Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Röportajlar - Genç Adam http://www.gencadam.com Wed, 21 Nov 2018 23:55:16 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Binlerce Hintli, Sonsuz Nur sınavına katıldı http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/479-binlerce-hintli-sonsuz-nur-sinavina-katildi http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/479-binlerce-hintli-sonsuz-nur-sinavina-katildi Binlerce Hintli, Sonsuz Nur sınavına katıldı

Hindistan'da, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Peygamber Efendimiz'in (sas) hayatını anlattığı Sonsuz Nur eserinin İngilizce, Urduca ve Hintçe versiyonlarından yarışma düzenlendi. Sınav, Hindistan'ın önde gelen cemaatlerinin liderleri ve önemli kanaat önderlerinin kurduğu bir heyet tarafından organize edildi.

Bütün Hindistan'da iki ay gibi kısa bir sürede 110 binden fazla satan Sonsuz Nur kitabından binlerce öğrenci dün sınava girdi. Başta başkent Yeni Delhi olmak üzere, Keşmir'den Kerala'ya Mumbai'den Kalküta'ya bir çok kurum ve kuruluşta yapılan sınavlara ilgi büyük oldu.

Başkent Yeni Delhi'deki Jamia Hamdard Üniversitesi sınav merkezinde yapılan yarışmanın Yeni Delhi ayağına Türk okullarında okuyan öğrenciler de katıldı. Yeni Delhi'deki Türk okulundan mezun olan Sukmani Aşok, Hz. Muhammed (sas) ile ilgili daha önce bilgisi olduğunu, ancak kitabı okuyunca daha da bilgilendiğini söyledi.

Hindu bir ailenin kızı olan ve Türkçe konuşan Sukmani, kitapta en çok Peygamber Efendimiz'in (sas) kibarlığından, Allah'ın onu hiç yalnız bırakmamasından etkilendiğini dile getirdi. Hayatında bazen yalan söyleyebildiğini anlatan Sukmani, kitabı okuduktan sonra artık yalan söylemeyeceğini ifade etti. Sınava babası ve kardeşi ile gelen Sukmani, Peygamber Efendimiz'i (sas) ve onun hayatını fırsat bulduğu herkese anlattığını dile getirdi.

Jami Millia İslamia Üniversitesi'nde öğrenci olan Zaman Khan, sınava gireceği için çok heyecanlı olduğunu ve kitabı okuduktan sonra imanının daha da pekişmesini hissettiğini dile getirdi.
"Müslümanlar, Efendimiz'in (sas) hayatına sarılmalı"

Jamia Hamdard Üniversitesi Rektör Yardımcısı Firdevs Ahmed Vani, özellikle menfur film olayından sonra Müslümanların tepkileri konusunda bütün dünyada sıkıntılar yaşandığını dile getirdi. Hintli Müslümanlar olarak hep müspet hareket etmeye özen gösterdiklerini dile getiren Vani, böyle bir organizasyona ev sahipliği yapmaktan onur duyduklarını dile getirdi.

Üniversite Rektörü Gulam Nebi Kazi ise dünyada ilk örneği olan böyle geniş çaplı ve güzel amaçlı bir yarışmanın parçası olmaktan gurur duyduklarını ve öğrencilerin gösterdiği ilgiden de çok memnun olduklarını dile getirdi. Kazi, Hindistan'dan yola çıkan bu müspet hareket mesajının bütün dünyaya ulaşması gerektiğini dile getirerek, zor zamanlar geçiren Müslümanların, Efendimiz'in (sas) hayatına sarılmalarını tavsiye etti.

İki saat süresince sınavda ter döken öğrenciler İngilizce, Urduca ve Hintçe her birinde 100'er soruya cevap verdiler. Sınavdan çıkan Adil Ajmal, sınava iyi hazırlandığını ve büyük bir huzur içinde olduğunu dile getirdi. Ajmal, Efendimiz'in (sas) hayatını tanımada vesile olan kitabın yazarı Fethullah Gülen Hocaefendi'ye de teşekkür etti.

Kendi çabaları ile Hindistan'da Türkçe öğrenen Hintli Hurşit ve Feyzan sınava girmekten çok mutlu olduklarını ve iyi sonuç beklediklerini dile getirdiler.

Sınava katılan lise öğrencileri İfla ve Aliya da sınavın kolay geçtiğini, sınava iyi hazırlandıklarını, bu yüzden iyi bir sonuç beklediklerini söyledi. Kitap sayesinde Hz. Muhammed'in (sas) hayatını tanıma fırsatını bulduklarını belirten İfla ve Aliya, bundan büyük haz aldıklarını dile getirdi.

Hindistan'ın birçok eyaletinde onlarca merkezde yapılan ilk eleme sınavının sonuçlarının açıklanması ile bine yakın öğrenci 9 Şubat'taki finallere gitme hakkı elde edecek. Yüz binden fazla öğrenci ve vatandaşın katıldığı ilk eleme sınavlarının soruları sahasında uzman akademisyen, din adamı ve dil bilimci tarafından oluşan bir heyet tarafından hazırlandı. Sınav Hindistan'ın önde gelen cemaatlerinin liderleri ve önemli kanaat önderlerinin kurduğu bir heyet tarafından organize edildi.

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) HABERLER Thu, 17 Jan 2013 01:31:46 +0200
Efendimiz’i Rüyada Görmek http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/465-efendimizi-ruyada-gormek http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/465-efendimizi-ruyada-gormek

Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyalarda, bazen sakallı, bazen sakalsız, kimi zaman siyah saçlı, kimi zaman da beyaz saçlı olarak değişik şekillerde görülmesini nasıl izah edebiliriz? İnsan, ne şekil ve surette görürse görsün, hakikaten O’nu görmüş sayılır mı?

Cevap: Malum olduğu üzere, görüldüğü şekilde gerçekleşen ve te’vîle ihtiyacı olsa da bir mesaj içeren rüyaya “rüya-yı sâdıka” ya da “rüya-yı sâliha” adı verilir. O, insanın mahiyetindeki latife-i Rabbâniyenin doğrudan doğruya âlem-i gayba açılan bir kapı bulması, o açık kapıdan vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakması ve Levh-i Mahfuz'un cilvelerinden ya da  kader mektuplarının misallerinden birini görmesi şeklinde ortaya çıkar.

Hayal bazen gördüğü o cilvelere ve mektuplara bir kısım libaslar giydirebilir ama bu türlü bir rüya ya aynen görüldüğü gibi çıkar, ya da bazı te’vîller vesayetinde ciddi mesajlar verir.

Diğer taraftan, daha evvel yaşanan bazı tesirli hadiselerin hayalde bıraktığı izlerin ortaya çıkmasıyla görülen, bir manası olmayan veya varsa da ehemmiyeti bulunmayan, tabire değmeyen karmakarışık rüyalara da Kur'ân’ın tabiriyle, “adgâsü ahlâm” denir.

Hazreti Aişe (radiyallahu anha), ilk dönemde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e vahyin gelişinin rüya-yı sâliha şeklinde cereyan ettiğini ve O’nun gördüğü bütün rüyaların sabah aydınlığı gibi apaçık olduğunu haber vermektedir. Sultan-ı Rusül’e rüyayı sâdıka şeklinde vahiy gelmesi risaletin ilk altı ayından sonra da kesilmemiştir. Bunun için, İnsanlığın İftihar Tablosu istirahat buyururken, Ashab-ı Kirâm’ın O’nu uykusundan uyandırmaktan ve vahyin kesilmesine sebebiyet vermekten çok çekindikleri nakledilmektedir.

Rehber-i Ekmel’in “Refik-i A’lâ” deyip sevgililer diyarına gidişinden sonra vahiy ve dolayısıyla vahiy olan rüyalar da sona ermiştir. Fakat, her mü'minin görmesi mümkün olan ilham kabilinden sâdık rüyalar bâkî kalmıştır, kıyamete kadar da sâdık mü’minler için bâkî kalacaktır.

Rüyadaki Gerçekten O mu?

Mü'minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir. Çünkü, O’nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te’vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Ekser hadis mecmualarında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.”

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerine ehl-i tahkik farklı görüşler üzerinde durmuşlardır: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında “Bu zat, Peygamberimizdir” şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’ın rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz’in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp “Ben Muhammed’im” diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, “Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O’nu temsil edemez” derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, “Ne şekilde ve surette olursa olsun, “Ben peygamberim” diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir.” demiştir. Cumhur-u muhakkikîn, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz’i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz'a göre ise, Râsul-ü Ekrem’i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te’vîle, tabire muhtaçtır.

Rüyaya Yansıyan Hüzün

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz’i görmek ne şekil ve surette olursa olsun, alaküllihal bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz’in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın mir’at-ı ruhuna eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, selef-i salihîne göre, rüyada Peygamber Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte ahirette şefaate nâil olma ve Cennet’te O’nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Nebîler Serveri’nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları iş’ar eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın mir’at-ı ruhunda onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü’nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın mir’at-ı ruhunda Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz’in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O’nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî’yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de gözardı etmemelidir.

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’in şemâil-i hakikiyesiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi’nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid'atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusül’ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibariyle olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a’lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi şekl-i hakikisinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

Yine, bir şahıs rüyasında Fahr-i Kâinat Efendimiz’i çok hüzünlü görür; O’nun Uhud’da başından aşağıya kanlar akarken dahi devamlı tebessüm eden mübarek çehresi mahzun, saçı ve sakalı ise dağınıktır. Vâkıa bu saç ve sakal dağınıklığı, Aleyhi Ekmel’üt-Tehâyâ Efendimiz’in mahiyet-i hakikiyesiyle alâkalı değildir; bu hal, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın kendi cemaati içindeki bir kısım arızaları temsil keyfiyetiyledir ve ümmet-i Muhammed’e yönelmiş bir belanın gelmekte oluşundandır. Bizim halihazırdaki dağınık ve perişan veya ileride dağılacak ve perişan olacak yönümüze nazar etmesi itibariyle Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) hakiki şeklinin haricinde, saçı-sakalı dağınık bir vaziyette temessül etmiştir.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hüzünlü ve münkesir görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri defedici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

O Hep Aranızda Dolaşıyor!..

Ayrıca, ümmetinin her haliyle alâkadâr olan Şefkat Peygamberi bazen de müslümanlara ümit vermek, onların aşk ü şevklerini artırmak, gönüllerine inşirah salmak ve bütün heyecanlarıyla bir kere daha vazifelerine sarılmalarını sağlamak için rüyaları şereflendirir. Nitekim, Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Nübüvvetten ümmete yalnız mübeşşirât kalmıştır.” buyurur. “Mübeşşirât nedir, ya Rasûlallah?” diye sorulduğunda, “Sâlih rüyalardır” cevabını verir. Evet, Cenâb-ı Hak, sâlih ve sâdık rüyalar vesilesiyle mü’minleri müjdeler, gönüllerini şevke gark eder ve onları muştularla sevindirir.

Meselâ, bir arkadaşınız rüyasında görür ki; Gül-i Rânâ Efendimiz geliyor ve sizin kâkül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve “Ohh.. sizler Cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “Bu iltifat da neden ya Rasûlallah?” diyorsunuz; O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz; adımı dört bir yana duyuruyorsunuz!” buyuruyor.

Bir başka arkadaşınız, âlem-i menâmda O’na mülâkî olunca, “Ya Rasûlallah, üç-beş kişi Senin adına bir yerde toplansa, oraya mutlaka Ashâb-ı Kirâm’dan birini gönderirmişsin, bu doğru mu?” diyor. Gönüllerin Efendisi, bu soruyu tebessümle karşılıyor ve şu cevabı veriyor: “Önceden öyleydi; ama şimdi zaman, âhirzaman. Kardeşlerimin daha çok himmete ihtiyacı var. Artık nerede üç-beş kişi benim adıma bir araya gelirse, onların yanına bizzat ben gidiyor ve ruhâniyetimle aralarında yer alıyorum.”

İşte, her durakta bir sürü hain düşüncenin rengârenk masallar ürettiği, masalların birer büyü gibi dinleyenleri uyuttuğu, bâtıla açık şuuraltlarının aldatan rüyalar gördüğü; küfre şahlık urbalarının, diyânete cadı elbiselerinin giydirildiği, ruhun gözlerine kezzap dökülüp vicdan mekanizmasına civa akıtıldığı, çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştirildiği.. ve her şeyin olduğundan başka gösterilmeye çalışıldığı bir zaman diliminde Rahmeti Sonsuz, bu türlü mübeşşirât ile inananları takviye ediyor, aşk u şevke getiriyor ve gönüllerini ümit şualarıyla şenlendiriyor.. şenlendiriyor ve rüyaların diliyle adeta “Siz hizmetinize bakın; Ben Kimsesizler Kimsesiyim, sizin de kimsenizim, Siz kendinizi değiştirmedikten ve gaye-i hayalinizi terk etmedikten sonra düşmanlığa yenik ruhların hücumları size zarar veremeyecektir. Habîb-i Ekrem hep içinizde, yanınızda, yakınınızda bulunacak ve size müzâhir olacaktır!” diyor, ümitlere fer, dizlere derman ve kalblere inşirah veriyor.

Teveccüh Şahsa değil Şahs-ı Manevîyedir

Ne var ki, bu türlü rüyaları gören insanlar, ondaki iltifat ve takdirleri kendi üzerlerine almama hususunda âzamî hassasiyet göstermelidirler. Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (aleyhi ekmelittehâyâ) sâdık rüya ve murakabelerde tenezzülen asrın garipleri arasında dolaşması, onların müesseselerini ziyaret etmesi ve bazı şahıslara hususi iltifatlarda bulunması iman hizmetinin kerametinden başka bir şey değildir; şahsî meziyet ve şahsî kemalât adına ortaya konan gayretlerle bu takdirlere mazhariyet düşünülemez ve düşünülmemelidir. Alnı öpülen, alkışlanan, takdir ve tebcil edilen şahs-ı manevîdir ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i gören kim olursa olsun, meseleyi bu açıdan değerlendirmelidir.

Diğer taraftan, bir insan, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’la temessülen görüşürken ondan bazı emirler ve haberler de almış olabilir. Bu görüşme esnasında Peygamber Efendimiz’den duyduğuna inandığı sözler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -işin içinde Hazreti Sâdık u Masduk bulunduğu için bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Sultân-ı Enbiyâ ile görüşmesini kendisi için delil sayamaz. Andelîb-i Zîşân Efendimiz’in bir insana rüyasında bazı şeyler söylemesi mümkündür, ancak rüyadaki o sözlerin geçerliliği, Kitap ve Sünnet’te açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır. Peygamber Efendimiz’in misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğer büyük zatları görüp onlardan bazı emirler aldıklarını söyleyenler için de bir ölçü olsun. Demek ki, insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri ya da velileri görse ve onların sözlerine muhatap olsa, yine hüküm değişmez; söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Evet, rüyalar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir; asıl olan, Kitab’a ve Sünnet’e uymak, rüyaları da sübjektif birer işaret saymaktır.

Dahası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu rüyasına misafir eden bir kimseye bir sır verilmiş demektir. Bu talihli insan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mukaddes sırrını ulu orta fâş etmemelidir. Şayet, o rüyada iman kardeşlerinin, dost ve arkadaşlarının kuvve-i maneviyelerini takviyeye medar olabilecek bir durum varsa, işte o zaman duyduklarında inşiraha kavuşacaklarını ve aşk u şevke geleceklerini umduğu kimselere onu anlatmasında bir mahzur yoktur. Ne var ki, öyle hâlis bir niyetle sırrını paylaşırken bile nefsin gururuna bâdi olabilecek hususları gizlemek ve mümkünse rüyayı göreni meçhul bir sevgi kahramanı olarak zikretmek en doğru yol olsa gerektir. Zira, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, müşahedelerini anlatmaktan, rüyalarını ve yakazalarını başkalarına söylemekten kaçınmaktır; böyle bir sükûtta hem selâmet hem de ilâhî esrarı ketmetmedeki Hakk’a saygı vardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 30 Dec 2012 22:28:30 +0200
Muhammedün Resûlullah” demek neden çok önemli? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/421-muhammedun-resulullah”-demek-neden-cok-onemli http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/421-muhammedun-resulullah”-demek-neden-cok-onemli Muhammedün Resûlullah” demek neden çok önemli?

La ilahe illallah” diyenler “Muhammedun Resûlullah” da demeli. Artık bugün eşya ve hâdiseleri didik didik eden pek çok kimse mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma yolunda, buna karşılık pozitivizm ve rasyonalizmin getirmiş olduğu “inkâr-ı ulûhiyet” anlayışı da yavaş yavaş yıkılıyor.

Batı âlemindeki ferdi hâdiselerle başlayan, yani James Jean, Eddington, Einstein gibi kimselerin dine yönelişi, şimdilerde kitlevî hüviyet kazanmak üzere..

Fakat ben ne kadar arzu ederdim, “La ilahe illallah” diyen bu insanlar, “Muhammedun Resûlullah” desin ve tam kurtuluşa ersin! Meselâ, Jean deli gibi âşık bir insan. Ama Muhammedî vapura binememiş. Eddington, astro-fizikçi. James Jean Pakistanlı bir dostundan “Allah’tan hakkıyla korkan âlim kullardır.” ayetini duyunca “Bu başka değil, bu bir Allah kelâmı...” itirafında bulunur; bulunur ama bu Hz. Peygamber’i de ikrar anlamına gelir mi? Bunu bilemeyeceğim; ama Einstein bu kâinâtı, içinde işleyen müthiş nizam ve ahengi görüp de Allah’ı kabul etmemeyi aptallık sayar. Fakat o da Hz. Muhammed (sas)’in kaptanlığını yaptığı gemiye binemeyenlerden biri. (Fasıldan Fasıla, 2/255-56).

Her şey asıl üzerine kurulur

İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Diğerleri bu usûl üzerine bina edilir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah; Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir. (Prizma, 2/162)

Tek dileğimiz şefaat-i Resûl’e nail olabilmek

Günah ve hataların ötesinde Cenâbı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sığınılacak yerdir), rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır. (Kırık Testi, s.111)

“Muhammedün Resûlullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir

Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketiyle kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih Suresi’nin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Ayet, “Muhammedün Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Efendimiz’in (sas) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimiz’in (sas) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. (Prizma, 3/120-21)

Tevrat ve İncil, Nebiler Efendisi’nin nübüvvetine delildir

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KURAN VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE DİYALOG Wed, 28 Nov 2012 06:02:52 +0200
Sen Bahtsız Değilsin!.. http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/412-sen-bahtsiz-degilsin http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/412-sen-bahtsiz-degilsin

Soru: “Kur'ânı sana, bedbaht olasın, sıkıntıya düşesin diye indirmedik” (Tâ Hâ, 20/2) mealindeki ayet-i kerimeyi nasıl anlamalıyız?

Cevap : Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı.

O kadar ki, daha peygamberlikle serfiraz kılınmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek başına Hira'ya misafir olduğu gecelerde insanlığın dertlerini düşünür ve “tahannüs” adıyla anılan ibadete bağlı bu yalnızlıklarında tefekkürün yanı sıra beşerin problemlerinin halli için Yüce Yaratıcı'ya dua ederdi. Allah Rasûlü, her zaman tam bir mesuliyet insanıydı. İdrak ettiği ve farkına vardığı hiçbir mesele O'nun sorumluluk duygusunun dışında kalamazdı. O kendisini her şeye karşı sorumlu tutardı: Varlık ve hâdiseler karşısında sorumlu.. aile ve toplum karşısında sorumlu.. herkese ve her şeye karşı sorumlu.. evet, mesuliyet şuuru O'nun tabiatı olmuştu.

İnanmıyorlar Diye...

Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bütün bu sorumluluklar O'nun gönlünde birer ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü O, imanı zevk etmiş, inancın huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliğiyle tatmış ve ahiretin va'dettiklerini hakkalyakîn bilmişti. Dolayısıyla, artık O, rotasını şaşıran insanlara rehberlik etmek, karanlıkta kalmışlara ışık olmak ve ebedi saadete açılan kapıyı onlara da göstermek için sürekli çırpınıp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur'ân-ı Kerim, O'nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur'âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem'ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap ediyordu.

Herkesin imana uyanması ve insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap çekme ve karanlıktakiler için bu kadar dertlenme marifete vâbeste bir meseledir. İnsan ancak bildiği ve idrak ettiği ölçüde ahirete ve ahiretin va'dettiklerine kıymet verir. Bazen her insanın vicdanı bazı şeyler duyabilir. Mesela, herkes zaman zaman, “Allahım! Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum. Sen her şeyi yaratan Hâlık u Kerîmsin, bense Senin zavallı bir mahlûkunum.” deyip, O'nun kapısında ezildiğini hissedebilir. Fakat, âriflerin duyuş ve hissedişi süreklidir ve daha derindir. Hele o engin ruhu ve aşkın ufkuyla âriflerin de seyyidi olan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in meseleleri duyuş ve hissedişi bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Mi'raç gecesi, bir noktaya ulaşınca, Cibrîl-i Emîn'i partal bir elbise gibi çok yıpranmış, beti-benzi sararmış bir vaziyette gördüm. O noktaya vardığında adeta ayaklarının bağı çözülmüş, yığılıp kalmıştı. Allah karşısında duyduğu haşyet onu bu hâle getirmişti. O zaman bir meleğin Cenab-ı Hakk'ı nasıl bildiğini anladım.” Evet, Cebrail aleyhisselamın o hâli Mevlâ-yı Müteâl'i bir melek marifetiyle bilişinin ve O'na karşı derin saygısının neticesiydi. İşte, Peygamber Efendimiz'in marifeti ve Hak karşısındaki haşyeti de onunkinden geri değildi, hatta ileriydi. Çünkü, Râsul-ü Ekrem, melekleri bile geride bırakacak bir derinliğe sahipti. Bundan dolayıdır ki, Miraç'ta Cibril-i Emin, bir noktadan sonra O'na, “Yürü, top senin çevkan senin!” demişti. O gitmiş, görmüş, duymuş, tatmış ve bilmesi gereken şeyleri hakkalyakîn bilmişti.. sonra da o gördüğü, duyduğu, tattığı şeyleri insanlara duyurma iştiyakıyla geriye dönmüştü.

Efendimiz'in Hüznü

Defaatle arz etmişimdir; Abdulkuddüs Hazretleri der ki: “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gökler ötesi âlemlere gitti, bütün sema ehlince “müşârun bi'l-benân” oldu.. Âyetü'l-Kübrâ'yı müşahede etti.. fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüdü; “Sidretü'l-Müntehâ” konağına uğradı, “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaştı ve “likâullah”a mazhariyet ufkuna erdi.. görülmezleri gördü, duyulmazları duydu... Fakat, bütün bu güzellikler O'nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı; O'na asıl vazifesini unutturamadı. O döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah'a yemin ederim, eğer ben o lütuflara mazhar olsaydım, o mertebelere ulaşsaydım, asla geriye dönmezdim!.” Onun bu sözü üzerine başka bir Hak dostu da şu değerlendirmede bulunur; “İşte velî ile nebî arasındaki fark budur. Birincisi yaşar; fakat ikincisi yaşatmaya çalışır.” Evet, biri ulaşmaya gayret eder; diğeri başkalarını ulaştırma sevdalısıdır. Biri sürekli O'na doğru gider, vuslata yürür, maiyyet arar ve üns billah diler.. beriki oraya çoktan varmıştır; o bir yandan Allah'la maiyyetini devam ettirme, diğer taraftan da, tattıklarını tattırma, duyduklarını duyurma ve başkalarını da o zirveye ulaştırma peşindedir.

Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz'in marifet ufku ve hassasiyeti zaviyesinden meseleye bakılınca, O'nun ızdırapları daha iyi anlaşılacaktır. O, Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehenneme yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret ediyordu; fakat, insanların çoğu O'nun mesajına karşı bîgâne davranıyor, kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Merhum M. Akif'in,

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

‘Muhakkar bir vücûdum!' dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir”

dediği gibi, pek çok insan, yeryüzünde Allah'ın halifesi olduğundan bîhaberdi.. bütün mahlukât arasında Hakk'ın gözdesi olarak yaratıldığının şuurunda değildi.. topyekün varlığın özü, usâresi ve Yüce Yaratıcı'nın en parlak aynası olduğundan habersizdi. Cennet'e namzet olarak yaratılmıştı; fakat, ateşe doğru yürüyordu.. selim bir fıtratla dünyaya gelmişti; ama dâllîn güruhundan olmuş, gazab-ı ilahiyi celbedenler arasında dolaşıyordu.

Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, insanların bu hâlini gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu insanlığın dertleriyle inliyordu. Dert ve ızdırabın tahammül edilemez bir keyfiyet aldığı anlarda ise, Cenâb-ı Hakk'ın hem ta'dil hem de takdir ifade eden hitabı imdada yetişiyordu. Allah (celle celalühü) bir gün O'na, “(Habibim) Sen dilediğin herkesi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. ” (Kasas, 28/56) diyerek, inandırmanın şe'n-i rububiyete ait bir iş olduğunu hatırlatıyor; bir başka gün de “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Şuara, 26/3) sözüyle O'na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu.

Ta'dil ü Takdir Ayeti

İşte, sorduğunuz ayet-i kerime de, hem ta'dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir hitab-ı ilahîdir. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekrem'ine, “ Kur'ân'ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” (Tâ Hâ, 20/2) buyurmaktadır. Yani; Kur'ân'ı sana, bahtsız, talihsiz bir insan olasın diye indirmedik. Onun emirlerinden dolayı melûl, mahzun ve mükedder bir hale düşmeni istemedik. Bu Kitab'ı indirmekle seni, takatini aşan bir yükün ve ağır bir meşakkatin altına sokmayı da murad etmedik. Kur'ân, anlayıp anlatabileceğin, emirlerini uygulayıp başka insanlara da öğretebileceğin bir kitaptır. O teklif-i mâlâyutâkta bulunmamakta; sana da ümmetine de beşerin tâkatini aşan bir mükellefiyet yüklememektedir. Bazı emirlerinde zahiren bir meşakkat görünse bile, onlar da aslında meşakkat değildir. Onlar, uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için yol azığı mesabesindedir; ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma vesilesidir.

Ayrıca, Kur'ânı sana, insanlarla münasebetlerinde sıkıntıya düşmene ve ona inanmıyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. “Onu, Allah'tan korkanlara, Yaratan'a saygı duyanlara bir öğüt, bir uyarıcı olarak indirdik.” (Tâ Hâ, 20/3) Senin vazifen tebliğ ve temsildir; insanları inandırmak şe'n-i rububiyete ait bir iştir. Kur'ân'ı, ön yargısı bulunmayan, istifade etmeye açık duran, potansiyel olarak insanın içinde haşyet hâsıl edebilecek şeyleri duyduğu zaman içi haşyetle dolan ve manevi değerlere karşı saygı hissini bütün bütün kaybetmemiş olan kimseleri inzar edesin diye inzal ettik. Sen bu ilahî beyanın ışığında insanlara yol göstereceksin, onun rehberliğini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat, onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen değildir. Hem üzülme, o nasipsizlerden dolayı sen talihsizliğe düşmeyecek ve bahtsız kalmayacaksın. Zira, gönlü haşyetle dolu nice talihliler Hakk'ın çağrısına koşacak; ona inananlar senin göz aydınlığın olacak.

Evet, bu ayet-i kerime bütün bunları ve daha başka derin manaları ihtiva etmektedir. Allah Rasûlü'nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icabetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O'ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir.

Dahası, bu ayette bir müjde vardır. Bu Kur'ân'ı indiren Allah Teâlâ, onunla va'dettiği şeyleri de elbette gerçekleştireceğini beyan buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz'i inkisar içinde bırakmayacağını ve asla bahtsızlığa terk etmeyeceğini belirtmektedir. (Allah Rasûlü hakkında “şekâvet” tabirini kullanmak doğru değildir; dolayısıyla, ayetteki “teşkâ” kelimesini bahtsızlık olarak tercüme etmek daha uygun olsa gerektir.)

Haddizatında, bu ayet-i kerimeyi sadece Peygamber Efendimiz'in heyecanlarını ta'dil eden ve onu ikaz için inen bir ilahî beyan şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet, burada ta'dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır. Cenab-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem'ine adeta “Habibim, şu ilâhî mesaja kulak verip ona dilbeste olmuyorlar ve inanıp onun rehberliğinde huzur-u daimiye yürümüyorlar diye öyle üzülüyor, öyle kederleniyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip tükeneceksin. Senin bu yüce ve incelerden ince ruhun ilerde öyle bir kaynak haline gelecek ki, gönlünde azıcık haşyet duygusu barındıran herkes kalb kâsesini doldurmak için o kaynağa koşacak. Öyleyse, Sen tebliğ vazifeni yap, takdiri Allah'a bırak; kendine o kadar eziyet etme!” demektedir ki, bu hem çok ulvî bir iltifattır hem bir ızdırap insanında olması gereken ruh enginliğini gösterme adına arkadan gelenlere hedef tayin etme demektir ve hem de Kur'ân'ın mesajının hüşyar gönüllerde ma'kes bulacağının bir müjdesidir.

İnanıyorsan Bîgâne Kalamazsın!..

Diğer taraftan, bu ayet bize de bir hedef göstermektedir: Nefsanî isteklerden, şahsî çıkarlardan ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılarak her zaman Rabbin huzurunda bulunuyor olma duygusuyla hareket etmeyi, Allah'a karşı hep haşyet hissiyle dolu bulunarak ilahi mesaja açık yaşamayı ve bu sayede herkese sonsuzluk iksiri sunma niyetiyle çalışıp çabalamayı yegâne gaye-i hayal bilmemiz gerektiğini ima etmektedir.

Evet, şayet Allah Teâlâ hak ve hakikatın ne demek olduğunu senin ruhuna da azıcık duyurmuşsa, artık sen sokaktaki herhangi bir insan gibi davranamazsın. Çünkü, herkes belli bir seviyede marifete erer. Sen hangi seviyenin insanı isen, mutlaka onun hakkını vermelisin, daha aşağıya inemezsin. Cenâb-ı Hakk'ı her an görüyor gibi temkinli davranacak kadar kuvvetli bir imana sahipsen ya da hiç olmazsa her an O'nun tarafından görüldüğün şuuruyla hareket ediyorsan, o ufku tutturup harem dairesine girdikten sonra bir daha kapının önündeki insan gibi yaşayamazsın. Artık sen zihninden geçen hayallerine bile hesap sormalısın.

İşte bu, bilmeye bağlı bir husustur. Şayet, Cenâb-ı Hakk'a inanmışsan, O'nun va'dettiklerini biliyorsan, vaîdlerinden haberdarsan ve ahirete imanın varsa, insanlığın hâl-i hazırdaki durumu karşısında lâkayt kalamazsın. Eğer, ister saadet ister şekavet olarak, bir şeyin âkibetine inanmışsan, insanlığın o şekavetten sıyrılması, o talihsizliği aşması ve o saadete ulaşması için sen de günde birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razı olursun. Bu öteye inanmış ve adanmış bir ruhun vasfıdır; bu Peygamberâne bir azmin, bir tavrın ve bir duruşun gereğidir.

Peygamberler Yolu Izdırap İster

Ötelere inanan insan, kendi istek ve ihtiyaçlarına rağmen, çevresindeki insanların mutluluğunu plânlayan, mensup olduğu toplum için nakış nakış huzur projeleri geliştiren, insanlığın dertleri karşısında hafakandan hafakana giren bir diğergâmdır. O, dünyayı nefsine zindan edecek ve şahsı hesabına bitip tükenecek kadar başkalarının saadetini düşünür. Düşünmemek onun elinde değildir artık; o yaşatmak için yaşayan bir fedakârdır. O, Bediüzzaman edasıyla, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin îmanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmava razıyım” derken gönlünün sesine tercüman oluyordur.. ya da ellerini açıp, Hazreti Ebu Bekir gibi, “Vücudumu o kadar büyüt ki Cehennemi ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla inlerken aynı hasbî ruhu seslendiriyordur. Şahsen, günümüzde bile “Allahım, bir tek insanın hidayete ermesi için her gün elli defa ölmeye razıyım!” diyen karasevdalılar biliyorum. Şimdi, bugünün Kur'ân talebelerinden birinin şu sözünü, Bediüzzaman'ın samimi feryadını ve Sıddık-ı Ekber'in hasbî yakarışlarını yüze, bine, hatta bir milyona katlayın; sonra onda Efendimiz'in ızdırabını okumaya çalışın. İşte, o zaman insanlığın namzet olduğu akıbeti kendi marifet enginliğiyle bilen, dolayısıyla iman etmeyenlerin ardı sıra çok hüzünlenen ve neredeyse üzüntüden kendisini yiyip tüketen Allah Rasûlü'ne “ Kur'ân'ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” denmesindeki manayı bir nebze anlayabilirsiniz.

Şu kadar var ki, insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap içinde bulunmayı herkesten beklemek doğru değildir. Kimisi, sadece “Lâilahe illallah Muhammedün Rasûlullah” ikrarının adamıdır. O kendi adına ebedi saadeti yakalamakla meşguldür. Böyle bir insan hakkında da su-i zan etmek ve onu dalâlette görmek büyük bir hatadır. Hayır, inşaallah, onun da necâta ermesi muhtemeldir. Fakat, kimisi de vardır ki, o gece-gündüz hak ve hakikatleri herkese duyurmanın plan ve projeleriyle oturup kalkmaktadır. Yatağına uzandığı zaman bile, “Nasıl yapsam da, Allah'ın mesajını bütün dünyaya duyursam..” demekte, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. İşte, bunlara Cenâb-ı Hakk'ın özel bir teveccühü olacaktır; Allah bunları Peygamberlerle beraber haşredecektir.

Değişik vesilelerle arzettiğim gibi, Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ettikten sonra, bir dostu onu rüyasında görür; “Orada sana nasıl muamele edildi, nasıl karşılandın?” diye sorar. Hazreti Esved, “Vallahi, nübüvvetle aramda dört parmaklık bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını verir. Evet, peygamberlik mesleği olan irşad ve tebliğ yolunun fedakar yolcuları ötede Peygamberlerin hemen ardında yer alacaklardır. Dolayısıyla, Şah-ı Geylanî, İmam Rabbânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend ya da İmam Gazzali gibi büyükler de aynı sözü söyleseler, hilaf-i vâkî bir beyanda bulunmuş olmazlar.

Hasılı, söz konusu ayet-i kerimede, tembihle beraber bir iltifat, ta'dilin yanında da bir takdir vardır. Bu açıdan da, ona ve benzerlerine, Peygamber Efendimiz hakkında “ta'dil ü takdir ayetleri” dense sezâdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 22 Nov 2012 04:24:56 +0200
Kutlu Doğum ve Kırmızı Gül http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/369-kutlu-dogum-ve-kirmizi-gul http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/369-kutlu-dogum-ve-kirmizi-gul

SORU: Kutlu Doğum münasebetiyle gerek Türkiye'de, gerekse yurt dışında Peygamber Efendimiz'i (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) daha geniş kitlelere duyurma adına neler yapabiliriz? Bu konuda ifrat ve tefrite girmemek için bir kutlama çerçevesi belirlemek mümkün müdür?

CEVAP: Allah Rasûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün de bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. O'nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk'ı söyleyen ve Hakk'a çağıran birer bülbül kesildi..

O'nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, "ebedî yokluk" korkusunun ruhlarımızdaki te'siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve Cennet'e ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet ve Cehennem'i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu ise, bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat, acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimizi kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? O'nu gereğince tanıyıp başkalarına da tanıtabildik mi? “Kutlu Doğum” dediğimiz mevlid-i şerifi, O'nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara “evet” cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; birkaç paket lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır ama maalesef bunlar kat'iyen O'nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O'na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Tabiî ki, bu mevzûda yapılması teklif edilen şeyler "ef'âl-i mükellefîn" arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O'nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir.

Aşk Şiirleri

Mevlid programları son senelerde “Kutlu Doğum” adı altında yapılsa da aslında yeni değildir ve menşei çok eskilere dayanmaktadır. Mevlid merasimi ilk defa, Fatımîler tarafından Mısır'da tertip edilmiştir. Fakat, genel kabule göre, ehl-i sünnet çizgisi içerisinde mütalaa edebileceğimiz ilk mevlid programını, Selahaddin Eyyubî'nin eniştesi Muzafferuddin Gökbörü düzenlemiştir.

Peygamber Efendimizi övmek ve O‘nun şefâatine nail olmak maksadıyla Rasûl-ü Ekrem hayattayken bile şiirler yazılmış, kasideler söylenmiştir. Meselâ Ka'b b. Züheyr, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun huzurunda O'nu övmüş ve Allah Rasûlü tarafından tebrik edilmiş, teşvik görmüştür. Hassan bin Sabit de şiirleriyle iltifata mazhar olmuştur. İmam Busayri'nin Kaside-i Bür'e adlı aşk ve heyecan dolu şiiri de elden ele, dilden dile dolaşmıştır.

Daha sonraki dönemlerde de, Müslüman şairlerin hemen hepsi na'tlar yazmışlardır. Fuzulî, Nefî, Naîmî, Nâbî, İshak Efendi ve Şeyh Galip na't denince ilk akla gelen Peygamber aşıklarıdır. Ayrıca, Rasûlullah'ın (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumunu ve hayatını medh ü senâ eden ve “Mevlid” adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Alvar İmamı'nın da bir mevlidi vardır; çocukluğumuzda biz hep onu okurduk. Bir bahisten diğerine geçerken de Silsile-i Şerif'inde yer alan ve “Allahım, lütuf ve inayet yağmurlarını bizim üzerimize de yağdır; sadece seçkin kullarını içeri aldığın dergahının kapısını bizim için de aç, bizi de haremine al” manasına gelen “İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün / Kabûl-i bâb-ı dergâh-ı harem-kün” beytini tekrar ederdik.

Bildiğiniz gibi, mevlidlerin Türkçe'de en meşhur olanı Süleyman Çelebi'nin “Vesiletü'n-Necât” adlı eseridir. Süleyman Çelebi, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayûn Hocası olmuş, sonra da Bursa Ulu Camii'nde imamlık yapmış bir hak dostudur. Bediüzzaman hazretleri, “Cenâb-ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi Mevlid yazanlara rahmet etsin, yerlerini Cennetü'l-Firdevs yapsın.” demekte; Süleyman Çelebi'nin mevlidinin kabul-u âmmeye mazhar olduğunu beyan etmekte ve mevlid hakkındaki değerlendirmesini şöyle dile getirmektedir: “Mevlid-i Nebevî ile Mi'raciyenin okunması, gayet nâfi ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtîf ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki, hakaik-i imaniyenin ihtarı için en hoş ve şirin bir derstir. Belki, imanın envârını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyiç ve müessir bir vasıtadır.”

Bütün bunlardan hareketle, mevlid ve mi'raç gibi vesilelerle Efendimiz'i bir kere daha ve daha engince yad etmenin mahzuru olmadığı anlaşılıyor. Hatta, Allah Rasûlü kendisini meth edenlere karşı sükût buyurduğundan ve Ka'b b. Züheyr gibi şairleri tebrik edip onlara hediye verdiğinden dolayı, misyonu itibarıyla kendisini medh ü senâ ve takdir etmenin bir esas olarak sübût bulduğuna da kâil olunabilir. Yani denilebilir ki, o sükût buyurduğuna ve hatta bazılarına hediye verdiğine göre, O'nu meth etmek sünnet ya da en azından mendub (Efendimizin bazen işleyip bazan terk buyurdukları, selef-i sâlihinin de sevip rağbet ettikleri işler) da olabilir. Öyle ise,

“Allah adın zikredelim evvela
Vacib oldur cümle işte her kula

Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi âsan eder Allah ona” (Süleyman Çelebi)

diyerek başlayıp Peygamberimizin üstün meziyetlerini, güzel vasıflarını, ahlâkının eşsizliğini, hayatını ve mucizelerini anlatmak ve nihayet, O'nun şefâatına sığınmak, salât ü selâmlarla O'na yönelmek mendup sayılabilir. Çünkü, bütün bunlar formül olarak ortaya konmamışsa da hepsinin aslı dinde vardır. Cenâb-ı Hakk'ı zikir ve O'na hamd ü senâ; Peygamber Efendimizi yâd etme ve O'na salât ü selam imanın gereğidir.

Riya ve Monotonluk Belaları

Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm'alara girmemek çok önemlidir. Allah'ı ve Efendimizi anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. Bir insan, Cenâb-ı Hakk'ı andığında gözleri gerçekten yaşarmadığı ve burun kemikleri dahi sızlamadığı halde,

“Her kaçan anarsam seni, kararım kalmaz Allahım

Senden gayrı gözüm yaşın, kimseler silmez Allahım” (Yunus Emre)

der ve riyakarlıklara, yalanlara girerek Efendimize ait bazı günleri tes'îd etmeye kalkarsa, Allah'a karşı yalan söylemiş; Allah Rasûlü'ne de saygısızlık yapmış olur. İnsan içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmeli. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalı. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalı. O güne ve o sözleri söylemeye önceden hazırlanmalı. Va'z etmeye giden bir insanın, “Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!” diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi –ki va'z u nasihatin mü'min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir– mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlasa çok dikkat etmeli. Süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle halkın karşısına çıkmalı.

Diğer taraftan, hem mevlid okurken hem de daha geniş ve muhtevalı mevlid programları düzenlerken monotonluktan mutlaka kurtulmak lazım. Bugün, genel itibarıyla, mevlid merasimleri o kadar monotonlaşmıştır ki, avamdan kimseler bile onları dinlerken sırada neyin olduğunu, neden sonra ne geleceğini bilirler. Okuma üslubu ve o birbirinden güzel makamlar bile monotonluğun, ülfetin kurbanı olmuştur. Mesela; şimdilerde herkes farklı bir üslubu esas alsa da, belli bir dönem itibarıyla mevlid okuma şekli kısaca şöyleydi: Tevhid bahri Saba makamıyla okunur; özellikle “Her ki diller bu duada buluna / Fatiha ihsan ede ben kuluna” beyti mutlaka Hüseynî makamında icra edilirdi. Duadan sonra Hicaz makamına geçilir; Nûr bahrinin sonunda Rast makamına başlanırdı. Sonra aynı makamda salât ü selam getirilirdi. Vilâdet bahrine de bu makamla başlanır; peşinden Hüseynî perdesine geçilirdi. “Doğdu ol saatte ol sultan-ı dîn” derken Segahta karar kılınırdı ki, burada Segah makamının seçilmesinin sebebi, Salât-ı Ümmiyye okunacak olmasıydı. Sonra, tekrar Hüseynî makamında Merhaba bahrine girilir ve bu bölüm genellikle Hüzzam makamında bitirilirdi. Mirac ve Münacaat bahirleri Uşşak makamıyla okunup "Ümmetimden razı olsun ol muin" mısrası Hüseynî makamıyla bağlanırdı.

İşte bu şekilde başlayıp devam eden ve aynı tonda biten bir mevlid, hele bir de kalb heyecanlarıyla icra edilemiyor ve aynı coşkuyla dinlenmiyorsa bütün bütün sıkıcı ve monoton bir hal alacaktır. Oysa, o sözler çok güzeldir; anlatılan mevzular çok derindir; ama maalesef üslup eksikliği mananın önüne geçmektedir. Onları o şekliyle besteleyenler çok güzel ve faydalı bir iş yapmışlar, makamları Cennet olsun. Fakat, kanaat-i acizanemce, bu türlü şeyler aylık ya da en fazla senelik olmalı. Aynı şeyler tekrar edilmemeli, her defasında o işe ayrı bir buud ve zenginlik katılmalı. Bildiğiniz gibi, güzel bir güfte, belki yirmi insan tarafından yirmi türlü besteleniyor ve farklı farklı icrâ ediliyor. O bestelerin her biri de güfteye ayrı bir mana katıyor ve böylece, o sözleri bir kere daha, ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmak mümkün oluyor. İsterseniz, o farklılıklara da bir “tasrif” nazarıyla bakabilirsiniz; onları, bazı mana ve muhtevaları yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûb ve yeni bir icrâ ile ortaya koyma şeklinde yorumlayabilirsiniz.

O'nun Şeydâları!..

Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre'yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî'ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırır. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz'in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O'na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O'nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hasıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya;

“Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!”

İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve “Mi'raç'tan iner gibi gel;
bekliyoruz yıllardır!” demeli.

Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hasıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimizin hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O'nun “cevâmi'ül-kelim” dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi,

“Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Rasûlallah,

Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!” deyip inlemeliler. Ya da İslam'ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup o Muzdarip Şair‘in “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”ndeki yanık nağmeleriyle Cenab-ı Hakk'ın dergahına yönelmeliler:

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed.
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

Alem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer'in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu

Allah için, ey Nebiyy-i ma'sum,
İslam'ı bırakma böyle bîkes,
Ümmeti bırakma böyle mazlum.

Soru: Kutlu Doğum haftasında gül dağıtma meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Mevlid-i şerif kutlamalarının, Hazreti İsa'nın viladetinden dolayı yapıldığı söylenen kutlamalara bir reaksiyon olarak ortaya konmasından endişe ediyorum. “Sizin paskalya bayramınınız, yılbaşınız varsa, bizim de Kutlu Doğum haftamız var” şeklindeki bir bayağı yaklaşıma girilmesinden korkuyorum. Aynen öyle de, “Bazı insanlar zeytin dalı uzatıyorlar, biz de gül dağıtalım” diyerek böyle bir işe kalkışılıyorsa, bunu da tasvip etmiyorum.

Aslında gül, İslâm dünyasında, bilhassa Anadolu insanları arasında Peygamber Efendimize alem olagelmiştir. Edebiyatımızda gül, Sevgili'nin, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun remzidir. Rivayet olunur ki, Mi'rac Gecesi, Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) mübarek terleri yeryüzüne düşmüş ve düştüğü yerde de kırmızı gül bitivermiştir. Halk arasında böyle bilinmiş ve inanılmıştır. Bu rivayetin aslı varsa, şahsen böyle bir şeyin olabileceğine inanırım; Efendimiz'in terinden değil gül bitmesi, ırmaklar bile fışkırabilir; ama aslı yoksa, o türlü şeylere bir keramet elbisesi giydirmemek lazım. Fakat, o rivayetin aslı olsa da olmasa da, Mevlid Kandili'nde müslümanların gül hediye etmelerinin altında “Gül, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) teridir.” anlayışı olduğunu zannediyorum. Şahsen, bu şekilde gül dağıtılmasına bütün bütün karşı değilim ama meseleyi “zeytin dalına karşı gül” şeklinde ele alarak bir reaksiyon haline getirmeyi de uygun bulmuyorum.

Kanaat-i acizanemce, meseleler reaksiyona bağlanmamalı, başka ve yeni şeyler bulunmalı. Senenin değişik günlerinde bir aşure dağıtma, bir kitap hediye etme, kurban etinden bir parça verme ve bir gösterinin içine Efendimizle alâkalı bazı şeyleri de katarak insanlara cazip gelen bir usulle İlahî mesajı ulaştırma gibi yollar bir iki sene faydalı olabilir. Fakat, zamanla bunlar da cazibesini yitirir ve birkaç sene sonra sevimsiz olmaya başlar. Öyleyse, sonraki seneler için daha farklı metodlar bulmak, asıl itibarıyla taze ve diri olan meseleleri üslupsuzluğa kurban vermemek için alternatif espriler ortaya koymak gerekir. Mesela; Efendimiz'e arz edebileceğimiz en güzel hediyeler, aynı zamanda bizim için de şefaat vesilesi olan salât ü selamlardır ya da O'nun mübarek sözlerini öğrenip başkalarına da öğretmektir. Bir yerde arkadaşlarımızın yaptığı gibi, “cevâmi'ül-kelim”den kırk kadar hadis-i şerif seçilip kitapçık halinde veya küçük kartlara yazılmış olarak hediye edilebilir. Bu sene şu hadisleri seçersiniz; gelecek sene de bir başka kırk hadisi hediye edersiniz. Onları verirken de “Bu armağanı vermemizin bedeli, bir sene içinde bu kırk tane hadisin ezberlenmesidir.” dersiniz. Böylece, her sene, her ay, her gün yepyeni olan İnsanlığın İftihar Tablosu için taptaze hediyeler sunmuş olursunuz.

Evet, gül dağıtmanın tamamen karşısında olduğumu söylemek istemiyorum; fakat onun reaksiyoner bir tavır olduğunu da ifade etmeliyim. Gül verme ve zeytin dalı uzatma gibi şeyler İslâm kültüründe yoktur. Bizim kültürümüzün temel kanakları Kitap, Sünnet, icma-yı ümmet ve kıyas-ı fukaha gibi esaslardır. Bizim, bunlara bakmamız ve bunlarla işaret edilen yollarda yürümemiz gerekir. Yoksa, yapıp ettiklerimiz kendi yakıştırmalarımız olmaktan öteye geçemez.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 23:13:45 +0200
O Size Küsmedi, Darılmadı! http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/367-o-size-kusmedi-darilmadi http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/367-o-size-kusmedi-darilmadi

SORU : Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ya da Üstadımız gibi büyüklerin, fert planında, bize darılıp küsmeleri söz konusu mudur? “Mâ veddeake Rabbüke ve mâ kalâ - Rabbin seni kat'iyen terk etmedi ve sana darılmadı” ilahî beyanı gibi, “Mâ veddeake Nebiyyuke...”, “Mâ veddeake Üstazuke...”yi vicdanımızda duymamız mümkün müdür?

CEVAP : Rivâyetlere göre; Peygamber Efendimize gelen vahiy bir müddet kesilmiş, Cibrîl (aleyhisselam) bu süre zarfında görünmemiş, bunun üzerine müşriklerden bazıları, "Rabbi Muhammed'e küstü, O'nu terk etti" iddiasında bulunmuşlardır. Allah Rasûlü'nü üzmek, güya O'nu ye'se düşürmek ve davasından vazgeçirmek için müşriklerin "Rabbi O'nu terketti." demelerine mukabil Cenâb-ı Allah; "Ey Rasûlüm! Rabbin seni asla terk etmedi ve sana darılmadı da." (Duha, 93/3) mealindeki ayeti indirmiştir.

Allah Teâlâ'nın, Peygamber Efendimiz'e (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) darılması ve O'nu terk etmesi vâki değildir ve bir süre vahiy gelmeyişi de asla öyle bir darılmadan kaynaklanmamıştır. Allahu a'lem, Efendimizin gönlünde, vahye karşı daha derin heyecanlar uyarmak ve öteleri gözlemesi, semanın dilinin çözülmesini beklemesi mevzuundaki iştiyakını tetiklemek için bir inkıtâ olmuştur. Bir haylûlet (araya girip perde olma) şeklindeki bu inkıtâda, O'nu geleceğe hazırlama gibi bizim bilemediğimiz başka hikmetler de vardır. Dolayısıyla, bu meseleyi, kendi düşünce tarzımız, kendi anlayışımız ve kendi ufkumuz itibariyle yorumlamaya kalkarsak, o Zât-ı âlişânı kendi seviyemize indirmiş oluruz; öyleyse, onu, Allah Rasûlü'nün şahsî mülahazası ve engin ufku itibariyle ele almak lazım. Evet, değişik rivayetlerde üç, beş, dokuz hatta kırk günlük bir süre zarfında vahyin kesintiye uğradığından bahsedilmektedir. Fakat, bu mevzuyu, bir dargınlığın neticesiymiş gibi göstermek kat'iyen doğru değildir. Ayrıca, Vâkıdî ve Kelbî gibi kimseler, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) vahyin kesilmesi karşısında duyduğu teessürden dolayı dağda, bayırda gezdiğini ifade etseler, onun bazı davranışlarını kendilerince farklı değerlendirseler ve bazı modern yorumcular da onların düşüncelerini aynen günümüze taşıyarak yeniden seslendirseler bile, ben bunların hiçbirine ihtimal vermiyorum. Onlara iştirak etmediğim gibi o türlü iddiaları Efendimizi hiç tanıyamamış olmalarına delil sayıyorum. Kendisine vahiy gelmeden evvel hayatında zerre kadar dengesizlik müşahade edilmeyen bir insanın, semalarla irtibata geçtikten ve uluhiyet hakikatına o kadar aşina olduktan sonra, öyle bir ruh haleti içine girmesi kat'iyen mümkün değildir. Evet, mutlaka O da bir beşerdi, muktezâ-yı beşeriyet olarak bizde bulunan bazı şeyler O'na da ârız olurdu, fakat, O'nda asıl olarak meydana gelen şeylerin bizde yalnızca gölgeleri hasıl olduğu gibi, bizde asıl olarak bulunan şeylerin de O'nda sadece gölgesi bulunurdu.

Allah Rasûlü'nün bakışları hep ulvî alemlerdeydi; O'nun ötelere karşı tarifi imkansız bir iştiyakı vardı. Bazı insanların dünyaya bağlılığının ve dünyevîliklere tiryakiliğinin çok ötesinde O öteki alemlere bağlıydı ve bir ibadet ü taat tiryakisiydi. Cenab-ı Hakk'ın rızasına vesile olacak hususları öğrenmek ve Cebrail'le (aleyhisselam) bir kere daha sohbet-i Canan'da bulunmak için adeta can atıyordu. Nitekim, bir gün “Ey Cibrîl! Bizi (şimdiki mutad) ziyaretinden daha çok ziyaret etmene engel nedir?” demiş ve onunla daha sık bir araya gelme isteğini ifade buyurmuştu; Cibrîl-i Emin de, "Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz" (Meryem, 19/64) mealindeki ayetle ona cevap vermişti. İşte, kısa bir süreliğine de olsa vahyin kesilmesini, ötelere müteveccih ve vahiy tiryakisi bir insanın duygu, düşünce ve iştiyak enginliği açısından değerlendirmek gerekir.

Allah Rasûlü kendi ufku itibariyle, onu önemli bir inkıtâ sayabilir, bir haylûlet vâki olmuş gibi algılayabilir, yani ötelerle kendisi arasına bir perde konulduğunu ve adeta bir husûf (perdelenme, ay tutulması) yaşadığını düşünerek ciddi bir heyecan içine girebilir. Fakat, kısa süreli böyle bir kesinti, belki de O'nun iştiyakını arttırmaya matuftur ve bir rahmettir. Geçici bir kabz tattırmak suretiyle, Allah (celle celâluhü) her zaman bast halinde yaşayan Habibi'nin teyakkuzunu tetiklemeyi ve tevecühünü güçlendirmeyi murad buyurmuştur. Nitekim, Kur'an-ı Kerim, “Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O'na yönel.” (Müzzemmil, 73/8) mealindeki ayetlerle böyle bir teyakkuz ve teveccühe davet etmektedir. Evet, bir süreliğine vahyin kesilmesi adeta daha derin bir yöneliş çağrısıdır; fakat, kat'iyen bir küskünlük ve dargınlığın neticesi değildir. Bunun en önemli delili de, Duha Suresinin tamamı ve bilhassa "Ey Rasûlüm! Rabbin seni asla terk etmedi ve sana darılmadı da." (Duha, 93/3) mealindeki ayet-i kerimedir. Bu ayetler, Allah Rasûlü için birer müjdedir; bulunduğu her hâlin önüne nazaran sonunun, mesela nübüvvetinin başlangıcına nazaran sonrasının, dünyaya nazaran ahiretinin daha hayırlı olacağını, Efendimizin daimi bir yükselişte bulunacağını; dünyada, ilahî feyizlerle ve tebliğ vazifesinde muvaffakiyetle, âhirette ise şefaat-ı uzmâ ve makam-ı mahmudla mükafatlandırılacağını haber veren ve O'nun mutlaka razı edileceğini bildiren bir müjdedir. Selef-i salihinden bazıları, “Kur'ân'da en ümit verici ayet budur, zira kendisine ümmet olma şuur ve şerefini taşıyan kimseler kurtulmadıkça Efendimizin razı olması düşünülemez.” demişlerdir.

Vazifeni Yap, Allah'ın Vazifesine Karışma!

Diğer taraftan, “Rabbin seni asla terk etmedi ve sana darılmadı” ifadesini mukabele olarak değerlendirmek lazım. Mesela, Arapça'dan Türkçe'ye çevirirken kabaca “Kim Allah'a tevbe ederse Allah da ona tevbe eder” şeklinde dile getirilen hakikat, aslında “Bir insan günahından tevbe eder ve bir kere daha kulluk şuuru içinde Cenab-ı Hakk'a yönelirse, Allah o kulun tevbesini karşılıksız bırakmaz ve ona rahmetinin genişliğiyle, mağfiretinin enginliğiyle muamelede bulunur.” demektir. Belâgat ilminde, aralarında tezat ve tekabül bulunan şeyleri bir ibarede bulundurmaya ve aynı kelimeyi birbirine mukabil iki ayrı manada beraberce zikretme ye “mukabele” denmektedir. Bediüzzaman Hazretleri'nin “Demek hüner, kesret-i etbâ' ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla "Herkes beni dinlesin?" diye, vazifeni unutup vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma.” şeklindeki ifadelerinde geçen “vazife” kelimesi de böyle bir mukabele düşüncesiyle kullanılmıştır. Yoksa, -hâşâ- Allah için vazife ve sorumluluk söz konusu olamaz. “O yaptıklarından sorumlu değildir. O'nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.” (Enbiya, 21/23) mealindeki ayet de bu hakikati ifade etmektedir. Demek ki, Bediüzzaman'ın bu sözlerindeki “vazife” kelimesi de belâgat ilmindeki mukabeleye misaldir.

İşte, “Mâ veddeake Rabbüke ve mâ kalâ” ifadesini de mukabele açısından değerlendirmek icap eder. Yani, sizin birbirinizi terk etmeniz, birbirinize küsüp darılmanız kendi acz, zaaf, fakr ve hiçliğiniz içinde ne ifade ediyorsa, birine küsüp darılınca siz ne yapıyorsanız, Hazreti Zât-ı zülcelal de kendi münezzehiyet, mukaddesiyet ve mübecceliyeti zaviyesinden öyle bir mukabelede bulunur. Küsme ve darılma gibi kelimeler Zat-ı Uluhiyet'e nisbet edilince, o kelimelerin lazımı, Cenabı Allah'ın münezzehiyeti içinde anlaşılmalıdır. Yoksa, bu sözler insanların küsüp darılmaları cinsinden beşerî bir manayı hatırlatmamalıdır. Öyleyse ayet-i kerime, “Allah, seni hiçbir zaman kimsesizliğe terk etmedi ve yalnız bırakmadı.” anlamına gelmektedir.

Çoğumuz itibariyle, biz de bu âyeti her okuyuşumuzda, aynı mânâyı kendi adımıza duymaya çalışır ve sanki Rabbimiz bize hitap ediyormuş gibi bir hisse kapılırız. Aslında, bu hitap, evvelen ve bizzat, hakiki ve kamil manasıyla Peygamber Efendimiz'e mahsus olsa bile, saniyen ve izâfî olarak, zıllî keyfiyetiyle ve izdüşümü itibariyle O'nun yolunda olan insanlara da bakmaktadır. Öyle inanıyorum ki, Allah Teala, bir adımla dahi olsa Kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü O “Erhamü'r-râhimîn = Yegâne merhametli”dir. “Çok rahim, çok merhametli” denince herkesten önce O akla gelir.

Cenabı Hak, Duha Suresi'nde ayrıca “ Elbette Rabbin sana ileride çok ihsanda bulunacak, tâ ki sen de O'ndan ve verdiğinden razı olacaksın.” (Duha, 93/3) buyurmaktadır. İbn-i Abbas'tan gelen bir rivayette, "O'nun rızası, ümmetinin hepsinin Cennete girmesindedir." denilmektedir. Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine karşı duyduğu büyük şefkat de bunu gerektirmektedir. İnsanlık târihinde O'nun kadar ümmetine “düşkün” bir başkasını göstermek mümkün değildir. Bu hakikati ifade sadedinde Kur'ân-ı Kerim'de, “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona çok ağır gelir. Kalbi sizin için titrer, mü'minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) diye anlatılan Rahmet Peygamberi'nin (aleyhissalâtü vesselâm) ümmetine karşı alâkası fevkalâde ve had safhadadır. Bundan dolayı, Peygamber Efendimizin, ümmetine küsüp darılacağına hiç ihtimal vermiyorum. O'nun genel tabiatının ve yüksek karakterinin küsüp darılmaya müsait olmadığına inanıyorum.

Ashabımı Bana Bırakın!..

O, ümmetine karşı o denli merhamet ve şefkatle doluydu ki, bir gece sabaha kadar, Hazreti İbrahim'in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa'nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen'in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen'sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp "Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)" diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala Hazretleri: "Ey Cebrail! Muhammed'e git ve O'na de ki: "Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz." buyurmuştu.

Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde haşrin dehşetini anlatırken de, “O gün ümmetimden bazıları sol taraflarından yakalanmış olarak getirilir. Ben, “Ya Rabbi, bunlar da benim ashabım! Bunlar da benim ümmetimden!” derim. Cenâb-ı Hakk bana hitaben, “Ya Muhammed! Bilmiyorsun onlar senden sonra neler işlediler.” der. Ben de artık salih kul Hazreti İsa gibi derim: “Ya Rabbî! Ben aralarında olduğum müddetçe onları kolladım. Fakat vakta ki Sen beni aralarından tutup aldın, onları görüp denetleyen yalnız Sen kaldın. Sen gerçekten her zaman, her şeye hakkıyla şahitsin. Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen'in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm ancak Sen'sin!” (Mâide, 5/117-118) buyurarak ötede de ümmetini düşünüp onları kurtarmak için çırpınacağını söylemişti.

İşte böyle bir zatın ümmetine küsmesi ve darılması söz konusu olamaz. O'nun kendi hakları açısından hiç kimseye küsüp darılmayacağından emin olabilirsiniz. Fakat, Allah Rasûlü'ne karşı yapılan bazı hatalar ve cinayetler vardır ki, doğrudan doğruya O'na karşı yapılmış olsa da, belki umumun hukukuna bir tecavüz ya da hukukullah adına bir saygısızlık sayılır. Dolayısıyla, -Efendimize karşı saygım çerçevesinde herhangi bir şeyin O'nu aştığını söylemek istemesem de, dîk-i elfazdan (lafızların darlığı ve ifade eksikliğinden) dolayı mecbur kalarak demeliyim ki- o türlü meselelerde affetmek ve bağışlamak O'nu da aşar. Siz kalkıp deseniz ki, “Ben şu kötülük yapanı da bağışladım, bu kötülük yapanı da affettim...” Fakat, yapılan o kötülükler içinde, Kur'an'a hakaret yer alıyorsa, Efendimiz'e saygısızlık bulunuyorsa, dine-diyanete karşı bir tecavüz söz konusu ise, bir asırdan beri insanlığın hayrına ortaya konan bir hizmet çizgisine ve o eşiğe baş koyan insanların sa'yine ihanet varsa, bunlar öyle büyük cinayetlerdir ki, bu konuda affetme ve bağışlama hakkı hiç kimseye verilmemiştir. O cinayetleri işleyenler, Kâbe'yi tavaf etmiş ve beş vakit namazlarını aksatmamış olsalar bile, yaptıkları kötülüklerin hesabını ötede mutlaka verecek ve cezalarını çekeceklerdir. Hatta siz onları affedip her gün dualarınızda yâd etseniz de, onlar bu hesaptan ve cezadan kurtulamayacaklardır. Ümmet-i Muhammed'e ihanet, Hazreti Üstad'ın davasına ihanet, bugün dünyanın dörtbir yanına yayılan hizmet-i imaniye ve Kur'aniyeye ihanet affedilir türden değildir. Âdet-i İlahiye açısında Allah affetmez o türlü kötülükleri; âdet-i İlahiyeye inkıyad ve saygı zaviyesinden de Hazreti Muhammed (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) sahip çıkmaz o kötülükleri işleyenlere... Bu açıdan, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine darılmaz; fakat, Allah'a ve âdet-i ilahiyeye saygı ve edebinin gereği, O'nun da ses ve soluklarını tutup temkin içinde bir tavır alması gereken yerler vardır. Öyleyse O'nun, bize küsmemesi, darılmaması, kırılmaması ve bizi terk etmemesini istiyorsak, riayet etmemiz gerekli olan hususlarda, özellikle de âmme hakkı diyeceğimiz ve içinde Allah hakkı da bulunan meselelerde çok hassas olmamız, çok titiz davranmamız gerekmektedir. O'na ümmet olma nisbetimizi koruduğumuz sürece, O bize küsmeyecek ve bizi kimsesizliğe terk etmeyecektir.

Bu hususla alakalı bir hadiseyi hatırlatmakta da fayda mülahaza ediyorum: Yeni müslüman olmuş birisi, Efendimizin yanına gelerek O'ndan yardım talep ediyor. Allah Rasûlü adama bazı şeyler vermesine rağmen adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını zorlayınca, Sahabe Efendilerimiz o şahsın üzerine yürüyor ve saygısızlığını cezalandırmak istiyorlar. Fakat, Peygamber Efendimiz onlara mani oluyor ve başka şeyler de verip o adamı memnun ediyor. Sonra da ashabına dönüp şöyle buyuruyor: Benimle bu köylünün durumu kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinde koşmuş, hep beraber onu yakalamaya çalışmışlardır ama deve kalabalıktan daha çok ürkmüştür. Sonunda deve sahibi, “Devemi benimle başbaşa bırakın.” diye seslenmiş; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruvermiştir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın.”

Bu hadisede de görüleceği üzere, Rahmet Peygamberi, kendisinden kaçanlara bile fevkalâde bir şefkat, bir mülayemet ve bir merhametle yaklaşıyor ve gönlünü herkese açık tutuyordu. Bugün de siz, O'na olan nisbetinizi korursanız, Allah Rasûlü o nisbeti kendi eliyle koparmayacaktır. Fakat nisbeti siz koparırsanız, bu defa O da kopan o halkayı bağlayamaz. Çünkü, bu ilahî bir kanundur. Allah (celle celâluhu), “Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm – Siz, Bana verdiğiniz sözünüzde durun; Ben de ahdimi yerine getireyim." (Bakara, 2/40) buyurmaktadır. "Adımını sen at; Ben onu karşılıksız bırakmam; sen hidayet üzere ol, Ben seni o yolda kimsesizliğe terk etmem." demektedir. Şayet bu, bir yönüyle Jean-Jacques Rousseau'nun içtimai mukavele üslubuyla ifade edeceğimiz, bir anlaşma, ilahi bir kural ve bir disiplin ise, bize o mukavelenin şartlarına riayet etmek düşer. Biz, bize düşen yanıyla o mukaveleyi bozmazsak, Allah Teâlâ onu kat'iyen nakz etmez, Rasûlullah da o anlaşmayı asla bozmaz..

“Haysiyetime Dokundu” Demeyin...

Aynı hususu, bir manada Hazreti Üstad için de düşünebilirsiniz. “Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyen bir insanın değil talebelerine, dostlarına ve arkadaşlarına, en uzak kimselere bile küsüp darılması mümkün değildir. Biraderi Abdülmecid Efendi ve yeğeni Abdurrahman Abinin ayrılığından dolayı dile getirdiği duygularına bakılınca açıkça görülür ki, o çizgide dostlarıyla beraber yürüme arzusu vardır içinde.. hem çok ciddi bir arzu, öldüresiye bir iştiyak, bir tutku ve bir tiryakilikle bağlanmıştır yol arkadaşlarına. “Aman! Tanışıp kader birliği ettiğimiz hiç kimse uzaklaşıp gitmesin!” der büyük bir heyecanla ve o mevzuda çırpınır adeta. Uzaklaşıp giden birkaç insanın hicran ve hasretini çok derinden yaşamıştır. Hatta, talebelerinden bazılarının küçük içtihad farklılıklarından dolayı birbirlerine küsecek gibi olmaları karşısında yalvarırcasına, başını onların ayaklarının altına koyarcasına sızlanmış, inlemiş, tir tir titremiş ve “Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı ve ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan ya da şuursuzluktan dolayı arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu' demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.” demiştir. Evet, şefkati bu enginlikte olan ve daire-i kudsiyesine giren herkese bu ölçüde sahip çıkan bir insanın talebelerine, dostlarına ve o daire içine girdiğine inandığı kimselere küsmesi, darılması ve onları terk etmesi söz konusu değildir. O yaşadığı asırda mukaddes bir çığlık olmuş, on üçüncü asrın minaresinin başına çıkmış, sureten medeni, sireten çok geri, dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olan kimseleri bile imana, Kur'an'a ve camiye davet etmiştir. O, sesini herkese duyurabilme ve mesajıyla herkesi tanıştırabilme sevdalısı bir müezzindir, müezzin-i kebirdir. Herkesi çağırmış, millet camiyi doldurmuş ama bazıları namaz kılmadan veya namazı yarıda keserek camiyi terk etmiş, kulluk namazını yarıda bırakarak geriye dönüp gitmişler; Üstad ise, onlar için de ağlamış ve tekrar o kudsî daireye dönmeleri adına inlemiştir. Öyle bir insanın, kimseye darılması ve küsmesi mümkün olamaz. Onun işi, vazifesi ve misyonu davettir, çağrıdır, insanları mübarek bir gâye etrafında toplamadır. Cennete girmekle hissedeceği zevkten daha fazla haz duyar kazandığı her insanla.. uzaklaşıp yolunu yitiren insanlardan dolayı da Cehenneme girmiş gibi azab çeker.

Bu meselede şahsî hesap peşine hiç düşmez, kendisine işkence ve eziyet edenlere hesap sormayı asla düşünmez. Şu sözler, küsmeyen, darılmayan, gönül koymayan, misliyle mukabeleyi hiç hatrına getirmeyen, herkesi bağışlayan ve sadece davasını düşünen bir mefkûre kahramanına ne kadar da çok yakışır: “Eğer Risale-i Nur'u tenkid fikriyle tetkik eden adliye memurları, imanlarını onunla kuvvetlendirip kurtarırlarsa, sonra beni idamla mahkûm etseler bile, şahit olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkârız. Risale-i Nur'un vazifesi imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek, hiçbir tarafgirliğe girmeyerek hizmet-i imaniyeyi yapmaya mükellefiz.” Evet, Hazreti Bediüzzaman gibi dava adamlarının da, insanlara küsmesi ve darılması söz konusu olamaz. Fakat, şayet bir insan sırtını dönüyor, ona ve davasına ihanet ediyor; dine, diyanete söven kefereyle işbirliği yapıyor ve Kur'an hizmetini yıkmaya çalışıyorsa, bu öyle büyük bir cinayettir ki, o cinayeti işleyene karşı affedici olma ve ona şefaat etme Bediuzzaman'ın da elinden gelmez.

İhanetin Mazereti Olmaz

Mevzuyla alakalı son bir hususu daha hatırlatmak istiyorum: Şeytanın önemli hilelerinden biri de, insana hatalarını kabul ettirmemesi, onu hata ve kusurlarına mazeret aramaya itmesi ve yaptığı yanlışları içtihâdî bir kısım görüş farkılılıklarının neticesiymiş gibi göstermek suretiyle, meseleye bir mazeret bulma yoluna sevketmesidir. Eğer bir insan, yaptığı hataların kendi hatası olduğunu kabul etmiyor, onlara dışarıdan sebepler arıyor, “şundan dolayı yaptım, bundan dolayı yaptım” diyerek mazeretler arkasına sığınmaya çalışıyorsa, o hiçbir zaman hatalarını telafi edemez, günahtan uzaklaşma ve u kûbet endişe­siyle Hakk'a sığınma kurnası olan “tevbe” ile temizlenemez, makam ve derecâtı muhafaza arzu­suyla O'nda fâni olma manasına gelen “inabe” kapısına kat'iyen yönelemez ve O'ndan başka her şeye ka­panma da diyebileceğimiz “evbe” serasına asla giremez. İşlediği kabahat küfür çerçevesinde ise, küfür karanlığındaki karalığı devam eder; suçu bir dalâlet çerçevesinde ise, yolunu yitirmişliği sürer gider; büyük bir günah işlemişse, o kebire arkasına başka büyük günahları da katar ve o insanı sonunda küfür bataklığına kadar iter. Dolayısıyla, bir kabahata mazeret aramak, daha büyük bir kabahattır. Hata bir hatadır; o haliyle kalsa ve telafi yolları aransa basit bir hata sayılır. Fakat, o hataya bahaneler ileri sürmek ve başkaları nezdinde onu mazur göstermeye çalışmak mürekkep ve katlanmış bir hatadır. Hatayı hata olarak görmeme, onu bir kabahat kabul etmeme ve onun bir suç olduğuna inanmamaya gelince, o da mük'ab bir hatadır. “Bana şunu ettiler, şöyle yaptılar; beni anlamadılar” türünden sözler şeytanın ve nefsin hırıltılarından başka birşey değildir. Allah Rasûlü'nden kopup giden kim olursa olsun, onun mazeret adına bir şey söylemeye hakkı yoktur. Ne sebeple olursa olsun, iman ve Kur'an yolundan sapan bir kimsenin bahaneleri geçersizdir. Düşmanca tavırlara girenlerin “Bunlar, dünyanın dörtbir yanına Pan-Türkizmi, Pan-İslamizmi götürüyorlar. Ayrıca, bunlar hiç kimsenin kontrolünde de değiller, bağımsız hareket ediyorlar; öyleyse endişe duymak lazım” diyerek; insaflı insanların da, “Bunlar, milli ve manevi değerlerimizin temsilciliğini yapıyorlar, dünyanın her yerinde bizim eşsiz kültür mirasımızı tanıtıyorlar; öyleyse hiç olmazsa kalben destek vermeliyiz” şeklinde duygularını seslendirerek hakkaniyetine şehadet ettikleri bir gönüllüler hareketine karşı yıkıcı ve tahrip edici davranışlarda bulunan kimsenin “Kıymetimi bilemediler, sözlerimi dinlemediler, yüksek fikirlerimden istifade etmediler” türünden sözleri de sadece nefsin mırmırları ve şeytanın hırıltılarıdır ama bunlar kat'iyen işlenen büyük hatayı mazur kılamaz.

Bildiğiniz gibi; Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam), Mekke'nin fethi esnasında, “Kim Beytullaha girerse korkudan emin olur.” (Bakara, 3/97) mealindeki ayeti de hatırlatarak, Mescid-i Haram'da bulunanlara, Ebu Süfyan'ın evine sığınanlara ve evlerinden çıkmayanlara dokunulmamasını emir buyurmuşlardı. Mekke'ye girip başındaki miğferini çıkardığı sırada, bir adam gelerek: “İbn-i Hatal, Ka'be'nin örtüsüne sarılmış vaziyette yakalandı, affedelim mi?” deyince o Şefkat Peygamberi “Onu öldürün!” emri vermişti. Karıncanın canına kıyamayan, akreplerin ve yılanların hayat hakkını dahi gözeten öyle merhametli bir peygamber nasıl olmuştu da İbn-i Hatal'ın ölüm fermanını vermişti? İbn-i Hatal, Peygamberimizin huzunda bulunmuş, onun nurefşân beyanlarını dinlemiş, huzurunun insibağını belli ölçüde tatmış, fakat cahiliye hislerinden geriye kalan bir şeyden dolayı rencide olmuş ve biraz uzaklaşmıştı nur halkasından. Başlangıçtaki o hatasını pek küçük bir inhiraf gibi görmüştü. Oysa, merkezdeki çok küçük bir açı muhit hattında kapanamaz bir boşluğa dönüşmüş ve farkına varamadan o kadar uzaklaşmıştı ki, Allah Rasûlü'nün, kanlarını heder kıldığı birkaç kişiden biri de o olmuştu. Çünkü, duymuş, gelmiş, tatmış, harem odasına kadar girmiş ve sonra da o haremgâh-ı nebevîyi telvis etmiş, adeta oraya bevletmişti. Onun Efendimize ve dine karşı tavrı ihanetti. Böyle bir insan affedilemez; sadece kapının dışına konmak suretiyle cezalandırılmış sayılamazdı. Artık o, salona alınmamalı, koridora girdirilmemeli, hatta o saadet dairesine de yaklaştırılmamalı, yedi sokak öteye itilmeliydi. Evet, Efendimiz gibi bir şefkat abidesi daha gelmemişti dünyaya; O kendi hakkıyla alakalı her hususu affederdi. Fakat, İbn-i Hatal'ın günahı hem küfür, hem şirk, hem ihanet ve hem de bütün müslümanların hakkına tecavüzdü. Zaten, Peygamber Efendimizin o kararı da -hâşâ- kendi nefsi için ve kendi içtihadıyla verdiği bir karar değil, vahiy kaynaklı bir hükümdü. Yanlış anlaşılmaması ve su-i istimale açık kapı bırakılmaması için –istidradî olarak- belirtmeliyim ki, bugün şahıslar, hiç kimsenin ölümüne karar veremez ve günahı ne olursa olsun, kimseyi idama mahkum edemez. O bazı ülkeler itibarıyla, devletin yetkili kurumlarına ait bir iştir. Efendimizin konumu ve O'nun yaşadığı devir bugünle ve başka insanlarla kıyaslanamaz.

Hasılı, “Rabbin seni kat'iyen terk etmedi ve sana darılmadı” (Duha, 93/3) hitabı, hakiki manasıyla Peygamber Efendimiz'e mahsus olsa bile, zıllî keyfiyetiyle onun yolunda olan insanlar için de geçerlidir. Allah Teâlâ, bir adımla dahi olsa Kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmadığı gibi, Peygamber Efendimiz de, kendisine “Efendim” diyenlere daima “ümmetim” cevabı verecek ve sahip çıkacaktır. Üstad hazretleri gibi hak dostları, kendi hizmet dairelerinde olan insanlara hiç darılmayacak ve asla küsmeyeceklerdir. Fakat, unutulmamalıdır ki, Kur'an'a ihanet affedilemez; Rasûlullah'ın davasına hıyânet bağışlanamaz; binlerce insanın sa'y u gayretleriyle ortaya konan bir hareket hakkındaki hainlik, mazeret olarak ne denirse densin, mazur görülemez. Siz ve biz o büyük cinayetleri işleyenler hakkında “Allahım onları affet” diye duada da bulunamayız, onlar hakkında af dileme, Allah'a, Efendimize ve dine karşı saygısızlıktır, günahtır. Onlar için söyleyebileceğimiz tek söz; “Allah hidayet eylesin” cümlesidir.

Bu hususta her insan kendi gönlünden fetva istemeli ve vicdanının hükmüne kulak vermelidir. Nitekim, Rasûlullah (aleyhissalatu vesselam), “Müftüler fetva verse de sen kalbine sor.” buyurmuşlardır. Bu konuda, bin tane müftü size rahatlatıcı bazı şeyler söylese de, siz kendi vicdanınıza bakıp onun hükmünü esas saymalısınız. Nerede duruyorsunuz? Durduğunuz yerin hakkını veriyor musunuz? Verdiğiniz söze vefalı ve yaptığınız mukaveleye sâdık mısınız? Vaadlerinizi yerine getirmeye âmâde bulunuyor musunuz? İşte bütün bu soruların cevabı vicdanınızda saklıdır. Terk edilip edilmediğiniz, size küsülüp küsülmediği hususu da onun vereceği cevaplarla netlik kazanacaktır. Öyleyse, kendi vicdanınıza, hâlihâzırdaki tavır, davranış ve faaliyetlerinize bakın; çünkü, Allah'la münasebetinizin seviyesini, İnsanlığın İftihar Tablosu'yla alakanızın derinliğini, Hazreti Bediüzzaman gibi dava adamlarıyla olan bağınızın kuvvetini, iman ve Kur'an hizmetine karşı vefa ve sadakatinizin derecesini belirleyecek olan mercî sizin kendi vicdanınızdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sat, 10 Nov 2012 23:08:15 +0200
Nebi Vesayeti http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/310-nebi-vesayeti http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/310-nebi-vesayeti

Peygamber vesayeti varlığa tedelli usulü ile bakmayı gerektirir. Kainatta müşahede edilen delillerden yola çıkarak Cenab-ı Hakk'a ulaşmaya bedel tedelli, baştan Yaradan'ın kabul edilmesi demektir. Bunun aksi olan yaklaşım tarzında ise, mün'amün ileyhten (kendisine nimet verilenden) Mün'im'e (nimeti veren Cenab-ı Hakk'a) ya da nimetten Mün'im'e gidilir ki bu tavır insanın yollarda takılmasına sebep olabilir. Natüralist ve materyalist mülâhazalar söz konusu yollarda kalmanın örnekleridir.

Evet, baştan Hazreti Zât-ı Vacibu'l-vücud'u kabullenen insan baktığı her şeyde O'nu görür: ağaçta, dalda, meyvede, yaprakta, çekirdekte… Küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe her şeyde ama her şeyde sadece O’nu temaşâ eder. Bu, tıpkı harfleri veya kelimeleri bütün karakterleri ve özellikleri ile tanıma gibidir. Özellikle Osmanlıca'da geçerli olan bir husustur bu. Mesela "mektup" kelimesini Osmanlıca'ya hakkıyla vakıf birisi gördüğünde, onu miktûb veya müktûb gibi değişik şekillerde okumaz. Çünkü Osmanlıca'da kelimeler, hecelere bölme usulüyle değil, kalıplar şeklinde görülür ve okunur. Steno'da olduğu gibi kalıplar vardır, o kalıpları beller ve gördüğünüzde doğru okursunuz.

Aynen bunun gibi varlığı bütünüyle O'na bağlayan, bağlandığına baştan inanan bir insan hep O’nu görür, O’nu bilir ve O’nu duyar. Peygamberane bir bakış, görüş, duyuş ve seziştir bu, varlığı doğru okumaktır. Varlığı bu şekilde okuyanın ise marifeti artar. Marifet arttıkça düşünce ufku gelişir, terkipçi nazar derinleşir ve gün gelir O’nun kudretinin, iradesinin, meşietinin, hayatının, sem'inin, basarının kendisini kuşattığını görür; görür ve bu nimetleri ihsan eden Rabbine şevk ve şükürle yaklaşır.

Varlığa bu gözle bakamayanlara gelince; onlar üzerlerine sağanak sağanak dökülen nimetler karşısında küstahlaşır, lâubalileşir ve şımarır. Üstad'ın misalleri içinde memer (nimetlerin üzerinde tecelli ettiği, gelip geçtiği bir varlık) olduğu halde mazhar olduğunu (o nimetlerin mazharı olduğunu, onları hakettiğini) zanneder. Halbuki Allah’a karşı saygılı olmak, temkin içinde O'na şükür hisleriyle dolmak, bizleri şımartacak ölçüde başımızdan sağanak sağanak yağsa da nimet karşısında şımarmamak, o nimetleri ihsan eden Rabbimize ciddiyet içinde mukabelede bulunmak gerekir. Allah insanı bir ayna yaptıysa, insan ayna olmasını bilmelidir. Her tavrında, her davranışında, her sözünde, her düşüncesinde, her mülahazasında O'nu göstermelidir. Bu peygamberane bir tavırdır. Evet, peygamberlerin hepsi böyle hareket etmiş ve bununla bütün insanlara ışık tutmuş, rehber olmuşlardır. Vesayet çağrısıdır bu aynı zamanda ve bu çağrıya icabet edilmelidir. Tarih şahittir ki buna icabet edenler aldanmamıştır.

Hasılı; hem peygamberî bir bakışa, insibağa, nazar ve teveccühe ulaşmak, evirip-çevirip her şeyi ubudiyet sırrına bağlamak, mişkat-ı Sünnetin ışığı altında meseleleri çözmek, hem de bunlara mazhar olduktan sonra kendimizi rahat ve rehavete salmamak, şatahata girmemek için Nebi vesayetine ihtiyacımız var.

Adanmışlar

Adanmışlar, peygamber-i izamın davrandığı gibi davranmalı ve iktidara talip olmamalıdırlar. Zira iktidar peşinde olmak onları gaye-i hayallerinden saptırabilir. Adanmışların yegane vazifesi vatana, millete, devlete, dine ve topyekün bütün insanlığa faydalı olacak hayırlı insanlar yetiştirmektir. Evet, servet ve iktidar kötü bir silah gibidir: mekkardır, gaddardır, gerisin geriye tepebilir. Mekkar ve gaddar olan bu şeylerden kendini koruyabilen mesela bir Ömer b. Abdülaziz gibiler ise çok az sayıdadır. Yaklaşık yüz sene süren Emeviler döneminde bir tane Ömer b. Abdülaziz vardır ve başka da olmamıştır.

Bizler bugün içinde bulunduğumuz dairenin kıymetini bilmeliyiz. O bizim varlığımıza değil, aslında biz ona muhtacız, onun bereketiyle yaşıyoruz. Bu sebeple sürekli onunla irtibatımızı korumak zorundayız. Aksi halde insan farkına varmadan dünyaya bulaşıverir. Halbuki asıl hedef ahirettir ve bizler şu kısa hayatımızda ebediyetleri peyleme peşindeyiz. Sonsuz bir saadeti kazanmak için az dişimizi sıkıp sabretsek değmez mi? Evet ömür süratle geçiyor ve bitiyor. Aynaya bakınca yolun neresinde bulunduğumuzu görüyoruz.

Burada bir şeyler yapıyormuş gibi görünmekle yakın durduğumuzu zannediyoruz ama uzaktayız. Müslümanlığımızı içimizde her an taptaze duyamıyoruz. Duymak için ibadetlerimizde derinleşmemiz lazım. İbadetlerdeki kıvamla ancak, irtibatımız artar. Evet, bizim halimiz, ibadetlerimizle mülk aleminden melekut alemine, bu dünyadan manâ alemine berzahi levhalar, resimler halinde akseder. Her bir ibadetin orada bir taayyünü, kendine ait bir görüntüsü vardır ve hepsi birer mahlûktur. Hadislerde ifade buyrulduğu üzere namazın kabirde gökçek yüzlü biri olarak yanında durup sana refakat etmesi gibi. Abdestin duyularak alınması, namazın kalbte edası, onun her rüknünün şeker şerbet gibi yudumlanması.. Kur’an ayetlerinin süzülerek sağılmasıyla bu ibadet ufkuna ulaşılır. Herkes hâlen ve zevken bir şeyler hisseder ama hissediş dereceleri seradan süreyyaya kadar farklıdır. Allah'la derin münasebet içinde olanlar kendilerini namaza salabilirler, istendiği gibi namaz kılma ufkunu yakalayabilirler. Bu noktaya varmak herkese açıktır. El verir ki insan bunu yürekten istesin. Cenab-ı Hak Kur'an'da pek çok yerde namazı "ikame edin" diyor. Bir abide, bir heykel gibi onu dikebilme namazın bütün esaslarının hakkını tam vermekle olur. Genel olarak sahabenin namazı da işte böyleydi. Allah’a karşı duruşlarında ve durumlarında insanın içine oturaklaşmış bir derinliğin ve bir insibağın alameti vardı. Onları besleyen insibağ kaynağı Efendimiz'in, gözünün bir yanı hep yukarılardaydı. O hep yukarılara bakarak tavırlarına o insibağı taşıyordu. Sahabe-i kiram da Efendimiz'in huzurunda işte bu insibağı duyuyor ve doyuyorlardı. En bedevi bile o insibağı o huzurda tadabiliyordu.

Sözün kısası, adanmışlar bahsettiğimiz bu üç özellikten kat'iyen sarf-ı nazar edemezler: sürekli vatana, millete ve Din-i Mübin-i İslam'a hizmet içinde olma; ibadetlerde derinliğe ulaşma; hem hizmette hem de ibadetlerinde ihlas ve Allah rızası peşinden ayrılmama.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Wed, 31 Oct 2012 22:38:56 +0200
Karizma http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/277-karizma http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/277-karizma

Peygamberlere karizmatik şahsiyetler demek ve peygamberlik hakikatini de karizma ile izah etmeye çalışmak doğru olmadığı gibi caiz de değildir. Hatta peygamberlere bazılarının söylediği gibi dâhi demek de aynı ölçüde yanlıştır. Karizmatik olmalarıyla bilinen şahsiyetler şahsî becerileri ile çok büyük işlere imza atabilir, insanları etrafında toplayabilir, tarihin akışının değişmesinde rol oynayabilir ama bunların büyük çoğunluğunun, hatta diyebilirim hemen hepsinin peygamberliğin önemli bir buudunu, hatta ana esasını teşkil eden Cenab-ı Hak ile müeyyet olma, Allah’la münasebet içinde olma hususiyetleri yoktur.

Peygamberler, şahsi becerilerine, sıradışı özellik ve hususiyetlerine- isterseniz buna karizmatik özellikler diyebilirsiniz- bağlı olarak hayatlarını sürdürmemişlerdir. Evet onlar ne sevk ve idarede, ne de hayatın diğer alanlarındaki çalışmalarında ferdi becerilerine, şahsi istek ve arzularına veya kararlarına göre değil, Allah’ın yönlendirmesine göre hareket etmişlerdir.

İslam adına konuşacak olursak, İnsanlığın İftihar Tablosu böyle olduğu gibi, onun Raşid Halifeleri de karizmadan ziyade Kur’an ve Sünnetin yönlendiriciliği içinde hayatlarını sürdürmüşler. 15 asırdır devlet idaresinden, ailevi hayata kadar İslam dünyasının esas aldığı bütün düzenlemeleri Kur’an ve sünnetin rehberliğinde ortaya koymuşlardır. Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin halk tarafından tutulup desteklenmesinde, onların şahsi faikiyetlerinde, üstünlüklerinde, adeta insanüstü varlık olmaları değil, İslamî esaslara uymaları rol oynamıştır. Bu yüzdendir ki hemen hepsinin hayatında, idare ettikleri insanlar tarafından sorgulanmaları söz konusu olmuştur. Halbuki biz bugün karizmatik özellikleri ile bir yerlerde bulunan insanların sorgulanmalarına şahit olmamışızdır.

Evet, sıradışı, insanüstü özellikler dinin emrine girdiği zaman bir değer ifade eder. Karizmalar dinin emrine verildiği zaman yararlı hâle gelir. Bu yüzden din terbiyesine girmemiş, Kur’an’ın emrine verilmemiş, Sünnet’in mihenkleri ile yönlendirilmemiş karizmalar çok defa zararlı olabilir, nitekim olmuştur da. Çünki bu tip insanlar genellikle yerine göre hem egoist hem de egosantrik olur. Hatta bazıları paranoyak dahi olabilir.

Bu parayonak kelimesi bana aynı mevzu etrafında ele alınabilecek başka şeyler hatırlattı. Bana öyle geliyor ki özellikle tasavvuf başta olmak üzere dinin diğer alanlarında az dahi olsa insanlara bir şeyler anlatan, onlara önderlik yapan kişiler paranoya ve şizofreni tehlikesine açık tiplerdir. Az veya çok, ama bu kapı onlar için sürekli açıktır. Evet, bu insanlar nazarî bilgilerle değil, Üstad’ın birkaç yerde ifade ettiği gibi entüisyonist bir mülâhazayla doğrudan doğruya Cenab-ı Hak ile bir münasebet içinde bulunabilirler. Bu fevkaladelik İslam hamuru ile yoğrulur, Kur’an ve Sünnetin terbiyesinden geçerse hakikaten kelimenin tam anlamıyla fevkalade bir şeydir. Ama böyle bir terbiyeye girmezlerse büyük ölçüde paranoya söz konusudur onlar için. Gerçi bu büyük bir iddia, psikologların ve psikiyatristlerin alanı. Ama gerek teorik bilgilerim, gerekse 60 küsür yıllık hayatımdaki müşahadelerim bana bunu söyletiyor.

Evet, tarih boyunca kitle hareketlerinde, tâbi olduğu nehrin içinde damla veya çağlayan halinde akarken kendisine tayfa, takım oluşturmak isteyen insanlar olmuştur. Paranoyak tiplerdir bunlar bana göre. Bunlar çok güzel konuşabilirler, kalemleri de olabilir. İş idaresi adına beceriklidirler. Güzel projeler üretirler. Rüya, ihsas ve ihtisas gibi şeyleri kendilerine lütfedilmiş ilham gibi algılarlar. “Min indillah müeyyed” zannederler kendilerini, öyle bir vehme kapılırlar. Tatlı su içinde tuzluluğunu sürekli muhafaza etmeye çalışırlar. Yani tâbi bulundukları cereyan içinde şahsî özelliklerini korumaya özen gösterirler. Büyük ölçüde her şeyi kendi mevcudiyetlerine bağlarlar. Ama iyi bir uzmanın psikanalizinden geçtikleri zaman bunların birer deli olduğu ortaya çıkar. Doktorların yanında bunları söylemek bana göre biraz fazla, fakat benim de özel müşahedelerim, elli senedir izlediğim insanlar ve onların davranışlarının bütününden edindiğim mülâhazalarım var.

Bu açıdan bakınca düşünme, yazma, konuşma, sevk ve idare becerileri sanki insanın aleyhinde gibi. İşte böyle bir risk kavşağında Allah’a samimi biçimde teslim olmak icab eder. Bu teslimiyet gerçekleşirse bunların hepsi hayra inkılab eder. “Hayır! Benim gibi bir adamın yanında ne işiniz var? Benimle ne mesele görüşeceksiniz ki? Gidin bu meseleleri benden daha iyi bilen bir sürü insan var, onlarla istişare edin.” Ya da; “Hayır, bu konuşmayı falan arkadaşımızın yapması daha iyi olur. O bu konulara benden daha fazla vakıftır.” diyorsa ve bunları inanarak söyleyebiliyorsa problem yok demektir. Aksi halde bir santimlik kendini reklam peşindeyse onların mercek altına alınmasını tavsiye ederim.

Bu aşamada kitlelerin uyarılması mümkün değil mi diye düşünebilirsiniz. Şahsen bunun çok zor olduğu kanaatindeyim. Herkese araba kullanmasını öğretmeye bedel bir iş bu. Yani herkese usulüddîn’i, dinin temel prensiplerini öğretmek lazım ki bu prensipler çerçevesinde doğru ile yanlışı kendiliklerinden farkedebilsinler. Bu da takdir edersiniz imkansız denecek ölçüde zor. Evet, halk önünde gördüğü, sohbetini dinlediği, yazısını okuduğu insanlar hakkında hüsn-ü zan edebilir. Ama eğer şer’î ölçüleri bilmiyorlarsa, yukarıda ifade ettigimiz gibi usûlüddîn bilgileri yoksa bu zanlarında hata edebilirler, mubalağaya da düşebilirler.

Söz buraya gelmişken bir hususa daha dikkatlerinizi çekeyim; Türkiye’de zemin bu tip insanların ortaya çıkması için çok müsait durumda. Özellikle din sahasında fantezilere kendisini kaptıran insanların hadd ü hesabı yok. İslam Tarihi boyunca defalarca dile getirilmiş ve cevapları verilmiş konuları orjinalite yapıyorum düşüncesi ile ekranlara taşıyan, gazete sayfalarına aktaran o kadar çok insan var ki. Bana göre hizmet edemeyen insanların kendilerini anlatmak için başvurmak zorunda kaldıkları lüks bu. Bilmiyorum ağır mı kaçar ama diyeyim, bu tiplerin hiçbirinin ruhunda “dünyanın herhangi bir yerine, İslam adına aç ve kurak bir yerine gideyim, kendimi Allah’ı ve Peygamber’i anlatmaya adayayım. Hristiyan misyonerlerin yaptıkları gibi gittiğim yerde maişetime yetecek miktarda para kazanmak için taş ocağında çalışayım, amelelik yapayım ve dinimi anlatayım” mülâhazası yoktur. Bu olmadığı için eskiden kalma, döküntü bir kısım düşüncelere sığınarak, onlarla kendilerini ifade etme luzumunu duyuyorlar. Ama burada hasbîlik yok, diğergamlık yok, din aşkı yok, hakikat aşkı yok ve araştırma aşkı yoktur.

Ben bu kanaatımı kendi ölçülerime göre o kadar çok test ettim ki, bu kanaat adeta benim sabitem haline geldi. Arkadaşlarıma da kaç defa sordum; “Mezun olduğunuz liselerde ve üniversitelerde size: Arkadaşlar! Bizim var oluşumuzun gayesi dünyanın dört bir yanına dağılıp, hiçbir beklenti içine girmeden, gerektiğinde amelelik yaparak kendi kültürümüzü anlatmaktır” diyen insanlar oldu mu dedim. Hiçbir defa olumlu cevap almadım/ alamadım.

Ve yine kanaatim o ki -bunu daha önceleri de ifade etmiştim- başımıza gelen türlü türlü musibetler bu ruhun kaybedilmesinden dolayı Allah’ın verdiği bir cezadır. Üstad’ın yaklaşımı ile “Beşer zulm etse de kader adalet eder.” Evet bu meselelere bu zaviyeden bakmak lazım. “Vemâ kânallâhu liyazlimehum velâkinne’nnâse enfüsehum yazlimûn.” Yani “Allah insanlara zulm etmez, fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.”

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Mon, 29 Oct 2012 12:18:45 +0200
Tebliğ http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/249-teblig http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/249-teblig

Soru : Melekler nasıl tesbihle yaşarsa, Peygamber Efendilerimiz de tebliğle yaşamıştır.” sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Melâike-i kirâm, Allah’ın nurdan yarattığı, dolayısıyla nuranîliğe ve nuranîliğin açık olduğu şeylere açık, güzel şeylerden istifade etmek ve güzel şeylerle iştigal etmek üzere programlanmış nuranî ve latif varlıklardır. Revâih-i tayyibe (güzel kokular) ve kelimât-ı tayyibe (güzel sözler) gibi, selim fıtratın hoşuna gidecek koku, söz ve davranışlar onların da hoşlandığı şeylerdir.

“İleyhi yes’adü’l-kelimü’t-tayyibü – Güzel ve temiz sözler O’na yükselir.” ilâhî beyanında buyrulduğu gibi “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber”, “Lâ havle ve Lâ kuvvete illâ billâh” gibi mübarek sözler O’na yükselir ve ulaşır. Zannediyorum “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah” zikr-i celîli bütün bu güzel sözlerin başında gelir. Sonra da biri binlere bedel “Sübhanallahi ve bi hamdihi Sübhanallahi’l-Azim” zikrini hatırlamak gerekir ki, Cenab-ı Hakk’ı tesbih mahiyetinde ifade edilen bu söz, Mesnevî-i Nuriye’de de işaret edildiği gibi celâlî, cemâlî, vâhidî ve ehadî tecellileri bünyesinde toplar.
İşte bütün bu tesbih, ta’zim, tahmid, tekbir ve zikirler bir yönüyle meleklerin gıdasıdır. Bu kerim şeyler melâike-i kirâmın sürekli aradıkları, baktıkları, bulmak istedikleri ve onlara yakın bulunmaya çalıştıkları hususlardır.

Fakat melâike-i kirâmın özel bir yanları daha vardır. Öyle anlaşılıyor ki, onların vazife ve sorumlulukları içinde en önemli mesele “tesbih”tir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Adem’in onlara hususî bir meselede rüçhaniyeti (üstün olması) karşısında “Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel Alîmu’l-Hakîm - Sübhansın Yâ Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkıyla bilen, herşeyi hikmetle yapan Sensin” demişlerdir. Bu söz bir hamd veya tekbir değil, tesbihtir. Böyle bir noktada hususiyle tesbihi seçmeleri bize, onların nezâhet-i fıtriyelerine, esas mahiyet ve tabiatlarına, varlığa ait bir kısım levsiyâtın hiç bulaşmadığını gösterir. Ayette hem bu durumun ifadesini görürüz, hem de Cenâb-ı Hakk’ın onların bu nezahetlerini göstermeye matuf suali ve meleklerin bu suale verdikleri cevapla onların yine temiz çıkmalarına ve aklanmalarına şahit oluruz.

Öyleyse melâike-i kirâmın nezahetini ifadede tesbih çok önemlidir. İnsanlar tabiatlarının gereği bazen esbabı işin içine karıştırabilir. Açık-kapalı, küllî-cüz’î naturalizme girebilir. “Varlık” der “kozmoz” der; aklî oyunlar ve aklın hokkabazlıklarıyla rasyonalizmi işin içine sokabilir. Fakat meleklerin mahiyetinde öyle bir nezahet vardır ki, Zat-ı Ulûhiyet nasıl mukaddes, münezzeh, müsebbeh (tesbih edilen) ise, onlar da bunu ifade etmek için özel mahiyette donanımlı, bu işin memuru varlıklardır. İradeleri yüzde doksan dokuz hep hayır istikametinde işler. Kendilerine de bir irade verilmesi açısından iradenin hakkı diyebileceğimiz, yüzde bir oranında, meyelanlarını, meyelanlarındaki tasarruflarını kullanma hakkı varsa da bu çok yanıltıcı değildir. Beşeri kendi tabiatıyla baş başa bıraktığınız zaman temayülleri nasıl tabiatının etrafında döner durur, melâike-i kirâm da herhangi bir emirle mükellef olmasalar, yaratılış ve donanımları itibarıyla tabiatlarına terkedilseler, nezahet etrafında pervaz ederler, hep nezahete koşarlar. Bu hususlar göz önünde tutulduğunda, melâike-i kirâmın tesbihten gıda aldıkları söylenebilir.

Enbiyâ-i izâm’a gelince, onların asıl vazifeleri tebliğdir. Bunu da yine meleklerde olduğu gibi mahiyet ve donanıma irca etmek mümkündür. Melâike-i kirâm, iradelerinin hakkını verme alanı diyebileceğimiz o yüzde bir nisbetindeki iradelerini, Cenâb-ı Hakk’ın îkaz, irşad ve tenbihleriyle yanlışlık istikametinde kullanmazlar. Onlar hakkında “Lâ ya’sûnallâhe mâ emerahüm ve yef’alûne mâ yü’merûn” buyrulmaktadır; yani “Onlar Allah’ın emirlerinde O’na isyan etmezler ve ancak emrolundukları şeyleri yaparlar.” Enbiyâ-i izâm ise insan olmaları yönüyle ve taşıdıkları tabiatları itibarıyla melâike-i kirâm kadar fenalıklara kapalı görünmemektedirler. Fakat Allah (c.c) onları hem mâsum hem de masûn kılmıştır. Vazife ve misyonları masûniyetin yanında mâsumiyeti, mâsumiyetin yanında da masûniyeti gerektirir. İşte onların melâike-i kirâma benzeyen böyle bir yanları vardır.

Fakat Enbiyâ-i izam’ı en büyük yapan şey, çok büyük bir imtihan olan tebliğ ve bu tebliği kendi iradelerinin hakkını vererek kavramaları, anlamaları ve değerlendirmeleridir. Bu, kendi hayatiyetleri için de çok önemlidir. Yani, o vazifeyi yapmasalar yaşayamazlar; çünkü, Peygamberlik adına kondukları yerde durmamış, konumlarının hakkını vermemiş olurlar. Bundan dolayı ayet-i kerîmede “Yâ Eyyühe’r-Rasûlü belliğ mâ ünzile ileyke min Rabbik, fein lem tef’al fe mâ bellağte risaletek - Ey Resul, Rabbinden Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, risalet vazifeni yerine getirmemiş olursun.” buyrulmaktadır. Bu ayette peygamberler için zımnî, olabilecek en yumuşak bir itab üslûbu vardır. Bunu kendi zaviyemizden ele alacak olursak diyebiliriz ki, bu misyon eda edilmediği zaman çok derin bir çukura düşmek ihtimali vardır. Yani peygamberken, âlâ-i illiyyîn-i kemâlâttayken, velinin kavs-i uruclarıyla ulaşabileceği noktayı mebde’ yapmışken, başkalarının ulaştığı son noktada işe başlamış bir insanken öyle bir yere düşersiniz ki, o yer düz insan yeri bile değildir. Düz zemine değil kovulmuş insan yerine düşersiniz. Bu talihsizliği yaşayan, yani o dergâhtan kovulan ve ilelebed matrud olan varlık da vardır.

Evet, tebliğ vazifesi Peygamberlerin hayatiyetleriyle alakalıdır. Bir Peygamberin hayatiyeti, vazifesini yapma hayatiyetidir. Onlar, kendilerine verilen soluklarla ne kadar vazife eda edebileceklerse onun hesabını yapar; soluklarını bir takvime bağlayarak kullanırlar. Vazifeleri adına yapacak bir şey kalmayınca da derler ki, “Artık bu solukları alıp vermemin bir anlamı yoktur.” İsterseniz bunu da “Allahümme e’r-Refika’l-â’lâ” mülâhazasına bağlayabilirsiniz. Çünkü, dünya ufku itibarıyla Peygamber Efendimizin yükseleceği yer kalmamıştır; dünya hayatı açısından, kendi kemalâtının arşına ulaşmıştır. Öyleyse, O terakkisine ancak öbür alemde devam edecektir. Yani, öyle bir inkişafa ancak kudret ve meşîetin cereyan ettiği öbür alem müsaittir. Hikmet ve esbab gibi belli perdelerin olduğu bu alem, artık Hakîkat-ı Ahmediye’nin (aleyhissalatu vesselam) terakkisine müsait değildir. O, bir insanın yükselebileceği kubbeye yükselmiş, hatta kubbenin bazı yerlerini de çatlatmıştır. İşte O’nun yükselmesi “kâb-ı kavseyn”, kubbeyi çatlatması da “ev ednâ” sırrını gösterir.

Evet, Enbiyâ-i izâm kendilerine verilmiş olan sayılı solukları hiç boşa kullanmamaya çalışırlar. Bu şuur, vazifeleri gereği böyledir. Peygamber olarak canlı kalmaları ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri adına bu gereklidir. Onlar asla emekli olmazlar. Allah nezdinde en önemli bir vazifeyi yapacak, hem de o vazifeyi dolu dolu yapacak, sonra da emekli etmiş gibi siz onu geriye çekeceksiniz!.. Bu hal O’nun kendi kıymetine göre bir hayat seviyesi değildir.. ayakları üzerinde yürüyorken sürünme demektir, uçuyorken yerde emekleme demektir. Dolayısıyla yaşama demek değildir. Öyleyse peygamberin peygamberce yaşaması da aslında tebliğ vazifesine bağlıdır.

Diğer taraftan, tebliğ vazifesi, peygamberlik misyonu olarak eda edilmesinin yanında insanların dirilmesi açısından ele alındığında daha fazla önem arzeder. Herkes üstünden bir mesajı alıp kendi seviyesinde ve dûnundaki insanlara ulaştırabilir; böylelikle vazifesini yapmış ve o sorumluluğun gereğini yerine getirmiş olabilir. Fakat aynı zamanda tebliğin kendi esprisi içinde, inandırıcı olarak, ısrarla, hiç bir beklentiye girmeden, “Ve mâ es’elüküm aleyhi min ecr, in ecriye illâ alallâh – Sizden hiçbir istek ve beklentim yoktur; mükafatımı sadece Allah’tan beklerim, O’ndan istediğim de benden hoşnut olmasıdır.” denilerek yapılması, başkalarının dirilmesi adına çok önemlidir. Yani, herşeyden önce mübelliğin kendisi diri olacaktır o tebliğ vazifesini yapmakla. Sonra da, bu vazifenin çok önemli bir buudunu başkalarını diriltme teşkil edecektir. İnsanların içinde bulunacak, peygamberâne bir hayat yaşayacak ve böylece hiç kimse ona “gözünün üstünde kaşın var” demeyecek. O’nun haline bakan herkes, şeytanî mantığı, şeytanî aklı itiraz etse bile, melekî vicdanıyla diyecek ki, “Ben böyle diyor, böyle düşünüyorum ama, âlem de biliyor ki ben doğru değilim.”

Bir ayet-i kerime’de mealen “Ey Rasulüm, onların söylediklerinin Seni üzeceğini elbette biliyoruz. Doğrusu onlar Seni yalancı saymıyorlar. Fakat o zalimler bile bile Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlar.” buyruluyor. Yani, o zalimler esasen Seni tekzib etmiyorlar. Çünkü Senin tavırlarında yadırganacak, “Bu doğru değildir” denebilecek hiç bir şey yoktur. Demek ki, o insanlar da elli defa test etmişler ve Peygamber Efendimiz bu denenmelerden daima doğru, sadık ve emin çıkmış. Fakat onlar yine de Allah’ın ayetlerini inkar etmişler ve daha büyük bir cinayet işlemişler. O’nu Allah’ın elçisi olarak değerlendirmemişler de, “Ebû Talib’in Yetimi” olarak görmüşler. Bundan dolayı da “Sen ...”, “Sen ...”, “Sen ...” demişler. Ben onların çirkin sözlerini söyleyemeyeceğim, çünkü O’na karşı bağlılık ve sadâkatım müsait değil onları ifade etmeye.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) doğruluğu bilinen, güvenilirliği kabul edilen bir insandı. Tebliğ vazifesini eksiksiz yapıyordu. Bununla beraber, O’nun tebliğden daha önemli bir yanı -başka bir yerde de denildiği gibi- hatta tebliğin bir kaç kadem önünde bir yanı vardı, o da temsildi. Temsil, O’nun hayat-ı dünyeviyesi ve hayat-ı uhreviyesi adına işleyen ve daima gelişip inkişaf eden, O’nun hasenât hanesine sürekli bereket akıtan bir husustur. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), tebliği ile mutlaka ümmetinin dualarından istifade ediyordur. Fakat ellerinden tutup insanları doğru yola götürmede rehber olmasından dolayı, “essebebü ke’l-fâil” sırrınca herkesin yaptığı işten O’nun defter-i hasenatına da bir şeyler akmaktadır ve bu yönüyle de Efendimizin temsili tebliğinin önünde gelir.

Fahr-i Kainât Efendimiz bir peygamber ve peygamberlerin en büyüğü olduğu halde, ahvâl-i dünyeviye veya peygamberlik vazifesi itibarıyla maruz kaldığı şeyler karşısında, kendinden evvel gelen seleflerini okumaya çağrılmıştır. Çünkü, bizzat peygamberlik mefhumu örnek olmaya şayeste planlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Adem’i oku, Nuh’u oku, Hûd’u oku...” şeklindeki ifadelerle Hazreti Nuh, Hûd, Salih, Şuayb ve Lût (aleyhimusselam) efendilerimiz ve bazı yerlerde de Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa (aleyhimüsselam) hatırlatılarak yedi tane çok önemli örnekten bahsedilmektedir. Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Musa, Hazreti İbrahim ve Hazreti Lut gibi peygamberlerin hayat serencâmeleri vesilesiyle onların şahıslarında temsil edilen peygamberliği bir kere daha okuması emredilmiştir.

Bu emirle şahıslar değil, peygamberlik mefhumu ve mazmunu nazara verilmek suretiyle “Bu yolun erkânı budur; bu yolda –tekerrür ede ede matlaşmış, renk atmış bir sözle ifade edeceğim– kandan irinden deryaları geçme var, dikenli tarlalarda yürüme var” denilmiştir. Böyle çetin ve çetrefilli bir yolda yürürken, O’na daha önce aynı yol üzerinde yürüyenler gösterilmiş ve onların mukavemetleri, sarsılmadıkları vurgulanmıştır. Meselâ; Kur’an, ağır imtihanlara göğüs gerip yılmadan vazifesini yapması karşısında Eyyub aleyhisselam için takdirini ortaya koymakta: “Ni’me’l-abd, innehû evvâb – O ne güzel kuldu! Zira, sürekli (Allah’a) rücudaydı.” buyurmaktadır.

İşte, Allah Teâlâ’nın, Peygamberini o vazife ile tavzif eden ve o vazifeye göre böyle donatan bir Sultan’ın, kapı kullarından birisine, -o kul başımızın tacıdır bizim- “O ne güzel kul, bakın kul böyle olur!” demesi ve Efendimiz’i (sallallahu aleyhi vesellem) onları yeniden bir kere daha okumaya çağırması temsil açısından çok önemlidir. Enbiyâ-i izam’ın temsili sürekli nazara verilmiştir.. verilmiş ve adeta “Geçmişte yaşayanlar öyle yaşadılar, Sultan-ı Enbiya da öyle yaşadı; eğer siz de birilerini yaşatma gibi bir tekeffül altına girmişseniz, bir adanmışlığı kabul etmişseniz sizin için de yol budur.” denmiştir. Dolayısıyla Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) vazifesi hatırlatılırken geçmiş peygamberlere yapılan göndermeler bizim için de söz konusudur: Hazreti Nuh bizim için de örnektir.. Hazreti Hud’un, Hazreti Salih’in hayatından bizim de alacağımız pekçok ibret vardır. Allah’ın salât u selâmı İnsanlığın İftihar Tablosu ve onların üzerine olsun.

Ayrıca, Peygamber efendilerimiz vazifelerinin gereği, tebliğ ve temsil işini kemâl-i hassasiyetle öylesine yerine getirirler ki, bu mesele zamanla onların tabiatları haline gelir. Hem bu vazife onların tabiatıyla öyle bir bütünleşir ki; bunu, yemek yeme gibi bir şeye hatta ailevî ahvâl içinde herhangi bir duruma da benzetemeyiz; bunlar çok küçük kalır temsilin fıtrat haline gelişi yanında.. çok küçük kalır, zira Peygamberlerin dünyayı hafife alarak, onu zerre kadar umursamayarak ve evi-yurdu hiçe sayarak çok ciddi bir tehâlük içinde bu vazifeye koştukları görülür. Meselâ, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Hatice’nin vefatıyla hicretten evvel ve hicretten sonra beş senelik bir dönemde yalnız kalmıştır. Fakat -Hazreti Hatice validemize sadakat ve vefası mahfuz- o meseleyi hiç bir zaman problem olarak düşünmemiştir. Hicret ederken kızları vardır: Zeynep, Ümmü Gülsüm, Fâtıma... hicreti tek başına gerçekleştirmiştir ve kerîmelerini arkada bırakıyor olması vazifesine engel teşkil etmemiştir. Evlâtlarını müşriklerin bulunduğu yerde, kendisine kılıçlarını, bıçaklarını gayzla bileyenlerin içinde bırakmıştır. Yolda onlardan bir tanesi taarruza maruz kalmış, erken bir doğum yapmış ve o hastalıkla ölmüştür. Fakat Allah Rasulü hayatı boyunca bunları bir kere bile mesele yapmamış, bunlar hakkında hiç konuşmamış, “benim kızım şöyle, oğlum böyle...” dememiştir. Eğer siyerciler, tarihçiler söylemese onların ne zaman öldüklerini dahi bilemeyeceğiz.. hayatlarının ayrıntılarından haberdar değiliz. Çünkü O’nun bize bildirdiği şey, bildirilmesi gerekli olan şey davasıdır, dinidir. Ve O hayatını bu büyük vazifesine göre programlamıştır. Yurdunu davası için terketmiş; davası için terketme mevsimi geleceği ana kadar da her gün ölümle burun buruna yaşamıştır.

Evet Allah Rasulü, kendisini tebliğe o kadar vermişti ki, tebliğ O’nun tabiatı haline gelmişti. Bizim sabah kalktığımız zaman, “Acaba bu gün yedide mi, yedi buçukta mı, sekizde mi kahvaltı yapacağız?..” türünden şeyler düşünmemize mukabil O bunları hiç düşünmemişti. Yemeği unutmuş ve hatta bazen bir eşi olduğunu bile unutmuştu vazifesi hatrına. Allah (c.c) “Aralarında adaletle muamele yapın, onların sizin üzerinizde hakları vardır.” buyurunca bu konunun Allah hakkı olduğu ve bir Allah hakkı olarak onlara riayet edilmesi gerektiği için eşlerine karşı da mesuliyetinin gereğini yapmıştı. Ama bunun dışında temelde daima gözünde tüten ve tüllenen tek şey vardı, o da: “Dinimi daha açık, daha geniş nasıl tebliğ ederim.” derdiydi. Meleğin tesbihten zevk ve lezzet aldığı gibi, O ve diğer peygamberler de tebliğle beslenmişler, tebliğle oturup kalkmışlar, tebliğle hareket etmişler ve hayatlarını bir tebliğ takvimi içinde yaşamışlardı.

Manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde ne yapmalıyız; kitap mı okumalıyız, evrâd u ezkârımızı mı artırmalıyız ya da nafile namaz mı kılmalıyız?

Belki bunların hepsini belli nisbetlerde yapmak icab eder. Herşeyden önce bir değişiklik, psikolojik tavır ve durum değişikliği gerekir. Psikologlar, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntı halini atabilmesi için bir hal, tavır ve durum değişikliğini tavsiye etmektedirler. Bazen insan ağır ve bunaltıcı bir kabz hali yaşayabilir, öyle bir durumda Cenâb-ı Hakk’a çok ciddi teveccüh etmesi iktiza eder. Tevbe ve istiğfar ile O’na yönelmesi gerekir. Bazen gönlün bir halvete girmesi, bir yere kapanıp yakarışa geçmesi, içini O’na dökmesi lazım gelir. Bazen de insanın arkadaşlarıyla oturup kendi durumunu ortaya koymasına, başkalarının düşüncelerini de yanına almasına, kendisi olarak ayakta duramayacağı düşüncesiyle başkalarına dayanmasına ihtiyaç vardır. Bazı şeyleri müzakere etmeli, lahûtîliğe açılmalı, biraz gönlünün sesini dinlemeli, ruhu sıkan o dış saikler biliniyorsa dıştan gelen seslere, gelip çarpan gürültülere karşı az da kapanmalı, vicdanda bazı şeyleri görmeye, duymaya ve hissetmeye çalışmalıdır.

Eskiden kulaklarımızı iki yandan da kapadığımız zaman duyduğumuz gürültü ve uğultunun Kevser’in sesi olduğunu söylerlerdi. Espriyle karışık söylenen bu sözün bence derin bir manası vardır: Dıştan gelen ses ve gürültülere karşı kapandığınız zaman kalbinizin kan pompalamasını, vücudunuzdaki gürül gürül kan deverânını duyarsınız. Oysaki normal durumda o sesi farketmezsiniz. Parmaklarınızın ucunu kulaklarınıza ne kadar sıkı tıkarsanız, o sesi o kadar net duyarsınız. İşte imkan varsa insanlar, içlerindeki sesi duyabilmek için bir ortam hazırlamalılar; içlerine kulak vermeli, kendi özlerini dinlemeli ve oradaki Kevser çağıltısına ulaşmalılar.

Ayrıca bir kabz halinde yapılması gereken şey şahıstan şahısa, durumdan duruma değişebilir. Önce ruhun sıkılması, kalbdeki heyecanın pörsüyüp solması, ruh dünyasının matlaşması arkasındaki saikler düşünülmeli ve mücadele o saiklere uygun bir plan dahilinde verilmelidir. Ruhdaki matlaşmayı açma, onu yeniden yeşertme yolları bulma, o hali hazırlayan saikler gözetilerek ele alınmalıdır. Her insan dış yüzü itibariyle hasta görüntüsü sergileyebilir. Eğer meselenin üzerine sadece bir hastalık şeklinde gidilirse tedavi zorlaşır. Oysa meseleye hastalık değil de “hasta” açısından yaklaşılırsa, daha isabetli teşhis konulup uygun tedavi yolları bulunabilir. Değişik münasebetlerle tekrarladığım “hastalık yok, hasta var” prensibiyle her şahıs fert fert düşünülmeli, “bu şunun, bu da şunun hastası” şeklinde o ferdin durumuna uygun bir tedavi yolu takip edilmelidir.

Öyle insan vardır ki, ondaki donuklaşma, duraklaşma, bıkkınlık, yılgınlık ve yorgunluk hali size ait meselelerden dolayı olmuş olabilir. Küçük bir latife ve bir nükte ile o kilitlenmeyi açmak gerekir. Yerinde alıp bir tenezzühe çıkarmak, tenezzüh ufku itibariyle ona bazı şeyler anlatmak iktiza eder. Bazen açıp bir kitap okumak, bir başka zaman da bazı şeyleri müzakere etmek faydalı olur.

Mesela, insanda ibadet ü taata karşı bir ülfet hasıl olmuşsa ve bu hal kalbde bir sıkıntı meydana getirmişse, o noktada zorlamamak, muhatabın o durumda kaldıramayacağı şeyleri söylememek gerekir. O durumda daha yumuşak, ümit verici, reca duygusunu canlandırıcı bir üslup kullanmak uygun olur. Hani ashab-ı kiram efendilerimiz, Kur’an-ı Kerim’in ardarda gelen emirlerinin yüklediği mesuliyet karşısında çok etkilenmiş, kendi duyuşları ve hassasiyetleri ölçüsünde adeta kemikleri birbirine geçmişti de o sırada Yusuf Suresi nazil olmuştu. Ahsanü’l-kasas (en güzel beyan) olarak nazil olan bu sure çok büyük hikmetler ihtiva ediyor, Hakîm ve Alîm isimlerinin gölgesinde Enbiyâ-i İzam’la alakalı bir serencâmeyi anlatıyor, ailevî ve içtimâî hayat için önemli dersler veriyordu.. veriyordu fakat, bütün o önemli dersler bir kıssa çerçevesinde anlatıldığından dolayı hem sahabe rahat bir nefes alıyor ve hem de ilâhi beyanın kendilerine verdiği mesajı kavrıyorlardı.

Evet, kabz halinin saikleri farklı farklı olabilir. Bir insan bir günah işlemiş ve uzaklaşmıştır.. bir başkası çok yakın olma fırsatı bulmuş, yakınlığın hakkını verememiş ve dolayısıyla uzak muamelesi görmüştür. Çok yakınlara celbedildiği halde, yakınların yapması gereken şeyi yapmadığı için uzaklara düşmüştür. Dolayısıyla o da kendini çok uzak görür. Böyle bir insanın içinde bulunduğu o ruh haleti mutlaka gözönünde bulundurulmalıdır.

Bilinmelidir ki; -Allahın izin ve inâyetiyle- her kapalı ve kilitli insanı bir şekilde açmak mümkündür. Fakat bir mürşide ihtiyaç vardır. Tasavvuftaki mürşidlik manasına demiyorum, az da olsa insanların genel ufkunu kavrayan bir rehberi kastediyorum. Bazen bir insan, birdenbire bütün duyguları dumura uğramış gibi, olumsuz, nâmüsait bir ortamda yapraklarını salan çiçekler gibi kendini salmış olabilir. Böyle bir durumda onu iyi dinlemeniz gerekir.. Gücünüz yetiyorsa gayet tatlı ve mülayim bir eda ile onu dinlemek, bir psikanalize tabi tutmak, içini okumaya çalışmak ve sonra da içinde bulunduğu ruh haletine uygun bir üslupla o sıkıntılı durumunu gidermesine yardımcı olmak iktiza eder. Bu mevzuyu Ziya Paşa’nın sözüyle şimdilik bitirelim:

    Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,
    Her merhem her yâreye derman mı sanırsın.
    En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,
    Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın.

O’nun Muradı

“Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allahım bizi kendi istediğimiz değil, Senin hakkımızda razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.” duası çok sevdiğim bir duadır. “İlâ mâ tühibbu ve terdâ” deyip O’nun rıza ve hoşnutluğunu, kendi nefislerimizin değil de O’nun muradını talep etme, kendimize rağmen yapılmış bir duadır.

O esnada isteyeceğimiz başka şeyler de olabilir. Fakat mü’mine yaraşan O’nun muradı ardına düşmektir. Mesela, insanlar her bucakta kabus içinde kabus yaşıyorken, inananlar dörtbir taraftan kuşatılmış, kolu kanadı kırılıp felç edilmiş vaziyette, dört asırdan beri ızdırap yudumluyorken birdenbire her taraftaki mazlumun ahı dinse, her yanda sevinç nağmeleri duyulsa, dünya yaşanacak bir Cennet halini alsa ve bu işin vesilesi de bizim milletimiz görülse, herkes öyle olduğunu kabul etse ve biz de bunun farkında olsak.. işte o zaman bile “Ya Rabbi! Sen bize isnat edilen, milletimize bağlanan bu işten hoşnut değilsen biz de hoşnut değiliz.” diyebiliyor ve içimizden de hakikaten o şeye karşı tiksinti duyuyorsak O’nun rızasını arıyoruz demektir.

Evet, O’nun hoşnutluğu herşeyden önemlidir. Bundan dolayı “ilâ mâ tühibbu ve terdâ” sözü bizim daimi virdimiz olmalıdır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 25 Oct 2012 13:00:49 +0300
Müslüman, misyonere bilgi ile karşılık verir, kaba kuvvetle değil http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/138-musluman-misyonere-bilgi-ile-karsilik-verir-kaba-kuvvetle-degil http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/138-musluman-misyonere-bilgi-ile-karsilik-verir-kaba-kuvvetle-degil

Biz, misyonerin bilgili Müslüman'ı etkileyerek Hıristiyanlaştırabileceğine inanmamaktayız. Bize öyle geliyor ki bakkaldan aldığı ekmeği yolunu şaşırmadan evine götürebilecek kadar aklı, mantığı, ilmi olan bir Müslüman, misyoner karşısında önce şu net soruları sormaktan kendini alamaz ve der ki: - Müslüman, Hıristiyan olunca neyi kazanacak? Hangi eksiğini tamamlayacak? Hangi gerçek, Müslümanlıkta yok da Hıristiyanlıkta var ki Müslüman, Hıristiyan olsun da o gerçeği orada bulsun? Yok böyle bir eksiği Müslüman'ın. Öyle ise ne için Hıristiyan olacak Müslüman? Sebep ne? Misyonerlerin Müslüman'a teklifleri inanç yönünde olacak da diyeceklerse ki:


- Din demek peygamber ve kitap demektir. Hazreti İsa Allah'ın peygamberi, İncil de Allah'ın gönderdiği kitabıdır! Bunu böyle bilin!

Zaten Müslüman da bunu böyle bilmekte, böyle inanmaktadır. Bunun için Hıristiyan olmasına gerek yok ki? Müslüman'ken de böyle kabul ediyor, böyle inanıyor. Hatta Müslüman sadece Hazreti İsa ve İncil'in aslını tasdik etmekle kalmıyor, daha ilerisine gidiyor. İşte Bakara Sûresi 285'te, "Biz, peygamberler arasında ayrım dahi yapmayız! Hepsine de inanırız."

Öyle ise misyonerler Müslüman'a neyi benimsetip, kimi kabul ettirecek? Müslüman'ın inkâr ettiği bir ilahi kitap ve peygamber mi var ki, onu anlatıp kabul ettirmek için Hıristiyanlığa çağırsınlar Müslüman gençleri?

- Müslüman, Hazreti Âdem'den başlayarak, geçmiş bütün ilahi kitapları ve peygamberleri hürmetle kabul edip sevgiyle kucaklıyor. İnkâr ettiği bir kutsal yoktur ki, misyonerler onu kabul ettirmek için Müslüman çocuklarını Hıristiyanlığa davet etsinler.

Demek ki, bütün ilahi dinleri kucaklayan İslam'ın içinde Kur'an'ın anlattığı manada gerçek Hıristiyanlık da vardır. Ama Hıristiyanlığın içinde İslam yoktur. Durum böyle olunca, biz misyonerleri İslam'a çağırsak yanlış olmaz. Çünkü içinde gerçek manada Hıristiyanlığın da bulunduğu tam bir dine çağırmış oluruz. Ama misyonerler Müslüman'ı Hıristiyanlığa çağırsalar yanlış olur. Çünkü içinde İslam'ın bulunmadığı eksik bir dine çağırmış olurlar. Yani tam olandan eksik olana davet olur bu. İlim de, mantık da, akıl da kabul etmez tam olanı bırakıp da eksik olana yönelmeyi.

Eğer misyonerler, "İsa, Allah'ın sadece peygamberi değil aynı zamanda da oğludur!" diyorlar da bunu kabul ettirmek için davet ediyorlarsa; bu iddiayı artık kendi aydın Hıristiyanları da kabul etmiyor, nerede kaldı bir Müslüman'a kabul ettirsinler de, haşa, "Allah baba, İsa da O'nun oğludur." dedirtsinler.

Önyargısız düşünüldüğünde görülüyor ki, Müslüman'ın Hıristiyan olması, akılla, mantıkla, ilimle mümkün değil! Ama Hıristiyan'ın Müslüman olması hem aklın hem mantığın hem de ilmin gereğidir.

Çünkü kendi peygamberini ve kitabını inkâr etmeye mecbur olmuyor İslam'a girmekle. Yine Hazreti İsa Allah'ın yüce peygamberi, İncil'in aslı da yine Allah'ın gönderdiği kutsal kitabıdır. Öyle ise Hıristiyan neden çekinsin İslam'ı incelemekten. Kaybı yok, kazancı ise çoktur. Eksiğini tamamlamaktadır İslam'a girmekle. Anlaşılan odur ki, önyargıdan kurtularak düşünen Hıristiyanlar bir gün İslam'ın bu özelliğinin farkına varacak, kendi kutsalına layık olduğu yüce makamı veren İslam'ı inceleyerek:

- 'Ben burada kendi kitabımı ve peygamberimi buluyorum, benim yerim burası olabilir' diyebileceklerdir. Nitekim yer yer diyorlar da.

Ama Müslüman, Hıristiyanlık için bunu diyemeyecektir. Çünkü orada Müslüman'ın kitabı ve peygamberi yoktur. Bir kazancı da mevcut değildir. Kaybı ise pek çoktur. İslam'la kabul ettiği bütün ilahi dinleri ve peygamberi inkâr etmesi söz konusu olacaktır. Bu ise göze alınabilecek bir kayıp değildir. Hıristiyan bile olamaz bu kimse artık, ehl-i kitaptan da sayılamaz.

Bu sarsılmaz gerçeklerden dolayı diyoruz ki: Böylesine kesin bilgi ve sağlam inanca sahip olan Müslüman'ın misyonere karşı bilgiyi bırakıp da kaba kuvvetle mukabele etmesini hem İslam onaylamaz hem de Müslüman buna ihtiyaç duymaz. Çünkü İslam, ilmin gereği olan açık ve net bilgilerle anlatılır, cehaletin eseri olan kaba kuvvetle değil.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Şahin) YAZI DİZİLERİ Sun, 25 Dec 2011 00:27:24 +0200