Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Röportajlar - Genç Adam http://www.gencadam.com Sat, 15 Dec 2018 01:14:50 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Fethullah Gülen Hocaefendi, Süddeutsche Zeitung'a konuştu http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/986-fethullah-gulen-hocaefendi-suddeutsche-zeitunga-konustu http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/986-fethullah-gulen-hocaefendi-suddeutsche-zeitunga-konustu Fethullah Gülen Hocaefendi, Süddeutsche Zeitung'a konuştu

Almanya’nın en çok satan ikinci gazetesi Süddeutsche Zeitung (SZ), dün Fethullah Gülen Hocaefendi röportajı manşetiyle çıktı.

Saygın gazetenin içeride de iki tam sayfa yer ayırdığı röportajda Gülen, AKP’nin demokrasiyi ilerletme ve hukuk devletini inşa etme vaadiyle iktidara geldiğini ancak 2011 genel seçimleri sonrasında eksen değiştirerek “tek adam devleti” kurmaya çalışmasıyla özünden uzaklaştığını söyledi. Hizmet Hareketi’ndeki seçmenlerin de başlarda iktidar partisine destek verdiğini ancak söz konusu dönüşümün belirginleşmesiyle birlikte hükümet karşısında daha eleştirel bir tavır aldıklarını belirtti. “Askeri vesayetten kurtulmanın hemen sonrasında, AKP’nin her şeyi yürütme organına bağlayıp denetleme kurumlarını işlemez hale getirmesinin ardından yargının bağımsızlığını ortadan kaldırmasıyla tesis ettiği bir parti vesayeti oluşturuldu. Bir zamanlar nasıl askeri vesayete karşı tavır aldıysak bugünlerde de bir partinin vesayeti karşısında duruyoruz. İşte bu nedenden dolayı hain diye damgalandık.” dedi.    

Ankara’nın da üyelik müzakereleri yürüttüğü Avrupa Birliği’nin (AB) siyasi ve ekonomik lokomotifi olarak görülen Almanya’da günlük yarım milyondan fazla tirajıyla en etkili gazetelerden biri olan SZ, Gülen’le yaptığı röportajı bir takdim metni sonrasında soru-cevap şeklinde okuyucularıyla paylaştı. Daha önce gazete için 7 yıl boyunca Türkiye muhabirliği de yapmış olan Christiane Schlötzer’in (60) gerçekleştirdiği röportaj, Türkiye’de son dönemde yaşanan antidemokratik gelişmelere ışık tuttu. Schlötzer, röportajın takdim kısmında 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları kapsamında ortaya çıkan üst düzey yolsuzluk iddialarına da değindi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “darbe” olarak nitelediği soruşturma nedeniyle Gülen’i sorumlu tuttuğunu belirtti. Gülen’in ise bu gelişmeler nedeniyle Türkiye’nin içeride kutuplaşırken, dışarıda da itibar kaybına uğradığını anlattığına dikkat çekti. Tecrübeli kadın gazeteci, Erdoğan için şu tanıtım ifadelerini kullandı: “Yolsuzluk iddialarının üzerinden bir sene geçmesine rağmen Türkiye’nin muktediri Recep Tayyip Erdoğan, kendi açısından her zamankinden daha çok güvende. Hemen hemen yüz gündür cumhurbaşkanı olan Erdoğan, koskocaman yeni bir sarayda konaklıyor; kanunları daha sıkı tutuyor ve eleştiride bulunan gazetecileri yargının önüne sürüyor.”

Erdoğan’ın Twitter ve YouTube’u kapattırmasından da bahseden Schlötzer, bunu da “internette kendisini rezil eden telefon konuşmalarının yayınlanması”yla açıkladı. Eleştirilerin Gülen’e özgü olmadığını da belirten Alman gazeteci, AB’nin yanı sıra İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi sivil toplum kuruluşlarının da Ankara’yı tenkit ettiğini yazdı. Nobelli yazar Orhan Pamuk’un da kısa süre önce Türk basınına yansıyan ve ülkedeki korku atmosferinden yakındığı ifadelerine yer verdi: “En kötüsü korku. Herkesin korktuğunu görüyorum. Bu normal değil.”

Röportajın soru-cevap bölümünden bazı kesitler şöyle:

Erdoğan’ın partisini destekliyordunuz. Ne değişti?

AKP kuruluş döneminde demokrasi, insan hakları, AB üyeliği, yolsuzlukları bitirme, farklı düşünen insanların ötekileştirilmesine son verme ve ekonomik kalkınma gibi vaatlerde bulundu. İlk yıllarında da vaatlerine uygun icraatlar yaptı ve Cemaat fertleri tarafından desteklendiler. Ancak 2011’de üçüncü defa seçilmelerinden sonra demokratik kazanımlara tamamen zıt icraatlara başladılar. Misal olarak medyaya baskı yapılmasını, MİT’e süper yetkiler verilmesini, eski Doğu Almanya’nın güvenlik ve istihbarat teşkilatı olan Stasi’nin siyasi metotlarını uygulamasını, yargı kararlarının hiçe sayılmasını, demokratik çerçevede itirazlarını ifade eden göstericilere yapılan muameleleri ve bunun gibi daha nice icraatları düşünecek olursak demokratik kazanımlardan ne kadar geriye gittiğimiz ortaya çıkacaktır. Ve nihayetinde hükümet beni düşman olarak belirliyor; ta ki yolsuzlukların üstü örtülebilsin ve otoriter bir yapı kurulabilsin. Ama bizde bir söz var: Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

 Erdoğan’la birlikte Türkiye’de ordunun siyasi nüfuzunu azalttınız. Bunlar geçmişte mi kaldı?

 Türkiye’de askeri cuntalar geçmişte dört defa müdahalede bulundular ve bunların sonucunda seçimle gelmiş hükümetler devrildi, on binlerce insan sorguya alındı, hapsedildi, çokları işkence gördü. AB’ye aday olduğumuz süreçte akla hayale gelmedik olaylar yaşandı. Askeri darbelerde aktif rol almış subayların sivil mahkemelerce yargılanabilmesi mevzuu bir anayasa düzenlemesi olarak 2010 yılında referanduma sunuldu ve Türk halkının % 58’i buna destek verdi. Askeri vesayetten kurtulmanın hemen sonrasında ise AKP’nin her şeyi yürütme organına bağlayıp denetleme kurumlarını işlemez hale getirmesinin ardından yargının bağımsızlığını ortadan kaldırmasıyla tesis ettiği bir parti vesayeti oluşturuldu. Bir zamanlar nasıl askeri vesayete karşı tavır aldıysak bugünlerde de bir partinin vesayeti karşısında duruyoruz. İşte bu nedenden dolayı hain diye damgalandık.

Türkiye nereye gidiyor?

Bu son dönemde Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olmanın çok gerisinde artık parti devleti; hatta tek adam devleti haline gelmiş bir izlenim vermektedir. Kuvvetler ayrılığı, üst yargının hâlâ direnen kısmını istisna tutacak olursanız, rafa kaldırılmıştır. Türkiye, bugün itibarıyla içeride kutuplaşmalar yaşıyor; dışarıda her gün daha ziyade itibarsızlaşıyor ve yalnızlaşıyor. Ülkemin içine düştüğü bu duruma üzülüyorum.

Erdoğan, dindar bir nesil yetiştirmek istediğini söylüyor. Siz aynı şeyi istemiyor musunuz?

Devletin görevi dindar bir nesil yetiştirmek olamaz. Çünkü bunda farklı düşünenlere belli bir görüşü dayatma söz konusudur. Din özgürlüğü temel insani haklar arasındadır. Devlet vatandaşları, hangi dinden olursa olsun, onlara inançlarını yaşama ve öğretme zeminini hazırlamak zorundadır. Erdoğan’dan beklenen, yürütme erkinin başı olduğu 12 yıllık dönemde, dini azınlıkları teşkil eden topluluklar için de kanuni düzenlemelerle bu hakları korumasıydı. Bunun yapılıp yapılmadığı mevzuu, tartışmaya açık. Dindar bir insan hak ve adaletten de taviz vermemeli. Bu anlamda dindar bir nesil arzu ediyorum. Şayet kendi dininden hemen hemen bîhaber, toplumu bölen, nefreti peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde etrafa yayan bir nesil kastediliyorsa, cevabım çok net olacaktır: Hayır.

Erdoğan’ın yeni sarayına ne diyorsunuz?

Her devletin kendisini temsil adına binalara ihtiyacı var. Fakat 1000 odalık bir saray yapılacağına mevcut binalar genişletilebilirdi. Başbakan engel olmasaydı, mahkeme tarafından inşaat durdurulacaktı. Bu türlü yaklaşımlar vatandaşın hukuka ve adalete karşı saygısını zedeler. Osmanlı’nın en muhteşem sarayları çöküş döneminde yapılmıştır. Bugün, dünyada birçok devlet başkanının çalışma mekânları çok mütevazı binalardır. Nitekim bu saray meselesi Türkiye’nin itibarına zarar verdi. Türk halkının % 60’ı sarayın israf olduğu kanaatini taşıyor. Dini çerçeveden mesele ele alındığında bu inşaat haramdır.

Erdoğan, devlete sızdığınızı iddia ediyor…

Bir ülkenin vatandaşı kendi devletinin kurumlarına sızmaz, girer ve onlara hizmet eder. Gereken şartları haiz her bir fert devlet memuru olabilir. Bunlara rahatsızlık veren kendilerine biat etmemiş insanların olması mı? Mevcut siyasi sistem sadece Hizmet’e gönül verenleri değil toplumda iktidara uzak duran veya iktidarla herhangi bir münasebette bulunmak istemeyen herkesi neredeyse aynı mülahazayla, devlete zararlı unsurlar sınıfına koymuş. Buna cadı avı denir.

Yerinden edilen memurların kaçı Hizmet mensubu?

Bu Harekete aidiyeti olanların yüzde 10’unu bile tanımıyorum. Söz konusu olan savcıların, polislerin ve öğretmenlerin birçoğunun bizlerle herhangi bir bağlantıları olmadığı zamanla anlaşılacak. Bütün bunları iki farklı mülahazayla yaptıkları muhtemel. Bir, bu kadar insana Hizmet yaftası vurmakla Hizmet’i büyük tehdit olarak göstermeye çalışıyorlar. Diğer bir yandan da kendilerinden olmayanları tasfiye etmek istiyorlar. Bunu son dönemlerde AKP’de söz sahiplerinden biri de itiraf etti.

Yolsuzluk iddialarına ne diyorsunuz?

Hukuki süreç işletilmediği için işin aslını kimse öğrenemedi. Bunlar Batı’da olsaydı hükümetler böyle suçlamalar karşısında devrilirdi. Ankara, bu soruşturmaları uluslararası bir komplo diye nitelendirdi. Tıpkı otoriter rejimlerde âdet olduğu gibi.

Hizmet Hareketi güç kaybına uğradı mı?

Devletin kendi kontrolündeki medya üzerinden yapılan propaganda sonucunda toplum genelinde Hareketin algısının zarar gördüğü inkâr edilemez. İnsanlar çocuklarını bizim okullarımıza göndermemeleri ve bağışlarda bulunmamaları konusunda korkutuluyorlar. Yalanlar üzerine bina edilen bu kara propagandanın toplumun geneline olan etkisi, yarın onların yalanları ortaya çıktığında elbette tersine dönecektir.

Türkiye’deki tüm okullarınızı kapattırmak istiyorlar…

Okullarımız şimdiye kadar çok takdir aldı ve ödüller kazandı. Şayet Türkiye bir hukuk devleti ise bunlara bir şey olmasını beklemiyoruz. Aksi takdirde kaybeden Türkiye olur.

En son Orta Asya’da Hizmet’e ait okullar kapatıldı. Bunlardan Ankara’nın uzun kolu mu sorumlu?

Türk hükümeti hangi coğrafyada hangi argüman daha geçerli olacaksa onu kullanıyor. Eski Sovyetler Birliği coğrafyasında Amerikan ajanı deyip, Amerika’da kökten dinci demek veya Müslüman coğrafyalarda bunlar çocuklarınızı dinsizleştiriyor demek gibi birbiriyle çelişen iftiralar kullanılıyor. Tamamen pragmatist bir yol takip ediliyor. Ama böylelikle sadece Türkiye’nin dostluk köprüleri yıkılıp ülkenin uluslararası ilişkileri zarar görüyor. Türk paranoyası bu şekilde yurtdışına taşınıyor.

Eski ABD büyükelçilerinden biri sizi zamanında “Türkiye’nin en önemli ikinci şahsı” diye nitelemişti. Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz?

Estağfurullah. Beni uzaktan yakından tanıyan herkes bilir ki, bilinmeyi, tanınmayı hayatımın hiçbir döneminde istemedim. Hiçbir zaman için bununla maddi ve manevi şahsi bir menfaat elde etmeye çalışmadım. 76 yıllık hayatım bunun şahididir. Eğer bu Hareket’in alkışlanacak başarıları varsa, onlar bunca gönüllü insanlara atfedilmeli.

Bu Hareket sizden sonra da devam edebilecek mi?

Bizim hayata bakış açımızın yüzde birini bile paylaşmayan insanlar bizi desteklediler. Ortak fikrimiz ise hep insani değerler oldu. Afrika’da hiç tanışmadığım insanlar bizim okul ve hastanelerimize maddi yardımda bulundular. Bunlar kendilerinden bir şey beklemediğimiz zengin insanlardı. Her gece yatağıma girdiğimde, belki bir daha uyanmayacağım diye düşünmekteyim. Fakat bu Hareket’in geleceğiyle alakalı zerre kadar endişem yok.

Türkiye’ye geri dönmeyi düşünüyor musunuz?

Ülkemi çok özlüyorum. Ben hissî bir insanım. Türkiye’de akraba ve dostlarım var. Ağaç kabuğundan çıkmadım ki. Kardeşim yakın zamanda vefat etti, cenazesine gidemedim. Daha evvel başka bir akrabamın da cenazesine katılamadım. Hayatımın 60 yılı Türkiye’de geçti. Hissî bir insan olarak mekâna ve eşyaya da tutkunluğum vardır benim. Korucuk köyü; babamın, dede ve ninenim mezarları, yıllarca ikamet ettiğim, her köşesinde binbir hatıramın olduğu Bozyaka ve Yamanlar, oralardaki kitaplarım, hepsi gözümün önünde tülleniyor ve gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Geri dönersem, devletteki yüksek rütbe sahibi bazı insanlar bunu kendi kötü niyetleri için kullanabilirler.

Erdoğan ile barışmanızı düşünebiliyor musunuz?

Bu kavgayı biz başlatmadık. O yüzden onların barışa ilk adımı atmaları gerekiyor. Eğer Erdoğan bir gün derse ki, bütün toplantılarda söylediklerimiz yalan ve iftiralardan ibaretti diye, ben de barışmaya razı olurum.

Sizi her şeye rağmen sevindiren bir şey var mı?

Ben hiçbir zaman uzun vadeli mutlu olmadım. Her askeri darbe sonrası Türkiye’de takip edildim. Ama her şeye rağmen şu an yaşadıklarım daha vahim. Yaşanılanların güzel olan yanı, elmasın yavaş yavaş kömürden ayrılmasıdır. Dünya bu Hareket’e artık bir anlam verebiliyor.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) RÖPORTAJLAR Sun, 14 Dec 2014 23:35:08 +0200
Ekrem Dumanlı: Savcı ve yargıçların cemaatçi olduğunu ispat etsinler http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/983-ekrem-dumanli-savci-ve-yargiclarin-cemaatci-oldugunu-ispat-etsinler http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/983-ekrem-dumanli-savci-ve-yargiclarin-cemaatci-oldugunu-ispat-etsinler Ekrem Dumanlı: Savcı ve yargıçların cemaatçi olduğunu ispat etsinler

Haftanın konuğu, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı. Cemaat, Milli Güvenlik Kurulu'nda konuşuluyor.

Devletin "Kırmızı Kitap"ına giriyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Ekrem Dumanlı: İddialar doğruysa, yani "Gülen Çalışma Grubu" diye bir grup kuruluyorsa, bu eninde sonunda yargıya intikal eder. 28 Şubat'ta Batı Çalışma Grubu kurulmuştu. BÇG suçsa, bu da suç. Bülent Arınç gibi 28 Şubat günlerini yaşamış siyasiler neden bu duruma bir şey demiyorlar?

* * *

Demiyorlar. Çünkü şöyle düşünüyorlar: "Cemaat, devleti ele geçirmek istedi. Seçilmiş hükümete yargı mensupları ve polisler eliyle darbe yapmak istedi". Kalkış noktaları bu... Bu nedenle 28 Şubat'la en küçük bir benzerlik kurmuyorlar. Haklı değiller mi?

EKREM DUMANLI: Değiller... Çünkü Cemaat hakkında çok şey söylenebilir, eleştiri yapılabilir ama Cemaat'e örgüt demek büyük vebaldir, büyük suçtur. Eğer Cemaat örgütse... Tayyip Erdoğan'ın da bu örgüte üye olmaktan yargılanması gerekir.

* * *

 

Niye yargılansın ki?

Ekrem Dumanlı: Arınç'ın yaptığı konuşmayı hatırlayın. "Başbakanımız beni Hocaefendi'ye gönderdi, bir emirleri var mı diye sordu" demedi mi? Olimpiyat Stadı'na gidip "Hasretle bekliyoruz" denmedi mi?

* * *

Bir dakika... Bu işin bir tarihi var. Sizinle hükümet arasında büyük bir mutabakat vardı. O mutabakat bitti. 17 Aralık'ta kılıçlar çekildi. Hükümet kanadı o günden beri şunu söylüyor: "Biz yanılmışız. Biz kendilerine 'Alnı secdelidirler' diye destek veriyorduk ama onlar bize darbe yapmaya kalkıştılar". Yani sizin suçunuzu buradan başlatıyorlar.

Ekrem Dumanlı: Bu çok keyfi bir yorum... Yani bizimle beraberseniz meşrusunuz, bazı konuları beraber yapmadığımızda ya da aynı düşünmediğimizde gayrimeşrusunuz. Böyle mi yani? Sonuçta iş buraya çıkıyor.

* * *

Hayır, oraya çıkmıyor. Siz seçilmiş hükümete ve onun başkanına operasyon çektiniz, bürokrasideki adamlarınız eliyle. Suç burada başlıyor. Bunu söylüyorlar.

Ekrem Dumanlı: Bu çok ağır bir iddia... Bu tamamen kendini kurtarma adına geliştirilmiş bir retorik. 17 Aralık nedir? Bir yargı süreci, bir soruşturma süreci değil mi? Bu soruşturma sürecinde aktif rol alan insanlar belli. Savcılar belli, polisler belli. Şimdi bu insanlar bir yanlış yapmışsa bu yanlışın hesabını onlardan sorarsın. Ama sen ne diyorsun? "Bunlar topyekûn gizli bir odaktır, efendim biz sonradan farkına vardık, bunlar örgüttür" diyorsun. Bu olmaz.

* * *

Siz suçlamanın farkında değil misiniz? Size deniyor ki: Bunlar yargıya, polise egemen olmuş bir yapı... Emri Pensilvanya veriyor, buradaki savcı, polis harekete geçiyor. Size yönelik temel suçlama bu.

Ekrem Dumanlı: Hodri meydan! İspat edin diyoruz.

* * *

Ama işte bu kanıtlanması zor bir ilişki biçimi... Teknik olarak ispatta zorluk var.

Ekrem Dumanlı: 17 Aralık'ta tutuklama talebinde bulunan savcı Ekrem Aydıner idi. Aynı savcı, şimdi takipsizlik kararı verdi. Bu adam Cemaatçi mi, değil mi? Mesela Zekeriya Öz'le oturanlar, konuşanlar bu iktidarın temsilcileriydi. "Biz Ergenekon'un savcısıyız" diyenler, şimdi Öz'e "Cemaat'in adamı" diyorlar. İşte Ali Fuat Yılmazer. Ben hayatımda bir kerecik bile görüşmedim. Yandaş medyadaki arkadaşların haftalık sohbet arkadaşıydı. "Ali Fuat Yılmazer dedi ki" diye konuşurlardı. Ne oldu? Bir anda "Cemaat'in adamı" oldu. İşinize gelen durumda sizin adamınız oluyor, işinize gelmeyen durumda "Cemaat'in adamı"... İşte bu yüzden diyorum ki: İspat et kardeşim.

* * *

Polislerin içinde itirafçı olanlar var. Bazı polislerin ve savcıların Pensilvanya'dan doğrudan talimat aldıklarının kanıtlanacağı söyleniyor. Böyle iddialar var.

Ekrem Dumanlı: İtiraf yetmez, kanıt gerekir. Mesela Latif Erdoğan... İtiraf etse ne olur, etmese ne olur. İçi kin ve nefretle dolmuş. Onun söylediği söz hukuki bir değer taşır mı?

* * *

"Bu savcıların, polislerin Cemaat'in adamı olduklarını ispat etsinler" diyorsunuz. Ama sizin yayınlarınıza bakıyoruz: Bu savcıların, polislerin arkasında duruyorsunuz.

Ekrem Dumanlı: Hayır, hayır... Bizim yaklaşımımız şu: Hata yapan polis ve savcı varsa yasalar doğrultusunda hesabını versin. Fakat böyle yapılmıyor. "Paralel yapı" diye yafta vuruluyor. Bu yaftanın vurulmasının ardından zıplanacak yer belli. Cemaat hedef alınacak.

* * *

25 Aralık'ın hedefinin Tayyip Erdoğan'ın bileklerine kelepçe vurmak olduğuna inanıyor hükümet kanadı. "Dokunulmazlık" engelinin de "suçüstü hali var" denilerek aşılacağını, böylece tam bir yargı-polis darbesinin gerçekleşeceğini söylüyorlar. Ne diyorsunuz buna?

Ekrem Dumanlı: Bunu diyenler darbenin ne olduğunu bilmiyorlar. Darbe tankla olur, silahla olur. Gırtlağına silahı dayadı mı kıpırdayamazsın. Bir gecede yüz bin kişiyi toplarlar. Darbe dediğin çocuk oyuncağı değil. Sonuçta Başbakan'a bağlı emniyet güçleri var, Başbakan'a bağlı Türk Silahlı Kuvvetleri, askerler var. Öyle "Geldim, ben seni alacağım" olabilir mi? Kim alabilir? Böyle saçmalık olmaz. Bu vatandaşı manipüle etmektir.

Her iktidarla iyi geçinen bir Cemaat vardı, ne oldu ona?

Sizin her gelen hükümetle iyi geçinmek gibi artık gelenekselleşmiş bir politikanız vardı. Ne oldu o politikaya?

Ekrem Dumanlı: Anayasa'yı askıya almış, yasaları ayaklarının altına almış bir yapı çıktı karşımıza. Suçu günahı olmayan insanlara her türlü yanlışlığı yapmayı bir hak zanneden bir yapı... Biz bu zulmün karşısında Hüseyin olmayı tercih ettik.

Zaman gazetesi ve Fethullah Gülen

Fethullah Gülen, sizin gazetenizin her haberine, her yazarına müdahale eder mi? Gülerce "Gülen'in izni olmadan tek bir haber ve yazı çıkmaz" diyor.

Ekrem Dumanlı: Bizim gazetede yayınladığımız haber ve yazıların, Hocaefendi'ye fatura edildiğini biliyoruz. Bu nedenle faturasının oraya çıkacağını düşündüğümüz konularda "Biz bunu yapacağız, sizin haberiniz olsun, buradan size de böyle de bir şey gelebilir" diyoruz. İzin almak gibi değil yani.

Bank Asya'yı insanca isteseler, anahtarları verilir

Bank Asya konusunda Ekrem Dumanlı'nın ilginç bir yaklaşımı var.

Şöyle diyor:

* * *

"Şu Bank Asya'ya yapılanlara bakın. İnsanca isteseler, oranın yöneticileri, iştirakçileri, yönetim kurulu üyeleri götürüp anahtarlarını teslim ederler. "Size banka mı lazım, alın sizin olsun" derler. Ama bu zulüm nedir? Bu kanunsuzluk nedir?"

Cemaat'in hatırı sayılır oyu var

Hükümetle kavgaya giriştiniz. Ama kavganın ardından yapılan her seçimde AK Parti, oyunu korudu. Sizin tabanda pek gücünüz yok galiba...

Ekrem Dumanlı: Cemaat'e sempati duyan insanların hatırı sayılır miktarda oyu olduğunu düşünüyorum. Benim gördüğüm şu: Cemaat'e sempati duyan insanlar oylarını MHP'ye, Saadet'e, hatta Güneydoğu'da BDP'ye verdi ama bu partilerin tabanından AK Parti'ye kaymalar oldu. Bir geçişkenlik söz konusu yani. Bu yüzden Cemaat'in oyu tam olarak bilinemiyor.

Gülen neden Türkiye'ye dönmedi?

Fethullah Gülen'in hukuki sorunları kalmamıştı. İsteseydi Türkiye'ye dönebilirdi. Ama o dönmedi. Ekrem Dumanlı'ya "Neden dönmedi" diye sordum. İşte Dumanlı'nın cevabı:

* * *

"Türkiye'de Cemaat'i kendine düşman gören, devlete düşman gören, sisteme düşman gören bir zihniyet vardı. Bu zihniyet, AK Parti'nin içine de sirayet etmişti. Bir kumpasla, bir senaryoyla Hocaefendi'ye ve 'Camia'ya bir zarar verilmesi ihtimali vardı. Tahmin ediyorum ki işte o ihtimal yüzünden gelmedi."

Ekrem Dumanlı'dan Gülerce'ye cevap

Sanki Hüseyin Gülerce'nin kafasına saksı düşmüş gibi

Hüseyin Gülerce'nin Cemaat'ten ayrılışı konusunda ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Cemaat işi, gönül işidir. Dilekçeyle girilmez, dilekçeyle çıkılmaz. Gönlün olursa gelirsin, gönlün olmazsa gidersin.

* * *

7 Şubat'ta MİT krizinin hemen ertesi günü Zaman gazetesi "O Savcılar hep haklı çıktı" diye manşet atmış. Hüseyin Gülerce, atılan o başlığı Cemaat'in hükümete savaş açması olarak yorumluyor. Ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Hüseyin Bey yanlış hatırlıyor. Öyle bir manşet atmadık. Doğru değil bu... 12 Şubat tarihinde attığımız manşet şu: "Savcı görevden alındı". Gülerce'nin sözünü ettiği başlık, bu manşetin altında yayınladığımız, yargı muhabirimiz Büşra Erdal'ın kaleme aldığı bir haber analizin başlığıdır. O analiz de 7 Şubat savcılarıyla ilgili bir analiz değildi.

* * *

Gülerce'nin Cemaat'e yönelik eleştirilerine ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Yanlış söylüyor, yanlış söylediğini kendisine hatırlattığımız halde yanlışını ısrarla tekrarlıyor. Ayrılıp gidebilirsin, ürkebilirsin, hatta korkabilirsin. İncitici ve ağır sözler söylemeye ne gerek var.

* * *

Gülerce "17 Aralık'ta Cemaat, hükümete darbe yapacaktı" diyor. Haksız mı bu konuda?

Ekrem Dumanlı: İyi ama Hüseyin Gülerce'nin 17 Aralık'tan sonra yazdığı yazılar var. Hükümeti eleştiriyor o yazılarda. 17 Aralık darbe girişimiyse, 17 Aralık'tan sonra neden hükümeti eleştirmiş? Hüseyin Bey'in hali eski Türk filmlerinde kafasına saksı düşüp de bir anda hafıza kaybına uğrayanlara benziyor. Cemaat'le ilgili kanaati değişiyor, Başbakan'la ilgili kanaati değişiyor. Çift taraflı topyekûn bir değişim geçiriyor. Buradan bir aydın duruşu ve aydın cesareti çıkar mı?

Ergenekon ve Balyoz'da özeleştiri yapıyorlar mı?

Balyoz'da, Ergenekon'da sanıklar, "Bu mahkemeler adil değil, savunma hakkımızı kısıtlıyorlar, gizli tanıklarla bize iftira atılıyor, uydurulmuş delillere itibar ediliyor" diye bas bas bağırdılar. Siz bunları görmediniz.

Ekrem Dumanlı: Biz somut şeyleri yazdık. Somut şeyler dışındaki mağduriyetlerde çok dikkatli olmadınız diyorsanız, olabilir. Ama biz büyük fotoğrafta Türkiye'nin darbe tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündük.

* * *

Ahmet Şık'ın kitabı... Nedim Şener'in yaşadıkları... Büyük mağduriyetler var. Kuddusi Okkır mesela... Adama 'kasa' dendi, beş parasız öldü gitti.

Ekrem Dumanlı: Biz "Bu adamların hepsine zulmedin" diye bir teşvikte bulunmadık. Hep somut veriler üzerinden gittik. Ahmet Şık'ın kitabı da bizim üstümüzde kaldı. Kitabı bombayla eşdeğer tutan Tayyip Erdoğan'dı.

* * *

Ama siz de orada "Hiç kitaba bomba muamelesi yapılabilir mi?" şeklinde bir tutum almadınız?

Ekrem Dumanlı: O konuda Ahmet Şık'ın bizi tahrik eden bir sözü oldu. Dedi ki "Dokunan yanıyor." Onun yaptığı da yanlıştı. İşte Hikmet Çetinkaya! Dedi ki "Ben 40 senedir dokunuyorum, hiç yanmıyorum."

Kimdir bu Kozanlı Ömer?

"Kozanlı Ömer" diye anılan biri var. Cemaat'in polisteki yapılanmasının baş sorumlusu olduğu söyleniyor bu kişinin. Zaman gazetesine gidip geliyormuş. Doğru mu?

Ekrem Dumanlı: Zaman gazetesine bir kere gelmiş, üniversitede beraber okuduğu bir arkadaşını ziyaret etmiş, gitmiş. Bunu bin defa yazdılar. Açıklama yaptık. "Bu adam bir kere gelmiş" diye... Ne yani? Gelemez mi? Gelip arkadaşını ziyaret edemez mi? Ayrıca bu adam, Hanefi Avcı'nın kitabındaki iddialar nedeniyle gitmiş savcılığa ifade vermiş ve hakkında takipsizlik kararı verilmiş.

Neden Cemaat'i bırakıp gidiyorlar?

Nurettin Veren, Kemalettin Özdemir, Ahmet Keleş, Latif Erdoğan... Ve son olarak Hüseyin Gülerce... Neden Cemaat'te en önemli yerlere gelmiş bu isimler, Cemaat'ten kopuyorlar ve aleyhte konuşmaya başlıyorlar?

Ekrem Dumanlı: Bu tür kopmalar her yapıda söz konusu olabilir. Partilerde, şirketlerde, spor kulüplerinde olabilir... AK Parti'de yok mu kopma? Bana dönemin başbakanı Erdoğan bu konuyu sormuştu, ben de "Sizdeki zayiat bizdekinden çoktur" demiştim. Bu işler böyledir.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Hakan Coşkun, Hürriyet) RÖPORTAJLAR Thu, 13 Nov 2014 20:48:21 +0200
Şark-ul Avsat Gazetesinin Fethullah Gülen Röportajı http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/957-sarkul-avsat-gazetesinin-fethullah-gulen-roportaji http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/957-sarkul-avsat-gazetesinin-fethullah-gulen-roportaji Şark-ul Avsat Gazetesinin Fethullah Gülen Röportajı

Dünyanın dört bir yanında bulunan milyonlarca taraftarınızı ve açılan yüzlerce okulu tek bir hareket olarak görüyor musunuz?

Şahsen bu kişilere benim ya da bir başka kişinin taraftarı demeyi yanlış buluyorum. Bu yüzden –ci, cu gibi ifadelerle isimlendirme yapmanın beni çok ciddi rencide ettiğini defaatle dile getirmişimdir. Bu insanların herkes için makul ve mantıklı olabilen projeler etrafında gönüllü bir şekilde bir araya gelmiş kişiler olduğunu hassasiyetle belirtmek isterim. Camia, dinden ilham alan bir camia olmakla birlikte, projeleri makul ve evrensel insani değerlerle tamamen uyumlu, fertlerin özgürlüğünü, insan haklarını ve sulh içinde bir arada yaşamasını hedefleyen projelerdir. Bu yüzden her millet ve dinden insanlar ya bu projelere dünyanın 160 ülkesinde kucak açtılar ya da aktif veya pasif doğrudan ya da dolaylı destek verdiler.

Bu yönü ile de bu camianın gönüllülerinin mütecanis (homojen) olduğunu söylemek imkânsızdır. Homojen olmama durumu, sadece değerler kısmında değil, sempatizanlık ve katılım açısından da geçerlidir. Kimisi yurtdışında öğretmenlik yapıyor, kimi bir burs veriyor, kimisi gönüllü vakit ayırıyor vesaire... Belli ortak değerler (özgürlük, insan hakları, inanca saygı, herkesi olduğu gibi kabul etmek ve diyaloga açık olmak, dinin siyasete alet edilmesine karşı olmak, hukuka saygılı olmak, devletin gücünü suiistimal etmemek, demokrasiden geri dönülmemesi gerektiğini savunmak, devlet gücünü kullanarak baskı ve cebir ile bireyleri, toplumları dönüştürmeye, onlara din empoze etmeye itiraz etmek, sivil topluma güven duymak, eğitim yolu ile barış için çalışmak, her söz ve eylemde yaratıcının rıza ve hoşnutluğunu aramak, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek, hangi dinden ve inançtan olursa olsun kişilerin ahlaki değerlerini güçlendirmeye çalışmak vb.) etrafında kendi rızaları ile toplanan her etnik gruptan, inançtan ve siyasi partiden kişilerin oluşturduğu bu topluluk için şimdiye kadar kullanılan Cemaat, Hizmet veya Camia gibi ifadelerin hiçbiri tam istenilen manayı ifade etmemekle birlikte mevcut terimler arasında "Camia" ifadesi en münasibi görünüyor.

Homojen bir yapı olmamakla birlikte yukarıda serdedilen değerler etrafında kenetlenmiş bu insanların yukarıda işaret edilen değerlere muhalif, harici hiçbir manipülasyona gelmeyecek bir birlik ruhu ve bilinci içinde olduklarını söyleyebilirim.

"Eğitimin çok ciddi problemleri varken dershaneleri kapatmak iyi niyetle telif edilmez"

Hükümetin dershaneleri kapatma kararını nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle ifade etmem gerekir ki dershane kurumu, Türk eğitim sistemindeki yetersizliklerin getirdiği zaruretle ortaya çıkmış yapılardır. Tamamen anayasal bir hak olarak özel teşebbüsün, mevcut kanunlar çerçevesinde açtığı meşru müesseselerdir. Bu kurumlar direkt Camianın değil, Camiaya sempati duyan, gönül veren iş adamlarının açtıkları büyüklü küçüklü özel şirketlerdir. Ve açıldıkları günden itibaren yıllardır hem eğitim hem de mali açıdan devlet tarafından denetlenmektedir. Ayrıca bu kurumlar diğer tüm kurumlar gibi devlete vergilerini vermektedirler. Türkiye'deki tüm dershanelerin az bir oranı Camia'nın gönüllüsü işadamları tarafından işletilmektedir.

Eğitimin çok ciddi problemleri varken bu problemleri halletmeden dershaneleri kapatmaya teşebbüs etmek iyi niyetle telif edilemez.

"Hizmet veren, iyi insan yetiştiren müesseseleri kapatmak, hür teşebbüse ve topluma vurulan darbedir"

Matematik ve fen gibi ihtiyaç duyulan alanlarda velilerin talebine binaen hukuka uygun bir şekilde yıllardır hizmet veren bu müesseseleri devlet zoruyla kapatmak hür teşebbüse vurulan bir darbedir.

Diğer taraftan Camia'nın temel düsturları içinde hareket eden öğretmenler ahlaklı, dürüst, çalışkan, herkesi kendi konumunda kabul eden vs. tutumları ile bu öğrencileri de elbette olumlu yönde etkiliyorlar. Devlet okullarının üstesinden gelemediği sigara tiryakiliği, alkolizm ve hatta uyuşturucu müptelalığı gibi problemlerin Allah'ın izni, inayet ve lütfu ile bu kurumlarda olmadığını görüyoruz. Bugüne kadar hukuka, ahlaka, evrensel insani değerlere ve demokrasiye karşı yanlış hiçbir tavrı olmamış bu kurumların, hiçbir ciddi kamuoyu tartışması ve talebi olmadan (tam tersine halk bunların açık kalmasını istiyor) kapatılmak istenmesi, tüm bu kazanımlara engel olunması anlamına da gelecektir.

"Siyasetle ilgili teklifleri, makamları reddettik"

Siyasi bir amacınızın olmadığını söylediniz. Ancak, devlette takipçileriniz var. Bunun Türkiye'de bir avantajınız olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu camia başından itibaren siyasi değil, eğitim, sosyal, kültürel ve yardımlaşma yolu ile insanlığa hizmet düşüncesiyle yola çıkmış ve bütün enerjilerini bu hususta sarf etmiştir. Eğitim yoluyla sosyal problemleri insanda çözme yolunu tercih etmiştir. Fakir, vaazlarımda, yeteri kadar caminin olduğunu ve bunların çoğunun boş olduğunu, onun yerine okul açılması gerektiğini hep teşvik ettim. Şayet siyasi bir hedef olsaydı mesela parti kurmak gibi elbette bugüne kadar, 40-50 yıllık süre içerisinde, bunun çok değişik tezahürleri olurdu. Hem bana hem de arkadaşlarımıza değişik zamanlarda siyasi mansıp ve paye teklifleri yapıldı; ama biz bunları reddettik. İstense idi, mevcut siyasi partilerin çöküşe gittiği 2001 yılında, Camia da bu fırsatı başkaları gibi değerlendirip bir siyasi parti kurabilirdi. Ama buna tevessül edilmedi. Ve yine, eğer istenseydi dün de bugün de iktidara gelen siyasi partilerde hatırı sayılır sayıda sempatizanlarımız olabilirdi. Ama herkesin malumu olan iki arkadaşımız dışında yoktur.

"Din adına siyaset yapılmasına dinin siyasete alet edilmesine hiçbir zaman meyilli olmadım"

Din adına siyaset yapılmasına, dinin siyasete alet edilmesine, dini sloganlarla siyaset yapılmasına hiçbir zaman meyilli olmadım. Ancak, elbette siyaset de meşru bir alandır, her ne kadar bizler siyasete girmesek ve parti kurmasak da bunu yapanlara karşı çıkmayız. Çünkü demokrasilerde partiler olmadan siyaset yapmak imkânsızdır. Camiamızın parti kurma anlamında elbette bir siyasi amacı yoktur. Lakin yukarıdaki soruda ifade etmeye çalıştığım ve Camianın temel dinamikleri arasında yer alan konuların, evrensel ortak değerlerin elbette siyasete bakan yönleri de vardır. Bir müteşebbis, sade vatandaş, bir eğitimci ve sosyal aktör olarak elbette herkes gibi bu Camianın da siyasetten talepleri olmuştur ve vardır. Fakat bu meşru talepler her zaman için meşru zeminlerde aranmış, kanunun ve ahlakın karşısında olan hiçbir metoda tevessül edilmemiştir.

"Camiamızın parti kurmak gibi bir siyasi amacı yoktur"

Hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, özgürlükleri, barışı, düşünce ve teşebbüs hürriyetini, ülkenin istikrar ve düzenini, kaos ve anarşinin ortaya çıkmamasını, herkesin olduğu gibi kabul edilmesini elbette camiamıza gönül veren vatandaşlar, tabii bir şekilde idarecilerinden bekler. Bu yönde eksiklikler olduğunda bunu tamamen sivil demokratik imkânları kullanarak dile getirir. Bunları dile getirmek hem bir vatandaşlık görevi hem de sivil toplumun amaçlarından birisidir. Bunları yapmak için parti kurmaya gerek olmadığı gibi bunları dile getirenlere siyasete girdi denilemez, iktidara ortak olmak istiyorlar denilemez, seçilmemişler seçilmişlere müdahale ediyor denilemez. Dünyada demokrasisi gelişmiş her ülkede de bu böyledir.

Demokrasinin işlemesi için siyasal partiler ve seçimler olmazsa olmazdır, ama sadece bunların olması yetmez. Sivil toplumun işlerliği de önemlidir. Siyasetçiler halka sadece seçimden seçime hesap vermezler. Sivil toplum, medyasıyla, örgütlü yapısıyla, hukuki çerçevedeki faaliyetleriyle, imza kampanyalarıyla, sosyal medya mesajlarıyla siyasal iktidarı sürekli olarak denetler ve vaatlerini yerine getirmesi yönünde uyarır. Camiamıza gönül verenler partizan siyasete katılmamak ve iktidara talip olmamak prensiplerinde buluşmuşlardır. Ancak bu, sivil toplumun siyaseti denetleme yetkisinden ve sorumluluğundan da vazgeçtiğimiz anlamına gelmez.

"Hizmet camiasının siyasi bir partiye angaje olması da düşünülemez"

Ayrıca bunun da ötesinde Hizmet Camiası homojen olmadığı, merkezi ve hiyerarşik bir yapısı bulunmadığı için tek tip bir siyasi görüşü de yoktur. Bu yüzden herhangi bir siyasi partiye angaje olması düşünülemez. Camia'ya gönül veren bireylerin kendilerine has şahsi siyasi görüşleri vardır. Ancak Camia'da bu konulara girilmez. Camia'nın takvimi seçim ve siyaset işlerine değil, evrensel ortak insani değerler etrafındaki projelere odaklanır. Ayni şekilde, Camia asla ve kata bir başka ülkenin içişlerine ve siyasetine karışmaz. Bulunduğu her yerde sivil bir eğitim, kültür ve insanlığa hizmet gönüllüsü olarak bulunur. Camia, bu prensibe sadık kaldığı için bugün dünyanın 160 ülkesinde rahatlıkla faaliyet gösterebilmektedir.

Bugün Türk devletinin değişik müesseselerinde bu fikri paylaşan insanlar olduğu muhakkak; ancak bunların kimler olduğu alınlarında yazmadığı gibi bunların fişleme gibi metotlarla tespiti de hukuka aykırıdır ve ahlaki olarak yanlıştır. Kaldı ki bu bahsi geçen kişiler her kimlerse bulundukları kurumların tüzüklerine tabi, amirlerine tabi ve ne yapacakları kanunlarla belirlenmiştir. Bunun herhangi bir kişi için nasıl bir avantaj teşkil edeceğini doğrusu ben bilemiyorum.

"Camianın eğitim müesseselerinde eğitim görmüş kimseler nerede vazife alırsa alsın hukukun üstünlüğü ve dürüstlük ile hareket etmeleri beklenir"

Tekrar ediyorum; devlette fakiri ve Camiayı sevenler olabilir, her kanaat önderini seven veya her tür fikri ve ideolojik harekete sempati duyanlar da bulunabilir, bu gayet doğaldır. Kimse kimsenin şahsi kanaat, inanç ve dünya görüşüne karışamaz. Camia'nın eğitim müesseselerinde eğitim görmüş veya bu fikirleri paylaşan kimselerin nerede vazife alırsa alsın hukukun üstünlüğü, dürüstlük, insan haklarına saygı, demokratik prensiplere saygı içinde hareket etmeleri beklenir. Devlet bürokrasisi içerisinde iddia edildiği gibi kanunların ve amirlerin direktifleri yerine ideolojik ya da özel bir grubun direktifleri ile hareket edenler varsa bunlar şahsım dâhil kim adına hareket ettiklerini iddia ederlerse etsinler mutlaka tespit edilip cezalandırılmalıdır. Camia'ya sempati duyduğunu iddia edip, kamuda suç işleyenler varsa, derhal gerekli soruşturmalar yapılıp adalete teslim edilmelidir. Şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda Camia'nın tavrı her zaman nettir, bundan sonra da net olacaktır.

"Devleti, siyaseti şeffaflaştırmadan, herkesten şeffaflık talep etmek samimi bir tavır değildir"

Ancak takdir edersiniz ki sivil toplumun şeffaflığını alabildiğince talep etmek sadece şeffaflığı esas alan siyasi sistemlerde mümkündür. Devleti, siyaseti şeffaflaştırmadan önüne gelen herkesten sonuna kadar şeffaflık talep etmek samimi bir tavır değildir. Türkiye'deki son fişleme, dinleme ve bürokratik tasfiye olayları da bu tespitimi doğrulamaktadır. Kısa bir sure içerisinde yerlerinden edilen, binlerce memurun hangi kriterlere göre tespit edildiği tam bir muammadır ve keyfi idare görüntüsü vermektedir.

"Dine, politik bir ideoloji gibi bakılmasının her zaman karşısında oldum"

Kamusal alan ve politikada İslam'ın daha çok rol oynaması gerektiğini düşünüyor musunuz?

İslam bir din olarak insanı kendi iradesiyle mutlak hayra, iyiliğe ve Allah vergisi potansiyelini maksimum şekilde realize edeceği insan-ı kâmil olmaya sevk eden vahye dayalı bir prensipler ve pratikler manzumesidir. Vatandaşlarına kendi dinlerini serbestçe yasama hakkı veren bir demokraside fertler kendi inanç ve değerlerini hayatlarına yansıtırlar. Demokratik prensipler ve evrensel insan hakları ve hürriyetleri çerçevesinde inançlarına uygun seçimler yapar ve kendilerini temsil edenlere fikirlerini ifade ederler. Bunu seçimlerde oy kullanarak yaptıkları gibi diğer demokratik haklarını kullanarak da hem bireysel olarak, hem de sivil toplum çatısı altında onların icraatıyla ilgili kanaatlerini ifade ederler. Dine politik bir ideoloji gibi bakılmasının hep karşısında oldum.

Siyasi ahlakın oturması önemli

Ben şahsen Müslüman bir ferdin gerek sivil ve toplumsal gerekse kamu alanında ve bürokrasi içinde daima Müslümanca davranması gerektiğini düşünüyorum. Yani İslami ahlak ilkelerine bağlı kalmada kişi nerede bulunursa bulunsun bu ahlaki sınırlar içerisinde olmalıdır. Hırsızlık, rüşvet, talan, yolsuzluk, yalan, dedikodu, gıybet, zina ve ahlaki düşkünlük her yerde günahtır ve gayri meşrudur. Siyaset için ya da başka maksatlar için bu günahlar irtikâp edilemez, edilmesine fetva verilemez. Bu suçlar aynı zamanda evrensel suçlardır. Bireyin ahlakı bu konularda çökmüşse bu bireyin kamuda ya da siyasi bir hizip içerisinde rol alması ne kadar anlamlı olur ki? Elbette herkes gibi ben de vicdanen bu ilkelerin gerek kamuda ve gerekse politikada kamusal ve politik bir ahlak haline dönüşmesini arzu ederim. Zaten, tüm dünyada kamu ve politik yapılarda en fazla şikâyet bu yukarıda zikredilen illetlerden geliyor.

"İnsanlar dinlerini yaşayabiliyorlarsa islami bir devlet kurma çalışmalarına gerek yok... Riya ve münafıklaşma riskine dikkat!"

Bakınız, şunu çok net bir şekilde ifade etmek istiyorum; eğer insanlar dinlerini diyanetlerini serbest bir şekilde bir ülkede yaşayabiliyorlar, onun kurumlarını kurabiliyorlar, çocuklarına ve isteyen başkalarına dinlerini öğretebiliyorlar, dinleri ile ilgili kamusal alandaki tartışmalarda konuşabiliyor, dini taleplerini hukuka ve demokrasiye uygun bir şekilde dile getirebiliyorlarsa, bu insanların dini ya da "İslami" bir devlet kurmaya çalışmalarına gerek yoktur. Ülkeyi kaos ve anarşiye sürükleyecek huruç, başkaldırı, ihtilal, şiddet gibi şeylerin hem eldeki demokratik ve insan hakları kazanımlarına zarar vereceğine, hem de millete yeri doldurulamaz kayıplar yaşatacağına tarihimiz şahittir.

Zaten, idareyi zorla ele geçirip, insanları onun zoru ile dindar yaptığınız ülkelerde, insanları münafıklaştırır ve devlete mürailik yapan parazitler haline getirirsiniz. Bu insanlar, ülkelerinde dindar görünürler; ama yurtdışına çıkınca dine ters ve günahlara çok açık bir hayat sürerler. Hukuka olan saygı azalır, riya artar. Farklı ülkelerdeki tecrübelere bu nazarla bakarsanız, soyut görünen ifadelerimin aslında somut gözlemlere dayandığını göreceksiniz.
"İslam'ı demokrasiye, demokrasiyi İslam'a zıt görmek yanlıştır"

Türkiye bağlamında, İslam ve demokrasi bir birine uygun mudur? Bu durum Türkiye'nin AB sureci hedeflerini nasıl etkiler?

Türkiye, eksikleri de olsa, bir manada 50'li yıllardan itibaren, kesintileriyle, demokrasiyle idare ediliyor. Demokrasi dünyanın yöneldiği bir sistemdir. Ülkemizde demokrasiye ilk geçiş de aynı zamanda halife de olan Osmanlı sultanları zamanında 1876'da gerçekleşmiştir ve seçilmiş ilk meclisimizin 3'te biri gayrimüslimlerden meydana gelmiştir. İslâm'ı demokrasiye, demokrasiyi İslâm'a zıt görmek yanlıştır. Belki idare edenlerin onları intihap edenlere hesap vermesi itibariyle ve İslam'ın şer olarak gördüğü istibdadın zıddı olarak İslam'ın idareyle alakalı prensiplerine en uygun sistem olduğu söylenebilir.

İslamiyet'in demokratik seçimler, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, gibi temel prensipleri ile bir problemi yoktur. Ben 1994 yılında demokrasiden geriye dönüş olmayacak dediğim zaman bazı çevreler itiraz etmişlerdi. Ama demokrasinin de çok yorumları ve farklı tipleri var. Kemale erdiği söylenemez. Bir tekemmül sürecinden geçiyor.

"Özgürlüklerin olmadığı yerlerde şiddete asla başvurulmadan demokratik yollarla bu özgürlükleri elde etmek için uğraş verilmeli"

Canın, aklın, malın, ailenin ve dini özgürlüklerin korunduğu, kişilerin hak ve özgürlüklerinin savaş halleri gibi çok ciddi istisnalar dışında sınırlanmadığı, azınlıkların eşit vatandaş muamelesi gördüğü ve hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadığı, bireylerin şahsi, sosyal ve siyasi işlerde fikirlerini serbestçe dile getirip bunları uygulayabildiği bir ülke İslam'a uygun bir ülkedir. Bir ülkede, insanlar, hangi sistem olursa olsun, düşünce ve inançlarını özgürce ifade edebiliyor, dinlerini yasayabiliyor, mülk edinme gibi özgürlüklerine sahiplerse, Müslümanların ve diğer din sahiplerinin o ülkenin rejimini değiştirme gibi bir görevleri yoktur. Bu özgürlüklerin olmadığı yerlerde, şiddete asla başvurmadan, demokratik yollarla bu özgürlükleri elde etmek için uğraş verilmelidir.

Yalnızca Türkiye'de değil tüm İslam ülkelerinde daha doğrusu Müslümanların yoğunlukta yaşadığı topraklarda demokrasi ile İslam'ın barışık bir şekilde yaşayabileceğini düşünüyorum. Bu sistemi kötü ilan eden her yerde insan hakları ihlalleri, ahlaki ve hukuki kırılmalar, dini ve etnik kavga ve çatışmalar diz boyudur. Demokrasi bugün itibari ile insanlığın ortak bir örfüne mazhar olmaya doğru ilerliyor. Dindarlar, sivil toplum kuruluşları vasıtası ile dinlerini yaşama, uygulama, temsil etme ve hatta anlatma ve öğretme imkânına AB standartlarındaki rejimlerde sahiptirler. Asıl olan birey ve sivil toplum seviyesinde dini değerlerimizi yaşamak ve temsil etmektir.

"Avrupa Birliği demokratik standartları yolunda atılan adımlardan geriye dönüş var"

Türkiye'de tam bir demokrasi olduğu söylenmiyor. Türkiye'de de baskı altındaki, üniversitelerde başını örtmesi yasaklanan dindarlar, AB sürecinin sonucunda pek çok haklarını elde ettiler. Sadece bu açıdan bakıldığında bile AB süreci Türkiye'ye çok faydalı olmuştur. Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde Türkiye'de demokrasi adına ciddi reformlar yapıldı. Bu reformlar devam ederse ve Türkiye demokratik sistemi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve hürriyetlerine saygı itibariyle AB standartlarını yakalarsa zannederim nüfusunun Müslüman olması tam üyeliğine bir mani teşkil etmeyecektir. Şayet Avrupa'da İslam aleyhtarı taassup sahipleri Türkiye'nin üyeliğine mani olursa, Türkiye'nin demokratik kazanımları kendine kâr kalacaktır. Ancak maalesef son dönemde AB demokratik standartlarını benimseme yolunda Türkiye'de atılan adımlardan geriye dönüş söz konusudur.

"Mezhep imamlarının ortaya koydukları yorumları bir zenginlik olarak görülmeli"

Size göre Hanefi İslam'ı nedir?

Böyle bir şey söz konusu olamaz. Böyle bir tabir kullanılamaz. Sadece Hanefilerin ve diğerlerinin dinin esasatı değil, yoruma açık yönlerini kendine göre belli bir metot çerçevesinde belirledikleri yorumları olabilir. Bu yorumlar başkalarınınkiyle örtüşebilir veya çelişebilir. Bunlar dinin ruhuna, Kur'an ve Sünnet mantığına temel prensiplerine aykırı olmadıkları müddetçe İslam dairesi içinde yer alır. Mezhep imamlarının yaşadıkları yerlerdeki şartlar, Kur'an ve Sünneti yorumlamalarında etkili olmuştur. Siyasi ve kültürel şartların yorumlarda etkisi vardır. Ama İmam-ı Azam, İmam Şafii, Hz. İmam Malik ve Hanbel (Allah onların hepsinden razı olsun) her biri kedilerini dine adamış samimi ve çilekeş insanlardır. Onların ve talebelerinin çabalarıyla ortaya çıkan bu yorumları bir zenginlik olarak görmek lazımdır.

Devletin kutsanması öncelikli değildir

Fakir de âcizane onların geleneğini takip etmeye çalışıyorum. Bu anlayışta, devletin kutsanması değil canın, aklın, malın, ailenin ve dinin korunmasının öncelikli olması, insanın tercih ve teşebbüs hürriyetine sahip olması, vahyi ve nasları anlamada naklin yanında aklın ve hatta toplumsal tecrübelerin ve maslahatların da devre dışı bırakılmaması, sarih nassın haricinde dinin yoruma, içtihada ve tevile açık alanlarında içtihat müessesesinin işletilmesi, emr-i bil-ma'ruf ve nehy-i ani'lmünker yapabilme hürriyeti, her dinin sadece bireysel seviyede değil kamusal alan ve mekânda da ifade edilebiliyor ve yaşanabiliyor olması, hukuka, asayişe, huzura ve düzene saygılı olunması, terörün, masumları katletmenin bir insanlık suçu olduğunun kabulü, medenilere galebenin icbar ile değil ikna ile olduğu, dinin yüzde 98'inin maneviyat, ruhaniyet, ahlak, ahiret, kulluk, ibadet, kemalat, hoşgörü, temsil, sevdirme, müjdeleme olduğu şeklinde özetlenebilir.

Aslında, sosyolojik bir perspektiften bakıldığında, Türkiye Anadolu'sunda bin küsur yıldır üretilen İslam telakkisi böyle bir telakkidir. Her tür şiddete, aşırılığa ve dinin politize edilmesine karşı sevgi, hoşgörü, karşılıklı kabul, tevazu, mahviyet ve sadrı geniş bir İslam telakkisidir. Toplumsal ve kamusal alanda da hak, adalet, özgürlük ve barışı önceleyen bir telakkidir. Yani her yönüyle açık bir toplum dokusudur.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Manuel Almeida, Şark-ul Avsa) RÖPORTAJLAR Wed, 26 Mar 2014 09:33:51 +0200
Her partiden hizmet verecek istidatta kıymetli adaylar vardır http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/955-ekren-dumali-fethullah-gulen-roportaji-her-partiden-hizmet-verecek-istidatta-kiymetli-adaylar-vardir-5 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/955-ekren-dumali-fethullah-gulen-roportaji-her-partiden-hizmet-verecek-istidatta-kiymetli-adaylar-vardir-5 Her partiden hizmet verecek istidatta kıymetli adaylar vardır

Fethullah Gülen Hocaefendi, büyük yankı uyandıran röportajının son bölümünde, ‘Camia hangi partiye oy verecek?’ konusuna açıklık getirdi. Hayatın manasını seçim sandığından ibaret görmeyi müminlere yakıştıramadığını ifade eden Hocaefendi, ille de bir partiye oy verin demeyi vicdanî baskı olarak gördüğünü, bir partiye angaje olmayı toplumun diğer kesimlerinden tecrit olma saydığını söyledi. Hocaefendi, “Herkes etrafına bakacak, belediye başkan adaylarını değerlendirecektir. Netice itibarıyla bu bir genel seçim değil. Adaylar partiden daha önemli ve her partiden hizmet verecek istidatta çok kıymetli başkan adayları vardır. Herhangi bir partiye oy vermediğinizde günahkâr olmazsınız.” dedi.

Seçimlere sayılı günler kaldı. “Camia hangi partiye oy verecek?” diye tartışılıyor.

Sürekli bunu konuşmayı, hayatın manasını seçim sandığından ibaretmiş görmeyi doğrusu mü’minlere yakıştıramıyorum. Tabii ki ülkenin istikbali için seçim sandığı da önemli bir şey; ama her şey değil. Sizin de bir yerde ifade ettiğiniz gibi amel sandığını bir kenara iterek sadece seçim sandığına odaklanmanın bazı insanları nasıl savurduğunu, yalan ve iftiranın nasıl rahat söylendiğini görmemek, üzülmemek mümkün değil.

Kime oy verme meselesine gelince. Kadimden bu yana fakir hep ‘vicdanî kanaatinize göre rey verin’ demişimdir. İlle de şu partiye oy verin demeyi vicdanî bir baskı gördüğüm gibi, bir partiye angaje olmayı toplumun diğer kesimlerinden tecrit olma sayarım. Referandumdaki açık ve net tavrımız bir partiye değil; demokratik adımlar atılmasına binaendi. Vakıa bugünlerde onun da kıymetinin bilinmediği ortaya çıktı...

Şimdi bir tarafta sabahtan akşama hakaret yağdıran bir parti başkanı var. Ve maalesef o partinin âkil insanları derin bir sükûtu tercih ediyor. Aşırı partizanlar hariç bu duruma AK Parti tabanının nasıl üzüldüğüne pek çok vesile ile muttali oluyorum. Bu kadar ağır lafları içine sindiren varsa yine gidip o partiye oy verir; ama her insaflı insanın yüreğini burkan, vicdanını kanatan o sözler sanırım arkadaşlarımızı da derinden sarsmıştır. Herkes etrafına bakacak, belediye başkan adaylarını değerlendirecektir. Netice itibarıyla bu bir genel seçim değil. Adaylar partiden daha önemli ve her partiden hizmet verecek istidatta çok kıymetli başkan adayları vardır. Herhangi bir partiye oy vermediğinizde günaha girmiş olmazsınız.

Efendim müsaadenizle Amerika’da ikametiniz, Türkiye’ye dönmeyişiniz hakkında spekülasyonlar yapılıyor. Bu mevzuda ne dersiniz?

Dönüşümü isteyenlere hüsnüzanla bakmak istedim. Daha önce de isteyenler oldu. O gün de asıl niyeti anlamıyor değildim. Fakat nezaket ve mü’minlere hüsnüzannımı elden bırakmadım. Başta ifade edeyim, ben mü’minlerden bir mü’minim. Ayaklarım hep yerde oldu. Hep öyle yaşadım. Allah’a kul olmayı hiçbir makama, sıfata değişmem. Cenab-ı Allah’a da böyle kavuşmayı dilerim. Hiçbir dış mihrakla da alâkam yok ve olamaz. Dış mihrakların ağına düşenler, ikbal, iktidar ve daha başka dünyevî makam mansıp peşinde koşanlardır. Maalesef kendileri güçlenince, kuvvet kazanınca, despotça gelip devlete, idareye el koyma hatta bir daha kalkmama hevesi taşıyanlar; güç ve iktidar hesabı taşımayan hatta bu türlü şeylerden kaçan, Allah’ın rızasını ve ahiretini düşünenleri tehlike olarak görmeye başlarlar. Bu insanları devlet için tehlike gibi göstermek isteseler de temelde kendi planlarının önünde bir tehlike gibi algılarlar.

En gelişmemiş toplumlarda bile insanlar sözleri ve yaptıklarıyla yargılanır ve bunlara bakılarak haklarında hüküm verilir. Bütün yaptıklarım ve sözlerim tam 50 yıldır halkın ve devletin gözü önünde. Gizli hesapları olan bir insanın 50 yıl boyunca ima ve işaret yoluyla bile bunları sızdırmadan gizlemesi mümkün mü?

Dönüp dönmeyeceğime dün böyle, bugün şöyle düşünenlerin kanaatiyle değil huluslarına kalbim gibi itimat ettiğim arkadaşlarımla istişaremle karar veririm. Daha önce de ifade ettim, dönersem de şunun bunun gibi değil Ramiz Efendi’nin Üç Şerefeli Cami’de imamlık yapan oğlu gibi dönerim.

Musibetler gelir geçer, kimseye gönül koymayın

Uzun zamandır internetten de yayınlanan sohbetlerinize ara verdiniz. Sevenleriniz, bu kadar tazyik ve hakaret altında hissiyatınız nedir merak ediyor, onlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Başımıza gelenlere karşı hep sabırlı olmalıyız ve nezih üslubumuzu asla ve kat’a terk etmemeliyiz. Her dönemde insanlar bazı sıkıntılar çekmiş. İmamı Rabbani, Hasan Şazeli, Mevlânâ Bağdadi gibi abide şahsiyetler de çok büyük çileler çekti. Üstad Bediüzzaman’in çilesi dillere destan... Çekmediği cefa, görmediği eza kalmamış. Biz o büyük zatların ancak kıtmirleri olabiliriz. Fakat yol onların yolu, yöntem onların yöntemi ise her türlü çileye hazır olmak gerekir. Gönül koymamak lazım. Biz sabah akşam Allah’a yalvarmalı, “Radina billahi rabben ve bil İslami dinen ve bi Muhammedin resulâ (sas)” (Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, resul olarak Muhammed’den (sas) razı olduk) demeliyiz. O’na karşı katiyen küskünlüğe girmemek, hep rıza duygusuyla oturup kalkmak lazım. Musibetler gelip geçicidir. Dünyada bir tsunami gibi önüne katıp götürse de Allah ile münasebetimiz tam ise ahiretimizi kazanmış sayılırız. Bu davaya gönül vermiş insanlar, bununla dünyevî bir şey hedeflememişlerse şayet, öbür âlemde ebedî sultanlıklar kazanır. Herkes yerinde durmalı. Belki şartlara ve konjonktüre göre ille de bu yol dememeli; icabında ana yolları tıkasalar bile başka yollardan bir yerlere varmaya çalışmalı. O varılacak yer evrensel insanî değerlerdir. O insanlar hiçbir zaman karamsarlığa kapılmadı; biz de kapılmamalıyız. Ümidimizi yitirmememiz gerekiyor. “Yeis öyle bir bataktır ki, düşersen boğulursun, azmine sarıl sımsıkı bak ne olursun…” Âkif böyle diyor. “Yaşayanlar hep ümitle yaşar, me’yus olan ruhunu vicdanını bağlar.” Bu kasvetli havanın silinip gideceğine inanıyoruz Allah’ın izni ve inayeti ile. Hep bu ümidi taşıdık.

Şimdiye kadar maruz kaldığımız şeyleri, siz de söylediniz. Ben daha askere gitmemiştim 27 Mayıs’ı gördüm, orada da preslendim. 12 Mart’ta da preslendim. 12 Eylül’de 6 sene bir şaki gibi kaçtım. Merhum Turgut Özal ayağını sağlam bir yere bastığı dönemde ağırlığını koydu. Ellerini çektiler üzerimden. Daha sonra da devam etti bu. Hacca gittim geldim. Yollar gene benim için tıkanmıştı. Yine güvenlik mahkemesinde ifade vermiştim. 28 Şubat sonrası, Savcı Nuh Mete Yüksel’in açtığı bir dava senelerce sürdü. Orada gördüğüm o kötülük, o şenaat, o denaate rağmen burada inanın New Jersey başsavcısında saygı gördüm. Beni dış kapıda karşıladı. Moralim bozulmasın diye sandalyeyi kendi tuttu oturttu. Gitti kendi bardağını yıkadı, su doldurdu, önüme koydu. “İfade veriyorsunuz, dudaklarınız kurur.” dedi. Burada onu gördüm. Bizi tanımaz, bilmez. Sonra bu kadar centilmenliğine karşı, acaba bir hediye gönderelim mi filan dedik. Araya giren Kemal Bey hâlâ hayattadır. Hediye takdim ettiğinde, “Ben davasını gördüğüm bir insanın hediyesini kabul edemem.” dedi. Evet bu hukuk felsefesi, bu hukuk anlayışına göre, galiba dedim, bunca olumsuzluğa rağmen, bu insanlar ayaktalar. Dünya muvazenesinde müessir bir unsur fonksiyonu eda ediyorlar.

Evet şunu da ifade edeyim. Askerliğimde de ben hapiste yattım. Niye vaaz ediyorsun diye. Beni himaye eden bir komutan vaazıma müsaade ediyor, kendi de gelip gidiyordu. O ayrılınca ağlayarak boyunuma da sarıldı. “Benden sonra sana kötülük yaparlar.” dedi. Ve dediği gibi oldu. İçeriye aldılar ve orada da yattım. Değişik zamanlarda da değişik tazyiklere değişik tahriklere, hakaretlere, tehditlere maruz kaldım. Fakat bu dönemde maruz kaldığım şeylerin yanında eski yaşadıklarım yüzde bir etmez. Söylenen o saygısızca sözler, o ifadeler, o beyanlar... Ama herkes sözünde, sohbetinde, tavrında, davranışında kendi karakterinin gereğini aksettirir. Kimseye bir şey diyemeyiz vesselam.

Yeni bir anayasa şart

Türkiye zor günler yaşıyor. Bazen insanlar bu kargaşadan dolayı umutsuzluğa da kapılıyor. Türkiye bu atmosferden sizce nasıl kurtulur?

Öncelikle ifade etmek isterim ki böyle dönemlerde Cenab-ı Mevlâ’ya iltica etmek, O’na yalvarıp, O’na sığınmak gerekir. Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir. Sürekli emniyet duygusu ile meşbu yaşayıp, başkalarının imanından şüphe duyanlar manevî açıdan çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalır. Seyyidina Hazreti Ömer, akıbetinden endişe ediyordu. Günahını, sevabını hesap ederken, “Başa baş gelse sevinirim.” diyordu. Biz de, hususen ahirzamanda, kendimizden endişe etmeli; “Tut elimden Allah’ım! Tutmazsan helak olurum.” deyip, O’nun rahmet ve inayetine sığınmalıyız. Fert için böyle olduğu gibi topluluklar için de iman ve tevekkül bir sığınaktır; o sığınağa dehalet etmeyen egosunun altında kalabilir, Allah korusun.

Bu, işin bir yönü. Diğer yönü de şudur: Bu ülkenin şu andaki badireleri aşabilmesi için yeni bir iklime ihtiyaç var. Temel hak ve hürriyetleri garanti altına alacak bir anayasa yapılması şart. Böyle bir anayasa yapılması için sosyal talebin artması, ilgili kişi ve kurumların evrensel hukuk çerçevesine münasip bir anayasa için zorlaması gerekiyor sanırım. Maalesef “demokratik hukuk devleti” normlarının zarar gördüğü anlaşılıyor. Pek çok aydın da bu minval üzere analiz yaptı. Kendinden, kendi öz değerlerinden ve halkından uzaklaşan Türkiye, dünyadan da fersah fersah uzaklaşmış olur.

Günümüzde fert ve toplumlar devletin önüne geçmiştir. Yukarıdan dayatılan; ya da empoze edilen hiçbir projenin zorla hayata geçirilmesi mümkün değildir. Tâ asrın başında Bediüzzaman, “Medenîlere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.” demişti. Binaenaleyh toplum üzerinde kurulan baskılar kalıcı olamaz. Hadiselere sabırla, teenni ile, teyakkuzla, ferasetle, basiretle yaklaşmak zorundayız. Siz meseleye size yakışır bir vakar ve ciddiyetle yaklaşır, sabır ve tevekkülle hadiseleri göğüslerseniz bir gün mutlaka aklıselim galebe çalar. Hatta o gün kimileri yaptığı gıybetten, iştirak ettiği iftiradan dolayı mahcup olur; siz de “Bugün kınama günü değil” der sinenizi ona açar, onları irtikap ettikleri günahlardan dolayı utandırmazsınız. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Birileri uzaklaşıp giderken siz de ters istikamete doğru çekip giderseniz aranızdaki mesafe katlanarak artar ve vifak ve ittifaka ihtiyaç duyacağınız bir günde hata yaptığınızı anlarsınız. Anlarsınız ama iş işten geçmiş olur. “Bu da geçer ya Hû” deyip hizmetimize devam etmekten, hızımızı artırmaktan başka bir şey düşünmemeliyiz. Acizane kanaatim bu.

‘Müspet hareket’ haksızlık karşısında dilsiz kalmak değildir

Kimileri, Camia’nın bugünlerdeki tavrının Bediüzzaman’ın “müspet hareket” felsefesine aykırı olduğunu ileri sürüyorlar?

Hazreti Üstad, eserlerinde bu hususa vurgu yaparken, onun şartlarını da belirtmiş: “Rıza-yı İlâhiye uygun hareket etmek, iman hizmetini yapmak, vazife-i İlâhiyeye karışmamak, asayişi korumak, sabır ve şükür içinde olmak.” Müspet hareket, haksızlık karşısında dilsiz kalmak değildir. Bediüzzaman, sırf “otoriteler yapıyor” diye zulme, haksızlığa ve hukuksuzluğa sessiz kalmamıştır; iftiralara anında cevap vermiş ve mahkemelerde saatlerce kendini savunmuştur. Lahikalar’da bunun örnekleri mevcut.

Hizmet gönüllüleri, şu ana kadar saldırılara karşı kendilerini savunmaktan, iftiralara açıklamalar getirmekten, “hukukun üstünlüğüne ve mahkemelerin işleyişine karışılmasın” demekten başka ne yaptı? Hizmet’e yakın medya organları, mahkemelere yansımış ve kamuoyunda tartışılan milletin hakkının gasp edilmesi ile ilgili yolsuzluk iddialarını haber yapmaktan ve insanları bilgilendirmekten öteye geçmedi. Yolsuzluk iddialarına tek tek cevap vermek ve onları yalanlamak yerine, kaç aydır masum insanlara hiçbir delil olmadan insafsızca çeşit çeşit hakaretler ediliyor ve iftiralar atılıyor.

Ya Camia’yı hiç anlamamışlar ya da garezle iftira ediyorlar

40 yılı aşkın süre sizin yanınızda kaldığını ifade edip size bazı sözler izafe edenler oldu. Mesih, Mehdi, “Allah’la konuştu”, “Kâinat imamı” gibi sözler söylendi. Bunlar hakkındaki kanaatlerinizi alabilir miyim?

Mehdi ve Mesih meselesi öteden beri İslam toplumlarını şöyle ya da böyle meşgul etmiş. Meselenin ilmî sübutu ve keyfiyeti ayrı bir konu. Tarih boyunca lehte ve aleyhte mütalaa beyan edenler bulunmuştur. Ancak bu mesele her zaman suiistimale açık olmuştur. Bir zaman bazı çevreler Üstad Bediüzzaman hakkında da bu tür iddia ve iftiralarda bulunmuşlardı; Mehdiyet ve Mesihiyet’e getirdiği yorumları inanılmaz bir şekilde istismar etmiş, sanki hâşâ kendisinde Mehdiyet ve Mesihiyet vehmettiğini söylemişlerdi.

Hâlbuki her dönem yanımda onlarca talebe oldu; onlar bu tür iddialarda bulunmayı dalalet ve küfür saydığımın en yakın şahitleridir. “Benim anam da bellidir babam da. Düz ve sıradan bir kulluk neyimize yetmiyor?” dediğimi onlarca kere duymuşlardır. Zira, ne yetiştiğim muhitte ne de başka yerlerde aklî melekelerinde bir problem olmadıkça kendisinde öyle makam, mevki ve payeler vehmeden herhangi bir kimseye rastlamadım. Ayrıca bu tür ithamları en galiz küfürlerden daha ağır saydım her zaman. Bu iftiraları dillerine dolayanlar bu millete hakaret ettiklerinin farkında değil.

Bu konuda bir kere daha Hazreti Mevlânâ gibi diyeceğim: Ne mehdilik ne mesihlik ne de başka bir paye, sıradan bir kulum. “Ben yaşadıkça Kur’an’ın bendesiyim, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağının tozuyum. Biri benden bundan başkasını naklederse; ondan da bîzarım, o sözden de bîzarım (şikâyetçiyim).”

Diğer hezeyana gelince… Nasıl bu kadar kolay ağızlarına alıyorlar bu iftiraları. Bunları söyleyenler gerçekte benim hassasiyetimi bilirler. Kur’an açıkça, “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından konuşur. Yahut ona kendi izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir.” (Şûra/51) diyor. Basit bir iman bilgisi dahi insana, Zât-ı Ulûhiyet’le alakalı bir edep sınırı koyar. Bizler Allah’ın adını duyunca bile eriyen, büzülen, iki büklüm olan bir kültür atmosferinden geldik. Fakir, böyle bir muhitte neş’et ettim. Ne orada ne de bir başka yerde böyle bir iddiaya sahip tek bir insan bulamazsınız.

Kâinat imamı gibi iddiaları ciddiye almaya bile değmez. İnsaf ve iz’an ehli bile lâl kesilmiş. Altmış-yetmiş yıllık hizmet hayatımda görmediğim, aklımdan ve hayalimden dahi geçmemiş kurmaca ve düzmece bir hizmet hiyerarşi yapısı çıkarıyorlar. Bu nasıl bir zihin ve ruh kirlenmesidir? Bu hizmete gönül vermiş binlerce belki milyonlarca insanın aklıyla alay edercesine hayalî çizelgeler çıkarıyorlar.

Böyle hiyerarşik bir yapıdan ve belli payelerden bahsedenler bu Camia’yı hiç anlamamışlar ya da bir gareze mebni iftira ediyorlardır. Zira, Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, “Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer.” Tanıyanlar da bilir ki, ben ders okuttuğum talebeye bile hep bir müzakere arkadaşı olarak bakmış, onlar üzerinde dahi bir hocalık vasfını kabullenmemişimdir.

Fürûat, İslam açısından ilköğretim seviyesinde bir bilgidir

Meydanlarda başörtüsüne fürûat diyerek önemsemediğiniz iddia ediliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İslâm dininde inanç ve amelle ilgili mükellefiyetler “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan itikada yönelik olanlar, usûl; amel, davranış ve muamelatla ilgili olanlar ise fürû olarak tanımlanır. Amele ait hükümler itikat ile alakalı olan esaslara göre ikinci derecede gelir ve hep usûl üzerine bina edilir. Dolayısıyla başörtüsü de amelî bir konudur; o da fürûattandır. Unutulmamalıdır ki; başörtüsünün fürûattan addedilmesi İslam ulemasının genel yaklaşımıdır. Bazı gazeteciler, haber ve röportaj dilinde bu inceliği gözetemeyebilirler. Fakat, bu meseleyi en iyi ilahiyat ve Diyanet camiasının bilip anlaması lazım. Zira, usûl ile fürû kavramının anlamını/farkını bilmeyene icazet vermezler. Bu öyle ileri derecede bir bilgi de değildir. Klasik İslam literatürü açısından ilköğretim seviyesinde bir bilgidir. Başörtüsünün fürûattan olduğu tartışmasını başından beri fakir üzerinden suiistimal ederek yürütenlerin, İslamî literatürde bunun karşılığını bilmediklerini düşünmüyorum. Kasıtlı bir kampanya yürütüldü hep. Dahası, ben fürûat olarak kullandım; gazetelere teferruat olarak yansıdı; malum, ıstılahta aynı manada kullanılabilse de “teferruat” Türkçemizde önemsiz, ayrıntı anlamına geliyor. Türkçenin azizliği mi demeli, dostların kadir nâ-şinaslığı mı…

Şunu da ifade etmeliyim ki, başörtüsünün fürûattan olması onun farz olmadığı anlamına gelmez. Başörtüsü farzdır. Nitekim amelî olup da farz olan pek çok fürû hüküm vardır. Eğer iddia edildiği gibi başörtüsü problemini önemsemeyen -hâşâ- onu hafife alan bir insan olsaydım, 2006 yılında Başbakan’a yazdığım mektupta bir an evvel bu meseleyi çözmeleri gerektiğini söylemezdim. Arzu eden, medyada da yayımlanan bu mektubu bulup okuyabilir.

‘Fitne çıkarmayın’ diyenler meydanlarda söylenenlere de bakmalı

Kimi ilahiyatçılar da Camia’nin ululemre karşı bir kalkışmada bulunduğunu, meşru hükümete isyan ettiğini iddia ediyorlar. Ne dersiniz?

Ululemre itaat etmek, idarecilerin yanlışlarına da sessiz kalmak ve hakka sahip çıkmamak demek değildir. “Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker” (iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırmak) vazifesi sadece sokaktaki vatandaşa değil herkese yapılır.

Siyaset alanı içtihadî bir alandır; dinin ne usûl ne de akaid bahsine taalluk eder. İçtihadî bir alanda ihtilaf son derece tabiidir. Her hizmet grubu hatta aynı hizmet içinde olanlar bile her konuda aynı düşünmek ve birlikte hareket etmek zorunda değildir. Demokratik bir düzene gelince, eğer siz farklı düşüncenizi dile getiremeyecekseniz, orada demokrasinin asgari şartından söz edilemez. Dinî kavramlar üzerinden bir iktidar dayatması yapmak, son derece vahim siyasî ve hukukî sonuçlara götürür.

Giderek otoriterleşen bir siyaset tarzına bir de İslamî meşruiyet kılıfı giydirerek millete yükleniyor ve vicdanî baskı kuruyorlar. Ne yazık ki, nihayet yönetim erki etrafında farklı yaklaşım ve suiistimallerin tartışılmasından öteye anlam yüklenemeyecek konular olmayacak yerlere taşındı; sanki akidevî savaş ilanı ve seferberliği var. İşi bir imha hareketine ve organize bir tekfir ve tadlil kampanyasına vardırdılar.

“Fitne çıkarmayın” diyen insanların aynı tavsiyeyi iktidardakilere ve meydanlarda hakaret yağdıranlara da söylemeleri gerekmez mi? Aksi halde, bırakın eleştiriyi, bir nasihat, bir tavsiye hatta bir imada dahi bulunamayan kimselerin sözleri -bugün en kolay iş haline dönüşen- Camia’ya vurmaktan öte bir mana ifade etmez.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) RÖPORTAJLAR Fri, 21 Mar 2014 09:42:49 +0200
Bir kişi duymadım ki çıksın bu okullar zararlıdır desin http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/954-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-bir-kisi-duymadim-ki-ciksin-bu-okullar-zararlidir-desin-4 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/954-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-bir-kisi-duymadim-ki-ciksin-bu-okullar-zararlidir-desin-4 Bir kişi duymadım ki çıksın bu okullar zararlıdır desin

Fethullah Gülen Hocaefendi, Türk okullarını yabancılara gammazlama gayretlerini duydukça iki büklüm olduğunu, Cenab-ı Hakk’a sığındığını ifade etti. Tahribat arzusunun insaf sınırlarını zorladığını belirten Hocaefendi, “Dünyanın dört bir yanına kültürümüzü, dilimizi taşıyan bu insanların faaliyetlerini görmezlikten gelmek nankörlüktür. Güneş balçıkla sıvanmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu basiretli toplum her şeyi görüyor ve biliyor.” dedi. Hizmet erlerinin ye’se kapılmaması gerektiğinin altını çizen Gülen, millete, hatta bütün insanlığa yapılan hizmetlerin, Allah’ın izni ve inayetiyle devam edeceğini, kervanın yürüyeceğini dile getirdi. Hocaefendi, Gezi olaylarıyla ilgili de şu değerlendirmeyi yaptı: “Demokratik talepler, çevre duyarlığıyla masumane bir şekilde başlayan eylemler oldu. Hoşgörüyle yaklaşılabilirdi. Gidilip nabızları tutulup dertleri dinlenebilirdi. Tam tersine şiddetle bastırıldı. Oraya yapılacak bir AVM, bir damla kan eder miydi?”

Efendim Ankara’da Büyükelçiler Konferansı’nda “Bu örgütü muhataplarınıza iyi anlatın.” denilerek yurtdışındaki okulları o ülkelere bir bakıma jurnalleme talimatı verildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Dünyanın dört bir bucağından gelen gammazlama gayretlerini duydukça iki büklüm oluyor, Cenab-ı Hakk’a sığınıyorum. Maalesef tahribat arzusu insaf sınırlarını zorluyor. Bu müesseseler Anadolu insanının büyük fedakârlıklarıyla kuruldu. Türkiye’den hemen herkes o okulları gördü. Sağcısı, solcusu, ulusalcısı, dindarı, ateisti… AK Partilisi, CHP’lisi, MHP’lisi, BBP’lisi, Saadet Partilisi, BDP’lisi… Toplumu oluşturan hemen herkes. Bir kişi duymadım ki çıksın ‘bu okullar zararlıdır’ desin, kapatalım desin. Ne akli ne siyasi hiçbir kriterle ve argümanla bu okullara karşı olmak mümkün değil.

Okulları kuran arkadaşlar maddi ve manevi bir menfaat gözetmeden gittiler. Oralara Anadolu insanının kucaklayıcılığını götürdüler. Hoşgörüsünü götürdüler. Evrensel değerlerimizi götürdüler. Dünyanın dört bir yanına kültürümüzü, dilimizi taşıyan bu insanların faaliyetlerini görmezlikten gelmek bir nankörlüktür. Güneş balçıkla sıvanmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu basiretli toplum her şeyi görüyor ve biliyor. Dolayısıyla olup biten bu şeylere engel olamama, ışığını söndürememe, onları hezeyana sevk ediyor olabilir. Muvazenesizce çırpınıyorlar. Bunun da bilinmesi lâzım.

Allah’ın izniyle kervan durmayacak

Siz Türkiye’nin gönüllü lobilerle dıştan desteklenmesini sağlamazsanız, küreselleşen bir dünyada Türkiye’nin tek başına, dünyadan kopuk olarak ayakta durması mümkün olmaz. Bundan sonra, sadece Türkiye değil, hiçbir devletin tek başına ayakta durması mümkün değil. Türkiye’nin, dünyanın dört bir yanında Türkiye’yi seven ve sempati duyan insanlarca desteklenmesi lazım. Cihanşümûl bir sulh için toplumların birbirini tanıması, anlaması gerekir.

Bu hayırlı hizmetlerin ademe mahkûm edilmesinden, yabancılara sizin ifadenizle jurnallenmesinden dolayı üzülüyor ve ızdırap duyuyorum. Ama her şeye rağmen biz, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep karakterimizin gerektirdiği şekilde herkese saygılı olmaya çalışacağız. Üç beş günlük bir dünya için kem söz söylemeyecek, gönül kırmayacak ve herkese sevgi çağrısında bulunacağız; bulunacak ve milletimize karşı münasebetlerimizde Hz. Bediüzzaman’ın şu sözlerine bağlı kalacağız: “Senelerden beri çektiğim bütün ezâ ve cefâlar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler, hepsi de helâl olsun! Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçti. Aylarca ihtilâttan men edildim. Divan-ı harplerde bir cânî gibi muamele gördüm. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” Evet, bir mümin olarak, bu duyguları paylaşacağıma söz verdim. Kimseye küsüp darılmayacağım. Ölümü gülerek karşılayacağıma, celâlden gelen cefayı, cemalden gelen vefa ile bir bileceğime ahdettim.

Ne var ki oralardaki arkadaşların, diğer yerlerdeki arkadaşlarımızın ye’se kapılmaması lazım. Bu millete, bu milletin bugününe ve yarınına, hatta bütün insanlığa yapılan şu hizmetler, Allah’ın izni ve inayetiyle devam edecek, kervan yürüyecektir. Bu kervanı yine Allah’ın lütfu ve keremi ile ne iftira durdurur, ne de tezvirât. Vicdanı ve kalbi duru olan insanlar bu iftira ve yalanları basiretleriyle kavrayacaklardır...

Daha önce de bir vesile ile arz etmeye çalıştığım gibi bir kısım yobazca davranışlar, yürüdüğümüz yolu yürünmez bir hale getirmeye çalışsa da, diyaloğa açık ruhlar, etrafına tebessümler yağdıran gönül insanları, günahını bilen vicdanlar, hatalarına pişmanlık duyan ruhlar, geleceği mantık ve muhâkeme üzerine bina etmek isteyen dimağlar hayatiyetlerini devam ettirdiği sürece, ruhumuzun sarsılan kısımlarını yeniden derleyip toparlayacak ve yeniden herkesi sevmeye devam edeceğiz. İşin bize bakan yanı bu.

Gezi sürecinde maalesef...

Diğer yanıyla da Türkiye’de toplum katmanlarını, farklı aidiyetleri birbiriyle kutuplaştırmayı çok tehlikeli buluyorum. Ateşle oynamak gibi bir şey. Bir ebeveyn, aile fertleri hangi görüşlerde olursa olsun, birbirlerine karşı nasıl kışkırtır? Biz kökleri yüzyıllara uzanan büyük bir aileyiz. Birbirimizin düşünce ve aidiyetlerini kavga vasıtası yapamayız. Herkes bir başkasının farklı konumuna saygı duymalı. Söz ve ifade hürriyeti inhisar altına alınamaz. Ekseriyetin ses ve sözü ne kadar saygıdeğer ve dikkate şayan ise azınlığın ses ve soluğu da o kadar kıymetli ve takdire şayandır. Kitleleri sıkboğaz ederseniz içtimai fay hatlarını kırarsınız. Ve bu da hiçbir siyasi getiri için göze alınacak bir bedel değildir.

Gezi sürecinde maalesef bu oldu. Demokratik talepler oldu, çevre duyarlığıyla masumane bir şekilde başlayan, yeni tabirle, eylemler oldu. Hoşgörüyle yaklaşılabilirdi. Gidilip nabızları tutulup dertleri dinlenebilirdi. Tam tersine şiddetle bastırıldı. Oraya yapılacak bir AVM bir damla kan eder miydi? Bir can eder miydi? Tabîî bu baskı şiddet doğurdu, mahalli bir mesele devlet güvenliği haline geldi. Sahneye kargaşa için firsat bekleyen şekavet şebekeleri de girince o günlerde çok endişe ettik. Dünyanın her yanında arkadaşlarımız duaya durdular. Hacet namazları kıldılar. Gel gör ki bu hadiselerin arkasında bile cemaat parmağı var denildi. Allah, insaf ve izan versin.

Sulh ve sükûn sürecini bozmamak lazım, uzlaşma bölgenin tamamını kapsamalı

Çözüm süreci ve gelinen nokta konusunda nasıl düşünüyorsunuz?

Daha önce de defaatle arz ettim. Bir mümin sulhun yanında olur. Sulhun gerektirdiği tavırları takınır. Orada teraküm etmiş, birikmiş problemler var. Bunlar her defasında silahla çözülmeye kalkıldı. Böyle olunca da katlanarak büyüdü. Şimdi bir sulh ve sükûn süreci var. Bozmamak lazım. Bu, her iki taraf için de düşmanlıkları unutma ve hataları gözden geçirme için iyi bir fırsat.

Devlet vatandaşlarına karşı her şeyden önce adil olmalı. Temel hak ve hürriyetleri başka değerler karşısında pazarlık unsuru olarak görmemeli, kullanmamalı.

Çözüm süreci daha başlamadan, fakir, anadilde eğitim hakkında kanaatimi ifade etmiştim. Bir türlü adım atılmadı. Hâlâ sürüncemede. Bir an evvel Kürtçe eğitim verebilecek kabiliyette öğretmenler yetiştirilmeli. Bu, halkın istemesiyle olacak, bir iş değil. Devletin adım atması lazım. Bu adımları atarken de söz, tavır ve davranışlarımızda lütfedici imajı uyarmaktan uzak durmalı. O bölge, tarih boyunca medeniyetlere beşiklik yapmış, çok zeki insanları barındırmış. Türkiye, bunu yaparken Kürt vatandaşlarına gerekli hak ve hürriyetleri tanımanın yanında diğer coğrafyalarda yaşayan Kürtlere de yardım elini uzatmaktan geri durmamalı. O insanlarla da kültürel ve tarihî bağlar yeniden kuvvetlendirilmeli, kopmaz hale getirilmeli.

Üç temel problemimiz var: Bunları Hz. Bediüzzaman, yaklaşık bir asır önce cehalet, fakirlik ve tefrika olarak ifade ediyor. Bunların hasıl ettiği ümitsizlik; hile, aldatma, karşılıklı güvensizlik gibi meseleler ortada.

Siyasî gayri siyasî herkesle ortak payda...

Bütün bunları ortak bir platformda ele almak lazım. Tepeden bakarak tekebbüre girerek olmaz bu. Bir uzlaşma olacaksa o bölgenin bütününü, farklı düşünen bütün insanını içine alan bir uzlaşma olur. Kimseyi dışlamamak lazım. Siyasi, gayri siyasi herkesle ortak bir paydada buluşmak lazım. Orada yaşayan insanların problemlerini kendilerinin çözmesine imkan tanımak lazım. Bu hususlarda yavaş kalınırsa çözüm süreci sekteye uğrar diye korkuyorum. “Yeter ki kan akmasın...” diyelim tamam. Bu bile belli bir pragmatizm ihtiva ediyor. Ötesi hedeflenmeli. O bölge insanının huzuru, mutluluğu ve refahı; Türk’üyle Kürt’üyle, Sünni’siyle, Alevi’siyle, Arab’ıyla, Süryani’siyle aynı ailenin fertleri halinde yaşayacak bir atmosfer temini gerekiyor.

İlle de ‘üst akıl’ arayacaksanız Cenab-ı Hakk’ın inayetine bakın

Son günlerde belli çevreler, Hizmet Hareketi’ni karalamak için ‘üst akıl’ gibi bir tabir ortaya atarak dışa bağımlılık imasında bulunuyor.

Büyük bir vebaldir bu. Hiçbir dönemde insanlar bu kadar çok yalan ve iftira ile karşı karşıya gelmemiştir sanıyorum. Muttali oldukları bir husus varsa onu kamuoyu ile paylaşmalılar; değilse müminlere iftira etmiş olurlar. Karalama o kadar haddi aşacak noktaya geldi ki, her gün yeni bir yalana hatta iftiraya rastlıyoruz. Tûl-i emel ( ikbal arzusu) kalpleri katılaştırır; hiçbir şeyi ter u taze duyamazsınız. Maneviyatı göz ardı eder, hafife alır; hatta alay edersiniz. Kalp katılaşınca, tûl-i emel ile dünyaya sımsıkı sarılınca her şeyi bu fani âlemden ibaret sanırsınız. Ve ağzınıza geleni hemen oracıkta söyler, günaha batmaktan endişe duymazsınız. Kur’an, katı kalpli olmamayı, yumuşak bir kalp taşımayı, ince ruhlu olmayı tavsiye ediyor. Kalp kasveti ruhları esir alınca, insan dünyalık bir hedefe ulaşmak için meşru, gayri meşru farkı gözetmeksizin her yola başvurur. Maalesef hicran dolu bugünlerin bir sebebi de kasvet-i kalbiyedir.  

İlle de bu Hizmet için bir “üst akıl” arıyorlarsa söyleyeyim o, Cenab-ı Hakk’ın istişare ve uhuvvete lütfettiği inayet ve sıyanettir. Fani hiçbir güce dayanmayan bu Hizmet, O’nun inayetiyle mesafe aldı ve O himaye ettiği müddetçe kimse ona zarar veremeyecektir. Mümin, temkin insanıdır. Yalan yanlış bilgiler doğrultusunda kardeşleri hakkında gıybet etmez, suizanda bulunmaz, iftirayı etrafına taşımaz. Her vesile ile ‘dünya dünya’ diye haykıranların ajandalarında ukba yok maalesef. Bu ise insanları itikadi bir inhirafa kadar sürükleyebilir. Akaide dair çok yanlış ve sahibini zor durumda bırakacak sözler dile getirildi. Medya bu sözlere geniş bir şekilde yer verdi. Bunlar, dine diyanete ters; ama konuşması gerekenler bile maalesef susuyor. Her gün duygu ve düşüncelerimizi yenileyerek çevremizde oluşan fitne-u fesattan ruhumuzu kurtarabiliriz. Nazarî Müslümanlık bir hayat tarzına dönüşürse kalp kasvet bağlar ve insan kendi mesuliyetini unutarak sürekli müminleri karalamaya başlar. Elbette bir gün bu bulanık sular durulur. Bu ülkenin insanları yine birbirinin yüzüne bakacaktır. Aynı kıbleye müteveccihen namaza duran insanların her ne sebepten olursa olsun, ileride mahcup olacağı sözleri sarf etmemesi gerekir.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) RÖPORTAJLAR Fri, 21 Mar 2014 09:32:23 +0200
Hak ve hürriyetler daraltılıyor http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/953-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-hak-ve-hurriyetler-daraltiliyor-3 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/953-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-hak-ve-hurriyetler-daraltiliyor-3 Hak ve hürriyetler daraltılıyor

Fethullah Gülen Hocaefendi, topluma sağduyu çağrısı yaptığı röportajının üçüncü gününde ‘AK Parti-Cemaat kavgası’ iddialarına açıklık getirdi. Öncelikle bu yaklaşımın doğru bir teşhis olmadığını belirten Hocaefendi, Türkiye’de son yıllarda temel hak ve hürriyetler konusunda ciddi bir daralma yaşandığını söyledi. Siyasetin kırıcı ve yıkıcı dilinin her kitleyi ötekileştirdiğini, toplumu kutuplaştırdığını vurguladı. Bu sebeple Gezi olayları sırasında ‘çapulcular’ denmesine itiraz ettiğini hatırlattı. Bir siyasî parti olmadıklarını ve hiçbir zaman da olmayacaklarını ifade ederken “Hiçbir partinin rakibi de değiliz. Herkese eşit mesafedeyiz. Buna rağmen memleketimizin geleceği adına ümitlerimizi ve kaygılarımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz.” dedi.

Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin örgüt olarak gösterilmesine itirazını ise “Hayatında karınca bile incitmemiş insanlar kanunlara bu kadar riayet ederken gizli kapaklı bir örgütmüş gibi onlardan bahsedilmesi esef vericidir.” sözleriyle özetledi. Camia’nın durduğu yer konusunda da çarpıcı ifadeler kullandı: “Biz dün nerede duruyorsak bugün de orada duruyoruz. Uzaklaşan kim ona bakmak lazım.”

12 yıldır beraber olduğunuz insanlar yolsuzluk soruşturmasından sonra mı kötü oldu?

Hizmet hakkında örgüt ve çete suçlaması yapılıyor. Hatta seçim sonrası bir soruşturma yapılacağı iddia ediliyor…

Maalesef öfke ile çok şeyler söyleniyor. Sanırım, hakaret sadedinde söylenmedik laf kalmadı. Pek çok şeyi tükettiler. Bu arada insafa sığmayacak ithamlar da dile getirildi. Örgüt, çete gibi lafların ardından yargıyı etkilemeye yönelik yönlendirmeler de yapılıyor. Bu o kadar tavazzuh etti ki, bir dava açılacağı artık meydanlarda söyleniyor. Ortada hiçbir suç yoksa, onca yola başvurulmasına rağmen bir suç bulunamıyorsa, kanun gücünü zorlamak adalet duygusu ile telif edilebilir mi? “Paralel yapı” denen mevhum ve muğlak suçlama toplumun hemen her katmanı, her kesimi için söylenebilir. Yani devlette çalışan kişilerin inancı, ideolojisi, cemaati, tarikatı, partisi üzerinden suç çıkarmaya çalışmanın sonu yoktur.  Bir gün bir cemaati ‘paralel’ ilan eder onlara ‘çete’ derseniz, bir başka gün biri de çıkar başka topluluklar için aynı iddiaları gündeme getirir. Devlette vazife alan ama bu arada bir sosyal, siyasî veya dinî bir topluluğa sempati besleyen herkesin başına bir gün ‘paralel devlet’ suçlaması bela kesilebilir. Hatta bugün bu mevzuyu sıkça diline dolayanların bir gün benzer bir suçlamayla karşı karşıya gelmeyeceğini kimse garanti edemez. Öyle ithamlarla insanlar zan altında bırakılırsa ne nizam kalır ortada, ne adalet.

Bir devlet memuru dairedeki amirini dinlemiyorsa, hukukta bunun tecziye usulü bellidir. Kanunlar çerçevesinde bu itaatsizliğin hesabı sorulur. Ancak meseleyi hukukî mecrasından çıkararak binlerce insanı yaftalayıp oradan buraya sürmenin insanlar hakkında davalar açıp zulmetmenin tarih önünde hesabı verilemeyeceği gibi ötede de hesabı verilemez.

Yargıya baskı yaparak zorla dava açmak katmerli bir zulüm olur ve maşeri vicdan bunun hesabını sorar. Ayrıca uydurma davalardan hukukî bir netice alınamayacağı da aşikârdır. Kaldı ki kanunlara riayeti bir tarz-ı hayat haline getiren bu ülkenin insanlarına örgüt derseniz size de sorarlar: 12 yıldır bu insanlarla beraber çalıştınız onlar bunca senedir emrinizde görev yaparken iyi idi de yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasından sonra birden kötü mü oldular? Her cuma hutbelerde kıraat edilen o ayeti hatırdan dûr etmemek lazım: “Allah adaletle emrediyor…” Yani kul hakkı yememekle, insanların hukukuna tecavüz etmemekle emrediyor.

Taraftarlarına “askere diz çöktürdük” diyenler, tutuklu subaylara “biz değil cemaat yaptı” dediler

Uzun bir zamandan beri hükümet kaynakları yurtiçinde ve yurtdışında bütün olumsuz gördükleri şeyleri Cemaat’e, demokratik ve olumlu gördükleri her şeyi kendilerine mal etmekteydi. Şimdi Ergenekon sanıkları serbest bırakılırken yine benzer bir metotla faturayı “Cemaat”e kesiyorlar. Bu propaganda zaman zaman etkili de oluyor… Ne dersiniz?

Bu iftiralarla toplumun önemli kesimlerini iğfal etmeyi denediler. Mesela bazı medya gruplarına, “Bizim sizinle bir problemimiz yok ama Cemaat sizinle uğraşıyor.” dediler. Şimdi internetlere düşen o kayıtlar gösteriyor ki ülkeyi yöneten insanlar işi gücü bırakıp bu insanların mahkûm olması için uğraşmış. İş dünyasından ihalelere girip hakkıyla kazanan insanları bile doğrudan müdahale ederek saf dışı bırakmışlar. Burada en üzücü şey, bu tür yanlışları masum bir kitlenin üzerine yıkarak korkunç bir vebale girmeleridir. Bu konuda yapılan gıybetler, atılan iftiralar o kadar çok ki, mahzun olmamak elde değil.

En üzücü kısmı da ordu ile ilgili. Kapalı kapılar ardında “Askere diz çöktürdük, karşımızda topuk selamı verdirdik, askerî vesayeti sona erdirdik...” gibi cümleler kuranlar, askerî yetkililere de, “Bu işi biz çözeriz ama cemaat mani oluyor.” dediler. Halbuki birkaç günde MİT Müsteşarı Sayın Hakan Fidan için yasa çıkardılar. İsteselerdi ve samimi olsalardı eski Genelkurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ ve diğerleri için, bir gecede kanun çıkarırlardı.

Kaldı ki ben size bir hissiyatımı söyleyeyim. Arkadaşlarım defalarca şahittir ki o emekli askerlerin derdest edilmesi karşısında yüreğim burkulmuş, gözlerim dolmuştur. “Ah keşke bu şerefli üniformayı üzerinde taşıyan insanlar, bu durumla hiç karşı karşıya gelmeseydi...” demişimdir. Ne var ki benim mer’i hukuka müdahale etmem ya da bu konuda herhangi bir telkinde bulunmam mümkün değil. Darbe, ağır bir suçlamadır ve hukuk kendi kuralları içinde bunun hesabını sormak zorundadır. Ona bir şey demem. Ancak keşke yaşını başını almış, uzun yıllar hep saygı görmüş insanların yaşları, sağlık durumları dikkate alınarak hukuk içinde bir yol bulunsaydı...

Hissiyatımız budur. Hep de böyleydi. Şimdi sanki onları zor duruma düşüren “Cemaat”miş gibi davranılması gerçeklere münafidir. Geçenlerde üst düzey emekli bir emniyet istihbarat görevlisi, bir gazeteciye konuşmuş. Arkadaşlar bana internetten okudu. Diyor ki: “Hangi operasyonu yaptıysak operasyon öncesinde Sayın Başbakan’ın bilgisi vardı.” Sanırım bir köşe yazısına konu edilen bu beyanat hiçbir makam tarafından yalanlanmadı. Şunu sormaya hakkımız yok mu: Madem bütün operasyonları biliyor ve bu icraatlar sizin bilginiz dahilinde yapılıyorsa bugün ‘kumpas’tan bahsedip insanları zan altında bırakmak büyük bir vebal almak değil mi? Öyle bir kumpas varsa neden o zaman müdahale etmediniz? Şayet biliyor ve müdahale etmediyseniz ‘kumpas’a  ortak olmuş sayılmaz mısınız?

Dıştan bakıldığında bir hükümet-Cemaat kavgası var gibi görünüyor. Öyle yazılar yazıldı, analizler yapıldı. Bazıları da “Beğenmediğimiz partiyi sandıkta değiştiririz ama Cemaat’i nasıl değiştireceğiz?” diyorlar, ne dersiniz?

Evvelen şunu ifade etmek isterim ki mesele AK Parti-Cemaat kavgası değil. Temel hak ve hürriyetler konusunda son birkaç senedir ciddi bir daralma yaşanıyor. Siyasetin kırıcı ve yıkıcı dili her kitleyi ayrı ayrı ötekileştiriyor, toplumu kutuplaştırıyor. Gezi olayları sırasında ‘çapulcular’ demesine acizane itiraz ettim, ‘öyle dememek lazım’ dedim. Aleviler için de aynı şey geçerli. En tabii haklarına demokratik çözümler bulunamıyor. Belki de bulunmak istenmiyor. Cami-cemevi projesine destek verdik, beklenmedik yerlerden mevzua huşûnetle yaklaşanlar oldu.

Saniyen, biz bir siyasî parti değiliz, olmayacağız da. Binaenaleyh hiçbir partinin rakibi de değiliz. Herkese eşit yakınlıktayız. Buna rağmen memleketimizin geleceği adına ümitlerimizi ve kaygılarımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz. Bu da en tabii ve demokratik hakkımız olsa gerek. Bundan rahatsız olunmasını yadırgıyorum. Ülkeyi idare edenlere “Şöyle bir fikrim var...” demek neden suç olsun? Gelişmiş demokrasilerde fertler ve o fertlerden oluşan sivil toplum kuruluşları fikirlerini, tenkitlerini kamuoyuyla paylaşıyor ve hiç kimse bundan rahatsız olmuyor.

Şunu da eklemek isterim ki, arkadaşlarımızın kurduğu her müessese devlet denetimine açık, kanunlara bağlı faaliyet gösteriyor. Yani tamamen şeffaf bir yapıdan bahsediyoruz. Asıl şeffaf olmayanların kim olduğu son aylarda ortaya çıkan bir kısım eracif ile daha net anlaşılmıştır. Hizmet, gönüllülük esasına dayanır. Hayatında karınca bile incitmemiş insanlar kanunlara bu kadar riayet ederken gizli kapaklı bir örgütmüş gibi onlardan bahsedilmesi esef vericidir. Devletin her biriminde her düşünceden insan olur. Sağcısı solcusu, Alevi’si, Sünni’si, gayrimüslimi, Kürt’ü, Türk’ü devletin verdiği görevi yerine getirir. Asıl önemli olan da o insanların kanunlar çerçevesinde işlerini yapmasıdır. Hangi fikirden olursa olsun insanların devlette çalışırken fişlenmesi, mesnetsiz bir şekilde suçlanması onların haklarına, hukuklarına bir tecavüzdür. Hiçbir suç olmadığı halde, bir kere “paralel yapı” var derseniz o evham, karşınıza bin paralel yapı çıkarır. Ve masum insanlara zulmetmiş olursunuz.

Partizanlık başka, demokratik icraatlara destek başka

Deniliyor ki 12 senedir destek verdiğiniz partiye şimdi neden karşı çıkıyorsunuz? Bir menfaat birlikteliği mi vardı?

Kimseyle hiçbir menfaat birlikteliğimiz olmadı. Hep müstağni kaldık. Zira Kur’an ve sünnetten aldığımız ders öyle iktiza ediyordu. Makama talip olmayı, kendi değerlerimize ihanet gibi gördüm hep. Başkalarının içtihadına, hissiyatına bir şey demem. Ancak dünyaya talip olmayı alkışlanma arzusu altında kalmayı ahiretim için daima hatarlı gördüm. Arkadaşlarım da öyledir. Biz hiçbir zaman ne genel müdürlük, ne kaymakamlık, ne valilik, ne bakanlık talep ettik. Öyle bir talebi olan çıktıysa -ki ben öyle bir şey hatırlamıyorum- bizimle alakası yoktur. Var idiyse de kalmamıştır. Bu hissiyatımı bilvesile devlet erkânına iletmiştim.

Biz demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi gibi mevzularda samimi bir destek vermeye çalıştık. Antidemokratik dönemlerin sona ermesi, çoğulcu demokrasi kültürünün kalıcı hale gelmesi için hangi parti adım atsa onu destekleriz. Körü körüne partizanlık başka bir şey, demokratik icraatlara destek vermek başka bir şey.

Biz dün nerede duruyorsak, bugün de orada duruyoruz. Uzaklaşan kim, ona bakmak lazım. Daha birkaç sene öncesine kadar temel hak ve hürriyetler konusunda adımlar atan bir siyasî parti bugün interneti yasak etmeyi, “istihbarat devleti” dedirtecek şekilde kanunlar çıkarmayı göze alıyor. Kullandığı keskin ve yaralayıcı dil ile sosyal ahengin ayarını bozma ve demokratik teamülleri rafa kaldırma teşebbüslerine destek vermemiz düşünülebilir mi? Mesele sadece Cemaat ile sınırlı olsa buna bir şekilde katlanmayı deneyebilirsiniz. Ancak gelinen noktanın daha geniş bir perspektiften değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye maalesef dünyadan kopuyor, yalnızlaşıyor. İçine kapanan ve demokratik zenginliğini kaybeden bir Türkiye, sadece bu ülke insanına değil; şuuraltı müktesebatına dayanarak Türkiye’ye itimat eden, onu kendine hüsnü misal kabul eden herkese zarar verir.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin istirahat ettiği oda ile çalışma odası arasında küçük bir kitaplık bulunuyor. Yanındaki kapı ise misafirlerini ağırladığı ve sohbet ettiği salona açılıyor.

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) RÖPORTAJLAR Fri, 21 Mar 2014 09:24:09 +0200
Umuma ait şeyler çalınıyorsa, bunu ne Mecelle ne demogoji izah edebilir http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/952-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-umuma-ait-seyler-caliniyorsa-bunu-ne-mecelle-ne-demogoji-izah-edebilir-2 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/952-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-umuma-ait-seyler-caliniyorsa-bunu-ne-mecelle-ne-demogoji-izah-edebilir-2 Umuma ait şeyler çalınıyorsa, bunu ne Mecelle ne demogoji izah edebilir

Fethullah Gülen Hocaefendi, geniş yankı bulan röportajın ikinci gününde, 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ile ilgili Camia’nın suçlanmasına anlam veremediğini söyledi.

Medyadaki bilgilerde MİT’in, İran ajanı olabilecek birilerinin bakanlara, bakan çocuklarına nüfuz ettiğini 8-9 ay önce hükümete rapor olarak sunduğunu, bu iddiaların hükümete yakın gazetelerde yer aldığını hatırlattı. Yolsuzlukları önlemeyi düşünmeyenlerin operasyonlar başlayınca atfı cürmle bu işten sıyrılma yolunu düşündüklerini ifade etti. Beddua meselesi hakkında “Doğrudan hiçbir kişinin, hiçbir partinin adını vermedim. Her kim şunu şunu yapıyorsa dedim. O sıfatı taşımıyorlarsa, o fiilleri işlememişlerse neden bu kadar rahatsız oluyorlar?” diyen Gülen, kendisine iftira edenlerden duasına amin diyebilmelerini beklediğini vurguladı.

Özellikle bir kısım medyada 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının Camia tarafından yapıldığı iddiaları yer aldı. Sürecin şu an vardığı nokta ile ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyim?

Defalarca tekzip, tavzih, tashih göndermemize rağmen birileri ısrarla Camia’yı suçluyor. Daha önce de dediğim gibi bazı savcılar ve ona bağlı vazife yapan kolluk kuvvetleri kanunun onlara emrettiği görevi yapmış ve bilememiş ki, suçluların peşine düşmek meğer suç sayılıyormuş! Yani insanlar, vazifelerini yaptıkları için mağdur edileceklerini tahmin edememiş. Geçenlerde bir köşe yazarı zannediyorum Yavuz Semerci Bey “Bu insanlara bir gün madalya takılacak.” diyordu. Ne var ki 17 Aralık soruşturmasını yürüten; hatta o soruşturma ile hiç alakası olmayan binlerce insan sürüldü, kıyıma tabi tutuldu. O mağdur insanlar ve ailelerinin haklarına riayet edilmedi. Sanki ortada hiçbir şey yokmuşçasına Camia’yı suçlayanlar oldu. Ve yalan üstüne yalan söylendi. Hâlâ da söyleniyor.

Evvela bu yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları yeni değil. Ülkenin istihbarat teşkilatı, belki de İran ajanı olabilecek birilerinin devletin bakanlarına, bakan çocuklarına hatta bir kısım işler için kabineye nüfuz ettiğini 8-9 ay önce rapor etmiş. Görmezden gelinmiş. Sonra medyada hususan hükümete yakın diyeceğim gazetelerde sayfa sayfa haberler çıkmış. Önemsenmemiş. Yolsuzlukları önlemeyi düşünmemişler. Sonra 17 Aralık’ta bu operasyonlar başlayınca sığınacak yer bulunamayınca atf-ı cürümle bu işten sıyrılma yolu düşünülmüş.

Ben daha önce de arz etmiştim. Bu operasyonları yapanlar organize edenler her kimse, hiçbiriyle bir irtibatım olmadı. “Binde birini bile tanımıyorum...” dedim defalarca; ama yine de mâl etmeye devam ettiler.

Beni asıl inkisar-ı hayale uğratan, onurlu ve dürüst tanıdığım bazı siyasiler oldu. Beklerdim ki kendilerini kadimden bu yana bildiğim, salahatlerine ve vicdanlarına muhalefet etmeyeceklerine inandığım, itimat ettiğim bu isimler yolsuzluklara, rüşvet münasebetlerine sessiz kalmazlar. Öyle zannediyordum. Onlardan, mekânı cennet olsun, merhum Özal’ın bu tür kirli işlere karşı gösterdiği reaksiyonu beklerdim. Olmadı. Onlar sessiz kalınca ‘bir’i yapanlar ‘bin’i yapmaktan kaçınmadı. Cumhuriyet tarihi boyunca denenmemiş bir yol icat edildi. Yolsuzlukların üstüne gitmek yerine yolsuzlukları soruşturanların üstüne gittiler.

İslam’ın bu mevzuda müeyyideleri var. Ahlaki prensipleriyle bu meseleye karşı çıkmış. Hatta bazı meselelerde cezalar var. Hiçbir yolsuzluk tasvip edilemez. Hiçbir yolsuzluk, yapanın yanına kâr kalmaz. Ahlakî olarak şu husus da vardır. Günah, hata, yanlışlık fert planında kalır, zararları topluma raci olmazsa, o mevzuda İslam, o insanın affedilmesini ister. Onların şahsî haysiyetleriyle ve şerefleriyle oynamaya izin vermez. Bu iki hususun birbiriyle karıştırılmaması lazımdır. Yani bir tarafta başkalarının hakkı mevzubahis olduğu yerde, şunun bunun hakkı yendiği yerde, yolsuzluklara yer verildiği yerde, İslam hassasiyet gösterir, tecziye eder. Mesela Hz. Ömer, Iyaz ibn-ü Ganem’i azletmiştir. Valiyi, bölge valisini, Afrika valisini azletmiştir, Amr ibnü’l-As’ı azletmiştir.

Ahiretimi mahvedecek bir şeyi nasıl söylerim?

Yine meşhur valilerden aynı zamanda Kadisiye Meydan Muharebesi’nin de, İranlılara karşı, fatihidir, onu da azletmiş Medine’ye çağırmıştır. Aslında hiçbir suçu yoktu, hakkında dedikodular vardı. Hakkında dedikodu olan bir insan vali olamaz, millet onu dinlemez, böyle itibar kaybına uğramış bir insan orda vali olamaz diye Medine’ye çağırmıştır. Yine yolsuzluk yaptığı mülahazasıyla Halid bin Velid’i Yermuk gibi çok önemli bir muharebenin cereyan ettiği, hatta şiddetli bir şekilde devam ettiği sırada azletmiştir; sarığı boynunda Medine’ye çağırmıştır. Aklınıza Halid bin Velid hakkında da bir şey gelmesin. Bu muhteşem komutan vefat ettiğinde atından ve kılıcından başka bir şeyi yoktu. Öyle dev bir komutan... âbid, zâhid... Evet yani yolsuzluk iddialarına Hz. Ömer alakasız kalmamıştır. Yakın takibe almıştır.

Burada milletimizin zararına, rüşvetler, irtikâplar, adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar varsa, örtbas ediliyorsa Allah sorar bunu. Ama nasıl bir beklenti vardı bilemiyorum… Eğer bu soruşturmaları yürütenler arasında hizmetleri takdir eden birileri var idiyse, ben de bu insanlara “Yolsuzluk iddialarını görmezden gelin” mi demeliydim? Bilemiyorum, sanki bazılarının beklentisi bu gibi geliyor bana. Beklentileri bu muydu? Ahiretimi mahvedecek böyle bir şeyi nasıl söylerim? Başka türlü nasıl davranabilirim?

Daha önce de arz ettim. ‘Paralel’ falan diyerek yaftalanan bu insanlar kanun ve yönetmeliklere muhalif bir fiilin içinde olduysa bugüne kadar niçin bunlar tecziye edilmedi? Bilmiyorum on binlere baliğ görevden alma ve sürgün duydum ama o müesseselerde görevi suistimal, kanun ve disiplinlere riayet etmeme iddiasıyla bir soruşturma duymadım. Siz duydunuz mu bilmiyorum.

Yaklaşık 60 yıldır vaaz u nasihat ediyorum. Hep aynı şeyleri söyledim. Vasiyetim olsun. Fakiri, hak etmesem de, seven sempati duyan kardeşlerim ne böyle işlerin kıyısından köşesinden geçsinler ne de vâkıf oldukları bu cins suistimalleri görmezden gelsinler. Hak, hukuk ve adalet neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar. Kur’an-ı Kerim bu tür yolsuzluklara “gulûl” diyor. Yani hakkı olmayan bir şeyi almak, ondan yararlanmak, kamu malından bir şey aşırmak, emanete hıyanet etmek gibi manaları var. Devlet malından suistimal bu türden bir günahtır. Bu, bazen birkaç kuruş bazen 3-5 dolar bazen de devlet hazinesine ait bir çuval para... Kimi zaman liyakatsizlik ve yetersizliğe rağmen iltimasla elde edilen bir makam. İnsanın hakkı olmadığı halde sahiplendiği, gayri meşru yollarla elde ettiği her imkan gulûldür.

Umuma ait şeyler çalınıp çırpılıyorsa bunu ne Mecelle kaideleri ne de demagoji ile izah edebilirsiniz

En feci olansa bu hallerimizle esasen farkına varmadan dinimizin sinesinde yara açmış oluruz. Şahsî hayatımız itibarıyla sadâkati/doğruluğu deldiğimiz takdirde hiç farkına varmadan karşı tarafın düşüncesinde, anlayışında, bakışında, dinde bir delik açmış oluruz. Zannediyorum siyasi makam ve mevkiler böyle bir kısım ganimet ve komisyonlara dâyelik edince bu makamlara rağbet artıyor. Neticede aldığı ihalenin bedelini bu şekilde ödeyen müteahhit veya işadamı, bunu devlet kesesinden bir yol bulup çıkarmaya kalkıyor. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın hukuk sistemi, isterse modern hukuk sistemi bu meselelere müsamaha göstermez. Umuma ait şeyler çalınıp çırpılıyorsa bunu ne Mecelle kaideleri ne de demagoji yaparak izah edebilirsiniz. Siz kadrolarınızla dünyaya, Müslümanlığın dürüstlük ve doğruluk mesajlarıyla yola çıkmışken kendinizi karanlık patikalara savrulmuş bulabilirsiniz. Ümitlerini size bağlayanlar da bir inkisar daha yaşar.

Şunu da müsaadenizle arz edeyim: İnsanlara merhamet etmek gerekir. Efendimiz, “Zalim de olsa, mazlum da olsa, kardeşine yardım et!” buyurur. “Ya Rasulallah! Mazlumu anladık, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz?” diye sorulunca, “Onu zulmünden vazgeçirmekle...” cevabını verir. Hadisteki tavsiye; zulme, tecavüze, cinayete karşı çıkmaktır. Bu sıfatların kötülüğü anlatılarak, insanlar bunlardan vazgeçirilmeli. Bu davranış biçimiyle ayrışma ve kavga değil, bütünleşme ve karşılıklı sevgi doğar.

Duama âmin diyebilmelerini beklerdim

Efendim bir kısım medya çok serrişte etti, çarpıttı. ‘Bize beddua edildi...’ diye meydanlarda insanlar yanıltıldı. Bu gerçekte bir beddua mıydı?

Israrla yanlış anlamayı devam ettirdiler. Bir misalle arz edeyim. Birisi size defaatle aynı yalan ve şenaatle hücum etse, bir noktaya gelir sabrınız taşar ve şunu dersiniz: Eğer ben senin dediğin gibi öyleysem Allah benim belamı versin, yok değilsem bu yalan ve iftirayı atan senin belanı versin. O gün de duam o oldu. Doğrudan hiçbir kişinin, hiçbir partinin, hiçbir topluluğun adını vermedim. Bazı sıfatlar ve fiiller sıraladım. Her kim şunu şunu şunu yapıyorsa dedim... O sıfatı taşımıyorlarsa, o fiilleri işlememişlerse neden bu kadar rahatsız oluyorlar, üzerlerine alıyorlar? Komplolara vehimlere dayalı bu iftiraları seslendirenlerin, gazetelerine sayfa sayfa taşıyanların bu duama “amin” diyebilmelerini beklerdim. Diyemediler. Bilakis istismar ettiler. Yine aynı noktadayım. Eğer biz çeteysek örgütsek Allah bizim belamızı versin, eğer ‘paralel’ devletsek bizim belamızı versin, değilse bunları bu masum cemaate isnad edenlerin belasını versin! Bu duaya “amin” diyecek vicdanî rahatlığı olmayanlar akıbetinden endişe etmeli.

Bari diğer dershanelere gadretmeselerdi

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, dershaneler konusunda birilerinin Başbakan’ı “Ya bu dershane işinden vazgeçersiniz veya biz sizi yıkarız” diye tehdit ettiğini, Başbakan’ın da “Elinizde ne varsa çıkarın, ne yapacaksanız yapın, ben sözümden dönmem.” şeklinde karşılık verdiğini nakletti. Bu konuda neler dersiniz?

Başta ifade edeyim bunu kim söylüyorsa delillendirmeli ve yargıya intikal ettirmeli. Kamuoyuna da duyurulması gerekir. Falan falan şahıslar geldi bizi tehdit etti diye. Hükümete şantaj büyük bir suçtur. Yok bir kısım vehimler bu vesile ile dile getiriliyorsa cevap verme ihtiyacı duymuyorum.

Sizin de bileceğiniz gibi dershanelerin kapatılma teşebbüsü son 2-3 ayın meselesi değil. Zaten o günlerde eski maarif bakanlarının adı verilerek “o yapamadı, bu yapamadı, o da yapamadı; şimdi naspedilen bakan bunu yapacak” gibi sözler söylendi. Demek ki çok uzun zamandan beri planlanan, belki de söz verilen bir mesele. Bu tür bir sözün verildiği hatta bunun kayıtlarının Kozmik Oda’larda mahfuz bulunduğu yolunda iddialar medyada yer aldı. Dershane kapatmanın okullarda eğitimi daha iyi bir seviyeye getirme gibi mülahazalarla yapılmadığı iyice tebeyyün etti. Niyetin “camia”nın eğitim faaliyetlerine mani olmak olduğu net görülüyor. İşte meydanlarda telaffuz ediliyor ‘okullarına, dershanelerine göndermeyin’ diye. Yani niyet dershanelerden başlamak, okullarla devam etmek. Ardından yurtdışı okulları kapattırma girişimleri… Bu hususta Nazlı (Ilıcak) Hanım’ın mülahazası makul açıklamalardan biri gibi. Hükümetin soruşturmaları haber almış olabileceğini bizim bunları önleyebileceğimiz ön kabulüyle, dershane üzerinden bir şantaj, psikolojik bir harekât unsuru, bir dalgakıran gibi kullanma niyetleri olmuş olabilir, diyordu.

Küçük hesaplar uğruna ülkenin birlik ve bütünlüğünü bu kadar rahat riske atmalarını anlamakta zorlanıyorum

Bu arada şu hususu da arz edeyim keşke niyetlerini açıktan ifade etseler, “Sizin dershane işiyle uğraşmanızı istemiyoruz.” deseler. Camia’yla ilgisi olmayan dershanelere bari gadretmeselerdi. Dişinden tırnağından artırarak dershane kuran insanlara ayrıca üzülüyor insan. Yazık! 3800 dershanenin 3000’inin Camia’yla hiçbir münasebetinin olmadığı söyleniyor. Açıktan söyleselerdi biz de derdik; “Tamam mademki bu mesele sizin için hayat memat meselesi, öyleyse rica edelim bizim arkadaşlarımız belli bir süreçte kapatsınlar.” Kurunun yanında yaşı yakmasalardı.

Ayrıca istidradî olarak… Millî Eğitim’in, hatta hükümetin çok daha ciddi konulara teksif-i nazar etmesi gerekiyor. İçtimai bunalımların, kültürel erozyonların, fertleri, aileleri esir aldığı bir zaman dilimindeyiz. Geçenlerde bir akademisyen arkadaşımızın makalesinde okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam intihar vakaları 12 yılda yüzde 36 artmış. Liselerde hakeza ciddi uyuşturucu hap salgını var, yüzde 32 alkol kullanımı var. Yine bir psikiyatrist hanımefendinin ifadesine göre uyuşturucu tedavisi görenler 10 yılda 17 kat artmış. Bunlar toplumun ahlak ve değerlerini tehdit eden korkutucu veriler. Şimdi böyle dev gibi problemler milli eğitimi, hatta ülkenin geleceğini kıskaca almışken kalkıp dershane kapatarak eğitimi kurtarmaya kalkışmayı nasıl izah edeceksiniz? Dershane kapatarak bu tefessühü mü önlemiş oldular? Bilebildiğim kadarıyla Camia’ya atfettikleri bu okul ve dershaneler, eğitim vermenin yanında bu çürümeye karşı mücadele veren eğitim yuvaları. Güneydoğu’da meydana gelecek boşluğu düşününce yüreğim ağzıma geliyor. Bu ülkeyi yönetenlerin küçük hesaplar uğruna bu ülkenin birlik ve bütünlüğünü bu kadar rahat riske atmalarını anlamakta zorlanıyorum.

Ben de mağdurum, kim yasa dışı dinleme yapıyorsa hukuk karşısında hesap versin

Ortaya çok sayıda ses kayıtları çıktı. Özellikle bazı kesimler, kayıtlardan dolayı “Cemaat”i suçluyor.

Geçmişten beri bu tür suçlamalar yapılıyor; ne var ki o ithamları yapanların ortaya koyduğu bir delil yok. Sürekli istismar edilen böyle bir konuda müdellel bir hususun zikredilmemesi, burada başka bir maksadın gözetildiği gerçeğini işaret ediyor.

Bu konuda herkes bir şey söylüyor. Biraz da karmaşık bir konu. Mahkeme kararıyla yapılan dinlemeler var, kanunsuz yollarla elde edilen dinlemeler de var. Her ne surette olursa olsun, hukukun dışına çıkarak dinleme yapan her kimse bulunup cezalandırılmalı. Bu kim olursa olsun, kime karşı sempati duyarsa duysun. Ben de, arkadaşlarım da dinleme mağduruyuz. Öteden beri bir kara propaganda ile hakkımızda imaj çalışması yapılıyor, güft-u gû’da bulunuluyor, alenen medyada suçlanıyoruz. Bununla ancak hukuk ile baş edebiliriz. Usulsüz, kanunsuz; hatta kanunun tanıdığı yetkiyi aşarak dinleme yapan varsa hukuk karşısında hesap vermeli. Buna mümasil şunu da söylemek lazım ki elde hiçbir ispat yokken, “Onlar dinledi.” diyerek koca bir kitleyi hedef gösterenler de hukuk karşısında hesap vermeli. Hukuk onları da “Nereden biliyorsun?” deyip sigaya çekmeli. Hukuksuzluğu hukuksuzlukla ortadan kaldırmak imkânsız. İşine gelmeyince bu konuda mağdur olduğunu beyan edip işine gelince o kayıtları tepe tepe kullanmak, sanırım, hukukî açıdan da ahlakî açıdan da tasvip edilir bir durum olmasa gerek…

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) RÖPORTAJLAR Fri, 21 Mar 2014 08:50:09 +0200
'O galiz tabirleri ehli küfür bile kullanmadı http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/951-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-o-galiz-tabirleri-ehli-kufur-bile-kullanmadi-1 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/951-ekrem-dumali-fethullah-gulen-roportaji-o-galiz-tabirleri-ehli-kufur-bile-kullanmadi-1 'O galiz tabirleri ehli küfür bile kullanmadı

Fethullah Gülen Hocaefendi, uzun süren sessizliğine son verdi ve kamuoyunda çok tartışılan konularla ilgili ilk kez konuştu. 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasından Ergenekon tahliyelerine, kendisine yöneltilen iftira ve hakaretlerden 30 Mart yerel seçimlerine kadar herkesin merak ettiği soruları içtenlikle cevapladı. 5 gün sürecek röportajımızda, Hocaefendi’nin Türkiye’nin bu zor döneminde yaşanan hadiseler karşısındaki duygu ve düşüncelerine şahitlik edeceksiniz.

Röportaj için yanına gittiğimizde mahzundu, kederliydi ama mehip duruşundan bir milim sapma yoktu. Belli ki yakışıksız laflardan incinmişti ama o burkuntu zerre miktar ümitsizliğe dönüşmemiş; tam aksine zifiri karanlığın akabinde doğacak bir güneş için dua ediyordu. Zaman içerisinde her şeyin aydınlanacağına inancı tamdı. “İftiraya maruz kalma, komplolarla karşılaşma her zaman bu yolun yolcularının kaderi olmuştur ve olmaya da devam edecek. Zaman içinde basiret ve feraset her şeyi silip-süpürüp atmıştır. Basiret karşısında, hiçbir komplo, hiçbir iftira tutunamaz.” dedi ve ekledi: “Keşke bu komplo ve vehimlere kendilerini kaptıranlar, gittikleri yolu Kur’an ve sünnetin ışığında gözden geçirmeyi bir deneselerdi...”

Her tartışmalı meselenin Cemaat’e mal edilmesinden rahatsızdı. Kamuoyuna izah edilemeyen her hususu Cemaat’e yıkma ve kendini temize çıkarma gibi bir refleksin var olduğuna dikkat çekti. ‘Orduya kumpas’ iddialarını, birilerinin ayak oyununa benzetti. Hangi şartta olursa olsun, hukuktan ve evrensel değerlerden yana taraf olmanın önemine değindi.

Son dönemde zat-ı âliniz hakkında akla hayale gelmeyen yalan ve iftiralar atıldı. Ağır sözler kullanıldı. Bu ithamlara sizin tabirinizle sükût durdunuz, cevap vermediniz?

Elbette çok üzüldüm, canım sıkıldı. Ellerindeki hangi delile dayanarak bunları kendilerinden emin bir şekilde telaffuz ediyorlar, doğrusu çözemedim. Burada ifadeden kaçınacağım o galiz tabirleri, atf-ı cürümleri, mü’minlere karşı ehl-i küfrün bile tarih boyunca kullandığını hatırlamıyorum. Kullananlara asla yakıştıramadım. Yalan söylüyorlar demeyeceğim. Hilâf-ı vâki hususlarla insanları yanıltıyorlar demeyi tercih edeceğim. Ama şöyle teselli buldum kendi kendime: Her dönemde, hususiyle fitne zamanlarında, insanlar karalanmış, mü’minlerin onuruyla oynanmış, bu arada mevzuun künhüne vakıf olamayan insanlar da o günaha, bilerek-bilmeyerek, ortak olmuştur. Biz kimiz ki... Aişe Validemize asr-ı saadette iftira atanlar oldu. Daha ötesi, mülhidler Allah’a iftiralar attılar. Kur’an’da kaç yerde bu iftiralardan bahsediliyor. Hâşâ, “Allah evlât edindi”; hâşâ “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyorlar. Cenab-ı Hakk’a karşı nâbecâ-nâsezâ bu ifadeler benim her zaman rikkatime dokunur. Şimdi bunu Allah’a, peygamberlere, Cenab-ı Hakk’ın veli kullarına yapmışlar. Sonra günümüzde bir kısım müminler benim gibi bir kıtmire yapmış. ‘Çok mu?’ diyor ve teselli oluyorum…

Herkes kendi karakterinin gereğini yerine getirir. Zulmetme kabiliyeti olanlar zulmederler. Sizin üslubunuzda ısıran dişler olmadığı için ısıramazsınız. Böylesi daha iyi. Varsın onlar zulmetsinler, zulme devam etsinler, biz de temkin ve teyakkuz içinde istidadı olanlara Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretini dileyelim, yanlış yolda yürümeden onları kurtarmasını isteyelim. İftiraya maruz kalma, komplolarla karşılaşma her zaman bu yolun yolcularının kaderi olmuştur ve olmaya da devam edecek. Zaman içinde basiret ve feraset her şeyi silip-süpürüp atmıştır. Basiret karşısında, hiçbir komplo, hiçbir iftira tutunamaz. Keşke bu komplo ve vehimlere kendilerini kaptıranlar gittikleri yolu Kur’an ve sünnetin ışığında gözden geçirmeyi bir deneselerdi...

Sıkça müracaat ettiğiniz şu mısralar bugünü izah etmeye kâfi midir? “Dost bî-vefa felek bî-rahm devran bî-sukûn / Dert çok hem-derd yok düşman kavî tali’ zebûn...” (Fuzuli)

Arkadaşlarımızın neredeyse tamamı vefalarını ortaya koydu. Hatta onca tezvirata rağmen arkadaşlarımız, dostlarımız arasında sarsıntı neredeyse hiç yaşanmadı. Ne var ki gönül, herkesin kendi kamet-ü kıymetine denk davranmasını istiyor. Bazen bu beklenti tastamam tahakkuk etmiyor.

Yaşını başını almış, güngörmüş bazı kadim dostlarımızın hakperestlik adına ortaya çıkıp bir şeyler demesini beklemeye hakkımız var mı bilemiyorum. Ancak en azından şunu demekle iktifa edeyim: İyi gün dostu olmayı bazı insanlara yakıştıramadım.

Fakir için canını vermeye hazır olduğunu söyleyen bir insan vardı. 12 Mart’tan sonra hapisten çıktık, Bozyaka Yurdu’nu yeni yapıyorduk, bunları tamamlayalım dedim. “Hocam, Allah aşkına beni karıştırmayın!” demişti. Böyle çetin dönemlerde savrulmamak çok önemli. Herkes karakteri kadar. Gönül koymamalı, kim başını öne eğecek kim mahcup olacak zaten öbür dünyada belli olacak. Biz ahiret için bunlara katlanıyoruz. Biz ebediyete talibiz. Ebediyete talipseniz ‘dünya-yı dûn’a teveccühe değmez.

Biz, bize olan hakkı helal ettik. Yedi cihan duysun. Ama tecavüz edilen şeylerde dinin hakkı varsa, mukaddes emanetin hakkı varsa, onu elbette sahibi sorar. Hiç ummadığı yerde mütecaviz, tepetaklak olur. Onu da istemeyiz aslında çünkü insanın gönlü gül gibi olmalı. Beyanı da gül gibi olmalı ki, gezdiği yerlerde ıtriyat koksun.

Darbelerde gördüğümüzden on kat fazla zulüm var

28 Şubat’ın en önemli mağdurlarından birisiniz. Tarihin görmediği bir medya lincinin akabinde hakkınızda dava açıldı ve 8 yıl yargılandınız. Varlıklarını size karşıtlık üzerine bina eden bir grup, 28 Şubat’a destek verdiğinizi iddia ederek yeni mağduriyetlere kapı açmaya çalışıyor. Bugün de aynı şeyi tekrar yaşıyorum hissine kapılıyor musunuz?

Bu türlü bir cendereyi defalarca yaşadık. 12 Mart Muhtırası’nda ‘devlete sızmak’ suçlamasıyla 6 buçuk ay hapis... 163. madde o günlerde, rahmetli Özal kaldırıncaya kadar bir giyotin gibi Müslümanların başındaydı. 12 Eylül’de (1980) 6 sene bir şakî gibi takip edildim. Baskınlar yapıldı. Arkadaşlarımız taciz edildi. Bir açıdan baktığımızda darbe ve tarassut altında yaşamak bir hayat tarzı haline geldi. Şu an gördüğümüz şey askerî darbelerde gördüğümüzden 10 kat daha fazladır...

Her şeye rağmen müşteki değilim. Bu defa sivillerin eliyle, aynı kıbleye yöneldiğimizi düşündüğümüz insanlar tarafından benzer bir muameleye uğruyoruz. Bunun ekstra acısı olmadığını söylemek hilâf-ı vaki beyan olur. Ama “Bu da geçer ya Hû” deyip sabretmekten başka bir şey elimizden gelmiyor.
28 Şubat’ta daha büyük antidemokratik hadiselerin zuhur etmemesi için çırpındım

Sizin 28 Şubat döneminin başbakanı Necmettin Erbakan ve hükümetin süreci yönetmesiyle ilgili eleştirileriniz hatırlatılıyor. Ve darbeye destek verdiğiniz iddia ediliyor...

Refah Partisi’nin seçimlerden birinci çıkmasıyla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde bir hareketlenme olduğu hemen herkesin şahit olduğu bir husustu. Bulutlar toplanmaya başlamıştı ama henüz fırtınaya dönüşmemişti. Ankara’da rahmetli Yavuz Gökmen ve Fehmi (Koru) Bey’i hatırlıyorum. Fatih (Çekirge) Bey vardı. O arkadaşlarla da bu his ve duyumlarımı paylaştım. Çok haksız ve seviyesiz tepkilere muhatap oldum. Halbuki başkaları da vardı tehlikeyi gören. Susurluk Skandalı’yla birlikte oluşan toplumsal tepkiyi kendi hesabına değerlendirenler darbeyi fiiliyata koyduğunda iş işten geçmişti. Susurluk’la ilgili MİT’in hazırladığı rapora son anda fakirin ismini eklemişlerdi. Bunun kimlerin eliyle yapıldığını sonraları duysam da mü’minleri tân etmedim, içime gömdüm. Sonra 28 Şubat yaşandı. Ve o malum bildirinin ikinci maddesi, okulların Tevhid-i Tedrisat çerçevesinde devletleştirilmesini talep ediyordu. Gerilimin had safhaya çıktığı o dönemde milletimiz adına en az zararla kurtulmanın yollarını ararken birçok insan gibi erken bir seçimin çare olabileceğini telaffuz ettim. Yeni bir seçim kanunu ile erken seçime gidilmesi gerektiğini dile getirdim. Bunu sadece fakir söylemedi; Korkut Özal başta olmak üzere birçok isim de aynı kanaati ifade etti. Hatta o gün hükümeti destekleyenlerden de böyle düşünen ve manşet atanlar vardı. Arşivlere girilirse kimin ne söyleyip yazdığı görülür.

Şu husus da vardı. Ülkede oluşan darbe havasını o günün Çalışma Bakanı rahmetli Necati Çelik Bey’e anlattım. Şahitlerim de var. Alaeddin Kaya Bey ve Melih Nural Bey o görüşmede beraberdiler. “Hükümeti bertaraf etmeyi planlıyorlar...” dedim. Anti-demokratik bir hadisenin zuhur etmemesi için çırpınıyordum. Necati Bey  endişelerimi heyecanla dinledi, kalktı gitti. Rahmetli Erbakan Hoca’ya durumu nakletmiş. Fakat oradan ‘hadisenin önüne geçelim’ şeklinde bir yaklaşım sergilenmedi.

Tansu (Çiller) Hanım’a da yaklaşan tehlikeyi anlatmaya çalıştım, olumsuz gelişmeleri naklettim. Tansu Hanım, “Hocam, itidalli olalım” deyince üzüldüm. Teferruata girmedim. Kimseye bir şey anlatamadığımı görünce, günümüzde yakın coğrafyamızda yaşanan hadiselere benzer bir hadisenin önüne geçebilmek için bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim.

“Erken seçim” oyunları bozabilirdi

Kimseye ‘beceremediniz’ demek haddim değil. Herkese, hele de milleti temsil konumunda olanlara belli bir hürmeti muhafaza ettiğime herkes şahittir. O gün Hz. Ebubekir ve  Ömer bin Abdülaziz gibi büyük kametlerden örnekler vererek idareden çekilmenin zül olarak addedilemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Eğer sine-i millete dönmek daha büyük badireleri önleyecekse -ki bu 27 Mayıs için, 12 Eylül için de söylenebilir- tercih edilmeli. Nitekim 27 Nisan Muhtırası’ndan sonra AK Parti hükümeti, bir hafta içinde erken seçim kararı alarak bu badireyi atlatmıştı. 28 Şubat’a benzer usullerle devrilmeye çalışılan iktidar, sine-i millete dönerek, sandığı ortaya getirerek oyunu bozmuştu. Benim de söylediğim buydu: “Seçim kanununu değiştirerek ülkeyi erken seçime götürün.”

Şunu arz etmede fayda mülâhaza ediyorum. O günkü Susurluk Raporu’na ve 28 Şubat Bildirisi’ne iyi bakılırsa, cuntanın öncelikli hedeflerinden birinin bu Hareket olduğu görülür. Sonra yaşadıklarımız, niyetin tahakkuk ettirilmesiydi. Bunun aksini iddia etmek insafa sığmaz, hakikate de münafi.

İzah edilemeyen her şeyi Cemaat’e yıkmak gibi bir refleks var

Daha önceki görüşmelerimizde “Cemaat Fenerbahçe’yi ele geçiriyor...” iddialarını tuhaf karşıladığınızı, bunu anlamakta zorlandığınızı  ifade etmiştiniz. Ortaya çıkan yeni bilgiler çerçevesinde bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. Fenerbahçe güzide bir kulübümüz. Müşahede ettiğim kadarıyla yönetimi, seyircisi ve taraftarıyla çok ciddi bir kenetlenme içinde. Bu imrendirici bir durum. Bundan kim rahatsız olur ki? Ben Galatasaray, Avrupa’da muvaffak olduğunda çok sevinmiş iftihar etmiştim. Gönül ister ki Beşiktaş, Trabzonspor ve diğer takımlarımız da başarılarına yeni başarılar ilave etsin. Dünyada kendinden söz ettirsin. Fenerbahçe’yi ele geçirme, Galatasaray’ı ele geçirme gibi teşebbüsleri siyaset harici emellerle nasıl izah edeceksiniz? Kamuoyuna izah edilemeyen her hususu Cemaat’e yıkma, kendini temize çıkarma gibi bir refleks var. Şimdi ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında bunun da bir iftira olduğu anlaşıldı.

‘Kumpas’ lafzı, bir ayak oyunuydu

Başta Ergenekon davası olmak üzere toplum tarafından yakinen takip edilen davalarda geniş çaplı tahliyeler yaşandı. Nasıl değerlendirirsiniz?

Kanun nizam ne gerektiriyorsa hukuk ve yasalar ne diyorsa, onun yanında oluruz. Kumpas lafzı, bir ayak oyunuydu. Kendi yaptıklarını Cemaat’e fatura etmeye kalktılar. Bir kişi için Meclis’i toplayıp yasa çıkardılar. Aynı duyarlılığı bu insanlar için de gösterebilirlerdi. Tahliye başka, yargı süreci başka. Yargılanmaları devam ediyor. Hukukun kararını saygıyla karşılamak lazım. Biz hep hukuktan yana, evrensel değerlerden yana olduk. Yine öyle olacağız. En zor anlarda taarruza maruz kaldığımızda bile hukuka saygıda kusur etmemek lazım.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) RÖPORTAJLAR Thu, 20 Mar 2014 14:10:31 +0200
Hükümetin cemaat hazırlığı 2007’de başladı http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/545-hukumetin-cemaat-hazirligi-2007de-basladi http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/545-hukumetin-cemaat-hazirligi-2007de-basladi Hükümetin cemaat hazırlığı 2007’de başladı

Mavi Marmara, 7 Şubat MİT krizi, paralel yapılanma gibi konularda ezber bozan yorumlarıyla dikkat çeken ve tehditler alan gazeteci-yazar Ünal Tanık, yaşanan sıkıntının kaynağını “Hükümetin camiayı mutlak bir şekilde kendine tabi kılmak istemesi.” diye özetliyor.

Ünal Tanık, olmadık zamanlarda olmadık ‘sınırlarda’ dolaşıyor yazı ve konuşmaları ile. Mavi Marmara yola çıkmadan önce yazdıklarından dolayı evinin adresi, kızının bindiği servisin plakası ve güzergâhını da içeren bir tehdit maili alması bu yüzden. Pek çoklarının gözünden kaçmış detayları gündeme getirdiği için tehdide hedef olmuş. 7 Şubat 2012’deki MİT krizi ile ilgili de bazılarının ağızlarına ‘sakız’ ettiklerinin aksini söylüyor. Bu olayın ‘cemaatin bitirilmesi için kullanıldığını’ anlatıyor, tıpkı dershane tartışmaları gibi. Çünkü o tartışmanın da aynı amaç için alevlendirildiğini belirtiyor. Bunun için son üç yıldır biriktirdiği argümanları var.

33 yıllık gazeteci Ünal Tanık, Tercüman’da başladığı meslek hayatında Meydan’da da çalıştı, Uğur Dündar’la birlikte de… Şimdi işini, 2010’un sonunda kurduğu Rotahaber adlı internet sitesinde sürdürüyor. Bir yazısında “Erdoğan, bugünlerde dün nasıl kandırıldığını anlatıyor. Yarın, bugün nasıl kandırıldığını hep birlikte göreceğiz.” diyen, hiçbir grup veya partinin adamı olmadığını söyleyen Tanık, bugünkü medyanın hal-i pürmelalini de hayretle karşılıyor elbette.

-Şu an belli başlı gazetelerde yazanlar nasıl bu kadar kesin kalem oynatabiliyor? Kimileri gazeteci olmadığı halde medyaya nasıl bu kadar ayar verebiliyorlar?

İşte acı olan şey bu. Hükümete yakın medya çok acı bir şekilde tek elden ve tek beyinden idare ediliyor. Tek elden idare edildiğine ilişkin bir örnek, Başbakan’ın büyükşehir adaylarını açıklarken Fatma Şahin’in elinden tuttuğu resim. Gazeteci olarak ben de büyütecek olsam o şekilde kullanırdım. Bugün Gazetesi’nde resmi gördüğümüzde kendi aramızda espri yaptık ‘Şimdi buradan çıkıp da böyle bir sonuca varırlar mı?’ diye. Birkaç gün geçti, Yalçın Akdoğan köşesinden bu fotoğrafa dair bir atış yaptı. O yorum üzerinden de iş utanç verici bir noktaya taşındı. Daha çarpıcı bir örnek, Başbakan’ın Karadeniz mitinginde salvo ateş yaptığı ‘Büyükelçiler ile ABD Büyükelçisi toplantı yaptı ve Halk Bankası ve Türkiye ile ilgili şunları söyledi’ dediği açıklama. Bu bir ajans haberi değildi. Ama ertesi gün hükümete yakın gazetelerin tamamında aynı bilgi ve aynı ifadelerle yer aldı. Ertesi gün büyükelçi bunu yalanladı. Türk Dışişleri Bakanlığı 3 gün boyunca bunun tabiri caizse temizliğini yaptı. Tıpkı işte ‘İngiltere Başbakanı Cameron gazete kapattı’ diye yaptığı açıklamada olduğu gibi. Burada büyük kitlelere karşı mesaj veriliyor. Bunun düzeltmesini kaç kişi görüyor? Aslında bugüne kadar art niyetli gazetelerin yaptığı ‘çamur at manşetten, düzeltme yap tek sütundan’ diye ifade edilen bir yöntem vardı. Bugün hükümet de bunu yapıyor. Pervasız bir şekilde…

- Bu sanki hiç bitmeyecekbir süreç gibi mi? Yarını yok mu işin? Nasıl izah edilebilir bu?

Ben AK Parti’yi bu hale getiren iki grup insan olduğunu söylüyorum hep. Birinci grup, ‘bu dönem bir daha gelmeyecek’ diye kişisel ikbalini tamamlayıp küpünü doldurmaya çalışanlar. İkinci grup da ‘bu dönem hiç bitmeyecek’ gibi bu işi sistematiğe bağlayıp kendi düzenini sürdürmeye çalışanlar. Bu iki grup, AK Parti’nin bu noktaya gelmesine sebep oldu. Bu şekliyle baktığımızda bu sürecin bitmesini istemeyenler artık duvara toslanmak üzere olduğunu görüyorlar. Duvara toslamadan veya tosladıklarında orayı yıkıp geçmek için, duvarın 30 Mart olduğunu söylemeye gerek yok, her şeyi yapmaya çalışıyorlar.

-‘Cemaat örgüt ilan edilecek’ diye bir yazınız var, daha o noktaya gelmeden çok önce…

17 Aralık Salı günü operasyon oldu, ertesi gün yazdığımız bir haberdi o. O bilgi çok daha önce bizdeydi aslında ama yazmamıştık. Sebebi, inanma ihtimali çok zordu. Yani ‘Bu kadarı da olmaz’ dedirtecek bir bilgi idi. Onun için bir-iki tane böyle onu haklı çıkaracak bir şeyler çıksın istedim. Ama biliyordum ki hükümetin niyeti bu. Rotahaber hep böyle öngörüleri ile bilindi. Onu o gün yayımladığımızda hem cemaat hem de hükümet tarafından ciddi eleştirilere muhatap olduk, ‘ya nasıl böyle bir şey olur’ diye. Bizi arayan arkadaşlarıma veya bilmeden Rotahaber’i arayanlara ‘Merak etmeyin, hükümet kamuoyunu bir şekilde bir ay içinde hazırlar’ demiştim, ikinci haftada örgüt demeye başladı. Bütünüyle bir öngörüydü bu. Dershane tartışmasının başladığı ilk cuma Fox TV’de bir programa katıldım. Orada da dedim ‘bu, hükümetin cemaatle kavgayı başlatmak için bulduğu bir araç.’ Oradakiler de itiraz etmişti.

-Mesele ne aslında sizin yorumunuza göre?

Mesele, hükümetin cemaati mutlak bir şekilde kendine tabi kılmak istemesi. Yani lider benim. Evet, Türkiye’nin siyasi anlamda lideri, bunu kimse tartışmıyor; ama AK Partililerin sözlerine baktığımızda Tayyip Bey’i başka bir yere koyuyorlar. İşte “Dokunmak ibadettir” diyor biri. Öteki “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diyor. “Tayyip Bey, Türkiye için AK Parti liderinden, başbakandan öte bir şey” diyenler de var. Şimdi buna baktığımızda başka bir şey ortaya çıkıyor. Tayyip Bey’in, ‘Bana her şeyiyle tabi olacaksın, her şeyiyle benim söylediğime boyun eğeceksin’ diyen tavrı. Bunu gerçekleştirememenin bir sebebi. Bir diğer boyutu da niye dershaneler üzerinden kavga başlatıldı? O da anlamsız değil. Açıklamalardan anlıyoruz ki dershanelerden her yıl 1 milyon dolayında insan geçiyor, yani cemaate yakın dershanelerden. Ve üniversiteye yerleşemeyenlerden 8-10 bini de dil öğrenimi adı altında dünyanın farklı bölgelerine gidiyor. Ve bu insanlar aslında o gittikleri ülkelerde Türkiye’nin manevi elçileri ve gönüllü diplomatları oluyor. İşte bu AK Parti’yi çok rahatsız ediyor. Kendine bağlı olmayan, kendinin dışında ve müdahale edemeyeceği bir yapı olarak görüyor. Bunu da işte bir sürü farklı kulplar takarak dizginlemek istedi. Dizginleyemeyeceğini anlayınca da artık bütünüyle bu sistemi, cemaati yok etmeye karar verdi.

-Sizce ne zaman düşünmeye başladı bunu?

Cemaate karşı Erdoğan’ın tavrını fark ettiğimde 2011 seçimlerinin adaylık belirleme süreci idi. Ama kamuoyuna baktığımızda da bunu herkes 7 Şubat 2012 olduğunu zanneder. Öyle değil. Oysa konuşmalara, görüşmelere, yaptığım araştırmalara bakıyorum ki hükümetin cemaate karşı tavrının 2007’den itibaren ortaya çıktığı belli oluyor. Yani o dönemde karar verilmiş. Bilgi verilmiş, oturulmuş, birtakım şeyler pişirilmiş. Bu çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. 2011 öncesine ait şeyler kendi gözlemlerim değil, aldığım bilgiler. Ama 2011 sonrasına ilişkin söylediklerim kendi gözlemlerim. ‘Bütünüyle bana tabi olacaksın’ şeyinin artık olmayacağını, bunu başaramayacağını gördüğünde de bu kez yurtdışında belli kaynaklar ve belli yapılar oluşturuldu. TİKA eliyle birtakım açılımlar yapıldı. İşte Yunus Emre Kültür Merkezleri oluşturulmaya çalışıldı. Dahası, yurtdışındaki Türk okullarından buralara fahiş rakamlarla öğretmen transferi... Yani öğretmenlere, ‘aldıklarının 10 katı rakamlarla kamuya, bize gel’ anlamında teklifler yapılıyor. Ve bildiğim kadarı ile de bir-iki örneğin dışında yaşanan olay da yok. Esas zaten onlardan kimseyi alamamanın verdiği bir sıkıntı ile daha büyük bir tepkiye yol açıyor bu. Ve bugüne geliniyor. Bu süreçte değişenin kim olduğunu anlamak için hükümetin cemaatle ilgili bir dün ne dediğine, bir de bugün ne dediğine bakmak lazım.

-Bu anlattıklarınız içerisinde, Mümtaz’er Türköne de yazdı, Ali Bulaç da yazdı, bir havuz probleminden bahsediyorlar. İtaat etme mevzuunun neresinde bu konu mesela? Anlaşıldığı kadarı ile pek çok kuruluşaslında sivil durması gereken kuruluşlar ilanlarla kamuoyunda gündeme geliyor. Bununla bir ilintisi var mı?

Var tabii. Yani öyle bir şey yapılıyor ki bir topyekûn savaşa dönüştürüldü. 11 Eylül sonrasında Başkan Bush’un söylediği bir laf vardı: “Ya bizdensiniz ya da düşmanımızdan.” Eğer kendinden tarafa tavır koymuyorsa da bunu düşman olarak ilan edeceğini ifade etmişti. Bugüne baktığınızda hükümetin yaptığı şey de bundan farklı değil. Yani bu ilanların nasıl verildiği, kimlerle nasıl diyalog kurulduğu… Ve artık bir şekilde de bu cemaatin yok olmak üzere olduğu ve bundan sonra artık hiçbir şekilde ayakta ve hayatta kalamayacağı anlatılıyor. Argümanlarla ortaya konmaya çalışılıyor ve sonrasında da doğrudan yana tavır almaları isteniyor. Bir diğer yapılan şey de işte bu cemaat hakkında kullandıkları ifadeler yerine göre o kadar farklılık gösteriyor ki şimdilerde örgüt diyorlar. “Bu örgüt bütün dünyada Türkiye aleyhine çalışıyor, dolayısıyla sizin Türkiye’nin kurtuluş savaşında yer almanız lazım” diye bir şekilde ya ikna ediliyor ya ikna edilmek zorunda bırakılıyor.

-Gazetelere verilen o ilanlarda da böyle ikna edilmek zorunda bırakılanlar oldu mu?

Aynen. Bir kısmı çok seve seve öncülük yaptı, onu biliyorum. Ama orada olmadığı takdirde zor dönemlere gireceklerini düşünerek imza atmak durumunda olanlar da vardı.

-Hizmetleri ile ortada olan bir yapı bu kadar ağır ithamlarla karşı karşıya kalıyor. Ve bunu bir siyasetçi çıkıyor bu şekilde anlatıyor, ‘örgüt’ ilan ediyor. Bu hem kendisi için hem Türkiye için çok büyük bir risk değil mi? Bunu nasıl yorumlamak lazım?

İki şekilde yorumlamak lazım. Bir, bu kadar büyük riski alan insanların ya kendilerini bir hükümet, parti kurmanın, parti liderliği yapmanın ötesinde bambaşka bir yerde görmeleri lazım. Yahut, eğer bu iktidarı kaybetmeleri halinde kaybedecekleri şey o kadar çok ve başlarına gelecek o kadar çok şey var ki bunu bertaraf etmek için bu kadar büyük risk üstlenmeleri lazım.

-Çevresinde ne kadar bir kitleyi ikna etmiş olabilir Başbakan? Bakanlardan Hayati Yazıcı mesela Başbakan’ın tersi açıklamalar yapıyor. Yakın çevresine anlatamadığı bir şeyi büyükelçiler vasıtasıyla dünyaya nasıl anlatabilmeyi düşünüyor acaba?

Tabiî büyükelçilere yaptığı çağrı hakikaten Türkiye’nin başına gelen en büyük talihsizlik. 20’den fazla ülkede bu okulları yolum düştüğünde ziyaret ettim. Bu okulların Türkiye için ne ifade ettiğini gözlerimle gören biriyim. O okullarda Türkiye hayranı insan yetiştiriliyor. Onun için ‘gittiğiniz ülkelerde bunların ne olduğunu anlatın’ diyebilmek insafa sığmaz. Hükümetin esas niyetini en açık şekilde ortaya koyduğu çağrı büyükelçilere yönelik o çağrıdır.

-Kamuoyuna ‘7 Şubat MİT Krizi’ diye sunulan bir olay var. Size göre gerçekten de MİT Müsteşarı tutuklanabilir miydi? Mevcut yasalar buna izin veriyor muydu?

7 Şubat Olayı ile ilgili yaptığım araştırmalarda benim gördüğüm şu. Evet, Oslo görüşmeleri gizli kalsa 7 Şubat diye bu süreç başlatılır ve yürütülür bir şey değildi. Çünkü MİT gibi dünyadaki bütün gizli örgütler, ülkelerin yasal yollarla yapmayacakları türden işleri de yürütür. Ama ortaya çıkmışsa da yargının bunu görmezden gelmesi mümkün değil. O dönemde de bu yapılıyor ve öncesinde bir şekilde gidiliyor, savcılar görüşme istiyor ve görüşme sağlanıyor. ‘Böyle bir konu var, bunla ilgili ifadeye buyursunlar ve bunu bir şekilde aradan çıkarmak lazım’ diye gerekçeleri de izah ediliyor. O dosyanın bir şekilde kapatılması için. Ve bir gün kararlaştırılıyor.

-Aslında olumlu cevap mı veriliyor?

Evet. Gün kararlaştırılıyor. İşte baştan bu yana, 2007’den başlayarak bir yere oturtma dediğimiz şey çerçevede birdenbire gitme gününün akşamında bir bakıyoruz Hürriyet’in internet sitesinde bu bilgi paylaşılıyor, ‘ Hakan Fidan tutuklanacaktı’ diye. Birdenbire bir senaryo oluşturuluyor ve buna dönüştürülüyor olay.

-Tutuklama imkanı var mıydı?

Tutuklanmasının önünde bir sürü yasal engel var ama bu argüman işletiliyor ve kullanılıyor.

-Mesela tır olayında da aynı şey söz konusu…

Tırla ilgili bir şey söyleyeyim. Bu bir bilgi ama bunun belge ve bulguları da ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Özellikle o 7 tır, ikinci grup tır için söylüyorum bunu. Orada bütünüyle MİT içindeki Aydınlıkçı grubun bir organizasyonu bu. Aydınlıkçı grup hem çıkış saatini ayarlıyor, hem ihbarını yapıyor, asker içindeki hareketlenmeyi… Ve orda gidip yakalanmasını sağlıyor.

-Bu görülmüyor mu yoksa görülmek mi istenmiyor?

Görülmek istenmiyor.

-Mavi Marmara’da da sizin farklı görüşleriniz vardı.

Kanal 7 grubunda idim o zaman, çok sorun da yaşadım o yazılardan dolayı. Hep şunu söyledim, daha gemi yola çıkmadan. Mavi Marmara gemisi ne olduğuna karar vermeli. Yardım gemisi ise niçin savaş gemisi gibi ortalık vaveylaya veriliyor. Savaş gemisi ise o zaman donanımı yetersiz diye. Yani yardım gemisi gibi gidiyor ama savaş gemisi argümanları ile. Yardım gemisinin de bir süreci var. Yani dünyanın hiçbir ülkesinde yardım gemisi ‘ben şuraya yardım götürüyorum’ diyerek gitmez. Türkiye’ye gelen herhangi bir yardım için de geçerli bu, İsrail veya Gazze’ye giden için de.

-Niye bizde bunun tersi yapıldı?

Esas sorulması gereken soru bu zaten. Bu soruları sormuyoruz. Bakın bir grup insan, aralarında parlamenterlerin de AK Partili milletvekillerinin de olduğu isimler, gazeteciler günlerce medyaya çıktı ‘biz de katılacağız geziye, biz de varız’ diye bağırdılar. Ama bir baktık ki yola çıkarken bu isimler, parlamenterler ve gazeteciler, işleri çıkmıştı. Gitmediler. Meraklıları araştırsın. Bütünüyle, bu gemi birtakım emellere alet edildi.

-Birileri bunu biliyordu yani…

Bunu bilmemek için dünyayı yorumlamaktan âciz olmak lazım. Tavrı bilinmeyen ve tavrını ilan etmemiş bir ülke olsa ayrı bir şey. Bu kadar kesin açıklamanın yapıldığı, bu kadar keskin tavrın ortaya konulduğu bir organizasyonun içinde yer almak, bu iki ülke ilişkilerini bozmak ve birtakım şeyleri altüst etmek için yola çıkmış bir şey. Bir diğer konu, ben o dönemde de söyledim. Bu yardım gemisi gibi hazırlanan geminin yayın odası bölümü vardı. Yayın odası birtakım saldırılara korunaklı yapılmıştı. O video görüntülerini izleyin. Yukarıda insanlar patır patır öldürülüyor, aşağıda Bülent Yıldırım canlı yayın yapıp konuşmaya devam ediyor. Bunların hepsinin irdelenmesi lazım. Ya o bölüm niye korunaklı yapıldı? O geminin sorumluluğunu taşıyan insan, Bülent Yıldırım, niçin o anda, insanlar ölürken orada, insanlarla beraber değil? Bunları bugün söylemiyorum, o gün söyledim ve o gün çok acı olaylar yaşadım hem de.

-Neler yaşadınız? Açma imkanı varsa…

Tabiî hiçbir sakıncası yok. Hayatım boyunca PKK’lılar, ülkücüler, birçok kesim tehdit etti beni. DHKP-C’liler tehdit etmişti bir dönem. Ama o dönemde öyle bir tehdit aldım ki, kendime ne kadar süre sonra geldiğimi hatırlamıyorum. Tam bu anlattığım ‘gemi yola çıkmamalıydı’ tarzında yazılar yazdığım dönemde, her zamanki gibi işe erken gitmiş, maillerimi tarıyordum. Baktım, bir mail. Evimin adresi, işte kızımın ismi yazıyor. ‘Kızın her gün şu saatte şu plakalı minibüsle şu adresten servise biniyor. Yarın servise binecek ve inmeyecek.’ Ben kızımın servis aracının plakasını bilmiyordum o güne kadar. Bu demek ki rastgele birinin oturup, kızıp yazdığı bir tehdit değil. Takip etmiş, en azından birkaç günlük bir çalışma yapılmış. İnsan kendisiyle ilgili tehdidi çok fazla ciddiye almıyor. Ama evladı ile ilgili bir tehdit varsa insanı farklı bir yerinden vuruyor.

-Tehditle ilgili ne yaptınız?

Kanal yönetimi ile konuştuk, onlar da ‘bu insanların sağı solu belli olmaz’ demişti. Yazının bir bölümünü çıkarmıştık. Yani ‘Bülent Yıldırım yargılanmalı’ diye orayı anlattığım bir bölüm vardı. Siz Türkiye’de belli konulara girdiğiniz zaman karşınıza bazı şeylerin çıktığını görmüş oluyorsunuz.

-Bu süreçte aldığınız tehditler nasıl ve neye dair?

Bu tehditler o yoğunlukta ve kişiselleştirilmiş tehditler değil. Onları anlık tepkiler olarak görüyorum. Hükümet tarafından yayınlarla ilgili en son Efkan Ala’nın Erzurum’da ‘Sen kimsin?’ diye yaptığı çıkış vardı. Biz o haberi verirken RTÜK’ün işaretleri ile verdik. İşte şiddet içerir, korku falan vardır diye. Bakanlıktan aradılar, ‘Bakan bey kaldırılmasını istiyor’ dediler. ‘Yanlış olan bir şey yok’ deyince ‘Peki, o zaman ben bakan beyin hukukçularına götüreceğim konuyu. Onlarla hesaplaşırsınız’ dendi. Ergenekon konusunda da bu Danıştay saldırısında o güvenlik sistemini işte OYAK’ın yaptığı bir güvenlik şirketi vardı. Kameraların kapatıldığı veya görüntülerin bazılarının yok edildiği yolunda iddialar söz konusuydu. O iddialar için bir yeniden yargılanma süreci gündeme gelince OYAK’ın o şirketinin hukukçuları aradı. Haberlerin kaldırılması istendi. Suç teşkil eden yayınlar yoktu onlar arasında. Kullandıkları ifade aynen şöyleydi: ‘Yeniden yargılama gündemde ve yeniden yargılandığımızda biz beraat edeceğiz. Beraat ettikten sonra da kaldırmazsanız, bunlar sizin için iyi olmayacak.’ dendi. Ve öylece kapatıldı telefon.

-Yeniden yargılanıp beraat edeceğini biliyor.

Tabii, bu tür şeyler daha yaşayacağız hem hükümet tarafından hem belli odaklar tarafından, öyle görünüyor.

-Paralel yapı söylemi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Paralel yapı, nasıl dershaneler cemaatle bir kavganın gerekçesi ise paralel yapı da devlet içindeki kadroların biçilmesi için bulunmuş bir gerekçe. Ben şunu söylemiştim paralel yapı tartışmalarının başladığı günlerde. Güneydoğu’ya her ay mutlaka giden biriyim. “Paralel devlet görmek isteyen Güneydoğu’ya gitsin.” Barış sürecine destek veren biri olarak söylüyorum. Bugün dünden daha güçlü bir şekilde var, Güneydoğu’da paralel devlet, paralel yapılanma. PKK’nın istediği ve bugüne kadar silah zoruyla yaptığını bugün barış süreci şemsiyesi altında çok rahat yürütebildiği bir dönem yaşıyoruz.


AKSİYON

]]>
bilgi@gencadam.com (CEMAL A. KALYONCU) RÖPORTAJLAR Wed, 05 Feb 2014 12:49:45 +0200
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin BBC'ye verdiği mülâkat http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/537-fethullah-gulen-hocaefendinin-bbcye-verdigi-mulakat http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/roportajlar/item/537-fethullah-gulen-hocaefendinin-bbcye-verdigi-mulakat Fethullah Gülen Hocaefendi'nin BBC'ye verdiği mülâkat

Güney Yıldız: AK Parti hükümeti Hizmet hareketiyle bağlantılı polislere ve savcılara yönelik bir tasfiye hareketi yürüttüğünü ifade ediyor. Bu sizi endişelendiriyor mu? Devlet içindeki bu tasfiyeler hareketinize ne kadar zarar veriyor?

Her yanlışlık bizi rahatsız edebilir. Ama tasfiyeye tabi tuttukları, tayin ettikleri her kişi cemaatten demek doğru değil.

O insanların içinde zannediyorum sosyal demokratlar var, milliyetçiler var, ulusalcılar var. Ve bir de elimizde değil, "sakın, zinhar, bize karşı sempati duymayın, bizim hizmetimizin içinde, hareketimizin içinde görünmeyin diye ilan vermek gibi bir sorumluluğumuz yok.

Sempati duyabilirler. Başka zaman da ifade ettiğim gibi, şimdi bunların sağa sola savurdukları insanların binde birini tanımam. Mübalağa yapmıyorum burada, çünkü Allah bunun hesabını sorar benden.

 

Sonradan bu ortaya da çıkabilir, bu insanlar, savcısı, hâkimi, emniyetçisi, yerlerine dönmek istedikleri zaman herhalde orijinlerini ortaya koyacaklardır.

"Ben şu çizgide bir insanım, şöyle düşünüyorum" diyeceklerdir. O zaman biz utanmayacağız, belki başkaları utanacak. Burada kurunun yanında yaşın yanması gibi, Türk atasözüdür bu. Zannediyorum onlar da vicdanlarıyla böyle yüz yüze gelince, kendilerini hesaba çekeceklerdir.

'Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor'

BBC: Hizmet hareketinin yaklaşık 50 yıllık tarihinde yaşadığı en zor dönemin bu dönem olduğu fikrine katılıyor musunuz? Geçmişte Said-i Nursi'nin tek parti döneminde yaşadıklarıyla paralellik görüyor musunuz?

Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor. Bu bizim kabahatimiz olabilir. Bir de inancım o benim; bu yaşadıklarımızı Cenab-ı Allah'ın bizi cezalandırması şeklinde değerlendiriyorum. Siz Bediuzzaman'dan bahsettiniz; o bir yerde diyor ki 'Ben bunca zaman bana çektirenlerin hikmetini şimdi anlıyorum. Benim suçum Hizmeti Kur'aniyyeyi maddi manevi terakkiyatima alet etmekliğimmiş" der. Oysaki yapılan şeyler sadece Allah rızası için ihlasla yapılmalı. Ve yapılan şeyler insanlığa bir şeyler kazandırmalı. İnsanlık ondan bir şey kazanmalı.

Havada uçmak, suda batmadan gitmek için insan kendisini dine diyanete verirse şayet o da yine ihlasa muhalif bir tavır ve davranış olduğundan dolayı Allah cezalandırır.

Bir ayette denir ki "Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir." Dosdoğru bir yolda olduğumuzu söylediğimiz halde, adanmışların yolunda yürüdüğümüzü söylediğimiz halde tam öyle adanmışlara yakışır, yaraşır hareket etmediğimiz için Allah tokatlıyor olabilir bizi. Ama bu onların doğru yaptığı anlamına gelmez. Allah onlara da hesabını sorar bu yaptıklarının.

"Yolsuzluk olduğu muhakkak… kimsenin değiştirmeye gücü yetmez"

BBC: Türkiye'deki yolsuzluk operasyonu ve bunun etrafında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Neresinden başlayayım bilemiyorum da… Bir yolsuzluk olduğu muhakkak. Bunu herkes kabul ediyor. Eskiden avam-havas derlerdi. Halktan, okumuş insanlara, elite kadar herkes hemen meselenin mahiyetini görüyor, biliyor. Değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

Fakat bir rahatsızlık vardı herhalde, cemaate karşı bir rahatsızlık vardı. Bu vesile ittihaz edildi. Esas o işi yapan hâkimler ve savcılar sağa sola savruldular.

'Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturdu'

O insanlar geriye dönerken herhalde orijinlerini ortaya koyarak döneceklerdir.

Bunların içinde milliyetçilerden insanlar olacaktır, mesela MHP'den insanlar olduğu ortaya çıkacaktır, hâkimden, savcıdan, polisten. Ulusalcılardan insanlar olduğu ortaya çıkacaktır.

Ama meseleyi biraz büyük göstermek, böyle yer yere nüfuz etmiş, her yere sirayet etmiş, tamamen bunların dedikleri gibi, alternatif bir devlet gibi, paralel bir devlet gibi falan, meseleyi gösterme adına, böyle bu savurdukları insanların hepsinin aynı düşünceyi aynı duyguyu paylaştığını iddia ettiler.

'Hareketi olduğundan büyük gösteriyorlar'

Biraz büyük gösterme, biraz kendi tabanlarını koparma, koparmaya çalışma, harekete karşı rahatsızlıklarını, böyle bir fırsat zuhur edince, ortaya çıkınca, değerlendirme gibi bir şey oldu zannediyorum.

Belki onlar da bir gün nadim olup ağlayacaklar buna, pişmanlıklarını ifade edecekler.

Daha önce de başımıza gelen şeylerden dolayı belki yüz tane insan emaille, "Ne olur hakkınızı helal edin, size karşı haksızlık yaptık" dediler.

Askeri dönemlerde de oldu bu, başka yine böyle herkesi vesayetleri altına almak isteyen insanlar tarafından da oldu.

Tarihi tekerrürler devr-ü daimi içinde hep olageldi bunlar, hususiyle yakın zamanda.

Pişman olanlar olacak, sözlerini tashih etmeye çalışacaklar, fakat şu anda mesele bu istikamette gelişiyor. Bir de medyada da yandaş olanlar var, taraftar olanlar var, onlar da bazı meseleleri çarpıtıyorlar.

'Türkiye'ye de kaybettiriyor'

Yine ben buradaydım, Haziran fırtınası diyoruz, 1999 yılıydı, medya aynı şeyi yaptı, 7-8 sene o mahkeme devam etti, ondan sonra beraat alındı. Temyiz de tasdik etti onu.

Bu konuyla alakalı burada bir akademisyen esasen bir kitap hazırladı, yazdı. Hatta benim unuttuğum yerleri bile o çok canlı olarak o kitapta ifade etti. Yani o türlü hadiseler hep olageldi. Bu da onlardan bir tanesi.

Bundan sonra da yine olacağa benzer. Ama bu olan şeyler bir yönüyle Türkiye'ye de kaybettiriyor zannediyorum. Amerika Birleşik Devletleri'nin bakışına, Avrupa Parlamentosu'nun bakışına olumsuz şekilde aksedecektir bunlar.

Çünkü anti-demokratik şeyler yapılıyor. Hukuka aykırı şeyler yapılıyor. Bunu hemen herkes söylüyor şimdilerde.

Ama bu mesele hemen böyle çabuk düzelebilir mi? Yeniden iş rayına oturtulabilir mi?

İnsaflı olmaya bağlı, fakir, ben, birazda rahatsızlığım sebebiyle bu mevzuda, müdafaa sadedinde hiçbir şey söylemedim. Hiç bir şey söylememeye de kararlıyım bu mevzuda.

Belki bazı arkadaşlar sadece hukuki ifade ile tavzihler, tashihler, belki tekzipler yapıyorlar. Kendileri de işin içinde mütalaa edilenler bunu yapıyorlar ama ben o mevzuda bir fikirde bulunmadım, bir mütalaada bulunmadım.

Böyle davranmaya da devam edeceğim. Evet, bir şey konuşmayacağım.

BBC: Hareketinizi "paralel bir devlet" oluşturmakla suçlayan yalnızca Başbakan Erdoğan değil, başka kesimler de bu iddiaları dile getiriyor ve sizin bir çeşit talimatınız olmadıkça yolsuzluk operasyonu gibi bir operasyonun başlamayacağını söylüyorlar.

Bu medyaya da düştü, kendileri de biliyorlar. 8-10 ay evvel Milli İstihbarat haber vermiş. Milli istihbarat, Sayın Başbakan'ın emrinde çalışan bir müsteşarlık, haber vermiş. Bu araştırmalar yapılıyormuş, tespitler yapılmış, şimdiye kadar yapılageldiği şekilde onlar böyle bir operasyonda bulunmuşlar.

Burada bir hususu izah edeyim ben, müsaadenizle.

Bir arkadaşımız geçen gün bir şey anlattı: "Ben bir caddede gidiyordum arabayla, kırmızı ışıkta durdum sonra arkadan gelen, hızlı gelen bir polis arabası benim arabama çarptı, arkadan. Sonra geldi üzerime yürüdü benim. Ne diye durdun ben de geldim çarptım. Ben de ona dedim ki, kırmızı ışıkta durmanın kaldırıldığına dair bir kanun bilmiyordum, ben onun için durdum. Kusura bakmayın yanlış yaptık."

'Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturuyor'

Böyle rüşvetler, irtikâplar, ihtilaslar, bu mevzuda adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar bunlar şimdiye kadar hep suç sayılıyormuş.

Dolayısıyla, yani kendilerine böyle bir şey verilmiş, siz başkalarının üzerine gidin bu mevzuda, bilmeyerek onlar da, biraz evvel bahsettiğim gibi, gayri mütecanis o yapı, adli yapı, emniyet yapısı, bunların üzerine gitmişler.

Bilememişler yani o mevzuda bunların suç olmaktan çıkarıldığını bilememişler ve yapmışlar bu meseleyi.

Bu onları rahatsız ettiğinden dolayı. Dolayısıyla sadece paralel devlet üzerinde duruldu. Yapılan esasen o mesavi diyebileceğimiz, o kötülükler diyebileceğimiz, rüşvetler, ihaleye fesat karıştırmalar, onlardan hiç bahsedilmiyor yani. Onlar, olağan bir şey gibi gösterilmeye çalışılıyor.

'Getirdikleri insanları gönderdiler, bunları da gönderirler'

Benden emir almaları mümkün değil yani, Türkiye'de her yerde, her şehirde, nerede böyle bir hadise çıktıysa hemen polisin üzerine, orada savcının üzerine, hâkimin üzerine yürüdüler.

Onları kaldırıp attılar, daha evvel de öyle bir şey yapmışlardı. Bunlar getirdikleri insanlar.

Zannediyorum, bunlar da bir şey yapsalar, bunlar da gider, yine başkalarını getirirler. Bu açıdan, öyle bir karmaşa söz konusu zannediyorum.

Benimle alakası yok bu meselenin. Başka vesilelerle de arz ettiğim gibi, ben o işi yapan insanların, operasyonlara giren insanların binde birini bile tanımıyorum. Bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim.

'Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem'

BBC: Sıklıkla hareketinizi siyasetten uzak tutma isteğinizden söz ediyorsunuz. Son dönemde giderek siyasi tartışmaların odağı haline gelmesi sürecinde pişmanlık duyduğunuz bir durum ya da hareket oldu mu?

Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem. Onu tenkit sayılacak şeyler aklıma geldiğinde istiğfar eder.

Biraz önce söylediğim mülahazalara bağlayarak Rabbimizle münasebetimizi tam tutamadığımızdan dolayı, Allah başkalarının eliyle cezalandırıyor bizi.

Hadis diye rivayet edilen bir söz var; "Zalim Allah'ın kılıcıdır. Allah onunla intikam alır sonra döner ondan da intikam alır."

Pişmanlık değil ama bu vesile ile kendimizle yüzleşebiliyorsak.. Hazret-i Ömer'e nispet edilen bir söz var: "Hesap faslı gelmeden kendinizle yüzleşin, hesaplaşın." Meseleye biraz böyle bakıyorum. Bu, arkadaşlarımızın yaptıkları her şey milimi milimine doğruydu demek değil yani.

BBC: AK Parti iktidarının önemli bir dönemi boyunca, bu parti ile ortak bir zemin bulup, belirli düzeylerde desteklediniz. Daha sonraki dönemde ise Kürt meselesinin çözüm süreci ve Mavi Marmara olayı dolayısıyla İsrail ile ilişkiler üzerinden ayrıştığınız ayrımlara gidildiği değerlendirmeleri yapılıyor.

Hiçbir siyasi partiyle hiçbir zaman bütün bütün aynı çizgide olmadık. Hangi parti olursa olsun, yani bu MHP de olabilir, CHP de olabilir, AK Parti de olabilir, DYP de olabilir, ANAP da olabilir; bu iki parti bugün yok gibi.

Bunların isabetli işlerini, yerinde işlerini desteklemek insani bir vazife gibi geldi bize hep. Nitekim referandumda ben şimdiye kadar hiçbir zaman demediğim bir şeyi dedim. Bu demokratik bir açılımdır. Demokratik bir referandumdur. Bu mevzuda herkes 'Evet' demeli.

'Demokrasi desteğime karşı kıyamet kopardılar'

O hâkimler kurulu, HSYK falan, demokratik bir çerçevede bir şekil almalı.

Evet, bunu burada sadece söylemedim; 20 sene evvel demokrasi geriye dönüşü olmayan bir vetiredir, süreçtir dediğimde, bugün aleyhte yazıp çizen insanlar o zaman da yine kıyamet kopardılar: "Ne demek yani, Müslümanlıkla demokrasinin ne alakası var?" diye. Sonra daha ötesini de dediler onlar. Kendileri daha ötesini dediler, her şey de olabilir dediler.

Bu açıdan böyle aynı çizgiyi paylaşma demek değil. Ama onların makul bir yanları varsa, hukuk adına makul bir yanları varsa, demokratik açıdan makul yanları varsa, millet hizmet etme gibi bir yanları varsa, çevreleriyle iyi münasebet kurma adına pozitif saydığımız bir yanları varsa, bu hususlarda müşterek gibi görünebiliriz, aynı karede görünebiliriz.

Oy vermenin dışında da bizim hiçbir siyasi partiyle alakamız olmadı. Böyle derken belki sempati duyan iki tane insan, kendileri istemişlerdir de iki tane insan girmiştir o partinin içine. Yoksa başka kişiler de yönlendirilebilir.

O partinin omurgasını teşkil ederdi bugün. Çok farklı sesler olabilirdi orada. Ama öyle bir arzumuz olmadı.

'Kürt meselesinde sürece biz onlardan evvel destek verdik'

İkincisi bu Kürt meselesinde, o sürece biz onlardan evvel destek verdik. Yani, Fakir'in yaptığı şey sadece bir teşviktir, teşvikten ibarettir.

Kendilerine bu mevzuda yazılı bir kısım dokümanlar da arz etmiştim. Yani, oraya, o bölgeye sahip çıkılması lazım. Eğitim adına sahip çıkılması lazım, sağlık adına sahip çıkılması lazım, ilahiyat adına, camilerin imamları müezzinleri adına sahip çıkılması lazım, emniyet teşkilatı adına sahip çıkılması lazım.

Siz sahip çıkmazsanız, şimdiye kadar bir kısım gadre uğradı o insanlar, bu meseleyi büyüterek gelecek nesillere intikal ettirirler. Fakat iltifat edilmedi bu meselelere.

Belki on küsur sene oldu, bu mevzuda biz tekliflerimizi onlardan evvel sunduk. Onlar bu mevzuda bir şey yapmayınca; fakir, bilmiyorum arkadaşların, dostların, muhiblerin, sempatizanların neler yaptığını bilmiyorum.

Ama o bölgede okullar açıldı. Okuma salonları açıldı. Bir yönüyle dağa gitmenin yolu eğitimle kesilmeye çalışıldı. Bunlar yapıldı.

Fakat her nedense karalama adına yine surecin aleyhinde gibi gösterdiler. Katiyyen ve katibeten. Ama, meseleye yaklaşımı keyfiyeti farklıydı. Biz eğitimle çözelim, vifak ve ittifakı temin etmek suretiyle çözelim. Aynı zamanda fakirliği gidermekle oralarda yatırım yapmakla o meseleyi çözelim ve büyük ölçüde de oldu bu.

Sadece Türkiye'nin içinde değil Kuzey Irak'ta da oldu. Bunu yaptılar. Ben gitmedim görmedim ama yapılan şeyler dillere destan denebilecek mahiyette.

Onun orada hareket dedikleri camiaya karşı esasen bir iftira var. Haksız bir tecavüz var, bir saldırı var. O mevzuda da öyle düşündük, öyle olmasını isabetli gördük.

Bütün dünyaya karşı Hz. Mevlana gibi, yani bir ayağımız işin merkezinde, kendi düşünce dünyamızda, mefkuremizde, gayeyi hayalimizde. Bir değer taraftan da bütün insanlığa sevgiyle açılma. Genel felsefemiz bu.

Yakından fakiri tanıyanlar bilirler. Daha sonra devlet o işe sahip çıktı belki ama. Fakat Türkiye'de sağa - sola savrulmuş, atılmış, Ortodokslarla, Ermenilerle defaatle bir araya geldik. Aynı sofrada aynı çanağa kaşık çaldık, onlarla. İlk defa Cenab-ı Hakk'ın lütuf etmesiyle o kapı, arkadaşlarımız, dostlarımız taraftarlarımız tarafından açıldı.

'İsrail'i milletimize tercih etmiyoruz'

Bazı meselelerde İsrail'le müşterek Orta Doğu projesi falan falan diyorlar. Belki oradaki Haham'la görüşmüşüzdür, 500. Yüzyıl Vakfı'nın Başkanı bir zamanlar Pinto idi, onunla görüşmüşüzdür. İshak Alaton var, samimi.

Hareketin yurt dışında yaptığı şeyleri takdirle karşılayan, hatta burada da bazı problemlerin üzerine giden insanlar. Onlar da yaptıkları bu şeyleri biraz insanî değerlere bağlı olarak yaptılar.

Bu kadar münasebet, buna kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur zannediyorum.

İsrail yanlısı gibi gösterme, tamamen onları kendi milletimize tercih ediyor gibi gösterme, buna dair bir şey yok. Bir insan olarak onları da kabul etme, insanlığın iftihar tablosunun yaptığı gibi kabul etme ayrı mesele.

Mavi Marmara açıklaması

Ama meseleyi Mavi Marmara'ya dayandırıyorlar. Röportajdan son bir iki soru sordular bana, 'bunu nasıl görüyorsunuz?'. Ben dedim ki: "Keşke diplomasi sonuna kadar kullanılsaydı, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi. Bunlar değişik problemlere, sosyal problemlere sebebiyet verir, komplikasyonlara sebebiyet verir."

Burada mesele gazeteye nasıl manşet yaptı bilemiyorum. O Türkiye'de farklı şekilde değerlendirildi. Yani, kendi insanımızın aleyhine başkalarının yanında yerini alma gibi bir şey.

Fakat bir probleme meydan vermemek için esasen öyle bir mülahaza arz ettim.

Bugün de olsa yine aynı şeyi arz ederim. Diplomasi sonuna kadar kullanılmalı bence. Kan dökmeye, insanlara kıymaya, insanları cepheye sürmeye gitmemek lazım. Mülahazamdı. Herhalde o irtibatı da, o iltisaki da biraz o mülahazaya bağlıyorlar.

BBC: Kürt sorunuyla ilgili belki fikirlerinizi daha netleştirmeniz açısından bir soru daha sormak istiyorum. Kürt meselesinin çözümüyle ilgili biz daha önce harekete geçtik, okullar açtık dediniz. Fakat daha sonrasında, o günlerde buna iltifat edilmediğini söylediniz. Fakat daha sonrasında, özellikle son dört beş yılda, birincisi KCK soruşturmaları, ikincisi Oslo görüşmelerinin sızdırılması konusu, daha sonra da bu 7 Şubat'ta MİT'e yönelik yapılan operasyon, bunlar hep size mal edildi. Siz bir mülakatınızda, Kürtçe anadilin tartışılmaması gerektiğini söylediniz. Sizin özellikle karşı olduğunuz şey örgütle yapılan müzakereler konusu mu?

Örgütle müzakere yapılabilir, bir beis görmüyoruz onda. Fakat devletin, itibarı onuru korunarak yapılmalı. Öyle yaparsanız yarın tarih ona, "paralel yapı budur" der.

Yani onlarla görüşürseniz "paralel yapı budur" der. Bir şey diyemem ben ona, yani işte çocuk katili falan dediler, terörist dediler. Devlet de yakalarken zaten bir terörist olarak yakaladı Türkiye'ye getirttirdi. O günkü mahkemeler onu içeriye attı, bu iktidar yoktu o zaman daha evvelkiler içeriye attılar.

Aleyhinde bir şeyimiz olmadı da fakat onları şu anda da aleyhte belli tavırları var.

Ve Türkiye'de ki mevcut idare de zannediyorum gelecekleri adına o bölge insani ile iyi geçinme, şirin geçinme, onların gücünü de arkalarına alma adına o meseleyi de yine cemaat, camia, hareket dedikleri kesime fatura etmek için öyle bir gayret içine girdiler.

'Öcalan'la ve dağdakilerle görüşmenin karşısında değiliz'

Açıktan açığa ben hiç bir şey söylemedim, fakat bir dönemde terörist ilan ettikleri, müebbet hapse mahkûm ettikleri hatta idamı söz konusu olduğu zannediyorum.

Avrupa Birliği'nin o mevzuda kati bir tavrı olduğundan dolayı böyle bir şeye gidilmedi. Hatta MHP'nin tavrı da oydu, AKP'nin tavrı da belki de oydu geldikten sonra.

Fakat sonra hangi mülahazaya binaen bilemiyorum onlara şirin görünmek suretiyle bölgede, öylede de dersem suizan olabilir seçime matuf bir tavır olabilir yani.

Aslında Türkiye Cumhuriyeti Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abhazasıyla bir millet yani, Anadolu insanı diyoruz, hatta çok defa o tabiri kullanıyoruz.

Birlik ve beraberlik adına, terminolojide bu da çok önemli bir şey ifade ediyor. Ne Oslo görüşmesi, ne PKK'nın adadaki insanıyla görüşme mevzuu, ne dağdakilerle görüşme mevzuu, onun karşısında olmadık.

Fakir'in yine yakın zamanda bir mülakat münasebetiyle, söylediğim dediğim bir şey oldu, "Sulh esastır, anlaşma esastır" dedik. Bunlara saygı duyan insanlar da belki o toplum içinde yüzde 80'dir.

Bunları istemeyen sadece dağdaki insanlardır. İran'ın tesirinde olan insanlar, Suriye'nin tesirinde olan insanlardır. Bunlar rahatsızlık duyuyor, yani Cemil Bayık rahatsızlık duyuyor, Fehman Hüseyin rahatsızlık duyuyordur. İran'daki PJAK'ın içindeki insanlar bunlardan rahatsızlık duyuyorlardır.

Yani ne diye, işte onlar da aynı şeyi söylüyordur: "Asimile etmek istiyorsunuz Kürtleri." Oysaki fakir, hem dedim, hem de tavsiye ettim, fakirle görüşen insanlara hep, televizyonda Kürtçe dersi verilmesi, onlara bakan öyle bir televizyon kanalının açılması.

Aynı zamanda Kürtçe'nin seçmeli bir ders olarak okullarda okutulması, üniversitelerde okutulması. Yani yapılması gerekli olan bu makul şeylerin hepsi söylendi tarafımızdan. Bunları toplasak belki bir mücellit olur.

Fakat nedense, onlara karşı da, hareketi ve hizmeti böyle kötü göstermek adına, sürecin karşısında gibi hep belli bir kesimde, bir medyada öyle işlendi mesela.

Bizim orada Kürt vatandaşlara karsı yaptığımız şeylerden dolayı Öcalan'ın rahatsızlığı vardı yani okuma salonlarından kültür lokallerinden dağa gitmenin önünü kesme adına, orada ki o fakir insanlara çıkma adına rahatsızlıkları vardı.

Dağın da rahatsızlığı vardı, Suriye'dekilerin, PYD'nin de rahatsızlığı vardı. İran'daki PJAK'ın da rahatsızlığı vardı bu mevzuda.

Dağın yolu kesilmesin istiyorlardı ve milletin, Kürt-Türk birliği ve bütünlüğü adına ve ittifakı adına yapılan şeylerden rahatsızlık duyuyorlardı.

Türk milletine karşı hep böyle kin ve nefret olsun, katiyen uzlaştırıcı barıştırıcı bir şey olmasın rahatsızlığı vardı.

BBC: Seçim dönemi, Türkiye'de olsanız AK Parti için ya da Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyması durumunda Erdoğan için oy kullanır mıydınız?

Hayatımda şimdiye kadar bir kere oy kullanmak nasip oldu. Ya içerdeydim, ya kaçıyordum veya o haklardan mahrum edildiğim dönemdeydim, bir kere oy kullandım. O da merhum Turgut Özal İzmir'den adaylığını koymuştu milletvekilliğine. O zaman Necmettin Erbakan'ın partisinden koymuşlardı.

Bir de benim Edirne'de imamlık yaptığım dönemde, oranın müftüsü olan Yaşar Tunagür önemli bir simaydı. İkisi de İzmir'den adaylıklarını koymuşlardı.

Ben sadece o zaman oy kullandım. Onlar için oyumu kullandım. Sonra nasip olmadı yani. Oy kullanma aleyhinde olmadım. Kullanmama gibi bir şey yapmadım. O demokratik bir haktır. Herkesin de kullanmasını arzu ederim.

Şimdi de ben o mevzuda referandum da olduğu gibi bir şey söyleme niyetinde değilim. O farklı bir şeydi.

Belki bir şey desem şöyle derim, "Kim hak hukuk karsısında dik duruyorsa, sağlam ise, sağlam duruyor ise, kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise"- eğer bir şey diyeceksem böyle derim.

Hani onu da diyeyim mi, demeyeyim mi düşüneceğim. Efendim ona oyunuzu verin diyebilirim yani.

Ve bu parti seçme mevzu, insanların o mevzuda ferasetlerine, kiyasetlerine kendi akıllarına ve mantıklarına karşı hakaret sayarım onu. Herkes her şeyi ayan beyan görüyor yani. Tercihte onları birine yönlendirmeye zorlama gibi bir tavrım olmaz.

BBC: Uluslararası düzeyde inançlar arası diyalogdan söz ediyorsunuz ancak Türkiye'de Sünnilerle Aleviler arasında da büyük uçurumlar var. Sizin Cemevi-Cami birlikteliği projesinden ilk söz edişiniz sanırım 1995'li yıllara rastlıyor. Ancak projenin uygulamaya geçirildiği dönemde Alevilerin bazı kesimlerinde güçlü bir asimilasyon kaygısı dile getirildi. Alevilerin bu kaygılarına nasıl cevap verebilirsiniz?

Herkes öyle düşünmüyor zannediyorum. O meseleyi takdirle karşılayan insanlar da var.

Hususiyle Türkiye'deki önemli böyle bilinen Aleviler, Profesör İzzettin Doğan Bey gibi. Onunla eski yıllarda tanıştık görüştük. Ben kendilerini ziyarete gittim evlerine, o bize geldi. Öyle bir meselenin problem olabileceğini bir gün, ta o zamanlar düşündük.

Bunun Türkiye'deki Alevi kardeşlerimizle esasen birlik ve beraberlik adına önemli bir şey olduğuna inandık. Yanılmış olabiliriz burada, insan her şeyinde yanılabilir. Fakat çokları tasvip ettiler bu meseleyi.

Asimilasyon mevzuunu bazıları dillendirdiler. Bu dillendirenler arasında bazen Hazreti Ali'yi tanımayanlar var ki bunlara Ali'siz Aleviler deniyor genelde. Yani "Ali sembolik bir kahraman, bazı şeylere başkaldırmış, bundan dolayı da takdir edilecek bir insan.

Ama Ali Müslümandı, Ali'nin dini düşüncesi şuydu buydu gibi meseleler bunlar bizi çok alakadar etmez" diyenler büyük ölçüde karşı çıktılar.

Zannediyorum bir gün onlar da pişman olacaklar. Cami-Cemevi meselesi katiyen kimsenin kimseyi asimile etmesi gibi bir meseleye binaen yapılmadı.

Ancak, senelerden beri, yani Sünnilere bazı şeyler telkin edildi. Aleviler, hâşâ yamyamlar gibi sizi yiyecekler, Alevilere de öyle telkin edildi, Sünniler sizi yamyam gibi yiyecekler dediler.

Türkiye'de 38'li, 39'lu yıllarda, onlara karşı, Dersim hadisesi münasebetiyle devletin de öyle bir tavrı olduğundan dolayı, o travmayla, bu ortada gezen nesepsiz sözler düşünceler kabul edildi, kabul gördü.

İnsanlar böyle, Cami'de isteyen gider namaz kılar, Cemevi'ne de giderler onlar semah yaparlar. Çıktıkları yerde ortak bir mekânda bazen yemek yerler, çay içerler, bahçede otururlar ve herkes birbirini yemediğini görür orada.

O yeme meselesi şuur altı müktesebat meselesi haline gelmiş yani. Onun rüyaları görülerek oturuluyor kalkılıyor gibi, onu biraz zaman gösterecek.

'Alevilere Diyanet'e tanınan imkânlar tanınmalı'

Kaldı ki, 15- 20 yıl evvel, o Cami ve Cemevi meselesi zaten olmuş. Türkiye'de bunu medya da verdi. Yani yeni bir şey değil. Ama bu medyatik bir konu oldu, belki onun da faydası vardı.

Eşi yapılabilirdi bunun yani, Ankara'da olduysa bu, İzmir'de de olacaktır, İstanbul'da da olacaktır. Yoğunlukla Alevi vatandaşlarımızın bulunduğu yerlerde olacaktır.

Bunlara Diyanet camiasına tanınan imkânlar da tanınacaktır, yani o mülahazalarla oldu. Dedeler gelsin o işin başına onlara maaş bağlansın.

Onlar kendi değerlerini, orada yaşasın ve temsil etsinler. Sünniler de kendi değerlerini temsil etsinler. O kardeşliği böyle fiilen tesis etmeye matuf bir hamleydi. Kimsenin asimilasyon diye bir düşüncesi yok.

Bir de Alevi, Alevi olunca yani, Hazret-i Ali'ye karşı sempati duyulunca. Bazen, İran esasen, Persler bu meseleye sahip çıktılar. Türkiye'den insanları Kum'a götürdüler.

Türkiye'ye bunlardan dönen insanlar, Türk milletine karşı esasen, içlerinde bazıları bir düşmanlık duymaya başladı. Anadolu'nun Alevi'si başkadır, onlar Şii. Ayrı, ama Türkiye'deki Aleviler, bizim geçmişten bin-iki bin yıllık geleneklerimize saygılı Aleviler bunlar.

Kendilerine göre, ibadet veya işte ayin, Mevlana'nın seması gibi onların da Semahı var. Bunları çok ayrılık sebebi saymamak lazım, bunları saygıyla karşılamak lazım.

Bu vehimlere, paranoyalara gelince, onu zaman gösterecek yani, kimsenin kimseyi asimile etme gibi bir amacının olmadığını zaman gösterecek.

BBC: Hizmet hareketinin amaçlarıyla ilgili, şeffaf olmamasına yönelik bazı iddialar var. Bunu açmak için, sizin nasıl bir Türkiye vizyonunuz var? Türkiye merkezli düşünürsek, sizce Türkiye'nin en acil sorunları neler ve nasıl çözümler öneriyorsunuz?

Belki en acil sorunlar, şu anda da yine gündemdeki yerini koruyan ihtilaflar, iftiraklardır. Bu ta Meşrutiyet yıllarında Büyük İnsan (Said-i Nursi) tarafından söylenmiş.

Yani bizim üç tane rahatsızlığımız var. Bir: manasız, mantıksız, mesnedi olmayan, sağlam blokaja oturmayan, farklı düşünceler, birbirini yemeye matuf düşünceler. Bu bir hastalık, bu hastalığın giderilmesi lazım.

Cami-Cemevi ile giderilecekse onu yapacaksınız, Türk-Kürt meselesinde şayet kendinizi anlatmak suretiyle eğitim faaliyetleriyle, onları başkalarının Türkiye'yi bölmek ve parçalamak isteyen insanların tesirinden kurtarmak suretiyle olacaksa şayet öyle yapacaksınız.

Fakirlik mevzuu, bu da yine, ta o yıllarda, meşrutiyet yıllarında söylenmiş, bunun giderilmesi lazım, bu da bir hastalıktır.

Bir de cehalet mevzuu, bu üç şeye karşı, o Büyük Zat ta o zaman, bir yönüyle bir savaş ilan edilmesini söylemiş.

Bu açıdan, günümüzde de yani o meselenin değişmediği kanaatindeyim, yine ihtilaflar var, yine cehalet var, problem bunlar. Yine fakirlik var. Bir kesim eziliyor ve bütün bunlar değerlendiriliyor, bir manada değerlendiriliyor.

Şimdi misyon olarak, belki şartların ve konjonktürün tesiriyle belki bazı yöntemlerde, bazı argümanları kullanmakta farklılık olabilir. O zamanlar, okuma salonu, kültür lokali, okul düşünülmemiş olabilir.

Ama şimdi günümüzün şartları neyi gerektiriyorsa şayet o istikamette bir şeyler yapma. Bize gelince fakirinki sadece teşvikten ibaret olmuştur.

Rusya çözüldüğü zaman, orada, bizim bir sürü Orta Asya'da soydaşlarımız var. Bizim kökümüz oraya dayanıyor.

Bazılarımız, Özbekistan'dan, bazılarımız Türkmenistan'dan kalkmış gelmişiz. Bu insanlara sahip çıkalım falan dedik. Belki o zaman beş on tane insan gitti. Bu bir süreç oldu artık, sonradan arttıkça arttı hemen sonra dünyanın dört bir yanına, aynı sevgi meşalesiyle, hep hicret etmeler oldu.

Allah'ın izni inayetiyle, bir yönüyle yine Mevlana'nın tuttuğu ışıkla, diyor ki bir mum başka bir diğer mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez. Başkalarına böyle götürebileceğimiz değerlerimiz varsa götürürüz. Alacağımız şeyler varsa onları da alırız. Almaya, vermeye açık bulunuruz, mülahazasıyla.

Bunu çok farklı anlayışta olan insanlar makul buldular, mantıki buldular. Ve öyle kimseler, bu mevzuda, öyle cazip tekliflerde bulundular ki ihtimal vermezsiniz. Bir üniversite de ben yapayım dedi, bir okul da ben yapayım dedi. Böyle bir şey oldu yani.

'İcabında sükût dururuz'

BBC: Hem Hizmet hareketinden hem de karşı taraftan bazı figürler, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar gerginliğin durulmayacağını ve Türkiye'de sulhun hâkim olmayacağı anlamında ifadelerde buldular. Siz Türkiye'nin ve Hizmet'in yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz bu anlamda?

Hali hazırdaki bu isyan ruhu, bu kin ve nefret ruhu çabuk bastırılamaz. Bir yönüyle, kırılan onurlar oldu, dokunulan gururlar oldu. Bu birden bire bastırılamaz.

Yeniden her şey böyle endazeden geçirilmiş gibi ahengine getirilemeyebilir. Fakat ümidimi hiç yitirmedim ben, yine olacağına inanıyorum.

O mektup, son mektup meselesi de o istikamette bir şeydi yani, Cumhurbaşkanı'nın gönderdiği bir arkadaş vasıtasıyla. Benim talebeliğinden tanıdığım, Fehmi Bey, siz de bilirsiniz. Onlar da onu tasvip ettiler, Sayın Cumhurbaşkanı da tasvip etti.

Fakat muhatabın cumhurbaşkanı olarak seçilmesi mi, yoksa mektupta öyle işte, karşılıklı, değişik kesimlerin, medyadan değişik kesimlerin birbirlerini, sövüp saymamaları, bu işe bir son verilmesi meselesi mi, Sayın Başbakanı rahatsız etti bu.

Bunu açıktan açığa konuştu, toplantıda konuştu. Toplantıda konuştu. Bir mabeyni hümayun var herhalde zannediyorum çevresinde. Mabeyn, padişahların etrafındaki insanlara deniyordu. Çevresinde zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyorlar.

Ben hâşâ bir insanda öyle bir dengesizlik, hele paranoya falan var, buna ne kalbim ne de vicdanım, ne de dilim varmaz böyle bir şey söylemeye. Ama bir yönüyle, böyle rahatsız edici şeylere sevk ediyorlar sanıyorum arkadaşı.

Fakat bu fırtınaların dineceğine inancımı hiç kaybetmedim. Allah'ın izni ve inayetiyle. İcabında sükût dururuz.

Yani şuna kadar yolu var: dünyanın, geçen sene 140 ülkesinde falan okullar var dediler, dostluk bağları, dostluk köprüleri atılmış. Türkçe olimpiyatlarda bu mesele baş döndürücü şekilde sergileniyor. Kimse buna hayır demiyor, çok mükemmel bir şey.

'Çevik Bir gibi bunlara da haber gönderdim'

Yani arzu ederlerse o okulları bile kapatabilirler, devlet kapatabilir, kapatsınlar, ben sadece kapatmayın, sahip çıkın yani, bu öğretmenleri çekin dedim.

Çevik Bir'e de demiştim bunu, bunlara da haber gönderdim defaatle. Siz müdürünü, öğretmenini tayin edin. Bu Türkiye'nin açılımıdır, yani milletimizin değişik dönemlerde, insani değerler adına, böyle açılımları olmuştur. Bu da onlardan bir tanesidir, hatta devlet-i aliye, belki 200 milyon insan vesayetinde bulunduğu dönemde böyle bir şey yapmaya muvaffak olamamış, bu yapılamamıştır.

Şimdilerde belki 160 ülkede fahri konsoloslar gibi, yabancı misyon şefleri gibi insanlar yetişmiş. Hatta önemli, hayati yerlere gelmiş bu insanlar. Bir yönüyle bu şu hakikate de dayandırılıyor.

Dünyanın her yerinde olmazsanız, olmak istediğiniz yerde olamazsınız. Küreselleşen bir dünyada, bunun için bunlar çok önemli, falana falana mal ediyor diye, çekememezlikten dolayı, kapamaya kalkmayın bunları, sahip çıkın.

Sizin olsun yani, o öğretmeni siz tayin edin. Müdürü siz tayin edin. Devam edegelsin. Askerler, Çevik Bir, buna cevabı sevap vermediği gibi. 16-17 sene evvel. Bunlar da cevabı sevap vermediler. Yani açığız.

İnsanlık adına yapılması gerekli şeyler. Kim yaparsa yapsın. Bu meselede ilk defa tohumu atan, bu dostlar taraftarlar, muhipler sempatizanlar olmuştur.

Yine genel felsefemiz, sen tohum at git, onu kim hasat ederse etsin. Kim tımar ederse etsin. Genel düşüncemiz bu. Sadece milletimizin bütün insanlıkla münasebetleri adına, yapılması gerekli olan şeyleri yapmak gibi bir misyonumuz, bir mefkûremiz var.

Mefkûre tabirini Ziya Gökalp terminolojiye soktu. Gaye-i hayalimiz başka biri diyor, Fransızca idealimiz var. Bundan da durulmayacağız. Bunu hep yapmaya çalışacağız. İnsanlık adına, milletimiz adına…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (BBC) RÖPORTAJLAR Mon, 27 Jan 2014 10:58:36 +0200