Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Bediüzzaman Perspektifinde Diyalog - Genç Adam http://www.gencadam.com Mon, 19 Nov 2018 12:45:59 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Dahasına katlanmaya hazırım http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/943-fethullah-gulen-dahasina-katlanmaya-hazirim http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/943-fethullah-gulen-dahasina-katlanmaya-hazirim Dahasına katlanmaya hazırım

İkindi sonrası. Küçücük salonda herkes kendine bir yer bulmuş. Bir bardak çay için bile olsa oturacağını tahmin ediyoruz. İstinad noktamız, hatırı sayılır misafirlerin varlığı. Tahminimiz doğru çıktı. Herkesi cepheden, yandan görebilecek konumda yerleştirilmiş koltuğuna oturdu ve başladı sohbete…

Şimdi size 10-15 dakikalık sohbetin en sonuna götürecek ve tekrar başa döneceğim. Hani bazı filmler vardır, senarist olmadığınız, o filmi daha önce hiç izlemediğiniz halde sonucu tahmin edersiniz ya; ben de sohbetin böyle bir sonla biteceğini tahmin ettim. Gözyaşı ile bitecek dedim içimden. Gidişat onu gösteriyordu. Mantıkî hiçbir boşluğun olmadığı, akla gelmesi muhtemel sorulara cevapların verildiği, sorularla muhtevanın derinleştirilmeye çalışıldığı ve hepsinden önemlisi his ve heyecanın yavaş yavaş zirve yaptığı bu sohbetin gözyaşları ile biteceğini tahmin etmek bu türlü sohbet meclislerine âşina olan insanlar için zor olmasa gerekti.

“Hepinizin hissiyatına tercüman olma manasında diyorum ki…” diye son cümlelerine başladı ve “cennet” dedi. Sonra cennetin bütün güzelliklerini tarif ve tavsif etti. Kur’an ayetleri, Hz. Peygamber’in (sas) beyanları ile temellendirilebilirdi bu tarif ve tavsifler... Ardından; “İşte, böylesi bir cennete girmek mi yoksa şu katlandığınız sıkıntıların, yaşadığınız daralmaların onlarca katına katlanarak insanlığa hak ve hakikati anlatmak mı? Bu uğurda yaptığınız hizmetlere hiçbir şey olmamış gibi devam etmek mi?” Gür sesle birisinin “ikincisi” dediğini duyduk hep birlikte. Sesin geldiği yere kafasını çevirip tasdik makamında başını salladı ve son cümleyi söyledi: “Sizin hissiyatınızı benim hissiyatımdan daha dûn görmüyorum ama kendi namıma söyleyeyim; şu sıkıntılı halime rağmen bunların çok daha fazlasına katlanmaya hazırım.” Kopacaktı zaten salon, bu cümleler kopmanın başlangıcını teşkil etti. Hocaefendi ağlaya ağlaya odasına girerken, salonda gözyaşları Sahibine doğru yola çıkıyordu.

Geriye döneyim şimdi; sohbet Alvarlı Efe Hazretleri’nin “Perişanım bugün cânâ perişan olmayan bilmez. Cevahir kadrini cevher fürûşân olmayan bilmez.” dizeleri ile başladı. “İnsanın böyle ahvâl karşısında perişan olması biraz imanının seviyesi, biraz insanlığının derinliği, biraz su-i akıbet endişesi, biraz hüsn-ü akıbetin neler vaat ettiğini bilmekle olur. Sûfiler gerçek insanî değerleri üns billah’a bağlamışlar. Zirve seviyesinde bunu temsil eden peygamberler de insanlar üns billah’a gelmiyorlar diye ölüp ölüp dirilmişler. Sırasıyla evliya, asfiya, mukarrabîn. Zilliyet planında bu insanlar duymuş aynı sıkıntıları.” Burada durdu, çoklarımızın bildiği nice isimler saydı. İmam Rabbani’den Şeyh Sibgatullah’a, Abdulkadir Geylani’den Muhammed Küfrevi’ye kadar birçok isim. Sonra cümlelerini şöyle sürdürdü: “Büyük insan yetimi bir nesiliz biz. Görmedik böyle insanlar…” Defalarca dediğim gibi denge insanı. Sözün tam burasında, “Mutlak manada bunları tezkiyede bulunmak Allah’a karşı ayrı bir saygısızlıktır ama büyük insanlar bunlar bilebildiğimiz kadarıyla.” dedi.

Benim burada dikkatimi çeken şey iman ve üns billah münasebeti oldu. Şuara ve Kehf surelerinde hemen hemen aynı mealde iki ayetle anlatılan bu hakikati biz hep muhataplarının iman etmesi olarak anlıyorduk. Daha doğrusu ben öyle anlıyordum. Dolayısıyla Efendimiz’in (sas) iman etmeyenler ekseninde böylesi bir sıkıntı içine girdiğini ve Kur’an’ın, “Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendini helak edeceksin.” ayetiyle onu tebcil ve takdir ettiğini düşünüyordum. Doğru, bu anlamada bir problem yok ama üns billah dediğinizde ötesini de görüyorsunuz; o da iman edenlerin imanda seviye kat’ etmemeleri de aynı ölçüde olmasa bile Efendimiz’i (sas) dilgîr etmiş. Bir anahtar hüviyetinde olan bu yaklaşımı merkeze alırsanız, bunu destekleyecek onlarca, yüzlerce hadise bulmak mümkün Efendimiz’in (sas) hayatında. Tafsilatı müstakil bir yazı konusu olan bu hususu şimdilik bir kenara bırakıp sohbete dönelim.

Tahmin edeceğiniz gibi sözün bundan sonraki akışında başta peygamberler olmak üzere günümüze kadar uzayan büyüklerin din-iman uğrunda çektikleri sıkıntıları anlattı. Oldukça uzun süren bu bölümden sonra dedi ki: “Onların çektikleri ile bizimkiler mukayese bile edilmez. Biz maddi sebepler planında yapılması gerekli olan şeyleri hiç ihmal etmeden yapıp vazifemize devam etmeliyiz. Gelecekte kimin haklı, kimin haksız olduğu görülecek. O günler geldiğinde siz de diyeceksiniz ki; iyi ki katlanmışız bu sıkıntılara. Eğer bunlara katlanmasaydık hizmet muzaaf veya mük’ap olarak katlanmayacaktı.”

Önemli bir cümle bu. Kehanet değil, dünden hareketle bugünü, bugünden hareketle yarını görmenin ifadesi. Allah’a, O’nun sonsuz lütuf ve ihsanlarına halis bir iman ve itminanın göstergesi. Artık siyasî literatürümüze de giren cümleyle “abdestinden ve namazından emin oluşun” tezahürü. Nitekim devamında söylediği şu cümleler bu yorumlara haklılık kazandırıyor: “Verdiği şeyler vereceği şeylerin teminatıdır; en inandırıcı referansıdır. Biraz önce söylediğim o büyük kametlere nispetle zahmetsiz, meşakkatsiz yaptığımız hizmetlere azmimizi, cehdimizi katlayıp devam edeceğiz. Üstad’ın aktardığı gibi ‘gemiler sizin arzusuna, isteklerinize göre seyretmez.’”

Birisinin hatırlatması ile şahsen tekrarından benim utandığım “sahte veli, yalancı peygamber, âlim müsveddesi…” gibi sözler devreye girdi. Cümleyi bitirmesine imkân vermedi. “Önemsememek lazım. Herkes kendi karakterinin gereğine göre amel eder. Çevre görmüyor mu? Hepsini bir anda göremeyebilirler. Ama zamanla görecekler. Acele etmeyin…”

“Dua vakti geldi, abdest tazeleyecek olanlar tazelesin.” dedi ama kimse yerinden ayrılmadı. Bir mahzuniyet çökmüştü herkesin üzerine. Hakaret kelimesinin hafif kaldığı son sözlerin hatırlatılması ayrı bir havanın esmesine sebebiyet verdi her nedense. Huzurun insibağına boyanmış simalar, meltem misali esen rüzgârdan istifade eden gönüller bu mahzun ortamda teselli ve tesliye babında bir şeyler demek istiyordu. Fakat mehabetin araya koyduğu mesafeyi, huzurda bulunmanın lazım-ı gayr-ı müfârıkı olan saygının eşiğini aşıp kimse de bir şey diyemedi. Hocaefendi gibi mütecessis bir insanın bunu görmemesi, duymaması, hissetmemesi mümkün değildi. Bana sorarsanız; gördü, duydu ve hissetti ki yazının başlangıcında söylediğim “Hepinizin hissiyatına tercüman olma manasında diyorum ki…” cümleleri ile yeniden söze başladı. Gerisini biliyorsunuz.

Farklıydı bugün burası. Farkı fark etmek için “fark” makamında olmaya gerek yoktu. Hele hele Faruk olmaya hiç ihtiyaç yoktu. Allah’a şükür, tasavvuf erbabının dediği gibi “Cem’den sükût, fark’ta sübût” noktasını yakalamış, “cemâl ile celâl’i bir bilip kemâl’in mazhariyetine ermiş” bir mürşid-i kâmil vardı ve onun gönüllere akan beyanları muvakkaten de olsa muhataplarını oralara çıkarıyordu. Hamd O’na, minnet O’na, şükran O’na (cc)…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Kurucan) KÖŞE YAZILARI Sat, 01 Mar 2014 20:44:44 +0200
İsrail üzerinden itibarsızlaştırmak! (2) http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/532-israil-uzerinden-itibarsizlastirmak-2 http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/532-israil-uzerinden-itibarsizlastirmak-2 İsrail üzerinden itibarsızlaştırmak! (2)

Toplumun Filistin’e duyduğu sempati ve İsrail’in politikalarına tepkisinden yararlanarak, hedefe konulan birilerinin “İsrail işbirlikçisi” yaftasıyla gösterilerek kolayca karalanabileceği ve eski derin devletin bunun için eylem planları hazırladığı bir önceki yazıda belgeleriyle yer almıştı.

Yıllardır derin yapıların karalama listesinde olan Hizmet Hareketi’ni özellikle dindar kesim nezdinde yıpratmak isteyenlerin, gizli plan ve yalan haberler dışında sığındığı tek konu, Fethullah Gülen’in Mavi Marmara faciası sonrası yaptığı küçük bir eleştiri. (3 yıl önce “Yönteme eleştiri, şehitlere taziye” başlıklı yazıda bu konu ele alınmıştı.)

Hocaefendi’nin sözlerini anlayan oldu, anlamayan hatta çarpıtmakta ısrar edenler de oldu. Bu da açık bir toplumda gayet doğal. Herkes aynı düşünmek zorunda değil. Ama 31 Mayıs 2010’da insanî yardım gemisi Mavi Marmara’ya uluslararası sularda İsrail’in gerçekleştirdiği hukuk dışı saldırıda 9 vatandaşımızın şehit olduğu hadisenin, 4 bakanın istifa ettiği rüşvet ve yolsuzluk skandalı vesilesiyle hatırlanması birçok açıdan ilginç.

Birincisi, AK Parti’nin hiçbir zaman İsrail karşıtı bir çizgisi olmadı. Başbakan Erdoğan, 2005’te İsrail’i ziyaret etti; Yahudi lobisinden ödül almakta sakınca görmedi. Gazze saldırısı ve Mavi Marmara’ya kadar ilişkiler öyle iyi idi ki Ankara bu sayede Filistin ve Suriye’nin İsrail’le sorunlarını çözmek için arabulucu oldu. Yetkililer bunu, “Bölgede herkesle konuşabilen tek ülke” diye öve öve anlatıyordu.      

İkincisi, yöntemi eleştirse de Gülen’in yaşanan faciaya bakışı, olaydan hemen sonra verdiği taziyede netti: “Filistin’de yaşanan drama son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek şehit olan insanlarımıza Allah’tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere, milletimize ve bütün insanlığa taziyelerimi bildiririm.”

Hizmet’in, kendisini imha etmeye çalışan bir rejime karşı bile mevcut kanunlar çerçevesinde “müspet hareket”i tavsiye eden Bediüzzaman’dan beri, sokak eylemlerine ve her tür şiddete karşı olduğu hatırlanırsa yöntem eleştirisini de anlamak güç değil. Kimse bu yönteme uymak zorunda değil ama demokratik çerçevede bu özgün duruşa saygı duymak şart.

Üçüncüsü, Hocaefendi’nin Mavi Marmara’daki tutumunu eleştiren birçokları, geçen 3 yılda camianın iç-dış birçok etkinliğine katılıp destek vererek Hizmet’i büyük övgülerle takdir etti. Camianın “İsrail işbirlikçisi” olduğu yolsuzluklar ortaya çıkınca mı anlaşıldı, yoksa dert başka mı?

Dördüncüsü, olay sonrası seviye düşürülse de Türkiye-İsrail diplomatik ilişkisi kesilmediği gibi, krizi çözmek için de gizli açık temaslar sürdü. Mart 2013’teki özür öncesi, krize rağmen İsrail’den gelen turist sayısı önceki yıla göre yüzde 117, ihracat yüzde 44 artmıştı. İki ülke arasında, çoğu THY’ye ait her hafta 67 uçak seferi mevcut. Yani hadiseden sonra hükümet, İsrail ile tüm köprüleri atmış da camia buna itiraz etmiş gibi durum yok.

Beşincisi, Obama’nın devreye girmesiyle İsrail özür dileyip tazminat ödemeyi kabul ederken, Erdoğan da şehit ailelerinin İsrail’e karşı Türkiye ve dünyada dava açmayacağı şartını kabul etmiş oldu. Tarafların kamuoyuna yaptığı açıklamada “adem-i mesuliyet” denen bu şart açık. Buna göre Türkiye’nin devlet olarak dava açmayacağına ve mağdur ailelerin de İsrail ve İsrailli askerler hakkındaki yasal haklarından feragat ettiğine dair bir anlaşma yapılacak. Ama aileler buna karşı. Mesela şehit Furkan Doğan’ın babası, “vazgeçmeyiz” diyenlerden. Mazlumder’in konuya bakışı da aynı: İsrail ve Türkiye’nin yapacağı “Tazminata karşılık yargı bağışıklığı” anlaşmasının parlamentodan geçerek, uluslararası antlaşma formatına sokulacağı, böylece Anayasa’nın 90. maddesine atfen faillerin yargı bağışıklığı kazanarak cezasız bırakılacağı iddia edilmektedir. Bu, ne evrensel hukuk ne anayasa ne de ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşır.” Özellikle ABD, İsrail ve tüm dünyaya meydan okuyarak seçime giderken böyle bir anlaşmayı Meclis’e getirmek çok zor. Ama Obama’nın kredisini kullanarak sağladığı özrün gereği olan ‘normalleşme’ geciktikçe de ABD ile ilişkiler zarar görmekte.

Son anda gemiye binmekten vazgeçen bazı AK Partili vekilleri ve A. Dilipak’ın “sadece hükümette olan Mavi Marmara yolcu listesinin, İsrail askerlerine nasıl geçtiği” iddiasını saymasak bile bu tablo, dış politikada Türkiye’nin alanını daraltmanın yanı sıra kaygıların haklılığını gösteriyor.

Gerçekler böyle iken sanki tek sorun Gülen’in 3 yıl önceki bir sözüymüş gibi tezvirat yapmak, utanç verici. Sivil kanaat önderi Hocaefendi’nin görüşüne katılmayanların elini tutan yok: Gelinen noktanın çok parlak olduğunu düşünenler, müminlere iftira atmakla uğraşacaklarına İsrail’le tüm ilişkileri kessin, hatta donanmayı derhal Gazze’ye göndersin!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Abdülhamit Bilici, Zaman) YAZI DİZİLERİ Tue, 14 Jan 2014 12:06:03 +0200
İsrail üzerinden itibarsızlaştırma operasyonu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/531-israil-uzerinden-itibarsizlastirma-operasyonu http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/531-israil-uzerinden-itibarsizlastirma-operasyonu İsrail üzerinden itibarsızlaştırma operasyonu

Ülkemizde bir insanı veya bir toplumsal kesimi karalamak ve itibarsızlaştırmak isterseniz, bunun en kolay ve ucuz yollarından biri o kişiyi ya da grubu dış güçlerin özellikle de İsrail’in hesabına çalışmakla suçlamaktır.

Çünkü ister sağcı, ister solcu, ister dindar, ister laik olsun, toplumumuzun hemfikir olduğu az sayıdaki konudan biri, Filistin davasına verilen destek ve ABD ile İsrail’e karşı duyulan antipatidir.

En son bir üniversitemizin, Türkiye’deki dış politika algısı üzerine yaptığı araştırma sonucu ortada. Bu ankete göre Türkiye için tehdit olarak algılanan ülkelerin başında yüzde 42 ile Amerika ve yüzde 37 ile İsrail geliyor. Dolayısıyla itibarsızlaştırmak için bir psikolojik operasyon yapmak istediğiniz kişi ya da grubu ABD ve İsrail güdümünde göstermek en kestirme yol. Bir de hedefiniz, özellikle bir toplumsal grubu dindar ve muhafazakâr kesim içinde yalnızlaştırmak, şeytanlaştırmak ise bundan daha iyi yafta bulunamaz.       

Dünden beri, toplumda suni düşmanlıklar oluşturarak siyaset mühendisliği yapmayı meslek edinmiş derin yapıların, bu yöntemi nasıl maharetle kullandığı biliniyor. Bu amaçla haber ve köşe yazıları üzerinden insanları itham etmek, soru işaretleri oluşturmak, yalan haberler üretmek hiç zor değil. Böyle bir algı oluşturmak için şayet sağlam bir belge yoksa sahtesinin üretilmesi, uydurulması da bu sık başvurulan yöntemlerden biri. Psikolojik harp taktikleri içinde buna ‘kara propaganda’ deniyor. Yani bir kişi veya grupla ilgili aslı olmayan bir suçlama atıp bunu her türlü iletişim ağları üzerinden yaymak. Beyaz propagandanın aksine, kara propagandanın malzemesi yalan haber, iftira, çarpıtma, entrika ve benzeri araçlardır. Kara propaganda, var olmayan bir olay ya da olgu topluma var imiş gibi yansıtmaya çalışmaktadır.

2009’da AK Parti ve Cemaati imha etmek amacıyla kozmik odalarda hazırlanan, önce “kâğıt parçası” denilerek inkâr edilen ama sonra aslı ortaya çıktığı için hazırlayanların mahkûm olduğu ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ bunun en tipik örneklerinden biri. Bu belgenin “Kara Propaganda Faaliyetleri” başlıklı bölümünün 4. maddesi aynen şöyle: “İhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra FG’ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara (Yahudilik, CIA, Mossad, Moon Tarikatı, Humeyni; vb...) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.” Aynı belgede yer alan taktiklerden biri de “Fethullah Gülencilerin ABD güdümünde hareket ettikleri” iddiasının yayılması idi. Camiayı; Alevilere, Kürtlere, TSK’ya düşman göstermek ve İslam’ın orijinalini bozmakla yaftalamak da öneriler arasında yer alıyor.

Geçen hafta, İstanbul’daki rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun yerli taşeronlara havale edilmiş bir Amerikan komplosu olduğu algısı oluşturmayı hedefleyen ve 4 gazetede aynı gün manşet olarak kullanılan yalan haberin anatomisini “ABD elçisi neden kovulmadı?” başlıklı yazıda ele almaya çalışmıştım. http://www.zaman.com.tr/abdulhamit-bilici/abd-elcisi-neden-kovulmadi_2190565.html

Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla başlayan tartışmada dikkatleri başka tarafa çekmek için kullanılan yaftalardan biri de aynen 2009’daki imha planında denildiği gibi, Hizmet’i İsrail yanlısı göstermek. Bunun için kullanılan en elverişli argüman, Mavi Marmara’da yaşanan katliamdan sonra her zaman müspet hareket yöntemini tavsiye eden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin izlenen yönteme dair birkaç kelimelik eleştirisi.

Türklerin de içinde bulunduğu ABD’deki bir sivil toplum kuruluşunun, onlarca ülkedeki felaketin yanı sıra İsrail’deki yangına (2010) gönderdiği küçük bir insani yardım bile kullanılmak istendi ama Başbakan Erdoğan’ın aynı yangına yardım için yangın söndürme uçakları gönderdiği anlaşılınca bu malzeme elde kaldı. Sonraki yazıda sırf Mavi Marmara trajedisinin ardından Hocaefendi’nin söylediği bir iki cümleden hareketle, camiayı İsrail işbirlikçisi diye yaftalamanın ne yaman çelişki olduğunu ele alalım.

]]>
bilgi@gencadam.com (Abdülhamit Bilici, Zaman) YAZI DİZİLERİ Tue, 14 Jan 2014 11:59:26 +0200
Hizmet, Erdoğan ve ABD http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/530-hizmet-erdogan-ve-abd http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/530-hizmet-erdogan-ve-abd Hizmet, Erdoğan ve ABD

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AK Parti kurulduktan beş ay sonra 2002 yılı başında Genel Başkan sıfatıyla Washington’a gelmiş, basına açık ve kapalı toplantılara katılmıştı.

ABD’nin önde gelen Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarıyla görüşmüştü. Ziyareti Zaman adına ben takip etmiştim. Arşive baktım, düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi’ndeki (CSIS) konuşmasıyla ilgili 29 Ocak tarihli haberime şöyle başlık atmışım: “Erdoğan: Türk-Amerikan ittifakını güçlendireceğiz.”

Erdoğan’ın Kasım 2002 genel seçimleri öncesinde, ‘neo-conlar’ ve İsrail lobisi de dâhil Amerikalıların hoşuna giden makul ve reformcu bir vizyonla Washington’a arz-ı endam etmesi, karşıtlarınca “icazet” alma çabası olarak yorumlanmıştı. Bu tür yakışıksız ithamlara Zaman camiasından itibar eden olmadı. Erdoğan ve partisinin siyasetin meşru unsuru olan uluslararası açılımları tenkide tabi tutulmadı. Çoğumuzun gözünde Erdoğan, şiir okuduğu için hapse atılmış yiğit bir Anadolu ‘siyah’ıydı. Ülkeyi yönetmek en az ‘beyaz’lar kadar onun da hakkıydı.

Erdoğan o Washington ziyaretinde dönemin Kanal 7 temsilcisi Zahid Akman’ın evinde özel bir dost sohbetine de katılmıştı. Sağ olsun Zahid Ağabey, beni de o meclise davet etmişti. Hatta ilk soruyu “Türkiye’de iyiye giden ne var?” diye ben sordum. Tereddütsüz “AK Parti” cevabını verdi. Haklıydı. Nitekim yılsonunda partisi tek başına iktidar olacaktı. O sohbetteki arkadaşların birçoğu da ileride Türkiye’de etkin pozisyonlara gelecekti. Amerika’da yaşadılar ya da eğitim gördüler diye Türkiye’ye sadakatlerini sorgulamak tabii ki aklımızın ucundan bile geçmedi.

ERDOĞAN’IN TUTUMU NEDEN DEĞİŞTİ?

Zaman içinde o mütevazı, halkını kucaklayan, dış dünyayla barışık, diklenmeyen Erdoğan gitti. Meydanlardan ABD dâhil tüm devletlere ve halklara adeta nizamat vermeye çalışan bir Erdoğan geldi. Milli Görüş gömleğini çıkarmış yenilikçi imajıyla Batı’da sempati toplayan AB rotalı eski Erdoğan’ın yerini, her büyük siyasi krizi Batı güdümlü iç düşmanlara bağlayarak giderek marjinalleşen bir figür aldı. Bunda Başbakan’la kendi partisi arasında bile duvarlar ören oligarşik danışman çetesinin, hoşlarına gitmeyenleri Amerikan ve İsrail uzantılı gibi takdim etmesinin de etkisi büyük.

Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan bu yana Hizmet Hareketi de Erdoğan ve yakın ekibinin açık ve gizlice yaptığı bu tür karalamalardan fazlaca nasibini alıyor. İktidar güdümlü gazete, televizyon ve sosyal medya marifetiyle, Fethullah Gülen Hocaefendi ve gönüldaşları ABD ile birlikte hükümete komplo kurmakla suçlanıyor. AK Parti’deki azımsanmayacak sayıdaki Amerika geçmişli figürler ise, ya propagandanın parçası ya ikraren sükût ediyor ya da bu zihniyeti değiştirmekten acizler.

Daha dün Hizmet camiasının sadece ABD değil tüm dünyayla kurmaya çalıştığı dostane bağları Türkiye’nin yumuşak gücünün tezahürü olarak alkışlayan Erdoğan hükümeti, bugün yolsuzluk gündemini saptırmak için akla ziyan komplo teorilerinden medet umuyor. Eski Türkiye’nin muktedirleri gibi, vatanseverliği kendi tekeline almak istiyor. Oysa kısa vadede bazı saf zihinleri bulandırsalar da, sonuçta asıl darbeyi kendi inandırıcılıklarına vuracaklar. 150’ye yakın ülkedeki okullarında bayrağımızı dalgalandıran, Anadolu, Türk ve İslam değerlerini başarıyla temsil eden, Türkiye’nin tanıtımına muazzam katkılarda bulunan bir sosyal hareketin vatanseverliği su götürmez. İsteyen Türk büyükelçiliklerine sorsun: Bu hareketin yurtdışında Türkiye’ye zarar veren herhangi bir faaliyeti olmuş mu?

HOCAEFENDİ NİYE AMERİKA’DA?

Türkiye dâhil hiçbir devletten maddi beklentisi olmayan bağımsız Hizmet camiasını dış güçlerin oyuncağı gibi göstermek isteyenler, sıkça “Fethullah Gülen niye Amerika’da?” sorusunu tedavüle sokuyor. Oysa Amerika Hocaefendi için sürgün hayatı yaşadığı bir çilehaneden ibaret. Gezip tozmuyor. Amerikan hükümet yetkilileriyle görüşmüyor. Hatta Bush yönetimi ‘neo-con’ kumpasıyla oturum iznini engellemek isteyince bu izni mahkeme kararıyla alabilmişti.

Hocaefendi’nin aidiyetini sorgulayanlar onu ya tanımıyor ya da tüm dertleri karalamak. Onun kadar Türkiye sevdalısı insan bulmak çok zordur. Zaten uzatmalı gurbeti de, bu sevdasından. Dönerse ülkeyi istikrarsızlaştırıcı provokasyonlar yapılabileceği endişesiyle vatan hasretini 15 yıldır kalbine gömüyor. Hocaefendi’yle misafir olduğu vakıf binasında The Atlantic dergisi için röportaj yapan Jamie Tarabay, geçen hafta NPR radyosunda yaşam alanının ne kadar “mütevazı” olduğunu anlatıyordu. İktidar yanlısı bir operasyon gazetesi ise aynı mekânı Gülen’in “malikhane”si olarak tasvir etmişti. Türkiye’ye dönse, bu çilekeş insana çamur atmak ve taciz etmek için daha neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Hizmet’i sevenler, uluslararası ilişkilerde gerilim ve çatışmaya öteden beri sıcak bakmaz. Bu bağlamda, ABD’yle Türkiye arasında da ciddi sorunlar çıkması tercih edilmez. Zira hırçınlıklar Türkiye’nin bölgesel ve global profilini yükseltmesine engel olabilir. Haddizatında, siyasetçilerin popülist öfke nöbetleri bir yana, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kadim dış politika geleneği de aynı prensiplere dayalıdır. O halde, Türkiye’nin tek global sivil hareketinin ABD dahil tüm dünya ülkeleriyle yapıcı ilişkiler kurmak istemesinden daha doğal ve meşru ne olabilir?

Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet’e “Amerikan uşağı” türü iftiralar atanlar, Başbakan Erdoğan ve yakın arkadaşlarının eski söylemlerine, eylemlerine, özgeçmişlerine ve bağlantılarına  baksalar acaba biraz insafa gelirler mi? Yoksa vicdanları öfke ve nefretten tamamen körleşmiş mi? Allah aşkı, Türkiye sevdası ve insanlık sevgisiyle hareket eden bu insanlara yapılanlar reva mıdır?

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ali H. Aslan) GENÇ ADAM ANALİZ Mon, 13 Jan 2014 10:50:06 +0200
Hocaefendi’nin ABD’de kaldığı yer, “malikane” değil, vakfa ait bir sosyal tesis http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/511-hocaefendinin-abdde-kaldigi-yer-malikane-degil-vakfa-ait-bir-sosyal-tesis http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/511-hocaefendinin-abdde-kaldigi-yer-malikane-degil-vakfa-ait-bir-sosyal-tesis Hocaefendi’nin ABD’de kaldığı yer, “malikane” değil, vakfa ait bir sosyal tesis

Uluslararası bir haber ajansının Hizmet hakkındaki haberinde yer alan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaşadığı binayı gösteren fotoğrafların, bazı art niyetli gazete ve internet sitelerince çarpıtılarak kötü amaçla kullanıldığı belirtildi.

Hocaefendi’nin Pennsylvania’nın Saylorsburg şehrinde yaşadığı, bazı gazete ve internet sitelerinin “Malikane” olduğunu iddia ettiği binanın, Golden Generation Worship & Retreat Center’a ait ibadet,sosyal aktivite ve inziva merkezi olduğu öğrenildi. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, merkezin sadece bir odasını ve misafirleri için bir küçük salonunu kullandığı ve bunun için de vakfa bağışta bulunduğu belirtildi. Vakfın başkanı Bekir Aksoy, bu tesislerin bulunduğu arazinin 1993’te, New York, New Jersey ve Pennsylvania bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarına hizmet etmek amacı için satın alındığını söyledi.

Aksoy, kâr amacı gütmeden hizmet veren Altın Nesil Vakfı’na ait binanin küçük bir bölümünde geçici olarak kalan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin aylık düzenli olarak kaldığı oda ve diğer masraflarına karşılık, bağışta bulunduğunu vurguladı.

Söz konusu fotoğraflarda görünen büyük binanın 2012 yılında ibadet ve sosyal amaçlı olarak inşa edilip kullanıma açıldığını hatırlatan Aksoy, şunları söyledi: “Bu bina A ve B blokları olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. A bloktaki 2 katta kadın ve erkek ibadet salonu, birinci katta ise yemekhane bulunmaktadır. B bloktaki binanın birinci katında konferans salonu, ikinci ve üçüncü katında ise çalışma odaları, kütüphane ve küçük bir salon mevcuttur. Hocaefendi ise bu odalardan sadece bir tanesinde kalıyor. Çevre evlerde kalan misafirler bu merkez binayı toplu sohbet-ibadet ve aktiviteler için kullanmaktadır. Bu bina bir “malikhane” olmadığı gibi, “villa” veya “hayalet ev” de değildir.”

Hocaefendi’nin kaldığı binayı Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok farklı yerinden gelen gazeteci, sanat ve siyaset adamının ziyaret ettiğini kaydeden Aksoy, bu insanların Hocaefendi’nin mütevazi yaşam şartlarını görüp, takdir ettiklerini söyledi.

Başkan Aksoy, “Türkiye’de bazı gazete ve televizyonlarda binanın “malikane” olarak adlandırılığını gördük. Oysa bu medya kurumlarının bazılarının sahibi olduğu holdingin CEO’su Berat Albayrak ve başka bazı gazetelerin sahibi ve üst düzey yöneticileri buraya gelip, Hocaefendi’nin mütevazi hayatını bizzat müşahede etmişlerdir.” diye konuştu.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin avukatlarından Nurullah Albayrak ise yaptığı açıklamada muhterem Hocaefendi’nin ömrü boyunca hiçbir gayrimenkulu olmadığını ve mütevazi bir hayat yaşadığını ifade etti. “Müvekkilime yazdığı kitaplar nedeniyle telif ücreti ödemesi yapılmaktadır. İkameti için gereken para telif ücretinden karşılanmakta olup, hayatı boyunca kimseden karşılıksız bir şey almamıştır.” diyen Avukat Albayrak, açıklamasında şöyle dedi: “Hocaefendi, 72 yaşındadır ve bütün hayatı insanların gözü önündedir. Bulunduğu binadan dışarı bile sınırlı sayıda, o da sağlık nedenleriyle çıkmıştır. İnsaf sahibi herkes tarafından müvekkilimin lüks bir hayat içerisinde olmadığı söylenebilecekken, haksız ve mesnetsiz iddialar ortaya atarak insanların zihninde şüpheler uyarmak suretiyle müvekkilimi karalamaya çalışmak iz’an, insaf ve hakkaniyet sahibi kişilerin yapacağı bir davranış değildir.”

Bekir Aksoy tarafından yapılan açıklamanın devamında ise şöyle denildi: “Türkiyedeki gazeteler, televizyonlar ve Amerika’nın önde gelen medya kuruluşları olan The Wall Street Journal, New York Times gazeteleri ile, CBS kanalında yayınlanan haber programlarından “60 minutes” ve son olarak The Atlantic dergisinde, Hocaefendi’nin yaşadığı odanın mütavaziliği defalarca yazıldı ve görüntüleri yayınlandı.

Diğer hizmet müesseleri gibi vakfımız da Amerika’da yaşayan Türkler ve Türkiye’den gelen misafirlerin bağışlarıyla kuruluş amaçlarına hizmet etmektedir. Burası ibadet ve inziva merkezi; herhangi bir özel güvenlik koruması da yok. Söz konusu haberlerde ifade edilen, ‘Hocaefendi “Malikane”de yaşıyor’ ifadeleri ise gerçeği yansıtmıyor.”

 

 

 

Fethullah Gülen'nin Evi

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) HABERLER Sun, 25 Aug 2013 09:27:53 +0300
Fethullah Gülen nasıl geçiniyor, rahat ve keyif içinde mi yaşıyor? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/491-fethullah-gulen-nasil-geciniyor-rahat-ve-keyif-icinde-mi-yasiyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/491-fethullah-gulen-nasil-geciniyor-rahat-ve-keyif-icinde-mi-yasiyor Fethullah Gülen nasıl geçiniyor, rahat ve keyif içinde mi yaşıyor?

Aslında “Fethullah Gülen nasıl geçiniyor” sorusuna sadece birkaç kelime ile cevap vermek mümkün: Muhasebe… İstiğna… İffet… İktisat… Izdırap… Bu dünyadaki her adımın, her hareketin, her kelimenin, her lokmanın, hâsılı her bir şeyin ahirette hesabını vereceği şuuru ve endişesiyle her anını maddi manevi muhasebe içinde geçiriyor. Yani hem bu dünyada hem de öte dünyada kendisini zor durumda bırakacak bir konuma düşmemek için her şeyin muhasebesini yaparak yaşıyor. Kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmamak için iffet ve istiğna ahlakıyla hiç kimseye muhtaç olmamak için azami derecede iktisat içinde hayatını idame ettiriyor. İsrafın her türlüsünden kaçınarak son derece tutumlu ve kanaatkâr bir yaşam sürüyor. Dolayısıyla sadece zaruri ihtiyaçların görüldüğü en asgari masrafla geçinilen çok sade bir hayat yaşıyor. Üstelik bütün insanlığa hizmet mefkûresi adına yanlış algılara ve kasıtlı çarpıtmalara meydan vermemek için hayatını daima topluma hesap verme çizgisinde şeffaf ve açık bir şekilde gözler önünde sürdürüyor.

Buna rağmen bilmeyenlerin önyargılı yorumları ya da kasıtlı çarpıtmalarla ortaya atılan iftira ve ithamlar dolayısıyla kendisine yöneltilen “böyle fakirane yaşayan bir insan ABD gibi pahalı bir ülkede nasıl yaşayabiliyor?” sorusuna ve benzerlerine Fethullah Gülen Hocaefendi şu beyanlarıyla cevap veriyor:

“Bu konu farklı maksatlarla ortaya atıldığı için, sizi tenzih ederek, hazımsızlık yapanlara söyleyeyim: Benim hakkımda böyle diyenlerden hiç birisi için ben böyle bir soru sormadım. Benim gibi, şeker hastası, günde 1200 kalori alan, ağır şeyler yiyemeyen, yemek ihtiyacını çok defa yoğurt ve çorbayla karşılayan bekâr bir insan, ABD’de olsa 500 lirayla (dolar yerine lira diyor) geçinir. Bu tür şüpheler uyararak karalamak isteyenlerin tavrını fevkalade yakışıksız ve münasebetsiz buluyorum. Bunları hiç söylemek istemezdim. Çünkü, isterdim ki, imkânım olsaydı da, o telif ücretlerini de yemeseydim. Buradaki ikametim için arkadaşlar gönderiyorlar ben de kerhen kabul ediyor ve ancak zaruri ihtiyaç çerçevesinde kullanıyorum. Zaten burada başka türlü durmam mümkün değil ve böyle bir telif ücretini alma mevzuunda da kimsenin bana bir şey demeye hakkı yoktur. Soruldu, açıkça söyleyeyim: Arkadaşlar, -rahatsızlıklarım da olduğu için- ihtiyaten bir miktar bankada bulunduruyorlar; her sene için de 30 bin gönderiyorlar. Az önce dediğim gibi, zaruri ihtiyaçlarımı gideriyor, geri kalanını da millete tavsiye ettiğim üzere eğitim hizmetlerine bağışlıyorum. Bana gönderilmeyen ve birikmiş olan teliflerin de Allah rızası için bazı yerlere ve muhtaç kimselere verilmesini söylüyorum. Allah’ın huzuruna girerken arkada beş on kuruş bile olsa bir şey bırakmak istemem.”[1]

“Biz hayatımızı ihtiyaç dairesine bağlamış, ihtiyaç çerçevesinde bize gelen şeylerle yetinmeye bağlamış, onunla geçinmeye çalışıyoruz. Ayaklarımızı kısarız büzeriz yorgana göre uzatırız, üç defa yemek yemeye imkânlarımız yetmiyorsa bir kere yeriz, iki kere yetiyorsa iki kere yeriz, hakkımız olmayan şeylere el uzatmayız. Akıldânelik yaparak bazı şeyleri aparma filan düşünüyorsak onlara tenezzül etmeyiz. Bunların hepsi tenezzül edilmemesi gereken şeylerdir. Âdiliktir, bayağılıktır bunlar.” (Bamteli, 28.05.2006)

“Siz, biz nasıl geçiniyoruz? Ne yiyoruz? Nasıl kendimize bakıyoruz? Burada ben nasıl oturuyorum? Burada oturmaya hakkım var mı? Bu mevzuda hesap verme mecburiyetindeyim ben topluma. Şundan dolayı; sizde, bizde gördükleri bir iffetsizlikten dolayı din-i mübin-i İslam, ona ait değerleri sunarken, o değerli şeylerin değerlerini kırmayalım, bize nispet edildiğinden dolayı. Teliften gelen bir şeyle ben buranın kirasını vererek oturuyorum burada. Çiftlik diyorlar; tavzih etme lüzumunu duyuyorum. Bunu bu arkadaşlarımız bir arsa olarak içinde kulübeler olarak almışlar. Yirmi sene nerdeyse olmuş aşağı yukarı, yirmi seneden beri yapıla yapıla bu hale gelmiş. Altın Nesil Vakfı yapıyor. Ben de bir ay kirasını vermeden oturmadım orda. Hem de şunu söyleme lüzumunu duyuyorum; hem de o bina benim için insanlar geldiğinden dolayı bütün binanın kirasını verdim. Bana teliften gönderiyorlar.” (Herkül Nağme, 17.07.2012)

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin malvarlığı nedir?

Fethullah Gülen Hocaefendi, ilmî çalışmaları sonucu meydana gelen eserlerinin telif ücretleri ve günlük ihtiyaçlarını karşıladığı şahsi eşyaları dışında hiçbir menkul ya da gayrimenkul malvarlığına sahip değildir.

Hocaefedi bunu şöyle ifade ediyor: “Hiçbir malvarlığım olmadı ve hâlen de yok. Giydiğim elbiseler ve günlük yediğim yemek sayılmazsa herhangi bir lüksüm de yok. Ama soframa konan bir üçüncü çeşit yemek bile zakkum gibi geliyor bana; üzerinde gezindiğim halıyı sırtımda taşıyormuşum gibi ağırlığını hissediyorum. Zaten milletin parası ile alınan halıya basmamaya her zaman gayret gösterdim. Bir vakıfta üzerine bastığım sergiler için bile yıpranma parası verdim. Yediğim, içtiğim her şeyin ücretini ödemeye çalıştım. Değil vakıf ya da başka bir yer, ablamın evinde içtiğim bir bardak çayın parasını dahi vermeye kalkışınca onun, gözyaşlarına karışık ‘...burada da mı?’ sızlanışına muhatap oldum. Ama başka türlü de davranamazdım. Zira sürekli, hakkım olmayan bir yudum suyu içmekten ve tek bir lokmayı yemekten de ahirette hesaba çekileceğim korkusuyla yaşadım.” (Kırık Testi, 13.05.2002)

“DGM Savcısı senelerce sürdürdüğü araştırma ve incelemelerden, bir dizi tevsî’-i tahkikâttan sonra ‘Fethullah Hoca’yı züğürt bulduk!’ demişti. Ben hep ‘Allahım benim kardeşlerime, ailemin fertlerine dünyevî imkan verme!’ diye dua ettim. ‘Acaba akıyor mu bir yerden, sızdırılıyor mu?’ demelerinden endişe duyduğumdan bu niyazda bulundum. Hayatım boyunca kût-u lâyemut ile iktifa ettim.” (Bamteli, 27.06.2011)

Fethullah Gülen hizmetlerden maddi gelir elde etmekte midir?

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin maddi geliri, Diyanet’ten emekli olduğu için emekli maaşı ve ayrıca yazılı, sesli ve görüntülü (kitap, kaset, cd, vcd…) bütün eserlerinden gelen telif ücretlerinden ibarettir. Bunun dışında hiçbir maddi geliri olmadığı gibi ayrıca bu gelirinin de kendi zaruri ihtiyaçlarına yetecek miktarından hariç kalan bütün hepsini bağış yapmaktadır. Kalbindeki ahiret endişesinden ötürü kendi eserlerinden gelen telif ücretlerinden bile ancak zaruri ihtiyaçları için cüzi miktarını kullanıp kalanını bağışlayan biri olarak Gülen’e göre, Allah rızası eksenli gönüllü hizmetlerden kendi hesabına maddi gelir elde etmeyi düşünmek, hatta düşünmek bir yana bir anlık akla gelmesi dahi ızdırapla ve gözyaşlarıyla istiğfar dilenecek bir günahtır.

Hocaefendi şu ifadeleriyle bu meseledeki hassasiyetini anlatmaktadır: “…[sizin bu arkadaşınız] hakkı olmadığı bir yerde bir talebenin ayakkabısına ayağını basmadı. Vallahi billahi basmadı, bir lokma ekmeklerini yemedi onların. Ve bu bugüne kadar öyle geldi. Hizmetten istifadeyi düşünmedi, ondan üç kuruş elde etme mülahazasına kapılmadı, maddenin esiri zebunu olmadı, hür yaşadı, hür doğduğu gibi hür yaşadı ve dolayısıyla da diyet ödeme mecburiyetinde kalmadı kimseye… Size yemin ederim. Vallahi billahi iki seneye yakın askerde telsizcilik yaptım ben. Önümde tomarlarla kağıtlar vardı, şu kadarcık kağıda devletin kalemiyle kendime ait bir şey yazmadım ben. Orada makine çalıştı ve telsizden göndermeler olduysa kalemi elime aldım. Kendime ait şeyleri kendi cebimden çıkardığım kağıda yazdım, kendi kalemimle yazdım ben. Asker yemeğini yemek hakkım değildir diye yemedim ben. Asker elbisesi giymedim, ilk planda belki giydirdiler, astsubaylardan kullanılmış elbise aldım, yıkadım onları giydim. Neden? Ben tam askerlik ölçüsünde askerlik yapmadığımdan o elbiseyle namaz kılmam olur mu olmaz mı tereddüdünü yaşadım. Ve zannetmeyin bunlar takvadır, zühddür; bunlar müslümanca yaşamanın aşağıdan küçükçe bir örneği sadece. Bir esastır, terk edilmemesi lazım gelen bir esastır.” (Bamteli, 28.05.2006)

“…hizmet veya ibadet ü taat için bile bir araya gelinmiş olsa, oturulan şu halının üzerinde oturma hakkımızın olup olmadığını içten içe alıp vermiyorsak, bunun hesap ve muhasebesini yapmıyorsak, bu mevzudaki hassasiyetimiz sönmüş demektir. Ben size ‘böyle bir hakkınız yok’ demek istemiyorum. Çünkü bu müesseseleri yapanlar, buralarda hizmet edilmesi niyet ve mülâhazasıyla yaptılar ve yine aynı düşünceye binaen bu halıları aldılar. Bu ayrı bir meseledir. Fakat biz muhasebemizi yaparken şu soruları kendimize sormamız gerekiyor: ‘Acaba bizim bu halılar üzerinde secde etme hakkımız var mı? Acaba bunların aşınması bizim için bir vebal olur mu? Acaba çanağına kaşık çaldığımız bu yemekler bizim için meşru mudur, onları hak ediyor muyuz?’ İşte bu mevzudaki endişe, tereddüt ve hassasiyet çok önemlidir. Zira ağzına koyduğu bir lokmanın nereden geldiğini, kime ait olduğunu, bunun, kendisi için meşru olup olmadığını araştırması ve bu konuda kılı kırk yararcasına kemal-i hassasiyetle yaşaması bir mü’mine düşen çok önemli bir vazifedir.” (Kırık Testi, 17.10.2011)

Ayrıca Fethullah Gülen, hizmet edenlerin kendi şahsi menfaatini düşünmemesi hususunda sayısız ikaz ve ihtarlarda bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir:

“…hizmet ederken şahsî menfaat ve çıkar mülâhazalarından her zaman fersah fersah uzak kalma gayreti içinde olunmalıdır.” (Kırık Testi, 20.04.2009)

“…hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de bulunan insanlar, hiç farkına varmadan, diyelim, bir okulda çalışıyoruz, idarecilik yapıyoruz, öğretmenlik yapıyoruz, çok küçük çapta bile olsa, kendi çıkarlarımızı düşündüğümüz zaman işi kirletmiş oluruz. Hizmet adına bir yerde duruyorsak şayet, bize tevcih edilen vazife neyse onu yaparız. Ve bize takdir edilen imkan neyse onu alırız, öper başımıza koyarız. Hafizenallah bir kenarında bulunduğumuz bir işten şöyle böyle, maddi manevi bir çıkar mülahazasına girdiğimiz zaman, ‘...ezhebtüm tayyibâtiküm fi hayatikümü’d-dünya vestemta’tüm bihâ / ahiret hayatında kullanabileceğiniz sermayeyi burada yiyip bitirdiniz, burada yiyip yan gelip yattınız, yok orada alacağınız bir şey.’ … Bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’de hak yolunda yakın kayrılmaz. Şahsın adına bir şeyden istifade edemezsin. Bu işten bir şey arttırıp geriye atamazsın. Adanmışsan o yolda servet edinemezsin. Ev yapamazsın, han hamam kuramazsın. Ha senin bir imkanın var, normal hakkın, senin için takdir edilen şey, onu bir yere yatırırsın, nemalanır kendi kendine gelişir. Sen hizmetten onu aparmış olmazsın. Ona kimse bir şey demez. Fakat bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’ye gönül vermiş insanların tavır ve davranışlarından hasbilik dökülmeli. Hafizenallah, yoksa namazını kılsan da, orucunu tutsan da, haccına gitsen de şöyle böyle oyunlarla hizmetten bazı şeyler aparıyorsan sen, -özür dilerim- yani o münafıkın tekidir, münafıkın tekidir, münafıkın tekidir. ‘İnne’l-münafikîne fi’d-derki’l-esfeli mine’n-nari velen tecide lehüm nasîrâ’… Bu hizmetin içinde bulunanlar sıfır olarak dünyaya geldiler. Giderken sadece sıfır değil, ‘sıfır ibni sıfır’ (sıfır oğlu sıfır) olarak gitsinler. Ekstradan Allah lutfetmiş, bir evleri olmuş, bir barkları olmuş. Ona bir şey demem. Fakat adanmış ruhun böyle şeyi olmaz. Adanmış ruh, ‘peynir ekmek, don gömlek’ der gider öbür tarafa. Münkir-Nekir soru sordukları zaman, ‘peynir ekmek, don gömlek arkadaş!’ deyip geçelim kestirmeden. Kendi kendimizi azlettirmeyelim.” (Bamteli, 26.02.2006)

“Hizmetin içerisinde beş kuruş dahi olsa kendi çıkarı istikametinde kullanıyorsa, bu kardeşlerinin hukukuna tecavüz eden bir alçaktır. Bu daire içine girmiş bilerek veya bilmeyerek hainlik yapan bir haindir. Allah’ın lütuflarının kesilmesine sebebiyet veren bir haindir, bir aşağılıktır. Eğer düzelmeyecekse hidayete ermeyecekse, Cenab-ı Hak bu cemaati onlardan temizlemek üzere yuvalarını başlarına yıksın onların… Utanıyorum, hizmet-i imaniye ve Kur’aniyenin içinde, hakk-ı temettü (kâr, gelir) arayanların hallerinden utanıyorum. Kendine çıkar mülahazasına kapılan insanların tavır ve davranışlarından utanıyorum. Yarınlar adına bir şeyler biriktirme mülahazasına takılıp, hizmetten bir şeyler aparmak isteyen insanların davranışlarından utanıyorum, müslümanlıklarından utanıyorum, hayâ ediyorum. Bunlarla Allah’ın huzuruna çıkacağımdan utanıyorum. Resülullah’ın ‘bunlar mı?’ diyeceğinden utanıyorum. Cebrail’in utanıp başını aşağıya eğeceğinden utanıyorum. Mahşerden utanıyorum, mizandan utanıyorum.” (Bamteli, 28.05.2006)

“Hizmet ederken şahsî menfaat ve şahsî mükâfat beklentisi içinde olmayı sadece maddî menfaat ve maddî mükâfat temini şeklinde anlamamalıyız.” diyen Gülen, yapılan hizmetler karşısındaki beklentileri geniş bir çerçevede ele alıp bu hususta maddi manevi, dünyevi uhrevi beklentisiz olunması gerekliliğine dikkat çekmektedir:

“İnsan ihlaslı olmalı, samimi olmalı, dünyevi uhrevi hiçbir beklentiye girmemeli; insan hiç verecekli olmamalı. Birinden bir şey alırsanız bir yönüyle belki ona ömür boyu diyet ödeme mecburiyetinde kalırsınız. Öyle hasbi yürümeli ki bu mevzuda herkesten alacaklı olasınız yani…” (Bamteli, 25.01.2006)

“…ücret meselesini dar bir çerçevede ele almamak gerekir; o sadece yapılan bir iş için belirlenen maddî bedel değildir. İşlerin önünde bilinme, kıdem sahibi olma, halkın teveccühü, makam, mansıp, şan, şöhret, rütbe gibi şeyler de birer ücrettir; onlara gönül bağlama da bir çeşit ücrete dilbeste olma demektir ve o türlü beklentilere girme de bir aldanmışlıktır. Bir büyük olarak kabul görme, saygın bir insan yerine konma, mesela ‘abi, efendi, hoca, alim, pîr ve üstad’ şeklinde çağrılma da yapılan hizmetler karşısında bir bedeldir. Bunlar, bir insanın istek ve iradesi dışında karşılaştığı şeylerse ve o insan bunlara bir istidraç olabilecekleri mülahazasıyla temkinli yaklaşıyorsa zararsız olabilir. Aksine insan, bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindeyse, başkalarının kendisine tazim etmesini arzuluyorsa, sözlerine her şeyin üstünde değer verilmesini istiyorsa, hizmetlerine karşılık kıdemine uygun bir mukabele umuyorsa, işte o zaman, ‘Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz.’ (Ahkaf, 46/20) ayetinin tokadına o da müstehak olur ve ahiret meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbete uğrar. Ücret kavramı çok umumîdir ve pek çok beklenti onun muhtevasına dahildir: ‘Bunca sene hizmet ettim, bu daire içindeki insanlar eğer insaflı iseler, artık bana siyasî imkan vermeliler ve ben de milletvekili olmalıyım’ diyen; bir müsteşarlık, bir genel müdürlük gibi herhangi bir makam sevdasına düşen; parmakla gösterilen, gözünün içine bakılan, kendisine ayağa kalkılan, gittiği her yerde i’zâz u ikrâmla karşılanan ve hep baş köşeye oturtulan biri olma arzusuna kapılan.. insanların hepsi değişik ücret ve beklentilerin kulu ve köleleridir. Böyle insanlar, daima kendilerini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır; mübalâğalarla, hatta yalanlarla sürekli kendilerini methederler. Bunların hali, Üstad hazretlerinin ifadesiyle, ders aldığı Amme cüz’ünü bir tek şekerlemeye satan havâi bir çocuğun ya da elmas kıymetindeki hasenâtını ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, beklentilere ve enâniyete feda eden ahmak bir insanın hali gibidir.” (Kırık Testi, 16.05.2005)

“…yaptığımız hizmet karşılığında ne nefsimiz adına ‘makam, mansıp, takdir, alkış, unvan’ gibi dünyevî istekler; ne de –Cennet’e girme ve Cehennem’den sıyanet bizim için çok önemli ve hayatî olmasına rağmen– uhrevî talepler peşinde olunmamalıdır. Bütün bunları Allah’ın lütuf ve fazlından istemeli, kulluk mükellefiyetlerimizi bedel mülâhazasına bağlamamalı, yapıp ettiklerimizi O’nun kapısının azad kabul etmez köleleri gibi yerine getirmeli ve neticede yaptığımız her şeyi ‘Allah, Allah olduğu için’ yapmalıyız.” (Kırık Testi, 20.04.2009)

Fethullah Gülen dini şahsi çıkarları için alet olarak kullanmakta mıdır?

Yakından tanıyanların hayretle ve hayranlıkla müşahede ettikleri üzere Fethullah Gülen, dinin hükümlerini kendi yaşantısında tavizsiz uygulayan samimi dindar bir mümindir. Gülen’e göre din sırf Allah için halis niyetle yaşanır. Dini şahsi çıkar için kullanmak ise dini Allah için yaşamak değildir; şahsi çıkar umduğu insanlar görsün ve beğensin diye yaşıyor görünmektir. Bu ise gizli şirk denilen riyadır. Yani Gülen’e göre dini şahsi çıkar için alet olarak kullanmak dinin sahibi olan Allah’a karşı ihanettir. Dini şahsi çıkarı için kullanmak değil, bilakis şahsi çıkarları bile din için feda etmek Gülen’in kendi hayatında uyguladığı ve sevenlerine telkin ettiği bir prensiptir.

Gülen’e göre “Mü’min, her yaptığı şeyi Allah emrettiği için yapar. Ne kendi, ne ailesi, ne de beraber olduğu insanların çıkarlarını kat’iyen düşünmez. Bir mü’minin, bu tür beklentilere girmeden hareket etmesi, ‘hâlisâne’ tabiriyle ifade edilir ki, bu hak erinin, hiçbir zaman para-pul, makam-mansıp, şan-şeref.. davası gütmeden, İslâm’a hizmette tıpkı bir nefer gibi hareket etmesi demektir. İnsanın, bir kısım maddî şeylerle birlikte, bir de mânevî füyuzat hislerinden feragat etmesi söz konusudur ki, bunun için de isterseniz ‘en hâlisâne’ tabirini kullanabiliriz.” (Fasıldan Fasıla-4)

Dinin maddi menfaatler için alet olarak kullanılmaması gerektiği herkesçe kabul edilen bir hakikattir; Gülen, dinin maneviyat için bile alet olarak kullanılmaması gerektiğini söylemektedir:

“Din ne kadar mukaddes olursa olsun mukaddesiyet ifadesinin kabulü, ona bu şekilde yaklaşmanın bir diğer yanı da dini, dünyevi hiçbir şeye alet etmemektir. Maddi manevi şeylere alet etmemektir. Hatta din insanın manevi füyuzat hislerine de alet edilmemelidir. Şahsın şahsi cennete girişine bile alet edilmemelidir. Öyle ise dünyaya ait gelip geçici şeyler katiyyen dine bina edilmemelidir.”[2]

Gülen, şahsi menfaat peşinde olmak bir yana, yaşama arzusundan bile vazgeçip başkalarını yaşatma idealiyle aşkın bir fedakarlık ufkunu işaret ediyor:

“Hülyalarımızda tüllenen aydınlık yarınlara kavuşabilmemiz için, uzmanca plân ve projelerin yanında, hattâ ondan da önce, insanların ruhlarında ‘Yaşatma İdeali’ gibi yüce bir mefkûrenin uyarılmasına ihtiyaç var. Evet, bugün bizim, şuna-buna değil; şahsî menfaat ve bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve insanlık yolunda fânî olanlara.. ‘Ben olsam da olur olmasam da.. ailem, çoluk çocuğum, evim barkım olsa da olur olmasa da.. fakat, Allah milletimizin derbeder olduğu günleri göstermesin!’ mülahazasını taşıyanlara.. toplumun ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp hep inilti kovalayanlara.. elinde ilim meş’alesi, her yerde bir çerağ tutuşturup cehaletle, taassupla, görgüsüzlükle mücâdelede bulunanlara.. hâsılı, yaşama arzusunu unutarak yaşatma zevkiyle şahlananlara ihtiyacımız var!..” (Bamteli, 05.03.2012)

Fethullah Gülen maddi refah içinde rahat bir hayat mı yaşıyor?

Çoğu zaman uzaktan bakıp yapılan yüzeysel değerlendirme ve yorumlar yanlış yargılara sürükler. Uzaktan bakan ve gerçeği araştırmayan biri Fethullah Gülen’in rahat bir hayat yaşadığı algısına kapılabilir; milyonlarca seveni ve takipçisi olan bir kanaat önderi olarak onun, çevresindekilerin imkânlarından istifade ettiğini sanabilir. Halbuki o bu meselede çok hassastır; kendi alın teri ve emeğiyle kazandığı parayla karşılığını ödemediği hiçbir maddi imkândan yararlanmamaktadır. Verilen hediyeleri bile sırf karşısındaki insanı kırmamak adına kabul etmekte ve sonra başkalarına hediye etmektedir. Etrafında kendisine hizmet etmek isteyen sayısız insan olsa da o kendi şahsi işlerini kendisi görmeyi prensip edinmiştir. Ayrıca o hem maddi hem manevi açıdan rahattan uzak ve ızdıraplar içinde hayatını sürdürmektedir. Fethullah Gülen, maddi refah içinde rahat, rehavet ve lükse düşkün bir hayat yaşamanın insanın manevi hayatına zarar vereceğini, gaflete sebep olup sorumlulukların ihmaline maruz bırakacağını, dolayısıyla rahata meyletmeye karşı teyakkuzda bulunmanın gerekliliğini hep ifade etmiş; rahattan uzak ve maddi açıdan basit ve sade bir hayat yaşamayı kendine şiar edinmiş biridir.

Gülen, Türkiye’deyken de şimdi Amerika’dayken de münzevi bir hayat yaşamaktadır. Bulunduğu mekanda talebeleriyle ders ve sohbet dışında kalan vaktini kendi ilmî çalışmalarına, hizmet faaliyetlerine ve ibadete hasretmektedir. Türkiye’deyken hayatını adadığı hizmet uğruna gidilmesi gereken bir yer olmadıkça dışarı çıkmazken şimdi Amerika’da ise adeta bir hücrede yaşamını sürdürmektedir. Yani onun hayatı hizmetten ibarettir. Dünyevî bir zevki, sefası ve eğlencesi yoktur. Zevki de sefası da eğlencesi de her şeyi hizmete endekslidir. Hizmet varsa, hizmet yapabiliyorsa onun için yaşamanın bir manası vardır, yoksa o hizmetsiz yaşamayı abes görmektedir.

Ayrıca uzun yıllardır kalp, şeker, tansiyon vs kronik ve ileri seviyede sağlık problemleri olduğundan devamlı doktor gözetiminde bulunmakta ve hastalıkların verdiği rahatsızlıklar ve kısıtlamalar eşliğinde yaşamaktadır. Bunun dışında manevi açıdan hem kendi adına hem milleti ve insanlık adına idealleri ve realiteler arasındaki boşluklar onu çile, ızdırap, sancı, hafakan ve hüzünlere sevk etmektedir. Bunlara ilaveten son yıllarda Amerika’da gurbette vatan hasreti ve memleket özlemi içinde tarifsiz hüzün ve keder ona ayrıca acı ve ızdırap vermektedir. Dolayısıyla hüzün içinde hüzün, ızdırap içinde ızdırap, hasret içinde hasret çeken muzdarip ve dertli bir gönlün vatanından uzakta rahat ve keyif içinde yaşadığını iddia etmek, gayet şeffaf ve net bir açıklıkta olan geçim kaynağı hakkında sanki şaibeli imiş gibi şüpheler ortaya atmak, bilmediği halde cahilce ileri sürülen sözlerin ürünü değilse muhakkak art niyetli bir kasıt ürünü iftira ve ithamdan ibarettir. Fethullah Gülen’in duygu ve düşünce dünyası ve hayatı hakkında gayet tafsilatlı bilgiler Fethullah Gülen Web Sitesi’nde mevcutken ve biraz araştırmayla gerçek öğrenilebilecekken bu meselede yalan yanlış sözlerle kamuoyunu hatalı ve önyargılı düşüncelere sevk etmek mazur görülebilecek bir davranış olabilir mi?

 

[1] “Benim Gibi Birine Ayda 500 Dolar Yeter”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 22.01.2005
[2] “Samanyolu TV’de Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke ile röportaj”, 29.03.1997

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) SIKÇA SORULAN SORULAR Thu, 21 Mar 2013 21:14:43 +0200
Fethullah Gülen niye ABD'de yaşıyor, neden Türkiye'ye dönmüyor? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/489-fethullah-gulen-niye-abdde-yasiyor-neden-turkiyeye-donmuyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/489-fethullah-gulen-niye-abdde-yasiyor-neden-turkiyeye-donmuyor Fethullah Gülen niye ABD'de yaşıyor, neden Türkiye'ye dönmüyor?

Fethullah Gülen'in 1999'da Amerika Birleşik Devletleri'ne gidişi aslında bu ülkeye yaptığı ilk ziyaret değildir. İlki 1992'deki ziyaretin akabinde 1994, 1996, 1997 ve 1999 yıllarında ABD'ye gitmiştir.

Bunlardan ilk ikisi burada bulunan Türkleri onların ricası üzerine olan ziyaretler iken son ikisi sağlık sebeplerinden olmuştur.

Gülen’in 1999’daki son gidişine ve şu ana kadar dön(e)memesine sebep olan olaylar zinciri şöyle gerçekleşmiştir: Gülen 1997’deki ziyaretinde ısrar üzerine Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic’teki kontrolden geçer ve bu kontrollerde 1995’te İstanbul’da olduğu tetkikleri doğrular vaziyette kendisinin üç kalp damarının da tıkalı olduğu teyit edilir. Zaten bir sonraki yıl "Mayo Clinic - Şifa Hastanesi İşbirliği" anlaşmaları çerçevesinde Türkiye’ye gelen Prof Tarhan ve ekibine de ifade ettiği gibi o tarihe kadar iki defa kalp anjiyosu olmuştur ve gelen doktorların ısrarı üzerine bir kontrolü de Mayo Clinic’te[1] olmayı kabul eder. Prof Tarhan’ın dönünce Gülen’in doktorlarının da şiddetle tavsiye ettiği tedavi için bir davet mektubu göndermiştir. Nitekim Gülen hem İstanbul hem de Cleveland’daki doktorların kontrollerinden sonra ısrar ettikleri by-pass ameliyatı fikrini 1999 yılına kadar kabul etmemişti. Fakat hem Amerika’daki hem de buradaki dostlarından gelen tavsiyeleri daha fazla kıramaz ve ilki bir ay önce hava muhalefetinden önce ertelenen bir randevu ile 22 Mart 1999 günü Minnesota’ya gitmeye razı oldu.

Razı oldu denilebilir çünkü 1999 Mart ayında Ankara DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’in Gülen hakkında bir soruşturma açtığına dair haberler İstanbul’a ulaşmaya başlamıştı ve Gülen bu şartlarda gitmenin "ifade vermekten kaçmak" olarak algılanabileceğinden doğru bulmamaktaydı. Bu hassasiyetini bilen bir arkadaşının havaalanında karşılaştığında meseleyi açtığı dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit, Gülen’e telefon açarak "Böyle bir soruşturmanın olmadığını, olsa haberleri olacağını ve tedavisini aksatmaması gerektiğini" söyleyerek Gülen’i ikna eder.[2]

Gülen, tedaviye ikna olmuştu fakat hâlâ ameliyat için olumsuz kararını bildirmekteydi. Zaten Mayo Clinic’teki tetkiklerin ardından çıkan ameliyat tavsiyesini de uygulamamış ve bir an önce vatanına dönme kararlığında hareket etmekteydi. Hatta yakınında bulunanların anlattığına göre Gülen bu süre zarfında (3 ay) namazlarını hep seferi[3] olarak eda etmekteydi.

Israr üzerine birkaç yeri daha ziyaret etti ve uzayan tedavi derken Haziran ayı olmuş ve Amerika’ya gelişten beri üç ay dolmak üzereydi. Tam o günlerdeydi ki ilkönce ATV’de 18 Haziran 1999’da, sonrasında da Star TV, NTV ve Show TV’de Gülen’in konuşmaları montajlanarak kontekst dışına çıkarılarak yayınlanmış ve Türkiye’de fırtınalar koparılmaktaydı. Bu yayınlar üzerine Gülen’in sağlığında belirgin bir kötüleşme yaşanmış ve doktorlar sağlık değerlerini normal seviyelere getirmek üzere uzun uğraş vermişlerdi.

Gülen’in 2008 itibariyle de sürmekte olan ABD’nin Pensilvanya eyaletindeki gurbet günleri 1999’da işte böyle başladı. Kaldığı yer, 1992 yılında Türklerin kurduğu bir vakıf adına 250 bin dolara alınan 150 dönümlük bir çiftliğin içindeki üç katlı bir evdi.

Gülen’in buradaki ilk iki yılı tam bir yalnızlık içinde geçti. Gülen bu süre içinde evden sadece üç-dört defa çıktı, bu çıkışlarında da hastaneye gitti. Hatta yakınındakilerin anlattığına göre 2001 yılında bir ara 6 ay evden çıkmadığı olmuş ve kendisini ziyarete gelen bir dostunun ısrarı üzerine evinin sadece 200 metre yakınında bulunan bir gölete geldiğinden beri ilk defa o zaman uğramıştır. Gülen gittiğinden beri geçen bu dokuz yıllık süreyi "iradi bir inziva ve hapis hayatı" veya bazı konuşmalarında geçtiği şekliyle "iradi sürgün" olarak tanımlamaktadır.[4] Hatta bir gün yanındakilere: "Eskiden gece yarıları caddelere çıkar ve dolaşırdım. Şimdi ise bundan da mahrumum. Ben şimdi kesret içinde yalnızlığın sarhoşuyum." diyerek içinde bulunduğu durumu anlatacaktır.

Bu sure zarfında Gülen hep bir inziva hayatı yaşamış ve Türkiye’ye döneceği günü tabiri caizse iple çekmektedir. Gülen, 2008 yılı şubat ayında, Pensilvanya’da yaşadığı evde aralarında Ahmet Turan Alkan’ın da bulunduğu bir gurup yazar ile sohbetinde; "Sanki her an Amerika’dan çıkmam için ikamet iznimin uzatılmayacağı izlenimini edindim." dedikten sonra sözünü şöyle tamamladı: "Keşke!." Bu, hem onun Türkiye özlemini anlatan bir ifadeydi, hem de sanılanın aksine ABD’deki dokuz yılı hangi zor şartlar altında geçirdiğinin bir ifadesiydi.

Ancak Gülen; bu kadar uzun süredir Türkiye’den uzakta yaşamasına sebep olan şartların henüz tam olarak ortadan kalkmadığını düşünmekte. O’na göre "Türkiye’de bir öfke hali yaşanıyor. Öfke dengeyi tahrip eden bir şeydir. Denge olmayınca düzen sağlanamaz. O ona öfke kusar, o da ona öfke kusar."[5] Gurbeti bir anlamda isteyerek yaşamakta ve orada kalmaya devam etmektedir çünkü böyle bir ortamda döndüğünde yapılacak bir provokasyonla bir ilkokul talebesinin dahi okula gitmesinde bir sıkıntı yaşaması halinde bundan kendisini mesul tutacağını ifade etmektedir.

Diğer bir perspektiften bakıldığında ise "Neden ABD’de yaşıyor ve Türkiye’ye dönmüyor?" sorusunu soranların Gülen’in Türkiye’de yaşamasından mutlu olacaklarını düşünmek de saflık olur.

Dönüş ile alâkalı misafirleriyle bir sohbette[6] ise şöyle demektedir: "Şartlar ne zaman müsait olursa, o zaman kendime göre dönerim." Gülen’in "Kendime göre dönerim" dediği şey ise şu cümlelerinde açıklanıyor olsa gerek: "Nümayiş istemiyorum. Babamın evine giderken bile gece giderdim. Babam, ‘Mart ayında gelen leylekler gibi sabah bakıyoruz evdesin’ derdi."

Özet olarak denilebilir ki, artık bir küresel olgu haline gelen hareketin düşüncelerini takip ettiği Gülen’in hareket açısından Türkiye’de ya da ABD’de olmasının çok büyük bir önemi bulunmuyor. Ama okyanus ötesinde bile hakkında bu kadar fırtına koparılan bir insanın hele Türkiye’de olması, her türlü provokatif eyleme hazır kişilerin iştahını kabartacaktır. Bireysel olarak Türkiye’ye gelmeyi çok istediği bilinen Gülen ise provokasyon endişesinden ve ülkeye zarar vermemek düşüncesinden dolayı gelmeyerek büyük bir fedakârlık sergiliyor. Vatanına dönmemek Gülen için cezaların en büyüğüdür ve ancak bir fedakârlık olarak değerlendirilebilir. Ve hiç kimsenin de bir fedakârlık yapan insana bu fedakârlığı "yapma" deme hakkı olmaması gerekir.[7]

[1] Mayo Clinic ABD’nin Minnesota, Iowa, Florida ve Arizona gibi eyaletlerinde kurulmuş olan tıbbi araştırma ve uygulamaların yapıldığı hastane ve araştırma merkezlerinin adıdır. Mayo Clinic tedavisi zor olan hastalıklar üzerine uzmanlaşmış, kullandığı teknikler yönünden yenilikçi, yaratıcı ve etkili olarak tanımlanan ve dünya çapında en iyi olarak kabul edilen bir tıp kurumudur.
[2] Buna rağmen 1999 ve 2000 yılında çıkan haberlerde Gülen’in bütün ihtiyatına rağmen endişe ettiği başına gelmektedir. O dönemki bazı gazete ve görüntülü medya haberlerinde (belki de bilerek) bu sağlık haberleri doğrulanmakta, fakat Gülen’in Amerika’ya gidişi ile iddianamenin sunulması arasında neredeyse 8 aylık bir fark olmasına rağmen Gülen iddianamenin sunulmasının ardından fenalaşarak Amerika’ya gittiği imajı uyandırılmaktadır. Örnek olarak dönemin Star Gazetesi’nin Aralık 1999 ve Ocak 2000’deki haberlerine bakılabilir.
[3] Bir fıkıh terimi olarak seferilik, "yolculuk, belirli bir mesafeye gitmek" demektir. İslam (mezhepsel pratiklerde kısmi farklılıklar görülse de) 90 km’den uzak bir yerde, 15 günden az kalmaya niyet edilmesi halinde çeşitli ibadetlerde (4 rekatlı farzların 2 rekat olarak kılınması, farz orucun kazaya bırakılmasının caiz oluşu vs gibi) kolaylıklar getirmiştir. Asıl niyet 15 günden kısa kalmak ise ve bulunulan yerden her an dönme ihtimali var ise 15 günü ne kadar aşarsa aşsın seferilik hali bozulmaz.
[4] Şimşek, O, "Pennsylvania Sürgününde Bir Çocuk", Işık Yayınları, İstanbul
[5] Mercan, F, "Fethullah Gülen", Doğan Kitap, İstanbul, 2008
[6] 5 Haziran 2008
[7] Konuyla alakalı daha geniş bilgi için Faruk Mercan’ın "Fethullah Gülen" isimli kitabından Gülen’in Amerika’ya gidiş macerasının yer aldığı bölüm okunabilir.

 

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) SIKÇA SORULAN SORULAR Thu, 21 Mar 2013 20:48:19 +0200
Bediüzzaman ve 'Cemaat' niye hedefte? http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/487-bediuzzaman-ve-cemaat-niye-hedefte http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/487-bediuzzaman-ve-cemaat-niye-hedefte Bediüzzaman ve 'Cemaat' niye hedefte?

İmralı'daki Öcalan-BDP heyeti görüşmesinde en dikkat çekici hususlardan biri, Öcalan'ın Hz. Bediüzzaman için Ermeni köken imasında bulunması ve "Cemaat" veya "Camia"nın ABD'den idare edildiği iddiasıydı.

Belli ki, karşımızda ikinci bir Doğu Perinçek var. Perinçek için "fabrikatör" tabirini kullanan Mehmet Eymür, MİT müsteşar yardımcılığı yapmış Hiram Abas'tan naklen "fabrikatör"ün vazifesini şöyle açıklar: "Devlet içerisinde, orduda, MİT'te, Polis'te, Özel Harp'te düşünce ve faaliyetleriyle organizatörü (adına çalıştığı yabancı devleti) zor duruma düşürecek unsurları çeşitli yöntemlerle tasfiye etmek. Türkiye'de istikrarsızlığı pompalayan faaliyetleri devam ettirerek, ülkenin güçlenip, organizatörün emellerinin dışında bağımsız ve millî bir politika izlemesini önlemek." (Analiz, s. 130) Kendisi hakkında bir MİT müsteşar yardımcısının değerlendirmesi böyle olan, fakat cephe aldığı kişileri hep ABD ajanı olmakla suçlayan Perinçek gibi Öcalan'ın da baştan beri gizli servislerle münasebeti defalarca yazılıp söylenmiştir.

Meselâ, Avni Özgürel'in "MİT'te ofis-boyken görmüştüm" dediği Öcalan-MİT münasebeti konusunda hem de bizzat Öcalan'a dayanarak en fazla yazan, Fehmi Koru olmuştur. Sadece bir örnek: "PKK'nın ilk döneminde etkileri görülen 'Pilot Necati' ve (Öcalan'ın) eşi Kesire'nin babası Ali Yıldırım'ın MİT irtibatları konusunda konuşan yine Abdullah Öcalan olmuştu." (Yeni Şafak, 23.10.2003) Uğur Mumcu da öldürülmeden önceki son yazısında ABD/İsrail-PKK münasebetini ele alıyor ve yazısını şöyle bağlıyordu: "Kürtler, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa, ne işi var CIA ve MOSSAD'ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD anti-emperyalist savaş yapıyorlar da, dünya, bu savaşın farkında mı değil?" Şimdi bu konumdaki biri kalkıyor, "Cemaat"i bizzat kendisinin bağlantılı bulunduğu ülke veya servislere çalışmakla suçluyor. Yine, Stalinist ve ırkçı karakteri en belirgin özelliğini oluşturan bir terör örgütünün başı, ırkçılık yaparak, zamanında devlet tarafından Kürt olmakla gözden düşürülmeye çalışılmış Hz. Bediüzzaman için de Ermenilik imasında bulunuyor.

Bunlar ciddiye alınmalı mı? Hem de çok ciddiye alınmalı. Çünkü, bizzat PKK da biliyor ki, PKK'nın asıl zeminini kurutma, yani "Kürt meselesi"nin temelden çözümü adına Güneydoğu'da ve Doğu'da en etkili çalışmayı "Cemaat" yapıyor. Yakından müşahede ettiğim bu gerçeği bölgedeki pek çok belediye başkanının dile getirdiğini de biliyorum. Bundandır ki, "Cemaat"in eğitim ve kardeşlik faaliyetlerinin yanı sıra bölgeye Batı'dan bazı hamiyetli işadamlarının kurmaya başladığı "gönül köprüleri"nin "Kürt meselesi"ni ve dolayısıyla PKK'yı besleyen bazı iç ve dış çevreleri ne kadar rahatsız ettiğini de içeride ve dışarıda bazı yayınlarda okumuştum. Yine, Murat Karayılan'ın "Cemaat" düşmanlığını ve bunun sebebini, bizzat kendi ağzından "Cemaat"in bölgedeki faaliyetleriyle ilgili sorulan soruya verdiği cevapta okumuştuk: "Varsayalım PKK bitirildi. O zaman ne olur bölge biliyor musunuz, gericiliğin merkezi olur Güneydoğu." (Milliyet: 8.5.2009) Demek ki PKK, Güneydoğu'yu ve Kürtleri "gericiliğe" karşı koruma gibi bir misyona da sahip.

Öcalan'ın Hz. Bediüzzaman'ı ve "Cemaat"i hedefe koymasının bir diğer sebebi, Bülent Keneş Bey'e göre "İmralı" veya "Çözüm Süreci" sonrasına yönelik. Kanaatimce bundan daha önemli bir diğer sebebi de şu: Bu süreç başarılı olmazsa, bütün suç "Cemaat"e yüklenecek, "Cemaat" günah keçisi yapılacak. Dolayısıyla, Öcalan veya onu kullananlar, sürece cephe alması için "Cemaat"i kışkırtıyorlar.

]]>
bilgi@gencadam.com (Ali Ünal, Zaman) KARA PROPAGANDA Fri, 15 Mar 2013 22:01:27 +0200
Seni Çok Özlüyoruz http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/371-seni-cok-ozluyoruz http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/371-seni-cok-ozluyoruz Seni Çok Özlüyoruz

İnternet sitelerinde Saygı değer Muhterem Fetullah GÜLEN Hoca Efendinin Türkiyeye dönebileceği mesajlarına saygısızların yazmış oldukları yorumlara karşı yazdığım cevabi bir yazıdır.
Saygı değer Hocama Önce saygı ve yaptığı ali hizmetlerinden dolayı da minnetlerimi arz edip. Ellerinden öpüp müstecap dualarını bekliyor, Allah ebeden Razı olsun diyorum.

Okuduğum kadarı ile kadir kıymet bilmezlerle, bir kısım vatan ve millet düşmanlarının menfi propagandasına aldanmışlarla, edep ve ölçü tanımaz, bilmediğine ve tanımadığına düşmanlık psikolojisi ile hareket edenler, bir kısımda bozulmuş olan hain planlarının hıncı ile saldırıyor, zaten yaralı olan yüreğini incitip, sana acı vermek için yıllardır hasretini çektiğin ülkene bir hakları varmış gibi dönme diyorlar.

EVET, bende dönme diyorum. Bu kadir kıymet bilmez aldanmışların ve hainlerin yaşadığı memlekete.
Bir de sevenlerinin, Sana olan hasret ve muhabbetleri ile yaşamında zatını, Rabbim gecinden versin irtihalinden sonra da kabri şerifini ziyaret için Anadolu alperenlerinin Yenidünyaya açılmalarını sağlayan manyetik bir çekim merkezi ve merkezimihrakiyesi olsun.

Saygı değer Hocam. Hicrete maruz kalan sadece siz değilsiniz.
Başta Allah’ın Habibi Hz.Muhammed Mustafa Sav. de şom ağız ve kem talihliler tarafından memleketi Mekke’den çıkarıldı. Çünkü O günün Mekke’si, artık İslam’ın insanlığa açılmasına dar geliyordu.
 
Dünün Türkiye’sinin dar geldiği gibi. O günün Mekke’si Allahın Resulünün insanlığı davet etmiş olduğu saadet-i ebediye müjdesini anlayacak ve talip olacak kapasiteye, İslam’ın Cihan şumul mesajı ile Ahlak-ı aliyeyi anlamaya, yaşamaya ve yayamaya müsait değildi.
Bugünün derin ilişkili çetelerin işgalindeki Türkiye’si gibi. Allah, Resulüne Medine’nin nurefşan yolunu açtı.

Banaz, İnatçı ve cahil Mekke müşriklerini Ebucehil, Utbe, Şeybe, Muğire daha nice Küfür karanlığında saltanat süren kâfir ve zalimlerin sultasında bırakıp tekrar dönüp fethetmek üzere; Risalet güneşinin kıyamete kadar insanlığı aydınlatması için, Medine’nin istikbale açık ufkundan doğması manasına gelen hicret emri verdi. Sosyal, siyasal, teknik ve ekonomik bağımlılık içindeki bir ülkeden insanlığın makûs kaderini değiştirecek bir ses çıkması, bu sesin dünyada yankı bulup kabul görmesi tabiî ki mümkün değildi.

Bihemta bir pırlantanın pırasa pazarında pazarlanma imkân ve ihtimali yoktu. Sen rahat ol yirmi birinci yüzyıl şartlarında, İslam’ın evrensel boyutta temsil ve tebliği adına Türkiye bir Mekke kabul edilse, kutlu hicretin sayesinde Amerika’da bir Medine olma şerefini kazanma yolundadır. Dünya insanlığına duyurulması lazım gelen evrensel bir mesaj dünyanın jandarmalığı vazifesini yapan bir devletin kendi vatandaşlarına sağlamış olduğu fikir ve düşünce özgürlüğü imkânları içinde verilebilirdi.

Allah seni Amerika’ya Türkiye’deki Ebucehillerin, Utbelrin, Şeybelerin, Muğirelerin şerrinden ve baskılarından emin bir şekilde İslam’ı insanlığa tanıtıp anlatman için gönderdi.
Allah’ın Resulü Mekke’yi fethetmesine rağmen ibadet ve ziyaret dışında Mekke’ye dönmedi. Hicret öncesi adı Yesrib olan şehri nurlandırıp, şereflendirip, münevver ve medeni manasına gelen MEDİNE namına kavuşturup, kıyamete kadar sürecek kutsiyete kavuşturdu. Allah Resulünün ikinci vatanı olup Mübarek naşını kıyamete kadar misafir edinip, Müslümanların hasret ve muhabbet odağı, uğrağı ve ziyaretgahı oldu. Sende Türkiye’ye gel ama ziyaret için gel. Başımız gözümüz üstünde yerin, kalbimizde tahtın var. Hasretinle yanıp kavrulan sinerimiz özlem türküleri söylüyor.

Senin Türkiye’yi ve Türkiye’deki kardeşlerini özlediğinden çok onlarında seni özlediğini ve hasretin ile yanıp tutuştuğunu da asla unutma. Yüreğimizdeki hasret ateşini, Allah için, İslam için, Resullullah için, Allah yolunda hizmet için döktüğün gözyaşların ile serinletmeye, söndürmeye çalışıyoruz.

Fakat Amerika halkının, hatta tüm dünya insanlığının, mesajlarındaki sevgi ve hoşgörü ile insanlaşması, baş döndüren kulluğun, takdire şayan ilim ve irfanın, tarihe altın harflerle yazılacak olan akıl almaz hizmetlerin ile iman ve kulluk şuuru kazanarak İslamlaşması adına, senin orada kalmana, bizim seni görüp hasret ateşimizi söndürme isteğimizden daha çok ihtiyaçları var.

Biz hasret ateşimizi gönlümüzde yaşatmaya razıyız.
Ne yapalım HİZMET HASRETTEN DAHA ÖNEMLİDİR DAHA KIYMETLİDİR.
Allah için şu nadanların şom ağızlarından dökülen ölçüsüz, seviyesiz, saygısız, cahilane ve de terbiyesizce sarf edilen sözler seni ve zaten yaralı olan yüreğini incitmesin. Kötü söz sahibine aittir Onlarda o kadar biliyor, o kadar düşünebiliyorlar. (Allah hidayet, insaf ve merhamet versin.)
Biz seni çok seviyor ve çok özlüyoruz. Amma sen herkesten daha iyi bilirsin ki bu dünya vuslat yeri değil HASRET DİYARIDIR.
Hasretimiz Allah’a, Allah’ı sevene ve Allah’ı sevdirmek için değil memleketini, Dünyasını, canını ve cananını bile seve, seve o yolda terk eden büyüklerimiz ve Üstadlarımızadır.
Sevgililer sevgilisinin huzur-i kibriyasında kavuşan sevgililer ile beraber olmak dilek ve temennilerimle.

]]>
bilgi@gencadam.com (Necdet Erem) KARA PROPAGANDA Sat, 10 Nov 2012 23:30:26 +0200
Hocaefendi, Erzurum’daki ablasıyla internet üzerinden bayramlaştı http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/265-hocaefendi-erzurumdaki-ablasiyla-internet-uzerinden-bayramlasti http://www.gencadam.com/muhteviyat/diyalog/bediuzzaman-perspektifinde-diyalog/item/265-hocaefendi-erzurumdaki-ablasiyla-internet-uzerinden-bayramlasti Hocaefendi, Erzurum’daki ablasıyla internet üzerinden bayramlaştı

 Bir Kurban Bayramı’nı daha gurbette hüzünle karşılayan Fethullah Gülen Hocaefendi’yi sevenleri yalnız bırakmadı.

Bayram namazını, ziyaretine gelen dostları ile birlikte eda eden Hocaefendi, her bayramda olduğu gibi yine çocukları sevindirdi. İki hafta önce kardeşi Hasbi Nidai Gülen’i kaybeden Hocaefendi, Erzurum’da yaşayan ablası Nurhayat Seven’in bayramını, internet üzerinden yaptığı canlı görüşmeyle kutladı.

Ablasının, Hocaefendi’ye sürekli dua ettiği duyuldu. Ablasının duasına, ‘amin, cümlemizi inşallah...’ gibi sözlerle cevap veren Gülen’in gözyaşlarını zorlukla tuttuğu görüldü.

Bayram namazını ziyaretine gelenlerle birlikte kılan Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘Tekbir’ yani ‘Allahu Ekber’ ifadesinin anlamı, kurbanın manası, insanın Allah ile olan irtibatında kurbanın önemini içeren hutbeyi zaman zaman gözyaşlarıyla dinledi. Hutbenin ardından yapılan duada Suriye’de akan kanın durması, Müslümanların birlik-beraberliği, insanlığın refahı ile huzuruna Kurban Bayramı’nın vesile olması niyaz edildi.

Kesilen kurbanın ardından ziyaretine gelenlerin çocuklarını da sevindiren Hocaefendi, her bayramda olduğu gibi küçüklere harçlık ve çikolata verdi. Minik ziyaretçilerinin başını okşayıp onlardan kendisi için dua etmelerini isteyen Gülen, daha sonra Türkiye’deki yakınları ile telefonla ve internet üzerinden görüntülü konuştu. Hocaefendi’yi Amerika’da yaşayan yeğenleri de yalnız bırakmadı. Aileleri ile gelen yeğenleriyle bayramlaşan Hocaefendi, her biri ile ayrı ayrı ilgilendi.

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Sat, 27 Oct 2012 12:25:46 +0300