 158-160.
[6] Bkz.: Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi 1/118, 170.

]]>
bilgi@gencadam.com (M.Fethullah Gülen) KÜRSÜ Sun, 25 Dec 2011 15:36:34 +0200
Merkez-Muhit Hattında Hoşgörü http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/105-merkez-muhit-hattinda-hosgoru http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/105-merkez-muhit-hattinda-hosgoru Merkez-Muhit Hattında Hoşgörü

Hoşgörüde esas olan, bir gayeye baş koymuş insanlar olarak -hatta mümkün olsa bu bütün millet fertlerinin ‎iştirakiyle gerçekleştirilebilse- kendi içimizde meydana gelen problemleri anlayışla karşılayabilsek ve dışarıya ‎karşı göstermiş olduğumuz hoşgörüyü evvelâ yakın çevremize gösterebilsek ki bu, haddizatında gerçek ‎hoşgörü kahramanı olmanın da temel özelliğidir.

 


Bir kere böyle davranmak, herkese karşı ilan ettiğimiz hoşgörüyü dar bir daireye hapsetmek demek ‎değildir; bu hoşgörünün devam ettirilebilmesi, yakınlarımızdan başlayarak, dalga dalga, daire daire çevremize ‎açılmamızın mantıkî yoludur. Çünkü, gelecekte uzaklar yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline ‎gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ‎ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Ama böyle bir sürecin ‎devamı her şeyden evvel aynı prensibi, aynı düşünceyi benimsemiş olanlarla anlaşma ve uzlaşmaya bağlıdır. ‎Zira yakın dairede meydana gelebilecek problemler önlenmeden ve mevcut problemler de çözülmeden, muhit ‎hattında müessir olmak imkânsızdır. Aslında Sahabe-i Kiram arasında da yer yer değişik problemler ‎yaşanmıştır; ama önemli olan, o şok hadise anında olumsuz neticeler doğuracak tepkilere yol açmadan o ‎problemleri çözebilmektir.‎

Bir Arap şairinin, “Ben şimdiye kadar sizinle yakındım. Bundan sonra evimin uzak olmasını arzu ‎ediyorum ki, size yakınlığımı koruyayım” mânâsında güzel bir sözü vardır. Bu, “öyle anlaşılıyor ki, evim yakın ‎olduğu sürece size yakın olamayacağım. Her zaman yüz yüze geleceğiz ama, içimde devamlı bir uzaklık ‎olacak. Onun için evimi biraz uzağa götüreyim de, yakınlığımızı koruyayım.” demektir. Bu biraz evvel arz ‎ettiğim düşünce ile yakından alâkalıdır. Nitekim, uzakta olanlarla aramızda her ne kadar belli mesafeler ‎bulunsa da, karşımızdakinin tafralarına, hiddet ve şiddetine ve o şiddetin getirdiği risklere muhatap ‎olunulmadığı için, onunla her zaman bir yakınlık kurmak mümkündür. Bu sebeple önemli olan, aynı çatı ‎altında, her türlü probleme rağmen o yakınlığı koruyabilmektir ki, bence gerçek hoşgörü kahramanlığı da işte ‎budur. ‎

Müsaadenizle burada Asr-ı Saadet’ten bir örnek arz etmek istiyorum: Bir gün Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. ‎Ömer (r.a) arasında bir tartışma olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’i kızdırır. Hz. Ömer de kızgın bir vaziyette ‎oradan çekip gider. Bu defa Hz. Ebû Bekir kalkıp gider ve kendisine hakkını helâl etmesini ister ise de Hz. ‎Ömer ona cevab-ı savab vermez. Derken Hz. Ebû Bekir, Efendimiz’in (s.a.s.) yanına gelir ve Hz. Ömer’le ‎arasında geçenleri anlatır. Bir müddet sonra da Hz. Ömer gelir. O da kısaca olup biteni nakleder. Bu sırada Hz. ‎Ebû Bekir, “Vallahi ya Resûlallah, ben çok suçluyum. Ömer haklı idi.” der. Ama Allah Resûlü Hz. Ömer’e ‎dönerek, “Arkadaşımı bana bırakmanız gerekmez mi? Ben, “Ey insanlar, şüphesiz ben, Allah’ın hepinize ‎gönderdiği elçiyim.” dediğimde beni yalanladınız.. evet, herkes yalanlarken Ebû Bekir, “Sen doğru söyledin, ‎dedi” buyururlar. ‎

Evet, sahabî dahi olsa, fıtratın gereği olarak insanlar arasında her zaman bazı problemlerin yaşanması ‎gayet tabiîdir. Ama, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi önemli olan, bu problemleri büyütmeden sineye ‎çekmek ve hoşgörünün öğütücü ikliminde eritmektir. ‎

Prizma

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M.Fethullah Gülen) YAZI DİZİLERİ Sat, 19 Nov 2011 20:28:15 +0200
Abdurrahman Kurt: Hocaefendi ıslahı öneriyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/91-abdurrahman-kurt-hocaefendi-islahi-oneriyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/91-abdurrahman-kurt-hocaefendi-islahi-oneriyor

Eski AK Parti Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kürt sorununa yönelik açıklamalarının olumlu olduğunu, bunları olumsuz görmesinin mümkün olmadığını söyledi. Gülen'in orada ıslahı önerdiğini vurgulayan Kurt, bu tür olumlu şeyleri olumsuz gibi göstermeye çalışmanın bölgede iktidar kavgasına ilişkin yönüyle değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizdi.


Terör örgütü PKK'nın Fethullah Gülen Hocaefendi'nin açıklamalarını çarpıtarak anti propaganda yapmasını değerlendiren Kurt, bölgede sorunun Kürt meselesi üzerinden 'iktidar kavgası'na dönüşmesi olduğunu ifade etti. Rekabete dönüşen bu durumun insanları "bir şey iyi değilse iyi dememe noktasına" getirdiğine dikkat çeken Kurt, şöyle devam etti:

"Hocaefendi orada ıslahı öneriyor. Bütün Müslümanlar için ıslah olmak iyi anlamdadır. İnsanların ıslah olmayanların şerrinden Allah'a sığınması bilinen bir duadır. Özel bir şey yok burada. Islah herkes için geçerlidir. Sadece bölge insanı için, Kürt veya Türkler için değildir. Islah olmayanlar helak olsun denmesi herkes için geçerli olan bir durumdur. Bunun Kürdü, Türkü, Arabı, fakiri yoktur. O anlamda almak lazım bunu. Hocaefendi'nin sadece bölgede veya Türkiye'de değil dünyada yaptığı çalışmaları ortadadır. Bunu da gezerek gördük. Hem milletine hem dinine hizmet yapma konusunda gayreti var. Olumlu şeyler bunlar, olumsuz görmek mümkün değildir. Bu tür olumlu şeyleri olumsuz gibi göstermeye çalışmak, bölgede iktidar kavgasına ilişkin yönüyle değerlendirilmesi gerekiyor. Bunlar doğru şeyler değildir, değerleri yıpratıyor. İyiyi kötü gösterme çabasına dönüşüyor. İnsani değerler eksiltiliyor. Şu aşamada Hocaefendi Kürt dilinin ve Kürtlerin haklarına dönük yaklaşımı ortada."

Hocaefendi'nin, karşıdakinin gücüne misliyle müdahale edilmesinin adilane değil zalimane olacağını söylediğini belirten Kurt, bunun çok önemli olduğunu vurguladı. Misliyle mukabele edilmesini doğru görmediğini, şefkatle mukabele edilmesini istediğini anlatan Kurt, bunu insanların algılaması gerektiğini, ancak insanların bunu anlamadığını kaydetti. Kurt, çözümün iktidar olmanın bir parçası haline getirilmesi halinde ise maalesef yaklaşımların objektif olmaktan subjektif olmaya kaydığını ifade etti.

Ana dil üzerindeki kısıtlamaların da ne dine nede insanlığa uygun olmadığını ve devletin bundan vazgeçmesi gerektiğini dile getiren Kurt, kırsal bölgelerde Kürtçe bilen hocaların ilköğretim çocuklarına gönderilmesinin o süreçte çocuklar ile öğretmen arasındaki kopuk iletişimi gidereceğini söyledi. Bölge halkının Türkçe öğrenmeye karşı olmadığının altını çizen Kurt, Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılması gerektiğini, mağduriyetin giderilmesi açısından insani bir şey olduğunu vurguladı.

]]>
bilgi@gencadam.com (Cihan Haber Ajansı) HABERLER Thu, 17 Nov 2011 00:45:17 +0200
M. Fethullah Gülen'de Diyalog ve Hoşgörünün Temelleri http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/85-m-fethullah-gulende-diyalog-ve-hosgorunun-temelleri http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/85-m-fethullah-gulende-diyalog-ve-hosgorunun-temelleri M. Fethullah Gülen'de Diyalog ve Hoşgörünün Temelleri

Türk‑İslâm Sentezi Temelinde
20. Yüzyıla damgasını vuran en temel değerler; modernleşme, çoğulculuk, birey ve dindir. Modernite bireysel ve sosyal tüm hayatı kuşatma iddiasında bulundukça, dinî, kültürel ve siyasal yeni çoğulculuk biçimleri ortaya çıktı. Modernleşme oldukça farklı biçimlerde tanımlansa da ilerleme ve küreselleşme gibi iki yan ideolojik olguyu netice verdi. Birçok kuramcı modernleşmeyi, insanın çevresi üzerinde artan “egemenliği” ve çevresine ilişkin artan “bilgisi” açısından tanımladı. “Bilgi” ile “iktidar ve egemenlik” arasında kurulan bu ilişki süper devletlere, uzak topraklar ve insanlar üzerinde yeni efendilik biçimleri kurma gücü ve imkânı sundu.

Modern çağda emperyalizm daha geniş ve daha kapsamlı neticeler doğurdu. Felsefî bir temelden yola çıkmasa da küreselleşme, ideolojik bir görev üstlendi.

Bu ideolojik yönünden dolayı bazıları küreselleşmeyi, emperyalizmin yalnızca isim değiştirmiş bir hali olarak algılamaktadır. İdeolojik ya da değil, ama küreselleşme; ekonomiden toplum bilimine, iletişimden siyasete, hukuk, tarih ve coğrafyadan devlet yönetimine kadar hemen her alanda köklü dönüşümlere neden olmuştur. Ekonomik ilişkiler ve iletişim devrimi dünyayı kocaman bir pazar ve fakat küçük bir köy haline getirmekle birlikte küreselleşme, yalnızca ekonomik bir olay değil; siyasî, ideolojik ve kültürel boyutlara da sahip bir kavram olmuştur. Evet küreselleşme zenginliği, teknolojiyi, demokratik çoğulculuğu, üretim ve tüketimi yaygınlaştırdı. Ama her türlü insan, toplum, åvre ve siyasî kirliliğin de yaygınlaşmasına hizmet etti. Yoksulluk, ekolojik kirlilik, kitle imha silahları, terör ve şiddet de küreselleşti. Bilgi, güç ve teknoloji küreselleşirken kültürler ve medeniyetler arası çatışma teorileri gündeme gelmeye başladı. Bütün bunlar ister modernitenin, isterse küreselleşmenin sorunları olsun, neticede pek çok kavramı tartışma gündemimize getirdi. Modernleşme, demokrasi ve çoğulculuk bağlamında bir dizi kavram yeniden ve yeniden tanımlandı; insan, birey, düşünce ve inanç özgürlüğü, siyasal, toplumsal ve kültürel hoşgörü, çatışma ya da uzlaşma, diyalog ya da kavga...

Şüphesiz dünya bugün kültür ve medeniyetler arası diyaloğa her zamankinden daha çok ve aciliyetle muhtaçtır. Çünkü bilgi ve silah teknolojisi yeryüzü toplumlarının geleceğini kaygılandıracak boyutta küresel bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehdit yalnızca kitle imha silahları gibi güç ve iktidar ilişkileri açısından değildir. Bizzat modernitenin ve küreselleşme olgusunun kendisi de farklı dinî, kültürel ve toplumsal farklılıkları tehdit etmektedir. Dünyanın değişik yerlerinde küreselleşmeye karşı kitlesel tepkiler giderek artmaktadır. Bu tepkiler, yalnızca modernleşmeye karşı bir direniş şeklinde okunamaz. Daha geniş ölçekte küreselleşme; dinî, millî, tarihsel ve toplumsal kültürlerine ve kimliklerine yönelmiş bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu da yeni çatışma mitlerini gündeme getirebilir.

Türkiye de dolaylı ya da dolaysız, yeni küreselleşme konseptinden geniş olarak etkilenmiştir. Birey, din ve çoğulculuk Türkiye demokrasisinin de temel gündemini oluşturmaktadır. Ülkenin 1980 öncesindeki onlu yıllar boyunca maruz kaldığı ideolojik kamplaşma, Türkiye demokrasisindeki çoğulculuk arayışlarını kırılmalara uğratmıştır. İdeolojik kamplaşmalar ülkede geniş bir çatışma zemini oluşturdu. 80 darbesine kadar belki üç kuşak ideolojik kavga ve çatışmaların kurbanı oldu. Bu yitik kuşak maalesef çoğulculuğu, uzlaşma ve zenginliğe dönüştüremedi. İdeolojik izleri ve tesirleri sürse de, bugünün kuşakları, belli düzeyde bu çatışma zeminini uzlaşma ve diyalog arayışlarına çevirmenin yollarını aramaktadır. İnsan, birey, hoşgörü ve uzlaşma temelinde yeni çoğulculuk biçimleri geliştirmeye çalışmaktadır. Bu belki sancılı olacak, ama bu sancıları azimle göğüsleyecek bir arayış da ısrarla sürmektedir.

Esasında K. Çalışkan’ın da dediği gibi “insan, birey, hoşgörü ve uzlaşma; Türk kültürünün İslam ile buluşmasında yarattığı   sentezin özüydü”[1] Türk Müslümanları modernleşmeyi kendi köklerine ve sûfî temellerine dönerek yeniden inşâ etmelidir. Yesevî, Mevlânâ, Yunus ve Hacı Bektaş‑ı Velî köklerine. Burada modernleşmeyi, ideolojik anlamda batılılaşma ya da çağdaşlaşma olarak değil, tamamen siyasî, toplumsal ve kültürel sorunlarımızı aşmada kullanabileceğimiz çağdaş dinamikler anlamında kullanıyorum. Modernleşmenin ilk anlamı pek çok açıdan bir hesaplaşmayı ve kavgayı hatırlatıyor. Halbuki burada herhangi bir iç hesaplaşma ya da çatışma miti üzerinde durmayacağız. Türkiye’nin çatışma zemini, uluslararası ideolojik hesaplaşmaların yansımalarından başka bir şey değildir. Ancak onun kendine özgü bir uzlaşma ve diyalog kültürü mevcuttur. Bu kültürün temelinde aslında insan unsuru mevcuttur. Türk Müslümanlığının ‑Türk İslam’ı değil‑ temeli tasavvuf, insan ve hoşgörüdür. Bu kavramlar 21. yüzyılda yeniden varlık sahnesine çıktılar. Bu yüzden Türk Müslümanları modernleşmelerini kendi köklerine ve sûfî ezgilerine dönerek yapmak zorundadırlar. Yesevî, Mevlânâ ve Bektaşî köklere... Bu sûfî felsefelerde “insan” unsuru ön plandadır.

“Bir toplumun idârî şekli ne olursa olsun –ki bugün demokrasi kutsanmaktadır– önemli olan insandır, iyi bir insan olma meselesidir. Ahlâken mükemmel, faziletli ve erdemli insan olmadır. Farâbî gibi ütopya yazarları, erdemli şehirden bahsettiler sürekli. O ve benzerleri hep şehri (kenti) öne çıkardılar. Halbuki insan daima önde düşünülmelidir. Şehir, medeniyet, ülke, belde vs. sonradan gelir. Demokrasi için de erdemli insan çok önemlidir. Demokrasi, İslamî terbiyede erdeme ulaşmış insanların yedeğinde çok daha mükemmele ulaşabilir...”[2]

Türk Müslümanları demokrasinin özü olan hoşgörü ve uzlaşmayı asırlardır geniş bir bölgede uyguladılar. Müslümanlık bu bölgede bin yıldır aynı yumuşak doku ile yorumlanmaktadır. Böyle olmasaydı “vesâyâ” dediğimiz koruma altındaki ülkeler dahil, Viyana’dan Çin’e (İran hariç), Moskova önlerinden Afrika ortalarına kadar hakim olduğu çok geniş bir sahada Osmanlılar bu kadar uzun süre kalamazlardı. Bu geniş topraklarda milletlerin dillerine, dinlerine ve sosyo‑kültürel yaşama biçimlerine alabildiğine hoşgörülü davrandılar. Osmanlılardan önce Selçuklular, İlhanlılar ve Karahanlılar da böyleydi. Ama meselâ bir Emevî, Abbasî ya da İran İslam imparatorlukları böyle değildi. Türkler, İslam’ın temel disiplinlerine bağlılık içinde, yoruma ve ictihada açık yanlarında tecdîd ve ictihad gibi fikrî dinamikleri işlettiler. Zaman ve şartların getirdiği yorumları iyi yaparak İslam’ın evrensel yorum esprisini iyi yakaladılar. İyi bir yorum ortaya koydular. Bu, bu topraklarda bin yıldır böyle devam etmektedir. Bu açılardan ortaya konan anlayışa “Türk Müslümanlığı” demek mümkündür. Ancak dinin temel esasları açısından Türk, Acem ya da Arap Müslümanlığı diye bir şey olmaz.

Asırlardır geniş sahalarda hakimiyet kurmuş Türkler, sosyal, idarî, siyasî ve iktisadî alanlarda evrensele yakın yorumlar ve kanunnameler geliştirmişlerdir. Bu topraklarda ortaya konan bu hoşgörü ve uzlaşma temelli anlayış, esasında Türk mutasavvıflarının açık tesiriyle gerçekleşmiştir. Tasavvuf, Türk Müslümanlarına, başka Müslümanlardan daha derin ve sosyal olarak nüfûz etmiştir. Kendini herkesten aşağı gören, tevazu ve başkalarını kendine tercih etme (îsâr) gibi hasletler Ahmed Yesevî’den Hacı Bekbaş‑ı Velî’ye uzanan çizgide daha başından beri bu milletin mayasına konmuştur. Hoşgörü ve diyalog, İslam’ın kültürel boyutunu ifade ediyor. Ya da diğer bir ifade ile hoşgörü ve diyalogdan bahsettiğimizde, kültürel İslam’ın sınırları içine girmiş oluyoruz. Kültürel İslam’ın da bu ülkede en açık tezâhürü, tasavvuf, tarikat, cemaat ve sanat alanında kendini göstermiştir.

Esasında tasavvuf, İslam’ın ruhî ve manevî yanının bir ilim olarak incelenmesine verilen isimdir. Bu kavram hiç kullanılmasa da olur. Önemli olan zühd, takvâ, ihsan, ma’rifet gibi kalbin amellerini yerine getirerek yaşamaktır. Bu da İslamın ayrılmaz bir parçasıdır. Tarikatlar dediğimiz sûfî müesseseler Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den 4‑5 asır sonra ortaya çıkmışlardır. Tarihte oldukça müsbet fonksiyonlar eda etmişlerdir. Hem sosyal açıdan, hem de bireysel terbiye açısından. Fakat bugün o klasik haliyle çağa ayak uydurabilir mi, bu tartışılabilir. Ancak hiçbir Müslüman, dinin özünü oluşturan ve imanı besleyen, insanı kemâle ulaştıran bir yol olarak, onun ruhî‑manevî yönüne, yani tasavvufa kayıtsız kalamaz. Her Müslüman hayatını, Allah’ın rızasına göre örgütler. O’nun arzusu istikametinde yaşamaya çalışır...

Bu son bir‑iki paragraftaki ifadeler M. Fethullah Gülen’in düşüncesini yansıtır.  Ona göre tasavvuftaki erdemli insan, hoşgörülü insandır. Toplumu ve genel insanlık adına fedâkâr, diğergâm insandır. Bu topraklardaki beşerî ve sosyal medeniyetin temelinde işte bu insan modeli vardır. Bunun da temelleri ilk sûfî dervişlerdir. Gülen burada çağdaş Müslüman kimliğini, kültürel İslam temelinde yenilemeye çalışmakta ve yeniden tanımlamaktadır. Ancak bunu yaparken, kültürel İslam’ın bu topraklarda izlediği hoşgörü ve diyalog yolunu izliyor. Müslüman kimliğin yenilenmesinde herhangi bir şiddete temayülü ise, asla meşru görmüyor. Bu üslup retorik olarak, İslamî sosyal kimliği törpülemeden, modern dünyanın değerleriyle de uyumlu bir çerçeve; yani hem İslamî temellerle, hem de çağdaş değer ve kazanımlarla barışık bir İslamî model sunuyor.

Burada Gülen’in hem dahilî hareket tarzında, hem de farklı din, kültür ve medeniyet çevrelerine yönelik vizyonundaki İslamî ve sosyal ana parametreleri görmek mümkündür. Buna ister Türkiye’nin modernleşme problemi açısından bakılsın, isterse daha geniş bir medeniyetler arası diyalog temelinden bakılsın, Gülen’in hareket tarzının, çağdaş problemlerimizin aşılmasında ciddi katkılar sağlayacağı muhakkaktır. Onun sahip olduğu dinî kimliği bazıları sorgulayabilir. Ve projesini yoğun bir dinî kimlik oluşturma gibi algılayabilir. Nitekim böyle algılayanlar da vardır. Bu tür yargılar gerçekte de tek boyutlu bir algılamadan neş’et ediyor. Eğer Gülen’in niyeti yalnızca ahirete yönelik bir proje sunmak olsaydı, bunun yolu kolej gibi modern ve çağdaş bilimin okutulduğu müesseseleri teşvik etmekten geçmezdi. Dünyadan ve çağdaş değerlerden yüz çevirmiş yoğun bir dinî kimlik, kendini kolejlerde değil, ancak ve ancak tekke ve dergahlarda yeniden üretebilirdi. Oysa Gülen, değil yalnızca modern bilimin okutulduğu kolejleri açmak, medeniyetler arası diyalog gibi, çağdaş insan toplumlarının en merkezî sosyal ve kültürel problemlerine çözüm getirecek bir sosyal projeden bahsetmektedir. Bu öylesine kapsamlı bir girişimdir ki, 21. yüzyıla damgasını vuran tüm fikrî, felsefî, siyasî, dinî ve sosyolojik değer, kavram ve kuramların yeniden tanımlanmasını gerektirecek geniş bir gövdeye seslenmektedir. Eğer Gülen hareketi, İslamî teokratik ve siyasal bir kimliğe vurgu yapsaydı, kuşkusuz bu geniş vizyonu ve misyonu oluşturamazdı. Bu öylesine önemli ki, hem İslamî kimliği, hem de İslamî eylemi yenilemekte ve yeniden tanımlamaktadır. İslamî sosyal ve kültürel kimliği Türk‑İslam sûfizmi temelinde yenileyerek onu İslam coğrafyasının dışına açıyor. İslam hem din olarak, hem de kültür ve medeniyet olarak Gülen hareketi eşliğinde asırlardır yaşadığı coğrafî sınırların dışına taşıyor.

İnsan, Din ve Aksiyon Temelinde
M. Fethullah Gülen’de diyalog ve hoşgörünün temellerini araştırdığımızda, onu bu kadar özel ve aktif kılan dinamiklerin, onun insan modeline getirdiği yorum ve anlayışta yattığını görüyoruz. Hatta yalnızca diyalog, hoşgörü ve uzlaşı alanında değil, daha  geniş anlamda topyekün bir dünya görüşünü de şekillendiren İslam’ı anlama, algılama ve yaşama biçiminden de kaynaklanmaktadır. E. Özdalga, N. Göle, T. Akyol gibi sosyal bilimci ve analizciler Weber sosyolojisinden de esinlenerek Gülen’in bu yeni hareket tarzını aktif pietizm[3] olarak tanımlamaktadırlar. Daha yerel analizler ise, batılı sosyal analizlerden doğrudan esinlenme ve ödünç kavramsal çerçeve devşirmek yerine, Türk‑İslam sentezinin asırlardır bu topraklarda ürettiği geleneksel Yesevî, Mevlânâ, Yunus ve Hacı Bektaş‑ı Velî çizgisinde yaklaşımlarını temellendirmektedirler. Öncekiler analizlerini İslam‑Batı sentezinde daha genel evrensel bir çerçeveye oturturken, ikinciler Gülen’i Türk‑İslam sentezinde daha yerel bir formda okumaktadırlar. Ama her iki analiz de Gülen’deki aktif sûfî temellere vurgu yapmaktadır.

Gerçekten de Gülen’in düşünce ve aktivitesinin beslendiği kavşaklara baktığımızda, genel İslamî nasslara sıkıca bağlı olmasının yanında, yoruma ve ictihada açık alanlarda ilk Türk‑İslam sûfizminin, o geniş hoşgörülü ve yumuşak dokulu yorum ve anlayışlarını yeniden ürettiğini görüyoruz.[4] Ancak Gülen’in ürettiği yorum daha geniş ve aktif bir vizyona işaret etmektedir. Yunus, Mevlânâ ve H. Bektâş‑ı Velî’de halkı dergaha çağıran, nisbeten içe dönük bir Pietizm vardır. Hoşgörü ve diyalog onlarda dergahın sosyal çerçevesi ile sınırlı bir vizyona vurgu yaparken, Gülen bu çerçeveyi ve vizyonu tüm dünya toplumlarına açarak dönüştürmektedir. Yani bir anlamda onun misyonu dönüştürücü bir aktivite içermektedir. Öyle ki bir mânâda o, böyle bir   hareket tarzını· yeryüzü mirasçılığı olarak algılamaktadır. Hatta bunu, insanın yeryüzündeki varoluşunu açıklayan en temel bir ideal olarak görmektedir. Bir taraftan diyalog ve uzlaşı hareketi ile farklı dünya kültürleri arasındaki iyi niyete dayalı bir tanışma ve karşılaşmayı örgütlerken, diğer taraftan içeride ve dışarıda modernite ile bencilleşen insan unsurunu genel “insanlığa hizmet ve adanmışlık ruhu” etrafında/temelinde dönüşüm”e zorlamaktadır. Böyle bir girişim, yani bütün yeryüzü toplumlarına yönelik bir çağrı, elbette aktif bir düşünceyi ve insanî melekelerdeki aksiyonu örgütlemedikçe mümkün olmayacaktır. Gülen bunun tamamıyla farkındadır. Daha ilk aktivite yıllarından itibaren bunu hem sohbet ve vaazlarında, hem de yazılarında işlemiştir. Onun hemen her yazısı bir biçimde gelip “aksiyon ve düşünce insanı” metaforuna yaslanır. Onda düşünce daima aksiyonla birleşir. Böyle olmazsa hiçbir düşüncenin ne sahibinde, ne de yöneldiği kitle üzerinde etkisi olmaz. Düşünce ve aksiyon, kendini ve başkalarını değiştirebilecek bir aktivite ile de birleşmelidir. Dinler ve medeniyetlerarası diyalog girişiminin temelinde de, Gülen hareketindeki daha genel yeryüzü mirasçıları metaforunun temelinde de bu vardır.

Gülen’in düşünce, aksiyon ve yeryüzü mirasçılığı metaforu üzerine yorum ve düşüncelerini, makalelerinden seçtiğim iki başlık özelinde ortaya koymaya çalışacağım. Bu iki makaleyi seçişimin nedeni; “düşünce ve aksiyon” kavramlarını doğrudan başlığa taşımasıdır. Aslında bu başlığı taşımayan makalelerinde de bu kavramların onun hareket ve yaklaşımını derinden etkilediğini görmekteyiz.[5] Şimdi bu iki makaleden· kısa cümleler iktibas edeceğim;

“Yeryüzü mirasçıları olarak mücadele çizgimizi ‘aksiyon ve düşünce’ sözcükleriyle hülâsâ etmemiz mümkün..

Kendini ve başkalarını değiştirebilecek mahiyetteki bir aksiyon ve düşünce.. Varlığın bekası da yine hareket ve disiplindir..

Hayatımızın en önemli, en zarûrî hâdisesi aksiyondur..

Sürekli aksiyon, sürekli düşünce ile bir kısım sorumluluklar altına girerek, bir kısım problemleri göğüsleyerek âdeta kendi kendimizi mahkûm edip hep hareket etme mecburiyetindeyiz..

Eğer kendimiz olarak hareket etmezsek, başkalarının hamle ve aksiyon dalgalarının; düşünce ve plan girdaplarının tesirine girmek zorunda kalırız.

Hep hareketsiz kalmak, çevremizde olup biten şeylere müdahale etmeme.. suyun içine düşmüş bir buz parçası gibi, kendimize rağmen kendi kendimizi erimeye salmak..

Var olmak için bütünüyle insan özünün gerilimde olması şarttır..

Kendi mecrâmızda kendimiz olarak akmak; yani bir taraftan bütün varlıkla bütünleşirken, diğer yandan da kendi öz çizgimizi korumak; işte İslâmî aksiyon ve düşüncenin en belirgin yanlarından biri..

Hakikî aksiyon ve düşünce adamının dünyası âlemşümul (evrensel) televvünlü ve ebedî (uhrevî) boyutludur..

Daha enfes bir yaklaşımla aksiyon; insanın, en samimi ve içten kararlarla bütün varlığı kucaklaması, onu tahlil etmesi ve onun koridorlarından sonsuza yürümesidir..

Düşünceye gelince o da bir iç aksiyondur..

Tâbir‑i diğerle düşünce, insanın kendi derinliklerinde metafizik tecrübelere yer hazırlamak için yine kendi içinde boşalmasıdır. Bu, düşüncenin ilk basamağı, son basamağı da hareketli düşünmektir..

Bizim aksiyon ve düşünce hayatımızın temel dinamiği rûhî hayatımızdır; rûhî hayatımızı da dinî düşüncelerimizden ayırmamız mümkün değildir. Bu milletin her varoluş kavgası, İslâmî ruh ve mânâya sığınılarak gerçekleştirilmiştir..

Evet, onun kendi iç âleminde, kalb ve ruhun hayat seviyesini paylaşması, ibadet, zikir ve fikirle gerçekleştiği gibi, bütün bir varlığı kucaklaması, kendi nabızlarının atışında O'nu (Allah’ı) duyması ve beyninin her fakültesinde O'nu hissetmesi de, yine ibadet şuuruna, zikir ve fikir cehdine bağlıdır. Zaten, hakikî mü'minin her davranışı bir ibadet, her düşüncesi bir murâkabe, her konuşması bir münâcât (dua) ve mârifet (Sûfî bilgi ve tecrübe) destanı, varlığı her müşâhedesi bir tecessüs ve tetkik, vatandaşlarıyla münâsebeti de rahmânî bir şefkattir. Bu ölçüde rûhâniliğe ermek, sezilerden mantık ve muhâkemeye, mantık ve muhâkemeden de ilham ve ilâhî vâridâta açık olmaya bağlıdır. Farklı bir ifadeyle, tecrübe aklın süzgecinden geçirilmeden, akıl fetânet‑i a'zama teslim olmadan, mantık aynı sevgi hâline gelmeden, sevgi de ilâhî aşka inkılâb etmeden insanın bu zirveyi yakalaması zordur.”[6]

Görüldüğü gibi Gülen burada hem içeriye, hem de dışarıya yönelik açık mesajlar vermekte, düşünce ve aksiyondan, insan sevgisine, ilâhî aşktan, insanî hoşgörüye, tecrübî akıldan, ilham ve vahyî düşünce tayflarına, ibadet zikir ve manevî‑rûhî derinliğe vurgudan yeryüzü toplumları genelinde evrensel bir aksiyonerliğe kadar uzanan oldukça geniş bir vizyon çizmektedir. Dolayısıyla dinler ve medeniyetler arası diyalog, tâ sonsuza kadar varabilen açık uçlu bir ilişki, düşünce ve aksiyon biçimi önermektedir. Bunu da yeryüzü mirasçılığı metaforunun temeli olarak yorumlamaktadır. Bu yüzden hoşgörü ve diyalog vizyonu Mevlânâ‑H. Bektâş‑ı Velî çizgisinden çok daha ötelere ve farklı coğrafyalara uzanmaktadır. Bu açık uçlu bir “pietizmdir” aynı zamanda. Dini, insan sevgisini ve ilâhî aşkı yalnızca kendi ruhî ve manevî tecrübe dünyasında duyup yaşamayla sınırlı değil. Bu düşünceyi, ruhu ve aşkı, aktif bir proje halinde tüm dünya toplumlarına taşımayı da içerir. Bunun için de insan, düşüncede, imanda, ruhta ve aksiyonda daima hareket halinde olmalıdır.

Gülen yine bu birkaç paragrafta, İslamî kökenlere ve kimliğe çok açık ve net olarak vurgu yapmaktadır. Hem de bu vurguyu sûfizmin derinliğinde bir üslup içine oturtmaktadır. Esasında bu büyük bir dâvâdır. Böylesine dünyevîleşen ve maddîleşen bir dünyada insanlığı, yeniden manevî, ruhî ve insanî temellere çağırmaktadır. Hiç kuşkusuz insanlık buna şiddetle muhtaçtır. Ve bu ihtiyacı yalnızca Gülen duymamıştır. Ama onu özel ve ilgi çekici kılan, bunu aktif bir diyalog ve hoşgörü hareketine dönüştürmesidir. Bu cesur bir girişimdir. Kendine güveni, tutarlı bir projeyi ve farklı coğrafyalardan farklı medeniyet anlayışları arasında kendini ispatı da gerektirmektedir. Elbette Gülen’in dâvâsı kendini ispat dâvâsı değildir. Her vesileyle belirttiğimiz gibi o, samimi bir Müslüman olarak, insanlık adına sevgiye, ilâhî aşka ve derin bir manevî duyuş ve yaşama sahip olduğu için, her türlü iddiadan uzak sâde bir mü’mindir. Kendi toplumunda insanî, ahlâkî ve manevî değerlerle ilgili taşıdığı kaygıyı, tüm dünya toplumları adına da taşımaktadır. Yalnızca bu kaygı; maddîleşme, dünyevîleşme ve insaniyet sevgisi açısından kuraklaşmış çağ karşısında, insanî ve toplumsal süreçleri dönüştürmeyi içeren aktif bir kaygıdır. Böylesine ağır bir yükü omuzlayan diyalog hareketi bu yüzden kendini ispat etmelidir. Bu da ancak her diyalog girişiminin karşı taraf ve kültürlerce de paylaşılması neticesinde gerçekleşebilecek bir şeydir. Şimdilik bu diyalog, farklı dinî çevre ve otoriteler, birbirinden farklı fikrî ve felsefî temellere sahip entelektüel, düşünür ve bilim adamları ve farklı toplumlardaki kanaat önderi sayılabilecek kesimler arasında neredeyse tamamen sivil bir girişim olarak sürüp gitmektedir. Meydana getirdiği dalga hareketi giderek çevreye yayılmakta ve geniş bir etki alanı inşâ etmektedir. Şüphesiz bu girişim doğrudan siyasî bir zeminde gerçekleşmemektedir. Ama uzun vâdede toplumların   geleceklerini olumlu anlamda etkileyebilecek seviyeli ve ciddî bir diyalog girişimidir. Ve zaten sivil bir inisiyatif olduğu için bu denli ilgi ve karşılık görmektedir. Belki yakın bir gelecekte insana, insanın evrendeki geniş manevî ve rûhî kökenlerine, toplum yaşamının ve kainatın mayası ve özü olan ilâhî aşk ve sevgiye çağrı yapan bu ses, mutlaka daha geniş ve daha farklı kesimler üzerinde kapsamlı bir etki yapacaktır.

M. Fethullah Gülen, ortaya geniş vizyonlu bir örnek koymuştur. Belki bazı kesimler buna rağmen kendilerini ve düşüncelerini bu örnekte bulamıyorlar. Farklı ideolojik kaygılar, ortaya farklı fotoğraflar koyabilmektedir. Ama Gülen’in sunduğu vizyon genel insanî ve evrensel kaygılar penceresinden bakılınca, aslında tüm insanî ve toplumsal süreçleri kucaklayacak bir etkiye sahiptir. Çünkü o bütün ideolojik kaygıları bir tarafa bırakarak, hemen her ideolojinin de temel malzemesi olan insan üzerine bir model ortaya koymuştur. Bu modeldeki insan, Allah’ın yarattığı ve yeryüzüne mirasçı (vâris) kıldığı saf, ilâhî aşkı, insan sevgisini ve topyekün insanlık adına şahsî tüm istek ve arzularından vazgeçebilecek diğergâm bir insandır. Siz bu insanı, her türlü ilişkinin, toplumun, önderliğin veya liderliğin temeline yerleştirebilirsiniz. Her türlü toplum modelini ondan oluşturabilirsiniz. Bu insanın ruhî, fikrî ve sosyal tabiatı her yerde müsbet hareket etmektir. Gülen’in sesine ve düşüncelerine gönül vermiş insanlar, her yerde böyle hareket etmeyi ilke edinmişlerdir. Bunun için de dünyanın farklı coğrafyalarında, ideolojik, siyasî, dinî ve farklı sosyo‑kültürel ortamlarda, hemen herkes tarafından hüsn‑ü kabul görüyorlar.[7] Eğitim kurumları vasıtasıyla gidilen her yere, diyalog, hoşgörü ve uzlaşma hareketi de gitmiş oluyor.

Evet, M. Fethullah Gülen dindar bir kimliğe sahiptir. Ama onun dindarlığı bu farklı coğrafyalarda, farklı sosyo‑kültürel ortamlarda hiç kimse tarafından garip karşılanmamıştır. Çünkü o, açık bir model öngörmekteydi. İnsânî, toplumsal, ahlâki ve etik herkesin rahatlıkla paylaştığı ortak değerlere vurgu yapıyordu.[8]  O, çağdaş bir Mevlânâ’dır. Dünya toplumları pek çoğu itibariyle Mevlânâ’yı ve eserlerini tanıyor ve okuyordu. Onun ortaya koyduğu insanî ve sûfî çizgide, her toplumdan insan kendine ait bir şeyler bulmaktaydı. M. Fethullah Gülen bu anlamda yaşayan bir Mevlânâ oldu. Bundan dolayı, yeryüzü toplumları Mevlânâ ruhunu yaşatan bu diyalog ve hoşgörü hareketine giderek ilgi duymakta ve karşılık vermektedir.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve Abant Platformu
Gülen hareketinin hoşgörü ve diyalog kapsamında yaptığı çağrı, ilk önce ülke içindeki farklı dinî, etnik kültürel ve ideolojik adacıklara seslendi. Evet bu farklı kültürel unsurlar cebrî/siyasî bir ortamda kendi sınırları içinde zahirî bir uyum sergiliyordu. Yakın geçmişte ideolojik kamplaşmalar halinde çatışma miti olarak kötü bir deneyim yaşadılar. M. Fethullah Gülen’in diyalog çağrısı bu derin ve kaygılı sessizliği kırarak, hem karşılıklı saygı temelinde, hem de kendini ifade temelinde geniş bir hoşgörü ve diyalog hareketine vücut verdi. Bu çağrı kısa zamanda, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı adı altında hoşgörü ve diyalog hareketini göğüsleyecek bir müesseseye dönüştü. Daha sonra bu vakfın gözetiminde saygın bir ilim heyeti eşliğinde, “Abant Platformu” gibi, entelektüel bir tartışma zemini oluştu. Bu platformda ülkenin farklı kültürel, dinî, etnik ve ideolojik mekteplerinde yetişmiş yüzlerce saygın ilim, düşünce, siyaset, sanat ve bilim adamı bir araya gelerek uzlaşma ve karşılıklı saygıya dayalı ortak bir yaşama alanı oluşturmanın imkânlarını sorguladılar. Demokrasiden, düşünce ve inanç hürriyetine, siyasal ve kültürel çoğulculuktan, çağdaş ulus devlet modellerinin sorunlarına kadar bir dizi entelektüel konuyu tartışarak masaya yatırdılar. Önceleri yoğun birçok sesli kaygı hakimken, farklı düşünce, kanaat ve kaygılar giderek daha ortak bir gövdeye vurgu yapmaya başladılar. Gerçekten de platform, her kesimden insana hangi şartlar hüküm‑fermâ olursa olsun uzlaşılır bir zemine ulaşılabileceği ümidini verdi. Bu ilk önce bir yüzleşme deneyimi idi. Sonra da giderek hoşgörü, diyalog ve uzlaşı zeminini oluşturma arayışlarına dönüştü.

Abant Platformu, bu modeli daha geniş bir perspektifte, dinler, kültürler ve medeniyetler arası diyalog çerçevesinde de sorgulamaya başladı. Konu ve katılımcıları daha küresel bir ölçekte, dünyanın değişik ülke ve coğrafyalarından seçerek genişletti. Bu platformun küresel düzeyde genişlemesinin, uluslararası düşünce ve siyaset arenasında, ‘Medeniyetler çatışması ve Tarihin sonu’ gibi iki önemli tartışma konusu etrafında kopan fırtınalara denk gelmesi ilginçtir. Bu olay, Abant Platformunun başlattığı ‘medeniyetler arası diyalog ve hoşgörü’ girişiminin önemini daha da artırdı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Kozadan Kelebeğe adlı bir seride, bu süreci kitaplaştırdı.

Diyalog girişimleri M. Fethullah Gülen’in Papa’yla yaptığı tarihî görüşmesiyle bir anda dünya gündemine oturdu. Bu olay ne kadar sade, duyuru ve gürültüden uzak, nihayet iki farklı dinî kişiliğin bir araya gelmesinden ibaret olsa da, gerçekte iki farklı medeniyetin uzun tarihte ilk defa böylesi sıcak bir buluşmada bir araya gelmesinin ve yüzleşmesinin bir milâdı da sayılmaktadır. Şüphesiz Gülen, İslam dünyasının ya da Türkiye’nin resmi bir İslamî sözcüsü değildi. Böyle bir misyon da içermiyordu görüşme. Ancak yaptığı etki ve Katolik dünyasında oluşturduğu hava, tarihî bir buluşma olduğu hissini uyandırdı pek çok kesimde. Gülen’in sade bir Müslüman kimliğinden yola çıkarak, uluslararası bir ça2ıya dönüştürdüğü hoşgörü ve diyalog hareketi, onun yorumunda Türk‑İslam sûfizminin ne derece aktif bir insanî potansiyel içerdiğinin bir göstergesiydi. Gerçek şu ki, Gülen, o engin mütevâzî ve sûfî yaşamında, kendini tamamiyle nefyeden bir söyleme sahip olsa da, onun çağdaş İslamî kimliğe ve sûfî temellere getirdiği aktif yorumunun bu genişlemedeki katkısı azımsanamaz. Katolik çevrelerde bile onun derin manevî ve zâhid yaşamının tesirleri olmuştur. Pek çok Katolik papaz ve diğer dinî otoriteler, M. Fethullah Gülen’in hem dinî bilgeliği ve otoritesi, hem de sûfî tevâzu ve samimiyetinde kendilerini yeniledikleri itiraflarında bulunmuşlardır.

Diyalog, Hoşgörü ve Modernite
Diyalog ve hoşgörü hareketi bir modernite sorgulaması değildir. Bu tür tepkisel ve sorgulayıcı kaygılarla hareket etmiyor. Ancak modernitenin insanı gözle görülemeyecek kadar küçülttüğü, ruhunu‑kalbini kirlettiği bir gerçektir. Modernite insana salt bir egoizm aşıladı. Toplum karşısında onun bireysel, maddî ve şahsî güdülerini ayaklandırdı. Onu, kutsaldan, yeryüzü mirasçılığından, insanî ve etik her şeyden, aşktan, sevgiden ve fedâkârlıktan (diğergâmlıktan) bağımsızlaştırdı. Sonuçta yalnızca kendi egoist dünyasında ve şahsî menfaatlerin kuytusunda yaşayan küçük bir insan inşâ etti. Evet, yalnızca kendi egoist güdüleri için yaşayan insan küçüktür. Büyük dinlerin hemen hepsi bu insanı kurtarmak için gelmiştir. Ama modernite, insanın şahsiyetine ve kozmik bütünlüğüne en öldürücü darbeyi, onu şahsî güdülerinin esiri yapmakla vurmuştur. Gülen’in çağrısı tam da bu insaniyet bayrağının düştüğü yerde varlık bulmuştur.

“...Kendi âlemi itibariyle umum varlıkla irtibatlanamayan, kainatla olan alakaları duyamayan, ferdî ve cüz’î isteklerine bağlanıp âlemşümûl (evrensel) gerçeklere karşı kapalı kalan kimse, kendini bütün varlıktan koparır, egoizmin öldürücü esaretine girer...”[9]

Evet, kainatla alâkasını koparmış insan küçük insandır. Büyüklükten, aksiyon ve hareketten, insanı ve dünyayı değiştirmekten (değiştirecek idealler taşımaktan) yoksun insandır. Bu insan yeryüzünün mirasçısı, ihyâcısı ve önderi olamaz. Çünkü o, ruhî gerilimini, hareket ve aksiyon kabiliyetini yitirmiştir.

“Hep hareketsiz kalma, çevremizde olup bitenlere müdahale etmeme... suyun içine düşmüş bir buz parçası gibi, kendimize rağmen kendi kendimizi erimeye salmak..”[10] demektir. Bu insanın yok olması, küçülmesi, eşya ve varlık karşısında gözle görülemeyecek kadar muattal kalması demektir. Halbuki, “.. var olmak için insan özünün mutlaka gerilimde olması şarttır..”[11]

Egoist insan, toplumu ve genel insanlık adına hareketsiz ve aksiyonsuz insandır. Onun şahsî ağırlıkları fazladır. Bu insan, insanın kainatla samimi ve gelişken ilişkisini kuramaz. Toplum ve insanlık adına fedâkârlıklarda bulunamaz. O, kendini suya bırakmış, erimeye salmış bir buz parçasıdır...

Gülen, düşünceyi “bir iç aksiyon” olarak tanımlamaktadır. Buna göre ideal insan, hem düşünce olarak, hem de tavır olarak aktif olmalıdır. Oysa modernite daha pasif bir insan üretmiştir. Şahsî ağırlıkları ile hareket kabiliyeti zayıf ve hantal, bencil bir insan inşâ etmiştir. Bu insandan siz, din, kültür ve medeniyetler arası diyalog, hoşgörü ve uzlaşı gibi büyük ve ağır bir yükü taşıyabilecek bir istidât bekleyemezsiniz. Bu yükü omuzlayacak insanlar, fedâkâr, diğergâm ve samimi olmalıdır. Mevlânâ gibi,  Yunus gibi, H. Bektaş‑ı Veli gibi yufka ve mangal yürekli insanlar olmalıdır. Vurmaya, kırmaya, yıkmaya gelen insanlar dahi onda dirilmeli, kendi insanî temellerini bulabilmelidir. Bu yüzden Gülen’in, diyalog ve hoşgörünün temeline yerleştirdiği insan, hem düşünce olarak, hem de tavır olarak daima müsbet hareket etmelidir. Güdülerle, tepkilerle, iç ve dış reflekslerle hareket etmemelidir. Yıkıcı değil, yapıcı olmalıdır.

Diğer taraftan böyle bir insan, çilekeş olmalıdır. Yalnızca basit dindarlıkla, kendi kuytusunda sâde varolmakla ve kendini toplumsal akışa bırakmakla üstesinden gelinebilecek bir şey değildir bu. Aksiyon ve disiplin, yaşamak ve yaşatmak ién şarttır. Gülen’e göre böylesi bir çile, ancak ilâhî aşka sahip olanların göğüsleyebileceği bir şeydir. E. Özdalga’nın da dediği gibi, Gülen’in modeli, çileci bir modeldir. Önü ve arkası sonsuza kadar açık bir modeldir. Ne manevî aşkınlığın, ne maddî fedâkârlığın, ne de diğergâmlığın bir sınırı vardır. Hepsi sonsuza açılır. Toplum adına, insanlık adına, ilâhî aşk adına ne yapsanız azdır. Bu bir adanmışlık destanıdır. Yeryüzüne mîrasçı olabilme mes’uliyetinin yüklediği bir mes’uliyet anlayışıdır.

Sosyal bilimci bir analiz, hem diyalog ve hoşgörü hareketini, hem de Gülen’in teşvikiyle farklı coğrafyalarda açılan eğitim kurumlarını, moderniteyi sorgulayan bir girişim olarak yorumlayabilir. Kısmen doğruluk içerse de böyle bir analiz, Gülen’in teşvik ettiği eğitim ve diyalog hareketi hakkında dar ufuklu bir yorum ortaya koyar. Evet, modernite özellikle iki alanda büyük tahripler yaptı. Biri insan, diğeri de eğitim. Zaten Batı’da da modernite bu açılardan sorgulanıyor. Diğer taraftan modernitenin getirdiği belki en kapsamlı olgu küreselleşmedir. O da iki açıdan insanlık adına ciddî tehdit oluşturuyor; ilk olarak maddeciliği, egoizmi, aşırı bireyciliği ve çıkar güdülerini yaygınlaştırıyor. İkinci olarak da her açıdan kapsamlı imha araçları ve silahlarını kullanmayı kolaylaştırıyor. Bu da son on yıldır ciddî olarak tartışılan medeniyetler çatışması ve teorilerini cesaretlendiriyor. Bu gelişmeler her yerde sorgulanıp, tartışılıyor şüphesiz. Ancak müsbet anlamda ve geniş kapsamlı bir hareket olarak eyleme dönüştürülemiyor. İşte M. Fethullah Gülen belki de bu genişlikte ilk defa bir diyalog hareketi başlatmıştır. Ve ısrarla suların ısınmakta olduğuna, iyi ve karşılıklı saygı temelinde aciliyetle ilişkiler geliştirilmezse, insanlığı büyük bir yıkım beklediğine dikkat çekmektedir. Bir kısım çevreler kasıtlı veya değil, medeniyetler arası küresel bir çatışmayı sürekli dillerine dolamaktadırlar. Huntington kitabını yazınca büyük bir tartışma başlattı. Dünyanın değişik coğrafyalarına mensup binlerce düşünür, entelektüel ve sosyal bilimci tarafından şiddetle eleştirildi. Bazılarınca çatışma yandaşlarına ve yıkıcı güce sahip olanlara çanak tutmakla suçlandı. Öyle ya da böyle medeniyetler arası çatışma miti, son onlu yıllara damgasını vuran en kapsamlı ve köklü küresel bir tartışma idi. Yankıları ve uluslararası siyasal ilişkilerdeki etkileri hâlâ sürüyor. Böyle kapıda acil bir tehdit bağlamında okunduğunda, şüphesiz Gülen’in başlattığı dinler ve medeniyetler arası diyalogun önemi daha da büyümektedir. Ama uzun vâdede diyalogun etkileri daha geniş bir kitlesel dalgalanmaya neden olacaktır. Elbette diyalog hareketi ve dinamikleri tartışmasız ortodoksi ilkeler sunmuyor. Bunlar farklı kesimlerce ve farklı bilgisel, kültürel ve ideolojik temellere sahip bilim ve düşünce adamları tarafından tartışılacaktır. Zaten her toplantı belli hakikatleri tartışan hararetli bir ilişki temeli sunmaktadır. Ama sonuçta herkes, diyalog ve hoşgörünün ortak duygular temelinde, gelecekte yaşanabilir bir toplum ve insan modeli üzerinde yoğunlaşmaya çalışıyor. Sosyal bilimci bir tavır, ister olayı bir modernite sorgulaması olarak, isterse geniş, esnek ve yumuşak dokulu sosyal bir proje olarak alsın, sonuçta bu, insanlık adına olumlu bir girişimdir.

Diğer taraftan belki bundan daha önemli bir husus, M. Fethullah Gülen’in yalnızca düşünsel tartışmaların yapıldığı elit bir platformu teşvik ediyor olması değil, aynı zamanda yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce eğitim müessesesiyle de bizzat bu projeyi sosyal hayatın içinde tatbik ediyor oluşudur. Buralarda da hem diyalog ve hoşgörünün sosyal temellerini atıyor, hem de çağdaş medeniyetin en köklü problemi olan model insan eksikliğine cevap vermeye gayret ediyor. Gülen bu okullarda geleceğin yükünü taşıyacak olgunluğa sahip insan modelini üretmeye çalışıyor. Yani olay yalnızca bir modernite ya da post‑modernite sorgulaması modeli değildir. Sorgulama ameliyesi, farklı fikir kulüplerine ve farklı metodolojik temellere sahip düşünür ve aydınlarca yürütülen elit bir hamledir. Onlar bir değişim ve dönüşüm problemini hareretle dile getiriyorlar. Modernitenin yıkıcı unsurlarını ve insanlığı tehdit eden temellerini hassasiyetle sorguluyorlar. Ancak elbette bu sorgulama insanlığın geleceğine ilişkin kaygılar açısından yeterli değildir. Gülen’in yaptığı gibi sosyal ve eğitim merkezli bir projeye de dönüşebilmelidir ki, yaşama şansı bulsun. Unutmayalım ki yalnızca tartışma kaygıları bizi gelecek ve tarih karşısında sorumluluktan kurtarmayacaktır.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kozadan Kelebeğe 3, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay. s. 55.
[2] a.g.e. s. 87.
[3] Pietizm: Kişisel ahlâk ve duyguyu dindarlığın temel öğesi sayan söylemdir. Pietizm’in çıkış noktası, ilahî takdir öğretisidir. Bkz.: Max Weber, Protestan Ahlâk ve Kapitalizmin Ruhu, Çev. Zeynep Aruoba, Hil yayınları, İstanbul 1985, s. 103.
[4] Bkz.: Eyüp Can, Ufuk Turu, s. 35; Hulusi Turgut, Nur Hareketi, Sabah Gazetesi, 15.Ocak.1997; Fasıldan Fasıla, 2/53; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 115; Prizma, 3/72-73; www.herkul.org, Kırık Testi, “Meçhul Kahramanlar”, 18.Nisan.2005.
[5] Bkz.: M. Fethullah Gülen, Buhranlar Anaforunda İnsan, s. 87, 137; Yitirilmiş Cennete Doğru, s. 22; Günler Baharı Soluklarken, s. 81; Yeşeren Düşünceler, s. 103; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 76, 113, 119, 143; Işığın Göründüğü Ufuk, s. 6, 55, 100; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 38, 116; Kendi Dünyamıza Doğru, s. 27, 70, 112.
[6] M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 52-55.
[7] Bkz.: M. Fethullah Gülen, Işığın Göründüğü Ufuk, s. 75, 213; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 114, 119.
[8] Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 117; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 122; Yeşeren Düşünceler, s. 156; Kendi Dünyamıza Doğru, s. 50; İslam Dünyası, Sızıntı, Mart-2004.
[9] M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 62.
[10] Aynı yer.
[11] Aynı yer.


Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Enes Ergene) YAZI DİZİLERİ Sun, 13 Nov 2011 13:57:03 +0200
Küreselleşmenin Eşiğinde İslâm-Hıristiyan Diyaloğu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/83-kuresellesmenin-esiginde-islam-hiristiyan-diyalogu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/83-kuresellesmenin-esiginde-islam-hiristiyan-diyalogu Küreselleşmenin Eşiğinde İslâm-Hıristiyan Diyaloğu

İslâmiyet, kişilerin hak ve hürriyetleri ile topluluğun dirlik ve düzenini dengeye oturtan ve koruyan bir düzendir.

İslâm kelimesinin kökü "silm"dir. Silm çobanların azıklarını hayvanların yemesinden korumaları için koydukları yüksek kayadır ve insanlar oraya merdivenlerle çıkabilirler. Süllem de bu kayalığa çıkmak için ağaçları bağlayarak yaptıkları merdivendir.


Sonraları selamette olmak anlamında bu kelime selamlaşmak için kullanılmaya başlandı. İki bedevi karşı karşıya gelir de birbirleri ile selâmlaşırlarsa, artık aralarında kan da olsa birbirlerine dokunmazlar.

Kur'ân herkese selâm verilmesini ve verilen selâmın alınmasını emrederek tüm insanları genel barış içine sokmuştur. Eskiden savaş asıl barış istisna idi. İslâmiyet barışı asıl, savaşı istisna haline getirdi. Yani eskiden insanlar sebep varsa barışır, yoksa savaşırlardı. İslâmiyet'te ise, sebep varsa savaşılır, yoksa barış içinde yaşanılır.

Bilindiği gibi canlılar arasında iki temel kanun vardır: Bunlardan biri “çatışma kanunu”dur. Buna göre canlılar devamlı olarak birbirleri ile çatışma halindedir. Kim zayıf ise o yenilir. Yenen ise yenilenin bedeninden beslenir, semirir ve yaşar. Burada denge çıkar çatışması üzerine kurulmuştur. Buna "kuvvet düzeni" denir.

Diğer taraftan bir çok canlı arasında dayanışma vardır. Mesela, insanın hücreleri ayrı ayrı canlı oldukları halde birbirleriyle çekişmezler, tam tersine birbirlerine dayanarak hayatlarını sürdürürler. Buna "hak düzeni" diyoruz. Yani çatışmadan herkes kendi hakkını alır. Ortaklaşa yaşama ise gelişmeye ve korunmaya sebep olur. Bunlar arasında "çıkar paralelliği" ilkesi geçerlidir.

İslâmiyet tüm insanların dayanışma içine girmelerini, çıkar çatışması içinde olmamalarını; ancak bu düzeni kabul etmeyip çatışma içinde olanlara karşı da kuvvetli olunmasını ve misli ile mukabele edilmesini ister.

İslâmiyet kişilerin hak ve hürriyetleri ile topluluğun dirlik ve düzeni arasındaki dengenin sağlanabilmesi için dört mekanizma getirmiştir: Bunlar içtihat, akit, hakemlik ve emirlik müesseseleridir.

Diğer canlılar ya kendilerini tamamen topluluklarına adamışlardır. -Topluluk da onların tüm ihtiyaçlarını karşılamak durumundadır. Arılarda durum böyledir. Marks insanlar için bu tür bir düzen önermiştir.- Ya da her canlı tek başına kendi hayatını kendi insiyakları ile düzenler ve kendi yaşamının çaresine kendisi bakar. Adam Smith de insanlara bu hayatı önermiştir.

İslâmiyet ise bu iki hayatın uygun bir sentezi olan bir düzeni önermektedir. Yani bir taraftan ayrı ve hür yaşayan hayvanlarda olduğu gibi kişinin hak ve hürriyetlerini korumakta, diğer taraftan topluca yaşayan hayvanlar gibi topluluğun dirlik ve düzenini sağlamaktadır. Bu şekilde yaşayan başka canlı da yoktur.

Bunu sağlayabilmek için İslâmiyet içtihat müessesesi, serbest sözleşme müessesesi, hakemlik müessesesi ve başkanlık müessesesi olmak üzere dört temel müessese getirmiştir. Hayvanlarda içtihat, sözleşme ve hakemlik yoktur. Hayvan topluluklarında gerçi bir başkan vardır. Ancak onların başkanı ile insanların başkanları arasında fark vardır. İnsan başkanını değiştirebilmektedir. Başkanın kararlarından zarara uğrarsa, hakemlere giderek zararlarını telafi etmektedir.

İnsana "sen hürsün" demekle insan hür olmaz, tam tersine onu fiilen hür kılmakla hür olur. Bunun için de ona hürriyetini yaşama imkanı verilmelidir. Bunu da topluluk sağlar. Yani İslâmiyet'te topluluk kişinin hürriyetini kısmak için değil, hürriyetini yaşayabilecek imkanları sağlamak için vardır. Bundan dolayıdır ki devlet "hâkim" değil "hâdim"dir.

İçtihat düzeninde kişiler kendi çalışma ve yaşamaları ile ilgili kuralları kendileri koyarak hak ve hürriyetlerini korumuş olurlar. Bu kurallara topluluk karışmaz. Ancak kendilerinin koydukları bu kurallara sonra yine kendileri uymak zorundadırlar. Böylece topluluğun düzeni korunmuş olur. İnsanlar kimin ne zaman ne iş yapacağını ve nasıl davranacağını bilirler. Ona göre onun zararlarından korunur, yararlı yönlerinden de yararlanırlar. Allah sünnetullah denilen tabiat kanunlarını da bunun için var etmiştir.

Biz çevremizden ancak bu sayede yararlanabilir ve zararlarından korunabiliriz. Yoksa ateş bazen yaksa bazen ısıtsa, o zaman biz ne ısınabilir ne de yanmaktan kendimizi koruyabiliriz.

Aynı şekilde kişilerin de karakteri olmazsa, belli kurallarla hareket etmezlerse, biz onlardan yararlanamaz ve kötülüklerinden korunamayız. Batılılar bu sisteme halkın kendi kendisini yönetmesi anlamında "demokrasi" diyorlar.

İslâmiyet'in getirdiği içtihatlarda kitap, sünnet, icma ve kıyas olmak üzere "dört delil" vardır. Ancak bunlara uyup uymama, samimi olup olmama sorumluluğu kişinin kendisine ait olup hesabını Allah'a verecektir. Kişi, "ben böyle içtihat ediyorum" dediğinde topluluk ona karışmamakta ve ondan delil istememektedir. Bu husus insanın tüm hayatı için çok önemli bir husustur.

Kurallı hareketler sayesinde daha iyi bir düzen oluşur. Mesela, haftada bir sistemli olarak yıkanan kimsenin bedeni, yıkanma zamanı gelince kaşınmaya başlar. Belli saatte yemeğe alışmış kimse, o saatler gelince acıkır. Sigara içerek kendilerini zehirleyenler için de vücut bu tür bir düzenleme içine girer. Demek ki kötü davranışlar bile kurallı olmalıdır ki vücut ona karşı tedbirlerini alabilsin. Kurallı hareket etme yalnız topluluk içinde barışçı hareket etmek için gerekmiyor. İnsanı oluşturan tüm vücudun hücreleri de kurallı hareket etmektedirler.

Birbirlerine benzeyen ama aralarında işbölümü ve dayanışma olmayan halden, birbirine benzemeyen ama birbirlerine daha muhtaç ve işbirliği ile dayanışma haline geçmeye "evrim" denmektedir. İnsan nesli oluştuktan sonra sosyal evrim başlamıştır. Bu sosyal evrim kişilerin birbirinden kopuk ayrı ayrı yaşamaları yerine, birbirleri ile dayanışma ve yardımlaşma içinde birlikte yaşamaya doğru gitmedir. Bunu sağlayan tek araç ise "serbest sözleşme"dir. Serbest sözleşme kuralı da insanlara mahsus bir kuraldır. Serbest sözleşmelerle her gün değişik birliktelik ve ortaklıklar kurulur. Bu denemelerin sonunda başarıya ulaşanlar diğerlerine örnek olur ve daha çok kimse tarafından uygulanır. Zamanla eskiyerek ihtiyaçlara cevap veremez hale gelince onun yerine yeni denemeler yeni birliktelikler gelişir. İnsanlardan başka sosyal evrim yapan başka canlı türü olmadığı için onlarda serbest sözleşme de yoktur. Serbest sözleşme kuralı İslâmiyet'te içtihat müessesesi ile beraber getirilmiştir.

İnsanlar ayrı ayrı yaşarken ihtiyaçları da ayrı ayrı ve farklı idi. Oysa birlikte yaşamaya başladıklarında ihtiyaçları da çoğalmaya başlamıştır. Yeni yeni sağlık ve çevre kirliliği gibi problemler ortaya çıkmış ve tüm insanlığı tehdit eder hale gelmiştir. Bu ve benzeri ortak problemlere ancak ortaklaşa yardımlaşma ve dayanışma içinde çözüm bulabiliriz. Bu çözümler de içtihatla aranacak ve sözleşmelerle uygulama alanını bulacaktır. Bu sebeple çevreyi kirletmeme istikametinde yasaklar koymak bir şey ifade etmez. Bu yolla sonuca varmak mümkün değildir. Serbest sözleşmeler sayesinde dayanışma ve yardımlaşma vakıfları kurulacak ve bu sayede en uygun çözümler bulunacaktır.

İslâmiyet sözleşmeler için de bazı kurallar koymuştur. Bir toplulukta icma ile sabit olan kurallara aykırı sözleşmeleri topluluk korumaz. Bunun dışındaki serbest sözleşmeler topluluk tarafından dayanışma içinde korunur. Dayanışma, bir toplulukta birine yapılan her hangi bir haksızlığın hepsine yapılmış kabul edilerek birlikte mağduriyetin giderilmesidir. Bu mağduriyet, ortaklaşa yapılan tazminatla ve birlikte karşı koymakla giderilir. Böylece sözleşmeler hükmeden olur. Topluluğu kişiler değil sözleşmeler yönetir.

Sözleşme yapılırken taraflar tamamen serbesttirler. Sözleşme yapıldıktan sonra artık söz sözleşmenindir. Sözleşme ne derse, tarafların ona uyma zorunluluğu vardır. Ancak sözleşmenin delalet ettiği mânâ da kesin değildir. O da içtihada bağlıdır. Uygularken her uygulayıcı sözleşmeleri kendine göre yorumlayıp uygular. Burada da içtihat kuralı geçerlidir. Kimse kimsenin amiri değildir ve kimse başka birinin anlayışına uymak zorunda değildir. Yalnız bu yorum ve anlayıştan mağdur olanlar olmaktadır. Ayrıca insanın sözleşme dışında da hakları ve görevleri vardır ve bunlar sözleşmeden doğan hakların yanında var olan tabii haklardır. Yakınlıktan doğan haklar, komşuluktan doğan haklar, emekten doğan haklar vardır. Bunların da sınırı belirlenmelidir. Çıkacak her türlü nizalarda taraflar birer hakem seçerler. Bunların verdikleri kararlara taraflar uyarlar. Hakemleri taraflar seçtikleri için kişinin hak ve hürriyetleri korunmuş olmaktadır. Hakem kararlarına uyma zorunlu olduğu için de topluluğun dirlik ve düzeni korunmaktadır. Batılılar buna yargı üstünlüğü diyorlar. Onlar da esasta yargının bağımsız ve tarafsız olması gerektiği kanaatindedirler. Ancak bunun mekanizmasını hakimlerin vicdanlarına bırakmaktadırlar. İslâmiyet ise bunu hakemler sistemi ile çözmüştür.

Nihayet, gerek kişilerin hak ve hürriyetlerini korumak, gerekse topluluğun dirlik ve düzenini sağlamak için de birtakım ortak işlerin yapılması gerekmektedir. Bu işlerin başında, hakem kararlarına uymayanları hakem kararlarına uymağa zorlama gelmektedir. Bunun için halk ocakta (aşirette), bucakta (kabilede) birer başkan seçerler. Bu aşiret ve bucakta kalanlar buranın icması ile sabit olan ortak sözleşmelere uymak zorundadırlar. Burada kalanlar, kaldıkları müddetçe başkanın verdiği kararlara uyarlar. Başkan gelecekle ilgili uygulama kararlarını alır. Hakemler geçmişle ilgili mağduriyetleri gideren kararları alırlar. Kişiler aşiret ve kabilelerini kendileri seçerler. Yani hiçbir mağduriyete uğramadan ocak veya bucaklarını her zaman değiştirirler. Ama orada oturduklarında oranın dirlik ve düzenine uyarlar ve başkanlarının verdiği kararları dinlerler. Gerek hakemlerin gerekse başkanların kararlarını adil bulmayanlar o yerden göç ederler. Demokrasi böylece oluşur. Bu başkanlık kurallarında yeni sitelerin oluşması, halkın kendi istedikleri siteleri kurması veya kişinin istediği sitelere taşınması hakkı bulunmaktadır. Böylece demokrasi beş yılda yapılan seçimle değil, istendiği zaman yer değiştirmekle sağlanacaktır.

İman, sorumluluk duygusudur. Kişinin kendisini yaptıklarından sorumlu hissetmesi ve tüm davranışları ile hesap gününe hazırlanmasıdır. Bu sorumluluk duygusu kendisini var eden Allah'a karşıdır. O'na yani Allah'a er geç hesap verecektir. Ancak Allah kendi haklarını topluluğa bırakmıştır. Kişiler topluluğa karşı yükümlü ve sorumlu olurlar. Bu Allah'a karşı yükümlü ve sorumlu olmak demektir. Bununla beraber herkes Allah'a karşı sorumlu olup kişilere karşı sorumlu değildir. Bunun başka mânâsı, herkes topluluğa karşı sorumlu olup, başkan da olsa kişilere karşı sorumlu değildir.

İslâm, diğer insanlarla barış içinde yaşamaktır. Çıkacak ihtilafları hakemler yoluyla çözmektir. "Çıkar çatışması" yerine "çıkar paralelliği" içine girmektir. Kişilerin birbirine karışmamasıdır. İnsanlar ayrı ayrı yaşayacak şekilde yaratılmış olsalardı bu yeterli olurdu. Oysa insanlar kişiliklerini koruyarak topluluk içinde yaşayacak şekilde yaratılmışlardır. Kişi topluluk içinde doğar ve topluluk içinde yaşar. Anne babası olmasa, kişinin varlığı da söz konusu olmaz. Bitkilerde, bir çok hayvanlarda ve insanlarda çiftleşme vardır. Yavru kendisi yumurtadan çıkar ve kendisi büyür. Ancak kuşlarda ve memelilerde yavrularına bakma ve büyütme mekanizması çalışmaktadır. İnsanlar için bu tamamen farklıdır. Bir defa anne ve baba on beş - yirmi yıl çocuklarına birlikte bakar ve büyütürler. Erginlik çağlarında ve hastalık gibi durumlarda birbirlerine yardım ederler. Yaşlanınca da çocukları tarafından bakılırlar. Tüm hayatları boyunca yakınları ile yardımlaşma ve dayanışma içindedirler.

Toplu bir durumda yaşamak zorunda olan insanlar için bir çok hallerde birbirleri ile yardımlaşma zorunluluğu vardır. Ayrıca korunmak için de bir arada yaşama ihtiyacı vardır. Dayanışma, birine gelecek olan bir sıkıntıyı yardımlaşarak tümünün def etmesidir. Biri hasta olursa onun kalan işlerini diğer ortaklar yaparlar. Böylece hasta olan sigortalanmış olur. Primli sigorta yerine dayanışma sigortası. Bu hastalıkta böyle olduğu gibi savaş gibi afetlerin karşılanması da bu ilkeye dayanır. Bugün seni öldüren yarın beni de öldürür. O halde bugün ben bu mağdura yardım etmeliyim ki yarın da başkası bana yardım etsin. Bu dayanışma mantığı topluluğu ayakta tutacaktır.

Toplulukta dirlik ve düzen olması için topluluk içinde kişilerin adil davranması gerekmektedir. Adalette herkese ehliyetine göre görev, göreve göre yetki, yetkiye göre sorumluluk ve sorumluluğa göre de hak verilir. Görülüyor ki burada hak emeğe göre değil, sorumluluğa göre doğmaktadır. Kamu hizmetleri emeğe değil sorumluluğa dayanır.

İslâm, barış içinde bulunmadır. İman ise dayanışma içinde olmaktır. Tasavvufta iman, kişinin Allah'a teslim olarak hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanıp olayların sonuçlarından dolayı fazla üzülmemek ve olayların sonuçlarından dolayı fazla sevinmemektir. Tüm sevinci ve üzüntüyü, Allah rızasını kazanıp kazanamamış olmada bulmaktır. Sıkıntıları sabır imtihanını vermiş olarak değerlendirip sevinçle karşılamaktır. Bu imanın sağlık üzerinde ne kadar etkili olduğu iyi değerlendirilmemektedir. Aşırı duygular insanı bedenen ve ruhen yıpratmaktadır. İnsan sağlığı mutedil hallere göre düzenlenmiştir. Kelamda ise Allah ve ahiret inancı, müsbet ilmin verileri içinde ele alınması ve hakka iman edilmesi şeklinde anlaşılır. Yani kelama göre müsbet ilmin verilerini benimseme ve onun tarafı olma haktır. Doğru, yararlı, adil ve iyi olanı benimseyip onun için ölümü bile göze alma imandır. İyilik için de kriterler konmuştur. Varlık yokluktan iyidir. Sadelik karışıklıktan iyidir. Denge bozukluktan iyidir.

Siyasette iman tamamen vatandaşlık hukuku ile ilgilidir. Bir topluluğa girmek, o topluluğa güvenmek yani ona iman etmekle olur. İslâmiyet'in kabul ettiği vatandaşlık ise tamamen beyana dayanmaktadır. Kim ben neyim derse o olur. "Türküm" derse Türk, "Ermeniyim" derse Ermeni olur. "Ben Müslümanım" diyen Müslüman olur, "Budistim" diyen Budist olur. İnsan olarak herkesin kişiliği vardır. Hukuku korunur. Muhatap alınır ve davalı ve davacı olur. Sosyal grupların içinde haklardan yararlanması için kendi beyanı yeterlidir. Davranışları aksini gösteriyorsa bunu yargı belirler. Geçici olarak da başkanlar belirlerler. Asıl olan kendi beyanıdır. Aksini iddia eden ispatlamak zorundadır. Sağlık bakımından kişi hangi topluluğa katılırsa oradaki sağlık haklarından yararlanır ve yükümlülüğü yüklenmiş olur.

Yeryüzünü imar karşılığında yeryüzü insanlığın mülkü olmuştur. İmar demek, daha çok sayıdaki insanın daha uzun ömür içinde yaşama imkanının sağlanması demektir. İmar sayesinde insanlar toprağa yerleşmişler ve medeni olmuşlardır. Medeniyet beşeri olup ilim, din, ekonomi ve yönetim müesseselerinden oluşur. Bugün yeryüzünde altı milyar insan yaşıyor. Bu ancak insanlığın tarih boyunca yaptığı imar sayesinde mümkün olmaktadır.

Yeryüzü yüze yakın ülkeye ayrılmıştır. Her ülkede aynı kültüre sahip insanlar bir arada yaşarlar. Dayanışma içinde ülkelerini dış düşmanlardan ve başka kavimlerin saldırılarından korurlar. Canlılar arasında bir taraftan dayanışma, diğer taraftan çatışma vardır. Hayat dengesi böyle kurulur. Diğer canlılarda ayrı türler arasında çatışma, aynı tür içinde dayanışma vardır. Varlık dengesi böyle korunur. Bundan dolayı aynı tür varlıklar arasında daha çok dayanışma vardır. Oysa insan türü çok güçlü olduğu için onu dengede tutan başka canlı yoktur. İnsanlar uluslara ayrılmıştır. Uluslar arasında çatışma vardır. Ulus içinde ise dayanışma vardır. Bununla beraber eğer uluslar hukuk düzenine uyarlarsa, yargı üstünlüğünü kabul ederlerse, yeryüzü ve kainat geniştir. Aralarında çatışmaya gerek kalmadan da yaşayabilirler. Çünkü yeryüzü ve kainat geniştir. Oraları doldurmaya neslin ömrü yetmez. İşte uluslar dış savunmayı sağladıkları için ülkeler onlara temlik edilmiştir.

***

Küreselleşme, bu gün temel tartışma konularından birini teşkil etmekte ve yeni 'bin yıl'ın arifesinde bugünü ve geleceği açıklama iddiasına sahip tartışmalarda küresellik, küreselcilik ve küreselleşme kavramları birbirine karıştırılmaktadır.1 Halbuki konunun öncelikle kelimeler dünyasında doğru bir zemine oturtulması gerekmektedir.2

Küreselleşme, son yıllarda içinde yaşadığımız devri ifade etmek için bolca kullanılan post, turbo, ultra, ileri, geç, gelişmiş, ötesi gibi kavramlardan3 farklı olarak mevcut toplumsal tanımlamalara atıfta bulunmayan yeni bir kavramdır. Aslını söylemek gerekirse üzerinde herkesin mutabık olduğu bir tarifi de yoktur. Bu durum, kavramın hem mevcut durumu hem de belli bir süreci ifade etme iddiasında olmasından kaynaklanmaktadır.

Küreselleşmenin değil ama Küreselleşme "kavramı"nın tarihi 20 Haziran 1969'dan başlatılabilir.4 Bilindiği gibi o tarihte Neil Armstrong yeryüzüne, bir bütün (globus) olarak bakmıştı. Yetmişli yıllarda başlayan nükleer silâhlarla ilgili tartışmalar ve Çernobil gibi olaylar dünyanın tehdit ve tehlikeler bakımından küreselleştiğine dair sinyaller verirken enformasyon devrimi ve televizyonun yaygınlaşmasıyla dünya küçülerek tek bir mekân hâline gelmiştir. Bunu teknolojide (özellikle bilgisayar) ve haberleşmedeki (özellikle de telefon ve internet) gelişmeler izledi. Bunların pazar, piyasa ve finans çevrelerinde ve insanların yaşantısı üzerindeki etkileri ise sürecin son halkalarını oluşturmuştur.

Küreselleşmeden genellikle ekonomik faaliyetlerin dünya çapında birbirine bağlanması, bağlantılı hâle gelmesi anlaşılmaktadır. Bu bağlamda düşünülürse küreselleşmenin sermaye, yönetim, istihdam, bilgi, doğal kaynaklar ve organizasyonun ulusallıktan çıktığı ve tam anlamıyla birbirine bağımlı hale geldiği5 bir ekonomik ve siyasal yapılanma olduğu anlaşılmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında küreselleşme kavramı kredi araçlarının temini, dağıtımı ve kullanımının merkezileşmesi ve buna bağlı olarak finansmanın üretim üzerindeki hakimiyetinin artması; Bilgi yapısının ve uzmanlık sistemlerinin öneminin artması; Global oligopollerin öneminin gittikçe artması; Transnasyonel bir işadamı sınıfının ortaya çıkması ve Millî devlet gücünün küreselleşmesi ve transnasyonal bir ekonomik diplomasinin ortaya çıkması gibi beş süreçle ifade edilebilir.6

Bu nedenle küreselleşmeyi, "dünya insanlarının tek bir dünya toplumunda bütünleştirilme süreçleriyle ilgili" görenler yanında "Tüm dünyanın tek bir mekân olarak kristalleşmesi, global insan şartlarının açığa çıkışı ve dünya bilinçliliği" ile izaha çalışanlar da vardır.7

Sosyolojik anlamda ise küreselleşme mahallî kültürlerin ve geleneksel sosyal bağların çözüldüğü, millî devletlerin belirleyiciliğinin azaldığı, gruplar ve kişiler arasındaki her türlü ilişkinin kolaylaşıp yaygınlaştığı, üretimin ve bölüşümün yeni bir dönüşüm içine girdiği, gerek toplumlar arasında gerekse aynı toplum içindeki sürtüşmelerin yayılma tehlikesinin her zamankinden daha çok olduğu, sınırların ve geleneksel aktörlerin öneminin azaldığı, farklı bir bireyselciliğin geçerli olduğu, geleneksel sosyal kurumların fonksiyonlarını yitirdiği, dayanışmanın azaldığı, değerler sistemi henüz ortaya konulamamış bir süreç olarak tanımlanabilir.8

Varlığını kabullendiğimiz bir olgu olan küreselleşmenin ayırt edici özellikleri olarak ticaretin, yabancı yatırımların ve uluslararası şirketlerin etkinliklerinin artması, ulaşım ve iletişimin baş döndürücü gelişimi, insanlar, mallar, hizmetler ve sermayenin önündeki sınırların ortadan kalkması, teknolojinin dünyanın her yerinde üretime ve pazarlamaya imkân vermesi, Batı kültürünün dünyaya hakim olması, aynılaşma ve tektipleşmenin yaşanması gibi hususlar gösterilebilir.

Küreselleşme, dünyayı global bir köy hâline getirmekte; bu "köy"de tüketim kalıpları, kurumlar ve gruplar birbirine benzeşmektedir. Bu anlamda küreselleşme büyük bir aynılaştırıcı/aynileştirici olarak görülmektedir.9 Bir başka ifadeyle, farklı hayat tarzları zorlaşmaktadır. Yemekten giyime, eğlenceden dinlenmeye kadar bir çok alanda "tektipleşme" süreci yaşanmaktadır.

Küreselleşmeyle birlikte çok kültürlü toplumlar ortaya çıkmakta, sosyal hayata müsamaha ve anlayış egemen olmakta ancak etnik ve kültürel çatışmalar ile birlikte şiddet artmaktadır. Radikalleşen modernliğin toplumu çözülmeye doğru götürmesi karşısında10 bunların yaşanılan sürecin istisnasını teşkil ettiği, müsebbibinin de başta İslâm olmak üzere fundamentalizm olduğu söylenmektedir.

Mümkün olan bütün formlarıyla yeni bir cemaat yapılanması arayışı (lokalizm-integrizm), yeni bir dindarlık ve fundamentalizm de yaşadığımız devrin özellikleri arasındadır. Batıda kurumlara olan itimadın kaybolmasıyla birlikte kiliseden ayrı bir Hıristiyanlık,11 Scientology),12 Moon gibi "modern" tarikatlar, İslâm dünyasında siyasî yanı ağır basan bir din anlayışı veya kendine özgü bir "particilik" ilk akla gelen modern cemaat örnekleridir.

Küreselleşme, aşırı bir ferdiyetçiliği öngörmektedir. Ferdin dayanışma içinde bulunduğu aile, köy, grup gibi kurumların parçalanması, ahlakî referansların geçersiz hâle gelmesiyle ferd kimseden yardım ve dayanışma bekleyemez hâle gelmektedir. Bu ortam içinde modern sosyal hayat, yabancılaşma, güvensizlik, yüzyüze olmayan ilişkiler gibi özellikleriyle mekân ve zaman kombinasyonlarının yeniden düzenlenmesine yol açmaktadır.13 Sosyal ilişkilerin geleneksel çerçevesinden ayrılması ise, bireysel düzeyde güvensizlik ve korkunun ortaya çıkması bakımından büyük bir tehlike anlamına gelmektedir.14

Gelişen ulaşım ve iletişim imkânları ile artan mobilizasyon, fertlerin birbirlerine, aile ve akrabaya, toprak ve vatana olan bağlılıklarını azaltmaktadır. Önemli olan evrensel homojen kültürün değerleridir. Millî kültürlerle ilgili saplantılar, tek pazar hâline gelen dünyada anlaşılmayı zorlaştırmaktadır. Sosyal sistemlerin sınırları millî devletlerin sınırları ile örtüşmemektedir. Bu durumda sosyolojik analizlerde Türk toplumu denildiğinde Türkiye sınırları içindeki insanların oluşturdukları sosyal yapının kastedilmesi artık mümkün olmamaktadır.15

Küreselleşme, beraberinde getirdiği bireyselcilik ve sosyal normlara bağlı olmama özellikleriyle bireylerin toplumsal kurumlara olan inanç ve bağlılığının kopmasına yol açmaktadır. Bütün toplumsal kurumların ağırlıkları azalmaktadır. Çünkü küreselleşme kurumların yerine atomize bireylerin ikame edilmesini gerektirmektedir. Bu nedenle de gelecekte otoriter düzenlerin toplumsal birliği koruyup, devam ettirme şanslarının daha fazla olacağı öngörülmektedir.16

Erol Güngör'ün "bir cemiyetin kendi problemlerini çözmenin bir tarzı olarak benimsemiş olup kullandığı her türlü davranış sistemleri ve maddi vasıtaların bir terkibi"17 olarak gördüğü kültürü en basit bir şekilde "toplumların tarihlerinden devraldıkları maddi ve manevi mirasların toplamı" olarak tarif etmek mümkündür.

Küreselleşmenin, hayat tarzları ve hedeflerde aynılaşma sağlayarak, millî kültürleri aşındırıp yok edeceği, bu kültürlerin "yüksek değerler"i temelinde yeni bir "dünya kültürünün" ortaya çıkacağı ve bu kültürün de dünya barışının garantisi olacağı ileri sürülmektedir.18 Eldeki bazı veriler farklı dünyaların kültürel difüzyon boyutlarını çok aşan bir benzeşme süreciyle karşı karşıya olduklarına dair, açık ipuçları vermektedir. Kitle haberleşme araçları, turizm hareketleri, dünya ticaretindeki hareketlilik, kültür taşıyıcılarının sirkülasyonu, batı kültürü temelinde bir evrensel homojen kültür yapısına gidişe işaret etmektedir. Bu süreç içinde insaniyetçilik, ırk ayrımına muhalefet, temel hak ve hürriyetler, siyasî katılım, demokrasi gibi Batının ürettiği ve genel kabul gören ortak değerler ortaya çıkmıştır.19

Bu süreçte dayatmacı, değerlerden bağımsız yeni bir kültürün, hatta dinin empoze edilmek istendiği hissedilmektedir. Yedeğine kitle iletişim araçlarını, teknolojiyi ve sermayenin imkânlarını alarak milli kültürleri yerle bir etme niyetinde olan, üstelik bu niyetinin insanlığın hayrına olduğunu, insanlığın böyle bir dönüşüme, tektipleşmeye ve aynılaşmaya mahkûm olduğunu söyleyen bu kültür (global mono-kültür), tüketimin artırılması esasına dayanmaktadır.

Teknolojideki gelişmeler sayesinde kültür yeni vasıtalar kazanmakta; bu vasıtalar bir taraftan kültürün ifade gücünü artırırken bir taraftan da kültürün daha geniş kitlelere yayılmasını sağlamaktadır. Eğer bu durum dengelenemezse gayelerin yerine vasıtalar geçmekte, hatta gerçek kültürde gaye olan birçok şey vasıtaların vasıtası hâline dönüşmektedir.20 Modern birey, bilgiyi bizzat kendi tecrübelerinden ve iç serüveninden değil aktarma yoluyla elde etmektedir. Bu aktarım işi, kitle iletişim araçlarının şekillendirmesiyle gerçekleşmektedir.

Küresel kültürün özelliklerinden birisi de bilimin ve kültürün sponsorlar eliyle yayılmasıdır. Sponsorluk gücünü elinde tutan uluslararası sermaye, tabii olarak tüketimin artırılmasına ve Batı kültürünün yayılmasına yönelik faaliyetleri desteklemektedir. Bilim ve kültür alanında çalışanlar bu şirketlerin proje, program, yayın, ödül, teşvik vb. isimler altında aktardıkları kaynaklara bağımlı hâle gelmektedir. Bu duruma gönüllü intibak edenlerle, bu durumdan istifade etmek isteyenler bir müddet sonra birbirlerinden farksız hâle gelmektedir. İnsanlar inandıkları gibi yaşamazlarsa, yaşadıkları gibi inanmaya başlamaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında ülkemizde düzenlenen pek çok büyük organizasyonun altından Coca-Cola veya Camel gibi kökleri dışarıda bir çok dev şirketin çıkmasına şaşırmamak gerekir. Bu sebeple de ülkemizdeki mevcut sponsorluk faaliyetlerinin yakından takip edilmesi, devletin ve Türk insanının meydana getirdiği ekonomik müesseselerin Türk kültür unsurlarının işlenmesi ve yaşatılmasına destek vermeleri gerekmektedir. Türk kültürüne gönül verenlerin de yapacakları faaliyetlerde esas saikleri sponsorlardan alacakları maddî ve manevî ödüller değil, kendi millî duyguları olmalıdır.

Küreselleşme konusunda ülkemiz insanının genel bir kabulünün var olduğu gözlenmektedir. Yaygın kanaate göre, izolasyon, kervana katılma ya da batılılaşmadan modernleşmeye çalışmak şeklinde özetlenebilecek üç yol vardır. Bazı istisnalar dışında ikinci yolun öne çıktığı görülmektedir. Halbuki tarihe bakıldığında doğrusal ve determinist tarih anlayışının aksine horizontal bir tarih anlayışının daha geçerli olduğu ortaya çıkmaktadır. O bakımdan tarihin iyi analiz edilmesi hâlinde belki de birden fazla yol mümkün olacaktır.

Diğer batılı toplumların yaşadıkları bazı süreçleri hiç, bazı süreçleri ise aynı uzunluk ve yoğunlukta yaşamayan ülkemizin küreselleşmeden nasıl etkileneceği alınacak önlemlere bağlı olacaktır. Burada asıl hedef, küreselleşme sürecinde ekonomik bakımdan pasif bir rol oynayarak ülkeyi ucuz iş gücü ya da hammaddeler sebebiyle yabancı uluslararası "devler" için ideal hâle getirmenin, kültürel açıdan ise bir kültür erozyonuna uğramak değil, aktif olarak bu süreci etkilemenin yollarının araştırılması olmalıdır. Bu noktada, tarihî dinamiklerimizi ve kültürel kökenlerimizin yanında günümüz şartlarını da dikkate alarak, sadece bizim için değil, insanlık ve yukarıda işaret edildiği manasıyla "alem" için de hayırlı olacak çözümlere gidilmelidir.

Küreselleşme, hem konu hem de kavram olarak yapılan bütün tartışmalara, yayınlara rağmen henüz sistematik olarak geliştirilmiş bir teoriye kavuşturulabilmiş değildir. Gerçek olan şu ki, hayat her zaman teorilerin birkaç adım önünde yürüyor.

Küreselleşme sürecinden Amerika, İngiltere, Hollanda ve hatta Çin gibi geçmişte "dünya imparatorluğu" tecrübesine sahip olanların kazançlı çıkacaklarını, Almanya ve Balkan ülkeleri gibi sadece ulus devlet olarak var olmuş, ya da yakın geçmişte dünya sahnesine çıkan devletlerin ise bu yeni sürece intibak etmelerinin zor olacağı anlaşılmaktadır. Türk toplumu "imparatorluk" değil "dünya devleti" tecrübesiyle bu sayılanlardan daha avantajlıdır.

İnsanlığın ortak kıymetleri sayılmaya layık beşerî hasletleri, Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültürün olmadığı tezinden21 hareketle dünyanın bizim kültürümüzün teşkilatçılık, idarecilik, hakimiyet duygusu, adalet, şefkat, vakar, yiğitlik, fedakârlık, feragat ve manevî derinlik gibi mümeyyiz vasıflarına22 muhtaç olduğu düşünülebilir. Mesela, yeni dönemin en önemli özelliklerinden birisi de dünyanın ekolojik tahribat sebebiyle intihar noktasına yaklaşması ve bu konudaki tehdit ve tehlikelerin global bir mahiyet kazanmasıdır. Bu tehlikenin azaltılması için yeni değerler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ancak, zorlama, suni programlar başarıya ulaşmamaktadır. Türk kültürü göçebe-çadır yaşantısı, İslâm dini, dünya görüşü gibi kaynaklardan ve bizzat kendisinde mevcut (tasarruf, sadelik, az tüketim, kalıcı olmayan mimari, tabiatla iç içelik, dünya telâkkisi gibi....) özellikleriyle ekolojik tehdide en güzel cevaplara sahip bir kültürdür.

Küreselleşme, kapitalizmin toplumu kutuplaşmaya ve kamplaşmaya götüren etkilerinin "sosyalleştirilmesi" için getirilen kurumsal düzenlemeleri geçersiz hâle getirmektedir. Sosyal güvenlik kurumları ve sosyal devlet yük olarak telâkki edilmektedir. Batı toplumları bu gidişat karşısında yeni çözümler bulamazken, Türk kültürü yardımlaşma, hayır duygusu, ana-baba hakkı, vakıf müessesesi, intibak kabiliyeti ve böylesine kurumların etkin olmamasından kaynaklanan yeni durumlara hazırlıklı olma özelliğiyle toplumun devamını sağlayacak unsurlarla doludur.

Türk kültürünün küreselleşme bakımından önem taşıyan bu özelliklerini belirttikten sonra yaşanılan süreçle ilgili şu tespitler yapılabilir:

Aydınlarla halk arasındaki kopukluk Türk kültürünün küreselleşme bakımından üzerinde durulması gerekli en hayatî meselelerinden birisidir. Kılık kıyafet, sanat, gıda, yemek gibi hususlarda yabancı kültür unsurlarının Türk kültürü içine girme hızı ve miktarı fazla olsa da, halkın temsil ettiği yerli kültür büyük ölçüde ayaktadır. Türk insanı kültürünü koruma ve devam ettirme konusunda şaşırtıcı reflekslere sahiptir. O, bilmese bile sezerek bir çok tahribata müsaade etmemektedir. Dışarıya giden işçilerimizde bile yabancıya karşı bir üstünlük duygusu vardır. Buna mukabil aydın geçinen elitlerimiz tıpkı A'raf sakinleri gibi yerli kültür ile batılı kültür arasında marjinal bir varlık durumundadırlar.23 Hem Türk kültürünün evrenselleştirilmesi, hem de evrensel değerlerin içselleştirilmesi konusunda aydınlarımız maalesef sade vatandaşlarımızın gerisinde kalmıştır. Çünkü adalet, insan hakları ve eşitlik gibi kavramlar aydınların kendi pozisyonlarına hizmet ettiği müddetle ve ölçüde benimsedikleri değerlerdir. Bu açıdan evrensel değerler ve kültür unsurlarının neler olduğunun iyi tespit edilmesi gereklidir. Unutulmamalıdır ki, kültür ve medeniyet birbirinden ayrı hadiseler değildir. Millî kültürler bir medeniyetin çeşitli manzaralarından ibarettir.24

Kültür konusunda şekilde kalan, Türk insanının kabul ve takdirine mazhar olmayan uygulamalar neticesiz kalmaya mahkûmdur. "Bir odanın sıcaklığı artınca termometrenin ibresi yükselir, fakat termometreyi ısıtarak ibreyi yükselttiğimiz takdirde odanın hararetinin hiç değişmeyeceği"25 gerçeğinden hareketle günümüzde moda olan yabancı dille eğitim, bilgisayar seferberlikleri gibi "çağdaşlık" adına getirilen düzenlemeleri bu açıdan değerlendirmekte fayda vardır. Diğer taraftan bu evrensel kültür unsurlarının layıkıyla içselleştirilmesi için Müslüman-Türk kültürünün canlı ve diri bir biçimde mevcudiyetini devam ettiriyor olması şarttır.

Müslüman-Türk kültürü açısından bakıldığı zaman, global düşünmenin bize yabancı ve uzak olmadığı görülecektir. Allah son peygamberi Hz. Muhammed'i sadece Müslümanlar değil, "bütün insanlara sırf bir rahmet vesilesi olması için" göndermiştir.26 Dolayısı ile O'nun getirdiği mesaj yeryüzündeki tüm insanlara yöneliktir. O cesedi ve maddesi ile fiilen vefat ettiğine göre O'nun evrensel mesajını diğer insanlarla diyalog içinde olan ümmeti, ümmetinden de kendilerine peygamberin varisleri olma vasfı ve ünvanı verilen ulema yerine ve muhataplarına ulaştıracaklardır. Bu iş sadece köşesinde oturarak yapılamayacağına göre onlara gidilecek ve onlarla kültürel temas yolları denenecektir.

Aslında veda haccında Hz. Peygamberin son hitabını (Veda Hutbesi) dinleyen 100 binlik Sahabe topluluğunun yaptığı da bundan farklı bir şey olmamıştır. Bu Sahabelerin çok azı bu gün Mekke ve Medine'de medfundur. Diğerleri fetih, irşad, talim ve tebliğ amacıyla dünyanın dört bir yanına dağılmış ve yayılmış vaziyettedirler. Ebu Eyyub el-Ensari Anadolu'da, Ümmü Haram Kıbrıs'ta bu amaçla bulunmaktadırlar. Bu gün Sahabenin bu amaçlarla "bütün milletler için bir ders,27 bir öğüt olan Kur'anı"28 ve evrensel mesajını iletmek için dar ve kıt imkanlarla dünyanın en uzak kesimlerinden Çin'e kadar gittikleri bilinmektedir.

Dünyayı tek bir bütün olarak kabul eden Osmanlı padişah-hâlifelerinin "Zıllullâh-i fi'l arz" (Allah'ın yeryüzündeki gölgesi) olmaları Türklere has bir inançtır. Uygur Kağanı da 1027'de Gazneli Mahmud'a gönderdiği bir mektupta "Tanrı yeryüzü ülkelerinin hakimiyetini bize verdi" demektedir. Selçuklu Sultanı Sancar da aynı şekilde "Allah dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır." demiştir29 Karacaoğlan ise bunu:

"Ben dünyayı sonsuz evren belledim / Meğer dünya bir sultanlık yer imiş" şeklinde ifade etmiştir. Başka bir ifadeyle Türk kültürü, diğer yakın zaman içinde ortaya çıkan kültürlerden farklı olarak küresel bir kültürdür. Sorumluluk, bakış, planlama, kavrayış gibi kavramların hepsi küresel düzeydedir.

Çağımızda İslam Dini'nin en büyük şanssızlıklarından biri, bugün yaşamakta olan insanlar, dünya milletleri arasında çok az tanınmış olması, yahut yeterince tanınmamış olması, başka bir ifade ile olduğundan farklı tanıtılmış olmasıdır. İnsanların kafasında oluşan yanlış imajları silmek ve katıksız olarak İslam Dini'ni bütün yönleriyle tanıtmak en önemli hizmetlerden biridir.

İslam'ın dünya görüşü son zamanlarda iyice ihmal edilerek, temeli yabancılara uzanan düşünceler hakim kılınmaya çalışılmıştır. İslam'ın dünya görüşünün aynası, en önemli sorunlardan olan düşünce ve inanç özgürlüğüne getirmiş olduğu yaklaşımlardır. Uygar dünya uzayı fethetmekle insanı fethetmiş olmadı. Oysa ki evrendeki en önemli unsur insanoğludur. İslam'ın insanlığa vermiş olduğu üstün mesajlar, ona sağladığı geniş haklar ne yazık ki hala çağdaş insanlara verilmemiş durumdadır ve hala insanlar dinlerinden, ırklarından, düşünce ve inançlarından ötürü boğazlanmakta, kılık ve kıyafetleriyle uğraşılmakta, her gün biraz daha baskılar artmakta, işkence ve ızdıraplar dinmek bilmemektedir. Her vesileyle çarenin demokrasi olduğu vurgulanmaktaysa da bunun dertlere çare olmadığı apaçık görülmektedir.

İslam, yaratılışının gereği insana tüm hakları vermiştir. İnsanlar arasında mal-mülk, kabile, renk, cins ayrımı yoktur. Bunlar insanı insan olarak değerlendirmede ölçü olarak kabul edilmemiştir. İnsana verilen bu değer Kur'an'da ifadesini "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Millet ve kabileler halinde topluluklar kıldık ki birbirinizi tanıyasınız. Allah katında en üstün olanınız ondan en çok sakınanınızdır." şeklinde bulmuştur.

Günümüzde dünyaya tek bir medeniyetin hakim olduğunu söylemek mümkündür.30 Bazılarının, tek bir coğrafi bölgeyle adlandırmaktan kaçınmalarına ve tek bir bölgeye izafe etmek yerine bütün insanlığın ortak bir medeniyeti olarak kabul etme temayülüne rağmen,31 genel olarak kabul edilen isimlendirmeyle bu medeniyet, "Batı medeniyeti"dir. Ancak tarihte var olan her medeniyetin kendine özgü bir paradigmaya ve bir hard core sahip olduğu söylenebilir. Bu da, başkalarının o medeniyetin oluşumunda bir etkisinin var olma gerçeğine rağmen, bu hard core'un genel yapıya rengini verdini söylemek mümkündür.32 Mesele, modern Batı medeniyetine kadar tarihte oluşmuş olan 12-20 medeniyetin tamamı din merkezli medeniyetlerdir. Bunlar ortak noktalarına rağmen, zahiri şekillenmelerinde birbirinden farklıdırlar.

Modern Batı medeniyetinin kendisini din dışı bir medeniyet olarak takdim etmesine rağmen, alt yapısını oluşturan iki esastan birinin din olduğu bugün genel olarak kabul edilir: Bu yüzden, dinin toplum hayatından uzaklaşacağı ve insanların vicdanlarında olması gereken yerini alacağı şeklindeki çağdaş kehanetlerin aksine, dinin kendisini sürekli olarak toplumda hissettirdiği ve onsuz bir gelecek düşünülemeyeceği özellikle 70'li yıllardan sonra net bir şekilde hissedildi. Bu hissediş, Doğu'da, Batı'da ve Uzak Doğu'da da vurgu farkları olmakla birlikte hissedilmeye başlandı.

Din-medeniyet-farklı kültürler ve kültür-din ilişkisinden dolayı, barışın hakim olması beklenen bir dünyada, bu barışın temel unsurlarından biri ve belki de en önemlisi din olduğundan, medeniyetler ve kültürler, zorunlu olarak dinler arası bir diyalogdur. Bu diyalog bir zorunluluk olmakla birlikte, ilk olarak ortak bir kökene sahip olan, benzer kavramları kullanan dinler/kültürler/medeniyetler arasında bir diyaloğun başlaması, bunun arkasından yine ortak kavram çerçevesine sahip olan konular bazında diğerleriyle diyaloğa girmek daha faydalı gibi görünmektedir.

Bu diyaloğun önce tarihsel ve köken itibariyle ortak noktaları diğerlerine kıyasla oldukça fazla olan ve semitik kökenli ya da İbrahimi dinler diye ifade edilenler arasında olması daha uygundur. Aynı yaklaşımın aynı tarihsel kökenlere sahip, aynı kavramsal çerçeveyi kullanan uzak doğu dinlerinden Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Zen Budizm ve Şintoizm için de geçerli olduğu söylenebilir.

Kur'an inerken tek düze bir toplum bağlamında inmemiştir. İlahi kitapları Yaratıcının tenezzülen insanlarla konuşması olarak kabul edersek, onu bir monologdan öte bir diyalog olarak görebiliriz. Diyalogdan kastımız, Müslümanların içinde yaşadıkları problemlerin yukarıya arz edilmesidir. Kur'an'ı, böyle bir diyalog sonunda gerçekleşen bir metin olarak düşünebiliriz. İslam tefsir geleneğinde bazı ayetlerin sebeb-i nüzulünden söz edilirken, bir anlamda kastedilen şey bizim anlatmak istediğimiz meseledir. Bu diyaloğun bir sonucu olarak Kur'an kendisinin ve Hz. Peygamberin muhatap olduğu insanları inanan ve inanmayan olmak üzere önce ikiye ayırır. Sonra inananları da Müslümanlar, ehl-i kitap ve müşrikler olmak üzere üçe ayırır. Ehl-i kitap içine ilahi kökene sahip olduklarını zikrettiği grupları dahil eder: Bu gruplar içinde en açık bir şekilde yer alanlar; Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Bunlara hitap ederken, onları ifade etmek için Nasarâ, Yehûd gibi isimleri kullanmakla birlikte ikisine birden özellikle "ehl-i kitab" olarak seslenir. Sabileri de bu gruplarla birlikte andığından33 onu da bu grubun içine katmak mümkündür. Müşrikleri ise Allah'a inanıyor olmalarına rağmen, yukarıdakilerden farklı bir gruba yerleştirir. İnanmayanlar grubu içinde ise, günümüzün materyalistleri olarak isimlendirilebilecek olan dehriyyun yer alır.34

İslam'ın çok kısa bir sürede Arap yarımadasının ve orta doğunun tamamına yayılmasının temel sebeplerinden biri, İslam'ın inanlarına kazandırdığı dini coşku ve Allah'ın dini insanlara ulaştırma isteği ise diğeri de, Bizans ve Sasaniler arasındaki mücadele ve İslam'ın yayıldığı alanlarda bulunan gayr-i Müslimlerin çabaları olmuştur.

Hıristiyanların kendi dindaşlarının aleyhine olarak, Müslümanlara yardım etmelerinin sebebi, inançlarından taviz vermedikleri için onlar tarafından dini baskıya maruz kalmaları olduğu, bizatihi bu kişiler tarafından kaleme alınan eserlerde ifade edilmiştir. İslam toplumu çok dinli ve çok kültürlü bir özelliği sahipti. Bu toplumun içinde orta doğuda bulunan bütün dini gruplar yer almaktaydı. Devletin hakim unsuru Müslümanlar olmasına rağmen, can, mal, din ve vicdan hürriyeti açısından Müslümanlarla aralarında bir fark yoktu. Zaman zaman yaşanan ve gayr-i Müslimlerin konumlarından kaynaklanan tepkiler dikkate alınmazsa, genel olarak İslam toplumundaki İslam dışı unsurların konumları itibariyle muadil uygulamalara nazaran oldukça iyi durumda olduğu, hem batılılar hem de Müslümanlar tarafından ifade edilir.35

Ancak bütün bunlara rağmen, özellikle Hıristiyanlık ve İslam, misyoner bir özelliğe sahip olmalarından dolayı, aralarındaki tartışma kaçılmazdır. Bu yüzden de, iki din arasında, erken bir dönemden başlamak üzere, tarihi günümüze kadar uzanan bir reddiye geleneği oluşturacak nitelikte bir edebi tür ortaya çıkmıştır. Bu geleneğin en eski belgeleri Hıristiyanlar tarafından kaleme alınanlardır. Müslümanlar tarafından yazılanlar ise, onuncu yüzyılla başlar.36

Müslümanların diğer dini unsurlara özellikle de ehl-i kitaba yönelik eleştirilerinin ilk örneğini bizatihi Kur'an'da görmek mümkündür. Kur'an'da hem onların bir takım inançlarını eleştiren hem de müşrikler ve dehrilere karşı onların tarafını tutar mahiyette ifadeler de bulunmaktaydı.

Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki dini anlamdaki ilk birliktelik, Hz. Peygamberin kendilerini Medine mescidinde ağırladığı ve kendileriyle dini anlamda tartışmaya girdiği, kendilerini İslam'a davet ettiği Necran heyetiyle olan birlikteliktir. Necran heyeti, İslam'ı kabul etmemiş ancak, cizye vermeyi kabul ederek Mekke'den ayrılmıştı. Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki dini tartışmalar daha sonra da bu ilk örneği çağrıştıracak bir tarzda, karşılıklı sohbetler şeklinde olmuştur.

Müslümanlar tarafından Hıristiyanlara yönelik olarak kaleme alınan reddiyelerden günümüze kadar gelen en eski metin Ali Rabben et-Taberî'nin er-Red ale'n-Nasarâ ve ed-Dîn ve'd-devle adlı eserleridir.37 Ali b. Rabben'e kadar farklı metinlerde bulunan Hıristiyanlıkla ilgili bilgiler, orijinal olanların yanı sıra çoğunlukla, halk arasında yaygın olarak bulunanlardan alınmış olma görüntüsünü vermektedir. Ali b. Rabben ve diğer mühtedilerle birlikte Müslümanların Kitab-ı Mukaddes hakkındaki bilgi noksanlığı da giderilmeye başlanmıştır. Ancak bu, kaleme alınan Hıristiyanlığa yönelik metinlerin hepsinin bu özelliğe sahip olduğu anlamına gelmemelidir.

İster kitap şeklinde (monolog), isterse karşılıklı konuşma şeklinde yapılmış olsun, Müslüman-Hıristiyan diyaloğunda, Müslümanların Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara yönelik olarak ileri sürdükleri, onları tenkit ettikleri ya da onlardan cevap bekledikleri konular genel olarak: Teslis ve doktrini ve onun reddi; Teslisten kaynaklanan Hıristiyan mezhepleri; Hz. İsa'nın bir insan ve peygamber oluşunun ispatlanması; kefaret ve çarmıh; Tahrifat meselesi ve Hz. Muhammed'in Kitab-ı Mukaddes'te müjdelenmesi meselesi38 gibi konulardır.

Aydınlanmayla birlikte Hıristiyanlığa yönelik düşmanca düşünceler bütün dinleri içine alacak şekilde genişletilmiştir. XIX. yüzyıl misyonerliğin yaygın bir şekilde uygulandığı bir dönem olmasından dolayı, diğer dinlere bu arada İslam'a yönelik oldukça olumsuz bir bakış hakimdir. XIX. yüzyılda başlayan İslam çalışmaları İslam hakkında batıdaki bilgi birikimine büyük bir katkıda bulunmuş Avrupa'nın her tarafında misyonerlik ve sömürge hareketiyle eş zamanlı olarak İslam'ı bir araştırma konusu olarak ele alan birimler çoğalmış ve bunun sonunda oryantalizm denen müstakil bir akademik birim ve oryantalistler diye ifade edilen bir bilim adamı grubu ortaya çıkmıştır.

Ancak, İslam'ın her alanı, tarihi, sanatı, akidesi ve ruhi hayatını alacak kadar geniş bir alanda çok ciddi çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, Descartes'in araştırma konusunu en küçük parçalara ayırma metodunun bir yansıması olarak İslam parçalanmış ancak yeni bir anlayışın oluşturması için gereken sentez çalışması kasti olarak yapılmamıştır. Ya da yapıldığında da anlamaya yönelik olmaktan ziyade, çarpıtmaya yönelik olduğundan yine ortaya objektif bir imaj çıkmamıştır.

"Yüzyıllar boyunca, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında çekişmeler ve düşmanlıklar hiç de az olmamışsa da, Kutsal Konsil, herkesi, geçmişi unutmaya, karşılıklı anlayış içinde içtenlikle çabalamaya, tüm insanlar için sosyal adaleti ahlaki değerleri, barış ve özgürlüğü beraberce savunmaya ve sağlamaya çağırmaktadır."39

Bu iki metin Hıristiyan dışı dinlerle iyi ilişkiler kurmayı amir bir özelliğe sahip olduğundan bunun bir gereği olarak, "Hıristiyanlık Dışı Dinler Sekretaryası" adında bir birim kurulmuştur (1964). Üst seviyede bir Kardinalin başkanlık ettiği bu Sekretarya, Roma'da bulunmakta ve kendisine bağlı çalışanları ve bölgesel piskoposlar ve konuyla ilgili uzmanlarla işbirliği yaparak faaliyetlerini devam ettirmektedir. İlk başkanlığını Kardinal Marella'nın (1964-1973) yaptığı Sekretaryaya daha sonra Kardinal Pignedoli (1973-1980) ve Monsenyör Jean Jadot (1980-1984) başkanlık görevinde bulunmuştur. Daha sonra Papalık Dinlerarası Diyalog Konsili olan Sekretarya'nın bugünkü başkanı, Kardinal Arinzi'dir.40 Bu Sekretarya'nın kuruluşundan itibaren İslam'la ilgili bir bölüm bulunmaktadır (22 Ekim 1974). Bu bölümün ilk başkanlığını, on yıl Afrika Misyonerler Topluluğu'ndan Fr. Coug yapmıştır. Ondan sonra sırayla, Suriyeli Abou Mukh'un başkanlığını yaptığı bölüme Thomas Michael bakmaktadır. Diyalog kararının alındığı 1964 yılından 1969 yılına kadar bu eyleme yönelik hiçbir faaliyet yapılmamış ve Papalık ifade edilen ve diyaloğun alt yapısını oluşturan kurumları oluşturduktan sonra, ancak 1969'dan itibaren fiili olarak diyalog sürecine başlamıştır. Katolik Kilisenin yanı sıra Kotolik olmayan Hıristiyanlardan oluşan 1948'de Hollanda'da Kurulan Dünya Kiliseler Birliği de, en son 1971'de Etiopya Adis Ababa'da yapılan toplantısında diyalog sürecinin alt yapısını tamamlayarak, bu faaliyetteki yerini almaya başlamıştır.

1964'de kabul edilen ve 1969 yılından itibaren başlayan Müslüman-Hıristiyan diyaloğu çalışmaları karşılıklı ziyaretleşmeler, ortak toplantılar, bu ilişkiler ve ya da bu ilişkilerle ilgili kanaatlerin ifade edildiği dergiler çıkarmak ve farklı alanlarda işbirliği yapmanın yollarını arama şeklinde devam etmektedir. Ancak bugün devam eden diyalog çalışmaları, sıkıntısız ve problemsiz değildir. Diyalog çalışmalarının kendi içinde bir takım çıkmazları vardır ve bu çıkmazlar diyalog sürecinin sağlıklı bir şekilde devamını engellemektedir.

Müslümanların Diyalogdan Beklentileri

Müslümanlar, diğer dinlerle, özellikle de Hıristiyanlarla diyaloğa girmek için hem tarihsel tecrübeleri hem de bizatihi kutsal metinlerinden kaynaklanan uygun bir atmosferde bulunmaktadırlar. Çünkü, Kur'an-ı Kerim, insanların birbirinden ayrı gruplar halinde yaratıldıklarını, bundan maksadın da birbirleriyle tearüf olduğunu ifade eder.41 İnsanların, zorla Müslüman yapılmaların yasaklayan metinler; onlarla en güzel şekilde konuşmayı ve tartışmayı tavsiye ederken42 İslam'ı bir din olarak benimsemeyenlere, "sizin dininiz size;43 benim dinim bana" diyerek, zimmet ahdi ile İslam toplumunun bir ferdi olarak varlıklarını devam etmelerine izin verir.

Bu Kur'anî temeller, tarihsel uygulamaya da yansımış ve İslam toplumlarında, Müslümanlar hep gayr-i Müslimlerle beraber yaşamışlar ve belki de, -modern anlamda olmasa da- diyaloğun ilk örneklerinin (Timotheus'un Halife Mehdi olan karşılıklı konuşmaları) bu toplumlarda meydana geldiğini söylemek mümkündür.

İki din arasındaki ilişkilere bakıldığında, bu iki dinin tarih boyunca birbirlerine karşı hem teolojik anlamda hem de siyasi anlamda karşı karşıya bulunmalarını sağlayacak bir ortam bulunduğunu söylemek mümkündür. Ancak, İslam dünyası yapı itibariyle kültürel ve dinsel çoğulculuğu reddedemeyeceği bir ortamı miras almıştır. Bu yüzden de, diğer din ve inanç sahiplerine dini, hukuki özgürlük vermiş ve adalet esası üzerine bir sosyal yapı tesis etmeye çalışmıştır.

Hıristiyanlık başlangıçta gerçekten çok büyük zulümler görmüş ancak, işin garip tarafı, kendisi devlet dini ilan edildikten sonra, aynı şeyi kendi dışındaki bütün inanç sahiplerine ve tarihinin büyük bir kısmında da kendi içinde ve heretik saydıklarına yapmaktan çekinmemiştir. Bu yüzden hakim olduğu bölgelerde, kendisinin dışında din ve inanç sahibi bulunmasına izin vermemiştir. Bu yüzden Hıristiyanlığın diyaloğa yönelik tavrı, bu tarihi geçmiş göz önünde bulundurulduğu zaman insanlık adına bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Gerekçesi her ne olursa olsun bu tür bir dinler arası diyalogdan kaçınmak mümkün değildir. Din adına diyalogdan kaçınmanın insanlık adına çok büyük bir vebali vardır. Çünkü, din gittikçe daha çok gündeme gelmekte ve insanlar globalleşen dünyada, benliklerini muhafaza etmeye gayret etmektedirler. Kimlik, tarih ve kültürden oluştuğu; tarihin büyük bir kısmı ve kültürü oluşturan unsurlar da ağırlıklı olarak dini olduğundan, din belirleyici özelliğini arttırmaktadır. Bu olgunun altyapısını nelerin oluşturduğuna dair bir çok şey söylemek mümkün: Modern dünyanın insanları bütünüyle maddi şeylerle doyurmaya çalışması; insanları tek düze bir hayat, tek düze bir birey; bireysel farklılıkları ortadan kaldıran bir anlayışı hakim kılmaya yönelik eğitim, eğlence, tüketim malzemeleri üretimi gibi şeyler insanların tarihten gelen ve kaşiflik kökenlerini oluşturan farklılıklarının ortadan kalması anlamına gelmektedir.

Diyalogdan kaçınmak Müslümanlara gerçekten büyük bir vebal yükler. Çünkü, siyasi ortamın hazırlayıcılarının, insanlığın geleceğini kana ve savaşa boğmak maksadıyla, diyaloğa değil de savaşa, çatışmaya yönelik, medeniyetler çatışması gibi teoriler ürettiği bir ortamda, çok zayıf bir ışık da olsa gelecekte aydınlığın ve barışın hakim olmasına yönelik bu tür çağrılar karşılıksız kalmayacaktır. Bu diyaloğun alt yapısı hazırlanmaz ve gereken önlemler alınmazsa, o zaman Hungtington'un teorisi, meşruluk kazanmış olur.

Diyalog, Müslümanlar İçin Kaçırılmaması Gereken Bir Fırsattır

Bütün bu yaklaşımların temel hareket noktası -Müslüman muadillerinde de olduğu gibi-, oluşturulan imajın sahibinin bu imajın oluşmasında hiçbir katkısının olmamasıdır. Yani, oluşturulan imajlar, nesneller temelleri olmayan, kurgusal imajlardır. Bu imaj oluşturma sürecinde, dini ve siyasi kaygılar da işin içine dahil olduğunda, ortaya çıkan, çarpıtılmış, acayip bir şeye dönüşmektedir. Bu yüzden, -aynı şey Hıristiyanlar için de geçerli olmakla birlikte-, Müslümanların kendilerini, olduklarını düşündükleri şekilde anlatmalarını sağlayacak bir ortamın olması, aranan ancak bu zamana kadar bulunması mümkün olmayan bir imkan ve fırsattır. Böyle bir fırsatın, her ne gerekçe ile olursa olsun elden kaçırılması, sonradan ortaya çıkabilecek olan pişmanlıklara yol açabilir.

İnsanların birbirlerini, dinlemek ve öğrenmek maksadına yönelik böyle bir ortamın oluşturulması, oluşturulan imajların ya hepten ortadan kalkmasına ya değiştirilmesine ya da aralıklarındaki farklıkların daha belirgin hale gelmesine yol açar ki, bu sonuçların her biri kendi içinde ayrı bir değere sahiptir.

Hıristiyan dünyanın, bu faaliyeti bir Hıristiyanlaştırma faaliyeti olarak görmeleri de, vurgulamaya çalıştığımız gibi, zikredilen gerçeği değiştirmez. Gerçek niyet, İslam'ı tebliğ etmek olmasa bile, zımnen bir tebliğin varlığını düşünmekte mümkündür. Çünkü, İslam'ın tebliği çerçevesinde meseleye bakıldığı zaman bile, zaten Müslümanların diğer insanlara dini tebliğ yapma görevleri bundan daha fazla bir şeyi içermez.

Kur'an-ı Kerimde "Ey iman edenler!" diye başlayan ayetler iman edenler için hükümler ifade ederken, Allah Teala bazı ayetlerde topyekün insanlara seslenir. "Ey insanlar!" şeklinde başlayan bu ayetlerde inansın inanmasın bütün insanları ilgilendiren konular ele alınır ve bütün insanlığı ilgilendiren hükümlere varılır. Bunlara örnek olarak aşağıdaki hükümler gösterilebilir.

1- Bütün insanlar doğuştan günahsızdır. Suç ve ceza mefhumları ergenlikten itibaren söz konusudur.
2- İnsanlar Hz. Adem'in çocuklarıdırlar ve eşit haklara sahip olarak doğarlar.
3- Her doğan canlı yaşama ve özgürlük hakkına sahiptir.
4- İnsanların canları, malları ve ırzları koruma altında olup kutsaldır.
5- Adalet dünya hayatinin temelidir. Herkes adaletten pay alma hakkına sahiptir.
6- İnsanların meskenleri koruma altındadır. İzinsiz girmek yasaktır.
7- Başkalarına zarar vermedikçe insanların neyle uğraştıklarıyla ilgilenmek (tecessüs) yasaktır.
8- Ferdi sorumluluk esastır. Kimse kimsenin yaptığından dolayı sorumlu tutulamaz.
9- Herkes, istediği gibi düşünme ve düşündüğünü açıklama hakkına sahiptir. (Kur'an kendisine karşı çıkanlara her türlü yolu denemeleri için meydan okur)
10- İnsanlar, inanç özgürlüğüne sahiptirler.
11- Hiç kimsenin malı haksız yollarla gasp edilemez.
12- Herkes kazanma hakkına sahiptir. Rantiyecilik yoktur.
13- Herkes siyaset yapma hakkına sahiptir.
14- Zulmün, işkencenin ve haksızlığın her çeşidi yasaklanmıştır. Zulüm yasak olduğu gibi, zulme karşı çıkmamak ta yasaktır.
15- Her insan eğitim ve öğretim özgürlüğüne sahiptir. Öğrendiklerini başkalarına öğretme hakkına da sahiptir.
16- Hakların korunması için şahitlik yapma ve isteme hakkı vardır.
17- Ailede ana-babaya itaat esastır.
18- Devlet hizmetinde çalışan ya da özel işlerde çalışanların devlet ya da işverenleri üzerinde günün koşullarında normal şartlarda geçinebilecekleri bir ücret alma hakları vardır.

Önemli olan, Globalleşen dünyada nelerin olacağı ve olanların ülkemiz ve inançlarımız açısından ne getirip ne götüreceği ise bu konuda fikir üretmek gerekecektir. Bilişim sektörünün gelişmesi neticesinde dünya alabildiğine küçülecek ve toplumlar, inançlar ve kültürler birbirine daha fazla yaklaşacaksa; Tutarlı, mantıklı ve sağlam kültürler diğerlerini etkileyecekse; dayatmacı ideolojilerin sonu gelecek ve hoşgörüyü ve daha fazla özgürlüğü esas alan sistemler tutacaksa; Maneviyat ağırlıklı bir sistem hayat bulacak ve insanlar tabii şeylere, fıtri olana yönelecek, tabiat eczanesine dönüş yaşanacak, beden sağlığı ile birlikte ruh sağlığı gündemde kalacaksa; İnsan hakları konusunda çifte standartlar azalacak, sivil inisiyatif canlanacak, demokrasi gerçek ve en geniş boyutlarıyla uygulanacaksa; Hıristiyanlık tasaffi edip İslam'a yaklaşacak, İslamiyet en yükselen değer olacak, İslam hakikatleri, ilmin ve fennin doğruları haline gelecekse; İnsanların dini inançlarıyla, mukaddesatlarıyla uğraşanlar hüsrana uğrayacaklar, metafizik konulara ilgi artacak, uzaya taşınma ebediyet iştiyakını kamçılayacaksa; okuyanlar bilim ve teknolojide ilerleyecek, cahillerin payına sürünmek, ezilmek ve horlanmak düşecekse küreselleşmeden biz neden ürkelim ki.

Bize düşen hazırlıklı olabilmek ve ayakta kalabilmektir. Ayakta kalmakta endişemiz varsa yapılacak tek şey "Çöl Kaplanı" filminde Ömer Muhtar'ın dile getirdiği tavsiyeye sarılmak: Neremiz zayıf ise orayı güçlendirmek. Bu gözle baktığımızda küreselleşen dünyada inançlarımız ve ülkemiz açısından hayırlı şeylerin olacağını varsayabiliriz.

1. Ulrich Beck, Die Eröffnung des Welthorizontes: Zur Soziologie der Globalisierung, Soziale Welt, 5, (4:3-16) 1997.
2. Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, 303-309, İstanbul, 1997.
3. Ulrich Beck, Politik in der Risikogesellschaft, 55, Suhrkamp, Frankfurt/Main, 1991.
4. Ralf Dahrendorf, "Die Globalisierung und ihre sozialen Folgen werden zur nächsten Herausforderung einer Politik der Freiheit" Die Zeit, (14.11.1997)
5. Zbigniew Brzezinski, Kontrolden Çıkmış Dünya: Yirmi Birinci Yüzyılın Arifesinde Dünya Çapında Karmaşa, 155, 2. Baskı, İstanbul, 1996; Ali Mohammadi , "Kültür Emperyalizmi ve Kimlik Sorunu" Yusuf Kaplan, Enformasyon Devrimi Efsanesi, 323, Kayseri, 1991.
6. Friedrichs Jürgen, "Globalisierung-Begriff und grundlegende Annahmen" Aus Politik und Zeitgeschichte, 3-5, 1997.
7. Habibul Haque Khonder, "Globalleşme Teorisi: Eleştirel Bir Değerlendirme", Türkiye Günlüğü, 44: 65-78 1977 (The Journal of Scuau Studies, Sayı:73, Haziran 1996'dan Çeviren: Betül Duman)
8. Mustafa Özel, Değişim ve Kriz, 32, İstanbul 1995.
9. Ralf Dahrendorf, "Die Globalisierung und ihre sozialen Folgen werden zur nächsten Herausforderung einer Politik der Freiheit" Die Zeit, 14.11.1997.
10. Gunter Hofmann, "Ein Mann macht sich unbeliebt" Die Zeit, 02.01.1998.
11. Der Spiegel, Jesus, allein zu Haus, Glauben ohne Kirche, 52: 58-73, 1997.
12. Der Spiegel,"Scientology), 45 (3.11.1997): 65-67, 1997.
13. Dirk Richter, "Weltgesellschaft" Georg Kneer (Ed.), Soziologische Gesellschaftsbegriffe, München, 185-204,1997.
14. Antony, Giddens, Modernity and Self-Identity. Self and Society in the Late Modern Age, Cambridge 1991.
15. Niklas Luhmann, Soziale Systeme, Grundriß einer allgemeinen Theorie, 571vd. Frankfurt/Main 1993.
16. Ralf Dahrendorf, "Die Globalisierung und ihre sozialen Folgen werden zur nächsten Herausforderung einer Politik der Freiheit" Die Zeit, 14.11.1997.
17. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 31,İstanbul, 1996.
18. Panajotis Kondylis, "Globalisierung, Politik, Verteilung" Die Zeit, 29.11.1996.
19. M. Naci Bostancı, Kültür ve Değişme, 31-36, İstanbul, 1990.
20. Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, 23, Ankara 1980.
21. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 78; İstanbul, 1996.
22. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 79; İstanbul, 1996.
23. Erol Güngör, Dünden Bugünden, Tarih-Kültür-Milliyetçilik, 149, İstanbul 1995.
24. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 101, İstanbul 1996.
25. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 104, İstanbul, 1996
26. Enbiya Suresi, 21/107.
27. Kalem Suresi, 68/52.
28. Sad Suresi, 38/87.
29. Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, 108-109, Ankara, 1980.
30. Bundan önceki medeniyetler belirli bir coğrafyaya hakim olmuşlardır. Batı medeniyeti ise, alem-şumül bir medeniyet haline gelmektedir. Mete Tunça, "Moderniteyle Birleşmenin Yolları Olabilir mi?" Teorinin Aynasından Görülen Pratik: Sosyal Bilimler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995,
31. Binnaz Toprak, "Medeniyet, Din ve Çatışma", Medeniyetlerarası Diyalog, Uluslarası Sempozyum, 18-20 Eylül 1998, Diyarbakır, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları, yersiz, tarihsiz, s.135.
32. Frankfort da, bu hard core, "form" der. "Bir uygarlığı, onun çeşitli görünümleri arasında görünen belli bir uyumluluğa bakarak, onun ahlak değerlerine, dinine, edebiyatına ve sanatına, siyasi kurumlarını ve yargı organlarını biçimlendiren belli bir kültürel biçeme bakarak tanırız. Bir uygarlığın kolayca kavranabilecek bir şey olmayan bu çetin kimliğine onun biçim "formu" denmesini öneriyorum. Bir uygarlığın, zaman içinde değişmelere uğramakla birlikte, hiçbir zaman yok olmayan yanı, işte onun bu biçimidir. Ve bu "biçim", bir dereceye dek, onun içinde saklı etmenlerin (gelişmesinin) bir dereceye dek de dış güçlerin (tarihsel olguların) etkisiyle değişir. Böylece görülen değişmelerin tümüne ise, bir uygarlığın "dinamikleri" denmesini öneriyorum., Frarkfort, a.g.e., s, 17.
33. "İnananlar, Yahudiler, Sâbiler ve Hıristiyanlar (dan), Allah'a ve ahiret gününe inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" Maide 5/69. Yusuf Ali Hac 22/17'de ki, "İnananlar, Yahudiler, Sâbiler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve (Allah'a) ortak koşanlar... Allah, kıyamet günü bunlar arasında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir", bütün inanç gruplarının zikir olarak görür. Burada aralarında herhangi bir tercihte bulunmaksızın nötr olarak zikreder ve Allah'ın onların aralarında kıyamet günü hüküm vereceği zikredilir. A. Yusuf Ali, The Holy Quran, translation and commentary, daru'l-Kur'ani’l-Kerim, Beyrut s. 854. 2789 nolu dipnot.
34. Dehrî dışındaki gruplar hakkında kullanılan diğer kelimeleri ve onların hadislerdeki yansımaları için bkz. Ahmet Özel, "Gayr-i Müslim", DİA, s.418.
35. Abbasiler Dönemi de dahil, Hıristiyanların İslam dünyasındaki durumları hakkında bkz. Levent Öztürk, a.g.e.; Yahudiler için bkz. Bernard Lewis, İslam Dünyasında Yahudiler (The Jews of Islam), terc. Bahadır Sina Şener, İmge Kitabevi, Ankara, 1996; Adam Mez, Onuncu Yüzyılda İslâm Medeniyeti, trc. Salih Şaban, İnsan Yayınları, İstanbul, 2000, s.47-78; Yahudilerin İslam ve Hıristiyan dünyasındaki durumlarını incelemeye yönelik karşılaştırmalı bir çalışma için bkz. Mark R. Cohen, Under The Crescent and Cross, The Jews in the Middle Ages, Princeton Univesity Press,Princeton, New Jersy, 1994; aynı eserin Türkçesi için, Hilal ve Haç Altında, Sarmal Yayınları.
36. Harman, a.g.e, s. 97.
37. Ali b. Rabben et-Taberî'nin bu kitapları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Fuat Aydın, a.g.e; Necip Taylan, "Ali b.Rabben et-Taberi"; Mahmut Kaya, "er-Red ala'n-nasârâ" ve "ed-Dîn ve'd-devle", DİA..
38. Bu konulara ve onlara Müslüman reddiyeciler yaklaşımları hakkında bkz. Mehmet Aydın, a.g.e., s.113-230.
39. Bu iki metnin tercümesi de Lütfullah Göktaş, II. Vatikan Konsili Belgelerinde Müslümanlara İlişkin İbaralerin Çevirisi Üzerine, İslamiyat, Ankara,3/ 4, s.186, 189'dan alınmıştır.
40. Abdurrahman Küçük, a.g.e., s.46-47.
41. Hucurât 49/13.
42. Ankebût 69/46.
43. Kâfirûn 109/1-6.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Doç.Dr.Hüdaverdi Adam) ANTİ DİYALOG MASALI Sun, 13 Nov 2011 13:43:37 +0200
Küreselleşmenin Dalgakıranı http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/82-kuresellesmenin-dalgakirani http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/82-kuresellesmenin-dalgakirani Küreselleşmenin Dalgakıranı

New Jersey- Küreselleşme ile birlikte terör, insanlığı bir yol ayırımına getirmiş bulunuyor. Hakim güç olarak Batı dünyası kuvveti mi dayatacak, yani bir “medeniyetler çatışması”ndan medet mi umacak, yoksa içine doğru sürüklendiğimiz kaosun getireceği felaketler görülerek bir “kültürlerarası diyalog” yoluna mı gidilecek? ABD, İngiltere, İspanya, Türkiye, Mısır ve daha pek çok ülkedeki terör olayları; “medeniyetler çatışması”nda İslam’ın ve Müslümanların -maksatlı ve haksız yere- meselenin taraflarından biri haline getirilmek istendiğini de anlatıyor.


Bu çerçevede İslam ve demokrasi, İslam ve terör konuları da gündeme geliyor/getiriliyor. Terör konusundaki net tavrı ile Sayın Fethullah Gülen şöyle diyor: “Müslüman kimlikli teröristler, Müslümanlığa, İslam düşmanlarından daha büyük zarar veriyorlar. İslam’ı, diyalog ve hoşgörü yoluyla doğru anlatmanın yollarını tıkıyorlar.” Halbuki, kendi dünyaları ve menfaatleri adına küreselleşmeyi yeni bir zemin olarak dayatanlar ve “medeniyetler çatışması” isteyenlerin oyunları ancak diyalog ile bozulabilir.

Bugün küreselleşmenin tehlikelerinden biri de, milli hisleri hortlatabilecek olmasıdır. Yani Hitler, Mussolini ve Franko dönemlerinin tekrar yaşanabilme ihtimali, hiç de uzak değildir. Milletler, küreselleşmenin getirdiği kimliksizlik dalgası karşısında kendi değerlerini koruma adına radikal tepkiler verebilir. İnsanlar, küreselleşmenin dejenerasyonuna sessiz kalmayabilir. Milli ve dinî endişelerle küreselleşmeye -ne olur, ne olmaz mülahazası ile- karşı çıkanlar hem haksız sayılmazlar, hem de onları hafife almamak gerekir.


Şüphesiz bir kesim de; küreselleşmeyi, kontrol altında tutulduğu, insan hakları özgürlükler, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir zeminde, herkesin birbirinden istifade edeceği bir merhale olarak görmektedir. Ve müspet bakmaktadır. Onların dediğinde de bir doğruluk payı vardır. Birincilerin endişelerini gidermek, ikincilerin temennileri doğrultusunda gelişmelere kapı aralamak ancak diyalogla mümkün olabilir. Şunu da unutmamak lazım. Aslında milletler anlaşabiliyor, hır gür çıkaran hükümetlerdir. İşte bu yüzden hükümetlerin vesayetinde diyalog yapılamaz. Diyalog, sivil inisiyatif ile maksadına ulaşabilir. Nitekim şimdilerde diyaloğa gönül veren Müslümanların dünyanın pek çok yerinde netice aldığını biliyoruz. Samanyolu televizyonunda, gazetemizde takip ettiğiniz “diyaloğun meyvesi” dediğimiz güzellikler gelecek adına gerçekten ümit vericidir.


Siz bir el uzatıyorsunuz ve diyaloğun mecburiyetini hisseden ruhlar buna hemen cevap veriyor. İslam’la, Müslümanlıkla ilgili temelde kendilerine bugüne kadar hep yanlış şeyler anlatılmış. Diyalog onlar için bir sürpriz oluyor. ‘Allah Allah, biz böyle bilmiyorduk’ diyorlar. İslam’ı temsil kabiliyeti olanların civanmertliğini, insanlığını, fedakarlığını, farklılığını görünce etkileniyorlar. Samanyolu televizyonundaki ‘Diyaloğun Meyvesi’ programında konuşan Amerikalılar ağlıyordu. Ekran başında onları seyredenlerin pek çoğu da ağladı. Neredeyse parmaklar birbirine değecekti. Müslümanlar kendilerini anlatmada, formatta bir değişikliğe gitmek zorunda. İmrendirici olmak zorundayız. Hoşgörü ve diyalog yolu uzun bir yol. Kimilerinin işine de gelmiyor. Ama 21. yüzyılda, küreselleşmenin olumsuzluklarına ve küresel terör dalgasına karşı dalgakıranlar oluşturmak diyalog ve hoşgörüden geçiyor.



Kaynak: Hüseyin Gülerce, Zaman, 11.08.2005

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Hüseyin Gülerce) KÖŞE YAZILARI Sun, 13 Nov 2011 13:40:10 +0200