Özal’ı öldüren konsorsiyum ve Elçibey’in itirafı!

Özal’ı öldüren konsorsiyum ve Elçibey’in itirafı!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Özal’ın ölümünü araştıran Devlet Denetleme Kurulu (DDK), şüpheli ölüm ile ilgili kuşkuları artırdı. Özal ailesi yıllardır, Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğünü savunuyor. Bu tezi Türk medyasında ilk defa gündeme getiren ve Hazar’ın Kurtlar Vadisi kitabıma delillerimi alan bir gazeteci olarak bir kaç söz söylemeye sanırım hakkım var.

Kalp yetmezliği denilerek üstü örtülen suikastı nasıl ve ne zaman duymuştum? Şehit cumhurbaşkanımız Özal, ölmeden hemen önce, yani 13 ile 15 Nisan 1993’de Bakü’deydi.

Gülistan sarayında merhum Azeri cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey tarafından onuruna verilen yemekte henüz acemi muhabirdim ve kapıda bekliyordum. Özal’ın Orta Asya gezisi çok yorucu geçmişti. Aslında bu son gezisinin onun ölüm gezisi olduğunu Özal biliyordu.

 

Gülistan sarayındaki yemekte Özal, “Azerbaycan’da açılan Türk okullarına ben kefilim, bu okulların fikir mimarı Fethullah Gülen Hocaefendi, Türkiye’nin yaşayan Mevlana’sıdır” dedi. Bu ifadelerden Türkiye’nin Bakü Büyükelçisi Altan Karamanoğlu memnun olmamıştı. Elçibey ondan aldığı cesaretle elindeki kanyak dolu bardağı gösterip, “içki içerken şimdi molla’dan konuşmanın zamanı mı?” diye çıkıştı. Duymamazlıktan gelen Özal, Gülen’i daha fazla anlattı ve “gençlerinizi vatanınıza milletinize bağlı, imanlı ve bilimle donanımlı olarak ancak onlar yetiştirebilirler, geleceğinizi onlar kurabilirler” diyerek tarihi tesbitlerde bulundu. Onların bu konuşmayı yapmasına vesile olan heyette bulunan Zaman gazetesi Yayın Koordinatörü Halit Esendir’in bir sorusuydu. Bu olayın ayrıntısını Halit bey daha iyi bilir. Ben genç bir muhabir olarak ondan sıcağı sıcağına dinledim. Bunun birde evveliyatı var.

Özal, öldürüleceğini biliyordu. Zaten Orta Asya gezisini Gülen’in tavsiyesiyle yapmıştı. 1993 baharında Gülen’e ‘beni öldürecekler, yapmamı istediğiniz son bir şey var mı?’ demişti. Gülen’de Azerbaycan ve Orta Asya ülkelerine gidip okulları ziyaret etmesini ve oranın liderlerine hizmete kefil olmasını istemişti. Bu şehit olacak Özal’ın ölüm gezisiydi, son vasiyetiydi, belki de ahiretini kurtaracak son icraatıydı. Gülen’de bunu biliyordu. Özal’ın ölüm haberi gelince Gülen çocuklar gibi saatlerce ağlamıştı ve şunu demişti: “O bulunduğu yerde tek başınaydı ve Allah’a da öyle temiz biçimde tek yürüdü. Güvenilecek ikinci bir adam yoktu devlette. Onun kalibresinde yüreği, imanı, cesareti, basireti, ilmi ve donanımı olan bir şahsiyetin ülkenin başbakanı ve cumhurbaşkanı olması belkide yüzyıldır bir ilktir.”

Türk Cumhuriyetlerinde yeni açılan Türk okulları konusunda bazı işgüzar yetkililerimizin asılsız ve önyargılı ispiyonlarından dolayı güven krizi yaşanıyordu. Şahsen, 1992’nin sonbaharında Elçibey’e Zaman Gazetesi’nin eski Müdürü Naci Tosun ve Azerbaycan temsilcisi Halim Dağlar ile gidip Özal’ın referans mektubunu sunduğumuzda, iki elini havaya kaldıran Elçibey’den şu sitemi dinledik: “Sizin devlet işlerinden pek anlamıyorum. Dışişleri bakanlığından bu okullarla ilgili olumsuz rapor geldi ve açılış ruhsatına izin vermedim. MHP’li ülküdaşlarım bu okullarda İngilizce eğitim verildiğini, Türkçe öğretilmediğini bize iletti. Cumhurbaşkanınız Özal ise size sonsuz güvenmemi istiyor. Anlamıyorum sizinkileri, kime güveneceğimi bilmiyorum…”

Sorun mektupla aşılamamıştı. 1992’da Houston’da tedavi gören merhum Özal’ı kaldıkları hastanede ziyaret eden Gülen, Özal’a bu görüşmede şunları söyledi: “Ben bu meseleyi bir kısım devlet adamlarına, Dışişlerine elli defa söyledim. Bu okullar, Türkiye’nin geleceği adına çok önemlidir, güç verin bunlara dedim. Fakat anlamıyorlar. Bu olay, Türkiye’nin dışa açılmasıdır.” Gülen görür ki, Özal bu konuda çok dolu ve kararlı. Süratli şekilde bir şeyler yapmak istiyor. Amerika’dan döndükten sonra, önce Balkanlar’a, ardından da Orta Asya’ya gitmeye karar verdi. Orta Asya seyahatine, o ülkelerde okul açmak isteyen insanlardan da, parlamenterlerden de götürmek istedi. Bunlardan bazılarına “gelin, beraber gidelim” demişti. Bir ara, götürmek istedikleri kişiler nasılsa gitmemeye karar vermişlerdi. Kendilerini telefonla aradı Özal. “Arkadaş, ben sizin için; bu okullar için gidiyorum. Gitmiyorsanız, ben de gitmiyorum”dedi. Gülen ne zaman bu olayı anlatsa hep hislenerek hatırlar, gözyaşlarını tutamaz bu vefalı dosta.

Fethullah Gülen, yurtdışına açılımlarında merhum Turgut Özal’ın yardımlarını hep şükranla yâd eder. Gülen bu konuda anlattıklarından ve gazetecilere verdiği röportajlardan aklımda kalanlar şunlar: Merhum Özal, Asya’daki okullara kendi okulları gibi sahip çıktı. Özbekistan’da bir problem çıkınca, son gezisi sırasında sayın Kerimov’la görüşmüş. Kerimov cenapları, okullar konusundaki endişesini merhum Cumhurbaşkanımıza anlatmış. O da, “Ben, bu okullara kefilim” demiş, mesele halledilmiş. Soğuk hava ısınmış, güven tazelenmiş. Özbekistan Devlet Başkanı daha sonra Özal’a şu soruyu yöneltmiş: “Peki, bu okulları bitiren çocuklar, üniversiteyi nerede ve nasıl okuyacaklar?” Özal’ın bu soruya da cevabı şöyle olmuş: “Bunlar, dünyanın her yerinde okullar açıyor. Çocuklarınız, ortada kalmaz. Mutlaka yüksek öğrenim yapmalarını sağlarlar.”

Özal’ın Elçibey ile yüzyüze görüşüp kefil olması Bakü’de sorunu çözememişti. Elçibey, yaptığı yanlışı, 1998 ve 2000’de onunla yaptığım iki röportajda üzüntü ile benle paylaşmış ve şu tarihi sözü söylemişti: “Ben Atatürk’ün askeriyim, Türk milliyetçisiyim. Beni cumhurbaşkanlığı yıllarımda Türk ülkücüsü dostlarım aldattılar. Az Atatürkçü olmayan laik Ecevit bile bu okulları takdir ediyor. Kimse ona “Fethullahçı” demiyor. Bunca ülkede binlerce yabancıya Türkçe öğretilmesine ön ayak olan bir insanın sadece eli öpülmez, ayakları da öpülür. Yaz Faruk, bu sözüm tarihe geçsin: Gülen’in yaptığı, vesile olduğu hizmetleri sevmek “Fethullahçılık”sa bende “Fethullahçı”yım. Türk dünyasına canım feda, samimi hizmet edenler başım üstündedir.”

Bu röportajı, Elçibey’in öldüğü günün ertesi Zaman’da 22 Ağustos 2000’de yayınlattım. Taşra baskısında yukarıdaki ifadeler yer aldı, ancak şehir baskısında sansüre uğradı. Hışımla bunu kimin yaptığını sorguladım, telefondaki ses Elçibey’in samimiyetine inanmadığını söyleyince tepem attı. Şunu söyledim: “Siz insanlara tövbe etmeyede imkan vermiyorsunuz, kalbini yarıp baktınız mı? Ben dilin söylediğini yazan bir gazeteciyim ve Elçibey’in bu sözleri kalbinden söylediğine de ahirette şahidim.” Elçibey, Keleki köyünde 4 yıl boyunca murakabe yapmıştır. Bu kayıtları bunca yıldır saklarım ve Elçibey’in tarihi itirafını herkesin bilmesini isterim.

Özal’ın zehirlenerek öldürülmesi vakasına dönelim. Özal’ın ölmeden önce gizlice yaptığı petrol payı, erken Bakü Ceyhan hattı anlaşmaları ve Karabağ sorunun çözümüne radikal yaklaşımı nedeniyle öldürüldüğünü 1993′den beri savunuyorum. Bu günkü görüşüm de, uluslararası bir konsorsiyumun konsensusa varıp infaz kararı aldıktan sonra Özal’ı Ruslara zehirlettiği yönünde. DDK, nihayet ölümde zehirlenme iddiasını dikkate alarak, Özal’ın mezarının açılmasını istedi. Çünkü önce Hacettepe sonra GATA’ya götürülen Özal’dan alınan kan örneği ve 8 sayfalık tahlil raporu kayıp. “Gizlice saklanan bir tüp kan” da, 3 yıl sonra yetkisi olmayan bir yardımcı doçent tarafından “gizlice” yok edildi.  Zehirlenmeyi ilk ihbar eden bir Azeridir ve kaynağı  Hacettepe’deki laborant hanımdır. Bu hanım diyor ki,  “kan tahlili anormaldi, kan şişeleri kayboldu, olayın üstü örtüldü.” DDK bu tesbiti daha yeni yaptı. Otopsiyi eşi Semra Özal istemedi diye yapılmadığı söyleniyor ama Semra hanımın gizlice Özal’ın saçından örnek aldığı da biliniyor. Bu saç örneğini ABD’de özel bir klinikte başka bir isimde tahlil ettirdiği ve zehirlendiği sonucuna vardığını aile üyeleriyle yaptığım veya başka gazetecilerin yaptığı görüşmelerden biliyordum.

Özal’ın infazına karar veren şer konsorsiyumunda, ABD, İsrail, İngiltere, Rusya ve Almanya var. Alman ve Türk Gladyoları, Rus ayakları ile birlikte ‘ortak operasyon’ yaptılar. Özal, Orta Asya ziyaretinden dönüşte ayağının tozuyla Bulgar sanatçının sergisine gitmişti. Vefatından bir gece önce sefaretteki bu sergiye katılması için yorgun Turgut Bey’e anormal bir biçimde ısrar edildi. Nihayetinde, o gece içtiği (normalde hiç sevmediği) limonatadan zehirlendi. Aslında Özal’ı Orta Asya’da uluslararası şer konsorsiyumu safha safha zehirlemeye başlamıştı. Bakü’de ona verilen zehrin dördüncü aşamasıydı. Bu gerçeği itiraf eden Azerbaycan MİT’in Başkan Yardımcısı Mahir bey, Özal’ın ölümünden 4 yıl sonra Bakü’de gazetemize yaptığı ziyarette bunu ‘off the record’ ifade etti.

Ölüm anına göz atalım. Kardeşi Korkut Özal, cinayet mahaline ilk yetişen isimdi. Dinleyelim: “Ağzının kenarından sarımtırak bir sıvı geliyordu, orada ölmüştü. Özel doktoru Cengiz Aslan, ben, Semra hanım baş ucundaydık. Semra Hanım Cengiz Aslan`a Turgut beyin saçından bir tutam kesip bana verir misin, dedi. Ben o anda herhalde hatıra için alıyor diye düşündüm. Semra Hanım Turgut Özal`ın saçını ABD`deki bir kliniğe gönderdi. Tabi farklı bir isimle. Merakla sonucu bekliyorduk. Gelen sonuç  hepimizi şok etmişti. Turgut Özal zehirlenmişti` Daha sonra evlerine giren gizemli bir hırsız, bu sonuçları, yedek kıl örneklerini götürdü.

Azerilerin çoğu, tıpkı eşi Semra Özal gibi, Özal’ın “Büyük Türk Birliği”ni gerçekleştirme projesi nedeniyle öldürüldüğünü iddia ediyorlar. Aynı fikirde değilim, bu fikir o tarihlerde oldukça ütopikti, halen öyle, ve realiteden uzaktı. Özal’ın öldürülme gerekçesine dair benim ‘petrol savaşı tezimden sonra diğer en meşhur tez, gazeteci ve yazar Fehmi Koru’ya ait. Şimdi İmralı`da bulunan PKK Elebaşısı Abdullah Öcalan`ın, Özal`ın vefatından hemen sonra, Kuzey Iraklı Kürt lider Celal Talabani`ye açtığı tezdir. Özal, ordu elitini kızdırmış, hayli hiddetlendirmiştir.  Özal, Kuzey Irak’ı, hatta Kıbrıs’ı da kapsayan ‘Anadolu Türk Federasyonu Cumhuriyeti’ kuracak, Kürtlere eyalet verecek ve Osmanlı’nın millet sistemiyle yönetim tarzına geçecektir. Bu proje, Sevr korkusunu sürekli pompalyan, kendi halkını iç düşman gören, helede ülkede Kürt diye bir halk yaşamadığını savunan Ergenekoncu askerleri çıldırtır. Özal, derin odaklara şikayet edilir.

Taha Kıvanç müstear adıyla bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazan Fehmi Koru, 6 Mayıs 2002 tarihli köşesinde, Özal’ın nasıl zehirlendiği tesbitimi tarihe şöyle geçirmişti: “Azerbaycan`da çok yaygın kabul görmüş olan bir tez var: `Bölgede, Rusya`yı dışlayan, doğal zenginlikleri Türk-ıslam cumhuriyetlerinin kendi kullanımına sunan bir düzen arayışı içerisindeydi Özal; bazı mutabakatları gizlice sağlamıştı da… Bu yüzden, Bakü`da konakladığı sırada, Azeri yönetiminden Rus casusları tarafından zehirlendi.` İlginç değil mi? Bu tezi bugüne kadar ısrarla savunan bir gazeteci arkadaşımız… Özal`ın Orta Asya gezisi sırasında ve sonrasında Bakü`de Zaman gazetesi muhabiri olarak çalışmış, Azeri yönetimi ve istihbarat kaynaklarından haber alabilen Faruk Arslan, bir süre Ankara`da da görev yaptı. Tezi, ilk kez, iki yıl önce yayımlanan `Petrol Kurdu` adlı kitabının `Petrol, darbe ve suikastlar` bölümünde dile getirmişti. Faruk Arslan, `Azeri istihbaratı Özal`ın ölümünde Rus istihbaratının rolü olduğuna inanıyor` diyor.

Dediğine göre, istihbaratçılar, Özal`a gezinin iki ayrı durağında zehir verildiğini düşünüyorlarmış. Kazakistan ve Azerbaycan… Verilen zehir, belli bir süre sonra, vücuda alınan herhangi bir sıvıyla öldürücü hal alıyormuş… Rus istihbaratının, kalp ameliyatı geçirmiş insanlara karşı `ışınla suikast` düzenleme teknolojisi geliştirdiğini de yine ondan öğreniyoruz… Protokol gereği, konuk devlet başkanının kullandığı takıma 45 gün dokunulmazmış; bunu kaydettikten sonra, `Keşke, Özal Ailesi, Bakü`de kullandığı tabak ve bardakların tahlilini isteseydi` diyor Faruk Arslan… Ruslar`ın bir devlet başkanına suikast düşünme cür`etinin umutsuzluktan kaynaklandığını öðreniyoruz. Anlaşılan, Özal`ın, Balkanlar`dan sonra Orta Asya ve Azerbaycan gezisine çıkması bardağı taşıran damla olmuş… O günlerde, Ermenistan`ın, Azeri bölgesi Dağlık Karabağ`ı işgal ettiğini, savaşın Azeriler lehine seyretmediğini de hatırlayalım. Özal, Bakü`ye gelirken, `Ermenistan bizimle sınırdaş; karşı tarafa bizden bir-iki mermi düşse ne olur?` tehdidini savurmuştu… Başka ayrıntıları Faruk Arslan`ın satırlarından takip edelim: `Uzatılan şekerin ucunda petrol hakkı ve Bakü-Ceyhan olduğunu Ruslar iyi biliyordu. Özal, petrol hattını, Türk dünyasına bağlanan hayati bir damar olarak görüyor, güvenlik şeridi oluşturarak bölgeyi Rusya`dan kopartmak için adımını atıyordu; hem de Amerika`nın resmi politikasını belirlediği 1998`den tam beş yıl önce… Gezi öncesi (Şubat 1993), İzmir`de bir otelde, Azeri bakan Sabit Bağırov ve iki yardımcısı ile Özal`ın güvendiği üç kişi gizli bir petrol protokoluna imza atıyordu. Bu haber ilk önce Moskova`ya ulaştı. Elçibey`in en güvendiğim adamlar diye gönderdiği üç kişiden ikisi Ruslar`a çalışıyordu. Bu anlaşmayı engellemek için Ruslar`ın önünde tek yol kalmıştı: Özal`ı sessizce öldürmek…`

Şimdi Kanada`da serbest gazetecilik yapan Faruk Arslan`ın vardığı sonuç şu: `Özal`ı Rus istihbaratı öldürdüğü kanısı Azerbaycan`da yaygın bir görüş olarak kaldı; Bakü-Ceyhan ve Karabağ sorununa Özal`ın radikal yaklaşımı hayatına mal oldu.`Faruk`un bir iddiası da, Türkiye`de askerlerin bu tezi araştırdığı, ama sonucu açıklamadığı… `Özal öldürüldü` diyenlerin dillendirdiği makul tezlerden biri bu.”

Evet, askeri istihbaratdaki arkadaşlarım, tezimin tez değil gerçek olduğunu teyit etmişlerdi… Devlet Denetleme Kurulu’na günaydın!

Faruk Arslan, Çorum Manşet, 14.06.2012

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu


Yenile

yukarı çık
  • EN SON EKLENENLER
  • EN ÇOK OKUNANLAR
  • SON YORUMLAR

ARAMA

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu