Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Kara Propaganda - Genç Adam http://www.gencadam.com Tue, 26 Mar 2019 14:09:33 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb “45 CHP’linin kaseti Fethullah Gülen’in kontrolünde” başlıklı haberlerle ilgili açıklama http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/990-45-chplinin-kaseti-fethullah-gulenin-kontrolunde-baslikli-haberlerle-ilgili-aciklama http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/990-45-chplinin-kaseti-fethullah-gulenin-kontrolunde-baslikli-haberlerle-ilgili-aciklama “45 CHP’linin kaseti Fethullah Gülen’in kontrolünde” başlıklı haberlerle ilgili açıklama

18 Şubat 2015 tarihli Akşam, Güneş ve Star gazetelerinde, ‘45 CHP’li siyasetçinin kasetlerinin olduğu ve şantaj için kullanıldığı’ şeklinde iftiralara yer verilmiş ve gayri ahlaki bu iftiralar insafsızca Sayın Fetullah Gülen’e atfedilmeye çalışılmıştır.

Şunu net olarak ifade etmekteyiz ki; insanların mahrem görüntülerini kaydetmek, şantaj yapmak ve bunları siyasi menfaat için kullanmak nasıl alçaklıksa, hiçbir somut delili olmadan masum insanlara bu suçu isnat etmek de aynı derecede alçaklıktır.

Yasadışı dinleme ve izleme iddiaları gündeme geldiği ilk andan itibaren sorumlularının tespit edilip yasal sürecin başlatılması gerektiği, Sayın Gülen tarafından net olarak ifade edilmiştir. Ancak mevcut iktidar sorumluların tespiti ve yargı önüne çıkartılması konusunda samimi bir yaklaşım göstermemiş, tam aksine bu tür şantaj kasetlerinden siyasi rant elde etme amacıyla hareket etmiştir.

Unutulmamalıdır ki, bu iftira haberini yapan zihniyet ‘Kabataş Yalanını’ hayali bir röportajla süsleyerek kamuoyunu kandıran zihniyettir. Amaç, bu tür iftira haberlerle toplumun değişik kesimleri arasına kin ve nefret tohumları ekmek istenmesidir.

Ana Muhalefet Partisi liderini, 45 siyasetçiyi ve Sayın Gülen’i alçakça zan altında bırakan bu haberle ilgili olarak gerekli yasal başvuru tarafımızdan yapılacaktır. Cumhuriyet Savcılığı tarafından bu iftira ile ilgili ne tür işlem yapılacağı konusunda da kamuoyunu bilgilendirecek ve sonuna kadar da bu sürecin takipçisi olacağız.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Fetullah Gülen vekili
Av. Nurullah Albayrak

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ismi, resmî nüfus kaydında "Fetullah" olarak geçmektedir.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Thu, 19 Feb 2015 23:14:17 +0200
Ekrem Dumanlı: Savcı ve yargıçların cemaatçi olduğunu ispat etsinler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/983-ekrem-dumanli-savci-ve-yargiclarin-cemaatci-oldugunu-ispat-etsinler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/983-ekrem-dumanli-savci-ve-yargiclarin-cemaatci-oldugunu-ispat-etsinler Ekrem Dumanlı: Savcı ve yargıçların cemaatçi olduğunu ispat etsinler

Haftanın konuğu, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı. Cemaat, Milli Güvenlik Kurulu'nda konuşuluyor.

Devletin "Kırmızı Kitap"ına giriyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Ekrem Dumanlı: İddialar doğruysa, yani "Gülen Çalışma Grubu" diye bir grup kuruluyorsa, bu eninde sonunda yargıya intikal eder. 28 Şubat'ta Batı Çalışma Grubu kurulmuştu. BÇG suçsa, bu da suç. Bülent Arınç gibi 28 Şubat günlerini yaşamış siyasiler neden bu duruma bir şey demiyorlar?

* * *

Demiyorlar. Çünkü şöyle düşünüyorlar: "Cemaat, devleti ele geçirmek istedi. Seçilmiş hükümete yargı mensupları ve polisler eliyle darbe yapmak istedi". Kalkış noktaları bu... Bu nedenle 28 Şubat'la en küçük bir benzerlik kurmuyorlar. Haklı değiller mi?

EKREM DUMANLI: Değiller... Çünkü Cemaat hakkında çok şey söylenebilir, eleştiri yapılabilir ama Cemaat'e örgüt demek büyük vebaldir, büyük suçtur. Eğer Cemaat örgütse... Tayyip Erdoğan'ın da bu örgüte üye olmaktan yargılanması gerekir.

* * *

 

Niye yargılansın ki?

Ekrem Dumanlı: Arınç'ın yaptığı konuşmayı hatırlayın. "Başbakanımız beni Hocaefendi'ye gönderdi, bir emirleri var mı diye sordu" demedi mi? Olimpiyat Stadı'na gidip "Hasretle bekliyoruz" denmedi mi?

* * *

Bir dakika... Bu işin bir tarihi var. Sizinle hükümet arasında büyük bir mutabakat vardı. O mutabakat bitti. 17 Aralık'ta kılıçlar çekildi. Hükümet kanadı o günden beri şunu söylüyor: "Biz yanılmışız. Biz kendilerine 'Alnı secdelidirler' diye destek veriyorduk ama onlar bize darbe yapmaya kalkıştılar". Yani sizin suçunuzu buradan başlatıyorlar.

Ekrem Dumanlı: Bu çok keyfi bir yorum... Yani bizimle beraberseniz meşrusunuz, bazı konuları beraber yapmadığımızda ya da aynı düşünmediğimizde gayrimeşrusunuz. Böyle mi yani? Sonuçta iş buraya çıkıyor.

* * *

Hayır, oraya çıkmıyor. Siz seçilmiş hükümete ve onun başkanına operasyon çektiniz, bürokrasideki adamlarınız eliyle. Suç burada başlıyor. Bunu söylüyorlar.

Ekrem Dumanlı: Bu çok ağır bir iddia... Bu tamamen kendini kurtarma adına geliştirilmiş bir retorik. 17 Aralık nedir? Bir yargı süreci, bir soruşturma süreci değil mi? Bu soruşturma sürecinde aktif rol alan insanlar belli. Savcılar belli, polisler belli. Şimdi bu insanlar bir yanlış yapmışsa bu yanlışın hesabını onlardan sorarsın. Ama sen ne diyorsun? "Bunlar topyekûn gizli bir odaktır, efendim biz sonradan farkına vardık, bunlar örgüttür" diyorsun. Bu olmaz.

* * *

Siz suçlamanın farkında değil misiniz? Size deniyor ki: Bunlar yargıya, polise egemen olmuş bir yapı... Emri Pensilvanya veriyor, buradaki savcı, polis harekete geçiyor. Size yönelik temel suçlama bu.

Ekrem Dumanlı: Hodri meydan! İspat edin diyoruz.

* * *

Ama işte bu kanıtlanması zor bir ilişki biçimi... Teknik olarak ispatta zorluk var.

Ekrem Dumanlı: 17 Aralık'ta tutuklama talebinde bulunan savcı Ekrem Aydıner idi. Aynı savcı, şimdi takipsizlik kararı verdi. Bu adam Cemaatçi mi, değil mi? Mesela Zekeriya Öz'le oturanlar, konuşanlar bu iktidarın temsilcileriydi. "Biz Ergenekon'un savcısıyız" diyenler, şimdi Öz'e "Cemaat'in adamı" diyorlar. İşte Ali Fuat Yılmazer. Ben hayatımda bir kerecik bile görüşmedim. Yandaş medyadaki arkadaşların haftalık sohbet arkadaşıydı. "Ali Fuat Yılmazer dedi ki" diye konuşurlardı. Ne oldu? Bir anda "Cemaat'in adamı" oldu. İşinize gelen durumda sizin adamınız oluyor, işinize gelmeyen durumda "Cemaat'in adamı"... İşte bu yüzden diyorum ki: İspat et kardeşim.

* * *

Polislerin içinde itirafçı olanlar var. Bazı polislerin ve savcıların Pensilvanya'dan doğrudan talimat aldıklarının kanıtlanacağı söyleniyor. Böyle iddialar var.

Ekrem Dumanlı: İtiraf yetmez, kanıt gerekir. Mesela Latif Erdoğan... İtiraf etse ne olur, etmese ne olur. İçi kin ve nefretle dolmuş. Onun söylediği söz hukuki bir değer taşır mı?

* * *

"Bu savcıların, polislerin Cemaat'in adamı olduklarını ispat etsinler" diyorsunuz. Ama sizin yayınlarınıza bakıyoruz: Bu savcıların, polislerin arkasında duruyorsunuz.

Ekrem Dumanlı: Hayır, hayır... Bizim yaklaşımımız şu: Hata yapan polis ve savcı varsa yasalar doğrultusunda hesabını versin. Fakat böyle yapılmıyor. "Paralel yapı" diye yafta vuruluyor. Bu yaftanın vurulmasının ardından zıplanacak yer belli. Cemaat hedef alınacak.

* * *

25 Aralık'ın hedefinin Tayyip Erdoğan'ın bileklerine kelepçe vurmak olduğuna inanıyor hükümet kanadı. "Dokunulmazlık" engelinin de "suçüstü hali var" denilerek aşılacağını, böylece tam bir yargı-polis darbesinin gerçekleşeceğini söylüyorlar. Ne diyorsunuz buna?

Ekrem Dumanlı: Bunu diyenler darbenin ne olduğunu bilmiyorlar. Darbe tankla olur, silahla olur. Gırtlağına silahı dayadı mı kıpırdayamazsın. Bir gecede yüz bin kişiyi toplarlar. Darbe dediğin çocuk oyuncağı değil. Sonuçta Başbakan'a bağlı emniyet güçleri var, Başbakan'a bağlı Türk Silahlı Kuvvetleri, askerler var. Öyle "Geldim, ben seni alacağım" olabilir mi? Kim alabilir? Böyle saçmalık olmaz. Bu vatandaşı manipüle etmektir.

Her iktidarla iyi geçinen bir Cemaat vardı, ne oldu ona?

Sizin her gelen hükümetle iyi geçinmek gibi artık gelenekselleşmiş bir politikanız vardı. Ne oldu o politikaya?

Ekrem Dumanlı: Anayasa'yı askıya almış, yasaları ayaklarının altına almış bir yapı çıktı karşımıza. Suçu günahı olmayan insanlara her türlü yanlışlığı yapmayı bir hak zanneden bir yapı... Biz bu zulmün karşısında Hüseyin olmayı tercih ettik.

Zaman gazetesi ve Fethullah Gülen

Fethullah Gülen, sizin gazetenizin her haberine, her yazarına müdahale eder mi? Gülerce "Gülen'in izni olmadan tek bir haber ve yazı çıkmaz" diyor.

Ekrem Dumanlı: Bizim gazetede yayınladığımız haber ve yazıların, Hocaefendi'ye fatura edildiğini biliyoruz. Bu nedenle faturasının oraya çıkacağını düşündüğümüz konularda "Biz bunu yapacağız, sizin haberiniz olsun, buradan size de böyle de bir şey gelebilir" diyoruz. İzin almak gibi değil yani.

Bank Asya'yı insanca isteseler, anahtarları verilir

Bank Asya konusunda Ekrem Dumanlı'nın ilginç bir yaklaşımı var.

Şöyle diyor:

* * *

"Şu Bank Asya'ya yapılanlara bakın. İnsanca isteseler, oranın yöneticileri, iştirakçileri, yönetim kurulu üyeleri götürüp anahtarlarını teslim ederler. "Size banka mı lazım, alın sizin olsun" derler. Ama bu zulüm nedir? Bu kanunsuzluk nedir?"

Cemaat'in hatırı sayılır oyu var

Hükümetle kavgaya giriştiniz. Ama kavganın ardından yapılan her seçimde AK Parti, oyunu korudu. Sizin tabanda pek gücünüz yok galiba...

Ekrem Dumanlı: Cemaat'e sempati duyan insanların hatırı sayılır miktarda oyu olduğunu düşünüyorum. Benim gördüğüm şu: Cemaat'e sempati duyan insanlar oylarını MHP'ye, Saadet'e, hatta Güneydoğu'da BDP'ye verdi ama bu partilerin tabanından AK Parti'ye kaymalar oldu. Bir geçişkenlik söz konusu yani. Bu yüzden Cemaat'in oyu tam olarak bilinemiyor.

Gülen neden Türkiye'ye dönmedi?

Fethullah Gülen'in hukuki sorunları kalmamıştı. İsteseydi Türkiye'ye dönebilirdi. Ama o dönmedi. Ekrem Dumanlı'ya "Neden dönmedi" diye sordum. İşte Dumanlı'nın cevabı:

* * *

"Türkiye'de Cemaat'i kendine düşman gören, devlete düşman gören, sisteme düşman gören bir zihniyet vardı. Bu zihniyet, AK Parti'nin içine de sirayet etmişti. Bir kumpasla, bir senaryoyla Hocaefendi'ye ve 'Camia'ya bir zarar verilmesi ihtimali vardı. Tahmin ediyorum ki işte o ihtimal yüzünden gelmedi."

Ekrem Dumanlı'dan Gülerce'ye cevap

Sanki Hüseyin Gülerce'nin kafasına saksı düşmüş gibi

Hüseyin Gülerce'nin Cemaat'ten ayrılışı konusunda ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Cemaat işi, gönül işidir. Dilekçeyle girilmez, dilekçeyle çıkılmaz. Gönlün olursa gelirsin, gönlün olmazsa gidersin.

* * *

7 Şubat'ta MİT krizinin hemen ertesi günü Zaman gazetesi "O Savcılar hep haklı çıktı" diye manşet atmış. Hüseyin Gülerce, atılan o başlığı Cemaat'in hükümete savaş açması olarak yorumluyor. Ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Hüseyin Bey yanlış hatırlıyor. Öyle bir manşet atmadık. Doğru değil bu... 12 Şubat tarihinde attığımız manşet şu: "Savcı görevden alındı". Gülerce'nin sözünü ettiği başlık, bu manşetin altında yayınladığımız, yargı muhabirimiz Büşra Erdal'ın kaleme aldığı bir haber analizin başlığıdır. O analiz de 7 Şubat savcılarıyla ilgili bir analiz değildi.

* * *

Gülerce'nin Cemaat'e yönelik eleştirilerine ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Yanlış söylüyor, yanlış söylediğini kendisine hatırlattığımız halde yanlışını ısrarla tekrarlıyor. Ayrılıp gidebilirsin, ürkebilirsin, hatta korkabilirsin. İncitici ve ağır sözler söylemeye ne gerek var.

* * *

Gülerce "17 Aralık'ta Cemaat, hükümete darbe yapacaktı" diyor. Haksız mı bu konuda?

Ekrem Dumanlı: İyi ama Hüseyin Gülerce'nin 17 Aralık'tan sonra yazdığı yazılar var. Hükümeti eleştiriyor o yazılarda. 17 Aralık darbe girişimiyse, 17 Aralık'tan sonra neden hükümeti eleştirmiş? Hüseyin Bey'in hali eski Türk filmlerinde kafasına saksı düşüp de bir anda hafıza kaybına uğrayanlara benziyor. Cemaat'le ilgili kanaati değişiyor, Başbakan'la ilgili kanaati değişiyor. Çift taraflı topyekûn bir değişim geçiriyor. Buradan bir aydın duruşu ve aydın cesareti çıkar mı?

Ergenekon ve Balyoz'da özeleştiri yapıyorlar mı?

Balyoz'da, Ergenekon'da sanıklar, "Bu mahkemeler adil değil, savunma hakkımızı kısıtlıyorlar, gizli tanıklarla bize iftira atılıyor, uydurulmuş delillere itibar ediliyor" diye bas bas bağırdılar. Siz bunları görmediniz.

Ekrem Dumanlı: Biz somut şeyleri yazdık. Somut şeyler dışındaki mağduriyetlerde çok dikkatli olmadınız diyorsanız, olabilir. Ama biz büyük fotoğrafta Türkiye'nin darbe tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündük.

* * *

Ahmet Şık'ın kitabı... Nedim Şener'in yaşadıkları... Büyük mağduriyetler var. Kuddusi Okkır mesela... Adama 'kasa' dendi, beş parasız öldü gitti.

Ekrem Dumanlı: Biz "Bu adamların hepsine zulmedin" diye bir teşvikte bulunmadık. Hep somut veriler üzerinden gittik. Ahmet Şık'ın kitabı da bizim üstümüzde kaldı. Kitabı bombayla eşdeğer tutan Tayyip Erdoğan'dı.

* * *

Ama siz de orada "Hiç kitaba bomba muamelesi yapılabilir mi?" şeklinde bir tutum almadınız?

Ekrem Dumanlı: O konuda Ahmet Şık'ın bizi tahrik eden bir sözü oldu. Dedi ki "Dokunan yanıyor." Onun yaptığı da yanlıştı. İşte Hikmet Çetinkaya! Dedi ki "Ben 40 senedir dokunuyorum, hiç yanmıyorum."

Kimdir bu Kozanlı Ömer?

"Kozanlı Ömer" diye anılan biri var. Cemaat'in polisteki yapılanmasının baş sorumlusu olduğu söyleniyor bu kişinin. Zaman gazetesine gidip geliyormuş. Doğru mu?

Ekrem Dumanlı: Zaman gazetesine bir kere gelmiş, üniversitede beraber okuduğu bir arkadaşını ziyaret etmiş, gitmiş. Bunu bin defa yazdılar. Açıklama yaptık. "Bu adam bir kere gelmiş" diye... Ne yani? Gelemez mi? Gelip arkadaşını ziyaret edemez mi? Ayrıca bu adam, Hanefi Avcı'nın kitabındaki iddialar nedeniyle gitmiş savcılığa ifade vermiş ve hakkında takipsizlik kararı verilmiş.

Neden Cemaat'i bırakıp gidiyorlar?

Nurettin Veren, Kemalettin Özdemir, Ahmet Keleş, Latif Erdoğan... Ve son olarak Hüseyin Gülerce... Neden Cemaat'te en önemli yerlere gelmiş bu isimler, Cemaat'ten kopuyorlar ve aleyhte konuşmaya başlıyorlar?

Ekrem Dumanlı: Bu tür kopmalar her yapıda söz konusu olabilir. Partilerde, şirketlerde, spor kulüplerinde olabilir... AK Parti'de yok mu kopma? Bana dönemin başbakanı Erdoğan bu konuyu sormuştu, ben de "Sizdeki zayiat bizdekinden çoktur" demiştim. Bu işler böyledir.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Hakan Coşkun, Hürriyet) RÖPORTAJLAR Thu, 13 Nov 2014 20:48:21 +0200
Cumhurbaşkanı’na 13 soru http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/975-cumhurbaskanina-13-soru http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/975-cumhurbaskanina-13-soru Cumhurbaşkanı’na 13 soru

1-Sayın Cumhurbaşkanı, geçen haziran Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde ‘Türkçeye Türkiye’nin barış mücadelesine adanmış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.’ demiş, 25 dakika Hizmet’e ve Hocaefendi’ye övgüler yağdırmıştınız. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları dışında bizim bilmediğimiz hangi sebeple bir yıl içinde 180 derece dönüş yapıp kendinizi Hizmet’i lanetler bir konuma düşürdünüz?

2- Hocaefendi, 12 Mart mahkemelerinde yargılandı. Cuntacılar bir şey bulamadı. Sonra 12 Eylül darbecileri... Son olarak 28 Şubat’çıların terör örgütü kurmaktan açtıkları dava Haziran 2008’de de Yargıtay Genel Kurulu’nda oybirliğiyle beraatle sonuçlanmıştı. Hocaefendi’nin avukatlarının ifade ettiği gibi şu an Hocaefendi ile ilgili mahkemelerde devam eden bir soruşturma veya dava yok.

Siz, kendi medyanızın yalanları dışında hangi bilgiye sahipsiniz ki olmayan soruşturma için ABD’den Hocaefendi’yi getirtme hesapları yapıyorsunuz?

3- Demokratik ülkelerde yargı bağımsız. Siz hem savcı hem hakim olup yargılıyor sonra zihninizdeki mahkemede mahkum edip ABD’den istemeye kalkıyorsunuz? ABD bizim gibi değil, demokratik bir ülke. Orada herhangi bir kişinin iadesine karar verecek olan Başkan değil, ABD yargısı. Bunu bildiğiniz halde emrinizdeki gazetelerinize bunu haber yaptırma amacınız ne? ‘Bakın gelmiyor, demek ki ABD kolluyor’ demek mi? Medya aracılığıyla psikolojik harp yapmayı yeni makamınıza yakıştırıyor musunuz?

4- Yargının iflas ettiği, siyasilerin savcı ve hakim olduğu bir ülkede, en masum insanlar katil muamelesi görebilir, ki görüyor. Teröristler devlet misafiri, vatanseverler terörist sayılıyor. Hırsızlık ve yolsuzlukları yakalayan dürüst insanlar, kurulan proje mahkemelerle hapse giriyor. Hocaefendi’ye karşı bütün şer odaklar düşmanlıkta ittifak halinde. Yılanlar inlerinden çıkıp tuzak kurmuş bekliyor. Böyle bir konjonktürde Hocaefendi’nin ‘Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz’ hadisine muhalefet edip, yargının adalet bakanının ağzına baktığı bir ülkeye geri dönmesi, mümin basiretinin ‘evet’ diyeceği bir davranış mıdır?

5- Yıllarca övgüyle bahsettiğiniz Hizmet Hareketi’ne olan şimdiki emsalsiz husumetiniz yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını yürüten savcı ve polis müdürlerinin Hizmet’le irtibatı iddiasından mı kaynaklanmaktadır?

6- Son iki yıldır size soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadınız. Sebebi 30 milyon Euro sıfırlama, Urla villaları, imar izinleri, vali sürdürme, Çatalca villaları, ihalelere müdahale, 10 milyon Euro komisyonu yetersiz bulma, yerden ve havadan nereye olduğu belirsiz silah sevkiyatı... Ve sümenaltı edilen Baykal kaseti... gibi iddiaların gerçekliği midir?

7- Dokunulmazlığınız olduğu anayasanın “başbakan ve bakanlar tutuklanamaz, Meclis soruşturması dışında yargıya sevk edilemez” hükmüyle sabit. Buna rağmen ‘hedefleri bendim’ demeniz sizin de bu yolsuzluk ve rüşvet skandallarıyla ilişkili olmanızdan mıdır?

8- Değilse AKP’deki yolsuzlukları ve yolsuzluklara bulaşanları temizleyip güçlenmek varken niçin yolsuzlukları araştıranlara savaş açtınız? 20 bini aşkın vatan evladını sürgüne yolladınız?

9- MİT’in geçen yıl Reza Zarrab’ın bakanlarla yolsuzluk ilişkisi olduğu yönünde sizi uyardığına dair bir belge çıktı. Demek ki MİT elemanları da bakanları, bürokratları takip etmiş. O raporu hazırlayan MİT mensuplarını da görevlerinden aldırdınız mı?

10- Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, İsviçre bankalarında parası olduğu yönünde iddialar çıkınca kendisi İsviçre bankalarına başvurdu. Hesabım varsa bana bildirin, dedi. Böylece Baykal’ın İsviçre bankalarında hesabı olmadığı ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Wikileaks belgelerine dayanarak sizin İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabınızın olduğunu iddia etti. Siz de İsviçre bankalarına başvurarak hesaplarınızın bulunmadığını kamuoyuna belgelemeyi düşünüyor musunuz?

11- Dünya siyasi tarihinde 30 savcı ve hakimle ve 20 polis müdürüyle yapılmış herhangi bir darbe var mıdır? 4 bakanın yolsuzluktan istifası darbe miydi? Reza Zarrab’ın bakanlara rüşvet vermesini veya Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’ye girişi yasak olan Yasin el Kadı’nın takip edilmesi suç mudur? Darbe midir?

12- Uçakta gazetecilerin ‘Elde bilgi-belge olmadan ne yapacaksınız? diyenler var sorusuna ‘Bu ülkenin Başbakan’ı, bakanları dinlendi. Bundan daha büyük belge olur mu?’ demeniz nasıl bir mantıktır? Suçun varlığı aynı zamanda suçlunun kim olduğunu da mı açıklar? Elinizde hiçbir belge olmadan milyonlarca mensubu olan bir camiayı sürekli karalamak ve karalatmak vicdanınızı rahatsız etmiyor mu?

13- Türkiye’yi dinlediklerini kabul eden ABD, Almanya ve İngiltere’ye ses çıkaramayıp, Cemaat beni dinledi diye onlara şikâyete gitmek biraz tuhaf olmuyor mu?

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Veysel Ayhan, Zaman) GENÇ ADAM ANALİZ Sat, 06 Sep 2014 23:28:13 +0300
Camia'ya karşı emperyal taktikler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/972-camiaya-karsi-emperyal-taktikler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/972-camiaya-karsi-emperyal-taktikler Camia'ya karşı emperyal taktikler

İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ayıran temel farklardan birisi İslam medeniyetinin Medine Vesikası’na dayanan, Millet Sistemi ile kurumsallaşan, farklı toplum kesimlerini kendi özellikleriyle kabul etmesi ve korumasıdır.

İslam medeniyeti egemen olduğu coğrafyalarda hâkimiyetini adalet ve huzur sağlayarak sürdürmeye çalışmış, dengeleri bunun üzerine oturtmuştur. Özellikle emperyal dönemden sonra Batı medeniyeti, işgal ettiği coğrafyalarda farklılıkları vuruşturma aracı yapmış, var olan veya üretilen düşmanlık-rekabet üzerinden hâkimiyetini sürdürmeyi amaçlamıştır. Makyavelist şekilde her araç ve argümanı kullanmaktan çekinmemiştir. Sözde emperyal dönem bitmesine rağmen bu taktik eski Batı sömürgesi bütün coğrafyalarda hâlâ uygulanmakta, örtülü sömürge düzeni devam ettirilmek istenmektedir.

İngilizler hedef coğrafyalarda farklılıkları kullanarak, toplumsal kesimleri çatıştırarak ve suni problemler üreterek egemen kalmada çok mahirdirler. Gerçek kahramanları itibarsızlaştırma, naylon kahramanlar çıkarma ve toplumların önüne “lider” olarak koymada, değerleri-inançları kullanarak insanları maniple etmede üstattırlar. Bugün Ortadoğu’da Müslümanları parçalayan ve vuruşturan, bunlar üzerinden yeniden sınırlar çizen uygulamaların aynı aklın ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Batılılar, Britanya imparatorluğu Osmanlı coğrafyasını işgal edebilmek ve zengin petrol yataklarını kontrol edebilmek için Arap coğrafyasında bugün içyüzünü daha iyi bildiğimiz taktikler uygulamıştır.  Kimliği İslam’la özdeşleşmiş Arap toplumunu Osmanlı yönetiminden soğutmak ve karşısına “isyancı” olarak dikebilmek için ince stratejilere başvurmuştur. Lawrence’ler üzerinden “Osmanlı yönetimin “İslam’dan koptuğuna” ve sultanın “halife vasfını yitirdiğine” ikna ederek Arap isyanlarını sosyolojik olarak meşrulaştırmak istemişlerdir. “Hain Araplar” diskuruna elbette katılmıyoruz; ancak o günün propaganda imkânlarını kullanarak Arapların önemli bir kısmını kara propagandalarına inandırabilmişlerdir. Arap şeyhleri kendilerine çıkacak postun peşine düştüler ise de “halifenin dinden çıktığı”, “sultanın gâvurlaştığı” söylemleri karşılık bulmuştur.

Batılıların uyguladığı kara propagandalardan birisi ise sömürgelerindeki dünyadan habersiz Müslümanları “Müslümanların önderi halife zorda! Ona yardımınız gerekli, sizi halifeyi korumaya çağırıyoruz!” yalanıdır. Bunlardan pek azı Müslümanlara karşı savaştığının farkına varabilmiş; çoğu “halife için” savaştığına inandırılmıştır.

Türkiye maalesef 18 Aralık’tan sonra bir merkezden hazırlanan ve geniş toplum kesimlerine sistematik ve sürekli pompalanan kara propagandaya maruzdur. Kampanyanın lokomotifi havuz medyası denilen sahibi belirsiz, kamu kaynaklarıyla beslenen medyadır. Bu medya 28 Şubat medyasına rahmet okutacak şekilde hiçbir etik, kural, İslami ölçü kabul etmeksizin, hukuk-yargı tanımaksızın yalan, iftira ve karalamanın her türünü ve pervasızca kullanmaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi bir merkezden beslenen ve toplumun içine salınan kişilerin/ekiplerin kurgulanmış argümanlar üzerinden bu kara propagandayı bir psikolojik harekât unsuru olarak halka yaymasıdır. Toplum psikolojisinden, algı yönetiminden anlayan profesyonel bir ekip sürekli malzeme üretmekte, partizanlardan oluşan ekipler ise üretilmiş malzemeleri topluma empoze etmektedir. Analitik düşünme melekesi yeterince gelişmemiş, İslami-Kur’ani ölçüleri kullanmayan, hukuk mantığından uzak, duygusal/tepkisel hareket etme eğilimindeki yığınlar bu yalanlara inanmakta ve Hizmet mensuplarını “hedef”, “düşman” olarak algılayabilmektedirler. Toplumu ayrıştıran, baba-oğul-kardeşi birbirine hasım hale getiren propagandalar nedeniyle toplumsal barışımız büyük risk ve tehdit altındadır. Başbakan’ın sorumsuzca kullandığı nefret söylemi ve tekrarlarla taraftarlarının zihnine çaktığı iddialar nedeniyle muhafazakâr kesim ortadan bölünmüştür. Havuz medyanın bu söylemleri çoğaltması ve ajitasyonu tehlikeyi “milli bir mesele” haline getirmektedir. Sayın Gülen bu ithamlara karşı daha sürecin başında “mülaane” sohbetiyle cevabını vermiştir; ancak bu dahi “beddua!” denilerek mezkûr ekip tarafından kara propagandaya dönüştürülmüştür.

Altından kalkılmaz yolsuzluk iddialarından kurtulmak isteyenler dini ve milli değerleri, duyguları istismar ederek İslami bir hareketi şeytanlaştırmaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. “Cemaat ABD-İsrail ajanı”, “Türkiye’yi satıyorlar”, “Gülen ecnebi kökenli”, “bunlar misyoner, toplumu Hıristiyanlaştırmak istiyorlar” türü söylemler bir kitleye sürekli enjekte edilmektedir. Medya-iletişim imkânlarıyla muhafazakâr, dini duyarlılığı olan kimselerin zihinleri bulandırılmaktadır.

Bir toplumsal kesim, hükümet içinde etkili ama dar bir grup tarafından, İslami söylemlerle fakat İslam’ın temel kriterlerine, Kur’an’a, sünnete aykırı mütemadiyen karalanıyor. Camia “Beraat-i zimmet asıldır”, “birbirinize lakap takmayın”, “zandan çekinin”, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” temel kaidelerine, bir Müslüman’a iftirada bulunmanın ağır vebaline rağmen Müslümanlara hedef gösteriliyor. Şiddet ve nefretten ısrarla uzak duran bir sivil hareket mesnetsiz olarak İslam’a, ülkeye “ihanet”le suçlanıyor; imha edilmek isteniyor. Yetmişten fazla kitabı ortada olan, 50 yıldır konuşan ve konuşmaları kayda alınan, dünyanın her yerinde faaliyetleri bulunan, dünyada başlıca İslam âlimlerinin faaliyetlerini takdir edip, görüşlerini onayladığı bir İslam âlimi hükümet ve partizanlar eliyle linç ediliyor, aşağılanıyor. Ama sözlerinden ve eserlerinden İslam’a aykırı en küçük bir delil, vatana-millete zararlı bir sonuç ortaya konamıyor. Yüksek eğitimli, dünyayı bilen Camia’nın mensupları “aldatılmış” olarak sunuluyor. Ülkenin en büyük İslami hareketlerinden birisi iktidar tarafından yürütülen profesyonel bir algı operasyonuna muhatap. Başta Diyanet ve ilahiyat camiası yaşananlara gözlerini yumuyor. Bazı kanaat ve cemaat önderleri ispatsız, delilsiz itham ve iftiralar karşısında sükut ederek aleyhlerine tarihe not düşülmesine neden oluyorlar. Bu kesimlerin en azından ortada durmaları, hakem olmaları ve tansiyonu düşürmeleri beklenirdi.

Toplumun büyük kısmı yaşananların yolsuzluk iddialarından kaçmaya, soruşturmayı örtmeye ve suçu yansıtmaya yönelik algı çalışması olduğunu biliyor. Ancak partizanların iğfal ettiği, havuz medyasının ablukaya aldığı muhafazakâr, dini duyarlılığı olan bir kesim üretilen propagandalara kanıyor. Müslüman bir kesim hakkında ciddi suizanlar besleyerek büyük vebale giriyor. Bu daha tahrip edici; zira bu defa yöntem aynı toplumun, ailenin içinde uygulanıyor ve maalesef etkili oluyor. Bir Müslüman’a iftira atmanın, “ajan”, “hain”, “misyoner” demenin uhrevi cezası ayrı, ama bu insanlar yüz yüze bakmayacaklar mı? Bu fırtına geçip sel gittiğinde, hakikatler netleştiğinde kardeşler, akrabalar, komşular nasıl yan yana gelecekler? Böylesi büyük iftira ve ithamlara inanma ve bunu yayma noktasında “Müslüman’ım” diyen insanlar daha duyarlı, dikkatli, sorumlu olmalı değiller mi?

]]>
bilgi@gencadam.com (Mahmut Akpınar, Zaman) GENÇ ADAM ANALİZ Wed, 13 Aug 2014 12:50:23 +0300
Hizmet Camiası, devlet, siyaset ve partiler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/950-hizmet-camiasi-devlet-siyaset-ve-partiler http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/950-hizmet-camiasi-devlet-siyaset-ve-partiler Hizmet Camiası, devlet, siyaset ve partiler

Hizmet Camiası, Müslümanların en önemli vasıflarından ve görevlerinden birisi olan “iyiliği teşvik etmek ve kötülükten caydırmak” (emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker) kaidesinin sosyal ve siyasal alana bakan yönleri olduğunun da bilincindedir ve bir sivil toplum oluşumu olarak demokrasinin ve hukukun kendisine verdiği haklar çerçevesinde, müspet hareket anlayışından da kopmadan, herkesi ve siyasetçileri yukarıdaki prensipler çizgisinde davranmaya çağırmaktan ve onları bu açıdan eleştirmeye devam etmekten asla çekinmez.

Son günlerde Hizmet Camiası ve siyaset ilişkisi üzerine pek çok asılsız iddia dile getirilmektedir. Kimileri, Hizmet bireylerinin siyasetle ilgili talep, eleştiri ve açıklamalarını siyasete girmek olarak yorumlamakta ve siyasete girmek istiyorsanız parti kurun demektedirler. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Hz. Cebrail dahi parti kursa, Hizmet bir partiyi desteklemez” açıklaması da bu minvalde çarpıtılmaktadır. Hocaefendi’nin ve Hizmet Camiası’nın siyasete bakışı, bugün de dahil, neredeyse hiç değişmemiştir. Bu hususta 6 ana hususun altını çizmek gereklidir.

Bir; Hizmet, din adına parti kurulmasına, birilerinin dini tekeline alıp, “yarın olacak şey seçim değil bir nüfus sayımı, kaç Müslüman var anlayacağız” yani ‘bana oy vermeyen Müslüman değildir’ imaları yapmasına ve seçim meydanlarında, dinin siyasete alet edilmesine her zaman karşı olmuştur ve olacaktır. Zira, bunun, dine, bugünlerde bir kez daha şahit olduğumuz üzere, en çok zarar verecek ve onun mesajını kirletecek bir davranış olduğu çok açıktır. Hz. Cebrail örneğinin verilmesi bunun altının bu teşbih ile iyice çizilmesi ve dinin siyasilerce istismarına set çekmek gerektiğindendir. Siyaset, Bediüzzaman’ın da yüz yıl kadar önce Münazarat’ta anlattığı üzere esasen dünyevî bir iştir ve onu yapanların din adına hareket ettiklerini iddia etmeleri bu işin doğasına aykırıdır.

İki; Hizmet hiçbir zaman bir siyasi parti kurmaz çünkü onun ulaşmak istediği sineler ülkedeki ve dünyadaki tüm sinelerdir, gönüllerdir, vicdanlardır. İnsanların, siyasi konularda çok tabii olarak farklı fikir ve yaklaşımlarının olması ve bunların farklı partilerce temsil edilmesi mümkündür. Hizmet Camiası, ortaya koyduğu eğitim, diyalog, medya, sağlık, yardımlaşma projelerinin makuliyeti ve başarısı etrafında her fikir, düşünce ve siyasi anlayıştan insanların gönül rızaları ile toplandığı geniş ve heterojen bir topluluktur. Dolayısı ile Hizmet’in tek bir parti ile özdeşleşmesi ve hep onu desteklemesi, kendi çeşitliliğine ve herkese ulaşma idealine ters bir tavır olacaktır. Ancak, Hizmet gönüllülerinin kendi şahsi iradeleri ve kararları ile, Hizmet’in herkesçe bilinen insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, demokrasi, çoğulculuk, inanç hürriyeti, dürüstlük, yolsuzluğa karşı olmak, hoşgörü gibi prensipleri çerçevesinde adaylara ve partilere oy vermesi çok normaldir. Bu prensiplere en çok uyan adaylar ve partiler her zaman değişebilir, farklılık gösterebilir. Efendimiz (sas)’in vahiy kâtiplerinden birisinin ayağının kaydığını hatırlanacak olursa, hiçbir siyasetçinin ve partinin, geçmişte bu prensipler etrafında göstermiş olduğu performans, onun gelecekte de hep kaliteli işler yapacağını garanti altına almaz, seçmenler, onun en son hangi tavırları ve performansı gösterdiğine bakar ve hür iradeleri ile tercihlerini yaparlar. Bu anlamda, seçmenin iradesine kimse ipotek koyamayacağı gibi hiçbir partinin geçmişteki iyi performansı da ipotek koyamaz.    

Üç; Hizmet’in parti kurma ve şöyle ya da böyle bir devlet kurma hedefi yoktur ancak devletten ve siyasetçilerden, siyasete bakan talepleri vardır. Bunlar da yukarıda sayılan, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, demokrasi, çoğulculuk, inanç hürriyeti, dürüstlük, yolsuzluğa karşı olmak gibi taleplerdir. Böyle bir devlet, zaten, İslam’a da uygun bir devlet olacaktır. Zira, Kur’an’da Müslümanlara bir devlet kurma değil, bu prensipleri hayata geçiren bireyler olma ve topluluklar oluşturma görevi verilmiştir. Zamana ve zemine göre bu prensiplere göre bir sosyal ve siyasal hayatın yaşanmasını garanti altına alacak devlet tipi, insanların hür iradeleri ile şekillenecektir. İslam tarihindeki ve günümüz Müslüman toplumlarının farklı devlet uygulamaları da buna örnektir ve tek tip bir mutlak doğru devlet şekli olmadığını göstermektedir. Bu açıdan, aslında bir İslam devletinden ziyade, Müslümanların kendi anlayış ve yorumlarına ve yerel şartlara göre kurdukları Müslüman devletlerinden bahsetmek aslında sosyolojik olarak da siyaset bilimi açısından da fıkhî açıdan da daha bilimsel olacaktır. Bu bağlamda, Efendimiz’in (sas) kurduğu Medine Site Devleti’nin kurucu metni olan Medine Vesikası’nı imzalayan gruplara ait her bireyin Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve müşrik de olsalar, o devletin “muahid” sıfatı ile eşit (yani birinci sınıf) vatandaşı olduklarını, İslam tarihindeki seçimle gelmiş ilk parlamento olan 1876 Osmanlı Parlamentosu’nun yüzde 30’dan fazla milletvekilinin “gayrimüslim” olduklarını hatırdan çıkarmamak faydalı olacaktır.

Dört; Hizmet Camiası, Müslümanların en önemli vasıflarından ve görevlerinden birisi olan “iyiliği teşvik etmek ve kötülükten caydırmak” (emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker) kaidesinin sosyal ve siyasal alana bakan yönleri olduğunun da bilincindedir ve bir sivil toplum oluşumu olarak demokrasinin ve hukukun kendisine verdiği haklar çerçevesinde, müspet hareket anlayışından da kopmadan, herkesi ve siyasetçileri yukarıdaki prensipler çizgisinde davranmaya çağırmaktan ve onları bu açıdan eleştirmeye devam etmekten asla çekinmez. İmam-ı Azam Ebu Hanife’lerin, Mevlânâ’ların mirası iyice incelenirse, onların da siyasi liderleri eleştirmekten çekinmediklerini, onlara da hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, hoşgörülü davranmayı tavsiye ettiklerini görmek mümkündür. Başta İmam-ı Azam pek çok âlim, bir anlamda anayasal fren ve denge vazifesi gören bu tutumlarını sürdürebilmek için bağımsızlıklarını namusları derecesinde önemsemişler ve kendilerine teklif edilen maaşlı devlet görevlerini hapislerde işkence görmek pahasına reddetmişlerdir. İslam dünyasının en önemli yitiği hikmet ve irfan ise, ikinci en önemli yitiği de aslında bu kurumun fonksiyonunun idareciler ve devletler ve onlara itirazsız tabi olmayı tercih eden ulema tarafından yüzyıllar içerisinde iyice zayıflatılmış olmasıdır. Devlet görevi üstlendiği halde, hür, bağımsız, muktedirleri de eleştirebilen bir çizgisi olan ulema da elbette olmuştur ancak bunların sayısı maalesef çok değildir. Hocaefendi’nin ve onun yetiştirdiği talebelerin, onun mana ikliminde yetişen entelektüel, akademisyen, gazeteci ve yazarların dün de ve bugün de yapageldikleri, aslında İmam-ı Azam’ların, Mevlânâ’ların, Bediüzzaman’ların, muktedirlere “emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker” eleştirel mesafesinde duran geleneğini bugünün zaman ve zemininde yaşatmaya çalışmalarıdır. Hizmet’e yakın medya organlarının da on yıllardır yaptıkları budur. Onlar, yıllardır sadece magazin haberi, spor haberi yapmamışlardır ki bugün de siyasete bakan haberler yapmaları, eleştirilere yer vermeleri problem edilmektedir. Dünün siyasetçilerine ve muktedirlerine hangi prensipler üzerinden hangi eleştiriler yöneltiliyor idi ise bugün de benzer şeyler yapılmaktadır. Hocaefendi, 1994’te “Demokrasiden artık geri dönüş yoktur.” ve 2010’da “Mezardakiler bile kalksın, referandumda oy kullansın.” derken, darbecileri ve anti-demokratik uygulamaları kendi üslubu ile eleştiren ne kadar siyasete bakan sözler söyledi ise bugün de benzerlerini dile getirmektedir. Dün demokrasi düşmanlarını eleştirirken alkış tutulan Hizmet Camiası’nın bugün AB’nin, sivil toplumun, entelektüellerin tüm yüksek sesli itirazlarına ve hatta feryatlarına rağmen demokrasiyi ve anayasayı rafa kaldıranlara ve ülkeyi bir tek şeflik rejimine sürüklemek isteyenlere itiraz etmesi hem aklın, hem onurlu vatandaş olmanın, hem de iyi bir mü’min olmaya çalışmanın gereğidir.

Beş; Hizmet Camiası, geçmişte hiçbir parti ile pazarlık ve ittifak yapmamıştır ve organik bir ilişki içerisinde olmamıştır. Onlardan, asla, yukarıdaki prensipler çizgisindeki talepler dışında hakka, hukuka, demokrasiye, liyakate, Allah’ın rızasına aykırı hiçbir şey talep etmemiştir. Hizmet, gücünü de bu istiğnasından ve bağımsızlığından alır. Gönüllüleri dışında hiçbir otoriteden para almadığı için, emir de almamakta ve yanlışları en duru hali ile rahatlıkla eleştirebilmektedir. Hizmet Camiası’ndan, birilerinin çok rahatsızlık duymasının sebebi de muhtemelen budur. Hizmet, dün olduğu gibi bugün de hiçbir parti ile ittifak yapmamaktadır, yarın da, Allah’ın izni ve inayeti ile, yapmayacaktır. Ancak, “yiyor ama çalışıyor” ahlaksız felsefesini hiçbir zaman benimsememiş Hizmet gönüllüleri, yukarıdaki prensipler çerçevesinde kimin en iyi aday olduğuna Allah’ın kendilerine ihsan ettiği akıl ile ve hür iradeleri ile karar verecek ve yolsuzu dürüstten, vatandaşına hakaret ve iftira edeni nezih ve ahlaklı olandan, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da ayıracaklardır.

Altı; Hizmet, bugünlere devletin ve iktidarın gücü ile değil, çoğu zaman onların adaletsiz ve anti-demokratik tavırlarına rağmen gelmiştir. Bugünden sonra da devlete, “gölge etme başka ihsan istemez” demeye devam edecektir. 60 yıldır, halkın içinde halkla beraber halka hizmet eden, halkın hakkını hukukunu gasp edip kendisi ve akrabalarını zenginleştirmeyen ve sevenlerini asla mahcup etmemiş Muhterem Hocaefendi ve Hizmet gönüllüleri ile ilgili, çaresizlik ve panik içindeki birilerinin, buldukları her yalana sarılmaları, Hocaefendi’nin ve Hizmet’in maşeri vicdandaki müstesna yerine asla zarar veremeyecektir. Zira, milletimizin feraset ve basireti hakkı batıldan, yolsuzluğa saplananı ve yalancıyı dürüstten ayırmaya yetkindir. Zaten, bu iftiralarla ilgili zerre kadar delil olsa idi, bunlar meydanlarda dedikodu üslubu ile dile getirilmez, eldeki somut deliller eşliğinde yargıya çoktan taşınırlardı.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (İhsan Yılmaz) GENÇ ADAM ANALİZ Sun, 16 Mar 2014 22:16:41 +0200
Hizmet hareketi, parti mi kuracak? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/927-hizmet-hareketi-parti-mi-kuracak http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/927-hizmet-hareketi-parti-mi-kuracak

Hizmet hareketini ve önde gelenlerini 40 yıldır tanıyan dostlar bile yazdığına göre başlıktaki soruya kendini bu dairenin içinde gören biri olarak şahsen ben de cevap aramalıyım.

Gerçi “camia, partileşmeye gidiyor, 30 Mart’tan sonra yeni parti kurarlar” diyen arkadaşım, bunu bir TV programındaki konuşmacının üslubundan hareketle söylüyor. Ama olsun, bu iddianın cevaplanması gerekiyor.

İçinden geçtiğimiz olağanüstü, öngörülemeyen ve samimi her insanı üzen, yaralayan, şaşırtan dönemin atmosferi gereği büyük savrulmalar oluyor. Göz gözü görmüyor, bu atmosferin toz dumanı içinde neredeyse her iddia, iftira, karalama gerçekmiş gibi bir algıyı zorluyor. Böyle zamanlarda ilkelere, vefaya, dürüstlüğe sarılmanın, yangına benzin ile değil, su ile koşma basiretine sarılmanın dışında yol yok. Teenni ile hareket etmek, kavgacı üsluptan uzak, hatta sükût durmak çok zor olsa da ille de üslup, ille de üslup güzelliği… Hasar ne olursa olsun, içine savrulduğumuz bu atmosfer bir gün dağılacak, ileride yüz yüze bakılacak.

Hizmet hareketine, devleti ele geçirme ve idareye hâkim olma sevdası gibi isnatlar her dönemde yapıldı. Hâlbuki isnatlar, iddialar yerine hukuk devletinde yapılması gereken tek şey, yargıya müracaat etmektir. Her defasında belirtiliyor; suçun şahsîliği prensibi ve masumiyet karinesi diye hukukun temel iki rüknü var. Yargı kararı ile suçlu bulunmadığı sürece insanlar masumdur.

Kullardan bir kul olarak Allah’ın rızasını kazanmaktan başka gaye edinmemiş milyonların hukuku çiğnenmemelidir. “Hizmet insanı”, müminin asıl vasfının tevazu olduğuna inanmış iken, bu insanlara “siz kendinizi diğer cemaatlerden, diğer insanlardan üstün görüyorsunuz” demek ağır ithamdır. Milyonlar içinde yanlış yapan, dinin özünü yanlış anlayanlar elbette olur. İnsan bu, makamdan, servetten, kuvvetten ayağı kayabilir. Ama yanlış örneklerden hareketle, Hizmet hareketinin idarî, siyasî bir pâye devşirmenin peşinde olduğunu, bunun için de parti kurulacağını söylerseniz hepimizi şaşkına çevirirsiniz. Bizler, bu hareketi doğru anlamışsak, Hizmet’in asla partileşmeyeceğini yürekten hem de büyük bir güvenle ve yüksek sesle söylemekten çekinmeyiz…

Günlük politikalardan, iktidar ve menfaat mücadelelerinden uzak durmak başkadır, ülkemizin ve milletimizin geleceği ile ilgili meselelere kayıtsız kalmamak başkadır. Elbette sırf millet, devlet ve gelecek nesiller adına siyaset sahnesinde rol almak, seçmen iradesine yaslanarak alın teri dökmek, mesai harcamak makbul bir şeydir. Bu vazifeleri kim yapıyorsa, hangi görevde, makamda olursa olsunlar onları kimse hafife alamaz, kötüleyemez, duadan uzak tutmaz. Tıpkı bunun gibi, şu zamanda en büyük tehlikenin, kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesi olduğuna inanmış; bütün himmetini kalplerin ıslahına teksif ederek bu tehlikeye karşı koymaya söz vermiş fedakâr insanları da, siyaset minderine çağırmanın yanlışlığı da görülmelidir. Kendilerine paye olarak “muhabbet fedailiği”ni seçmiş insanlara, acımasızca yaftalar yapıştırılması büyük haksızlıktır. O insanların düsturu şudur: Değil parti kurup politika sahnesinde rol almak, dünya sultanlığına dönüp bakmak, bize yakışmaz. Çünkü yanlış anlaşılırız, sevgi kahramanlarını tanıyarak ümide kapılan dünya kadar insanı hayal kırıklığına uğratırız… “Demek ki, bunlar da makam-mansıp sevdasına tutulmuş; meğer bunca gayret iktidar içinmiş; şimdiye kadarki sevgi ve hoşgörü mesajları yalanmış” dedirtiriz.


Herkesin içi rahat olsun, Hizmet hareketinden bir parti çıkmayacaktır…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Hüseyin Gülerce, Zaman) KÖŞE YAZILARI Wed, 12 Feb 2014 17:42:19 +0200
BU HAKARET YAKAR! http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/542-bu-hakaret-yakar http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/542-bu-hakaret-yakar BU HAKARET YAKAR!

Ağustos 2004 MGK’sında alınan ve AK Parti iktidarının altına imza attığı kararlar iki üç ay evvel medyaya yansıdığında birileri utangaç tavırlarla kendilerine haksızlık yapıldığını belirtip o belgeyi ‘yok hükmünde’ ilan ediyor ve aksine Hizmet Hareketi’ne 2002 Kasım’dan bu yana her zaman destek verildiğini söylüyordu.

Geçen yaz Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış programına katılan Başbakan Tayyip Erdoğan, stadı dolduran yüzbinlere ‘Gerçek Türkiye tablosu sizsiniz.’ diyordu. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ABD’de Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettikten sonra nifaklara dikkat çekerek, görüş farklılığının normal karşılanması gerektiğini vurguluyordu. 17 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla başlayan saldırı ve tacizler, ‘Haşhaşi’ nitelemesine vardırıldı. İş çığırdan çıktı, ipin ucu kaçtı. Peki 2004 MGK’sından utananlar nasıl birden azılı Hizmet Hareketi düşmanı kesildi? 28 Şubat 1997’deki gazete ve televizyon haberlerini aratıyor gazetecilik diye insanlara sunulan karalama propagandası.

Vicdan, etik, ilke, izan, doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık ve ölçü yok artık. Hocaefendi daha başında ‘paralel devletleştikleri’ ileri sürülenleri lanetlemişti. Ama sevenlerine ve şahsına iftira atanlara da yöneltmişti aynı sözleri. En üzücü yanlardan biri de, çirkin iddiayı ilkin 28 Şubat’ın telekulakçısı Ankara Emniyeti’nin eski müdür yardımcısı Osman Ak’ın dile getirmişliği: “Devlet içindeki yapılanma, Hasan Sabbah’ın ‘Haşhaşin’ isimli örgütlenmesine benzemektedir.” Ak ve ekip arkadaşları, 1998 ve 1999’da Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık da dâhil 963 kurum ve kişinin telefonlarını dinlemekten yargılanmıştı. O telekulak zihniyeti hortlatılmış meğer. Hocaefendi’nin telefonlarına yasa dışı kulak kabartılmış. Hiçbir suç unsuru içermeyen ve tavsiye içerikli konuşmalar yayımlanıyor, ‘Gülen Örgütü’ denerek ahtapot senaryoları üretiliyor. 160’ı aşkın ülkede 2 binden fazla kurum ve kuruluşla Türkiye adına dünyaya hizmet götüren camia ‘ahmakça’ ve ‘akılsızca’ suçlanıyor. Büyükelçilerimizle düzenlenen toplantılarda başta Başbakan tarafından örgütün görev yerlerinde anlatılması isteniyor. Oysa Hocaefendi benzer ithamlarla 28 Şubat sürecinde de yargılanmış ve beraat etmişti. Şair Sezai Karakoç’un dizelerindeki gibi “Onlar sanıyorlar ki/Biz sussak mesele kalmayacak/Halbuki biz sussak, tarih susmayacak/Tarih sussa, hakikat susmayacak/Onlar sanıyorlar ki/Bizden kurtulsalar mesele kalmayacak/halbuki, bizden kurtulsalar/Vicdan azabından kurtulamayacaklar/Vicdan azabından kurtulsalar/Tarihin azabından kurtulamayacaklar/Tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar”.

]]>
bilgi@gencadam.com (Aksiyon, Emin Akdağ) GENÇ ADAM ANALİZ Sun, 02 Feb 2014 23:13:34 +0200
Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu! http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/519-hakki-soylemek-tarih-boyunca-hep-zor-oldu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/519-hakki-soylemek-tarih-boyunca-hep-zor-oldu Hakkı söylemek tarih boyunca hep zor oldu!

“Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner... Gam ü şâdi-i felek böyle gelir, böyle gider!” Enderunlu Vasıf

Hekimoğlu Ağabey’in “Fethullah Gülen Hocam” başlıklı o candan, o içten yazısını okudum. Her cümlesine, her kelimesine, her hecesine, her harfine gözyaşı akıttığına inancım tam. Samimiyet, insanın kalbinden vurur Hocam. O yazıda yer alan her harfin mazmununda gizli olan samimiyet, adeta ok oldu ve geldi beni kalbimden vurdu. Delik deşik etti gönlümü. Ardından 50 yıllık arkadaşınız Suat Yıldırım Hoca’mızın “Fethullah Gülen veya bir fazilet mücadelesi” yazısı geldi. O da aynı perspektiften meseleye bakıp sizin hayat mücadelenizi özün özü diye niteleyebileceğim bir tarzda kendine has üslupla özetledi. Yüreğimize su serpti. İnancımızı tazeledi.

Şu içinden geçtiğimiz, tam geçtik derken yeniden girdiğimiz süreçte ben de böylesi yazılar kaleme alıp sonunda “Siz üzülmeyin Hocam” demeyi ne kadar arzu ettim. Ama yaşım, talebeliğim, ilim ve irfan mektebinizde öğrendiklerim, Hekimoğlu Ağabey ya da Suat Yıldırım Hocam üslubunda bir yazı kaleme almama mani oldu. Onun için bekledim. Şafakta gördüğümüz her ışık emaresine güneş diye sarıldım. “Dalları sallayan rüzgâr misali geçer gider” teşbihleri ile avundum. Ama bitmedi ve bitmiyor Hocam ve ben daha fazla dayanamayacağım.

Teselli ve tesliye değil hâşâ! Sadece insaniyet namına “Siz üzülmeyin Hocam” diyeceğim.

Sizin kavl-i faslınıza itibar etmeyen ve yine sizin ifadenizle “kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalemli, kara mürekkepli, kara kalpli, karanlık yaşayan insanların karalamaları” devam ediyor Hocam. Yarın ne denecek bilmiyorum ama dün yolsuzluk dosyaları ile alakalı hukuki işlemlerden dolayı ne yüz kızartıcı ithamlarda bulunuldu, iftiralar atıldı ve nice hak-hukuk adına hakkı-hukuku hiçe sayan haksız ve hukuksuz uygulamalar işleme konuldu. Yüzlerce resmi görevli, şefkat beklediği eller vesilesiyle yerlerinden yurtlarından edildi. Ve siz örneği görülmemiş bu umumi kıyıma karşı hayatınızda ilk defa ellerinizi bedduaya açtınız. Ama öyle bir beddua ki iki taraflı. “Kim haksız ise...” bu duanın kilit cümlesi. His deryalarında kendinden geçtiğiniz anda bile aklın, mantığın bütün fakülteleri ile çalıştığının göstergesi. Evvelki gün de ne dediğini kesinlikle bilmeyen birisi çıktı, ahlâka değil ahlâksızlığa bile seviye kaybettirecek şeyleri ağzına doladı. Siz de “şahsî haklarımı helal ediyorum, dili sürçmüştür” dediniz her zamanki âlicenaplığınız içinde.

Önceki gün de “örgüt” demişlerdi, üstü kapalı dahi olsa terörle ilişkilendirecek şekilde. Yolsuzluk operasyonundan sonra daha yüksek sesle seslendiriyorlar bu ifritten düşünceleri. Öyle anlaşılıyor ki demeye de devam edecekler. Hâlbuki siz ilk defa örgüt dediklerinde bizatihi çıkmış ve kendinize yakışan üsluba uygun bir dille cevap vermiştiniz. Nedir o kasıt bilmiyorum ama “bir kasda iktiran” ile bilerek söylüyorlar dediniz. “Bunca hayırlı hizmetlere imza atmış insanlara bugün örgüt derseniz; yarın dine ve insanlığa hizmetle ömürleri geçmiş nice cemaatlere örgüt demek zorunda kalırsınız” diye uyarılar gönderdiniz. Bilmem ki anlaşıldı mı?

Anlaşılma bir kenara, bir mümin bunu nasıl der, ben daha oradayım Hocam. Aşamadım bu eşiği. “Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek her şeyi kaydetmektedir. Ağzından ne söz çıkacak olsa, yanında onu gözetleyen ve kaydeden biri vardır.” (Kaf/17-18) ayetine inanan bir insan, Allah’ın rızasından başka amaçları olmayan ve hizmet deyip dünyanın sağına-soluna koşan insanlara nasıl “örgüt” der, hâlâ anlamadım. “Vah bize, bu Kitab’a da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her yaptığımız şeyi sayıp döküyor!” (Kehf, 49) ayetinin gerçekleşeceği gün geldiğinde nice olur halimiz diye hiç mi düşünmez bu insanlar?

Takılıp kaldığım ikinci nokta, sizin bu sözden ne kadar dilgîr olduğunuz, kalbinizin nasıl lime lime olduğunu tahayyül etmem; tahayyülün ötesinde yüzünüzün çizgilerinde, sesinizin tonunda bunu müşahede etmem. Bize bu ve benzeri durumlarda teoride ve pratikte nasıl düşünülmesi ve nasıl davranılması gerektiğini siz öğrettiniz ve hâlâ öğretiyorsunuz. Bununla beraber ben bana düşeni yapmak istiyor ve bir kere daha “Siz üzülmeyin Hocam” diyorum.

Gördüğünüz gibi bir kere daha dedim Hocam. Zira ben bana yakışan bu edepsizliği, haddimi aşmışlığı bir kere daha yapmıştım. Yıllar önceydi; 28 Şubat rüzgârının çok sert ve soğuk estiği zamanlardı. Bir akşam ana haber bülteninde “düğmeye bastılar”. Ertesi gün “idamına…” manasına gelen yargısız infaz manşetleri ile “Sabah”a uyandılar. İşte o gecenin gündüzünde annemi Rahmet-i Rahman’a göndermiş ve geçici misafirhanesi olan kabrine koymuştuk. Akşam evde taziyeye gelenlerle birlikteyken siz babama ve bana “taziye telefonu” açmıştınız. Hedef tahtasına konulduğunuz, hakkınızda kurulan idam sehpalarına gıyaben çıkarıldığınız böylesi bir günde bile siz diğerkamlığınızı, fedakârlığınızı, Müslümanlığınızı ve en genel manada insanlığınızı gösteriyordunuz. Can evimden vuruldum o gün. Hâlâ devam ediyor o gönül vurgunum benim. Annemin acısını unutmuş, bir başka mihnete gark olmuştum ve gitmiş bir esnafın dükkânında gazetedeki köşemde yayınlanmak üzere yazımı yazmış ve size “Siz üzülmeyin” demiştim. Şimdi de aynı şeyi söylüyor ve “Siz üzülmeyin Hocam” diyorum.

Önceki gün dediniz: “Kritik bir dönemden geçiyoruz.” 30 yıla yaklaşan beraberliğimizde yüzlerce defa duydum bu sözü sizin ağzınızdan. Onun için içimden geçirdim; kritik dönemden geçmediğimiz zaman mı var? Ben bunu içimden geçirirken siz aynı cümleyi söylediniz; “Gerçi kritik dönemden geçmediğimiz zaman hiç olmadı. Ama…” İşte bu ama bağlacından sonra söylediğiniz şey, çok can yakıcı Hocam; “bu dönemde beklenmezdi”. Zaten iki gün önce de Herkul Nağme’de yayınlanan bir sohbetinizde “Keşke muhataplarım mümin olmasaydı.” diyerek söylediniz aynı düşüncenizi. İçim yanıyor Hocam. Annesiz büyüyen yetim kız diyordu ya hani Türkçe Olimpiyatları’nda yıllar önce “Sol yanım acıyor anne” diye. Aynen onun gibi diyorum: “Sol yanım, işte tam da şurası, kalbimin üstü acıyor; hem de çok acıyor Hocam.”

Herkes anladı umarım; dershanelerin kapanmasından bahsetmiyorum. Aksine onunla gün yüzüne çıkan, yolsuzluk iddialarının açığa çıkması ve hakkı hukuku hiçe sayan tayinlerle, kızağa almalarla hız kazanan “bitirme” sürecinde sizin hedef tahtasına konulmanızdan bahsediyorum. İnsafsız eleştiri oklarının, iz’ansız tenkitlerin, düşünceye vize ettirilmeden söylenen sözlerin, yazılan yazıların, TV programlarında, dost meclislerinde Kur’an ve sünnet mizanıyla tartılmayan çirkin ifadelerin, her biri zehirli bir mızrak gibi kalbinize saplanan yalan-yanlış beyanların zatınıza yönelmesinden bahsediyorum ve o sözleri burada tekrar etmeye ne ahlakım, ne edebim ne de insanlığım müsaade ediyor.

Böyle gelmiş, böyle gitmemeli diyorum ama böyle gelmiş ve böyle gidiyor be Hocam. Dün İmam-ı Âzam’lara, Ahmed bin Hanbel’lere, İmam Serahsi’lere ve daha nicelerine yapmışlar aynı şeyleri. Tam bir mezalim. Dinle, imanla, ahlakla, akıl ve mantıkla izahı yapılamaz nice zulümleri reva görmüşler o insanlık semasının güneşlerine, aylarına, yıldızlarına. Kimler mi reva görmüş? Siz benden daha iyi bilirsiniz ama söyleyeyim; dostları. Aynı dine inanan, aynı kıbleye yönelen, aynı peygamberin arkasında saf bağlayan dostları. Onun için demişler zaten; “düşmanın düşmanlığına eyvallah; dostların düşmanlığı azab” diye.

Hüsn-ü zann beyanı olarak “belki” diyeyim; belki anlamamışlardı da onun için işlemişlerdi bütün bu cinayetleri ya da cinayetten aşağı kalmayan işkenceleri o dostlar. Belki de o devâsâ kametlerin etraflarında oluşan geniş halk kitlelerini potansiyel tehlike olarak görmüşlerdi. Belki de kendi ikballerini engelleyecekler, kazanımlarını kaybedecekler diye vehmetmiş ve tehdit olarak algılamışlardı onları. Onun için önce biat, ardından kayıtsız şartsız itaat istediler. Hayır diye diretenleri de susturmaya durdular. Akıllarınca onları sustururlarsa kendileri rahat edeceklerdi. Sonuç? Sonuç meydanda Hocam.

Kazananlar hep “marifet ufku, muhabbet ruhu, aşk u şevk buudu ve ruhani haz televvünleri ile dopdolu imana” sahip olanlar; “havf, reca ve muhabbet soluğu” ile nefes alıp verenler; “iman-İslam ve ihsanı yol ve yörünge, Allah rızasını yegâne hedef, Hakk’ı halka sevdirmeyi tek vazife” kabul edenler oldu. Dün böyleydi, bugün böyle, yarın da böyle olacak Hocam.

Siz üzülmeyin Hocam; üzülmeyin ve “sır yamaçlarında, hafi tepelerinde, ahfa zirvelerindeki yolculuğunuza devam edin”. Saksağan sesleri, tarihin hiçbir döneminde bülbül nağmelerini bastıramamıştır. Dünyaya dünya, ahirete ahiret kadar değer veren yaşatma ufkunun insanlarını doğru bildiği yoldan çevirememiştir.  Bütün bu densizlikleri reva görenler yarın huzurunuza gelip “yanlış yapmışız” deseler ve helallik dileseler eminim ki siz umumun hakkını değil ama şahsi hakkınızı helal edersiniz. Haddimi aşmışlık içinde zat-ı âlinize beni böylesi hitaba sürükleyen işte bu tasavvurları aşkın şefkat ve merhametiniz oldu. Hata ettiysem af ola!

Siz üzülmeyin Hocam. Allah her şeyi görüyor ve biliyor.  Allah böylesi ifritten günleri bir daha yaşatmasın ve bu muhtevada bir yazı yazdırmasın. Amin…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Kurucan) KARA PROPAGANDA Sun, 22 Dec 2013 19:35:18 +0200
Hocaefendi'den tarihi uyarılar http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/518-hocaefendiden-tarihi-uyarilar http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/kara-propaganda/item/518-hocaefendiden-tarihi-uyarilar Hocaefendi'den tarihi uyarılar

“Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, usul budur.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının ‘Camia’ ile ilişkilendirilmesi ve ardından Emniyet’te gerçekleştirilen kıyıma ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. İslam kültüründe kişisel zaaf ve günahları olan bir Müslüman’ın ayıbını örtme üzerine önemli kayıtlar olduğunu söyleyen Hocaefendi, ancak kamu hukuku ve âmme hakkına dair halkı etkileyen bir suç işlendiğinde konunun üzerinin kapatılamayacağını vurguladı. Yolsuzluklar için de “âmme hakkıdır” diyen Hocaefendi, şöyle konuştu: “Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın hukuk sistemi, isterse modern hukuk sistemi, âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gidemezler. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘Herkul.org’da yayınlanan son sohbetinde özetle şu mesajları verdi:



İNSANLARIN AYIPLARIYLA MEŞGUL OLMAK DOĞRU DEĞİL:Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarının bu konuda muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi, konumu koruması ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmaktır. Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden bakarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir. “Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu.



SUÇLULUK PSİKOLOJİSİYLE SUÇLAR GÖRMEZDEN GELİNMEMELİ:Suçluluk psikolojisiyle suçlar görmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah.

İKİ GÜNAH KARIŞTIRILMAMALI: Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman… İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma, çek git arkana bakmadan. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu açıdan da ister İslâmî hukuk sistemi, isterse de modern hukuk sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım.
Haksız kimse cezasını bulacaktır

Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin. Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar “tweet”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim. Allah her şeye nigâhbân. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hâlâ Müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır. Gönül, Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktı ise / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.


Saldırılar karşısında sabredip ‘Bu da geçer Ya Hû’ demeli

Koskocaman camiayı, kendini Allah’a adamış insanları... dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” diyerek, Efendimiz’in (sas) cedd-i emcedi Hz. İbrahim (as) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalıdır; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir. Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır.
Başkalarını boy hedefi göstererek onları karalamak hiçbir işe yaramaz

Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Sun, 22 Dec 2013 19:07:04 +0200