Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Sıkça Sorulan Sorular - Genç Adam http://www.gencadam.com Sun, 19 May 2019 20:31:21 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Bir ‘duruş’un anatomisi http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/973-bir-durusun-anatomisi http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/973-bir-durusun-anatomisi Bir ‘duruş’un anatomisi

İnanan kesim olarak gerçekten ilginç bir zaman diliminden geçiyoruz. Herhalde hiçbir dönemde bu kadar kafa karışıklığı yaşanmamıştı.

Bugün insanlar hadiseler karşısında nasıl bir duruş sergileyeceklerini bilemez durumdalar. Zira meydanda o kadar çok kafa karıştırıcılar var ki, ‘iletişim çağı’nda bile insanlar bu kadar manipüle edilebiliyorsa yakın ve uzak tarihteki anlaşmazlıklara uzlaşmazlıklara şaşmamak gerekir.

Bir mümin olarak yaşadığımız problemler karşısında hepimizin hakem konumundaki müracaat kaynakları olan Kur’an, sünnet, sahabe ve tabiin, selef-i salihînin (radiyallahu anhüm ecmaîn) hayatları, onların safiyane içtihadları ayrıca bunların karışımından oluşan ve asırlardan beri toplumumuzun dem ve damarına işlemiş o büyük ve geniş birikim, tecrübe ortada iken, bütün bunları görmezlikten gelircesine sergilenen tavır ve davranışlar hakikaten hayret vericidir.

Ortada bazı kesimlerin apaçık itikadî ve amelî problem teşkil eden söz ve fiillerine şahit olunduğu halde her nedense bunların bir kısım çevrelerce özenle kapatılmaya çalışılması dikkatten kaçmamaktadır. Avam-ı nas bu meseleleri tam kavrayamadığından gerekli tepkiyi ortaya koy(a)masa da -bunda da bir derece  mazur sayılsalar da- âlim ve ilmiye sınıfının vazifesini yapmayarak sessiz kalması hem ciddi bir ihmal hem de korumaya çalışılan kişilerin ahireti adına onlara yapılmış bir kötülüktür. Halbuki kendini hak ve hakikate adamış  gerçek ilmi entelektüellik, hangi şartta olursa olsun, neticesi nereye varırsa varsın duruşunu ve tavrını haktan ve hakikatten yana koyarak hata yapanları ve onlara tabi olan kitleleri yanlıştan ve şaşkınlıktan korumak değil midir? Bu önemli vazife öncelikle her alanda toplumun önünde bulunan rehber konumundaki şahsiyetlere düşmez mi?

Belki bazıları şimdi bunları konuşmanın zamanı olmadığını söyleyerek kendilerince bir bahane üretiyor olabilirler. Düşmanlığın hariçten geldiği zamanlarda belki bu düşünceye itibar edilebilir fakat dâhili düşmanlıkların körüklenerek müminler arası birlik ve beraberliğin bizzat bu hata ve yanlışlıkları irtikab edenlerce paramparça edilmeye çalışıldığı bir süreçte, Müslümanlık kriterlerine göre doğrular ve yanlışlar hususunda bir şeyler demesi gereken kişilerin suskunluğu büyük bir vebal olduğu gibi problemin de gün geçtikçe tamir edilemez hale gelmesine sebep olacaktır.

Bugünkü problemler karşısında insanlar üzerinde genelde üç-dört husus hükmünü icra etmektedir. Bunlardan biri korku, diğeri ise menfaat düşüncesidir. Bunlara körü körüne tarafgirlik, meşreb ve meslek muhabbetinden kaynaklanan taassub ve minnet altına girme de  eklenebilir. Aslında hak ve hakikat, haklı ve haksızlar, doğru ve yanlışlar çok iyi bilinmesine rağmen bazen korku ve menfaat düşüncesi saikiyle bazen meşreb ve meslek muhabbetiyle bazen de minnet duygusuyla sağlam bir “duruş” sergileme konumunda bulunan zevat pek azı müstesna, dik duramamakta ve hakkı ifade edememektedirler.

Hâlbuki bir müminin olaylar ve hadiseler karşısındaki “duruş”u çok önemlidir. Küfrün, nifakın, fıskın ve zulmün karşısında imanın, hak ve hakikatin, yalanın karşısında doğrunun, şerrin ve kötülüğün karşısında hayrın ve iyiliğin, haksızlık ve hukuksuzluğun karşısında adalet ve hakkaniyetin, zalimin karşısında mazlumun, gadredenin karşısında da mağdurun tarafında duruşu… Duruş esas itibarıyla zor zamanlarda  bilhassa olayların  kaderdenk noktalarında ehemmiyet arz eder. Rahat zamanlardaki duruş herkesin işi iken çetin ve zor şartlardaki duruş hak erlerinin işidir. O Allah (cc) ile irtibatı çok güçlü, ahirete ve hesaba çok iyi inanan, kendini ve benliğini aşmış, hak ve hakikate, insanlığa kendini adamış, yaşatma idealiyle yaşamaktan vazgeçmiş, fedakârlığı meslek edinmiş mefkûre yolcularının, beklentisizlerin işidir. Sergilenmesi gereken duruşu yerinde ve zamanında sergilemek kolay olmadığından “duruş kahramanları”nın sayısı da fazla değildir. Onlar Allah’ın (cc) lütuf, ihsan ve inayetinin bir eseri olarak Kur’an ve sünnet çerçevesinde, eşya ve hadiselerdeki, murad-ı İlahiye’ye vesile olabilecek veya uzaklaştıracak hususları çok iyi görerek, her zaman yerinde ve zamanında haktan ve hukuktan yana tavır ve duruşlarını belirlerler. Herkes bir tarafa akarken onlar Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde hareket eder ve bu hususta da katiyyen “kınayanın kınamasından korkmazlar” (Maide, 54) çünkü onlar kullardan değil, Allah’tan korkarlar. Onlar için bu vazgeçilmez bir vazifedir.

Yakın ve uzak tarihimizde Enbiya ve evliyadan, ehl-i ilimden tarihi şahsiyetlerden bu kabil “duruş kahramanları”nın pek çoğundan bahsedilebilir. Yakın tarihimiz itibarıyla böyle bir “duruş insanı”ndan bahsedilecekse bunların en önde geleni Üstad Bediüzzaman’dır. Bir sohbet meclisinde Hocaefendi onun hakkında “Eğer Üstadın hiçbir eseri olmasaydı dehrin hadiseleri karşısında dimdik duruşu yeterdi” buyurarak önde görünen insanların duruşunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştı. O günlerde materyalist felsefe insanımızı, ilmiye sınıfını, âlimleri o kadar tesiri altına almıştı ki “bilimin verileri” dışında bir şeye inanmak, savunmak, iddia etmek adeta dışlanmaya ve ötekileştirilmeye davetiye çıkarmak demekti. Toplumun en önündeki bazı âlim şahsiyetlerin bile “Kur’an’ın şu şu ayetleri bu zamanda [haşa] hükmünü yitirmiştir.” dedikleri bir dönemde Bediüzzaman, iman ve Kur’an’ın hakkaniyetini ilmî, aklî-naklî, mantıkî usul ve metotlarla ortaya koyarak vatan evladının imanla ve Rabb’isiyle buluşmasına vesile olmuştu. Yeni bir usul ve metotla ezberleri bozan Üstad (ra) devrinin insanlarınca garipsense de zaman onun Bediüzzaman olduğunu ispat etmiştir. Bereketli ve uzun ömrüyle yakın tarihin en önemli dönemlerine şahit olmuş türlü türlü iftiralara ve haksızlıklara zulümlere maruz kalmıştır. Fakat o bütün bunlara rağmen “Allah’ın sadık kulu” olarak bedeli ne olursa olsun eşya ve hadiselere bakarken iman nazarıyla bakmış, onları Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılık çerçevesinde değerlendirmiş zorluklar, sıkıntı ve meşakkatler, baskı ve zulümler ne kadar dayanılmaz olursa olsun onu iman, İslam, hak ve hakkaniyet tarafındaki duruşundan vazgeçirememiştir.

Bugünlerde Müslümanlık adına, ilerideki Müslümanlık şahs-ı manevisine çok zararlar verecek yanlışlar yapıldığı halde, Müslümanca bir duruş sergilemesi gereken kişi veya kurumların, korku veya menfaat saikiyle, tarafgirlik veya meşreb taassubuyla, minnet duygusu baskısıyla hareket ederek bunları görmezlikten gelmeleri umum Müslümanlar adına üzüntü duyulacak bir husustur.

İnsanımız, hayatı, ülkesine ve milletine hizmetle geçmiş olan Hocaefendi’nin gerek ülkemizde yaşanan hadiseler karşısında gerekse insanlığı ilgilendiren dünyadaki olaylar karşısındaki insanî ve mümince duruşunu hiçbir zaman unutmayacaktır. Her ne kadar şartlanmış bir kesim, sathî, yapay, boğucu bir atmosfer oluşturma gayretiyle hak ve hakikatleri, doğruları perdelemeye çalışsa da sadece vatan ve milletini düşünen ve bu istikamette tercüman olunması gereken meseleleri seslendiren Hocaefendi, bizlere ve bugünkü  nesillere bir “duruş” numunesi sunmaktadır. Pek çok olumsuzluğun yer aldığı böyle bir zamanda iman-ı  kâmilin gür bir sadâsı olarak arz-ı endam etmesiyle çevresindekilere “imanî bir duruş”u temsil etmektedir. Kalb ve ruh hayatı, ibadet-i taati ve duası, sünnet-i seniyyeye ittibaı takva ve zühdü, emir ve yasaklara riayetteki hassasiyeti ile etrafındaki  herkese “İslami bir duruş” sergilemektedir. Umumi ve hususi manada insanlarla olan beşeri münasebetlerindeki istikameti, dengesi, müsamahası, nezaket ve nezahetiyle beraber edebi, mahviyet ve tevazuu, dünden bugüne davranışlarındaki istikrar  onu bilenler için “ahlakî bir duruş”a örnek teşkil etmektedir.

O, bugün bile maruz kaldığı onca tarassut, takip, tazyik, tahkir ve aşağılama gayretlerine rağmen hiçbir zaman milletine küsmüyor, darılmıyor, “takdir edilmeme” sendromuna girmiyor. Bütün yıldırma ve vazgeçirme çabalarına rağmen hak rızası hedefindeki hizmetleriyle, “dava insanı duruş”uyla inanmış nesillere rehberlik yapıyor. Yaşanılan olumsuzluklar ne kadar çok olursa olsun felaket ve musibetler ne kadar büyük olursa olsun inanç ve ümidini kaybetmeden sürekli azim ve kararlılıkla çalışarak bu milletin evlatlarında  şartlar ne olursa olsun inanç ve ümitle “hizmet etme” şuurunu mayalıyor, onların ufkunu açıyor. Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında makama, câha, mala-mülke, şöhrete, insanların takdir ve alkışlarına aldırış etmeyerek iradeli duruşuyla gerçek bir müminin dünyevilik karşısındaki duruşunun nasıl olması gerektiğini fiilen gösteriyor.

Yurtiçi ve yurtdışında insanımızın kendi özkaynakları ile yıllarca emek vererek büyük fedakârlıklarla sadece ülkelerine ve insanlığa hizmet duygusuyla açtıkları eğitim öğretim yuvalarının aleyhine çalışanlara karşı bu işte katkısı olanların hakkını müdafaa adına ortaya koyduğu “vefa ve kadirşinaslık duruşu” ile de onları yüreklendiriyor, teşvik ediyor.

Bununla birlikte milletimiz ve Müslümanlığın zararına gördüğü meselelerde de hukukî ve demokratik hakkı ne ise İslamî ve insanî hassasiyeti gereği hiçbir beklentiye girmeden hiçbir tereddüde düşmeden cesaretle düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyor. Tüm insanlık nezdinde ülkemiz ve Müslümanlık imajının yanlış davranışlarla bozulmaması ve bozulan imajın düzeltilmesi için pek çok şeyi göze alma pahasına net ve doğru Müslümanlık duruşunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle de değerlendirebilen ve kıymetini bilebilenler  için bizim tarihi geleneğimize ait önemli bir icraatı ihya ediyor. Gerçek manada peygamberlik mirasını temsil eden hakiki âlimlerin geçmişte yaptığı gibi gerek mal-mülkle gerek sevk ve idare ile gerekse farklı argümanlarla güç ve kuvveti temsil eden kişi veya cemiyetlere imanî, İslamî, Kur’anî bir vazife gereği, Kur’an ve sünnetle test ettiği meselelerle alakalı “Emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker”, irşad, nasihat ve tebliğ vazifesini ifa ediyor. Daha önceki asırlarda yüzlerce  emsallerinin yaptığı gibi… Tabii ki ihtiyaç duyan kimseler için...

Bugün ilmî, içtimaî ve dinî sahada Hocaefendi nasıl bir “duruş” sergiliyorsa aynı şekilde değişik alanlarda, içimizdeki inanç ve ümidi takviye edecek farklı sağlam “duruş”lara da şahit olmaktayız. Akademisyenlerden, gazeteci ve medya mensuplarına, iş dünyası ve siyasî şahsiyetlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar bir hayli kişi ve kuruluş, hukuktan, demokratik haklardan, doğrudan, hakkaniyet ve adaletten yana bir “duruş” sergileyerek milletin kalbinde müstesna bir yer ediniyor ve dua alıyorlar. Diğerleri ise millet ve hak nezdinde kendi kendilerini ademe mahkûm etmek riskiyle karşı karşıya kalıyorlar…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Numan Yiğit, Zaman) MAKALELER Mon, 25 Aug 2014 09:22:11 +0300
BEDİÜZZAMAN'IN ÇİLESİ http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/937-bediuzzamanin-cilesi http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/937-bediuzzamanin-cilesi BEDİÜZZAMAN'IN ÇİLESİ

Başını yakın talebelerinden birinin dizine yaslamış Urfa’ya doğru yol alan Bediüzzaman Said Nursi, yürek dağlayan şu cümleyi tekrarlıyordu: “Beni anlayamadılar...”

İniltiler halinde söylenen bu yanık söz, 82 seneye sıkışan bir hayatın özetiydi. 1952’de Üstad’ı ziyaret eden Eşref Edip’e de benzer cümleler kurmuştu Said Nursi: “Anlamıyorlar... Yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar.” Demek ki hayatının pek çok safhasında dile getirilen derin bir sitemdi bu.

Nasıl anlaşılabilirdi ki! O kendini günün siyasî/idarî tıkanıklığı içine hapsetmemiş, kuşatıcı bir nazarla yarınlara seslenmişti. O yüzden daha çok erken yıllarda şöyle feryat etmişti: “Şu muasırlarımız, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim kışta geldim; sizler cennetâsa bir baharda geleceksiniz…” Çağdaşları onu anlayamadı; anlaması da çok zordu.

Üç nur ve üç zulmetin iki farklı dünyanın ufkunda tecelli edeceğini çok önceden görmüş ve taş üstünde taşın kalmadığı o yıkılış döneminden şöyle seslenmişti insanlara: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkilabatı içinde en yüksek, gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.” Günlük telaşe içinde çırpınıp duran insanlar o engin ufka tekabül eden vizyonu nasıl anlayabilirdi ki?

Çağını aşan ufuk

Daha meşruiyetin mahiyeti hakkında enine boyuna düşünülmemişken “meşrutiyet-i meşrua”dan bahseden ve ona dair prensipler vaz’ eden bir tefekkür insanının herkes tarafından tastamam anlaşılması beklenemez. Cumhuriyet kelimesinin belli çevrelerde telaffuz bile edilmediği bir dönemde cumhuriyet ile ilgili temel değerlendirmeler yapması tesadüf değil, basiret ve firasetin yansımasıydı.

Nitekim bu anlaşılamayan tefekkür insanı, her dönemeçte ayrı bir imtihanla karşı karşıya kaldı, zulme maruz bırakıldı. Selanik’te yaptığı tarihî konuşmaya, ‘aşair arasında dolaşarak’ yaptığı yorumlara, Şam’da verdiği hutbeye vs. vâkıf olamayanlar, onun o özgürlükçü yaklaşımından da haberdar değildi. Mesela 31 Mart Vak’ası’nda fitnenin önüne geçebilmek için çırpınan Bediüzzaman gözaltına alındı. Güya İttihad-ı Muhammediye adlı örgüte üyeydi ve isyancılarla hareket etmişti. Bahçede kurulan darağacı ve darağaçlarında asılı insanlara aldırış etmeksizin yaptığı cesur müdafaa, eşi benzeri az bulunur bir hukuk mücadelesidir. Mahkeme bu âteşîn dimağı serbest bırakır. O, Beyazıt’tan Sultanahmet Meydanı’na kadar kalabalık bir kitlenin önünde yürürken bugün bile kulaklarımızı çınlatan bir meşhur cümleyi haykırır: “Zalimler için yaşasın cehennem!”

Sürgünler, mahkemeler, hapisler...

Sultan II. Abdülhamid akıllı, zeki, dindar bir insandı; ama Bediüzzaman gibi bir deha ile yüz yüze gelemedi. Görüşebilselerdi birbirlerini anlayacaklardı kuşkusuz. Ancak Sultan’ın etrafını etten duvarlarla örmüştü mabeyn-i hümayun. Bir gün Bediüzzaman, çağını aşan bir üniversite projesiyle Padişah’ın kapısına dayandı. İstiyordu ki fen bilimleri ve dinî ilimler izdivaç etsin ve çağıyla hesaplaşabilmenin kapıları aralansın. Heyhat! Abdülhamid gibi eğitim konusunda fevkalade hassas bir Sultan’ın etrafını kuşatan çapsız danışmanlar kendilerine adeta bir misyon biçmişti: Padişah’ı aydınlardan yalnızlaştırmak, herkesten uzak tutmak, yazar çizer insanları Sultan’a jurnallemek, gazete ve dergiler üzerine baskı kurmak, sansür sistemini işletmek. O dönem aydınlarının neredeyse tamamı (Bediüzzaman ve Mehmet Akif başta olmak üzere) ‘istibdat’tan şikâyet etti. Bediüzzaman etten duvarları aşabilseydi sadece çağını aşan bir üniversite modeli ortaya konulmuş olmayacak; Kürtçeye ilim mahfilinde serbestiyet tanınmış, Kürt sorununa ta o yıllardan çözüm kapısı aralayan bir proje ortaya çıkarılmış olacaktı. O gammaz ve sansürcü danışmanlar, kendi ve aile fertlerinin menfaatini düşündüğü kadar alimlerin tekliflerine kafa yorsalardı, tarihî fırsatlar heba edilmemiş olacaktı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin heyecan veren o mücadele hayatını safha safha bu sütuna taşımak mümkün değil. Kestirmeden yol alıp şöyle diyebiliriz: Hemen her dönemde devlet zulmüne uğradı Bediüzzaman. Sürgün edildi, mecburî ikamete zorlandı, hapse atıldı, defalarca zehirlendi… “Siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.” deyip Erek Dağı’na çekilmiş, inzivada yaşıyordu. Ne var ki bir bahane icat edildi ve sürgün yılları başladı. İnsanlarla irtibattan men edildi; ama o hep dimdik ayaktaydı.

Hakkında davalar açıldı, iddianameler hazırlandı, hâkim karşısına çıkarıldı. Afyon savcısı “600 bin talebesi var” diyerek “asayişe zarar gelir” iddiasında bulunmuştu mesela. Oysa dünyanın en barışçıl ve sivil akımlarından biriyle karşı karşıyaydı. Afyon savcısı, Bediüzzaman ve talebelerini “Hasan Sabbah”a; yani Haşhaşilere benzetti. (Kaderin cilvesine bak ki o savcının lafı bugün başka ağızlara sakız olmuş!) Hiçbir insaf ölçüsü yoktu suçlamalarda. Mesnetsiz bir sürü iddia ve kara propaganda. “Dini siyasete alet etmek” gibi bir suç isnat ettiler, “gizli örgüt” dediler, davalar açtılar; hatta hapis cezaları verdiler. Kâh Tesettür Risalesi bahane edildi, kâh Gençlik Rehberi adlı eseri. Beraat etmesine rağmen tekrar tekrar dava açıldığı da oldu.

Demokrat Parti döneminde baskılar

Üstad Bediüzzaman’a yapılan zulmün belki de en acı vereni 1950’den sonraki döneme aittir; çünkü tek parti diktası sona ermiş, millet derin bir oh çekerek Menderes ve partisinden daha özgürlükçü bir atmosfer beklemişti. Vakıa, iktidar bir türlü muktedir olamıyor ve siyasî iradesini ortaya koyamıyordu; ama her seçimde halkın verdiği kredi artıyor, zulmün bir an önce bitmesi bekleniyordu.

Maalesef beklentiler bir zaman sonra boşluğa düştü. Menderes döneminin istihbarat servisi MAH (bugünkü adıyla MİT), Bediüzzaman’ı adım adım takip ediyor, rapor tutuyordu. Üstelik Üstad’ın talebelerini il il, ilçe ilçe fişliyordu. Her ilin başında bir kişinin olduğu düşünülüyor, her ders yapılan evin bir “örgüt” yuvası olduğu kayıtlara geçiriliyordu. Bugün ortaya çıkan resmî vesikalara göre Üstad ya da talebelerine temas eden milletvekilleri ve bürokratlar da fişlenmiş, Ankara’ya bildirilmişti. Bediüzzaman ve talebelerinin avukatlığını üstlenen merhum Bekir Berk’e göre 750 dava beraatle sonuçlanmıştı. Ama davaların ardı arkası kesilmemiş ve yıllar boyunca sürdürülen davalar nedeniyle toplum nezdinde kriminal bir algı oluşturulmaya çalışılmıştı.

Her şeye rağmen Demokrat Parti ve Menderes’e destek vererek daha özgürlükçü bir atmosferin oluşmasını arzu etti Bediüzzaman Hazretleri. Hak ettiği vefayı bulamadı bir türlü. 1957’de DP üçüncü kez seçimleri kazanmıştı; ama Nur talebelerinin üzerindeki devlet tehdidi bitmemişti. 1958’de açılan bir dava nedeniyle Ankara, İstanbul ve Isparta’da tutuklamalar yapılmış, Risale-i  Nur talebeleri Ankara Cezaevi’ne konulmuştu.

Vefatına doğru Üstad Bediüzzaman, talebelerine veda edercesine Anadolu’ya açılmıştı. Pek çok vilayete uğradıktan sonra tekrar (3 Ocak) Ankara’ya çeviriyor rotayı. Aslında Menderes’le görüşmeyi arzu ediyor. İhtimal ki toplum katmanlarında hissedilen fırtınayı haber vermeyi, belki tedbir nevinden bazı düşüncelerini aktarmayı arzu ediyor. CHP’nin ve İsmet Paşa’nın haşin yaklaşımı ve o günkü basının anlayışsız tavrı yüzünden Demokrat Parti yetkilileri korkuyor, tırsıyor. O kadar ki 11 Ocak 1960’ta Ankara’ya gelen Said Nursi Hazretleri’ne hitaben radyodan hükümet bildirisi okundu. Üstad’a,  Emirdağ’da oturması salık veriliyordu.

Seçimlerde verilen desteği unutmuş gibi görünen DP, Üstad ve talebelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. 1959’da Eskişehir’e girerken arabası durdurulmuş ve şehre giremeyeceği polislerce tebliğ edilmişti. Bediüzzaman’ın tek cümlecik sorusu vardır: “Emir buradan mı, Ankara’dan mı?” Komiser sükut eder. Cevap bellidir.

‘Beni anlayamadılar...’

Artık Hakk’a yürüme zamanı gelmiştir. Üstad Hazretleri, Urfa’ya doğru yola çıkar ama devlet terörü soğuk yüzünü DP’nin içişleri bakanı vasıtasıyla bir daha gösterir. Bakan, emir üstüne emir yağdırarak ölüm döşeğinde son nefeslerini veren Bediüzzaman’ın Urfa’dan zorla çıkarılmasını ister. 23 Mart gecesi vefat ederken (ve halen) kulaklarda aynı cümle yankılanır: “Beni anlayamadılar. Skolastik bataklığa gömülü bir medrese hocası sandılar...” Evet ey Büyük Mütefekkir! Seni en uzak daireden en yakın halkaya kadar tastamam anlayamadık; keşke anlayabilseydik!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) YAZI DİZİLERİ Sat, 22 Feb 2014 10:28:59 +0200
TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/529-tarih-tekerrur-mu-ediyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/529-tarih-tekerrur-mu-ediyor TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?

Burhan Kuzu'nun gündeme getirdiği "2 bin kişilik istihbarat raporu", akıllara Bediüzzaman ve talebelerine yönelik il il yapılan fişlemeleri getirdi. Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu ve 28 Şubat davasına bakan mahkemeye gönderilen belgeler de fişleme tarihçesine ışık tutuyor. 2010 referandumuyla anayasal suç haline gelen ve 'İstihbarat raporu' adı altında yapılan fişlemelerin bu belgelerdekilerle birebir aynı olması "Tarih tekerrür mü ediyor?" dedirtiyor.

Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun tweet’iyle gündeme gelen ve aralarında akademisyen, işadamı, gazeteci, savcı ve polislerin bulunduğu “2 bin kişilik istihbarat raporu”nun varlığı Menderes döneminde Bediüzzaman ve talebelerine yönelik il il yapılan fişlemeleri hatırlattı. Her ne kadar Başbakan bu iddiaları yalanlasa da ‘Öyleyse tasfiyeler neye göre yapılıyor?’ sorusu akıllara soru işareti bırakıyor. Sabah Gazetesi Özel İstihbarat Şefi Abdurrahman Şimşek de katıldığı bir televizyon programında “Biz Türkiye’deki bütün imamları biliyoruz. Devlet de biliyor.” diyerek 2010 referandumuyla anayasal bir suç haline gelen fişlemelerin bütün iller bazında yapıldığını itiraf etti.

‘İstihbarat raporu’ adı altında yapılan fişlemelerin geçmişteki örnekleriyle birebir aynı olması ‘Tarih tekerrür mü ediyor?’ sorusunu akla getiriyor. Geçmişteki raporlardan Üstad’ın talebelerinden Sait Özdemir, Abdulkadir Badıllı, Mustafa Sungur, Hulusi Yahyagil ve Zübeyir Gündüzalp gibi isimlerin adım adım takip edildiği anlaşılıyor.

Bediüzzaman’ın talebelerine il il fişleme

Devlet arşivlerine göre Bediüzzaman Said Nursi., 1925’ten itibaren takibe alınmış. Gittiği bakkaldan, yanına gelen ziyaretçilere kadar birçok kişi tek tek fişlenmiş. Bu fişlemeler doğrultusunda da uygulamaya geçilmiş ve bu kişiler hakkında işlem yapılmış, devlet memuru olanların işine son verilmiş. Arşivlerden çıkan belgelerde valilerden de her ay düzenli olarak İçişleri Bakanlığı’na fişleme raporları gittiği anlaşılıyor. Bu raporlar üzerinden birçok kişi de tutuklanmış.

Fişleme raporları, Bediüzzaman’ın vefatından yıllar sonra Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gelen evraklar arasında yer aldı. Fişlemeler Bediüzzaman ve talebelerinin Emniyet, Jandarma ve MİT tarafından adım adım takip edildiğini gösteriyor. Daha önce Habertürk TV Haber Koordinatörü Abdullah Kılıç’ın ortaya çıkardığı belgelerde Bediüzzaman ve talebelerine yönelik il il fişleme raporları yer alıyor. ‘Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ndeki ‘Cumhuriyet Arşivi’nden çıkan “Nurcuların Muhtelif Vilayetlerdeki Temsilcileri” başlıklı belgede Ankara’da Sait Özdemir ve Hüsrev Altınbaşak; Erzurum’da Mehmet Kırkıncı; Isparta’da Mustafa Sungur, Kadir Çalışkan, Ziver Gündüzalp, B. Yüksek; İstanbul’da Necip Fazıl, Cahit Türkmenoğlu; Urfa’da Abdullah Yeğin, Abdulkadir Badıllı; İzmir’de Salih Özcan, Muzaffer Arslan, Mustafa Birlik; Konya’da Sabri Halıcı; Adıyaman’da Mahmut Tanrıverdi; Diyarbakır’da Mehmet Kayalar; Gümüşhane’de Milletvekili Ekrem Koçak isimlerine yer veriliyor.

Darbeleri Araştırma Komisyonu’na ulaşan belgeler arasında Bediüzzaman’ın orduya sızmaya çalıştığına dair de raporlar düzenlenmiş. Buna yönelik de Bediüzzaman ve talebeleriyle görüşen bütün ordu mensupları tek tek kayda geçirilmiş. Bütün il valiliklerinden bu konuda kapsamlı çalışma yapmaları istenmiş.

Ankara Valiliği’nin “31/5/960” tarihli yazısına karşılık “Dahiliye Vekaletine” verilen bir cevabi yazıda “Vilayetimiz dahilinde nurculuk faaliyetinden dolayı haklarında kanuni tatbikat yapılan askeri personel yoktur. Ancak nurcularla sıkı temasları görülen aşağıda adresleri yazılı askeri personellerin ise durumları sıkı bir surette takip edilmektedir.” denilerek; Abdulkadir Badıllı, Salih Özcan ve Ahmet Çelebi isimleri veriliyor.

‘Nurculukla İlgili Tesbit Olunan Ordu Mensupları’ isimli bir başka listede ise Elazığ’da emekli Albay Hulusi Yahyagil, Konya’da emekli Dr. Binbaşı Sadullah Nutku, emekli  Yzb. Mehmet Kayalar isimlerine yer veriliyor. Başka bir bilgi notunda da Doğu, Güneydoğu ve Batı Anadolu’da gezi yapan birinin verdiği bilgilere yer veriliyor ve şöyle deniyor: “Yaşları 17-18 arasında olan bu vaizlerin hurafelerle dolu konuşmalarını kısmen cahil, kısmen tarikatçı olan halk huşu içinde dinlemektedir.”

Milletvekilleri de fişleme raporlarında

Isparta Valisi Mazlum Yegül tarafından ‘Dahiliye Vekaleti’ne yazılan 30/1/1959 tarihli yazıya binaen verilmiş cevabi yazıda “İsmail Hakkı Bayraktaroğlu, 30 Kasım 1958 günü şehrimize gelerek, nuroğlullarından dolayı durumu takip edilmekte olan Nuri Benli’ye ait Saray Palas otelinde bir gece kalıp, Said-i Nursi (Bediüzzaman) ve bu şahsın hizmetkarlığını yapan Mustafa Sungur, Tahir Mutlu, Kadir (Ceylan) Çalışkan, Ziver (Zübeyir) Gündüzalp ile iki defa buluşup konuştuktan sonra şehrimizden ayrıldığı tesbit edilmiştir.” ifadeleri yer alıyor. Amasya Valisi Mehmet Varinli tarafından hazırlanan 4/11/1960 tarihli raporda ilde Risale-i Nur okuyanlar tek tek adresleriyle birlikte belirtiliyor. Ankara Valiliği’nin 12/1/1960 tarihli yazıya binaen verdiği cevapta da Başvekil ile görüşmek için bir grup Said Nursi talebesinin Ankara’ya geldiği ifade ediliyor. Üç gün farklı otellerde kaldıkları belirtilen şahısların ayrıca zaman zaman bir lokantanın üzerindeki binada beşer-onar kişilik gruplarla bir araya geldikleri dile getiriliyor ve “Devlet Vekili İzzet Akçal’ı ziyaret ettikleri görülmüştür.” deniliyor. Fişleme dosyaları arasında Bediüzzaman’ın talebelerine gönderdiği mektuplar ile talebelerinin mektuplarının suretleri de bulunuyor.

Bediüzzaman’a 750 dava açıldı, ‘gizli cemiyet kurmak’la suçlandı

Bediüzzaman Said Nursi’ye hayatı boyunca farklı gerekçelerle 750’den fazla dava açıldı. Hakkında ‘Cumhuriyet düşmanı’, ‘Dinî rejim kurmak istiyor’, ‘Dini siyasete alet etti’, ‘Kürt ırkçısıdır’, ‘Gizli cemiyet kurdu’, “Dini istismar ediyor”, “Çevresindekileri kandırıyor” gibi iftiralar atıldı. 1958 yılında Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin avukatlığını yapmaya başlayan Avukat Bekir Berk, Bediüzzaman hakkındaki 750 davanın beraatle sonuçlanmasına vesile oldu. Bunun dışında da Bediüzzaman’ın talebelerine yönelik birçok dava açılmıştı.

Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gelen belgeler arasında ‘Nurcuların Muhtelif Vilayetlerdeki Temsilcileri’ ve ‘Nurculukla İlgili Tespit Olunan Ordu Mensupları’ isimli fişleme raporları da yer alıyor.

28 Şubat’ta öğrenci evleri bile fişlenmişti

28 Şubat davasını yürüten Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen ‘İstihbarat Raporları’nda, tarihe ‘postmodern darbe’ olarak geçen döneme dair il il yapılan fişlemeler yer alıyor. ‘İl Hadimleri’ isimli klasör içerisinde yer alan “Fethullah Gülen Cemaatinin Yurtiçi Yapılanması” başlıklı ‘GİZLİ’ ibareli belgede, il il farklı kişilerin isim, adres ve şahsi bilgilerine yer veriliyor. İsmi belirtilen kişilerle ilgili özel notlar düşülmüş. Listede kişilerin üye oldukları derneklerin isimlerine de yer veriliyor. Fişlemelerde “F. Gülen grubuna maddi destek sağlayanlar arasındadır.”, “İldeki cemaat üzerinde etkindir.” ve “Dershaneler sorumlusu” gibi ifadeler yer alıyor. ‘Öğrenci Evi’ isimli başka bir klasörde ise öğrenci evlerinin ‘Işık Evi’ adıyla il il fişlendiği görülüyor. Listelerde ev adreslerinin yanı sıra evlerde kalanların isimlerine de yer veriliyor.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Salih Sarıkaya, Zaman) GENÇ ADAM ANALİZ Mon, 13 Jan 2014 09:37:16 +0200
Rahat Düşkünlüğü ve Çalışmadaki Lezzet http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/428-rahat-duskunlugu-ve-calismadaki-lezzet http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/428-rahat-duskunlugu-ve-calismadaki-lezzet

Soru: Üstad hazretleri hizmet insanı için en büyük tehlikelerden birinin de “meylürrahat” olduğunu belirtiyor; onu, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olarak vasıflandırıyor. Rahata düşkünlüğün umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olması ne demektir? Bu tehlikeye karşı alınabilecek tedbirler nelerdir?

Cevap: Bediüzzaman hazretleri yeis, acelecilik ve bencillik gibi değişik tehlikelere temas ettiği yerde bir de “meylürrahat”a değinmektedir. Soruda da ifade edildiği gibi, “Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.” diyerek, bu felakete dikkat çekmektedir.

“Meylürrahat”, meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bir tabirdir; bazen, tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanılan bu ifade, çalışmayı sevmeme, iş görmeyi istememe, sıkıntıya katlanmaya hiç yanaşmama ve hep rahat etme, dinlenme, eğlenme peşinde olma manalarına gelmektedir. Hazreti Üstad, Risalelerin pek çok yerinde farklı yanlarıyla hep bu mesele üzerinde durmuş; tasrîf yaparak konuyu değişik vesilelerle farklı zaviyelerden defalarca ele alıp açıklamış, onu şeytanın desiselerinden biri olarak saymış ve ondan kurtulma yollarını göstermiştir.

Rahat Zahmettedir

Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz “meylürrahat”, aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hasıl olması demektir. Bu hastalığa yakalanan bir insan, artık cismânî varlığı hesabına hareket etmeye, ömrünü bedenine bağlı olarak sürdürmeye başlar; hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eğlenip dinlenme, yatıp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatın keyfini çıkarma mülahazasıyla yaklaşır. Aslında bu düşüncedeki bir insan, zamanla öyle bir hayattan da bıkar; bir süre sonra, yapıp ettiği hiçbir şeyin tadı, tuzu kalmaz. Başlangıçta severek yaptığı ve peşinden koştuğu işler bile artık ona zevk vermez ve o ardı arkası kesilmeyen şikayetlerin, öldüren sıkıntılı hallerin ağına düşer; sürekli ondan bundan şikayet eder ve devamlı buhranlar içinde yaşar. Şikayetler ve bunalımlar kısır döngüsünde kıvranır durur; zira, Risalelerde tafsilâtıyla ifade edildiği gibi, şerlerin ve günahların aslı ve mayası ademdir, yani yokluktur. Adem ise bizâtihî şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükûnet ve durgunluk gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakın oldukları için ademdeki karanlığı hissettirip sıkıntı verirler.

Evet, kendilerini sadece zevk ve eğlenceye veren, çalışmaya yanaşmayan ve yararlı işler ortaya koyamayan kimseler, derin bir karamsarlığa ve felç eden bir bedbinliğe yakalanırlar. Hem iş yapamamanın karamsarlığı, hem bir işe yaramıyor olma mülahazasının karamsarlığı, hem de arkadaşlarından ayrı düşmenin, herkesin ardında kalmanın, çıtayı aşağı düşürüp işi aşağıdan götürmenin karamsarlığı ile iç içe sıkıntılara ve bunalımlara girerler. Her bunalım içlerindeki çalışma gücünü biraz daha kırar ve onları bütün bütün bedbinliğe sürükler. Onca zevk u sefaya rağmen rûhen bomboş bir hâle ve kalben de bir tatminsizlik içine gömülürler; bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden ve anguazlardan bir türlü kurtulamazlar; kurtulmak bir yana, ruh boşluğundan sıyrılalım derken aldatan bir oyundan öldüren başka bir eğlenceye, cismânî bir çukurdan nefsânî başka bir gayyaya yuvarlanır dururlar. Ömürleri sürekli böyle bir fasit daire içinde geçip gider de bir türlü bunu fark edemez ve o kötü gidişin önüne geçemezler.

Cenâb-ı Hak, bütün mevcudâtın bağrına hareket etme ve çalışma meyli koymuştur; “sünnetullah” dediğimiz bu sırdan dolayıdır ki, topyekün canlılar hareket halinde olduğu gibi, bir bakıma cansız eşya bile, şevkle ve lezzetle kendi vazifelerini yapmaktadır. İşte, Yüce Yaratıcı'nın bu ilahî adetini görmezlikten gelerek işsiz, tembel ve rahat döşeğine bağlı yaşayanlar, çoğunlukla çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü, onlar bir taraftan ademe yakınlığı itibarıyla işsizliğin ve tembelliğin hasıl ettiği bunalımlara düşerken, diğer taraftan da çalışarak elde edemediklerine, başka yollarla ve genellikle gayr-ı meşru vasıtalarla ulaşmaya çalışırlar. Rahat yaşama ve hayattan kâm alma düşüncesinde olan kimseler meşru dairede çalışıp helal dairesinde geçimlerini sağlayamayınca bin bir türlü gayr-ı meşruluğa bulaşır ve belki helal kazanan insanlardan kat kat fazla zahmet ve meşakkati rahatlık aradıkları o çirkin yollarda çekerler. Bu açıdan da, darbımesel haline gelmiş şu cümle çok doğrudur: “Rahat zahmette, zahmet rahattadır.”

Gerçi, bizim ülkemizde hırsızlık, kapkaççılık ve soygunculuk gibi şeytanî işler, ahlakın tefessüh etmesini ve toplum yapısındaki dejenerasyonu da kullanan bazı güçler tarafından organize ediliyor. O türlü cürümlerin neredeyse yüzde sekseni bir kısım şer şebekeleri tarafından planlanıp sahneye sürülüyor. Ülke ve millet düşmanı bazı güç odakları, insanları güvende olmadıklarına inandırmak, toplumu kaosa sürüklemek, böylece mevcut iktidarı zor duruma düşürmek ve ülkede istikrar kalmadığını iddia ederek anti-demokratik bir kısım müdahalelere zemin hazırlamak gibi değişik mülahazalarla bu adi suçları bile büyük planlarının bir parçası olarak profesyonelce yapıyorlar. Bazıları da, onlara bakarak ve nasıl olsa onlara fatura edileceğini düşünerek mafyalaşıyor; kimi masumların kollarını kırıyor, kimilerini elsiz ayaksız bırakıyor ve kendi hesaplarına dilenmeye ya da hırsızlık yapmaya mecbur ediyorlar. İşte, bazı ülkelerdeki belli bir plana matuf bu türlü gayr-ı meşru faaliyetleri hususi mahiyette değerlendirmek gerekse de, umumi manada bu suçları işleyenlerin de olmadık zahmetlere katlandıkları görülüyor.

Kolay bir şekilde para kazanma ve kısa yoldan zengin olup rahata kavuşma peşinde koşan bu mücrimler de çok büyük meşakkatlere giriyorlar. Mesela, bankaların paralarını -kendi ifadeleriyle- hortumlayan ve milletin servetini başka kanallara akıtanlar, çok ciddi bir fikir cehd ü gayreti sergiliyorlar; öyle ki, aldatma, kandırma, dolandırma hesabına zonklayan şakaklarını meşru dairede ağrıtacak kadar helal yolda çalışsalar, belki yine çok kazanacak, herkesten rahat yaşayacak, saygı duyulan insanlar olacak ve kendileri de vicdan huzuru içinde bulunacaklar. Günah arkasında koşturup kendilerini tehlikeye attıkları kadar, meşrû dairede de koştursalar, zannediyorum, başkalarının elde edemeyeceği imkanlara ulaşacaklar. Bu itibarla, hırsızların ve soyguncuların işleri de çok rahat değil; onların yaptıklarında da bir sa'y ve gayret var; fakat, onlarınki yanlış yolda bir sa'y ü gayret. Aslında, Hazreti Üstad'ın ortaya koyduğu, “Helal dairesi keyfe kafidir; harama girmeye ihtiyaç yoktur” disiplini her alanda geçerlidir. Yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçların, sair beşerî arzuların ve cismânî iştihaların hepsi Allah'ın meşru kıldığı dairede tatmin edilebilir, kat'iyen harama girmeye gerek yoktur. Haram şeytanın işidir; o insandaki iştihayı kabartır, meşrunun dışında başka şeylere karşı insanın içinde arzu uyarır. Arzularının esiri olan insanlar da maddî gözleri gördüğü halde kör gibi yaşarlar; kulakları vardır ama hakikatleri duyamazlar; akıllı gibi görünseler de eşya ve hadiseleri değerlendiremezler. Dolayısıyla da insanlık onur ve haysiyetiyle asla bağdaşmayacak işler yaparlar.

Bütün Rezilliklerin Yuvası

Bu açıdan, meylürrahat, aynı zamanda umum rezaletin yuvasıdır; bütün utanç verici haller, maskaralıklar ve rezillikler onun gölgesinde boy atıp gelişirler. Hayırlı faaliyetlerin içinde yer almayan kimseler şeytanın ağına yakalanırlar. Şeytan onları mutlaka bazı şeylerle meşgul eder, nefsanî ve cismanî bir kısım işlere yönlendirir. Mesela, biraz gezip stres atayım, bir yerde az eğleneyim, İnternet siteleri arasında dolaşayım, şöyle bir film seyredeyim... mülahazalarıyla lâubâli ve mâlâyâni şeylere girmelerini fısıldar. Bu fısıltıları takip ederek günah deryasına yelken açan insanlar hem en değerli zamanlarını boş yere tüketirler hem de bazen bir lokma, bir bakma ya da bir tutma ile olmadık günahlara, rezilliklere ve maskaralıklara girerler.

Kendilerini tembelliğe, tenperverliğe ve lâubâliliğe salmış insanların dünyada başardıkları hiçbir şey yoktur. Nitekim, beşinci asırdan bu yana rahat yaşama sevdasına tutulan ve zevk ü sefaya düşen bizim zavallı ve bahtsız dünyamız ilmî müesseselerini, araştırma aşkını ve yeni keşiflere ulaşma cehdini başkalarına kaptırmıştır; dolayısıyla da ezilmeye, yenilmeye ve mahkum yaşamaya dûçâr olmuştur. Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle bizim üzerimizde hakimiyet kurmuşlardır ve bizi dilenci haline getirmişlerdir. Getirmişlerdir; zira belgesellerde hayranlıkla seyrettiğimiz kâşiflerin her birerleri belki senede ancak bir-iki defa evlerine gitme imkanı bulabilmişlerdir. Bazıları ömürlerinin yirmi senesini kobraların hayatını araştırmaya adamış, bir ormanda yatıp kalkmış ve bugün çoklarının din adına bile katlanmayacakları mahrumiyetlere katlanmışlardır. Dolayısıyla, tembelliğin ve rahata düşkünlüğün, her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden olduğuna en güzel şahit bizim hâl-i hazırdaki durumumuzdur. Zaten, kendini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların, kalkıp laboratuvarlarda uzun süreli çalışmaları, kendilerini o işe vermeleri ve her şeyi didik didik etmeleri düşünülemez. Bu rahat ve rehavete düşkünlüğe bir de aşırı hâneperestlik de eklenince, artık mücahede hattının terk edilmesi ve ferdin ruhta bir felç yaşaması mukadderdir. Bu itibarla, şayet dünyanın en tembel ve araştırma aşkından mahrum insanları bizim dünyamızdaysa, işte bu bizim için bir zillet ve bir ayıptır.

Evet, fert planında rahata meyletme, toplum planında da böyle kötü bir tablo meydana getirir; neticede hem fertler hem de o fertlerin oluşturduğu toplum esaret ve zillete mahkum olur. Haddizatında, toplumları mahveden sebeplerin başında, fertlerin kendi rahatlarının ve keyiflerinin peşine düşmeleri, başkalarının sırtından geçinmeyi istemeleri ve kendileri tok olduktan sonra diğer insanların halini hiç düşünmemeleri gelmektedir. Ömrünü istirahatta geçiren, başkasının sırtından geçinen, bedavadan yiyen–içen ve tufeylîliği hayat felsefesi haline getiren böyle kimseler hem bu dünyada kronik sarhoş olarak yaşarlar, hem de ötede şeytan tarafından çarpılmış gibi kalkarlar. Merhum Hamdi Yazır, “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin uykudan kalkışı gibi kalkarlar.“ (Bakara, 2/275) mealindeki ayet-i kerime münasebetiyle onların halini çok güzel resmeder: “Bunlar ribâ ile, emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürününü adeta gasb edip onunla geçindiklerinden sürekli tembellik içinde yatarlar; kalkma vaktinde de rahat ve hızlı bir şekilde uyanamaz ve hemen doğrulamazlar; pek çoğu şeytan çarpmış gibi saatlerce ağzını, yüzünü buruşturarak yataklarında sağa sola dönüp durur ve sendeleye sendeleye kalkarlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını riba ile doldurduklarından dolayı bir hadîsi Nebevîde de beyan olunduğu üzere kabirlerinden kalkarken umumiyetle saralı veya mecnun halinde kalkacaklar ve bu hal onların alâmeti farikaları olacaktır.”

Felâkete Sebep Olan Şımarıklar

Kur'an-ı Kerim, ‎ yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayasızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir. Gazab-ı ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal ‎ hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. Nitekim, bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Ve izâ eradnâ ennühlike karyeten” Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde; “emernâ mütrafîhâ” Oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat sınıfına iyilikleri emrederiz; “fe fesekû fîhâ” Buna rağmen onlar dinlemez, fısk u fücura devam ederler, kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkarlar, kendileri için mukadder olan fıtratın sınırlarını aşarlar; “fe hakka aleyhe'l-kavlu” Bu sebeple, o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir, onlar Allah'ın vereceği o hükme müstehak olurlar; “fe demmernâhâ tedmîrâ” Biz de orayı yerle bir ederiz, oranın altını üstüne getiririz. (İsrâ, 17/16)

Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefîn güruhu, akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismânî arzuları istikametinde hareket ederler; hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdürür ve davranışlarını hayvanî içgüdülerine göre belirlerler. Bu densizler, ne edep hissinden haberdardırlar ne de hesap endişesinden; insanî değerlere saygı nedir bilmez, yerinde en rezilâne davranışların bile müdafaasını yaparlar; fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlâkî hiçbir endişe taşımazlar. Öyle bir gaflet içindedirler ki, halleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatırlatır. Bunlar, cismânî ve nefsânî arzular arkasından koşarken hayattan kâm alma ve kadın-erkek birbirinden yararlanmadan başka bir şey düşünmezler. Her şeyi ve herkesi sadece hayvanî iştihaları hesabına kullanır; yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alıp verirler.

Hatta, kendilerini o derece yiyip içmeye, zevk ü sefaya ve eğlenceye kaptırırlar ki, adeta şehevânî hislerini ve cismânî arzularını tatmin etmek için yaşarlar. Mesela Eski Roma'nın aristokratları en leziz içecekleri içer, en nefis yiyecekleri yer, tıka-basa doyarlardı; fakat, hedefleri doymak değil de lezzet almak olduğu için, safrayı ve mideyi boşaltmayı kolaylaştıran bir şurub içer; az rahatlar ve tekrar yiyip içmeye durur, bir kere daha –Üstad'ın ifadesiyle- kapıcıya bahşiş verir, dil ve damak zevkini tatmine çalışırlardı. Evet, Eski Roma'nın mütrefîni, ataları ve torunları gibi, adeta yemek, içmek, eğlenmek ve dinlenmek için yaşar; ölümü ve ölüm sonrasını hiç düşünmek istemez ve zevk ü sefa ile unutmaya çalışırlardı.

Aynı hayat çizgisini şöyle-böyle varoluşçuluk felsefesi içinde de görmek mümkündür. Onun bazı temsilcileri en kritik anlarda bile zevklerini tatmin etmeyi düşünebilmişlerdir. Mesela, Fransa adeta bomba yağmuru altındayken, Almanlar kat'iyen aşılamaz sanılan lejyonları bir gecede aşıp Fransızların cesedleri üzerinde yürürken, bu felsefenin tabilerinden, “Bu adamlar bizi iflah etmeyecek, nasıl olsa öleceğiz; bari bu gece keyif adına ne varsa hepsini yapalım, bir güzel eğlenelim!” mülahazalarıyla dolanlar olmuştur. Ne tuhaf bir düşüncedir!. Gece boyunca eğlenecek olsalar bile cenaze evinde düğün alayı oluşturmanın alemi nedir? İstedikleri kadar yeseler, istedikleri kadar içseler, gönüllerince eğlenip levsiyâta balıklamasına gömülseler de, ne yararı var onlara?.. Hele tadıp, duyup, zevk ettikleri bir geceden sonra o zevk ufkundan yok olma gibi bir acının bağrına düşmeleri acılarını, ızdıraplarını ve eseflerini katlamaz mı? Evet, kat'iyen mantıkî değildir yaptıkları. Fakat o telkin edilmiştir ve buna bazıları “varoluş” demişlerdir. Güya, bu şekilde kendilerini ifade etmiş, herhangi bir kimsenin takyid ettiği bir kayıtla mukayyet olmadıklarını göstermiş, gönüllerince yaşayabileceklerini isbat etmişlerdir. Tabiî, bütün mütrefîn gibi onların akibeti de hüsran olmuştur.

Ötede Meşakkat Çekmemek İçin

Rahata düşkünlüğün sebep olduğu en büyük sefalet ve rezalet ise, tembelliğin, insana bu dünyada acı ve ızdırap çektirdikten sonra onu bir de ahirette azaba dûçar etmesidir. Burada “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullah” hakikatine sığınmayan ve ruhlar aleminden mahşer meydanına, oradan da daha ötesine kadar uzanan yolculuk için azık edinmeyen tembel kimseler zâhiren bazı yüklerden kurtulmuş olacaklar ama her durakta önlerine çıkan tehlikeler karşısında tir tir titreyecek ve sürekli bin bir türlü ihtiyaç içinde kıvranıp duracaklardır. Tembellik ve tenperverlikten dolayı burada namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerden kaçanlar, görünüşte onların yükünden kurtulmuş olacaklar; fakat, daha sonra her köşe başında kendilerini bekleyen şeytanî tuzaklara hazırlıksız yakalanacak ve dünyada razı olmadıkları azıcık meşakkate karşılık her durakta çok büyük zahmetler çekeceklerdir. Allah'a iman eden ve kulluk görevini yerine getiren kimseler ise, dünyadaki az bir meşakkate bedel, hem burada Cenâb-ı Hakk'a tevekkül ederek rahat bir ömür sürecek, hem de hayatta iken biriktirdikleri namaz, oruç, hac gibi sermayeleriyle ötede de yol boyu önlerine çıkabilecek tehlikelere ve ihtiyaçlara karşı azık hazırlamış olacaklardır.

İşte, bunlardan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zararlı ve istenmeyen şeylerden Allah'a sığınırken tembelliği de zikretmiş “Rabbim, tembellikten Sana sığınırım.” demiştir. Dahası, huzuruna gelip müslümanlığını ilan edenlerden Allah'ın emir ve yasaklarına riâyet edeceklerine dair söz alırken, bazılarından tembellikte bulunmayacakları hususunda da biat etmelerini istemiştir.

Sa'y ü Gayret

Bediüzzaman Hazretleri, “meylürrahat”ın nasıl bir tehlike olduğunu belirttikten sonra, ona karşı alınması lazım gelen tedbiri de nazara vermiş; “Siz de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (mealindeki) mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.” buyurmuştur.

Evet, insanın tabiatında yeme, içme ve dinlenme ihtiyacı var olduğu, cismanî istekler ve nefsanî arzular bulunduğu gibi rahat etme isteği de mevcuttur. Rahata düşkünlük de insan tabiatının bir yanını teşkil etmektedir. Fakat, Cenâb-ı Allah insana bir de irade gücü bahşetmiştir. Şayet o, iradesinin hakkını verirse, meşru dairede bütün isteklerine nâil olabileceği ve ihtiyaçlarını giderebileceği gibi, rahat etme duygusunu da dengeleyebilir. Öyleyse, meylürrahat türlü türlü ayak oyunları yapan bir sihirbaz gibi onun ayaklarını kaydıracağı, çalışma aşk u heyecanını kıracağı ve himmet ü gayretini bağlayıp onu sefalete sürükleyeceği zaman, insan hemen iradesiyle kıyam etmeli, bir hamlede ayağa kalkıp üzerindeki tembellik tozunu silkelemeli ve çalışmaya koyulmalıdır. Eğer, kendi iradesi bu şekilde ayağa kalkmasına yeterli olmuyorsa, “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalışmasının semeresi ise ileride mutlaka görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm, 53/39-41) mealindeki ayet-i kerimeye tutunmalı ve bu müjdeyle iradesini takviye etmelidir.

Beyan-ı ilâhideki, “İnsan sa'yinin karşılığını mutlaka görür.” sözünü sadece öbür âleme ait bir mükafât müjdesi, bir ahiret semeresi ve Cennet meyvesi şeklinde anlamamak lazımdır. Cenâb-ı Allah, çalışan insanı daha dünyadayken de ödüllendirir; bazen bir inşirah ve rahatlama, bazen de yeni hizmetlere karşı arzu ve iştiyak şeklinde mükafât verir. Her çalışma ve gayret aynı zamanda ruhânî bir zevk ve yüksek bir moral olarak geri döner. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri, “Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir. Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur.” der. Evet, sen sa'y ettikçe Allah senin moralini yükseltir, kıvamına kıvam katar, metafizik gerilimini güçlendirir. Seni daha güzel işlere muvaffak eder.

Vakıa, insan hayr ü hasenâtının listesini tutmamalı, yaptığı işlerle övünmemeli, başarılarından dolayı fahirlenmemelidir. Bununla beraber, her başarı mü'mim için iki hayrı daha beraberinde getirebilir. Bir yandan, insan, aczine, fakrına ve kusurlarına rağmen salih kullar arasında bulunuyor ve iman hizmetinin bir ucundan tutmaya çalışıyor olma duygusuyla, kendisini o daireye dahil eden Cenâb-ı Allah'a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolar. Diğer taraftan da, her başarının sonunda insan için farklı bir mücadele zemini de oluşur. Muvahhid mü'min, yapılan işleri ve başarıları sahibine verme hususunda çok hassas davranır; nefsine pay çıkarmamaya azami özen gösterir. “Hayır! Şu perişan halimle ben bu başarıların binde birini bile elde edemezdim. Şu, şu, şu esaslardan dolayı bunları lutfeden Allah'tır. Başarılar O'ndan, hata ve kusurlar nefsimdendir.” der ve bir de o mücadelenin sevabını kazanır. Kâr içinde kâra muvaffak olur; hem sa'yin sevabını alır, hem hamd ü senânın mükafatını görür ve hem de başarıları asıl sahibine verip Allah'a bağlılığını ifade ederek hasenâtını katlar. Böylece aynı zamanda bir salih daire oluşturmuş olur; hayır, başka bir hayrı tevlid eder; o diğer bir iyiliğe vesile olur; o da başka bir haseneyi doğurur. Böylece, rahat düşüncesine bir anlık karşı koyma ve iradenin hakkını verme neticesinde Allah Teâlâ insana çok şey kazandırır.

Şeytanın Düğümlerini Çözün!..

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) buyurur ki, “Bir insan (gece) uyuyunca şeytan onun boyun köküne üç düğüm atar. Her düğümle beraber, “Önünde uzun bir gece var, rahat uyu!” der. O kimse gece uyanıp abdest alırsa, bir düğüm çözülür. (Kur'ân okuyarak, tesbîh ve tehlîl ederek) Allah'ı anarsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın düğümlerinin hepsi çözülür. Böylece insan, canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabahlar.”

Evet, bir taraftan nefis diğer yandan da şeytan sürekli insanın kulağına fısıldar dururlar; “Rahat et, hele azıcık daha yat, keyfine bak, biraz daha dinlen!” derler. İnsan, bu nefsî ve şeytanî çağrılara uyup biraz daha uyusa ve dinlenme vaktini uzatıp dursa da, o fısıltıların ardı arkası kesilmez. Tembellik, biraz daha rahat etme duygusunu tetikler ve bütün bütün uyuşukluğa sebep olur. Dolayısıyla, ilk şeytanî fısıltı anında iradenin hakkını verip doğrulmak, kalkıp yataktan uzaklaşmak bir tepeyi aşmak gibidir; o tepeyi aşan insan işin gerisini de yavaş yavaş getirir.

Bazen üzerinize aldığınız bir sorumluluk, altından kalkılmaz gibi olur da çok zorlanırsınız; o işe başlamada biraz çekimser davranır, az sıkılır ve hatta bunalımlar yaşarsınız. Bir vaaz, bir konferans ya da bir yazı vakti gelip kapıya dayanınca dünyanın yükü omzunuza binmiş gibi olur, mesuliyetin altında ezilirsiniz. Fakat, o meselenin bir köşesinden başlar, projesini yapar, ana noktalarını belirlerseniz, işin temel atkılarını örgülemiş sayılırsınız. Sonra onu güne veya saatlere taksim edersiniz; on saatlik bir işin bir saatliğini bile yaptığınız zaman, içinizde bir rahatlama hissedersiniz, o kadarcık bir sa'y içinize bir miktar inşirah salar. On fasılda bir faslı halletmiş olma düşüncesi, on faslı da halledebilecek duygu ve düşünceyi tutuşturur içinizde. Ondan sonra iğnenizle, tığınızla veya cağınızla yavaş yavaş işlemesi kalır geriye. Bir zaman sonra da karşınıza büyük bir nakış çıkıverir. Hepsini hallettiğiniz zaman ise, öyle bir rahatlarsınız ki, zaferyâb olmuş bir komutan, işini başarıyla noktalamış bir iş adamı ya da irşad ettiği insanların hepsi üzerinde şöyle–böyle müessir olmuş bir mürşid gibi inşirah yaşarsınız. Bu açıdan da, meylürrahat hücum ettiği zaman hemen pes dememek, ona karşı mücadele etmek ve iradenin hakkını vermek zor olsa da, netice itibarıyla onu aşmak insana öyle bir zevk verir ki, rahatta ya da istirahatta o zevki yakalamak mümkün değildir.

İnsanın Rahatı Çalışmadadır

Haddizatında, mü'min her zaman hareket halinde olmalıdır. O, çalışırken de dinlenirken de hareketi hayatına esas yapmalıdır. Mesâisini çok iyi tanzim etmeli ve hayatında boşluğa hiç yer bırakmamalıdır. Gerçi, beşerî bir ihtiyaç olarak tabii ki o da dinlenecektir; ama zarurî uyku haricinde onun dinlenmesi de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmeli ve onun istirahati bir işten bir başka işe intikal şeklinde olmalıdır. Mesela, kitap mütalaa ederken zihni yorulursa, kendini evrâd ü ezkâra vermeli; vakti gelince namazla nefeslenmeli, bir kere de kıyam, kıraat, rüku ve secde lisanıyla Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeli; sonra sâir işleriyle meşgul olmalı, onları yaparken bedenî yorgunluğa düşerse, o yorgunluğu atmak için hemen kapının önünde hazır bekleyen ikinci bir namaza kalkmalı.. ve böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla dinamik bir hayat tarzı ortaya koymalıdır.

Üstad Hazretleri bu mevzuyu noktalarken, “Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa'y ve cidaldedir.” der. Üstad'ın bu sözündeki cidal, Kur'an-ı Kerim'in “mirâ” olarak ele aldığı başkasının sözüne itiraz edip onunla mücâdeleye tutuşmak ve galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek demek olan cidalden çok farklıdır. İnsanın başkalarıyla uğraşması, söz kavgası yapması ve galip görünmek için çekişip durması manasına gelen cidal, İslam ahlakında çirkin bir huy olarak kabul edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” buyurarak, bir ümmetin içinde mirâ zuhur ederse, o ümmetin vahyin bereketinden mahrum kalacağını belirtmiştir. Dolayısıyla, fıtrat itibarıyla heyecanlı ve coşkulu bir yapıya sahip olan insan için önemli bir huzur bulma ve rahat etme vesilesi olan cidal, çalışıp çabalama, gayret sarfetme ve bir maksadın hasıl olması için elden geleni yapma manasına gelen sa'y ü gayrettir.

Evet, bir ferdin kalbinde öldükten sonra dirilme inancı varsa, o, bu inanç çizgisinde ameller ortaya koyacak; Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde ötede mutlaka bulacağını düşünerek sürekli salih ameller işleyecektir. O her an başka hayırlı bir işin peşinde olacak ve ahiret azığı tedarik edebilmek için dur durak bilmeden çalışacaktır.

Böyle bir çalışma, zâhiren dünya için de olabilir; o işe asıl değer kazandıracak olan husus niyettir. Şayet insan, “Cenâb-ı Allah bana versin, ben de onu değişik şekillerde Rabbime iade edeyim. Rabbim sağanak sağanak başımdan yağdırsın, ben onları baraj gibi bir merkezde biriktireyim; sonra da kanallarla kuvve-i inbatiyesi olan arazinin bağrına salayım.” düşüncesindeyse, onun dünyalık gibi görünen işleri bile Bâkî'ye müteveccihtir ve beka televvünlüdür. Mesela, günümüzde, eğitim ve diyalog faaliyetleri adına dünyanın beşyüz yerinde ocak tüttürülüyorsa bu sayıyı bine çıkarma niyetiyle çalışıp didinen insanların gayretleri sadece dünyalık olarak kabul edilemez. Beşyüz yere daha birer meşale ulaştırıp oraları da aydınlatma meselesi imkana vâbeste bir iştir. Bu iş için, bir taraftan o meşaleleri tutuşturup uzak diyarlara götürebilecek insanlar yetiştirmek gerekirken, beri taraftan da o insanları istihdam edebilecek çalışma alanları hazırlamak icap etmektedir. İşte, bu gayeye matuf olarak hem istihdam alanları oluşturma hem de o alanları dolduracak rehberleri yetiştirme niyetiyle oturup kalkan bir insan dünya işleriyle meşgul olsa bile, niyeti hâlis kaldığı müddetçe hep ahiret hesabına çalışıyor demektir. O Allah'tan alıp yine Allah'a veren bir dağıtım memuru gibidir.

Alvar İmamı, “Allah'dan al, Allah'a ver” derdi. Şayet ahiretin varlığına inanıyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi kabul ediyorsan, Allah Teâlâ sana bir nimet verir, sen de onu farklılaştırır, yine Allah'a iade edersin. Cenâb-ı Hak sana varlık verir, vücud verir, insanlık verir, sıhhat verir.. sen de bunları engin bir kulluk şuuruyla karşılar, Allah'a karşı vefâ, sadâkât ve ibadet olarak değerlendirir ve O'na iade edersin. Allah sana malî imkanlar verir, çalışma gücü verir, canlılık verir, aşk u iştiyak verir.. sen de bunları O'nun yolunda değerlendirir ve Allah'ın adını î'lâ şeklinde O'na iade edersin.. ve böylece bir emanetçi gibi davranırsın. O'ndan alırsın; fakat bir emanetçi şuuruyla alırsın. Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her şeyi tam değerlendirir, hatta geliştirip nemalandırır ve sahibine iade edersin. “Ben bu mevzuuda sadece bir hizmetçiyim. Esas mal sahibi Sen'sin, benim sahibim de Sen'sin, mâlikim de Sen'sin, melikim de Sen'sin; ben hem Sen'in milkinim, hem de mülkünüm.” dersin. İşte, bu niyetle ortaya koyacağın bir sa'y ü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalışma ve mukaddes bir hareketliliktir.

Sözün özü; -Bediüzzaman hazretlerinin ifadeleriyle- bu kainatta zerreden seyyarata, atomdan galaksilere kadar her şey, her an hareket halinde ve alabildiğine bir faaliyet içerisindedir; bütün varlıklar var güçleriyle harıl harıl çalışmakta ve kendileri için takdir edilen tekvinî emirleri yerine getirmek için şevkle ve lezzetle vazifelerini yapmaktadırlar. İnsanın, “sünnetullah” olarak varlığın bağrına konulan bu hareket kanununu görmezlikten gelmesi ve ona muhalif davranması düşünülemez. Çünkü, sürekli istirahat, monotonluk ve yeknesaklık, keyfiyet itibarıyla adem ve yokluğu çağrıştırır. Hatta en büyük bir lezzet yeknesaklık içinde hiçe iner. Bundan dolayıdır ki, tembel ve işsiz adam, en bedbaht, en muzdarip ve en sıkıntılı insandır. Zira, atalet ademin biraderzadesi, yani yokluğun yeğenidir. Dahası, atalet sıkıntıyı, sıkıntı sefaheti, sefahet de fakirliği ve bedbahtlığı doğurur. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur ve vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur. Bu itibarla da, çalışan insan huzur bulur, şikayet hissiyle değil şükür duygusuyla dolu olur.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 10:22:38 +0200
Ayaklarımızı Kaydırma Allahım! http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/364-ayaklarimizi-kaydirma-allahim http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/364-ayaklarimizi-kaydirma-allahim

Soru: Allah'ın rızasına yürüyen bir insanın, tökezlememeye ve düşmemeye çok dikkat ederek aşması gereken kayma noktaları nelerdir? Bazı kaygan zeminlerde sürçsek ve hatta düşsek bile kalkıp yolumuza devam edebilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Evet, kulluk yolunda yürüyenlerin ayaklarının kayabileceği bazı tehlikeli noktalar vardır ve biz bu kaygan zeminlere “mezelle-i akdâm” deriz. İnsanın sürçmesine ve düşmesine sebep olabilecek, onu muvakkaten de olsa yolundan edebilecek bu kaygan zeminleri bir çerçeve içinde ifade etmek oldukça zordur. Çünkü, tarih boyunca, çok güçlü ve çalımlı bir edayla yola çıkan ama daha birkaç adım ilerlemeden üzerine bastığı bir nohut tanesinden dolayı tepetaklak giden ve hiç beklemediği bir virajdan uçuruma yuvarlanan binlerce insan olmuştur. Bazen küçük bir çakıl taşıyla tökezleyip yere kapaklanan insanoğlunun, kayacağı zaman ve zemini tahmin etmesi de her zaman mümkün olmayabilir.

Üstad Hazretleri, vicdan mekanizmasını ve latîfeleri izah ettiği bir yerde “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazât ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz.” diyor; başın bir batman taşı kaldırmasına mukabil gözün bir saçı dahi kaldıramadığı gibi, bazı latîfelerin de saç kadar bir ağırlığa, küçük bir gaflet ve dalâlete dayanamayacağını anlatıyor. Mesela, fıtratımıza öyle acayip bir ihtiyaç ve muhabbet istidadı konmuş ki, dünya ve içindekiler onu doyuramıyor; o ihtiyaç ve o muhabbet, bâkî Cennetten ve saadet-i ebediyeden başka hiçbir şeye razı olmuyor; Allah'tan başka hiçbir şeyle huzuru bulamıyor. Zannediyorum, “Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” diyen Bediüzzaman hazretleri, hissedilmesi ve dile getirilmesi çok zor olan bu duyguyu da öyle bir latîfenin kendisinde inkişaf etmesi neticesinde seslendiriyor. Bu tür latîfeleri keşfettiği için de bizleri teyakkuza çağırıyor, “Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük latîfelerini onda batırma.” diyor.

Demek ki, haram bir lokma, yalan bir kelime, yasak bir bakış veya gayr-i meşrû bir dokunuş birer kayma noktası oluyor ve bazı latîfelerin sönmesine, hatta ölmesine sebebiyet verebiliyor. İnsan başlangıçta hiç de önemsemediği bu küçük inhiraflar yüzünden zamanla yoldan çıkıyor, kendi kimliğinden uzaklaşıyor, değer ölçülerine karşı yabancılaşıyor ve her an düşebileceği bir kaygan zemine girmiş oluyor; bazen sürçüyor, bazen düşüyor, bazen de yüzüstü kapaklanıyor ve bir daha da belini doğrultamıyor. Hep iki büklüm ve kambur olarak yürümeye mahkum oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri'nin, "Hücumât-ı Sitte" diyerek ele aldığı en tehlikeli şeytânî tuzaklar da birer mezelle-i akdâmdır. Hubb-u câh, korku, tamâ, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik gibi kapanlara yakalanarak latîfelerini öldüren insanların sayısı da hiç az değildir. Makam arzusu, tanınma tutkusu ve şöhret düşkünlüğü demek olan hubb-u câh az çok hemen her insanda vardır ve başta ehl-i dünya olmak üzere pek çokları için öldürücü bir kayma noktasıdır. Kimseden korkmamanın yegâne çaresinin, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmak olduğunu bilmeyenler için de havf bir ölüm çukurudur. Bir şeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık manalarına gelen tamâ ise, bazı şer odaklarının mü'minleri bile kendi menfur emellerine alet etmek için kullandıkları, gazâb-ı ilahîyi celb eden ve hayat-ı ebediyeyi bitiren bir tuzaktır. Devlet-i Âliye'nin de sonunu hazırlayan sebeplerden biri olan ırkçılık, insanın en zayıf ve fenalığa en açık damarını teşkil eden enaniyet (benlik) ve hak erlerini bile dört duvar arasına hapseden tenperverlik (rahata düşkünlük) gibi hastalıklar da ayakları kaydıran tehlike noktalarıdır.

Şeytandan gelen bu hücum okları, isabet ettiği insanları ciddi şekilde yaralayan, yatağa düşüren ve hatta öldüren birer virüs gibidir. Mesela, tamâ hissi, tûl-i emelden, uzun yaşama arzusundan ve bitmeyen isteklerden kaynaklanır; ona yakalanan bir kimse, hiç ölmeyecekmiş gibi hayata bağlanır; gözü asla doymaz, onu da ister, öbürünü de. Bu isteklerini elde etmek için o kapı bu kapı deyip sürünüp dururken hiç farkına varmadan çürür gider. Mesela, tenperverlik ve rahata düşkünlük insanı haneperest yapar. Aslında aile ve yuva dünyevî bir kısım ihtiyaçları gidermeye matuf ve ahiret hayatına hazırlık hususunda yardımcı bir unsur olmasına rağmen, onu evvelen ve bizzat maksud bir iş şeklinde algılayıp bir haneperestlik duygusu içine girme de çok hatarlı bir kayma noktasıdır. “Ya yuvamdan olursam; amaaan ya ailemi kaybedersem; Allah korusun, ya çocuklarımdan cüdâ düşersem” gibi mülahazalar insanın mukavemet sistemini kıran, onu bütün tehliklere açık hâle getiren düşüncelerdir.

Hususiyle de günümüz insanları için en kaygan zeminlerden birisi enaniyettir. Hayatı kendi benliğine göre yorumlama, her şeyi şahsî takdir ve tercihlerine bağlama.. umuma açık olan ve vicdan genişliğinden kaynaklandığı için fevkalade bir enginliği bulunan şeyleri kendi dar vicdanına, daha doğrusu daralttığı vicdanına göre değerlendirerek pek çok genişi daraltma.. dolayısıyla dünya kadar himmet ona açık duruyorken kapıları sürgüleme ve istifadeye kapalı olma.. işte, bütün bunlar, iyi bir mü'min olma yollarında buzlanma hasıl eden ve zincirleme kazalara sebebiyet veren faktörlerdir ve hepsi de bir yönüyle sefahet sebebidir. Biz sefaheti, daha ziyade yeme-içme, zevke-sefaya düşkün olma, sadece cismânî arzular arkasında koşma ve bohemce yaşama gibi şeylere bağlasak ve buna rahat düşkünlüğü desek de, o şekilde bir bencilliğe girme, enaniyet davası gütme de bir ruh sefaletidir. Bu hastalığa yakalanan bir insanın gönlündeki mücadele azim ve karalılığının tahtına enaniyeti tatmin duygusu gelip oturur. İ'la-yı kelimetullah sevdasının, dini dünyaya duyurma tutkusunun yerini, tanınma ve bilinme isteği alır. Karşılık beklemeden dine ve millete hizmet etme mülahazası dünyevî beklenti hücumlarına ve şahsî çıkar düşüncesine mağlup olur. Böyle bir bitiş sürecine giren insanın da artık hiç kimseye faydası olmaz.

Öldüren Bir Virüs

Burada bir hususu daha istidradî olarak arz etmek istiyorum: İnsanın enaniyet virüsünden kurtulması, hiç olmazsa “ben” yerine “biz” demesi ve hep O'nu göstereceği bir ufku yakalamaya talip bulunması çok önemlidir. Ne var ki, bu meselede de çok tehlikeli bir kayma noktası vardır. Bazen nefiyler (bir şeyin yokluğunu, var olmadığını ve tesirsizliğini ifade etmeler), çok güçlü isbatlardan (bir şeyin varlığını ikrar, itiraf ve tasdik etmelerden) daha güçlü isbat manasına gelir. Aynen öyle de, bazen iradî tevazu, iradî mahviyet ve iradi hacâlet kibir, gurur ve ucubdan kat kat daha fazla tehlikelidir. Tevazuya niyet tevazuyu kibire dönüştürür; mütevazi görünmek için mahcup mahcup durma çok çirkin bir riyakarlık ve yalandır. Bu tür davranışların arkasında başkalarına “estağfirullah” dedirtme yatırımları vardır. Eğer, süklüm püklüm olmalar, eğilmeler, temennâ durmalar insanın tabiatının bir neticesi ve gönlün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse, bunlar şirk işmam eden “estağfirullah” yatırımlarıdır. Esas olan, İslam ahlâkını tabiat haline getirmek, Kur'an'ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed'in (aleyhi ekmelüttehâyâ) edebiyle edeplenmektir. Yoksa, Allah korusun, sen de Üstad Hazretlerinin dediğini der, “Ben yokum, benim kudret ve ehliyetim de yok, konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.” diye inlersin.. herkesin elini eteğini öper ve günde belki yüz defa kendini nefyettiğini söylersin. Fakat, bu söz senin gönlünün sesi değilse, o tavır ve davranışlarında bir sunîlik varsa, o nefyin altında bin tane insanın seni isbat etmesi arzusu da var demektir; sen bir insan olarak “Ben yokum” desen de belki bin tane insanın seni tanımasını, bilmesini ve isbatını beklersin. Yüzün yerde görünse de gözün hep takdir alkışlarındadır.. böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikelidir. Açık kibir bellidir, farkedilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar hiç iflah etmeyen öldürücü virüsler gibidir.

“Ben bir hiçim” dersin; götürür bir yere bir kaç lira sadaka verirsin, verirken de hiç kimseye görünmezsin.. fakat öyle tehlikeli bir mülahazan vardır ki, “Bu insanlar neden bu kadar kör; yok mu şu cömertliğimi farkedecek bir adam. Allah rızasına niyet ettik, gizli gizli veriyoruz ama şu fedakarlığım da görülse ve söylense fena mı olur?” düşünceleri sarmıştır zihnini. Belki niyetinde duruluğu yakalayamadığın bir sefere çıkmış ve sonra da “Vatanımı, sevdiklerimi geride bırakıp bu uzak diyarlara hicret ettim. Ben bunu söylemiyorum ama bazıları vefalı olmalı değil mi? Fedakarlığımı görüp takdir etmek düşmez mi onlara?” der ve kadr u kıymetinin bilinmediğinden yakınırsın. Ya da, va'z u nasihat edersin, kalem oynatırsın, la'l ü güher gibi kelimeler döktürürsün.. zahiren bir beklentin de yok gibidir; Allah rızası için vazife yaptığını söylersin. Fakat, Allah korusun, içten pazarlıklısındır ve gizli gizli beklentilerin vardır; bu beklentilerin, yer yer manasız alınganlıklarınla kendini ele verse de, sen farkına varamazsın; çünkü, öldürücü bir hastalık, ruhunu sarmıştır bir kere. Beynine kıymık gibi saplanan bir virüse tutulmuşsundur. Ve eğer, bu tür mülahazalar kalbinde bütün bütün yer etmişse, mahvolduğun katîdir senin. Cenâbı Allah bizi mahviyet, tevazu, hacâlet ve enaniyeti nefyetme mülahazaları altında kendini satma gibi helak edici hastalıklardan muhafaza buyursun.

Bu virüslere yakalanmadan ve kayma noktalarına takılmadan rıza-yı ilâhî hedefine yürüyebilmemiz için her şeyden önce Allah Teâlâ'ya sığınmamız gerekir. Oturup kalkıp, “ Allahümme innî eûzu bike min en-üşrike bike şey'en ve ene a'lemu ve estağfiruke limâ lâa'lemu – Allahım, bile bile şirk koşmaktan, Senden başkasını ilah tanıyıp Senin güç ve kuvvetinden başka seylere tesir-i hakiki vermekten Sana sığındığım gibi, bilmeden ve farkında olmadan karıştırdığım haltlardan da Sana sığınıyor ve istiğfar ediyorum.” diyerek O'nun rahmet kapısına yönelmemiz icap eder.

Ayrıca, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Değişik münasebetlerle tekrar ettiğimiz gibi, Ayetü'l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yinede de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli "Hel min mezîd - Daha yok mu?" deyip durur. İşte, o seyyah gibi “Hel min mezîd” insanı olma çok önemlidir. Mü'min her gün kendi kendine, “Ben Allah'ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O'nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah'a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâbı Hakk'ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir. Madem “Aksa'l-gâyât”a talibiz, dualarımızda onu istiyoruz; öyleyse bugünkü marifetimizin dünküyle aynı seviyede olmasına rıza gösteremeyiz. İki günümüzün eşit olmasını kabullenemez, onu bir aldanmışlık sayarız. Bu sebeple, başkaları hakkında hüsn-ü zan etsek de, şahsımız adına iman ve marifet hususundaki çok küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak nazar-ı itibara almalı ve o ihtimalin gerçekleşmesine katiyen fırsat vermemeliyiz.

İman, İslam ve İhsan

Bildiğiniz gibi, bir gün Cebrail aleyhisselâm, insan suretinde Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelmiş; iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri ile alakalı bazı sorular sormuştur. Cebrail aleyhisselam'ın bizzat soru sorduğu ve cevaplarını tasdik ettiği bu ziyaretin anlatıldığı hadis-i şerif “Cibril hadîsi” olarak anılmaktadır. Hazreti Cibril-i Emin onların yanından ayrılınca Peygamber Efendimiz “O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti” buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifte geçen iman, İslam ve ihsan üçlüsü de titiz yaşama adına çok önemlidir; çünkü, dini öğretmek için gelen Vahiy Meleği özellikle bu üç hususu sormuş ve Peygamber Efendimiz de bunların bütününe “din” demiştir.

İman hakikatinin, tesirini tam olarak ortaya koyması ancak İslam'la mümkündür. İman, işlene işlene insanın tabiatına mal olup, onun davranışlarını belirleyen ve yönlendiren bir derinlik hâline gelince hakikî iman hasıl olur. Aksi taktirde, Allah'ın adem-i mevcudiyetine mesnetmiş gibi ortaya konan bazı şeyleri yıkarak ve sadece birkaç delile dayanarak ulaştığınız ya da atalarınızın size telkin ettiği iman nazarî bir imandır. Öyle bir iman sayesinde “Allah vardır” dersiniz ama o meselenin hakikatini araştırmadığınız sürece kalbinizin derinliklerine kök salacak ciddi bir irfana da ulaşamazsınız. Oysa ki, nazarî iman, amel vesilesiyle insan tabiatının onu yönlendiren bir derinliği haline gelmelidir. O duruma gelinceye kadar da insan için tehlike ihtimali çoktur. Tehlike ihtimalini azaltmanın yolu ise İslam esaslarına bağlılıktır.

Aslında, İslam esasları sadece beş tane değildir. Mehâsin-i ahlâkı bütün fakülteleriyle yaşamak da İslam'ın bir şartıdır. Bir müslümanın mesâvi-i ahlâktan içtinab etmesi de lazımdır. Hazreti İmam-ı Gazalî, İhyâ'sında bazı mevzuları mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) ve münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlıkları altında serdediyor. İşte, İslam bunların hepsine riayet etmek ve bu riayeti de bir yönüyle bir iç istek haline getirmek demektir. Öyleyse, bir müslüman, dinin emirleri mevzuunda da, yasakları konusunda da çok titiz davranmalı; emirleri yapmanın ve yasaklardan içtinab etmenin tiryakisi olmalı; bu hususta, adeta uyuşturucuya kendisini kaptıran ve ondan vazgeçemeyen bağımlı bir insan gibi yaşamalıdır. Bir vakit namazı kaçırma tehlikesiyle yüz yüze kalsa, “Acaba namazım mı önce kaçar, aklım mı?” diyecek kadar o meselenin delisi olmalıdır. Bir uçağa bineceği zaman, her şeyden evvel, namazını orada da hakkıyla eda etmenin hesabını yaparak binmeli; şehirler arası bir yolculuğa çıkarken “Vakti geldiğinde namazımı farz, vacip ve sünnetine riayet ederek eda edeceğim; ben yemeğimden, çayımdan vazgeçebilirim ama namazımdan taviz veremem.” düşüncesiyle dopdolu olarak çıkmalıdır. Seyahat sırasındaki namazlarının birinden az bir taviz verse o seyahatini de bereketsiz kabul etmelidir. Bu, dinin tiryakisi olma demektir. Öbürü ise, taklitten kurtulamamayı, iğreti durmayı gösterir. Öyle iğreti duran bir insan da tehlikeli bir zeminde ve mâil-i inhidamdır; o her an yıkılıp gidebilir.

Evet, imanını amelle takviye edecek ve İslam sayesinde derin bir marifete ereceksin. Fakat, onunla da yetinmeyecek, ihsan ufkuna yürüyeceksin. Salih amellere yapışacak ve ibadetlerin hakkını vereceksin ama bunları yaparken Allah'ı görüyor gibi bir hâli yakalayacaksın. Secdede başını yere koyduğun an, sanki Allah'ın arşının önüne başını koyuyormuşsun gibi bir temkinle hareket edeceksin. Her davranışının şuurluca olmasına özen gösterecek, her hareketine şuur vizesi soracak, onun referansını almayan hareket ve davranışları hiç yokmuş gibi sayacaksın. Ayakta dururken kendi kendine “Aman dikkatli dur, şu anda huzurdasın, Arşın bir tarafına dokunabilirsin.” diyeceksin. Rükua giderken, secde ederken.. hep bir dikkat ve teyakkuz insanı olarak davranacaksın. Bu ihsan şuurunun zirvesidir. Bunu yapamıyorsan bile hiç olmazsa avamca ihsan duygusuyla dolacaksın. İbadetlerini, O'nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla eda edeceksin. Yani, sen O'nu görüyormuş gibi bir ruh hâletine giremeyebilirsin; günahların vardır, ufkun kapalıdır, bundan dolayı o meseleyi gerektiği şekilde duyamıyor olabilirsin. Fakat, hiç unutmamalısın, O seni görüyor. Evet sen, seni gören bir Rabb'in karşısında olduğuna inanmamışsan, Cenâbı Allah'a tam inanmamışsın demektir. Öyle bir iman arızalı ve problemlidir.

Oysa, kaymalara karşı koyabilmek için sağdan-soldan destekli bir imana ihtiyaç vardır. Her zaman Hakk'ın huzurunda bulunuyor olma mülâhazasıyla sürekli temkin ve istikamet kollama.. ya da konumunun gerektirdiği mârifet ve şuurla “Ben bir hakir kulum, her nefesimde, her an-ı seyyâlemde muhtaç olduğum Mevlâ'dan nasıl gaflet ederim.” diyerek, hep uyanık, hep mahviyet içinde, hep gözü Hakk'ın kapısının aralığında ve mevsimi gelince iltifat göreceği düşüncesiyle sürekli ümitli, herhangi bir itaba uğrayacağı endişesiyle de kalbi güvercinlerin kalbi gibi tir tir titrer vaziyette olma hâli sağlam bir imanın neticesidir. Böyle bir iman, İslam ve ihsan şuuru, Kur'ân'ın “Kim ihsan şuuruyla yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse muhakkak ki o en sağlam kulpa sarılmıştır.” (Lokman, 31/22) diyerek ifade buyurduğu “ Urvetü'l-vüska”, yani, k opmayan, kırılmayan, parçalanmayan, kendisine tutunanı yolun zikzaklarında düşürüp bırakmayan, en sağlam kulp, Rabbe karşı güven ve emniyet bağı mesabesindedir.

Ayaklarımızı Kaydırma Allahım!..

Kayma noktalarına ve inhiraflara karşı çok önemli bir tedbir de usûl-i fıkıhtaki sedd-i zerâyi' düsturuna göre hareket etmektir. Sedd, menetme ve engelleme demektir; zerayi' ise, vesîle ve yol manâsına gelen zerîa'nın çoğuludur. Sedd-i zerayi', vesîleleri kaldırmak, yolu tıkamak demektir. Istılah itibarıyla, tehlike mahallerinden ve fenalık dürtülerine sebebiyet verebilecek yerlerden uzak durmak; haramlardan olduğu gibi harama ve mesâvi-i ahlâka sürükleyebilecek faktörlerden de kaçınmak demektir. Nitekim, Kur'an-ı Kerim, “Sakın zinaya yaklaşmayın; çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur..” (İsrâ, 7/32) buyurarak hem zinanın apaçık bir çirkinlik ve yoldan çıkma olduğunu belirtmiş hem de kişiyi o çirkin günaha götürecek olan yol ve ortamları da yasaklamıştır. İşte, kelam-ı İlahî'nin “Zina etmeyin” demek yerine “Zinaya yaklaşmayın” şeklinde ferman buyurması ve bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselam) dil, ağız, el, ayak ve göz gibi organların zinasından da söz ederek o günaha götüren sebeplerden de uzak durmamızı isteyişi sedd-i zerayi' zaviyesinden değerlendirilmelidir. Bu ilâhî ve nebevî fermanlar “Aman, günahın semtine bile sokulmayın, ondan fersah fersah uzak durun! Kulaklarınız ya da gözleriniz yoluyla içinize girecek ve olumsuz şeyler hakkında hayallerinizi tetikleyebilecek, sonra da tahayyüllerinizi, tasavvurlarınızı, taakkullerinizi ve hatta tasdik, iz'an, iltizam ve itikadınızı yaralayabilecek şeytanî oklara karşı teyakkuzda olun.” manasına gelmektedir. “İttekû mevâdia't-tühem – Sizi zan altında bırakacak yerlerden, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının” mealindeki hadis-i şerifi de bu açıdan yorumlamak mümkündür. Yani, töhmet ve sû-i zanna sebep olacak pestpaye davranışlardan uzak durmak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekanlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle sizi sizden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak bulunmaya çalışmak lazımdır. Allah'la münasebetiniz, sizin kimliğiniz adına çok önemli bir madde teşkil eder. Öyleyse, kimliğinizi zedeleyebilecek ve Allah'a kulluğunuza gölge düşürebilecek şeylerden tevakki etmelisiniz. Bunlar, iman, İslam ve ihsanın yanı başında yer alan, düşmeme, kapaklanmama ve batmama için çok önemli seralardır. İnsan, kalbî ve ruhî hayatını korumak için bu seralara sığınmalı ve bu hususta iradesinin hakkını vermeye gayret etmelidir.

Bu mevzuda son bir husus da muktezâ-yı beşeriyeti göz önünde bulundurmak ve onun gereğine göre hareket etmektir. Yani, insan olarak yaratılmamız yönüyle bizim cismanî ve bedenî yanlarımız da vardır. İnsanî ruh ve nefha-yı ilahî taşımamızın yanıbaşında, biyolojik ruh da diyebileceğimiz bir nefis sistemi de konulmuştur mahiyetimize. Hazreti Üstad, Mesnevi-yi Nuriye'sinde bu mevzuya da bir yönüyle işaret ederek bize bir tenbihte bulunmakta ve “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir!” buyurmaktadır. Demek ki, bizim bir hayvaniyet ve cismaniyet yanımız var; ama ayrıca kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme gibi bir hedefimiz de var. Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde temaşa etmeye çalıştığımız, şimdiye kadar seleflerimizden binlercesinin altın ve yakut tepelerde resmettiği kalb hayatına ulaşma hedefi var önümüzde. İşte, o hedefe yürüyen bir insanın yer yer tökezlemesi, ayağının kayması ve düşmesi de muhtemeldir. Fakat, eğer, bir insan düşerse, onun yapması gerekli olan şey, asla şeytan gibi demogojiye girmemek; Hazreti Adem gibi sadakat, samimiyet ve vefa ruhuyla Cenâb-ı Hakk'a teveccüh edip, günahlarını O'nun huzurunda sayıp dökmek ve tevbe, inabe ya da evbe ile arınarak yeniden Cenâbı Hakk'a yönelmektir. Tabir-i diğerle, kapaklandığı zaman düştüğü yerde kalmamak, hemen doğrulmak ve yeniden Allah'a yürümeye devam etmektir. Şeytan kibir, diyalektik ve demogoji ile hareket ederek kaybetmiş; Hazreti Adem ise, tevazu, hacâlet ve evbe ile kazanmıştır. Şeytan gibi demogojiye girmek bir felaket sebebidir; fakat, o kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız, “Safiyyullah” ilahî hitabına mazhar Adem Efendimiz gibi davranmak da tekrar doğrulup yola devam etmek için çok önemli bir vesiledir.

Hasılı, haram bir lokma, yalan bir kelime ve gayr-i meşrû bir bakıştan tenperverlik ve enaniyete kadar pek çok mezelle-i akdâm vardır. Fakat bir insan, arz etmeye çalıştığım bu disiplinler zaviyesinden meseleye yaklaşacak olursa, inşaallah muvakkaten düşse bile yolda kalmayacaktır. Ayrıca, kaymama hususunda da, Allah'a sığınma çok önemli bir teminattır. Abdest sırasında sağ ayağımızı yıkarken, “ Allâhümme sebbit kademeyye ales'sırâtı yevme tezillü fîhi'l-akdâm - Allah'ım, Sırat köprüsünde ayakların kaydığı o günde ayaklarımı kaydırma, sabit eyle...” diyerek, ötede Sırat denen o cisr-i müthişte ayaklarımızı kaydırmamasını Cenâbı Allah'tan dilendiğimiz gibi burada da sırat-ı mustakimde sabit kadem olmamız için yalvarmamız bir emniyet vesilesi olacaktır. Evet, burada kayanların çoğu orada da kayarlar; burada en kaygan zeminleri Allah'ın izniyle aşanlar ise, orada da kaymazlar. Fakat, burada kayan herkesin orada da kayacağı söylenemez. Çünkü bir insan, bir yerde kaymış olsa bile, o kaymanın endişesini ruhunda yaşadı ve hemen bir tevbe kurnasına koştu, arındı, Allah'a döndü ise, Allah Teâlâ onu hiç günah işlememiş gibi tertemiz bir hâle getirebilir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 15:48:20 +0200
Latîfelerin Ölümü ve Yaralı Kalbler http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/356-latifelerin-olumu-ve-yarali-kalbler http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/356-latifelerin-olumu-ve-yarali-kalbler

Soru: İşlenen günahlardan dolayı kalb ölür mü? Günah hücumlarına maruz kalmış bir kalbin tekrar canlanması ve ötelere açık hâle gelmesi mümkün müdür?

Cevap: Üstad Hazretleri Lem'alar'da, Hazreti Eyyub aleyhisselâmın zâhirî yara ve hastalıklarıyla bizim bâtınî, ruhî ve kalbî hastalıklarımızı kıyaslıyor ve “İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazreti Eyyub'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuzda yaralar açıyor.” diyor. Hazreti Eyyub aleyhisselâmın, kısacık dünya hayatını tehdit eden yaralarına mukabil, bizim mânevî yaralarımızın, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ettiğini söylüyor. Günahların kalbe işleyip iman nurunu çıkarıncaya kadar onu katılaştırdığını, kapkara hâle getirdiğini anlatıyor ve “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırır. Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler -neûzu billâh- mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler” diyor.

Demek ki, her günah kalb ve ruhta yaralar açıyor. Eğer günahın yaptığı tahribat bir yara cinsindense, onun tedavisi mümkündür. Tevbe ve çok ciddi bir nedametle Cenabı Hak'tan tamir talebiyle onlar tedavi edilebilir. Çünkü, bazı latîfeler, ince ve hassas duygular vardır ki, bunlar ruh ve kalbin direği ve esası durumundadır. Cenâbı Hakk'ın engin rahmetindendir ki, bunlar, pek çok yaralar alsalar, pörsüyüp solsalar da ölmezler. Evet, insan, bir aralık tökezlese, günahlara girse ve bazı latîfelerini soldursa bile belli bir terbiye ve rehabilite ile kendi özüne yönelirse, kalbî hayatın asıl kaynağı olan latîfeler yeniden canlanır. Dolayısıyla belli günahlar neticesinde yaralanan, sararan, kurumaya yüz tutan bu latîfeler, gönülden gelen bir pişmanlık ve ciddi bir tevbeyle tekrar yeşerir, boy atar ve meyve verir.

Hazer Et!..

Bazı latîfeler de vardır ki, işlenen bir kısım günahlar neticesinde ebediyyen kurur, söner ve ölür. Ama zannediyorum bu latîfeler, insanın ruhî ve kalbî hayatı adına asıl hayat kaynağı olan latîfelerden değildir. Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz'de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve "Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem'a, bir işaret ve bir öpmekle batma!" diyor.

Evet, dünyaları istiab edebilecek duygular vardır insanda. Cihanlar, Cenabı Hakk'ı Zat-ı ulûhiyetine yakışır şekilde –bi kem u keyf– göstermekten acizdir. Fakat insanın kalbi, fuadı, latîfe-i rabbâniyesi O'nu gösterebilecek bir aynadır. Ahmet b. Hanbel'in naklettiği bir hadis-i şerifte Cenabı Hak, "Yeryüzü ve gökler Beni içine almaktan aciz kaldı. Lakin Beni, yumuşak huylu, halim-selim bir mü'min kulumun kalbi içine aldı." buyurmaktadır. İbrahim Hakkı hazretleri çok güzel bir üslupla bu hadisi tercüme etmiş ve şöyle demiştir: “Sığmam dedi Hak arz u semaya / Kenzen bilindi dîl (gönül) madeninden.” Arz ve sema deyince ışık hızıyla trilyon trilyon sene ötedeki sistemleri de düşünün; o tarifi imkansız uzaklıklardan insanın şah damarına kadar olan mesafedeki her şeyi bir kitabın parağrafları, cümleleri, satırları, kelimeleri, harfleri haline getirin ve hepsini birden serin gözünüzün önüne... Onların hepsi biraraya gelse de Zat-ı ulûhiyete tam aynalık yapamaz; belki O'na dair önemli bilgiler verir ama O'nu tam aksettiremez. Evet, arz ve sema tam bir ayna olamaz, fakat, siz O'nu kendi vicdanınızda duyabilirsiniz; latîfe-i rabbâniyenizde, kalbinizde, fuâd dediğiniz kalbinizin o derinliğinde hissedebilirsiniz. Gönlünüz adeta bir maden ocağı ve O da orada bir defineymiş gibi -yine bi kemm u keyf- O'nu bulabilirsiniz. Kalbinizin sezmesi, kainatların ifade ettiği manaların çok üstünde bazı şeyler ifade ve ifâza eder.. çünkü, Allah sizi dünyaları içine alabilecek duygularla, latîfelerle donatmıştır.

İşte, bu latîfelerden bazıları söner, kurur ya da ölürse, insan ancak o latîfenin ayağıyla alabileceği mesafeleri artık alamayabilir. Mesela, bir insanın hissi sönmese, şuuru ölmese, iradesi felç olmasa bile latîfe-i rabbâniyesi kurumuşsa, onun kolu-kanadı kırılmışsa, latîfe-i rabbâniye ayağıyla ulaşacağı mertebelere ulaşmaz.

Genel kabule göre: İnsana havâss-ı hamse ya da havâss-ı hamse-i zâhire denilen, günümüzün ifadesiyle beş dış duyu kabiliyeti lutfedilmiştir. İnsan, bunlar vasıtasıyla sesleri, renkleri, miktarları, hareketleri, kokuları, tadları, soğukluk ve sıcaklığı hisseder. Havâss-ı hamse-i zâhire nefs-i hayvanînin idrak etme ve bilme kabiliyetinin bir kısmını oluşturur. Fakat asıl idrak etme ve bilme faaliyeti havâss-ı bâtınenin, yani iç idrak latifelerinin devreye girmesiyle tamamlanır. Havâss-ı bâtıne de hiss-i müşterek, mütehayyile (hayal gücü), vâhime (vehim gücü), hâfıza (hatırlama gücü) ve mutasarrıfa (tasarruf gücü) olmak üzere beştir. Bediuzzaman Hazretleri, insanda bunlardan başka, âlem-i gayba açılan daha pek çok pencerenin var olduğunu söyler. Mesela, işitme, görme ve tatma gibi hislerle beraber “sâika” ve “şâika” dediği hislerden de bahseder. İşte, bir insanda sâika diyeceğimiz latîfe ömüşse, o insan hayra sevkeden o latîfenin dürtülerini, tenbihlerini ve tetiklemelerini artık hissedemez. Yani, sâikanın kolu-kanadı kırıldığından dolayı ondan alacağı te'yid ve destekten mahrum kalır. Şâika da öyle bir latîfedir ki, insan onun tenbih ve tetiklemeleriyle din-i mübîni İslam'a ait en ağır sorumlulukların altına bile aşk u şevkle girebilir; dinini anlatırken, Necip Fazıl'ın ifadesiyle, öz beynini burnundan kussa ve gözünden yaş yerine kan akıtsa, yine de, büyük bir şevkle, “Değil mi ki Rabbimin yolundayım, O'nun nârı da hoş nuru da!” deyip yoluna devam edebilir. Fakat, insan bu tür latîfelerini muhafaza etme hususunda dikkatli davranmazsa, bir öpme, bir lokma, bir dâne ya da bir kelimeyle şâika hissinin ölümüne sebep olabilir. O latifesini öldürmek suretiyle ibadet ü tâat hususundaki aşk u şevkinin kolunu kanadını da kırmış olur.

Dolayısıyla, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir. Bazen, aslında birer nimet olan, bir İnternet sitesi, bir bilgisayar ekranı, bir telefon âhizesi ya da bir dergi sayfası birkaç latîfenin ölümüne sebep olur da insan hiç farkına bile varamaz. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayrı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen sahte bir tavır, yalan bir beyan, faydasız bir söz onu manen ölüme götürür. Hatta riyâkarca akıtılan bir kaç damla gözyaşı ya da "görsünler" düşüncesiyle ortaya konan bir davranış kalb ve ruhu felaket yoluna itebilir. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir.

İslam'la Sarılan Yaralar...

Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra da bazen "Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn - Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır." (Mutaffifin, 83/14) hakikati tecellî eder de kalb bütün bütün mühürlenir. O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar, insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş ve kendini bitkinliğe, yorgunluğa, tembellik ve tenperverliğe atmış olur.

Eğer, insanı manevî alemler adına keşfe hazırlayan latîfeler ölmüşse, o insan ne kadar uğraşsa da keşfe açılamaz, terakki edemez. Velilerin ekserisi böyle bazı latifelerinin ölüp gittiğinden bahisle, kendi kendilerinden şikayette bulunmuşlardır. Çünkü ölen latifeler, önemli ölçüde onların terakkilerine mâni' olmuştur.

Ancak şu hususu da ısrarla tekrarlamakta fayda vardır: Ölen latifeler katiyen hayatî latîfeler değildir. Eğer bunun aksi olsaydı, tevbeye çağrılmamızın bir manâsı kalmazdı ve şayet günahlar böyle hayatî latîfeleri bütün bütün öldürseydi, küfür ve Allah'ı inkâr karşısında hiçbir latîfe canlı kalamaz ya da yeniden dirilemezdi. O zaman da küfürden sonra imân, irtidattan sonra da geri dönüş kapıları tamamen kapalı demek olurdu.

Ayrıca, İslâm, insanın aslî fıtratına dönmesidir. Böyle bir dönüşle insan ikinci bir fıtrat kazanır. Eğer küfür ve inkâr, belli dönem itibariyle sahabenin aslî hüviyetini tamamen değiştirmiş olsaydı, o insanlardan hiçbiri imân edemez ve tabii gökteki yıldızlar haline gelemezlerdi. Aynı şeyi bazı büyük veliler için de söylemek mümkündür... Ashab-ı kiram efendilerimiz arasında Hazreti Ebu Bekir efendimiz gibi cahiliyede de, Müslümanlık'ta da haram karşısında eğilmemiş, cahiliye görmemiş, hep iffetle yaşamış insanlar vardı. Fakat öyleleri de vardı ki, İslam'dan önce sabah akşam içki içer, hiç ayık gezmez ve müslüman olduktan sonra gölgesinden bile geçmeyecekleri, adını anmaktan haya edecekleri şeyleri daha önceleri rahatlıkla işlerlerdi. Fakat, Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre: Amr b. As (radıyallahu anh) Peygamberimize gelerek, bağışlanmak şartıyla kendisine biat etmek ve müslüman olmak istediğini söylediğinde Peygamberimiz, "Bilmez misin ey Amr, İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret, kendisinden önceki günahları yok eder. Hac, kendisinden önceki günahları yok eder." buyurur; İslam'ın, müslümanlıktan önceki her şeyi silip süpürüp götürdüğünü müjde eder. Demek ki, o dönemde ne kadar çatlama, kırılma, yıkılma ve tahrip olmuşsa, Müslümanlık onların hepsini tamir etmiş. Zaten İslam, insanlardaki eksiği, gediği, kırığı, döküğü tamir etmek için gelmiştir. Dökülüp yollarda kalanları kaldırıp varmaları gerekli olan noktaya yönlendirmek için gelmiştir. Öyleyse, insanlar Müslümanlığa girdikten sonra cahiliye döneminde bir kambur gibi sırtlarına aldıkları o günahlarla kalmazlar. Allah, onlara rahmetiyle muamele eder ve sırtlarında ağırlık yapan her şeyden kurtarır onları. Bundan dolayıdır ki, ashab-ı kiram efendilerimiz velilerin dahi kendilerine yetişemeyeceği yüce insanlardır; mazilerinde, sonradan günah olarak tebliğ edilen pek çok şey işlemiş olmalarına rağmen velileri bile geçmişlerdir. Demek ki, onlardaki hayatî latîfeler cahiliye döneminde bütün bütün ölmemiş ve onlar her zaman imâna açık kalabilmiştir. Sadece imana açık kalabilmiş de değil; bir başkasının ulaşması imkânsız mertebe ve derecelere de yükselmişlerdir.

Ne var ki, temkin ve teyakkuza daha uygun olan düşünce, Ashab efendilerimizin peygamber olmayan bir dönemde, bir fetret devrinde geldikleri ve bizim onlarla kıyaslanamayacağımız mülahazasıdır. Cenabı Hak, “Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15) buyuruyor. Bu ayeti her hatırlayışımda duygulanırım ve içimden “Allahım, rahmetin ne kadar geniş; bir Peygamberinden mesaj alamayan, Seni tanıma fırsatı bulamayan insanlara azap etmeyeceğini söylüyorsun.” derim. Evet, işaret ettiği başka hükümlerle beraber, bu ayet, fetret dönemlerinde, bir yaratıcı olduğunu kabul eden, aklıyla o neticeye varan insanların da kurtulabileceğini ifade ediyor. Eğer Sahabe efendilerimiz öyle bir dönemin avantajını paylaşıyorlarsa, demek ki onların durumu daha sonrakilerden farklıdır. Yani, tanımış, bilmiş, saraydan içeriye girmiş, harem dairesine ulaşmış ama orada kalmayıp dışarıya çıkmış, koridoru da geride bırakarak sokakta melanete dalmış insanlar onlarla beraber mütalaa edilemez. Bundan dolayı, bizim en küçük hatalardan bile kaçınmamız ve latîfelerimizi söndürmemeye, öldürmemeye azami gayret göstermemiz gerekir.

Yeniden Diriliş Talebi

“Hata” kelimesi bana Bakara suresinin son iki ayetini hatırlattı.. Peygamberimize Mi'rac armağanı olarak verilen ve Efendimizin “Her kim geceleyin Bakara sûresinden bu iki âyeti okursa ona yeter.” “Allah Teâla Bakara sûresini iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana, Arş'ın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz; kadınlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz. Çünkü bunlar hem salâttır (namazdır), hem duadır, hem Kur'ân'dır.” buyurduğu ve Hazreti Ömer ile Hazreti Ali efendilerimizin de, “Aklı başında hiçbir adam görmezdim ki, Bakara sûresinin sonundaki bu âyetleri okumadan uyusun.” dedikleri rivayet edilen iki ayet.. Bu ayetlerde bazı ihtar ve tenbihler de görüyoruz. Allah'ın, hiç kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmadığını; herkesin kazandığı iyiliğin kendi lehine, işlediği fenalığın da kendi aleyhine olduğunu okuyoruz. Sonra da “Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak hata yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma.” şeklinde bir dua öğreniyoruz. Oysa, Kur'an'ı bize talim eden Allah Rasûlü buyuruyor ki, “Hata ve unutmadan doğan sorumluluk, ümmetimden kaldırılmıştır.” Peygamberimiz bize hatayla ve unutmadan dolayı işlediklerimizden kalemin kaldırıldığını ve onlardan hesaba çekilmeyeceğimizi haber veriyor. Fakat, bu habere rağmen biz, “Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak hata yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma.” diye dua ediyoruz. Ve yine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o meşhur duasında “Allahümme'ğsil hatayâye bimâis'selci vel'beradi ve nekkı kalbî mine'l-hatayâ kemâ yunakkas'sevbu'l-ebyadu mine'd-denesi ve bâid beynî ve beyne hatayâye kemâ bâatte beynel'meşriki vel mağrib - Allahım! Hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi kalbimi de günahlardan temizle. Benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır.” buyuruyor. Dikkat ederseniz, Efendimizin, kendisinden mağrib-meşrik arasındaki rakamlara sığmayacak mesafe kadar uzak olmasını istediği şey hatalardır, yani O aleyhine yazılmayan ve hesaba çekilmeyeceği şeyden bile uzak olmayı istemektedir.

İşte, adını bildiğiniz ya da bilemediğiniz, farkına vardığınız ya da varamadığınız, bazen büyük velilerin keşfettikleri ama bir isim koyamadıkları sâika ve şâika gibi pek çok latîfeniz vardır. Onların her biri sizi güçlü ve kuvvetli kılar; sizi yüreklendirir, bir iştiyak ve bir insiyak kahramanı haline getirir. Onlar vesilesiyle, kanat çırpmadan hemen uçar ve O'na ulaşırsınız, Allah'ın izin ve inayetiyle. Şayet, herhangi bir hata ya da günah sizin için böyle avantajlı dinamikleri felç ediyorsa, o çok ciddi bir tehlikedir. Çünkü bazen bir hata veya günah, bir ya da birkaç latîfenin ölmesine sebep olup insanın kalbî ve ruhî hayatına çok zarar verebilir. Eğer bir dönemde o tür hata ve günahlara girmiş ve latifelerinizi öldürmüşseniz, hiç vakit kaybetmeden tevbe ve istiğfar efsunuyla onları yeniden canlandırmaya çalışmanız gerekir. O latifelerinizin üzerine sürekli tevbe, inabe ve evbe mühürlü nefesler üflemeniz iktiza eder.

Hasılı, i nsanda her zaman hem bir ölüm, hem de bir yeniden diriliş meydana gelir. Ölme ve dirilme her zaman vardır. Fakat, unutmamak lazım ki, Kur'an'ın “O, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır ve ölmüş toprağa hayat verir.” (Rum, 30/19) diyerek tavsif ettiği bir Rabbimiz var bizim. O her zaman ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarabilir ve çıkarmaktadır. Ayetin metninde geçen ifadede fiil kipleri kullanılmaktadır. Bu kip geniş zamana, yani eskilerin ifadesiyle, “şimdiki hâle ve istikbale” delalet eder. Allah, şu anda ölüden diriyi çıkarıyor, gelecekte de bunu yapmaya kâdirdir ve yapacaktır. Demek ki, yaralı kalblerimizin tedavisi ve sönmeye yüz tutmuş hatta ölmüş latîfelerimizin yeniden canlanması hususunda da Allah'ın lütuf kapısı açıktır.. ve biz de işte o kapının tokmağını çalmaya namzetiz. Bizim sadece tekmil verip karşısında hazır ol vaziyetine geçmemiz iktiza ediyor. Elpençe divan durmamız, “bahtına düştük” dememiz; “Allahım, kalblerimize yeniden hayat ver, latîfelerimizi bir kere daha canlandır.” niyazında bulunmamız gerekiyor. Bu açıdan, bir kısım latîfelerimiz ölebilir; fakat, ölen latifeler katiyen hayatî olanlar değildir. Ayrıca, Allah onların hepsini diriltip bize ba's ü bade'l-mevt ihsan edebilir. Bu mevzuda yapılacak şey, dua, tazarru ve niyazdır; tevbe, inabe ve evbedir; herkesin seviyesine göre Cenabı Hakk'a teveccüh etmesi ve O'ndan diriliş dilenmesidir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 14:39:17 +0200
Ahh Dâvâm! http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/355-ahh-davam http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/355-ahh-davam

SORU : Dâvâ adamı olmanın ve mefkûre yörüngeli yaşamanın çerçevesi nedir?

CEVAP : Kullana kullana kabullendiğimiz “mefkûre” kelimesi hedef, gâye, ideal ve gâye-i hayâl gibi mânâlara gelmektedir ve bazıları “mefkûre” yerine “ideal” ya da “gâye-i hayâl” demeyi tercih etmektedirler.

Aslında bu kelimelerin hepsiyle de hemen hemen aynı mânâ ifâde edilmekte; insanın, bir gâyeye bağlanması, bir dâvâya adanması, yüksek bir hedefe kilitlenmesi ve oturup kalkarken, yerken içerken bile o gâyeyi, o dâvâyı ve o hedefi düşünmesi nazara verilmektedir. Evet, dâvâ adamları ya da mefkûre insanları, bazen mefkûrelerine göre önemsiz işler yapsalar da, onları hep tâlî şeyler olarak görür, onlara ancak ihtiyaç nisbetinde zaman ayırır ve ilk fırsatta tekrar asıl vazifelerine yönelirler. Mesela, Enbiyâ-ı İzâm efendilerimiz tebliğ ve irşad vazifesini hayatlarının gâyesi bilmiş ve ömürlerini o gâyeye göre örgülemişlerdir. Şu kadar var ki; Peygamberlerin bağlandıkları dâvâya mefkûre, ideal ya da gâye-i hayal denemez. Onlarınki bir vazife ve sorumluluktur. Onların, bu vazifelerini herhangi bir çerçeve içine koymaları ve kendilerine göre değerlendirmeleri mümkün değildir. Çünkü o Allah'ın takdir ve tercihidir. O şahısları peygamber olarak seçme, onları vazifelerinin büyüklüğüne göre donanımlı olarak dünyaya gönderme ve onların kendilerini Hakk'a adamalarını temin etme gibi hususların hepsi Cenâb-ı Hak'tandır.

Nasıl bir gâye?

Peygamberler, Hak erlerinin en başta gelen zirve insanlarıdır ve onlar dini en üst seviyede temsil edebilecek bir fıtratta yaratılmışlardır. Fakat, onların altındaki insanlar için dini en mükemmel şekilde yaşamak ciddi bir irade ve gayrete bağlıdır; dinin emirlerini arızasız, eksiksiz ve kusursuz olarak, Cenâb-ı Hakk'ın tayin ve takdir buyurduğu af alanına giren yerlerde bile nefse karşı müsamahasız davranarak yaşamak da bir mefkûre olabilir. Bununla beraber, din kolaylık üzerine vaz' edilmiştir, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kendi aleyhine bir iş yapmış olur ve yenik düşer. "Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır" mealindeki hadis-i şerif de bunu ifade eder. Öyleyse, dini yaşanmaz hâle getirmemek lazım. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dinde pek çok af alanı bulunduğunu, namazda da, oruçta da, haccda da af alanları var olduğunu bilmek lazım. Bu açıdan, dini yaşamayı bu espri içinde ele almak gerekir. Ancak, dini mükemmel şekilde yaşamak da insan için bir mefkûre hâline getirebilir. İnsan “Allah'ın izniyle, namazımı şu şekilde kılayım, orucumu şöyle tutayım, imkanım elverdiği ölçüde insanlara şu kadar yardım edeyim..” diyerek kendine daha büyük hedefler belirleyebilir. Hususiyle günümüzde önem arz eden, bütün ferdî vazifelerin önüne geçen ve Üstad'ın “farz içre farz” şeklinde işaret ettiği tebliğ ve irşad vazifesine daha bir tutkuyla bağlanabilir. Öyle ki, yatıp kalkıp hep onu düşünür, “Acaba ne yapsam ki, tavır ve davranışlarımı dinim adına daha faydalı hâle getirsem? Keşke hiç durmadan insanlara Rabbimi anlatsam, sürekli Peygamber Efendimizden bahsetsem. Sesimi her yere ve doğru bir şekilde duyursam. Doğru düşünsem, doğru şeyler söylesem ve söylediklerimi hâlime de aksettirerek dinimi doğru temsil etsem. İnsanlar benim eksik ve kusurlarımı görerek dini yanlış algılamasalar.” diyebilir.

İşte, hayatını böyle bir gâyeye bağlayan insan, zamanla kendi kusurlarını da görmeye başlar. Dolayısıyla, dini hayatı, hâl ve tavırları adına eğrilmeye, eksik ve kusurlara girmeye çok fazla fırsat vermez kendi nefsine; dikkatli yaşar, iradesinin hakkını verir. Belki bazen nefis ve şeytandan gelen bir kısım cismânî ve bedenî arzu oklarına maruz kalabilir. Fakat, bağlandığı gâye onun yanlış adım atmasına mani olur. Mefkûre duygusu o insanda ihsan şuurunu tetikler. Allah'ı görüyor ya da O'nun tarafından görülüyor olma mülahazası herhangi bir günah ihtimaline karşı onu hemen teyakkuza çağırır. Hani, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) devrindeki iffet abidesi delikanlıyı hatırlarsınız. O genç bir yerde günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah'a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A'raf, 7/201) mealindeki ayet diline dolanır. İçinde hissettiği o günah temayülünün şeytandan gelip gönlüne çarpan bir tayf olduğunu anlar, o esnada gözü açılır, durumunu basiretle gözden geçirir ve Allah'ı hatırlar; hatırlar da günahtan geriye durur. Fakat, gönlü ve vicdanı o günaha düşme korkusuna ve ihsan şuuruna muhalif davranmış olma endişesine dayanamaz ve genç oracığa yıkılır kalır.

Evet, hayatını din esasına göre nakşetmeye çalışan müttakiler Allah'ın emirlerine karşı gelmekten çok sakınırlar; kendilerini hiçbir zaman tam emniyette hissetmezler. Şeytan onlara da kanca atar, günah okları fırlatır. Fakat onlar bunu bildiklerinden, şeytandan gelen bir tayfın etkisiyle muvakkaten bakışları bulansa da çok geçmeden basiretleri açılır ve gerçeği sezerler; Allah'a sığınmak gerektiğini hatırlar ve vartadan kurtulurlar. Siz o çizginin insanı olarak yaşamaya karar verince, “Bu benim gâye-i hayâlim olsun, kendimi dine adayayım. Rabbim beni hep böyle görsün. O beni mutlaka görüyor; ben de onu görüyor gibi davranayım. Madem, O çok meselede mukabele istiyor; mesela, ‘Anın Beni, Ben de sizi anayım” diyor. Madem, mukabele Zat-ı Uluhiyetçe, âdât-ı İlâhiyece önemli bir şey; öyleyse ben de bir mukabelede bulunmalıyım.” deyip ihsan tavrı ortaya koyunca, O da ayağınızın tökezlediği yerlerde düşmenize meydan vermez.

Mütecessis bir insan gibi davransak ve kendi hayatımızı dikkatle gözden geçirsek, biz de göreceğiz yarım adım yanlışa doğru gittiğimiz bir yerde O'nun tarafından iki adım geriye çekildiğimizi ve muhafaza edildiğimizi. Bir düşünelim, sefil insan yetiştiren bir dönemin ve sefalet hazırlayan bir ortamın çocukları olarak hepimiz sefalete sürüklenebilirdik. Fakat, birdenbire kendimizi sıcacık bir iklimde, aydıklık bir atmosferde bulduk. Yüzlerce, binlerce insan yürüyüp gidiyor ve sel gibi bir uçuruma akıyordu.. fakat, bizim için adeta bir köprü kuruldu, önümüze bir kapı açıldı; bize “gelin içeriye” dendi. Binlerce insanın boğulduğu nehirleri belki de ayağımız bile ıslanmadan geçtik; geçtik ve davet edildiğimiz o saadet iklimine girdik. Belki bulunduğumuz yerin ve konumumuzun hakkını tam veremedik.. belki O'na yakınlığın gerektirdiği tavra giremedik ve gönlümüzü tam ortaya koyamadık; ama her şeye rağmen, bütün bütün kaybedenlerden ve o dalalet denizinin yuttuklarından da olmadık. -Allah'a kainâtın zerreleri adedince hamd ü senâ olsun.- Biz belki sadece O'na kul olma isteğimizi ortaya koyduk; O da bize sahip çıktı ve küçücük isteğimize karşı şükründen aciz olduğumuz nimetlerle mukabelede bulundu.

“Dâvâm, Dâvâm!”

Hakk'ı anlatmak ve î'lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir dâvâyı ya da gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse; hareket, tavır ve davranışlarını, hatta ağlama ve gülmelerini o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışırsa, artık onun her şeyi dâvâsına mâtuf hâle gelir. Üstad diyor ya; "Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler. " Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O'na bağlanmak ve her şeyi O'nunla alakalı bir hususa bağlamaktır. Evet, insan “Hüve”ye bağlanırsa, “ene” girdabından kurtulur. Sürekli “O” der ve O'nu gösterirse, “ben” deyip durma saygısızlığından ve her meselede nefsini öne sürme bencilliğinden âzâde olur. O zaman, “sıfır”a sıfırlık düştüğünü, “Sonsuz”un hakkının da sonsuzluk olduğunu anlar.

Üstad hazretlerinin talebelerinden Vanlı Hamid Efendi şöyle bir hadise anlatır: Bediüzzaman Hazretleri, Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nden ayrıldıktan sonra Van'a gidiyor. Orada kaldığı senelerde bazen iki minare yüksekliğindeki Van Kalesine çıkıyor. Kaleye çıktığında da çok defa orada dik ve sarp bir yerde bulunan mağaraya iniyor. Bir seferinde yine hızlı hızlı mağaraya doğru giderken ve tam inecekken birden ayakları kayıyor. Ayağını koyacak, eliyle tutunacak bir yer bulamayan Üstad bir an boşlukta kalıveriyor. O an bile kendi canı ve hayatı aklına gelmiyor. Dâvâsını, dine ve millete hizmeti düşünüyor. Sesinin çıktığı kadar bağırıyor: “Dâvâm, Dâvâm!” diyor. Düştüğü yer, altı metre yüksekliğinde bir kayalık; fakat sanki gizli bir el onu itiyor ve o, üç metrelik bir kavis çizerek aşağıdaki mağaranın kapısı önüne iniveriyor. İşte bir mefkûre insanı.. işte bir dâvâ adamı.. “Benim yaşamam ancak Rabbim'i anlatırsam bir şey ifade eder; dinimi î'lâ edersem hayatımın bir mânâsı olur.” düşüncesiyle dâvâsı için yaşayan bir kahraman. Dahası, bakın ne diyor: "Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Milletin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur." Aslında, bu söz söylenemez; Bediüzzaman gibi sadece sabah ve akşam tesbihatlarında bile yedişer defa “Allahümme ecirnâ min'en-nar...“ diyen bir insan Cennet ve Cehennemi hafife alamaz. Fakat, herkese Allah'ın duyurulması ve insanlığın kurtarılması onun nazarında öyle bir meseledir ki, o meseleyi dâvâ edinmiş, onu hayatının gâyesi bilmiştir; o dâvâ uğruna maddî-manevî her türlü fedakarlığı da göze almıştır.. ve Allah Teâlâ “dâvâm” diyen bir insanı çoğu zaman bir dalalet ve bir küfür bataklığına girmekten nasıl kurtarıyorsa, Üstadı da uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmış, aşağıdaki mağaraya sağ salim koymuştur.

Dâvâ erlerinde ses ve söz hep aynıdır; onlar tarihin hangi döneminde ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar hep aynı çizgi üzerinde birleşirler. Mesela, Bediüzzaman'ın sözleriyle Murat Hüdavendigâr'ın yakarışları sanki aynı gönlün terennümleri gibidir. O büyük Sultan, yüz bin kişilik Haçlı ordusunu yendiği Birinci Kosova Meydan Muharebesi başlarken “Ey Rabbim! Şu Murâd kulunun günahları yüzünden mâsum askerlerimi cezâlandırma. Onlar ki, buraya kadar, sâdece Senin adını yüceltmek için geldiler. Senin şânına lâyık bir zafer lûtfet ki, bütün Müslümanlar bayram etsin. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun Sana kurbân olsun. Önce beni gâzi kıldın, murat buyurursan şimdi de şehit kıl.” diye dua etmiş; zaferyâb olduktan sonra da en küçük bir gurura kapılmadığı gibi dizleri üstüne çöküp, şükür duygularıyla ağlayarak yüce Rabbine dua dua yalvarmış ve sözlerini şöyle bitirmiştir:

“Âb–ı rûy-i Habib-i Ekrem içün

Kerbelâda revân olan dem içün

Şeb–i firkatte ağlayan göz içün

Din yolunda beni şehid eyle

Ahirette beni saîd eyle.”

Hazreti Murat Hüdavendigâr duasını tamamladıktan kısa bir süre sonra da kahrolası bir elle, Milos Kopiliç adında yaralı bir Sırp tarafindan hançerlenerek şehit edilmiştir.

İşte o da tam bir dâvâ adamıdır ve dâvâsına hizmet ederken beklentisizdir; devlet ve servet derdinde değildir. Hep ordusunun başında ve muharebe meydanlarındadır ama aynı zamanda o kadar saffet içindedir ki, bir gün hocasına gelir ve "Sizler nasıl oluyor da ilk tekbirde Kâbe'yi görebiliyorsunuz; ben senelerdir uğraşıyorum ama ancak ikinci veya üçüncü tekbirde Kâbe önümde beliriyor." der. O kadar berrak ve Allah'la irtibatlı bir gönlü vardır; pusulayla değil de, kendi kalb gözüyle ayarlıyordur kıbleyi. İmam bir tekbirle hemen namaza durduğundan onun da gördüğünü zannediyor ve diyor ki, “Ne mutlu sana, sen bir tekbir alınca hemen Kâbe'yi görüyorsun, ben çocukluğumda yaptığım hatalardan mıdır nedir iki veya üç tekbir almadan göremiyorum onu!” Evet, bu büyükleri her yâd edişimde M. Akif'in sözlerini hatırlıyorum; gelecek adına ümitsiz olmasam da (az değiştirerek) şöyle demek geliyor içimden:

“Ne âlî kavm idik, hayfâ ki sefil ettiler;

Bütün ümmîd-i istikbâli müstahîl ettiler.”

Ganimet Bilinmesi Gereken Beş Nimet

Meselenin bir diğer yanı da şudur: Bir mefkûre insanı, sürekli Cenâb-ı Hakk'ın değişik zamanlarda ihsan ettiği fırsatları kollar. Eline geçen her fırsatı O'nun hesabına değerlendirir. Mesela, “Namazı hakkıyla eda etme şuurunu canlandıralım; zihinlere tevhid düşüncesini yerleştirelim; nazarları ahirete tevcih edelim.” mülahazalarıyla sabahlar akşamlar. Bakar ki, insanları sadece bir kısım kanunlarla ve bazı kaidelerle hizaya getirmek çok da mümkün olmuyor. Çocuklara, gönüllerini yumuşatacak, onları kanatlandırıp uçuracak şeyler veremiyoruz. Delikanlıların irade zimamını çekip onları fenalıklardan alıkoyamıyoruz. Ümitsizlik ve inkisar içinde kıvranan ve ömrünün sonunu hep abûs bir çehreyle geçiren yaşlılara bir ümit ve inşirah vesilesi sunamıyoruz. Öyleyse, çocuğu, genci ve yaşlısıyla bütün insanlara inşirah verecek bir vesile mutlaka bulunmalı... İşte, mefkûre insanı bu mülahazalarla dolar ve herkesi o aranan vesileye, yani, Allah'a mülâkî olacakları bir güne inanmaya çağırır.

Evet, sararıp dalından düşen yapraklar misali her gün birer birer dünyadan kopup giden insanları gördükçe ye's ve inkisara düşmemenin tek çaresi Allah'a mülâkî olacağımız bir güne inanmaktır. Sanki insanlar bir trende yol alıyorlar, belirli belirsiz bazı yerlerde insanları tutup pencerelerden dışarıya atıyorlar ve herkesin düştüğü yer onun mezarı oluyor. Böyle bir hayat treninde seyahat eden insanların hangisine ve ne zaman “çık çık” denileceği belli değil. Her gün birileri kopup gidiyor, sen de görüyorsun; senin trenden atılma anın ne zamandır ve mezar yerin neresidir, onu da bilmiyorsun. Hayat nimeti sana bir kereliğine verildi, hedefe de bir kere varacaksın ve oraya vardıktan sonra da artık geriye dönemeyeceksin. Öyleyse, idrak ettiğin zamanının ve bulunduğun yerin kıymetini bilmeli, âdetâ iki veren, üç veren, yedi ya da yetmiş veren başaklar gibi olmalı ve hayatını azamî derecede değerlendirmeye bakmalısın. Dönüşü olmayan bu yolda eline geçen bütün fırsatları çok iyi değerlendirmeli ve sırtına alabildiğin kadar azık alarak ötelere gitmelisin. Bazılarının Sûzî'ye, bazılarının da Yunus Emre'ye isnat ettikleri şu sözler ne de hoştur:

“Demedim mi, demedim mi / Gönül sana söylemedim mi,

Gönül mürgi yuvasından / Uçar bir gün demedim mi?..”

İlahi olarak da söylenen bu sözlerin güftesinde şu bölüm de var mı bilemiyorum:

“Canım derviş, gözüm derviş / Çalış maksuduna eriş.

Bu gafletle baş olmaz iş / Geçer fırsat demedim mi?..”

Evet, hayat iyi bir fırsattır. Gençlik iyi bir fırsattır. Meseleleri doğru anlama, mefkûreyi en önemli meşgale yapma ve Allah'ın verdiği imkanları bu uğurda iyi değerlendirme çok iyi birer fırsattır.

Bu sözler bana bir hadis-i şerifi hatırlattı: Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki;
”Beş şeyden evvel beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlamadan, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin, hasta olmadan evvel sıhhatinin, fakir düşmeden evvel zenginliğinin, işin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin ve ölüm gelmeden önce de hayatının kıymetini bil!"

Demek ki, gençlik çok büyük bir nimet. O gençlik nimetine karşı iffet şükrüyle mukabele etmek lazım. Bir insanın, kanı galeyanda olduğu bir dönemde en hora geçen şey nedir acaba? Tabii ki, iffetli yaşamak, haram karşısında eğilmemek ve günahlara girmemektir. O gençlik nimetine şükür, iffetli ve günahlara karşı dikkatli yaşamakla olur. Öyle ise, gençliğin böyle bir nimet olmasını ganimet bil. O gençlik gücünü, delikanlılık dinamizmini, î'la-yı kelimetullah istikametinde, bağlandığın ve “mefkûrem” dediğin o dâvâ uğrunda kullan.

Sağlıklı ve zinde iseniz, hergün yüz rekat namaz kılmak isteseniz de zorlanmadan kılabilirsiniz. Altmış-yetmiş yaşına geldiğinizde biraz zorlanırsınız. Çünkü uykunuzu tam alamazsınız, her gece üç-dört defa kalkarsınız, kalktıktan sonra da bir saat yatakta kıvranmadan yeniden uykuya dalamazsınız, dinlenemeyen o bünyenizle de gönlünüzce ibadet ü taat yapamazsınız. Hastalığa dûçar olduğunuz zaman da yatağın içinde döner durursunuz, acı ve ağrılarla inlemektan başka şey düşünemezsiniz. Belki sadece çektiğiniz şeylere sabretmenin sevabını alırsınız; ama çelik-çavak hizmet etmeye ve ibadet ü taati ciddi bir şevk ve canlılık içinde yerine getirmeye tâkât bulamazsınız. Güç ve kuvvetinizin aşk u şevkinize ayak uydurabildiği dönemlerde, o ibadet ü taati göğüsleyebilecek durumda olduğunuz zaman, yani gençlik döneminizde ve sıhhatli olduğunuz anlarda onu yapmanız lazım.

İnsan, çeşit çeşit meşguliyetlerle kuşatılmadan evvel boş zamanlarını da fırsat bilmeli; dilediği gibi kullanabileceği her dakikayı adeta bir ganimet gibi, Allah'tan gelmiş bir hazine gibi değerlendirmeli. Ve fakirliğe düşmeden evvel de servertinin kıymetini bilmeli. Belki fakirlik de bir yönüyle ganimet bilinmesi gereken bir şeydir; fakat, fakirlik bir yokluktur; yok olduğundan dolayı ganimet olarak bilinmez, ona karşı sadece sabredilir. Bir imtihan olarak kabul edilip dayanılır ve sevab kazanılır. Ganimet bildiğimiz şey ise, bir mevcuda bakar, var olana delalet eder. O, mevcudun değerlendirilmesini ifade eder ve kıymetini bilerek şükrünü eda etmeyi gerektirir.

Hasılı, bir mefkûre insanı, Allah ona ne vermişse, hepsini O'na yaklaşma, hep O'nu duyurma, sürekli O'nu anlatma ve daima O'nun yolunda olma istikametinde kullanır. Kendi kurtuluşunu başkalarını kurtarmada arar, bütün hareketlerini ruhunun derinliklerinde mefkûreleştirebildiği bir mes'uliyete bağlar; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir merhamet irâdesi ve bütün insanlığı kucaklayacak enginlikte bir şefkatle yitirdiğimiz ruh ve mânâyı ihya etmeye çalışır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 14:35:47 +0200
Bediüzzaman'a Göre Felsefeyle Kur'an'ın Hikmeti Arasındaki Fark http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/314-bediuzzamana-gore-felsefeyle-kuranin-hikmeti-arasindaki-fark http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/314-bediuzzamana-gore-felsefeyle-kuranin-hikmeti-arasindaki-fark Bediüzzaman'a Göre Felsefeyle Kur'an'ın Hikmeti Arasındaki Fark

Bu araştırmaya temel ıstılahlar koyarak başlayacağız. Şu andan itibaren “felsefe” sözcüğünü çoğunlukla insanın kendinden vazettiği bilgilere tahsis ediyoruz, bundan dolayı da “İnsanî Felsefe” diyor, “Kur’ânî Felsefe” demiyoruz. “Hikmet” lafzını da Allah katından gelen vahyin getirdiği bilgilere tahsis ediyor ve buna da “İlâhî Hikmet” diyor, “Felsefî Hikmet” ya da “Filozofların Hikmeti” demiyoruz. Tabii olarak da “İlm-i Hikmet” adını felsefe, “Hukema” adını da felsefeciler için kullanmıyoruz.1

Açıktır ki ıstılahı böyle vazetme, İbn Rüşd’ün yaptığına bütünüyle zıttır. O, Faslü’l-Makâl fî mâ beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şerîati mine’l-İttisâl adlı eserinin adını koyarken “Hikmet” kelimesini “Şeriatın” zıddı olarak “Felsefe” manasını ifade etmeye tahsis etmişti. Felsefenin hikmet, karşıtının da şeriat olarak isimlendirilmesi, hikmetin bütünüyle felsefede toplandığı, şeriatta ise hikmetin olmadığı fikrini vehmettiriyor, böylelikle bu isimlendirme bir karışıklık ve yanlışlığı da beraberinde getiriyor. Bu şüpheyi gidermek ancak kitabın adını şu iki şekilden biriyle değiştirmekle mümkündür: Ya kelimeleri değiştirip yerine başka kelimeler koymak (istibdal), ya da kelimeleri kayıtlamak (takyid). Birincisinde “Hikmet” kelimesi yerine “felsefe” kelimesini koyarak, Faslü’l-Makâl fî mâ beyne’l-Felsefeti ve’ş-Şerîati mine’l-İttisâl diyebiliriz. Özellikle İbn Rüşd’ün seçip kitabının baş tarafındaki sözlerinde kullandığı ıstılah, “felsefe” lafzı olup “hikmet” kelimesi değildir. İkinci yol olarak da bu karşılaştırmanın iki tarafından biri olan hikmeti izafet yoluyla tahsis etmemizdir. Böylece biz Faslü’l-Makâl fî mâ beyne Hikmeti’l-Felsefeti ve Hikmeti’ş-Şerîati mine’l-İttisâl deriz. Ya da isnad yoluyla tahsis eder, Faslü’l-Makâl fî mâ beyne’l-Hikmeti’l-Felsefiyyeti ve’l-Hikmeti’ş-Şer’ıyyeti mine’l-İttisâl deriz.

Bu zaruri ıstılahi açıklamadan sonra “felsefe” ile “hikmet” arasındaki alakada Bediüzzaman’ın yerini arz ederken, kendisinin de görüşlerini ve fikirlerini ortaya koymada uymayı tercih ettiği bir yol takip edeceğiz. Çünkü böylece biz onun konumunu anlamaya, bilinen arz, izah ve tahlil yönteminin dışında başka bir yol tutmaktan daha yakın olacağız. Bediüzzaman’da tercih edilen yöntem, temsil ve teşbihden başkası değildir. O halde bu alakada onun konumunu te’vil ettiğimiz özel bir temsilî teşbih olarak açıklayalım, bu arada onu bu nitelikle belirginleşmiş olarak tarif edelim. Bu teşbih şöyle olmalıdır:

Kopernik’in Güneşle Yeryüzü arasındaki ilişkiyi tasavvurda yaptığı inkılâp2 gibi Bediüzzaman da felsefe ile hikmet –ya da buna teşbih yoluyla felsefe yeryüzü ile hikmet güneşi diyebilirsin- arasındaki ilişkinin tasavvurunda bir inkılâp meydana getirdi. Ancak şu var ki, bu yeni inkılâp, başka bir fikrî inkılâba yansıyan bir yol tuttu. Bu da Kopernikçi olmakla nitelenebilir. Bu bizzat Kant’ın bilen zatla bilinen konu arasındaki ilişkinin tasavvurunda meydana getirdiği inkılâptır.3 O halde bu yeni fikri inkılâptan doğan insan türünü belirlememiz gerektiği gibi, Bediüzzaman’ın inkılâbının özelliğini de –ki bu özellik, onun için Kantçı sıfatı nefyeder- belirlememiz gerekiyor.

Bilinmektedir ki “inkılâp” kavramı “değiştirme” kavramından daha özel bir manadadır, çünkü inkılâp, bir şeyi tersine ve karşıtına çevirmektir. Böylece felsefe ile hikmet arasındaki ilişkide Bediüzzaman’ın yöneldiği konum vazgeçtiği konuma zıttır. Şimdi vazgeçilenin durumuna bakalım ki onun fikrine gelen değişikliğin kıymetini anlayalım.

1. Filozof Bediüzzaman ve Felsefeyle Hikmet Arasını Birleştirme

Diğer düşünürlerde olduğu gibi Bediüzzaman da bir müddet felsefeyle meşgul olduğunu, diğer akli ilimlerle ilgilendiği gibi onunla da ilgilendiğini söylemektedir.4 Dolayısıyla onun fikri hayatından bu dönemi, açıkça felsefe yoluna girme dönemi saymamız doğru olur ki, bu dönem ona felsefeyle hikmet arasında alaka kurma imkânı vermiştir. Bu durum Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi filozofların5 da tuttuğu bir yoldur. Bu, özellikle felsefenin hikmete muhalif olmayıp muvafık olduğu manasında ikisinin arasını cem’ ve birleştirme durumudur.

Gerçekte biz dikkatlerimizi bu arayı bulma durumuna yoğunlaştırsak bunun iki şekilde olduğunu görürüz: Birincisi, Kindî, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın meşhur olduğu şekildir, ikincisi de Ebu Süleyman es-Sicistânî ve İbn Rüşd’ün meşhur olduğu şekildir. Biz felsefeyle hikmet arasındaki bağlantıda sözü bu iki şekil üzere sürdüreceğiz.

1.1. Felsefeyle Hikmet Arasını Tedâhul (Girişimlilik/Birbiri İçine Girme) Yoluyla Birleştirme:

Felsefeyle hikmetin arasını birleştirmede onun ittihaz ettiği birinci yol, tedâhulden ibarettir. Felsefeyle hikmetten biri diğerine dahil olmuş, hikmetin öğretilerini felsefe tespit etmiş, felsefenin iddialarını da hikmet desteklemiştir. Böylece bunlar bir şeyin iki yarısı konumuna indirgenmektedir. Bediüzzaman’ın metinlerine göre bu girişimlilik ilişkisi iki temel esasa dayanır:

Birincisi nakli aklın üzerine kurma ilkesi: Bunun gereği, aralarında çatışma olduğunda naklin, aklın gereklerine göre tevil edilmesidir.

İkincisi nakilde olana akılla ulaşma ilkesi: Bunun gereği, aklın mefhumlarının nakli hakikatlerin açıklanmasında vasıta olmasıdır.

Bediüzzaman felsefeyle meşguliyeti döneminde bu iki ilkeyle de amel etmiştir. Çünkü o, filozoflarda olduğu gibi kendi karşıtlarıyla ve İslâm karşıtlarıyla münazaralara girerek İslâmî hakikatleri aklî delillere bina ettiğini kendisi haber veriyor.6 Yine onun İslâmî manaları açıklarken felsefi kavramlara müracaat ettiğini görüyoruz; örneğin “adl” kavramını açıklarken kendisi gibi bir filozof olan Eflatun’un dört erdemine –yani iffet, şecaat, hikmet ve adalet- ve yine Aristo’nun ifratla tefrit arasında “fazilet” anlayışına müracaat etmiştir.7

1.2.Felsefeyle Hikmet Arasını Tesâhub (Birlikte Olma) Yoluyla Birleştirme

Felsefeyle hikmetin arasını birleştirmede onun takip ettiği ikinci şekle gelince bu, ikisinin beraberliğinden/arkadaşlığından ibarettir. Felsefe ve hikmet aynı hakikatten bahsetse de, biri diğerinden müstakil olarak var olurlar. Zira bunlardan her birinin kendine mahsus dilleri, toplulukları, metotları ve maksatları vardır. Dolayısıyla bunların aralarındaki ilişki, iki arkadaş arasındaki ilişkiye benzeyen beraberlik ilişkisidir. Bu arkadaşlık birlikteliği hakkındaki görüşün aslı, felsefenin alıp da hikmetin almadığı üç ilke inancıdır:

Birincisi, indihâş (dehşete kapılma/hayrete düşme) ilkesi: Bunun gereği, felsefe yapma fiilinin, nefisteki tesirler veya ufuktaki varlıklar karşısında dehşet veya hayretle şuurdan doğmasıdır.

İkincisi, istişkâl (soru sorma) ilkesi: Bunun gereği olarak filozof cevabını araştırmak için birbirini takip eden/peş peşe sorular sorar/problemler koyar.

Üçüncüsü, istidlal (delillendirme) ilkesi: Bunun gereği de felsefenin hakikatlerin ispatında yakin mertebelerinin en yükseği olan akli delillere dayanmasıdır.

Bediüzzaman felsefeyle meşguliyeti döneminde bu üç ilkeyi de kullanmıştır. Zira o, benzeri az bulunan bir “hayret” kudretinden yararlanıyordu. O kendinde veya kâinatta bir şey gördüğünde onda işin hakikatini idrak etmeyi gerektiren hayret verici bir sır görüyordu. Yine onun duyumları temel problemlere hakim oluyor, idraki onları kuşatıyordu. Böylece, ister tashih, isterse derinleşme gayesiyle olsun nazarı tekrar be tekrar problemlere dönerek problemlerin cevaplarını elde etme isteği uzun süre onu meşgul ediyordu. Bediüzzaman, kendisinde dehşet hissi uyandıran şeylerin hakikatlerini ve zihnine hücum eden problemlerin cevaplarını idrak etme konusunda, hem kendini mutmain kılmak, hem de karşısındaki hasmını ikna etmek için aklî bürhan yolundan başka bir yol bulabilmiş değildi.

Kısacası Bediüzzaman, diğer İslâm filozofları gibi, ister Fârâbî ve İbn Sînâ’da olduğu gibi tedâhul suretiyle olsun, isterse İbn Rüşd’de olduğu gibi tesâhub suretiyle olsun felsefe ile hikmetin arasını birleştirme ilkesini kabul eden bir filozoftu.

2. Hakîm Bediüzzaman ve Felsefe ile Hikmet Ayrımı

Burada temel bir hakikate dikkat çekmek gerekir ki, o da, felsefeyle hikmet arasını birleştirmeyi, mücerred akıl yürütme (teori) mümkün görür, imkânsız görmez, yaşanan gerçeklik (pratik) ise bunu yalanlar, teyit etmez. Şöyle ki, Bediüzzaman’ın duyduğu, gördüğü, tarihin başını ağrıtan, toplumları sarsan, insanı rahatsız eden siyasi ictimai bir inkılâp olmuştur. Bu siyasi ictimai inkılâp, dinî hikmetin zıddına yeni felsefesinin gerçekleştirdiği fikri inkılâbın Batı toplumlarına yansıyan tesirlerinden başkası değildir. Bunu da en güzel temsil eden Alman filozofu Kant’ın düşüncesidir.

Felsefeyle hikmetin arasını birleştirmeyi aklın mümkün görmesiyle yaşanan gerçekliğin tekzip etmesi arasındaki garip çelişki için Bediüzzaman’ın zihninin uzun süre meşgul olması ve felsefi konumuna gelmesi gerekiyordu. Ayrıca İslâm felsefecilerinin felsefeyle hikmeti bir şeyin iki yarısı gibi tedâhulî veya iki arkadaş gibi tesâhubî birleştiren mütalaalarını yeniden incelemesi gerekiyordu.

Buradan itibaren Bediüzzaman için yeni bir dönem başlıyor, çünkü yeni bir elbise giymek için –ki bu hikmet elbisesidir- eski felsefi elbisesini çıkarıyor. Ya da burada, filozof Bediüzzaman’ın ölümünü, hakîm Bediüzzaman’ın doğumunu müşahede ediyoruz8 diyebilirsin. Bu durumu açıkça ifade eden, bir iktibas yapalım:

“Teselli ve ümit için eskiden tahsil ettiğim ilimlere öncelikle müracaat ettim, lakin maalesef, bu zamana kadar Felsefi ilimleri İslâmi ilimlerle birlikte zihnime doldurup o felsefi ilimleri -pek yanlış olarak- yükselmenin kaynağı, kültürün ve kalbî aydınlanmanın mihveri zannetmişim. Halbuki bu felsefi meseleler ruhumu çok kirletmiş, manevi yükselişimin önünde bir engel teşkil etmişti.” “Evet, ben bu durumdayken Kadir ve Yüce Allah’ın rahmeti, fazlı ve kereminin bir ifadesi olarak Kur’ân-ı Hakîm’in hikmeti bana yardım etti, ben de bu felsefi kirlerden arındım, -risalelerin pek çoğunda açıklandığı gibi- ruhumu onunla temizledim. Çünkü felsefeden gelen ruhi karanlık ruhumu boğuyor ve kâinatta onu söndürüyordu. Bu meselelerde nazarımı ne tarafa çevirsem bir nur göremiyor, bir kor bulamıyordum. Bir nefes alamıyor, bir inşirah bulamıyordum. Ta ki Kur’ân-ı Kerim’den yayılan, “Lâ ilâhe illallah”ı telkin eden tevhid nuru geldi, karanlığı ve onun istibdadını parçaladı, göğsüm inşirah buldu, rahat ve itminan içinde teneffüs etti.”9 Bu köklü değişim Bediüzzaman’ın hayatında iki tezahür meydana getirir: Birincisi tenkit tezahürü, ikincisi inşa tezahürü.

2.1. Bediüzzaman’ın İnkılâbı ve Felsefeyle Hikmetin Arasını Birleştirmeyi Tenkidi:

Bediüzzaman’ın oluşumundaki bu değişimin tenkidî tezahürü, felsefeyle hikmet arasını, ister tedâhul olsun isterse tesâhub, her iki şekilde de cem’ etmenin tenkidiyle meşgul olmasıdır. Bu da, mantıkî tenkit, ahlâki tenkit ve işârî tenkit olmak üzere üçlü bir tenkittir.

Bunda hayret edilecek bir şey yoktur. Bilge insan aslında filozofun yaptığı gibi görüşleri sadece mantıki tenkitle yetinmez, onları ahlâkî tenkide geçer. Çünkü görüşlere mücerret bakmaz, onlar amelle birliktedir. Dolayısıyla onları, amelî sonuçlarına göre değerlendirir. Sonra bir derece daha yükselir, onlara estetik değerleri açısından bakar da, onlara işârî tenkitlerde bulunur.

Şimdi Bediüzzaman’ın felsefeyle hikmet arasını birinci tür birleştirme teşebbüsüne, daha önce geçtiği gibi “naklin akıl üzerine kurulu olduğu” ve “nakilde olana akılla ulaşılabileceği” ilkeleri üzerine kurulu olan tedâhul türüne bu üçlü tenkit sistemini nasıl tatbik ettiğini açıklamaya başlayacağız.

2.1.1. Felsefeyle Hikmet Arasında Tedâhul Olduğu Düşüncesini Tenkit

a- Mantıki Tenkit: Bediüzzaman, tedâhul yoluyla birleştirmenin üzerine bina edildiği naklin akıl üzerine kurulu olduğu ilkesini, tercih ettirici bir sebep olmaksızın (müreccihsiz) tercih olarak görüyor. Çünkü akıl, inşa edilmeye en az nakil kadar muhtaçtır. Akıl, “insanlar arasında mevcut olan akıl”10 olduğu sürece bu inşanın bizzat aklın kendisi vasıtasıyla olması mümkün değildir. Bu akıl, felsefenin bilmediği türden yeni bir akıl da olamaz.11 Yine bu ilke, naklin tevilinde onu tahrife götürecek bir yapıdadır. Çünkü bilinen aklın, naklin anlaşılması için gerekli donanımlara gücü, vüs’ati ve tecerrüd etme imkânı yoktur.12

Yine Bediüzzaman, naklin manalarını açıklamada aklın mefhumlarının vasıta olduğu ilkesini de –ki bu ilke birinci tür birleşmenin ilkelerinden biri idi- naklin şanını yücelten değil bilakis alçaltan bir ilke olarak görüyor. Çünkü bunda aklî temellerin naklî temellerden daha derin ve daha köklü olduğu düşüncesini vehmettirir.

Yine bu, hasma karşı çıkışta bir şey ifade etmez, zira bu ilke, özellikle hasmın kabul ettiği mücerret aklî itirazları defetmek için vardır, yoksa naklin, özellikle ona özgü hakikatlerin,13 akıl ve kalbin imtizacı yoluyla arz edilmesi seviyesine çıkamaz. Eğer bütünüyle reddine götürmüyorsa bu böyledir.14

b- Ahlaki Tenkit: Bediüzzaman, felsefe yapan kimsenin nakli akıl üzerine kurarken kalbi hastalıklara maruz kalacağını söyler. Bunların başında da gurur hastalığı gelir. Çünkü o kimse nakıs ve sınırlı aklını, sınırsız derecede mükemmel olan bir kelamın ölçüsü (miyarı) yapar.15 Yine o, Kur’ân mevzularını felsefi mefhumlarla –özellikle de tabiî ve metafizikî mefhumlarla- açıklamanın neticede tabiatı takdis etmeye, Yaratıcıyı ise terk etmeye götüreceğini vurgular.

c- İşârî Tenkit: Bediüzzaman’a göre felsefeyle hikmet arasını tedâhul yoluyla birleştiren felsefeci, yer altındaki bir yolda –tünelde- giden veya bir mağaraya giren kimse gibidir.16 Bu, şahsı görünmeyen, ama kendisi tanınan, izi müşahede edilen bir gölgeden ibarettir. O kimse o tünelde yürüyüşünü tamamlamazsa sonu havasızlıktan helaktir; onun hikmet kaynağı olan Kur’ân’daki ifadesi dâll/sapık menzilesidir.17

Burada Bediüzzaman’ın ismini defalarca zikrettiği iki filozof bulunmaktadır ki bunlar Fârâbî ile İbn Sina olup ona göre bunlar sapıtanların/dâllînin simgesidir.18 Çünkü bunlar felsefeyle hikmetin arasında tedâhul olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, Hıristiyan sofistlerinkine benzemektedir. İbn Sina bu görüşle amel etmede Fârâbî’den daha ileri gitmiştir.19 Her ne kadar Bediüzzaman bunların dehasına hayran kalsa, görüşlerindeki doğruluğa inansa da, onların sapıtması gibi bizzat kendisi de şayet Allah “Hakîm” ismiyle tecelli etmeyip, onu doğru yola ve sağlam görüşe hidayet etmeseydi neredeyse şaşkınlığa düşecekti.

Buna göre felsefeyle hikmetin tedâhul ilkesiyle amel etmek, sonuçta zayıf imanlı, zayıf delilli, zahirle ilgilenen, nefsinde gurura kapılmış ve yoldan sapmış insanı netice verecektir.

Şimdi felsefeyle hikmetin arasını cem’ etmenin ikinci türüne geçeceğiz -ki bu tesâhub alakası olandır- ve Bediüzzaman’ın üçlü tenkit usulünü buna nasıl uyguladığını açıklayacağız. Biliyoruz ki bu tür de üç ilkeye dayanmaktadır: Hayret ilkesi, problem koyma ilkesi ve delillendirme ilkesi.

2.1.2. Felsefeyle Hikmet Arasındaki Tesâhub Alakasını Tenkit

a- Mantıki Tenkit: Felsefi hayret ilkesine göre doğru olan şudur: Felsefe hayret uyandıran, harika olan şey sebebiyle şuurdan çıkmaz, aksine pek alışık olunmayan, şaz olan şeyle çıkar.20 Bu iki şuur arasında ne kadar fark vardır. Birincisinin temeli, varlıkta yaratılışın mükemmelliği; ikincisinin kaynağı ise, varlıkta yaratılışın noksanlığıdır. Bunun delili, felsefe zihnimizin alışık olduğu şeyler üzerine düşünmez, aksine zihnin alışık olduğu şeyleri biliniyor kabul eder, ama felsefenin çoğu malumatı, mu’ciz ve harikulade olana değil, zihnin alışık olduğu normal şeylere dayanır.21

Felsefi soru sorma ilkesine göre doğru olan şudur: Felsefe kâinata müteallik maksatlarda tutarlı değildir, bu yüzden her izahında körlüğün ve dağınıklığın içine düşer. Tıpkı o, istenen cevabı veremediği gibi, kendisiyle meşgul olan da müthiş bir şaşkınlığın, hatta şiddetli bir azabın içine düşer.22

Felsefi istidlal ilkesine göre doğru olan şudur: Felsefe, vehmin devam etmekten korktuğu önermeler silsilesidir. Farz edelim ki bu korkuyu ondan gidersek, o zaman da bu önermelerden her biri için yine vehmi korkuya sevk edecek ayrı önermeler silsilesi ile delillendirme gerekecek ve böylece sürüp gidecektir. Böylelikle vehmi zincirlerden kurtaramayacak, aksine kesilmeksizin başka silsilelere çekip götüreceğiz.23

b- Ahlaki Tenkit: Felsefî dehşete düşme aslında bir tuhaf bulma şekli olup, hiçbir zaman harika görme ilkesi olmadığından, felsefe yapan kimseyi iki mahzurlu şeyin içine düşürür:

Birincisi, ibret yolunu tıkaması: Felsefe normal ve zihnin alışık olmadığı şeylerden hayrete düşmüyorsa o, sahibine ibret çıkarma ve ders alma imkânı vermez.

İkincisi, bilinmezliğin yolunu açması: Eğer felsefe varlığın üzerine ülfet perdesini örtüyorsa, ilâhi kudreti bilme ve sonsuzun yüceliğini ikrar etme ile onun arasına perde olur.

Felsefî problem koyma, tutarlı olmayan sorular sorma olduğundan bu, kişiyi her ikisi de helak eden, yasaklanmış iki şeye götürür:

Birincisi, tevhid sırrının yokluğu: Belirli maksatları, tatmin edici cevapları olmayan soruların çokluğu, soruyu soranın tevhid sırrından mahrumiyetini gösterir. Çünkü eğer onda bu sır var olsa, o zaman soruları belirli maksatlarla sınırlı olacak, bu tevhidî maksatlar içinde cevaplarını elde edecektir.24

İkincisi, mutluluk bilincinin yokluğu: Felsefeci çeşitli sorularına cevap bulamadığı, farklı taleplerine karşılık alamadığı zaman büyük bir mutsuzluk içine düşecektir.25

Sonra felsefî delillendirme, vehmi korkutan bir silsile olduğundan bu durum kişiyi, her ikisi de büyük bir şer olan iki şeye götürür:

Birincisi, müsebbibi bırakıp sebeplere yapışmaktır: Felsefe delillendirmelerini sadece varlık adına yapmakla yetinir, Yaratanı görmezden gelir. Yani Bediüzzaman’ın terimiyle manâ-yı ismîyi esas alır, manâ-yı harfîyi değil.26 Bu da felsefeyle meşgul olan kimseyi sebeplere tapmaya düşürür.27

İkincisi, başka bir şeye değil, zata taalluktur: Nasıl ki felsefe yapan kimse varlıktan yola çıkarak sebeplerine bakıyorsa, aynen öyle de nefsine de manâ-yı ismî ile bakıyordur.28 Bundan da kişinin nefsine tapması çıkar.29

c- İşârî Tenkit: Bediüzzaman’a göre felsefeyle hikmet arasında arkadaşlık olduğu görüşünü benimseyen filozof, yeryüzünde ıssız bir çölde seyahat eden kimseye benzer. O her taraftan denizin dalgaları, fırtınanın tehdidi, gökyüzünün karanlığı gibi korkulu hallere maruz kalır. Bu durum onu yolun kenarına atılmış bir şey haline getirir. Kur’ân-ı Kerim’de bunun adı “el-mağdûbi aleyhim/kendilerine gazap edilmişler”dir.30

Felsefeyle hikmet arasındaki bu tesâhub ve tedâhul ilişkileri üzerine yapılan işarî tenkitleri karşılaştırdığımızda, tesâhub ilişkisini savunanın tedâhul ilişkisini savunandan daha kötü durumda olduğu açığa çıkar. Çünkü birincinin, vahyin simgesi olan semanın, aydınlığın simgesi olan güneşin altında olan yer üstündeki yola girmesinde Hakîm olan Allah’ın rububiyetine meydan okumasına işaret vardır ki, bunun aldanması, ikincisine süluk edenden kat kat fazladır. Zira ikincisi sadece yerin altındaki bir yola girmiştir. Ne semayı görür ne de güneşi. Denizin bir şeyi yol kenarına atmasında o kimsenin amelinin Firavun’un ameline daha çok benzediğine işaret vardır. Böylece o, bizzat ölüme ve yokluğa müstahak olmuştur.31 Bu arada ikincisinden bir gölge elde ediyoruz. Böylece o bedeniyle insanlara ibret olmuyor, sadece eserleriyle ibret oluyor.

Burada Bediüzzaman’ın dilinde adı çok az geçen büyük Meşşai filozofu İbn Rüşddür ki, ona göre mağdûbi aleyhim zümresinden sayılıyor.32 Çünkü o, felsefeyle hikmet arasında tesahub ilişkisi olduğunu söylüyor ve bunun gereğine göre amel ediyor. Bu, onu fıska götüren, Yahudilerin temerrüdüne benzeyen bir ameldir.33 Bediüzzaman sonuçta onun dehasına aldanmak ve görüşündeki doğruluğa inanmakla, eğer Allah “Rahim” ismiyle tecelli edip onu sırat-ı müstakime iletmeseydi, neredeyse kendini Allah’ın gazabına maruz bırakacaktı. Buna göre felsefe ile hikmet arasında tesâhub olduğu ilkesiyle hareket etmek, basiretsiz, ibret almayan, aczini itiraf etmeyen, said olmayan ve kurtuluşa ermeyen bir insanı netice verir.

Felsefeyle hikmet arasındaki alakada Bediüzzaman’ın edindiği inkılâpçı konumla ilgili tenkidî sözlerimizi bitirdikten sonra bu yeni konuma inşacı yönüyle ilgili unsurları ekleyeceğiz.

2.2. Bediüzzaman’ın İnkılâbı ve Felsefeyle Hikmet Arasını Ayırması

Bediüzzaman’daki bu fikrî inkılâbın inşacı yönü, felsefeyle hikmet arasındaki her iki birleştirme şeklini –yani tedahül ve tesahubu- kabul etmemek ve zıddını almak; yani belirli hitabî vasıtaları kullanarak, bu ikisinin arasını ayırmak, özel bir ayrımla tefrik etmek şeklinde ortaya çıkar.

2.2.1. Bediüzzaman İkisini Aynı Seviyeye İndirgeyen Tedâhul Tarzı Birleştirmeyi Kabul Etmez

Felsefeyle hikmet arasında istitbâî ayrım: Bediüzzaman felsefeyle hikmeti çatışmadıkları sürece aynı mertebeye indirgeyen tedâhul tarzı birleşmeyi kabul etmez ve çatışmasalar bile aralarında rütbe farkı olduğu düşüncesini benimser. Bu birleşmenin gerçekleştirildiği, “Nakli aklın üzerine tesis etme” ve “Nakilde olana aklı vasıta kılma” ilkelerine, kalb etme usulünü kullanarak bunu yapar. Bilindiği gibi kalb etmenin gereği, rütbeyi değiştirmektir. Bir şey önce ise, onu sonraya almak, sonra ise önceye almaktır. O zaman ayrımın üzerine kurulduğu bu iki ilke bizzat şöyle olur: “Akıl için naklî olanı inşa etmek” ve “ Nakilde olanı akılda olana vasıta yapmak.” Bunun açıklaması şöyledir:

a-Akıl için naklî olanı inşa ilkesi: Bediüzzaman aklın, -yani insanlar arasında cari olan aklın- ve naklin –yani genel manada naklin- her ikisi de inşaya muhtaç olduğu görüşüne sahip olmuştur. Umumi nakli tesis etmek mümkün olmadığı gibi, nakıs aklı da inşa etmek mümkün değildir, dolayısıyla aklın noksanlığının ve naklin umumiliğinin olmadığı, yani mükemmel akıl ile en hususi naklin birleştiği üçüncü bir yol gereklidir.. Bu üçüncü yol Kur’ân-ı Hakim’den başkası değildir. Çünkü insanlar arasında cari olan aklı inşaya ehil hale getirecek aklın kemalinin sebepleri ile umumi nakli tesis etmeye yetkili kılacak naklin hususiyetinin sebepleri ondadır.34

b-Akılda olana nakilde olanı vasıta yapma ilkesi: Bediüzzaman aklın -ki en iyi temsili, insanî felsefenin ortaya çıkmasıdır- nakli -ki bunun en iyi temsilcisi ilahi vahiydir- vasıta kılmadan insanlık için saadeti gerçekleştiremeyeceği, faydalı olamayacağı kanaatindedir. Bu vasıta olmadığı zaman akıl yalnız başına fayda ve mutluluğun sebeplerini kavrayamaz, aksine insana zarar verir ve bu, son derece zararlı olur.35 Zira aklın, yoldan sapmak ve Allah’ın gazabına düçar olmaktan kaçışı yoktur. Bu yüzden Kur’ân’ın hikmetiyle temsil edilen nakil asıldır, beşeri felsefeyle temsil edilen akıl ise, naklin getirdiklerine muvafakat ettiği sürece ferdir. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın tedâhulî birleştirmeye karşılık olarak koyduğu felsefe ile hikmet arasındaki bu derece ayrımını veya tefrikini, “istitbâî tefrik” olarak isimlendirmemiz mümkündür. Bu durumda felsefe hikmete tabi ve ona hizmetçi oluyor.36
Bu bizzat Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’a teveccüh eden yeni felsefe öğrencilerine yönelik yazdığı bir risaledeki faydalı felsefe ile zararlı felsefe ayrımından alınmıştır.37 Yeni felsefe öğrencilerinin ona meyletmelerini istemedeki rağbeti, onları risale okumaya teşviki ve hasımların şerrinden sakınması gibi onu böyle bir ayrıma sevk eden çevre şartlarından sarf-ı nazarla o, her ne kadar onun fer’i olsa da onun “İnsanî içtimaî hayata hizmet, ahlakî ve insanî değerleri tayin etme ve sınaî kalkınmanın yollarını hazırlamasına” bakarak faydalı felsefeyi Kur’ân’ın hikmetine hadim kılıyor.38
Bu istitbai ayrımla amel etmenin şe’ni, bize imanı sağlam, delili kuvvetli, benliğini nefyeden, zahirle ilgilenmeyen ve yoldan sapmayan insanı çıkarmaktır. Sen buna kısaca hidayete ermiş insan da diyebilirsin.

2.2.2.Felsefeyle Hikmet Arasında İstibdali Ayrım

Bediüzzaman felsefeyle hikmetin arkadaşça birleşmesini de kabul etmiyor, bu ikisine istibdal metodunu tatbik ederek aralarında tür veya tabiat farkı olduğunu ortaya koyuyor. İstibdalin gereği, bir şeyi başkasına bedel yapmaktır. Dolayısıyla bedel, kendisine bedel kılınan şeyin görevlerini en güzel biçimde yerine getirir. O zaman, Bediüzzaman’a göre hikmet, felsefenin kendine özgü saydığı üç ilkeyi, yani “hayrete düşme”, “soru sorma/problem koyma” ve delillendirme” ilkelerini en iyi şekilde ihtiva ederek felsefenin yerine geçiyor. Bunun açıklaması şöyledir:

a-Hayrete düşme İlkesi: Bediüzzaman’a göre hayrete düşmenin en beliğ, en mükemmel şekli, Kur’ân-ı Mübin’in hikmetiyle gerçekleşir. Bu da iki şekilde olur:

*Kur’ân nefislerimizde ve dış dünyamızda eşya üzerine örtülen ülfet perdesini yırtarak bizi bunlara konulmuş olan sırlardan dolayı hayrete düşürür ve bunlarda gizlenen ilahî kudretin harikalıklarını, büyük acaiplikleri keşfetmemizi sağlar.

*Kur’ân mucize olan bir kelamdır ve bilinmektedir ki, hayrete düşürmede i’cazdan daha beliğ bir sıfat yoktur. Kur’ânî i’caz kabilinden bir i’caz olduktan sonra insanın hayretinin son sınıra ulaşması gerekir. Buna göre, felsefe yapmak, söylendiği gibi, hayrete düşmekle başlar. Zira hikmetin başlangıcı olan hayretin üzerinde başka bir hayret yoktur. O, Allah’ın güzel isimlerinden Hakim isminin tecelligâhı olduğundan hayretin son sınırına çağıran Kur’ân’ın i’cazını düşünmekten zevk alıyor. Buradan biz Bediüzzaman’ın hikmete yürüyüşüne, gördüğü bir sadık rüya ile amel ederek neden Kur’ân’ın i’cazını beyanla meşgul olarak başladığını idrak ediyoruz. Bu, mezkur yüksek dağın infilakını görmesidir ki, bir büyük şahıs bu rüyada ona, “Kur’ân’ın i’cazını beyan et” diyerek özel bir taleple gelmiştir.39

b-Soru sorma/Problem koyma ilkesi: Bediüzzaman, problem koymanın en sahih, en tamam yolunun Kur’ân’ın hikmetleriyle gerçekleşeceği görüşündedir. Bu da iki sebeptendir:

*Kur’ân soru vazetmenin mümkün olduğu en iyi ufku belirler. Dolayısıyla soru ancak hususi maksatlar çerçevesinde doğru vazedilebilir. Kur’ân’ın asli maksatları; “tevhid”, “vahiy”, “ahiret” ve “istikamet” ya da Bediüzzaman’ın tabiriyle “Yaratıcının ispatı”, “nübüvvet”, “haşir” ve “adalet”tir.40 Kur’ân’ın ayetleri bu dört maksattan biriyle veya birden fazlasıyla alakalıdır. Hatta kısa da olsa bir ayet, bütün maksatları ihtiva edebilir ve böylece o ayet bütün bir Kur’ân menzilesine çıkar. Kur’ân’da kâinat ve onun özellikleriyle ilgili diğer maksatlar bu dört asıl maksada tabi ve onlara hadimdir. Buna göre hakîmin soruları tek başına bu maksatlara yönelik olmalıdır. Hikmet sahibi varlığın tabii özelliklerini, sadece ve sadece arkasındaki bu asli maksatları açıklama gayesiyle soruşturabilir.

*Kur’ân ortaya atılan sorulara en mükemmel şekilde cevap vermektedir. Bu soruların zikrolunan dört asli maksatla ilgili olması gerektiği daha önce geçmişti. Mesela, “Nereden geliyorsunuz?, Kimin emriyle geliyorsunuz?, Sultanınız, yol göstericiniz ve hatibiniz kimdir?, Nereye gidiyorsunuz?”41 gibi sorular. Kur’ân, bu gibi sorulara doğru ve sadırlara şifa olacak cevabı vermeye tek başına kadirdir.

c-İstidlal İlkesi: Bediüzzaman, istidlal ilkesi için en şümullü, en sağlam şeklin Kur’ân’ın hikmetinden aldığı kıyas-ı temsili ile gerçekleşeceği görüşündedir. Bu da şu şekillerde olur:

*Bu kıyas bütün insanları iknada faydalıdır, onlardan sadece belirli bir kesime mahsus değildir. Yine bu kıyas bütün fenlerde kullanılabilir, sadece bir fenne hasredilemez.42 Çünkü bu kıyas türü, kendisinden haber verilen hakikatlere cumhurun zihninin alışık, hayalinin tespit edebileceği bir libası giydirir, onları, mücerret suretlerinde idrake zorlamaz.43

*Bu kıyas, ilahî hakikatler ve rabbanî şe’nlerden mücerret aklın sınırını aşan konularda akla yaklaştırıcı (takribî) bir bakış açısı elde etmeyi mümkün kılar44, dolayısıyla mücerret akıldan daha muktedir olur.

*Bu kıyas, hayalin akla itaatini temin eder, böylece aklın temsilî olmayan istidlallerinde hayalin şüpheye düşürmesini, vehimlendirmesini kontrol altına alır45, dolayısıyla bu tür istidlallerden daha sağlam olur.

*Bu kıyas, insanın akıl ve vicdan gibi birbirine bakan idrak yollarını birleştirir46, böylece gittikçe mükemmelleşen bir istidlal olur.

*Bu kıyas, cüzî bir misal suretinde hususî durumları ortaya çıkarmak için küllî bir kanun koyar.47 Bunun anlamı şudur: Bediüzzaman’a göre misal, sırf kendisine temsil getirilene benzeyen bir şey değildir, aksine, ona göre temsil, tümevarım yoluyla istinbata (veya cami kıyasa) daha yakın olduğundan, o şeye hükmeden kanunun kendisi tarafından hükme bağlanır.48

Verdiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki, hikmetin felsefeyle birleşmesi mümkün değildir. Çünkü hayır ve hak daima hikmetin yanında, şer ve batıl daima felsefenin yanındadır. Bu durumda her ikisi de birbirinden iki farklı türün uzaklığı kadar uzaktır. Bundan dolayı bizim aralarındaki bu tür ayrımını “istibdâlî ayrım” olarak isimlendirmemiz doğru olur.49 Zira hikmet, ondan müstağni kalınamayacak bir bedel olur.

Bu ikinci ayrımla amel etmenin neticesi, bize basireti açık, ibret alan, aczini itiraf eden, mutlu, kurtuluşa eren bir insan çıkarmaktır. İstersen sen buna kendisinden razı olunan insan diyebilirsin. İnsanda hidayet ve rıza birleştiğinde o, kendisine nimet verilmiş bir insan olur; o halde kendisine hikmet verilen kimse, hikmeti felsefeye efendi yapar. Hatta hikmeti, felsefenin kendisine hizmetinden bütünüyle müstağni kılar. “Ülâikellezîne en’amallahu aleyhim” gerçekleşir.

Felsefeyle hikmet arasındaki ilişkide Bediüzzaman’ın konumu için yaptığımız bu tahlilde sözün özü şudur ki, Bediüzzaman felsefeyle hikmet arasını, ister dalaleti celbeden tedahülî birleşmeyle, isterse Allah’ın gazabını celbeden tesahubî birleşmeyle birleştiren İslâm filozoflarına muvafık filozof durumundan, ikisinin arasını ister hidayeti celbeden istitbai -bu durumda felsefe hikmetin hizmetinde olur-, isterse Allah’ın rızasını celbeden istibdali –bu durumda hikmet felsefeden bedel olur, onun yerine geçer- ayrımla olsun ayırmayı zaruri gören hakim durumuna inkılâp etmiştir.

Şurası açıktır ki bu inkılâp, tam anlamıyla Kopernikçi bir inkılâptır. Felsefe hikmetle bağlı bir şey sayılırken ondan ayrılan bir şey kabul edilmiştir. Aralarında ihtilaf olduğunda felsefe hikmetin kendisine tabi olmasını isterken, aralarında ittifak olduğunda hikmet felsefenin kendine tabi olmasını istemiştir. Felsefe varlık bakımından hikmete benzerken varlıkta da ona benzememeye başlamış, hatta hikmetin varlığı onu yok etmiştir. O zaman hayatında eski Said ve yeni Said gibi iki zıt tavrın ortaya çıkmasında Bediüzzaman’ı herhangi bir sebebin zorladığını garip görmeyelim. Bu sebeple biz, felsefeyle hikmet arasındaki alakaya uygun olan bu iki tavrın arasını ayıran unsurların birbirine zıt iki konumda araştırılması gerektiğine inanıyoruz. Bu iki konum da ikisinin arasını birleştiren eski Said’in fikrinde bizim belirlediğimiz ölçü ve yine ikisinin arasını ayıran yeni Said’in fikrinde bizim belirlediğimiz ölçü olur.

Lakin bu Kopernikçi inkılâp, Kant’ın yaptığı Kopernikçi inkılâba terstir. Kant ittifakları durumunda hikmeti felsefeye tâbi kılmıştı, Bediüzzaman ise bunun tam aksine her halukârda felsefeyi hikmete tâbi kılmıştı. Kant çatışmaları durumunda felsefeyi hikmete bedel kılmıştı, Bediüzzaman ise, bunun tam aksine hikmeti felsefeye bedel kılmıştı.

Burada açıkça ortaya çıkmaktadır ki, Kant felsefesinin etkilediği ve değerlerini değiştirdiği halkı gibi Bediüzzaman’ın sonuçlarının kazandığı buud da, Türkiye’yle ve bağları çözülen, yönelişini kaybeden İslâm ümmetiyle sınırlı değildir. Varlığıyla âleme zarar veren felsefî fikirlerin tasallutundan hususî olsun umumî olsun, insanı kurtarmak için bütünüyle dünyaya yayılmıştır. Kim böyle yaparsa, bedenî şeylerde yaptığı gibi ruhî işlerde de insanın himmetini yükseklere kaldırır, yenilenmenin yollarını hazırlayarak onun başka bir âlemde başka bir insan olmasını sağlarsa, âlemin hikmet ehli içinde sayılmaya daha layıktır.

* Bu Makale Faslü’l-Makâl fî mâ beyne Felsefeti’l-Beşer ve Hikmeti’l-Kur’ân mine’l-İnfisâl inde’l-Hakim Bediizzaman adıyla Hira dergisinin 3. (Nisan-2006) ve 4. (Temmuz-2006) sayılarında iki bölüm halinde Arapça olarak yayınlanmıştır.

* Hitit Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
mmert@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR


1. Bediüzzaman’ın “Eski Said ve düşünürler, beşeri felsefenin düsturlarından bir kısmına razı olmuşlardır.” (Mektubat, s. 569) sözünde olduğu gibi “felsefe” adını “beşeriyet” ile kayıtlaması, böyle bir tahsise meylettiğinin göstergesidir.
Yine “Onların ilm-i hikmet diye isimlendirdikleri, mevcudatın harflerinin tezyinatında boğulmuş, onların birbirleriyle alakaları önünde sus-pus olmuş, böylece hakikatten sapmış felsefedir.” (Sözler, s. 143) sözünde olduğu gibi “hikmet” lafzını felsefecilerin yaptıklarının dışındaki felsefe için kullanmadaki hassasiyeti de bunun şahididir. Onun metinlerindeki bu isimlendirmenin geçmesinin düşündürdüğü, bunun kullanımdaki tesahül ve bir başkasıyla birliktelik babından olmasıdır, yoksa kullanımın doğruluğundan veya ona kani olduğundan değildir. (Burada nakledilen metinlerdeki kelimelerin tesvidinin bizim işimiz olduğuna işaret ediyoruz).
2. Nicholas Copernic, Polonyalı Astronom (1473-1543). Yeryüzünün sabit ve güneşin kendi etrafında döndüğünü söyleyen eski görüşü iptal ederek dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında döndüğünü ispatlamakla meşhur olmuştur.
3. Emmanuel Kant, Alman filozofu (1724-1804). İnsani bilginin oluşmasında fail zatın rolünü, bu konuda kabul edilmiş eski nazariyeyi reddederek, kabul eder.
4. “Eski Said, akli ve felsefi ilimlerle ziyadesiyle meşgul olduğundan tarikatla hakikat arasını birleştirenler arasına girerek hakikatlerin hakikatine ulaşmak için bir yol, bir kapı aradı.” Mektubat, s. 569-570.
5. Bediüzzaman Kindî’yi zikretmiyor, görüldüğü gibi Mağrib filozofu İbn Rüşd’ü de çok az zikrediyor. Bu da iki defayı geçmiyor. Mektubat, s. 249; Şuâlar, s. 663.
6. “Eski Said hikmet [felsefe] ve hakikat [tasavvuf] ilimleriyle meşgul olduğunda ve büyük alimlerle münazaralar yapıp, ancak ilimde râsih ulemanın dahi [kalbi füyuzatı ve fikri terakkiyatı ile] biraz zor anlayacağı en derin ve en ince meselelerini münakaşa ettiğinde […].” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 32.
7. İşârâtü’l-i’câz, s. 23-33.
8. Bediüzzaman bu yeni doğumu, Allah’ın isimlerinden “Hakîm” isminin kendi üzerindeki tecellisi mesabesinde kabul ediyor. Zira şöyle diyor: “Yine bu kardeşiniz zikre değer bir şey değilken, lâ şey iken ona esma-i hüsnadan Allah’ın rahim ve hakim isimlerinden kendisini hissedar edecek bir konum verilmiştir. Bu sadece Kur’ân hizmetinde istihdam olunurken ve o büyük hazinenin sonsuz sırlarının dellalı iken olmaktadır. […]; bütün Sözler o mazhariyetin cilvesidir. Allah Teala’dan umarız ki bunlar “Kime hikmet verilmişse ona çok hayırlar verilmiştir.” ayetinin mazmununa ulaşmak olur. (Mektubat s. 23-24); Bediüzzaman bu doğumu Birinci Cihan Harbi patlak vermeden önce gördüğü sadık bir rüya ile tarihlemektedir. O şöyle diyor: “Kendimi Ararat dağının altında gördüm. Dağ korkunç bir patlamayla patladı. Dağlar büyüklüğünde kayalar yeryüzünün dört bir yanına dağıldılar. Beni saran bir korku içindeyken yanımda annemi –Allah rahmet eylesin- gördüm. Ona dedim ki: Anne korkma! Bu Allah’ın emridir ve O, Rahîmdir, Hakîmdir.” (Aynı kaynak s. 475). “Tecelli” ve “dağ” kelimelerinde Musa (a.s.) kıssasına gizli bir işaret vardır. Çünkü o da Rabbinin mukaddes zatını görmek istemişti. Bunun üzerine “Rabbi dağa tecelli etmişti de dağ parçalanmış, Musa korkuyla yüz üstü yere kapanmıştı.” (A’raf, 7/143).
9. Lem’alar, s. 367-368. Önceki bahiste yine şöyle diyor: “Yeni Said müzahref felsefenin kirlerinden, sefih medeniyetin levsiyatından fikrini ve amelini temizlemeye çalışıyordu.” (Aynı kaynak, s. 176.)
10. Bu nitelik şu sözünde geçmektedir: “Sünnetleri gökyüzünden sarkan ipler gibi gördüm, kim cüz’î de olsa onlardan birine tutunursa yükselir ve mutluluğu elde eder. Ve yine gördüm ki, onlara muhalefet ve insanlar arasında cari olan akla itimad eden kimse yeryüzünün vasıtalarıyla gökyüzüne çıkmak isteyen kimse gibidir. Bu kişi “Ey Hâmân, bana bir kule yap” (Mü’min, 40/36) diyen Firavun’un ahmaklığı gibi ahmaklaşır.
11. “Mukarrer usuldendir ki akıl ile nakil tearuz ettiğinde akıl asıl kabul edilir, nakil tevil edilir, ancak bu akıl gerçek akıl olmalıdır.” (Saykalü’l-İslâm, s. 29); Yine bir başka yerde şöyle diyor: “Akıl ile nakil tearuz ettiğinde akla itibar olunur, tevil fikre verilir, ama bu aklın akıl olması gerekir.”
12. “Bil ey aklı nakle tercih ve nakli tevil eden felsefeci, senin gururla bozulmuş, felsefi mevzularda karışmış aklın kavrayamadığı için […]; aklın senin bağın ve nakil de yükün olmuş.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 190.
13. “Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim. Hem bilfiil gösterdim ki, İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır.” (Mektubat, s. 569-570); Yine şöyle diyor: “Akli ilimlerin kıstaslarını [Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilenin] hakikatlerine ölçü yapma, onların tartısıyla bunları tartma, onların arzi düsturlarını bunların semavi kanunlarına misdak yaparak bunları tezkiye etmeye çalışma.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 348.
14. Saykalü’l-İslâm, s. 35-36.
15. “Felsefi fenlerle aldanıp da onları mukaddes Kur’ân’ın ölçüsü yapan ne kadar cahildir!” (el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 77); : “Kalble ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyatla iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 158.
16. Eflatun’daki mağara medlulü ile Dekart’taki tünel medlulünün aksi olarak Hakîm Bediüzzaman’daki kehf remzinin nasıl olduğunu düşün. Eflatun’da mağaraya giren, varlığın zatını tanıyan filozofa mukabil, gölgelerinin dışında varlığı tanımayan cahil bir insan (Cumhuriyet Konuşması, Yedinci kitap), Dekart’ta yayılan ışıkta yaşayan filozofa mukabil, koyu karanlıkta yaşayan kör bir insan (Metot Üzerine Konuşmalar, Altıncı Bölüm), Bediüzzaman’da ise, Eflatun’un gerçek arif, Dekart’ın gerçek basîr saydığı filozofun ta kendisidir.
17. “İşte, birinci yol, “dâllîn” ile işaret edilen dalalette olanların yoludur. Bu, tabiata kayanların ve tabiatçıların fikirleri üzerine fikirlerini bina edenlerin yoludur…” (Sözler, 650); “veled’dâllîn”den murat, vehim ve hevalarının akla galip gelmesi sebebiyle yoldan sapanlardır. İşârâtü’l-i’câz, s. 36.
19. “Bu arz, tabiat ve tabiat felsefesidir. Tünel ise, felsefecilerin fikirleriyle hakikate ulaşmak için açtıkları yoldur, gördüğü ayak izleri ise, Eflatun ve Aristo gibi meşhur filozoflarındır, işittiği sesler ise, Fârâbî ve İbn Sina gibi dahilerin sesleridir… Evet ben çok yerlerde İbn Sina’nın görüşleri ve kanunlarını buluyordum fakat, sesler bütünüyle kesiliyordu, yani ileri gidemiyor, kayboluyordu.” Sözler, 648.
20. İşârâtü’l-i’câz, s. 36.
21. “İnsanın ürettiği felsefe ilahi kudretin mucizelerini, yüce rahmetin harikalıklarını âdetler perdesiyle örtüyor, bu âdetlerin altında gizlenmiş olan vahdaniyet delillerini ve büyük nimetleri görmüyor, açığa çıkarmıyor, onları göstermiyor. Bu arada âdetin dışına çıkmış cüzî hususi bazı şeyleri gördüğünde onlara yöneliyor, onlara ehemmiyet veriyor.” Lahikalar, s. 358.
22. “Felsefenin hikmetine gelince o, ilahi kudretin mucizelerinin bütününü gizliyor, ülfet ve âdet perdesi altında setrediyor.” Sözler, s. 150.
23. “Dalalet ve küfrün hallinde rasgele yürüyen bu akıl, geçmişin hüzün verici elemlerinden, geleceğin rahatsız edici korkularından dolayı insan için bir işkence aleti, bir iz’aç vesilesi oluyor.” Şuâlar, s. 19.
24. “Kur’ân’dan istifade ettiğim yöntemim ile ehl-i nazarın ve filozofların metodu arasındaki fark şudur: Ben bulunduğum her yeri kazıyorum, su çıkıyor, onlar ise âlemin dört bir yanından borularla, künklerle su getirmeye teşebbüs ediyorlar, hayat suyunu getirmek için arşın fevkinde olana silsileler oluşturuyor, merdivenler kuruyorlar. Halbuki sebepleri kabul etmeleri sebebiyle onların bu uzun yolda onu şeytanların vehimlerinin tahribatından korumak için milyonlarca koruyucu bürhanlar vazetmeleri gerekir.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 170.
25. “Tevhid sırrıyla […] insanı hayrette bırakan şu soruların muğlak sırrı inkişaf eder: Bu mevcudat seli, bu mahlukat kafilesi nereden geliyor? Nereye gidiyor? Niçin geldi? Ne yapıyor?...” Şuâlar, s. 14.
26. “Tevhid olmasaydı insan mahlûkatın en şakisi, mevcudatın en denîsi, hayvanatın en zayıfı, zişuurun en şiddetli hüzne maruz olanı, en çok azap ve elem çekeni olurdu.” Şuâlar, s. 18.
27. “Varlığa Kur’ânî bakış, mevcudatı harfler, yani başkasının manasından haber veren edatlar gibi telakki eder. Buna göre varlık, mevcudatta tecelli eden yüce Yaratıcının güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının tecellilerinden haber verir. Maddi, ölü felsefi bakış ise genellikle varlığa mânâ-yı ismî olarak bakar, tabiatın çamuruna ayağı kayar.” Lahikalar, s. 90.
28. “Felsefeye gelince o, varlığa kendilerine ve sebeplerine bakan yönüyle bakar.” el-Mesnevi’l-Arabî en-Nûrî, s. 77.
29. Sözler, s. 646.
30. “Bu asırda ehl-i dalalet, “ene”ye binmişler, o da onları dalalet vadilerinde koşturuyor. Ehl-i hak hakkın hizmetine ancak “ene”yi terk etmekle güç yetirebilirler. Hatta onlar “ene”yi kullanmada hak ve doğruluk üzere olsalar bile diğerlerine benzememek için onu terk etmeleri gerekir. Onlar, “ene”yi terk etmezlerse ehl-i hakkı kendileri gibi nefislerine tapıyor konumunda zannederler.” Mektubat, s. 549.
31. “el-mağdûbi aleyhim ile işaret edilen ikinci yol, sebeplerin kölesi olan, halk ve icadı vasıtalara yükleyen, onlara tesir isnad eden ve böylece Meşşai filozoflar gibi tek başına akıl ve fikir yoluyla hakikatlerin hakikatine, Vacibü’l-vücud’un (c.c.) marifetine ulaşmayı isteyen kimselerin yoludur.” Sözler, s. 650.
32. Burada “O gün Biz senin bedenini senden sonra gelenlere bir ayet olması için kurtaracağız. İnsanlardan çoğu ayetlerimizden gafildir”. (Yunus: 92) ayetine bir telmih vardır.
33. Bediüzzaman Farabi ile İbn Sina’dan bahsederken yaptığının aksine İbn Rüşd’ün ismini zikretmekten sakınıyor, lakin Aristo’nun en büyük şârihi olduğundan dolayı onun meşhur olduğu “Meşşai” sıfatını kullanıyor. Biz burada onun ismi gizlemesinin sebeplerine dalmak istemiyoruz, ancak, ona şefkatinden, çağdaş tabilerine rifkatinden dolayı bunu yapmasının mümkün olduğunu söylememiz yeterlidir.
34. İşârâtü’l-i’câz, s. 36.
35. “Kur’ân-ı Mübin, kendisine prangalar vuran akıl ve naklin tezkiyesine ihtiyaç duymaktan çok müstağni ve çok yücedir. Zira onlar tezkiye etmeseler de onların şahadetine kulak asılmaz.” Saykalü’l-İslâm, s. 36.
36. “Ne zaman ki felsefe dinle komşu olmuşsa ona boyun eğmiş ve onun taatine girmiş, insanlık mutlulukla dolmuş, rahat bir içtimai hayat yaşamıştır. Ne zaman ki aralarında bir çatlak meydana gelip ayrılmışlarsa nur ve hayrın hepsi nübüvvet silsilesinin ve dinin etrafına toplanmış, bütün şerler ve dalaletler de felsefe silsilesinin etrafına toplanmışlardır.” Sözler, s. 639.
37. Felsefeyle hikmet arasındaki istitbai ayrım sadece bir derece ayrımı olduğunda, hikmetle felsefenin tâbi-metbu ilişkisi içinde birleşmeleri caiz olur. Zira onun mantıki vaz’ı “birleştiren ayrım bağı” olarak isimlendirilen vaz’a benzemektedir. Bu ayrım, ayrılan iki tarafın tasdikinin mümkün olduğu bir ayrımdır. Bunun tedâhulî birleşme nevilerinden biri olduğu itirazı faydasızdır. Çünkü bu birleşme, ancak doğruluk durumlarından birinde ortak olur. Ayrılan iki şeyden biri doğruluğunu tasdik imkânında diğerinden ayrılır. Ya da sen buna kısaca muhayyer olan birleşme diyebilir, muhayyerliğin olmadığı birleşme diyemezsin.
38. Bediüzzaman yeni felsefenin eski felsefeden daha az zararlı olduğunu düşünüyor. Çünkü yeni felsefe eski felsefeden daha fazla aklın, tenkidin ve ilmin kurallarına riayet ediyor. Bkz. Saykalü’l-İslâm, s. 41; 35-36.
39. Lahikalar, s.286-287.
40. Mektubat, s. 475; Lahikalar, s. 183.
41. İşârâtü’l-i’câz, s. 24; Saykalü’l-İslâm, s. 120.
42. Saykalü’l-İslâm, s. 29; İşârâtü’l-i’câz, s. 23.
43. Saykalü’l-İslâm, s. 320.
44. Saykalü’l-İslâm, s. 59.
45. Mektûbat, s. 376.
46. “Kur’ân-ı Kerim temsilleri bine ulaşan sayıda çoğaltmıştır. Çünkü temsilde latif bir sır, yüce bir hikmet vardır. Zira temsille vehim akla mağlup, hayal fikre boyun eğmeye mecbur olur…” İşârâtü’l-i’câz, s. 113.
47. İşârâtü’l-i’câz, s. 126.
48. Sözler, s. 735-736.
49. Malumdur ki ilim fakihleri kıyas-ı temsilînin yapısını tanımlama konusunda çokça ihtilaf etmişlerdir. Bazısı onu müstakil bir yapı saymışlar, bir kısmı bazen istikranın yapısına benzetmişler, diğer bir kısmı da istinbatın yapısına benzetmişlerdir. Biz onun istikraî ve istinbatî yapılardan oluşan büyük bir yapı olduğunu düşünüyoruz. Konunun tafsilatı için Tecdidü’l-menheci fî takvimi’t-türas (el-Merkezü’s-sekâfî el-Arabi, Beyrut, s. 65-66) adlı kitabımıza bakınız.
50. İstibdâlî ayrım için konan mantıki vaz “engelleyici ayrımın bağı” veya “istib’âdi vaz”a benzediğini düşün. Malumdur ki bu bağ, ancak ayrılanlardan diğeri olmaksızın birinin doğruluğuyla doğrudur.


Kaynak: Hira Dergisi

]]>
bilgi@gencadam.com (Prof. Dr. Taha Abdurrahman) İMAN VE ATEİZM Thu, 01 Nov 2012 00:04:52 +0200
Dinler Arası Diyalog http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/312-dinler-arasi-diyalog http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/312-dinler-arasi-diyalog Dinler Arası Diyalog

Değerli kardeşimiz;
Dinler arası diyalogu ilk defa kim ortaya atmış?

Bu güne kadar bunu savunanlar kimler olmuş?

Bu işi başlatanların gerçek gayeleri ne olabilir?

Bu yolda şimdiye kadar neler yapılmış?


Bütün bu ve benzeri soruları bir an için bir tarafa bırakıp, böyle bir fikirle ilk defa karşılaştığımızı düşünelim ve diyaloga karşı tavrımızın nasıl olması gerektiğini belirlemeye çalışalım.

Hemen ifade edeyim ki bu soruya, hemen çala kalem, müspet yahut menfi cevap vermek doğru değildir. Yer yüzündeki tek hak dinin mensupları olarak böyle bir diyaloga, öncelikle, “Evet” dememiz beklenir; ancak, burada önemli olan söz konusu diyalogu kimlerin kimlerle yapacağıdır.

Bu görüşmelerde Müslümanları temsil edecek kişilerin İslâm’ın temel hükümlerini harfiyen yaşamaları, bu dinin güzellikleriyle kalplerini, akıllarını, bütün duygu ve latifelerini kemale erdirmeleri, muhtaçların karşısına böylece çıkmakla onlara fiilen ve hal diliyle ders vermeleri icap eder.. Bunu başarılabilirlerse, Üstad Bediüzzaman’ın şu şartlı müjdesi gerçekleşecek demektir:

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, Küre-i Arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler.” (Tarihçe-i Hayat, 90)

İşte diyalog bu noktaya gelindikten sonra başlarsa faydalı olur. Gerçeği arayan, fakat ideal inanç sistemini ve onu sergileyen örnek insanları bulamadığından içine kapanıp kalan ve çareyi sefahatte ve inançsızlıkta bulan günümüz batı toplumu ancak böyle bir diyalog sonunda gerçeklerle tanıştırılabilir. Bütün ins ve cinin irşadı için nazil olan Kur’an-ı Kerim’e kavuşabilir; bütün alemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e (asm.) ümmet olma şerefine erişebilir.

O halde, yeterli bilgi birikimine sahip olunduğu halde bu diyaloga karşı çıkmak, müslümanları “sadece kendi aralarında görüşen, başkalarına bir şeyler verme ihtiyacı duymayan, komşusu aç iken kendisi olasıya doyan ve muhtaçları aç bırakmayı sevap sanacak kadar egoist ve bir o kadar da İslâm’ın ruhuna ters düşen birer olumsuz tip” olarak sunmak demektir.Bunun vebali de oldukça büyüktür.

Allah Resulüne (asm.) yapılan şu İlâhî hitap, günümüzde de aynen geçerliğini korumaktadır. .

“De ki, “Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin: Allah’tan başka bir mâbut tanımayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı Rab edinmesin.” (Âl-i İmran, 64)

Şimdi şöyle bir düşünelim:

Teslis inancı, günümüzde de Hıristiyan aleminde hâlâ hüküm sürmüyor mu? Bu inanç, “Allah’tan başkalarını mabud tanımak, Ona ortak koşmak” manasına gelmiyor mu? Hastalık devam ettiğine göre, Peygamber Efendimize yapılan bu davet emri, günümüz Müslümanlarını da ehl-i kitapla görüşmeler yapmaya çağırmış olmuyor mu?

Müslüman’a her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük görevler düşüyor. Nitekim, dinî ilimlerde gerekli bilgi birikimine sahip, hamiyetli, gayretli ve şefkatli insanlar, İslâm’ın nurunu bütün muhtaç gönüllere ulaştırmak için çaba gösteriyorlar ve her fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışıyorlar. Dinler arası diyalog da bu fırsatlardan birisi olarak görülebilir.

Şu da var ki, muhataplarımız da bizi kendi gizli emellerine alet etmek için aynı aracı kullanmak isteyebilirler. Burada Müslüman’ın basiretli olması büyük önem taşır.

Tarafların hepsinde ortak gaye, “gerçeği bulmak ve müşterek düşmanlarına karşı işbirliği yapmak” olursa, sonunda hak üstün gelecek ve böyle bir diyalogdan zaferle çıkan taraf , Müslümanlar olacaktır.

Müslümanlar, diyalogdan kaçan taraf olmamalı, diyalogun bütün bir insanlığın ortak menfaati için yürütülmesini savunmalıdırlar. Ancak, karşı taraf konuyu dinî olmaktan çıkarıp, Hıristiyan aleminin siyasî ve ekonomik menfaatleri namına bir alet olarak kullanmaya kalkıştığı taktirde, onlarla fazla zaman kaybetmek yerine mesailerini ateizme kaymış gençlikte yoğunlaştırmalıdırlar. Yani, diyaloglarını gençlerle yapmalıdırlar.

Bu açıklamalardan sonra konuyu ana hatlarıyla ve ön yargılardan uzak olarak ele almaya çalışalım:

İyi niyetle yapılacak böyle bir diyalogun birkaç boyutu vardır.

Bunlardan birisi bütün dinlerin müşterek düşmanı olan menfiliklere karşı iş birliği yapmaktır.

Nedir bu olumsuzluklar?

Hemen akla gelenlerden bir kaçını sıralayalım:

- Ateizmin özellikle Avrupa’da büyük boyutlara ulaşması.

-Ahlak buhranı sonucu namus mefhumunun ortadan kalkması, aile hayatının sönmesi.

-Ahiret inancının zayıflamasıyla dünya menfaati için her türlü yolsuzluğun, zulmün, ihanetin rahatlıkla işlenmesi.

-Kalp ve ruhların gıdasız kalmasının bir göstergesi olarak içki ve uyuşturucu alışkanlığının gittikçe yayılması.

- İnanç boşluğunu “şeytana tapma” gibi bir takım sapık görüşlerin doldurma çalışmaları.

- Ve herkesi rahatsız eden anarşi. Kimi niçin öldürdüğünü bilmeyen robot insanların döktükleri oluk oluk kan. İnsanlığın huzur ve refahına gideceğine silah şebekelerine akan paralar.

Bu son madde bana, Risale-i Nur müellifinin, çok istismar edilen bir konuya getirdiği açıklamayı hatırlattı. Kısaca değinmek isterim:

“Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’anda nehiy vardır.…Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?” sorusuna verdiği öz, fakat çok doyurucu cevabında şöyle diyordu:

“Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir.”

Buna göre Kur’anda yasaklanan muhabbet, Hak din olan İslâm’a kavuştuktan sonra Yahudiliğe yahut Hıristiyanlığa meyletmek ve sevgi beslemektir. Bu yasaktan kaçınmak şartıyla, bir Hıristiyan’la iyi komşuluk ilişkileri kurulabilir, ticaret yapılabilir, ortak düşmanlara karşı birlikte hareket edilebilir. Bütün bunlar Hıristiyanlığı sevmek demek değildir.

Konunun devamında bu noktaya şöyle açıklık getiriliyordu:

“Bir adam zatı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve san’atı içindir. …. Binaenaleyh, Müslüman bir sıfatı veya san’atı istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” (Münâzarât, 40)

Son cümle gerçekten çok harika ve konuya son noktayı koyuyor. Ehl-i kitaptan bir kadınla evlenen Müslüman, hanımını elbete sevecektir, ama bu sevgi onun dinini sevmesi manasına gelmez.

Bu ince ölçüden uzak kalmak bize bazen çok pahalıya mal oluyor.

Konunun devamında, ehl-i kitapla dost olmanın gerekçesi, şu cümlelerde net olarak ortaya konuluyor:

“Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’ânî de dahil değildir.” (Münâzarât, 41)

Bu cümleler, dinler arası diyalogun da iki önemli yönünü nazara vermiş oluyor: Birisi, birbirlerinden medeniyet ve terakki dersi almak, bu sahadaki gelişmeleri paylaşmak. Diğeri ise, asayişi yani dünya barışını korumak. Bu ikinci maddenin dünya saadetinin de esası olduğu özellikle vurgulanıyor.

Şimdi şöyle bir düşünelim: Yukarıda bir kısmını sıraladığımız müşterek düşmanlara ve dertlere karşı, farklı dinlere mensup insanların bir araya gelip ortak bir strateji belirlemelerine niçin karşı çıkılsın? Böyle bir işbirliğine Müslümanların değil, ancak sözünü ettiğimiz menfi fikirleri taşıyanların karşı çıkmaları gerekmez mi?.

Bu soru sürekli olarak zihnimi kurcalar durur ve “İslam dininin cihanşümul oluşu” gerçeğiyle, böyle bir anlayışı bir türlü bağdaştıramam.

Bu konuda iki ayet-i kerime:

“Şüphesiz ki, Allah katında (hak) din İslâm’dır.” Âl-i İmran Suresi, 19

“İşte bu gün sizin dininizi kemâle edirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” Maide Sûresi, 3

Peygamberimiz (asm.) ahir zaman peygamberidir ve İslâm, bütün inanlığın kıyamete kadar tek rehberidir. O halde, bu dinin esaslarını bütün insanlığa ulaştırmak bizim görevimiz değil mi? Sözünü ettiğimiz diyalog, toplumun yaralarını sarmak için bir araya gelen çeşitli din mensuplarına İslam’ı anlatmamıza bir vesile olamaz mı?

Örnek alarak Hıristiyanlık üzerinde konuşalım: Böyle bir diyalog ile ya onlar bizden tevhid inancını alacaklar, yahut biz onların teslis görüşüne kayacağız. Bu ikinci şıktan bir endişemiz mi var ki diyalogdan kaçınalım. Kaldı ki, bugün birçok Hıristiyan din adamının teslisi bırakıp tevhide döndüğü bir gerçek iken, böyle bir diyalogdan karşı kesimin korkması daha makul değil mi?

Geliniz tahminleri, yanlış teorileri bir yana bırakıp realiteye bir göz atalım:

İşsizliğin büyük boyutlara ulaştığı, geri kalmışlığın olabildiğine hüküm sürdüğü dönemlerde ülkemizden Avrupa’ya, özellikle de Almanya’ya çok sayıda işçi göç etti. Bunlardan acaba kaçı İslam’ı terk edip Hıristiyan oldu? Birkaç aşk macerası dışında, bir Müslüman’ın din değiştirmesi vakasına istatistiklerde rastlamıyoruz. Avrupa’ya ilk defa gelen bir kısım gurbetçilerimiz, batı kültürüne kapılmış, o aşırı serbesti ortamında içkiye, sefahate düşmüştür, ama bunlar yine de imanlarını korumayı başarmışlardır. Bir sonraki nesil ise işin vahametini anlayıp yeniden kendi öz benliklerine dönme savaşı vermeye başlamışlardır. Şimdi ise durum oldukça iç açıcı ve ümit vericidir.

O gün Avrupa’ya göç etmiş vatandaşlarımızı batının dini değil, hayat düzeni etkilemiş, kiliseleri değil meyhaneleri kendine çekmişti. Burada gurbetçi vatandaşlarımızın kabahatleri ve zaafları bir tarafa, şu gerçek de açıkça ortaya çıkıyordu: Avrupa’da Hıristiyanlık değil sefahat hakimdi.

Bugünün Avrupa’sında Hıristiyanlık açısından müspet denebilecek bir gelişme olmamıştır. Gençlik, bazı üniversitelerde, yüzde doksanlara varan vahim bir oranla ateist olmaktadır. Avrupa’da yeni kilise yapmak bir yana eskiler, özellikle tarihi değeri olmayanlar bir bir yıkılmakta ve işyeri yapılmakta, bir kısmı da cami haline getirilmektedir. Artık, içkinin yerini uyuşturucunun süratle almağa başladığı bir Avrupa ile karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda bizim dinler arası diyalogdan İslam dini adına bir tehlike vehmetmemiz gerçeklere ters düşmektedir. Dinimiz açısından değil de, milletimizin ve devletimizin menfaatleri açısından bir zarar görüyor, bir gizli oyun hissediyorsak, bunu da göz ardı etmemek ve gerekli tedbirleri almak aklın gereğidir. Bu ayrı bir konudur.

Nur Külliyatından diyalog çalışmalarına ışık tutacak iki önemli mesajı aktarmak istiyorum:

Birisi bizzat Peygamber Efendimizin bir haberini bize ulaştıran şu ifadeler: “Hadis-i sahihle, âhir zamanda Îsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi….” ( Lem’alar, 151)

Bir ittifaktan söz ediliyor; Îsevîlerin hakiki dindarları ile Müslümanlar arasında gerçekleşecek bir işbirliği haber veriliyor. “Hakiki dindar” ifadesi çok önemlidir ve siyasi oyunlar sergilemek, maddi menfaat temin etmek için değil, doğrudan din namına yapılacak bir ittifak söz konusu. Düşman olarak da zındıka gösteriliyor. Bütün dinsizlik cereyanları ve her türlü ahlaksızlık şebekeleri bu terimin içine girer.

Üstadın şu ifadelerini de aynı mantık içinde değerlendirebiliriz:

“Şimdi bu acib zamanda, îmanı bulunan ve hatta fırak-ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak; ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden, hırıstiyan bile olsa onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.” Kastamonu Lahikası, 247

Bu mesajın, diyalog olmaksızın uygulama sahasına gireceğini bekleyebilir miyiz?

İkinci mesaj:

“Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslam’a karşı teslim olup terk-i silah edecek.” ( Sözler, 703)

Hıristiyanlığın ya tamamen söneceği, yahut teslis ve benzeri yanlışlıklardan temizlenerek İslam’a teslim olacağı haber veriliyor.

Bunun tahakkuku için de diyalog şart değil mi?

Îsâ aleyhisselamın yer yüzüne ineceğini haber veren hadis-i şerif konusunda, yine Nur Külliyatında yapılan şu açıklamalar da sözünü ettiğimiz ikinci mesajı desteklemektedir:

“Tabiiyyun, maddiyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiyye vasıtasiyle intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan Îsevîlik dîni zuhur edecek, yâni rahmet-i İlâhiyyenin semasından nüzûl edecek; hâl-i hâzır Hıristiyanlık dîni o hakikate karşı tasaffi edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir… Ve Kur’ana iktida ederek, o Îsevîlik şahs-ı manevisi, tâbi; İslamiyet, metbû’ makamında kalacak. Dîn-i Hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” (Mektûbât, 57)

Konunun bir başka boyutuna da kısaca değinmek istiyorum:

Bir Müslüman olarak, bizim gibi düşünmeyen din kardeşlerimiz hakkında “su-i zan, tecessüs, gıybet, iftira ve tekfir”den hassasiyetle sakınmamız gerekir. Şahsî kanaatimiz, dinler arası diyalogun Müslümanlara zarar vereceği istikametinde olabilir. Bunu fikir hürriyeti içinde değerlendirir ve hürmetle karşılarız. Ancak, aksini düşünen bir Müslüman’ı hemen tenkit ve itham etmek yerine, kendisiyle bizzat görüşüp gerekçelerini dinlememiz gerekir. Bu karşı fikrin gerekçesinde, “İslâm dininin intişarı ve Müslümanların bütün dünyada daha bir rahat ortamda dinlerini yaşamaları ve başkalarına da tebliğ etme imkanı bulmaları” gibi ulvî gayeler varsa, kendilerini itham etmeye hiç hakkımız yok demektir. Bir kişi söz konusu diyalogu, “İslâm’a ve Müslümanlara zarar verme” niyetiyle desteklemiş olacak ki, kendisine karşı çıkalım ve onunla gerekli fikir mücadelesine girişelim.

Bazılarının bu hususta çok aşırı giderek kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir ettiklerini, küfürlerine hükmettiklerini işitiyoruz. Tekfir konusunda, alimlerimiz şöyle bir kural ortaya koymuşlardır:

“İman, kalbin kabulü ve dilin ikrarıyla sabit olduğu gibi, küfür de kalbin reddi ve dilin bunu ifade etmesiyle tahakkuk eder.”

Buna göre, bir mümin, İslâm’ın ruhuna ters düşen bir takım davranışların içine girmişse onun küfrüne hemen hükmedemeyiz. Çünkü ne kalbine nüfuz edebilmiş, ne de dilinden İslâm’ı reddeden bir söz işitmişizdir.

Ehl-i sünnet itikadına göre, “Bir kişinin küfrüne doksan dokuz delil bulunsa, imanına ise bir tek delil olsa, müftü bu tek delile göre hükmeder.”

Bu konuda Allah Resulünün (asm.) şu hadis-i şerifi tüyler ürperticidir ve hepimizi azami dikkate davet eder:

“Bir kişi diğerine kâfir dediğinde, o söz havada kalmaz. Eğer karşısındaki gerçekten kâfir ise söz ona ulaşır. Eğer değilse geri döner ve o sözü söyleyeni kâfir yapar.”

Son söz:

Müslüman, içine kapalı bir tip değildir. Kur’an-ı Kerim’de “en hayırlı ümmet” olduğumuz haber verilirken, bunun gerekçesi de “doğruyu ve güzeli başkalarına anlatmamız ve onları yanlışlardan ve yasaklardan men etmemiz” şeklinde ortaya konulmuştur. Bütün peygamberlerin ortak yolu, Allah’ın kullarını irşat etmek, onları küfürden, şirkten ve isyandan kurtarmağa çalışmaktır.

O halde, kendimizi, batıl yolda gidenleri öldüren bir katil tip olarak değil, onları doğruya ulaştırmaya çalışan bir ıslahçı olarak takdim etmeli ve bunu yaşayışımızla da sergilemeliyiz.

Şimdi iç alemimize dönelim ve kendimizle şöyle bir hesaplaşalım:

“Ben İslâm’ın nurundan mahrum kalan insanlara acıyıp onları kurtarmaya mı çalışıyorum; yoksa onları hayatlarına son vererek cehenneme göndermek için fırsat mı kolluyorum? Eğer nefsim bu ikinciden yana ise ben “Peygamberlerin ortak çizgisinden sapma gösteriyorum.” demektir. Kendime gelmeli, görevimi iyi belirleyip ona göre çalışmalıyım.

Bir doktorun hastaya değil hastalığa düşman olması gibi, Peygamberimiz de şirke düşmandı, ama müşrike acıyor ve onu kurtarmaya çalışıyordu. Ben sevgili peygamberimin bu sünnetine ne ölçüde uyum gösteriyorum?


Böyle bir iç diyalog bizi diyalog konusunda da en isabetli kararı vermeğe götürecektir.

 

Kaynak: Sorularla İslamiyet

]]>
bilgi@gencadam.com (Prof.Dr. Alaaddin Başar) BEDİÜZZAMAN PERSPEKTİFİNDE DİYALOG Wed, 31 Oct 2012 23:04:59 +0200
Cumhuriyetten önce cumhuriyetçi olan zat http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/280-cumhuriyetten-once-cumhuriyetci-olan-zat http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/sss/item/280-cumhuriyetten-once-cumhuriyetci-olan-zat Cumhuriyetten önce cumhuriyetçi olan zat

Ülke henüz saltanatla yönetilmektedir. Cumhuriyetin ilanına daha otuz yıl vardır.
Kimi aydınlar "Dîdâr-ı Hürriyet"ten ve Meşrutiyet'ten söz etseler de cumhuriyetin adını anan pek yoktur.

Çevresine zekâ ve deha pırıltıları saçmakta olan genç bir Molla, Siirt'in Tillo kasabasındaki Kubbe-i Hâsiye namındaki türbede inzivadadır.

Kendisine çorba getirmektedirler. Çorbanın suyunu içer, tanelerini de türbenin daimi sakini olan karıncalara verir. "Çalışkan ve cumhuriyetçi" oldukları için.

Ne garip ve hazindir ki bu zat, aradan kırk yıl geçtikten sonra, 1934 yılında "Cumhuriyete muhalefet"ten Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilir. Uğruna nice rüyalar gördüğü ve çileler çektiği cumhuriyet rejimine muhalefetten tutuklanır.

İki hafta önceki yazımda bahsettiğim ve geçtiğimiz hafta üç gün boyunca, 40 ülkeden iki yüze yakın bilim adamının fikirlerini tartıştığı Bediüzzaman Said Nursî'dir bu zat.

Cumhuriyete geçildiğinde yeni dönemin hassasiyetlerini dikkate alarak, önceleri Kürdî olan imzasını Nursî olarak değiştirir. Soyadı kanunu çıktığında ise Okur'u seçer. Bugün, Hizan'ın Nurs köyündeki akrabalarının soyadları hâlâ "Okur"dur.

Ne var ki, onu Kürtçülük'le suçlayan, yeni dönemin muktedirleri ona "Kürdî" demeye devam eder. Hem de Türkçe olmayan bir tamlamayla: Bediüzzaman Said-i Kürdî."

Gazeteler böyle yazar, mahkeme kayıtlarına böyle düşer ve hatta İsmet İnönü imzalı bazı Bakanlar Kurulu kararlarında adı yine "Said-i Kürdî"dir. Maksat bellidir: ötekileştirmek. Kitleye "Bak görüyorsunuz, adı bile size benzemiyor. O sizden biri değil" mesajı vermektir.

"Cumhuriyete muhalefet"le suçlandığı Eskişehir Mahkemesi tam bir hukuk faciasıdır. 119 talebesi de "Cumhuriyete muhalif cemiyetin üyesi" olmakla suçlanmaktadır. Aralarında, hem Çanakkale hem de İstiklal Savaşı gazisi olan, çifte madalyalı Binbaşı Asım Bey ve Yüzbaşı Re'fet Bey de vardır. Asım Bey, sorgulama esnasında, hâkimin baskılarına dayanamayarak kalp krizinden vefat eder.

Tan Gazetesi olayı, "Bir Mürteci İfade Verirken Öldü!" şeklinde manşetten duyurur okuyucularına.

Esasen 1934 yılında Said Nursî üzerinden kurgulanan yeni bir Menemen komplosudur. Bediüzzaman'ın ve talebelerinin tahriklere prim vermeyen tavırları ve "Maznunlar Kafilesi"ni Isparta'dan Eskişehir'e sevk etmekle görevlendirilen Binbaşı Ruhi Bey'in, asil davranışları sayesinde komplo geri teper.

Denilir ki, Ruhi Bey'e verilen gizli emir, sevkiyat sırasında en küçük "isyan kıpırtısı" bahanesiyle kafilenin imhasıdır. Kafile mütevekkilâne tavırlarıyla en küçük bir isyan emaresi göstermez ve Ruhi Bey de vicdanının sesini dinleyerek, tam tersine onlara yumuşaklıkla davranır.

Bu vesileyle, Eskişehir Mahkemesi'nin tüm safhalarını, hukukçu kimliğiyle ve objektif bir biçimde değerlendiren ve bu alanda ilk ve takdire şayan bir eser koyan Prof. Dr. Servet Armağan'ı tebrik ediyorum. Bu sayede yakın tarihimizin karanlık ve dahi trajikomik bir sayfası, bir nebze olsun aydınlığa kavuşmuştur. Detaylarını merak edenlere ilgili eseri tavsiye ederim. (*)

Ülkemizde inceleme yapan birçok yabancı bilim adamının tespitiyle Said Nursî'yi anlamak, Türkiye'nin yakın tarihini anlamaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, "Cumhuriyetçi Said Nursî"yi dışlama ayıbından kurtulmalıdır.

Onu yok sayan akademik ve entelektüel camia da.

--------------------------

(*) "Ey Hâkimler!", Prof. Dr. Servet Armağan, Nesil Yayınları, Haziran 2010/İstanbul.

Bugün Gazetesi

]]>
bilgi@gencadam.com (Cemal UŞŞAK) KÖŞE YAZILARI Mon, 29 Oct 2012 18:44:01 +0200