İman ve Ateizm - Genç Adam
Fethullah Gülen’in askerî müdahale ve darbeler hakkında düşünceleri nelerdir? Fethullah Gülen’in askerî müdahale ve darbeler hakkında düşünceleri nelerdir?

Fethullah Gülen 28 Şubat sürecini desteklemiş midir?

Fethullah Gülen, her fırsatta demokrasi lehinde açıklamalar yapmış, demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesi istikametinde teşvikler ve telkinlerde bulunmuş; askerî ya da sivil antidemokratik her tür teşebbüs, özellikle de askerî müdahale ve darbeler aleyhinde duygu ve düşüncelerini defalarca ifade etmiştir. Buna rağmen bazıları Gülen’in, kötülüklerde iyi yönler bulunabileceği ve kötülüklerin sonuçları itibarıyla iyi şeylere vesile olabileceği gerçeğinden hareketle esasen asla tasvip etmediği antidemokratik bazı müdahale ve darbelerin iyi yönlerine işaret ettiği ifadelerini sanki darbeleri destekliyor gibi algılayabilmekte veya çarpıtabilmektedir. Milletle beraber Gülen’in kendisinin de mağduriyetler yaşadığı askerî müdahale ve darbeler hakkındaki duygu ve düşüncelerini öğrenmek için bu konulara dair beyanlarını önyargılarla kesip biçmeden bütüncül bir bakışla önyargısızca ve insafla incelemek yeterlidir.

Önyargılı bakış + cımbızlama alıntılar = yanlış yargılar

Fethullah Gülen’in kendisine yöneltilen “28 Şubat, ülkenin daha iyi bir noktaya gelmesi adına Türkiye’de bazı süreçleri geciktirdi mi?” sorusuna “Geciktirmedi; aksine hızlandırdı. Hattâ 28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı. Ben, Türkiye’nin de dünyanın da geleceği hakkında çok ümitliyim. Ancak, hepimize biraz daha fedakârlık düşmektedir…”[1] şeklinde verdiği cevaptan “28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı.” ifadesini cımbızlayarak Gülen’in 28 Şubat sürecini destekleyip olumlu bulduğu şeklinde algılayan ya da saptıran zihniyet, muhtemelen şu ifadelerini ise tarihteki bütün kargaşa, kavga, savaş ve ihtilalleri destekleyip olumlu bulduğu yönünde algılayabilir/saptırabilir:

“…tarihin çeşitli devirlerinde, binbir kargaşa ve anarşinin alıp yürümesine karşılık yine her kavganın insânî ruhun zaferiyle sonuçlandığını görmekteyiz. Evet, yıllarca Avrupa’nın altını üstüne getiren çeşitli kaynaşmalar, bilhassa Fransa ve Amerika ihtilâlleri gibi nice insanın canına kıymakla neticelenen en hunharca hareketlerle dahi bir kısım güzel neticeler elde edilmiştir. İnsanlığın mutluluğu adına meydana gelen bu sürpriz neticeleri, o günün insanları göremezdi. Göremediklerinden dolayı da yaşadıkları çağa ‘tefessüh etmiş yıllar’ nazarıyla bakmışlardı. Ama bizler bugün, o fırtınalı çağların arkasındaki güzel neticeleri görüyor ve onların yanıldıklarına hükmediyoruz. Günümüzün insanlarının da, inanç ve cesaretlerini yitirmedikleri takdirde, bir baştan bir başa bütün dünyayı saran kargaşa ve huzursuzluğu yenecekleri ümidini beslemekteyiz. Aslında dünden bugüne hep, en bunalımlı dönemleri, en huzurlu dönemler tâkib etmiş, kaoslar nizamları doğurmuş ve aydınlıklar zulmet zulmet üstüne karanlıkları kovalamıştır.”[2]

“…ne bütün savaşları, ne de ihtilal ve inkılâpları mutlak olarak olumsuz görmek doğru değildir.. olumsuz sayılmaları şöyle dursun, çok defa harb ve ihtilale sebebiyet veren sâiklerin insanî hedefli olmaları, savaşçı ve ihtilalcilerin de hüsn-ü niyetli hareket etmeleri sayesinde, fevkalâde müsbet neticeler de elde edilegelmiştir. Hele bu oluşumlar, iyiyi, doğruyu, güzeli tesbit edip belirlemeye; azgınları durdurup mütecavizleri bertaraf etmeye; köhne telâkkileri yıkıp varlık ve eşyayı yeniden yorumlamaya mâtuf ise, yararlı olduklarında kat’iyen şüphe yoktur.”[3]

Halbuki Gülen’in dünya çapında medeniyetler çatışması, kargaşa, kavga ve savaşların aleyhinde bunların önlenmesine yönelik çabaları, ülke ve dünya çapında hoşgörü, diyalog, uzlaşı ve barış tesisi için gayretleri ortada iken bütün bu ifadelerini öyle yorumlamak gerçeği tersine döndürmek olacaktır.

Gülen’in de dediği gibi; “Bir insan hakkında bir-iki sözüne dayanarak hüküm verilmez. Yapılan konuşmaların ne zaman, niçin ve hangi maksatla yapıldığının göz önüne alınması gerekir. Şu ana kadar yayınlanmış bir hayli kitabım, vaazlarım ve kasetlere alınmış başka konuşmalarım da vardır. Bunların tamamı göz önüne alınarak bir sonuca varılmalıdır… Bir insanın bir kelimeyi veya tabiri hangi manada kullandığı hususunda, onun düşüncelerine, genel fikrî yapısına ve bütün yazıp söylediklerine bakılarak hüküm verilir. En basit ilkokul Türkçe kitaplarında bile bir yazar ve eseri incelenirken böyle davranılır. Karşı bir davranış, ya bilmeme, ya da çarpıtma, dolayısıyla da kasıt olma ihtimali vardır.”[4]

Gülen’in, 28 Şubat ve sair antidemokratik süreçlerin Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini hızlandırdığını ifade etmesinden kastı şu sözleriyle birlikte değerlendirildiğinde anlaşılacaktır:

“Milletlerin hayatındaki her değişme ve yenilenmede, bir kısım tipi-boranla beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültüleriyle beraber diriliş nârâları, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarıyla beraber ümit çığlıkları.. en uğursuz çehrelerin yanında en temiz simâlar, en pes hislerin yanında en ulvî heyecanlar, en derme-çatma düşüncelerin yanında en mukaddes mefkûreler hep içiçe olmuş ve beraber bulunmuştur. Şayet herhangi bir toplumu, insan bünyesine benzetecek olursak, hastalık yapan virüs ve mikroplarla, kanın her parçasında mevzîlenmiş tamirci ve koruyucu unsurların kıyasıya mücâdele ve muhârebesi ve tabiî bu esnada hastanın hülyâ ve hezeyanları ne ise, toplumların, varolma ve dirilme kavgası verdikleri dönemlerdeki kargaşa, anarşi ve ardı arkası kesilmeyen çalkantılar da aynı şeylerdir. Denebilir ki, hemen her geçiş dönemi, âdeta bir kısım acaipliklerin meşheri ve tersliklerin resmi geçidi olarak gelmiş ve kitleleri kendiyle meşgul edip öyle gitmiştir.”[5]

“Asırlar var ki, mazlumlardan daha mazlum, mağdurlardan daha mağdur şu bizim dünyâmızın insanı, değişik buuttaki baskılarla gerildikçe gerildi; maruz kaldığı zulümlerle her gün biraz daha sertleşti ve ardı arkası kesilmeyen gadrlerle artık kendi olarak düşünmeye başladı… Bugün bizim dünyâmız, arzu edildiği seviyede ileri ve müterakki olmasa bile geri de değildir. Hele, hasımlarımızın su yüzüne çıkan düşmanlıkları, dolayısıyla da baskı ve zulümleri, bizleri daha da uyaracak ve toparlanıp her hususta çağı yakalamamızı hızlandıracaktır.”[6]

“Dünden bugüne, yer yer düşmanlarından ve zaman zaman da dost kılığına bürünmüş hasımlarından, devamlı ihanet darbeleri yiyen ve sürekli olarak hırpalanan bu millet, bütün tarih boyunca imtihanların en acı ve en ağırlarını gördü. En korkunç hıyanetlere maruz kaldı. Gün geldi ki dört bir yandan bütün dünya onun üzerine at sürdü ve onu ablukaya aldı. Hatta bu dönemde, onun bütün bütün tarihten silineceği zehabına kapılanlar da oldu. Ama o, bu ölüm kalım imtihanlarını da atlatarak bir kere daha bütün bir hasım dünyanın plânlarını altüst etti. Belki o, bundan sonra da bir kısım imtihanlar görecek, tekrar tekrar ırgalanacak, karşısına ateşten tepeler, kandan irinden deryalar çıkacak; ancak, bütün bunlar onun, kendini yenilemesine ve metafizik gerilimine yardımcı olacaktır. Zira o bunlarla dost ve düşmanını tanıyacak, bunlarla bilenecek, bunlarla düştükten sonra doğrulup kalkmanın ve kendine gelmenin yollarını öğrenecektir...”[7]

“Türkiye istikrarsızlığı yaşayabildiği kadar yaşamıştır, çok geniş tecrübeleri vardır. Hani Batı’da bir şey vardır; derler ki iflas etmiş bir tüccar başarılı olmuş tüccardan daha iyidir. Defaatle ırgalanmış, hırpalanmış, düşmüş kalkmış, düştükten sonra kalkmasını öğrenmiş bir Türkiye bence daha başka dinamikler de inzimam edince herhalde gelecekte inşallah huzurun, emniyetin dünyası olacaktır, bundan kimsenin şüphesi olmaması lazım.”[8]

Toplumsal uzlaşı tavsiye ve telkinleri

Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde, öncesinde ve sonrasında her fırsatta toplumun bütün kesimlerini, meydana gelen gerilimlerin bütün taraflarını teskin etmeye ve karşılıklı uzlaşının tesisine gayret etmiş; hadiselere ve meselelere hislerle, kaba kuvvetle değil, akıl, mantık, muhakeme ile yaklaşılması ve hoşgörü ve diyalog içinde toplumsal bir uzlaşı ile hal çarelerine başvurulması istikametinde tavsiye ve telkinlerde bulunmuştur:

“Bundan evvelki değişik müdahalelerde görüldüğü gibi evvela üniversitede hadise çıkarılır. Hadiseler değişik zeminlerde yaygınlaştırılır ve gücü kuvveti temsil edenlere davetiye çıkarılmış olur. Alevi meselesini kurcalamak şimdilerde kanaatimce demokrasiyi yeniden kesintiye uğratarak askeriyenin gelmesiyle bir yere varacaklarını zanneden bir kısım kimselerin planı olarak düşünülebilir… Birileri bu meseleyi çok iyi planlıyor. Diğer taraftan da sivil güçler, emniyet bu hadiselerle başa çıkamazlarsa o olaylar büyürse, üniversitede, Gaziosmanpaşa’da yapmak istediklerini yarın belki başka yerlerde yapmak isteyecekler. Tahrip çok kolaydır, tamir ise çok zor. Önlenemeyip de bu hadiseler devam ederse, bu ‘askeriye gel’ demektir. Bu da demokrasinin bir defa daha inkıtaı demektir. Çok iç açıcı ekonomik bir durumumuzun olmadığı dönemde bir de böyle bir inkıtaı kanaatimce her şeyi alt üst eder. Ve Türkiye on sene daha geriye gider. Her defasında gittiği gibi. Tabii o da, gözümüzün nuru ve kalbimizde önemli bir yeri olan askeriyenin de yıpranması ve halk nazarında menfur bir duruma düşmesi demektir. Henüz o eski yaralar tedavi ediliyor şimdilerde… ve bir kere daha önü alınmaz, aşılmaz meseleler getirilir ve yeniden bir kere daha böyle bir yanlışlık yapılırsa ciddi bir yara daha alırız… ve zannediyorum, böyle bir yara 15 senede kapanmaz. İçte dışta bu meseleyi planlayanların hedeflerinden bir tanesi de bu olabilir.”[9]

“Askeri müdahaleye, hiçbir ülkenin hiçbir zaman tahammülü olmamıştır. Askeri müdahaleler demokrasinin inkıtaına sebebiyet vermiştir. Ülkede karmaşa yaşanmıştır. Devlet idaresinin başına büyük ölçüde bilmeyen insanlar gelmiştir. Öğrenecekleri ana kadar o gitmiş, demokratik yeni bir seçim olmuş yerine başkaları gelmiştir. Onu genel yapısı itibariyle tasvip etmek mümkün değildir.

Ama bazı durumlar olmuştur ki askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vaaz u nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi bir yere çekmek istiyordu. Ve çekilmiş de olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefî tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkar-ı ammede mahkum edecekler. Tarih de mahkum edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum… Kimle görüştüm, zirvede de kimle bu meseleyi müzakere ettiysem ‘Ben bir askerî müdahale olmaz demiyorum’ dediler. Fakirin kanaatleri de o istikamette. Ama şimdilerde hemen böyle bir şey olur mu olmaz mı bilemiyorum. Yer yer endişemiz oldu. Bir kere daha demokrasinin kesilmesi… Bizim peygamber ocağı, güzide asker müessesesine karşı bir tavır değildir. Ama askerin bir konumu vardır. Parlamentonun bir konumu vardır, demokrasiyi onlar temsil ederler. Askeriye hayatî önemli bir müessesedir. Kendine ait bir misyonu vardır, onu yapar. O kışlada kalmalı… Eğer çıkmayı bazıları -bazıları diyeceğim, askeri karalamadan Allah’a sığınırım, askeri rencide etmek istemem çünkü fakirde o ruh vardır, askeri çok severim- o düşüncede olabilir, çıkmak istiyorlardır. Ve bunlar bir taraftan potansiyel bir tehlike dedikleri bu dinin ister siyasi, ister gayr-i siyasi gelişmesini bu mevzuda bir vesile sayabilirler. Ekonomik tutarsızlığı, yetersizliği de bir vesile sayabilirler. Dünya karşısında hususiyle harici politikada çok iyi bir politika izlenmemesini de bir vesile sayabilirler. Değişik vesile sayıp gelebilirler. Evet, gelebilirler endişesini taşıyoruz. Ama gelirlerse kendilerini de yıpratırlar. Ve bundan sonraki de diğerleri gibi olmaz. Daha farklı olabilir. Bazı büyük yanlışlıklar yapılabilir. Dilerim olmasın. İlahiyatçı kendi çevresi içinde, asker kışlasında, cemaat camide kalsın.”[10]

“Bir de doğrudan doğruya darbe olsun diyebilirler. Bir kriz, bir bunalım varsa bence çok defa darbenin kendisi de krizdir. Darbe beraberinde bir kısım krizler de getirir. Darbenin getirdiği krizleri çözmek için yeniden kriz masaları kurulur. Darbeciler hep su-i niyetli olmamışlardır. Güzel şeyler olmuştur. Fakat darbede çok önemli kayıplar da olmuştur. Bunların başında demokrasi inkıtaa uğramıştır. Bir sürü tecrübe, birikim heba olmuştur. O ölçüde tecrübe ve birikime sahip olmayan insanlar başkalarından beslenmek, sistemi çürütmek hevesine sahip olmuşlar. Oysa ki bu da bir uzmanlık sahasıdır. O açıdan darbe tam bir çözüm değildir. Darbe, çaresizlikte hekimin neşteri gibi, komplikasyonları da nazar-ı itibara alınarak yapılan bir mualecedir. Arap atasözü vardır; ‘Dağlama en son çaredir.’ Bütün mualeceler kullanılır, en son demir kızdırılır, basarlar. Bu bir yönüyle kader-denk noktasında bir değerlendirmedir. Bu götürebilir de, yerinde bırakabilir de.”[11]

“Türk toplumunun çok uzlaşmaya anlaşmaya ihtiyacı olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bütün güçler ve kuvvetler Türkiye’de, hatta gücü temsil edenler demokratik davrandıkları zaman bu gaileleri aşabileceğimize inanıyorum. Ancak demokrasi ile, ancak Türkiye’deki mevcut hayata hakim bazı kriterlere saygılı olmakla bu badirenin aşılacağına inanıyorum. Hislerimize kapılarak ister medya açısından, ister devleti idare eden insanlar, ister partilerin başındaki liderler açısından hissi, mantığın, muhakemenin önüne geçirirsek şayet eğer çok yanlışlıklar yapılabilir. Hele bazı kimseler kuvveti temsil ediyorlarsa şayet. Genelde kuvvetin temsil edilmesi de kuvveti aklın, mantığın, muhakemenin önüne çıkarır. Nasıl olsa kuvvetle bu meseleyi çözüyoruz dedirtir onlara ve bu da Türkiye’de dengelerin alt üst olmasına sebebiyet verebilir. Herkesin herhalde çok dengeli olması lazım.”[12]

“Türkiye sistem açısından, demokrasi açısından bir darboğazdan geçti aslında. Askeriyenin müdahalesi oldu, biraz askeriyenin isteğine göre o çizgide bir hükümet kuruldu. Bunda başkalarının oyunları da oldu; şu oldu, bu oldu. Bunlar demokrasinin hakim olduğu, olması istendiği bir ülkede sevimli şeyler değil. Olmaması gerekli olan şeylerdi. Fakat yaşanan krizin aşılması için çok büyük kangren olmuş bir uzva neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan nizama, intizama, ahenge geçilmesi herkesi memnun edecek bir duruma, mükemmel bir demokrasiye geçilmesi elbette ki mümkün değildir. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönüldü. Ve dilerim inşaallah birileri çıkıp içinden zor çıktığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.”[13]

“Ben, bu milletin değerlerini müdafaa ediyorum. Bu değerlere sahip çıkmakla Türkiye’nin geleceğe yürüyebileceğine inanıyorum. Bunun önündeki engellerin de güçlü olduğunu gördüğümden ve müdafaa ettiğim değerlerin hiçbir zaman kuvvet yoluyla kabul ettirilmesinin mümkün olmadığına, kuvvetin ancak nifak ve iki yüzlülük doğuracağına inandığımdan, her şeyin akla, mantığa, hür düşünceye, benimsetilmesine vabeste olduğunu düşünüyorum. Türkiye, büyük bir geleceğe yürürken, çatışmaların, yıkmaların, iç kavgaların hiçbir zaman olmamasını, bilhassa inanan kesimlerin buna meydan vermemesini ve her zaman söylediğim gibi, istikrarın, devletin, iç barışın yanında olmaları gerektiğini söylüyorum.”[14]

Gülen’in bu sözleri cımbızlama yapmadan bütün olarak incelendiğinde, onun antidemokratik müdahale ve darbeleri asla tasvip etmediği, 28 Şubat sürecini öncesinde fark edip toplumu uyardığı, toplumsal gerilimleri toplumsal uzlaşı ile aşıp toplumsal huzuru tesise gayret ettiği, hep bu istikamette teşvikler ve telkinler yaptığı anlaşılacaktır.

Askerî müdahale ve darbeler

Fethullah Gülen, farklı zaman ve zeminlerde çeşitli vesilelerle askerî müdahale ve darbeler hakkında duygu ve düşüncelerini açıklamıştır:

“İkbal hastalığına tutulmuş bir kısım maceraperestlerin Türkiye’yi sürükledikleri uçurum bugün daha açık ve net bir şekilde görülmektedir. Sabah erken kalkanın içine düşen ilk heves ihtilal yapmak olduğu görünümü insanı utandıracak mahiyettedir. Cunta içinde cunta... Aynı şahıs bazen dört cuntayla temas halinde. Hangisi neticeye varacak olursa ondan görünecek ve ikbalini garanti edecek... Milletin düşeceği badire kimsenin umurunda değil. Ordu girdaplaşmış. Kuvveti elinde tutanlar kelle istiyor. Niçin ve neden, diyebilen yok. Çünkü cevap malum nakarat: Türkiye elden gidiyor. İttihat Terakki hoyratlığının sızıntılarından beslenen bu zihniyet on senede bir hortlatılarak devletin her sahadaki hamle gücü kırılıyor ve ülke her müdahale sonunda bilmem kaç sene geri gidiyor... Ama kimin umurunda... Nihayet üç-beş senelik fani dünya. Otur sen de bir koltuğa, rahatına bak. Dünyaya bir daha gelecek değilsin ya! İşte hayat felsefesi bu olan insanların yaptıkları ve yapacakları!..”[15]

“12 Mart, bir ihtilal ve darbe değildir. Hükümeti belli konularda uyaran bir ikazdır. Elbette askeri olması yönüyle tasvip edilemez. Hür iradeyi güç kullanmak suretiyle dize getirmenin tasvip edilmesi mümkün değildir de ondan. Fakat çok daha kötü bir hareketi önlemesi bakımından bu harekete iyimser bakmak mümkündür. Yani, kötüdür ama çok daha kötüye göre o kadar kötü değildir.”[16]

“Bence 12 Eylül’ün diğer ihtilallerden pek farklı bir yönü yoktu: Yine gençler silahlı ve sokakta.. yine dillerde Marks ve Lenin.. yine kin ve nefret.. yine yıkıcı siyaset ve meclis polemiği.. yine müdahaleye çağrı ve yine ‘hele bir yıkalım sonra oturur ne yapacağımızı düşünürüz’ gibi geri kalmış ülkelerin psikolojisiyle hareket etme hastalığı sarmıştı bir baştan bir başa toplumu. Kimsenin kimseyi kabullenmediği, bir kesimin diğeri ile beraber yaşamaya tahammül edemediği ve en küçük farklılıkların kavga vesilesi yapıldığı böyle bir ortamda, müdahale için her şey tamamdı. Ve yine sun’i sağ-sol hikayesi hürriyet ve demokrasinin katliyle sonuçlanacaktı.”[17]

“…Bu olaylar vesilesiyle askeriyeye darbe adına davetiye çıkartıldığı da diğer bir sâik. Türkiye’nin yakın geçmişine baktığımızda 60, 71 ve 80 ihtilalleri öncesi hep bu türlü sun’î kargaşaların çıkartıldığını görürüz ve bunları, ülkemizin büyüyüp gelişmesini istemeyenler planlamaktadır. Hâlbuki, askerî ihtilallerde ―her ne kadar askerî erkân ülke yararına birçok faydalı işler yapsa da― demokrasi düşüncesi inkıtaya uğramaktadır.. uğramakta ve onun Batı devletlerinde olduğu ölçüde bütün kurumlarıyla ülke geneline mâledilmesi çabaları maalesef akîm kalmaktadır. Ayrıca devlet tecrübesi çok farklı bir faktördür. Askerî ihtilal döneminde, bu tecrübeye sahip olmayan ve konumları itibarıyla olmaları da beklenilmeyen komutanlar işin başına geçince, birtakım olumsuzlukların, geriye gitmelerin olması kaçınılmazdır. Onun için ihtilaller sonrası yapılan tespitlerde her bir darbe ile Türkiye’nin sadece ekonomik kalkınma alanında en az 10 yıl geriye gittiği, artık herkesin üzerinde ittifak ettiği bir gerçek. Askerî darbelerin menfi neticeleri adına arz etmeye çalıştığımız bu iki düşünceden çok daha önemli olan ayrı bir nokta daha var ki, o da, darbeleri savunan-savunmayan, kabullenen-kabullenmeyen diye ülke insanının ayrı ayrı kamplara ayrılmasıdır. Genelde aydın takımı arasında olan bu cepheleşme, medya vasıtasıyla maalesef toplumun tüm katmanlarını da tesir altına almaktadır. Böyle bir kamplaşma, aradan yıllar geçse de, hepimizi üzecek olaylara sebebiyet vermektedir. Hâlbuki her iki kesimin temsilcileri de bizim insanımızdır. Hele dış dünyanın bütün müesseseleriyle üzerimize çullandığı günümüzde, kendi aramızda kardeşliğe, diyaloğa her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Dolayısıyla faili meçhul cinayetleri planlayan ve gerçekleştirenlerin, bunların arkasında olduklarını düşünmemek elden gelmiyor.”[18]

“Darbe böyle üçüncü sınıf kalmış ülkelerin, bir yanı gibi. Bundan kaçınılması mümkün değil. Demokrasinin inkıtaa uğraması (kesilme) Türkiye’de bazı gelişmelerin de aynı zamanda durması meselesidir. Ben 27 Mayıs’ı genç olmama rağmen idrak ettim.12 Mart muhtırasını yaşadım acı acı. 12 Eylül’ü de ondan daha acı yaşadım. Bu açıdan şahsım adına darbeye karşı duyarlıyım. Ülkede istikrarın darbelenmesi açısından da darbeler iyi değil. Bununla beraber belki 12 Eylül’le gemi azıya almış bir komünizmin durdurulması, korkunç bir anarşiye muvakkaten (geçici) dahi olsa dur denmesi söz konusu olunca, bütün bütün onu da mahkum etmek bana yakışıksız geliyor… Darbe kötüdür. Bununla beraber her kötü şeyin içinde iyi bir yanı vardır. Cami avlularında bile o gün komünist gençler tarafından tehdit ediliyorduk. Türkiye’nin bir maceraya sürüklenme ihtimali vardı. Komünizmin kendi içinde çözüldüğü bir dönemde komünizmin ağına düşecektik. Bu ülkeyi seven herkes gibi darbeyi beğenmemekle birlikte darbecilerin günahlarına keffaret olabilecek, millet adına yararlı bir şey nazarıyla baktım. Yeraltı faaliyetleri olmasın diye mekteplere ahlak, din dersleri koydular. Bunu ben bir takdir hissiyle ifade ederim. Cumhuriyet hükümetleri içinde kendi tarihi dinamiklerine bu kadar eğilen olmadı. Hatta niyetleri halis ise ahirette büyük mükafat ihsan edebilir. Tabii bir daha darbe olmasını istemem. Darbe toplumu yeniden bölüyor, parçalıyor, kamplara ayırıyor. Onun için Cenab-ı Hak baştakilere akıl versin, içlerine demokrasiye saygı versin ve demokrasiyi kullanmayan insanlara kullanma basireti ihsan eylesin.”[19]

“12 Eylül, 12 Mart ve daha önceki 27 Mayıs darbeleri, hiçbir mantığa dayanmayan ve millet adına hiçbir yarar vaad etmeyen bir çeşit sindirme ve herkese haddini bildirme, sonra da iktidarı ele geçirme ve şahsî saltanatları devam ettirme hareketleriydi. Bazı kimseler, gemilerini yüzdürmek için kan seylaplarına ihtiyaç duymuş; bu milletin evladını sağcı ve solcu olarak cephelere ayırmış ve vuruşturmuş; nihayet akıttıkları kan, irin ve gözyaşından istifade ederek kendi otağlarını kurmuşlardı.

Kuvvetin genetiğinde adaletsizlik ve dengesizlik vardır. Kuvvet, hakkın elinde, mantık ve muhakeme rehberliğinde bir kısım problemleri çözebilecek potansiyel bir güç sayılsa da, his yörüngeli kaba düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti olagelmiştir. Gerçi kuvvetin de bir hikmet-i vücudunun bulunduğu muhakkaktır ama ona dayanılarak çözülmeye çalışılan problemlerde aklın, mantığın, muhakemenin hattâ dehanın değerlendirilemediği de bir gerçektir. Ne acıdır ki, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül gibi darbe dönemlerinde ülkemizde hak, mantık ve muhakeme, kuvvetin çılgınlığı karşısında yenilgiye uğramış ve âdeta bir esaret yaşamıştır.

Kuvvetin genetiğindeki bozukluk, hemen hemen bütün kuvvet temsilcilerine, başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalar. Dolayısıyla da, kuvvetin taşkınlığı ve çılgınlığıyla insanları ezip sindirme sadece belli bir kesimin işi değildir. Bazen, siyasi iktidarı güçlenenler de artık kimseyi kâle almamaya başlar ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket ederler. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılır ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilir. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince gayrı kimseyi dinlemez olur, bildikleri gibi davranır ve her iyi işin de kendilerine mal edilmesini isterler.

27 Mayıs’ta on binlerce insan zulme uğradı; devletin en zirvesindekinden milletvekillerine ve partinin taşra teşkilatındaki temsilcilere kadar yüzlerce, binlerce insan bir anda tutuklandı. Tutuklananlar da çok uysal davrandılar, tabiri caizse, kuzu kuzu gittiler. Bilmiyorum o kadar kuzu kuzu olma ve aç kurda karşı tahabbub gösterme doğru muydu değil miydi?!. Fakat bazı kimselerin bir nezaket ahlakı vardır, namusları gibidir; fedada bulunamazlar. Nitekim, zirvedeki zat, o zalimlerin mahkemelerinde ‘Reis beyefendi, savcı beyefendi’ demede kusur etmedi, centilmence davrandı. Bu onun efendiliğinin gereğiydi; fakat aç kurda karşı tahabbub göstermek onun iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister. Herhalde bütün bütün dünyaya kilitlenmiş, yüksek bir mefkuresi olmayan ve elindeki imkanları kaybetmekten korkan kimselere karşı biraz dik durulsaydı, -başkası olsa şöyle derdi- o zibidilerin hepsi defolur giderlerdi.

Bütün darbeler gibi 12 Mart da öyle zavallı bir zihniyetin işiydi ki, kitap okumak için bir evde toplanmış bulunan insanlar bile tutuklanıp aylarca hapislerde süründürülmüşlerdi. Hatta, sadece Cenâb-ı Hakk’ın Kuddûs isminin tecellilerini anlatan bir risaleyi okumuş olduklarından dolayı senelerce hapis cezası almakla karşı karşıya bırakılmışlardı.

O gün o kanlı darbeleri yapan ve vatan evladını kamplara bölüp kanlarını dökenlerle, bugün PKK’yı besleyip destekleyen, silah ve uyuşturucu ticareti adına kullanan ve kendilerinin bir kısım isteklerini gerçekleştirmek için onu orada sürekli kanayan bir yara ve bitmeyen bir problem olarak canlı tutan kimseler aynı insanlardır ve mantık aynı mantıktır.

12 Mart döneminde hapiste kaldığım süre içerisinde hem ülkücüler arasından hem de sol kesimden çiçeği burnunda tığ gibi delikanlı arkadaşlarım oldu. Oturup konuştuğum zaman hepsinin görüşülüp konuşulabilecek insanlar olduklarını gördüm. Aynı silah ve kurşunla birbirini öldüren her iki taraftan, (hem ülkücüler hem de solcular arasından) bu insanların çoğunu o kadar samimi, o kadar saf ve duru buldum ki, kalblerine bir Allah’la irtibatı ve Efendimiz’e bağlılığı koysanız sahabe gibi samimi insanlardı.. gönül verdikleri davada başka beklentileri yoktu. Fakat bu temiz vatan evladı bölüklere ayrılarak senelerce vuruşturulmuştu.

Orada gördüğüm öyle manzaralar oldu ki.. Nedim isminde sol kesimden biri vardı. Öyle dövmüş ve öyle işkence yapmışlardı ki, ayağının altından kemik çıkarmışlardı. O tığ gibi delikanlı, o haliyle yürürken benim içimden bir şey kopuyor ve kalbime kan damlıyordu.

27 Mayıs darbesi sadece bir iktidarı yerle bir etmedi; balyoz aynı zamanda Türkiye’deki bütün olumlulukların tepesine de indi. Askerinden üniversite hocasına kadar çok iyi yetişmiş, temiz ve namuslu bir sürü insan emekli edildi. Böylece adeta ülke çadırını ayakta tutabilecek bütün kazıklar koparılıp atıldı, orta direk kırıldı ve ülke bir çöküntü yaşadı. Millet biraz belini doğrultacak gibi olunca bu defa 12 Mart darbesi bir kabus gibi çöktü memleketin üstüne. Vefalı ve samimi millet, ‘olsun’ deyip bir kere daha doğrulmaya çalışırken bu defa da bir balyoz gibi 12 Eylül indi başlarına. Sonra bir de 28 Şubat... Bunlar suyun yüzüne vuran hadiselerdi. Arkada Talat Aydemir vakıası gibi fiyaskoyla neticelenen teşebbüslerin de hadd ü hesabı yok. Bu açıdan, dünden bugüne mesele sadece bir iktidarın devrilmesinden ibaret değildir; hadise, kuvvetin çılgınlığına kendini kaptırmış bazı kimselerin bir ülkeyi bütün bütün batırma pahasına sadece kendi saltanatlarını devam ettirme mücadelesidir.

12 Eylül bir kötülüktür; fakat o darbeyi gerçekleştiren ve kötülük yapan bir insanın da iyi yanları olabilir; ben güzel bulduğum bir davranışı takdir ettim. Kenan Evren mekteplerde seçmeli olan din ve ahlak derslerini mecburi hale getirdiğinden dolayı, bir röportajda dedim ki; ‘Eğer bunu gönlünden gelerek samimiyetle yaptıysa, Allah bu yüzden onu affeder.’ Bugün de şu ya da bu partiden birileri yine ülkemizin istikbali ve ikbali adına olumlu şeyler söyler ve yaparlarsa, ben onlar için de Firdevsî gibi bir destan yazarım. Bu, hakkın hatırınadır; hakkın hatırı ise âlidir.”[20]

“Şubat soğuğuna denk gelen son post-modern darbe (!) evvelindeki hadiseler sırasında da bir kısım şaşkınlar zuhur etti. Giyim-kuşamdan zikir ve ibadet tavırlarına kadar pek çok hal ve hareketleriyle tam bir aykırılık sergileyen bazı kimseler figüre edildi. Onlara bir kısım roller verildi; kimisi tarikat şeyhi kisvesine bürünüp medyada boy gösterdi, kimisi teokratik düzeni hâkim kılma sevdalısı bir gerici numarası yaptı, kimisi mürtecîlerin ağına düşürülüp kandırılmış bir kurban rolü oynadı ve kimisi de karanlık güçler tarafından kiralanan bir tetikçi, silaha sarılıp elini kana bulayan bir kanlı kâtil olmasına rağmen, irticâ piyesinde ‘Allah’ın ordusu’nun sadık bir eriymiş gibi sahne aldı. Bütün figüranlar rollerini öyle gerçekçi ortaya koydular ki, hemen herkes oynananın bir oyun olduğunu unutup sahiden ülkenin elden gittiği zehabına kapıldı. Sonrası malum.. masum dindarların üzerindeki baskılar arttırıldı.. batı stilinde çalışma sistemleri oluşturuldu; günahsız vatandaşlar fişlendi, en tabiî haklarından edildi. Müslümanlığını doğru dürüst, samîmâne ve en güzel biçimde yaşamaya gayret gösteren insanlar potansiyel birer terörist gibi gösterildi. Dahası, bu yapılanların bütün faturaları sürekli bazı kimseler adına kesildi ve toplum yapısını ayakta tutan esasları sıyanet vazifesiyle muvazzaf kesim manipüle edildi. Millet, onları Demokles’in kılıcı gibi hep tepesinde hissetti, ürktü, korktu, sindi ve evrensel haklarından bile vazgeçti… irticâ yaygaracıları 28 Şubat’tan önce yaptıkları gibi, hemen her zaman onu büyük ölçüde tehdit, şantaj ve yıldırma malzemesi olarak kullanıyorlar. Millet adına hayırlı faaliyetlerde bulunacak insanları gericilikle suçlayıp sindiriyor ve önlerini kesiyorlar. Mürtecîlikle itham edilen taraf pusunca, onlar bu fırsatı ganimet biliyor; ya ezici bir kanun çıkarıyorlar veya karşı tarafı bütün bütün felç ediyorlar.”[21]

“Ben, o Şubat endişesini taşıyordum. O mevzuda üslubumu kırdığım, çatlattığım da oldu. O günkü iktidara karşı endişe ediyordum. Genel tavırları itibariyle bu düşünceyi besliyorlardı. O düşünce, onların o tavır ve düşünceleri üstünde gelişiyordu. Ben o günkü tavırlarımı, davranışlarımı -kendime göre- saygısızlık sayıyorum, çünkü şimdiye kadar öyle konuşmadım, öyle düşünmedim. Ama o gün bir televizyon kanalında, ‘yüzlerine gözlerine bulaştırdılar’ gibi yakışıksız bir lafla meseleyi ifade ettim. Onlar, duyduğum endişenin ifadesiydi… Kaale almadılar, önemsemediler. Dahası, bu milletin gayretiyle bazı şeyler yapılıyor, belki bunları yıkmaya matuf kapı aralamalar da oldu. Bütün bunları değerlendirerek bu meseleyi izhar (açığa çıkarma) ettim. İsabet ettim veya hata ettim. İsabet etmişsem, milletime karşı bir vefa borcunu yerine getirdim.”[22]

“Anarşiyi çıkaranlar da, anarşiye karşı kendi başına mücadeleye kalkanlar da, devletin varlığına ve hukukun mevcudiyetine rağmen, kanun dışı bazı şeyler yapmak suretiyle bir yerlere varmak isteyenler de asla hedefledikleri noktaya varamayacaklardır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat hadiselerine tekaddüm eden günlerde varamadıkları gibi, bundan sonra da, millete yaz ortasında bir kısım Şubat eyyâmı yaşatmak suretiyle aynı şeyleri yapmaya çalışsalar bile, yine maksatlarına nâil olamayacaklardır.”[23]

Bu beyanlar önyargısız ve bütüncül bir bakışla incelendiğinde Gülen’in antidemokratik müdahaleleri desteklemek bir yana tasvip bile etmediği görülecektir. Bazı iyi neticelerini ifade etmesi dolayısıyla Gülen’in darbeleri desteklediğini söylemek kasıtlı bir çarpıtma değilse algı ve idrak zaafının ürünü bir yanılgıdan kaynaklanmaktadır.

Müdahalelerin sebebi demokrasi kültüründen mahrumiyet

Fethullah Gülen’e göre bütün antidemokratik müdahalelerin arkasında demokrasi kültüründen mahrumiyet vardır; bu tür müdahalelerin olmaması için bütün millet fertlerine demokrasi kültürü kazandırılmalıdır:

“Bir ülkede demokrasinin tam olarak uygulanabilmesi için o ülke halkının ‘demokrasi kültürü’ne sahip olması gerekmektedir. Toplum fertlerinin demokrasi kültürünü öğrenmeleri ve ona alışmaları da ancak ciddi bir eğitimle mümkün olabilir. Bu açıdan, öncelikle demokrasinin çerçevesi belirlenmeli; o çerçevede millete kendi hakları ve özgürlükleri öğretilmelidir… Millet fertlerinde demokrasi kültürü gelişmemişse, o toplumda gerçek demokrasinin tatbiki imkansız denecek kadar zordur. Böyle bir toplumda, bazen geçici bir hürriyet havası hasıl olsa bile, bir kısım hazımsız kimselerin kaba kuvvete başvurarak demokrasinin başına darbe indirmeleri de her zaman söz konusudur. Değişik bahanelerle hadlerini aşıp hak adına haksızlık irtikâp eden bu kaba kuvvet temsilcilerine karşı, demokrasi kültüründen mahrum yetiştirilen nesillerin yapabileceği hiçbir şey de yoktur. Bir yanda kendi haklarından habersiz ve demokrasi kültüründen mahrum yığınlar, diğer tarafta da o kültüre alışmadığı için başkalarının hak arayışı karşısında hazımsız kimseler bulunduğu müddetçe değişik müdahalelerin birbirini takip etmesi ve demokrasinin sürekli inkıtaya uğratılması kaçınılmazdır.

…Bizim ülkemizde demokrasi, yer yer pek çok engele takıldı; zaman zaman kendi halkının öz değerleriyle çatıştı.. bazen yerleşik idareye zıt bir anlayışa dönüştü, bazen de hakimiyeti elinde bulunduran güçlerin gayzına yenik düştü. 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye, daha sonraki demokrasi gayretlerinin de teminatı olabilecek bir sürecin başına inen yumruğa şahitlik etti. 16 ve 17 Eylül 1961’de bir zamanlar demokrasi diyerek halkın karşısına çıkan ve istediği desteği bulmuş gibi görünen kimselerle beraber demokrasinin kendisi de idam sehpasında sallandırıldı. 12 Mart 1971’de demokrasiye bir kere daha ince ayar (!) çekildi. Aradan on sene bile geçmeden, bu defa 12 Eylül 1980’de demokrasinin başına sert bir darbe daha indirildi. Dahası, 82 Anayasası’na konan kanun maddeleriyle 61 Anayasası’nın getirdiği hak ve özgürlüklerin üzerine de çizgi çekildi.

Evet, 61’de yeni bir anayasa hazırlanmış ve farklı bir demokrasiden bahsedilmişti. Her türlü hak ve hürriyetin tanınacağı söylenmiş ve her çeşit düşüncenin âdetâ önü açılmıştı. Devletin temel yapısına dokunmamak ve rejimi değiştirmeye matuf faaliyetlerde bulunmamak şartıyla herkesin istediğini yapabileceği ifade edilmişti. Ülkenin demokratik bir cumhuriyetle yönetildiği ve bu idare sisteminde hakimiyetin kayıtsız, şartsız millete ait olduğu vurgulanmıştı. Fakat, bu hürriyet havasının üzerinden çok geçmeden farklı bir müdahale daha oldu. Ondan yaklaşık on sene sonra bir başka müdahale ile yeniden anayasa değişikliğine gidildi. Ne kadar acıdır ki, yeni demokrasinin baş mimarlarından ve o günkü anayasanın hazırlanmasına öncülük edenlerden birisi, eski anayasa için ‘Bu anayasa bize bol elbise gibi geldi; içinde rahat hareket etmeye başladık. Bu entariyi belinden, paçasından, boyundan biraz daraltmak lazım.’ diyebildi. Nitekim, o demokrasi elbisesi, orasından burasından çekildi, büzüştürüldü ve kısaltıldı. Fakat, müdahaleler onunla da sınırlı kalmadı; başının üzerinde Demokles’in kılıcı varmışçasına sürekli titreyerek hayatını devam ettiren demokrasi, 28 Şubat 1997’de bir kere daha inkıtaya uğratıldı.

İşte bütün bu müdahalelerin arkasında demokrasi kültüründen mahrumiyet vardır. Demokrasiyi hazmedemeyen kimseler, kendi bozuk hissiyatlarına, yanlış mantıklarına, heva ve heveslerine göre bir kısım mualecelerde bulunur ve onu felç ederler. Her dönemde, acemi ve demokrasi kültüründen yoksun demokratların elinde demokrasi bir kere daha yara alır. Bazıları ‘ince ayar lazım’ derler, kimileri de hürriyet elbisesinin millete bol geldiğini söylerler; böylece, bu bahanelerle parlamentoyu işlemez hale getirir, devlet müesseselerinin elini-kolunu bağlar ve aslında milletin istikbaliyle oynarlar.

Demokrasi kültüründen bîhaber bu hazımsız ruhlar, kendileri gibi düşünmeyen insanların demokratik hak ve hürriyetlerden istifade etmelerini çekemezler. Hele bir de bunlar, dine mesafeli duran kimselerse, halkın dinî vazifelerini yerine getirmesine, duygu ve düşüncelerini seslendirmesine, istediği gibi yaşayıp kendini ifade etmesine asla tahammül gösteremezler. Dolayısıyla, içlerindeki bu hazımsızlık sebebiyle sürekli müdahale duygularıyla dolar, müdahale düşünceleriyle oturup kalkarlar. Şayet umumi hava istedikleri gibi bir müdahaleye müsait değilse, hemen bir sürü kavga sebebi icad eder, farklılıkları kurcalar, kapanmaya yüz tutmuş yaraları deşeler; ne yapıp eder kötü emelleri için zemin hazırlarlar. Kargaşaların, kavgaların ve anarşinin gölgesinde yeni bir fevkalâdeliğe ihtiyaç hasıl eder ve o fevkalâdeliği kullanarak gönüllerine göre bir düzen tesis etme hayalleri görüp onları gerçekleştirmeye çalışırlar.

…Neticede zaman zaman demokrasinin beli kırıldı; yer yer milletimizin itibarına darbeler vuruldu. Her yanlış müdahale ülkemize senelere mal oldu; kırk sene, elli sene, altmış sene uçup gitti. Bütün kazanımlar bir bir heba edildi ve millet olarak diğer toplumların gerisinde kaldık. …Şayet, millet fertlerine demokrasi kültürü kazandırılamazsa, yarın da aynı cürümler işlenmeyeceğini kimse garanti edemez.”[24]

Gülen, daha 28 Şubat sürecinin devamında bir röportajda “biz Türkiye’de kalacağız ve belli tarzlarda İslâm adına çalışacağız. Amacımız da İslâm’ın hakiki yorumlarını insanlara götürmek, demokrasiyi bütünüyle ve herkesin onayıyla yerleştirmek ve İslâm’ın siyasallaşmasına karşı çalışmak olacak.”[25] demiştir ve özelde Gönüllüler Hareketi’ne genelde ise herkese yıllardır bu istikamette teşvik ve telkinlerde bulunmuştur.

Mağduriyet ve ızdıraplar

Fethullah Gülen, bütün antidemokratik müdahale ve darbelerde mağduriyetlere maruz kaldığını ve ızdıraplar yaşadığını anlatmaktadır:

“Değişik zamanlarda hemen her anti-demokratik harekette, her darbede, darbe türü şeylerde, post-modern darbelerde her defasında, halk ifadesiyle diyeceğim argo da diyebilirsiniz, bir tebelleş olma hadisesi söz konusu oldu. Her defasında, hemen hepsinde de belli sıkıntılar çekildi. 80 senesinde tam altı sene ben yer değiştirip durdum. Karda kışta, değişik yerlerde. Bana o gün refakat eden bazı arkadaşlarımız da var, paylaşan arkadaşlarımız var, arabayı kullanan arkadaşlarımız var burada; bilirler çok sıkıntılı günlerdi o günler. Bir yere girdiğimiz zaman, kapının önünde bir kalabalık, bir gürültü oldu mesela; alttan gelirler derler ki ‘Kapının önünde bir karışıklık var, buraya baskın yapabilirler.’ Girdiğimiz gibi çantamızı elimize alıp uzaklaştık oradan başka bir yere, başka bir yere, başka bir yere... Her gün bir yerde.. çok defa belki gecelerimiz kırlarda, yollarda geçti. Altı sene yani ağza kolay bu mesele. Sonra bir takipsizlik oldu. Daha sonra biz 86’da hacca gidince yeniden bir tahdit koydular. Geldik yine iyi insanlara rastladık, Allah razı olsun onlardan, yine bir takipsizlik verdiler. Bunlar hep sıkıntı idi. Aşağı yukarı 87-88 senesine kadar sıkıntılar devam etti. Azıcık o günlerde açıldı, biz de sağda solda yeniden işte biraz da alışmış olmanın verdiği şeyle, ruh haletiyle o sohbetlere devam ettik. Bana sohbet çok zor gelirdi de fakat caminin içindeki o temiz çehreleri görmek, o uğunan insanları görmek, o da bizim bir yönüyle gıdamızdı, belki onların heyecanlarında kendi dünyamızı buluyorduk. Öyle bir vetire daha yaşandı. Sonra o post-modern darbe oldu ve yeni bir sıkıntı başladı. Sonra buraya geldim. Çağırıldım tekrar gittim oraya. Sonra ben artık kaderin cilvesiyle ayrılmak istemiyordum; fakat Mayo’daki klinikten onlar ‘gel bir bakalım’ dediler. Kırım Türklerinden Sait Bey vardı, doktor bir zat... Geldik buraya ve arkasından bir iki ay sonra da haziran fırtınası oldu. Burada dinleniyorduk ki o hadise cereyan etti. Fakat itiraf etmeliyim; bu dönem benim için daha sıkıntılı oldu. Ciddi bir şey yapamadım böyle, kendi kitaplarımla meşgul olamadım, muttarit arkadaşlarımızla öyle orada takip ettiğimiz gibi günde dört beş saat böyle kitap mütalaa edemedim, müzakere edemedim. Bir yönüyle böyle benim dokuz on senem beyhude geçti, israf oldu. Bunlardan dolayı da benim en acılı yıllarım oldu, ızdırap yıllarım oldu. Onlar, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şa’b-ı Ebu Talib’de çektiği gibi... Gerçi sağ olsunlar, arkadaşlarımız yalnız bırakmadılar ama yine de ben bu kalabalığın içinde hep yalnızlık yaşadım bir yönüyle. İçinizi, iç dünyanızı, ruh dünyanızı böyle paylaşacak insan her zaman bulamayabilirsiniz. Oturup dertleşecek insan bulamayabilirsiniz. Benim gibi böyle hassas, çok defa geceleri uyuyamayan, kalkıp taraçalarda dolaşan bir insan, gidip kaldırıp da ‘hele kalk otur, biraz konuşalım’ falan diyeceğiniz bir insan bulamıyorsanız çok sıkılırsınız. Gerçekten benim için istihkakım, günahlarıma kefaret.. Allah öyle bir şeye maruz bıraktı. Ondan olduğundan dolayı ‘İnnemâ eşkû bessî ve huznî ilallahi - Ben gam ve kederimi sadece Allah’a arz ediyorum.’ diyorum; ben o mevzudaki dağınıklığımı, içimden gelen şikâyet duygusunu Yusuf Suresinde geçtiği ve Hazreti Yakub’un (aleyhimesselam) dediği gibi sadece O’na arz ederim. Yani ‘Niye böyle oldum, neden bunlar başıma geldi?’ dediğimi hatırlamıyorum. Belki buradaki hususi durumlardan, başka meselelerden dolayı hayata bezginliğimi ifade etmiş olabilirim de, fakat kaderin hakkımızdaki takdiri mevzuu, o mahkeme süresince ciddi bir şikayete badi olmadı gibi öyle hatırlıyorum. Rabbim yalancı çıkarmasın. Öbür tarafta en azından bana bu malumata göre muamele buyursun.”[26]

“Altmışlı yıllardan bu yana her gelen darbede ben bir bakıma silindirlendim. Daha askere gitmemiş bir insan olarak silindirlendiğim gibi askerde de paletlerin altında kaldım. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta hep paletlerin altında kaldım. On küsur senedir de burada yaşamaya mecbur kaldım. Ülkemin bir avuç toprağına canımı elli defa feda ederim ama ben burada hasret çekiyorum. Fakat, bana bunu yapan o kaba kuvvet temsilcilerine de, onları tahrik edenlere de, medyada onların hislerine tercüman olanlara da hiçbir zaman ‘Allah cehenneme koysun, Allah’tan bulsunlar’ demedim. Belki kayıtlar altına alınmış havalelerle ‘Allahım, Sen Erhamurrâhimîn’sin; ne olur, rahmaniyet ve rahimiyetinle onlara da bir kapı aç, Senin engin rahmetini görsünler!’ dedim.”[27]

Fethullah Gülen’i tanımayan, ruh dünyasını bilmeyen, fikriyatını ve hissiyatını anlamayanlar, onun “başkalarını yaşatmak için yaşamaktan vazgeçme” ideali ve düsturuyla yaşarken vicdanında bütün insanlığın dertleriyle ızdırap duyduğunu, dolayısıyla dini, milleti ve insanlık adına bütün olumsuzluklar karşısında ızdıraplara gark olduğunu bilmeyenler, “28 Şubat sürecinde Gülen’e ne oldu ki, ne zarar gördü ki?” sorusunu sorabilirler. Gülen için Türkiye sevdasının[28] ve vatan hasretinin[29] ne demek olduğunu bilmeyenler uzaktan bakıp şöyle diyebilirler; “ülkede aleyhinde dava açıldı, o da yurtdışında olduğu için kurtuldu, orda rahat ve keyif içinde yaşıyor…” Bu cümleleri telaffuz veya tasavvur edenler Gülen’in duygu ve düşünce dünyasını bilmedikleri/anlayamadıkları gibi hizmetlerini de takdir edememişler demektir. Gülen, hayatının şahitliğiyle sabit ki ömrünü mefkuresine adamıştır, dinine ve milletine hizmet için yaşamaktadır; “Eğer ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum. ‘Bu gayeler uğrunda yaşıyorsam yaşamamın bir mânâsı var, yoksa Yâ Rab abes yaşamaktan, bu dünyada boşuna yer işgal etmekten sana sığınırım!’ diye her gün dua dua yalvarıyorum Rabbime.”[30]

Gülen, “Ben bilsem ki hep ızdırapla yaşayacağım, bu dünyada gün yüzü görmeyeceğim, ölüm tehditlerine maruz kalacağım, bir yerde duramayıp sürekli oradan oraya hicret etmek zorunda bırakılacağım, hakaretlere uğrayacağım.. evet bütün bunları bilsem; yine de milletimin içinde kalmak ve onun ızdıraplarını onunla beraber yüklenmek için Rabbimden müsaade isterim ve ‘Ya Rabbi eğer bu milletin ikbali ve dünya muvazenesinde söz sahibi olması adına yaşamam bir şey ifade ediyorsa, müsaade buyur biraz daha kalayım’ diye dua ederim.”[31] mülahaza ve hissiyatıyla yaşamakta; insanlık eksenli hizmetlerine ve ülkesine zarar gelmesin diye vatan hasretini sinesine gömerek[32] gurbette gönüllü sürgününde hizmet ömrünü sürdürmektedir.

Allah rızası için insanlığa hizmet

“Dünyaya, eşyaya ve hadiselere kendi pencerelerinden bakanlar, herkesi kendileri gibi görme eğiliminde olduklarından, yersiz endişelere kapıldılar. Kendileri güçlenince, kuvvet kazanınca, despotça gelip devlete musallat olma, idareye el koyma hevesini taşıyanlar, niyetleri ve yaptıkları asla dünya hesabına, güç veya iktidar hesabına olmayan, hattâ bunlardan olabildiğince kaçan ve sadece Allah’ın rızasını, ahireti düşünen, bunun yolunun da insanlığa hizmetten geçtiğine inanan insanları tehlike gibi görmeğe başladılar. Bunu, devlet için tehlike gibi takdim etseler de, esas kendi planlarının önünde bir tehlike gibi görmeye başladılar. En azından şunu olsun düşünmeliydiler ki, Cebrail ile şeytan, Hz. Mesih ile Neron, Hz. Musa ile Firavun, Hz. Muhammed ile Ebu Cehil, kuvveti aynı şekilde kullanmaz. Biri adalet, merhamet, şefkat, sevgi ve başkalarına hizmet etme yönünde; diğeri ise zulüm, fesat, bölücülük, sömürme ve nefret adına kullanır. Kaldı ki, bizim güçle, kuvvetle bir işimiz yok. Biz, gerçek kuvveti imanda, ibadette, ahlâkta, başkaları için yaşamada ve Allah’a kullukta görüyoruz. Bize başka türlü bakanlar, endişe ve korku ile hayatlarını azaba çeviriyorlar. Çünkü korkulmayacak şeylerden korkuyorlar ve endişe edilmeyecek şeylerden endişe ediyorlar. Olmadık, olmayacak şeyleri muhtemelmiş gibi, olacakmış gibi kabul ediyorlar ve hayatlarını azaba çeviriyorlar.”[33]

Netice olarak şu ifade edilebilir: Fethullah Gülen’in yazılı, sözlü ve fiilî bütün eserleri incelendiğinde, onun insan iradesine ve hürriyetine yaptığı vurgu ve her türlü baskı ve zorlamayı[34] insana saygısızlık kabul ettiği görülecektir; dolayısıyla askerî olsun sivil olsun, insanın hür iradesine yönelik baskı ve zorlama yörüngeli hiçbir müdahaleyi desteklemek bir yana tasvip dahi etmediği/etmeyeceği anlaşılacaktır.

[1] “28 Şubat ve Türkiye’nin Geleceği”, Fethullah Gülen’le Amerika’da Bir Ay (İsmail Ünal), 2001
[2] “Kaos ve İnanç”, Sızıntı, Şubat 1987
[3] “Karamsarlık ve Vicdan Çağı”, Sızıntı, Ekim 1996
[4] “Show TV Ana Haber’de Reha Muhtar’la Kaset Komplosu Üzerine”, 22.06.1999
[5] “Geçiş Dönemleri ve Kaoslar”, Sızıntı, Nisan 1988
[6] “Aydınlık Yarınlara”, Yeni Ümit, Temmuz 1989
[7] “İmtihan”, Sızıntı, Temmuz 1982
[8] “Time Dergisine Verdiği Mülakattan”, 30 Mayıs 1997
[9] “Samanyolu TV’de Gazi Hadiseleri Münasebetiyle”, 13.03.1995
[10] “InterStar Televizyonu’nda Özel Haber Programında”, 06.07.1995
[11] “Samanyolu TV’de Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke ile”, 29.03.1997
[12] “Kanal D’de Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat”, 16.04.1997
[13] “Feleğin Çarkına Karşı Gelinmez”, Zaman, 01.09.1997
[14] “Show TV Ana Haber’de Reha Muhtar’la Kaset Komplosu Üzerine”, 22.06.1999
[15] “Muhtıra”, Küçük Dünyam
[16] “Muhtıra”, Küçük Dünyam
[17] “12 Eylül Öncesi”, Küçük Dünyam
[18] “Türkiye’deki Cinayetlerin Perde Arkası”, Prizma-1.
[19] “Hoca’nın Hedefi Amerika İle Almanya”, Sabah’ta Nuriye Akman’la röportaj, 28.01.1995
[20] “Kuvvetin Çılgınlığı ve Referandum Fırsatı”, Bamteli, 02.08.2010
[21] “Bu Çağın En Sinsi Takıyyecileri”, Kırık Testi, 24.04.2006
[22] “28 Şubat Endişemi Dikkate Almadılar”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 10.01.2005
[23] “Yine O Uğursuz Düğme...”, Kırık Testi, 12.09.2005
[24] “Demokrasi Yokuşu”, Kırık Testi, 02.01.2006
[25] Fred A. Reed’le ‘‘Yeni Bir Uzlaşı Hattı İçin’’de, 30.11.1999
[26] “Kendim Gibi Döneceğim!..”, Bamteli Çözümü, 25.06.2008
[27] “Elsiz, Dilsiz ve Gönülsüz (Zaruri Bir Tenbih)”, Bamteli, 09.05.2011
[28] Gülen, şöyle diyor: “Türkiye’yi çoklarının sevemeyeceği kadar çok seviyorum. Çünkü benim dünyada başka bir şeyim yok; bir Türkiyem var gözümde tüten; dağıyla taşıyla, insanlarıyla, hatıralarıyla ve bir de yetmiş yerinden gelen, odamın her yanını süsleyen ve bana okyanus ötesinden vatan kokuları sunan toprağıyla...” (“Fişe Fiş!”, Kırık Testi, 03.04.2006)
[29] “Türkiye’ye Dönüş Rüyaları”, Bamteli, 05.03.2007; “Amelî Milliyetçilik ve Vatan Hasreti”, Bamteli, 13.04.2009
[30] “Türkiye Sevdalıları”, Kırık Testi, 06.01.2004
[31] “Aşk Derecesinde Millet Sevdası”, 26.12.2005
[32] “Türkiye Hasretini Sineme Gömdüm”, Zaman’da Nuriye Akman’la röportaj, 26.03.2004
[33] “Kaç Çeşit İslâm Var?”, Fransız Le Monde’da Nicole Pope’la röportaj, 28.04.1998
[34] Gülen’e göre baskı ve zorlama ile hiçbir şey çözülemez; olsa olsa baskı ve zorlamaya maruz kalanların özgür iradeleriyle hareket edebilecekleri zamana kadar ikrah ile riyaya girmelerine sebebiyet verilmiş olur. Bakınız: “Baskı ve zorlama çözüm olabilir mi?”

 

Add comment


Security code


Refresh

back to top
  • EN SON EKLENENLER
  • EN ÇOK OKUNANLAR
  • SON YORUMLAR

ARAMA

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu