DÖRT İMAMIN SUÇU NEYDİ?
Dört İmamın Suçu Neydi? - Alimler ve Zalimler 2 Dört İmamın Suçu Neydi? - Alimler ve Zalimler 2

DÖRT İMAMIN SUÇU NEYDİ?

Kaderin cilvesine bakın ki dört büyük mezhep imamının tamamı, devlet zulmüne maruz kaldı. Onlara o zulmü reva görenler, yaban ellerden gelip İslam ülkelerini istila eden ‘küffar’ değildi. Pek çoğu ‘İslam devleti’nin amiri, hatta bazen halifesiydi. Hilafet mührünü elinde bulunduran o zevatın derdi neydi ki Ahmed bin Hanbel’e, İmam-ı Âzam Ebu Hanife’ye, İmam-ı Malikî’ye ve İmam-ı Şafii’ye baskı yapmış, haklarında dava açmış, hapis ve işkence ile ceza vermeye cüret etmişti? Dört imamla başlayacağımız örnekleri okudukça mesele ayan beyan ortaya çıkacak. O yüzden en iyisi tarihin sararmış yapraklarına dönmek.

Ahmed bin Hanbel (İmam-ı Hanbelî):

Aslında Abbasi Halifesi Me’mûn, ilme meraklı bir insandı. Bağdat’ın bir ilim merkezi haline gelmesine emeği geçti. Ne var ki Halife bir noktaya gelip tıkandı. Devrindeki âlimleri “Kur’an mahlûktur” demeye zorladı. Etraftaki telkin ve tazyik de artınca herkese, özellikle de döneminin en büyük âlimlerinden Ahmed bin Hanbel’e baskı yapmaya başladı. “Kur’an yaratılmıştır” demediği için İmam-ı Hanbelî’yi, Ramazan’ın son on gününde kesintisiz kırbaçlattı. Halife Me’mûn ölünce Ahmed bin Hanbel gibi muazzam bir kutbun çilesi biter sanılmıştı. Heyhat! Hilafet makamına oturan Mu’tasım ondan beter çıktı. Aynı inat üzerine İmam hapiste tutuldu, kırbaçlandı, bayılıncaya kadar dövüldü; kılıçla dürtülüp ayıltılarak tekrar işkenceye tabi tutuldu.

Etrafa korku salmak isteyen iktidar sahipleri, bir gün İmam’ı hücresinden alıp Halife’nin huzuruna getirdi. İdama mahkûm iki kişinin boynunu oracıkta vurdurarak devletin resmî görüşü için onay vermesini beklediler. Ne yazık ki cinayet işlenen o mecliste âlimler de vardı ve zulmü seyrediyordu. O meş’um manzarayı gözünü kırpmadan izleyen Hanbelî mezhebinin kurucusu, bir ara İmam-ı Şafii’nin tilmizlerinden birini fark etmiş ve ona fıkhî bir meseleyi sormuştu. “Mest üzerine mesh hakkında İmam-ı Şafii’nin kavli nedir?” diye soru sorunca (Hilyetü’l-Evliya’nın naklettiğine göre) Halife’nin dinî müşaviri Ebu Duad, öfkeyle şöyle demişti: “Şu adama bakın! Boynu vurulmak üzere ama hâlâ fıkhî meseleleri münakaşa ediyor…”

Aslında tarih bu sahne ile iki konuda ders veriyor: 1- Zulme maruz kalan kimseler asla ye’se kapılmamalı ve hizmetleri için gayretten asla taviz vermemeli. 2- Pek çok örneğini ileride göreceğimiz gibi, bir âlime zulmeden zalim, genellikle bir âlimi yanına alarak vicdanını serin tutmak ister. Ve maalesef zalimler pek çok defa da aradığı âlimleri (Bediüzzaman buna “ulema-i sû” diyor) bulur, onların fetvası, hatta kimi zaman kışkırtması ile çileli dönemler yaşanır…

Onca zulüm o güzel insana reva görüldü de ne oldu? Zalimlerin alınlarına yapışıp kaldı o kötülükler. Ama Ahmed bin Hanbel hayatı ve eserleriyle hâlâ bir numune-i imtisal. Ya yetiştirdiği talebeler? Buhari, Müslim, Begavî...

Numan bin Sabit (İmam-ı Âzam Ebû Hanife):

Rivayet o ki Halife Cafer El Mansur (emrine ram olmadığı takdirde öldürmek maksadıyla), Ebû Hanife’yi huzura davet etti. Zehirli bir süt ikram etti. Ebû Hanife yanına oturduğu halifeye sütün midesine dokunduğunu ifade ederek içmek istemedi. Halife ısrar ediyordu. Hanefî mezhebinin kurucusu o büyük âlim sütü içti ve ayağa kalktı. Halife hayret içinde sordu: “Nereye?” İmam, mütevekkil bir eda ile döndü ve taşı gediğine koydu: “Senin gönderdiğin yere!” Kitabü’l-Mihen’de nakledilen bu hadiseye pek de şaşırmamak lazım; zira Ebû Hanife, hayatının çok büyük bir kısmını devlet zulmü altında yaşadı. Emevî döneminde de Abbasî devrinde de çekmediği cefa, görmediği eza kalmadı. Neden?

Emevî yönetimi Ebû Hanife’ye kadılık görevi teklif ederek o büyük âlimi icraatına (biraz da zulmüne) ortak etmek istedi. Irak Valisi (Ömer bin Hübeyre) tarafından yapılan teklifin aslî maksadını anlayan Ebû Hanife, görevi kabul etmeyince gözaltına alındı ve kırbaçlatıldı. Öyle ki, kırbaçlama işini yapan zindancı bile bir gün bu zulme “Yeter!” deyip isyan edecekti.

Devir değişip Abbasîler iktidara gelince Ebu Hanife hazretleri çok sevindi. Ona göre hak yerini bulmuş, Emevî zulmü sona ermişti. Maalesef bu umut çok sürmedi, güç zehirlenmesi ile malul Abbasî yöneticileri de benzer bir siyasete devam etti. Pek çok âlim ve âbide zulmetmeye başladılar. Abbasî halifesi, Ebû Hanife’yi yanına almak istemiş, ona hediyeler göndermişti. Büyük imam, kamu imkânları ile alınan hediyelerin hiçbirini kabul etmedi ve meşru görmedi. Buna da çok içerledi Halife Ebû Cafer el-Mansur. Musul isyanını bahane ederek halkı katletmek için fetva isteyen halifeye menfi cevap veren Ebû Hanife için tekrar zindana girmekten başka çare kalmadı.

Hanefi mezhebinin ve İslam tarihinin muhteşem mütefekkiri Ebû Hanife, ne Emevî zulmüne ortak oldu, ne Abbasî baskısına boyun eğdi; ama bu mehip duruşunu özgürlüğüyle, canıyla ödedi. Ona zulmedenler kendilerini “halife-i ruy-i zemin” olarak tanıtıyor; ama siyasî kaygılar nedeniyle o koca İmam’a cevr u cefa etmekte bir sakınca  görmüyordu. Ebû Hanife, arkasında onlarca eser bıraktı, milyonlarca insana ilham kaynağı oldu ve hep hayırla yâd edildi. Ya ona bu zulmü reva görenler?

Malik bin Enes (İmam-ı Malikî):

İmam-ı Malikî, Emevî dönemini de gördü Abbasî dönemini de. Siyasetten olabildiğince uzak durdu. Onun siyasete mesafe koymasında kendinden önceki siyasî isyanlar, fitneler ve katliamların payı vardır kuşkusuz. Kendi döneminde de dini kullanarak siyasî cinayetler işleyenleri görmüştü zaten. Devlet idarecileriyle iyi ilişkiler kurmasına, onlara hayırhahlık yapmasına rağmen siyaset merkezindeki güç odakları onun bu müspet hareketini yeterli görmedi ve birileri pusuya yatıp hep fırsat aradı. Nitekim buldu da. İmam, baskı altında yapılan boşanmanın geçersiz olduğuna dair hadis rivayet edince goygoycular devreye girdi. Onlara göre bu hadisin nakledilmesindeki asıl maksat Ebû Cafer el-Mansur’a yapılan biatın geçersizliğini ima etmekti. Güya İmam, bu rivayetle Nefsü’z-Zekiye’ye biat edilmesini teşvik ediyordu. Medine valisi derhal tutuklanmasını ve kırbaçlanmasını emretti. Vahşet o kadar kabaca yapılıyordu ki İmam-ı Malikî’nin işkence sırasında omzu sakatlandı. Gerçek,  zaman içinde ortaya çıktı ama olan olmuş, zalim zehrini kusmuştu. O kusmuk İmam’a bir leke bulaştırdı mı? Haşa!

İmam-ı Malikî’ye yapılanlar halk arasında infiale yol açtı. Halife Mansur, hac için geldiğinde büyük İmam’dan özür diledi, gönlünü aldı. Hatta derlediği hadisleri çoğaltıp dağıtmak ve herkesin bu hadislere göre amel etmesini sağlamayı teklif etti. Tabii ki kabul etmedi İmam-ı Malikî. Müstağniydi, adildi, âlimdi, arifti çünkü.

Ona devlet zırhına bürünerek zulmedenlerin ne adı biliniyor ne sanı. Ama o muazzam âlim, büyük âbid, harika zahid hâlâ eserleriyle kalp ve kafalara ilham veriyor...

Muhammed bin İdris (İmam-ı Şafii):

Fakirliği sebebiyle annesinin evini rehin göstererek Yemen’e giden İmam-ı Şafii, nereden bilecekti ki kendini orada siyasi bir entrika bekliyor. Bir dönem bizzat derslerini dinlediği İmam-ı Malikî’nin vefatından sonra Mekke’ye dönmüş o sırada Hicaz’da bulunan Yemen Valisi’nin daveti üzerine yolculuğa karar vermişti. Bir yandan kamu görevi yapmış, diğer yandan beş yıl boyunca ilim meclislerini takip etmişti. Ta ki siyasî bir kumpasla karşı karşıya kalana dek…

İmam-ı Şafii hazretlerini emrine amade haline getiremeyen Vali, tezvirata başladı. O günkü yönetim için “Aleviliğe taraftar” olmak büyük suç telakki ediliyordu. Vali önce (bugünkü tabirle söylemek gerekirse) fişleme yaptı ve 9 kişiyi ayaklanmak üzere hazırlık yapan Aleviler şeklinde kayda geçirdi. Sonra da Halife Harun Reşid’e bir mektup yazarak durumu rapor etti. Valinin ihbarına göre İmam-ı Şafii, kalkışma planı yapan o dokuz kişiden daha tehlikeliydi; çünkü sohbet ediyor, insanları etkiliyordu.

Ve kara plan işletildi on kişi huzura çıkarıldı. O dokuz adam idam edilirken İmam’ın katlinden son anda vazgeçildi. İmam-ı Şafii Hazretleri Rakka ve Bağdat’ta hapis yattı. Mekke’ye gideceği ana kadar mecburi ikamete mahkûm edildi. Bu zor dönemde o dönemin önemli âlimlerinden Şeybanî’nin derslerine devam etti. İmam-ı Şafii, bir dönem talebelik yaptığı  İmam-ı Malikî ile ilgili ilmî tenkitler yapınca fanatik bazı kişilerin zulmüne de maruz kaldı maalesef. Ulema sadece umeradan değil, cüheladan da çok çekmiştir. En kabası da umera ve cühelanın el ele vererek ulemayı hedef almasıdır. Nitekim Vali, İmam-ı Şafii’den Şam’ı terk etmesini ister ve üç gün süre verir. Ama kader o zulme müsaade etmez. İlerleyen dönemlerde Halife Me’mun, İmam-ı Şafii’ye kadılık görevi teklif eder. O müstağni İmam, ellerini açıp yalvarır: “Allah’ım! Dinim, dünyam ve ahiretim için hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al.” Üç gün içinde öbür âleme yürür, dünyanın makam ve mevkileri karşısında iki büklüm olmaz...

Bu kategoriden diğerleri: « HESABINI VEREMEZSİNİZ! MASKELİ ZULÜM »

Yorum ekle


Güvenlik kodu


Yenile

yukarı çık
  • EN SON EKLENENLER
  • EN ÇOK OKUNANLAR
  • SON YORUMLAR

ARAMA

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu