Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Köşe Yazıları - Genç Adam http://www.gencadam.com Wed, 21 Nov 2018 23:42:52 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Vurun Hizmet’e! http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/513-vurun-hizmete http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/513-vurun-hizmete Vurun Hizmet’e!

En önemli gündemlerden biri, Fethullah Gülen Hocaefendi ile Prof. İzzettin Doğan’ın öncülüğünde temeli atılan cami-cemevi projesi. Birlikte yaşama adına önemli bir adım olan girişim, kavgadan beslenenlerin tepkisini çekti. Demokrasi ve huzur isteyen geniş kesimlerce de alkışlandı.

Aslında bu, demokrasi, birlikte yaşama ve diyalog adına Hizmet’in öncülük ettiği ilk teşebbüs değil. Soğuk Savaş boyunca hep siperlerden birbirine ateş açmış sağ, sol, laik, dindar aydınların, Abant Platformu’nda ilk kez buluşmasına vesile olan da aynı çizgiydi.Bugün bu proje ne kadar cesur ve ilerici görülüyorsa 20 yıl önce Gülen’in dile getirdiği “Demokrasiden geri dönülmeyecek” sözü de o kadar önemliydi.

Kimsenin muhatap almadığı ve güven içinde sokağa çıkamadığı dönemde Patrik Bartholomeos ile görüşen; azınlık dinî liderlerinin iftar ve diyalog toplantılarında bir araya gelmesini sağlayan Gülen oldu. Dinler ve medeniyetler arası farklılıkların, çatışma gerekçesi yapılacağını öngörüp, 11 Eylül’den 15 yıl önce Papa ile görüşmek de benzer adımlardandı. Bu toplantılar zamanla gelenekselleşti. Artık sadece Diyanet değil, Yahudi ve Ermeni cemaatleri bile her yıl iftar veriyor.

İslami siyaset çizgisi izleyenlerin başta soğuk baktığı AB sürecini, Hizmet’in, demokrasimizin kalitesini artıracak, Batı ile Türkiye’nin birbirini daha iyi tanımasına yardımcı olacak bir proje olarak baştan beri desteklemesi de aynı yaklaşımın sonucuydu. Hocaefendi’nin, Rudaw Gazetesi’ne yaptığı “Anadilde eğitim, devletin adil olmasının gereği” açıklaması da farklı değil.

Örnekler öyle çok ki, okuduğunuz şu gazetede farklı ideolojik, etnik, dinî kökenlerden yazarların özgürce görüşlerini ifade ediyor olması bile bu yapıcı ve cesur yaklaşımın açık göstergelerinden biri. Yıllardır yazıları yayımlanan Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay, Herkül Millas gibi isimler bunun şahitleri.    

Gerçekler böyle olmasına rağmen talihsizliğe bakın ki, içeride Aydınlık/OdaTV çizgisinde marjinal çevreler ve onların uzantısı gibi hareket eden derin yapılar, bu parlak fotoğrafı karartmak için hep var güçleriyle çalıştı. Hizmet ne kadar demokrasi, AB, diyalog dediyse; onlar o kadar karanlık tez geliştirdi. Camia; Türkiye’nin dünyaya açılmasından, AB standartlarından söz etti. Onlar, gerçek amacın ülkeyi İran’a benzetmek olduğunu yazıp durdular. Hizmet, yerli bir hareket olduğunu söyledikçe, onlar CIA, Mossad bağlantısı aradı. Karanlık yapıların tüm imkânları ellerinde olmasına rağmen iftiranın ötesinde tek delil ortaya koyamadılar. Camia; El Kaide’den Hizbullah’a, şiddete bulaşan her gruba tavır almasına rağmen onlar Hareket’i, “karanlık, şiddet yanlısı bir yapı” diye yaftaladılar. Bu yönde belge bulamayınca, delil üretmek için “kâğıt parçası” gibi komplo planları hazırladılar.

Geçen zamanda onlar iftiralarından vazgeçmedi; Hizmet de müspet çizgide yürüyüşünden bir adım geri durmadı. Sonunda öyle iflas ettiler ki, dün toplumu İran ve Humeyni tehdidiyle korkutanlar, bugün her konuda İran ile aynı düşünür oldular.

Bu, eskiden beri bilinen bir hikâye. Yeni olan, Hizmet’in dünyaya açıldığı nisbette Türkiye’deki bu bayat tezlerin, adeta eşgüdümlü şekilde bir süredir kimi Fransız, Alman, Rus, Amerikan medyalarında yer bulmaya başlaması. Fransız istihbarat dergisi Intelligence Online’da önceki gün yer alan, “camianın Suriye’de cihatçı tabur kurduğu” yalanı, 28 Şubat’ta Sabah’ta manşet olan “3 bin intikam komandosu” iftirasından farksız. Benzer şekilde, Rus Komsomolskaya Pravda gazetesi de birkaç hafta önce Mehmet Barlas’a atıfla Gülen’i, eski Sovyet ülkelerindeki kadife devrimlerden sorumlu tutulan Soros’a benzeten bir haber yaptı. Gerçi Barlas bunu yalanladı. Aynı tuzağa düşmekten son anda kurtulan Reha Muhtar’ın, “Ajan mısın, kullanılan aracı mı?” diye sorduğu haberi yapan Darya Aslamova’nın tuhaf ilişkileri çarşaf çarşaf ortalığa saçıldı.

Bir süre önce de Alman Der Spiegel dergisi, Hizmet hakkında Aydınlık’ın haberlerinden farkı olmayan, gazetecilik açısından berbat, hakaret dolu bir haber yayımlamıştı. Buna göre camia, Almanya için “çok tehlikeli, gizli bir tarikattı ve Gülen’in Humeyni’den farkı yoktu”. Ve daha nice yalanlar.

En yeni gelişme ise Aydınlık/OdaTV çizgisinin eskittiği bu yaftalara, bir süredir kimi marjinal sağ ve İslamcı mecraların kucak açması. Fransız istihbarat dergisi veya Pravda’nın saçmalıklarının, nerelerde yer bulduğuna bakarsanız, onları bulursunuz. Hizmet, aynı yerde duruyor. Acaba onlar, bu küresel tezgâhta neye alet olduklarını biliyorlar mı?

]]>
bilgi@gencadam.com ( Abdülhamit Bilici, Zaman) KÖŞE YAZILARI Sun, 15 Sep 2013 11:27:02 +0300
İttihad-ı İslamın neresindeyiz ? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/410-ittihad-i-islamin-neresindeyiz http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/410-ittihad-i-islamin-neresindeyiz İttihad-ı İslamın neresindeyiz ?

“Evliya’nın Şaki , Şakininde dost “olarak takdim edildiği Ahirzamanın şu dehşetengiz günlerinde , müminlerin en çok muhtaç duyduğu şemsiye Üstad Hazretlerinin beyanları çerçevesinde farz hükmünde olan “İttihad-ı İslamdır”. Ferdlerin manevi gayretlerini enaniyetten muhafazayı sağlayan “şahs-ı manevi” düsturuna paralel bir anlam yükleyen “ittihad-ı İslam”, ferdlerin oluşturdukları cemaat/cemiyetler üstünde -adeta Kabe misali – bir kucaklamayı zihnen ve lisanen kabullenmeleri ile ancak tahakkuk edebilecktir.

İttihad-ı İslam , müslümanların çoğunluk olarak yaşadıkları ülkelerin biraraya gelerek oluşturdukları bir –Avrupa Birliği veya Arab Birliği- benzeri bir oluşumdan ziyade,  birbirlerinin yaptıkları güzel hizmetlerin neticelerinin hayırlı olması için dua etmeleri ,yad-ı cemil olarak övmeleri ve alkışlamaları , neticede var olan “meşrepperestlik virüsünün” ayağını kırarak , dünya’ya İslam’In “Sevgi ve Hoşgörü” iklimini yaşatacak ikinci dirilişin “seviyeli temsilcileri”  ile gerçekleşecektir..

1992 yılında Avustralya ‘ya giden muhterem M.Fethullah Gülen Hocaefendi , orada yeni açılan Yurdumuzun açılış programında gördüğü ve tanımadğı iki kişinin kim olduklarını sorar. “Süleyman Efendi’nin talebelerinden” olduklarını öğrenince İttihad-ı İslam’a harç olacak şu veciz ve harikulade cümleyi kuracaktır : ” Keşke bu yurdu o kardeşlerimiz açıyor olsaydı da , bizler onların açılışına katılmış olsaydık”. İşte İttihad-ı İslamı tesis edecek ifadeler , işte tüm müminlerin rehber edinmesi gerekli Sahabe-vari bir duruş.

Sormak istiyorum :“Bizim şu kadar yurdumuz, kursumuz ,müessesemiz var ;onların nesi var”  tarzındaki  şeytani mırıltılardan sıyrılma vakti daha gelmedi mi? “Biz olmasaydık , onlar bu kadar rahat hizmet edebilirlermiydi” cümlelerinden artık hicret etme vakti gelmedi mi? “Bizim şeyhimiz Gavs makamını temsil ediyor , sizinki neyi temsil ediyor” ifadelerinden sıkılmadık mı?

Gelin hep birlikte , Şeytanı ve onun avanelerini sevindirecek bu ve benzeri ifadeleri söylemiyeceğimize dair İmanımız üzerine yemin edelim ; en azından dualarımızda andığımız dünyadaki tüm mazlum , mağdur ve mahkum kardeşlerimize ilaveten, İslam’a ve Kur’ana halisane hizmet eden tüm kardeşlerimizin hizmetlerinin muvaffak olması adına “amin” lerimizi esirgemiyelim…Ekser Müslümanların nezdinde bir “büyük” olarka hüsn-ü kabul görmüş tüm Hak Dostlarına saygı ve hürmette kusur etmiyelim.

Bugünden itibaren varmısınız ….?

]]>
bilgi@gencadam.com (Dr. Emin Şimşek) ANTİ DİYALOG MASALI Wed, 21 Nov 2012 03:33:39 +0200
İmam-ı Rabbani Diyaloğa karşımıydı ? (163.Mektubun tahlili) http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/408-imam-i-rabbani-diyaloga-karsimiydi-163uncu-mektubun-tahlili http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/408-imam-i-rabbani-diyaloga-karsimiydi-163uncu-mektubun-tahlili İmam-ı Rabbani Diyaloğa karşımıydı ? (163.Mektubun tahlili)

SORU :  İmamı Rabbani Hazretleri , Mektubat isimli eserinin 163.Mektubunda Kafirler ile “….konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur” diyerek Kafirlerle konuşmayı bile doğru bulmamaktadır. Halbuki , siz Diyalog diyor ve  İmamı Rabbani gibi bir Zat-ı bile hafife alıyorsunuz….. İmamı Rabbani ayrıca , “Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan düâları Allahü teâlâ hiçbir zemân kabûl etmez.” Derken , siz İftara davet ediyor ve onlara dua ettiriyorsunuz….

El-CEVAB :İmam-ı Rabbani Hazretleri , Hicri bininci yılın Müceddidi Bir Kutubtur. Kendisinin bu yöndeki tesbitleri elhak doğrudur , bizim gibi “küçük” insanların bu konuda İmam-ı Rabbani gibi büyük insanlardan öğrenecekleri çok şeyler vardır , yeter ki bu Büyük Zatları doğru anlıyalım:
Bahse konu 163.Mektub’un Ana Başlığı :” İslâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeği bildirmekdedir” şeklinde  başlamaktadır. Dolaysıyla mektubun içeriğini birazdan tahlil edeceğimiz üzere , Kafirler’in tümü değil , onlar  içinde İslama açıktan saldıran ve düşmanlık izhar eden , İslamı alay konusu yapan, Müslümanlara zulmeden Kafirlerin kast edildiğini rahatlıkla anlıyabiliriz :
İzninizle 163.Mektubtan bazı paragrafları birlikte inceliyelim :


1-) “Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!) buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, [İslâm dînine ve müslimânlara saldıran] kâfirlerle cihâd etmeği, onlara karşı sert davranmağı emr ediyor. Bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azîmdir….....“İslâma izzet vermek, kıymetini artdırmak için, küfrü ve kâfirleri ya’nî İslâm dînine ve müslimânlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır…. onlarla birlikde bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur…… Allahü teâlânın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” düşman olmağa kadar sürükler. Bir kimse, kendini müslimân sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslimân olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun müslimânlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz.”


Dikkat edilirse , İslama saldıran Kafirlere karşı sert davranmaktan bahsediyor ki , elhak Ayet bunu emrediyor.  Yoksa , “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara (kafirlere) iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8) Ayetinin belirttiği üzere , Müslümanlara saldırmayan ve savaşmayan kafirlere karşı iyilik yapmak emredilmektedir. İmam-ı Rabbani gibi bir Zat’ın Bu Ayetin ihtiva ettiği mananın aksini iddia etmesi beklenemez.

 
2-) “Hindistândaki islâm düşmânlarının azgınlarını görüyoruz. Müslimânlarla alay ediyorlar. Müslimânları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, müslimânlara her işkenceyi yaparlar. Hattâ hepsini öldürürler. Yâhud onları dinden, îmândan ayırırlar. İslâm terbiyesini, ahlâkını, hayâsını, şerefini yok ederler. O hâlde, müslimânların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahü teâlâdan hayâ etmeleri lâzımdır……… İslâm düşmânlarını, Allahın emrleri ile alay edenleri, halâle, harâma aldırış etmiyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır. Bunlara yardımı dokunan her hareketden sakınmalıdır……………… Hindistândaki müslimânların islâm dînini ve müslimânları yok etmeğe çalışan kâfirlerle sevişmeleri olmuşdur…. Bir kimsenin müslimân olmasına alâmet, İslâm düşmânlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir…….. müslimânların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lâzımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, sevişmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikde bulunmakdan nefret ederler.”


Bu paragraftada görüleceği üzere , Müslümanlara Zulmeden , alay eden , işkence yapmaya eğilimli ve İslam’ı yok etmeye çalışan kafirlere vurgu yapılmıştır ki ; buda bir nevi Ankebut Suresi 46.Ayet-i Kerimesine bir vurgu yapmaktadır . “İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak, en güzel yoldan mücadele edin…...” Evet zulmedenler bu Kategoriden istisna edilmekle , zulmetmeyen ve bir arayış içinde olan Kafirlerin aynı Statüde  değerlendirilmemeleri istenmektedir. Çünkü , umulurki , iman ile müşerref olurlar !
3-) “Mü’min sûresinin ellinci âyetinde ve Ra’d sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Kâfirlerin düâları ancak dalâletdir) buyuruldu. Ya’nî, İslâm düşmânlarının düâları kabûl olmaz, hiç fâide vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan düâları Allahü teâlâ hiçbir zemân kabûl etmez. Böyle düâların müslimânlara fâidesi olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, düâ ederken, putlarını, Allahın düşmânlarını araya korlar” İfadelerde görüleceği üzere , İslama düşmanlık besleyen papazlara vurgu yapılarak , 163.Mektubun Genelinde anlatılmak istenen Kafirler içinde İslama düşmanlık besleyen sıradan insanda tutun , Papaz veya Rahiblere kadar herkesim kastedilmiştir. Çünkü , “De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun biz müslümanlarız'. (Ali İmran,64) “ Ayet-i Kerimesinin manasına ters olmuş olur . Burada şöyle bir soru akla gelebilir “ İslam’a düşmanlık beslemeyen Papazlarda mı var ve madem beslemiyorlar neden Müslüman olmuyorlar ?” Bugün Hırsitiyan Alemi içinde , kendisini Hırsitiyan olarak tamamlamasına karşın , Hz.Muhammed (SAV) ‘e iman eden ve tüm Hıristiyanları Kur’anın Tevhid inancına davet eden Katolik Profesör (1) ve Kardinaller (2) vardır. Şimdi bunları aynı Statüde değerlendirmek bu insanları Küfür cephesine dahada yaklaştırmak olur!


Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri , Aynı tasnifi Avrupa’lı Kafirler için yaparken sert bir dil ile hitab ettiği ikinci Avrupa’dan bahsediyor  :
“Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, beşerin saadeti bu ikisiyledir , senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!" (3) diyerek , hakiki Hıristiyanlıktan feyizlenen ve toplumsal Hayata gerek San’at gerek adalet ve gerekse Hakkaniyeti uygulayan , ve bu doğrultudaki Din ile birlikte Fen İlimlerini kendine Rehber edinen Avrupaya bu sert mülahazalarının dışında tutmuştur !


Yine ikinci Avrupa’ya seslendiği bir başka yerde : “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. “ şeklinde hitab etmiştir.(4)
Kafirleri bir tutmamasının sebebini ise şu veciz ifadelerle anlatıyor :
“Nasıl ki her Müslümanın her sıfatı müslüman olmadığı gibi , her bir kafirinde her Sıfatı ve San’atı kafir olması gerekmez “(4)  Yani , bir Kafirin Müslüman bir sıfatına veya bir San’atına karşı muhabbet beslenmesinde bir sakınca olmadığını belirtmiştir.
Netice olarak diyebiliriz ki ;


İmamı Rabbani Hazretleri , bu Mektubunda İslamı tebliğ noktasında kafirlerle veya Ehl-i Kitab papaz -hahamlarla görüşülmesine karşı değildir ! Tebliğe karşı olmasını beklemek zaten mümkün değildir ! Onun karşı çıktığı husus , İslamiyet ile alay eden , Müslümanlara düşmalık eden ve saldıran, islam’a hayat hakkı vermeyen kafirlere sert davranmak , onlarla hatta görüşmemektir , çünkü onların iman etme ihtimalleri yok denecek kadar zayıftır !


Diğer yandan  İmam-ı Rabbani Hazretlerinin , Papaz veya Hahamlara İslamı Tebliğ etmeyin şeklinde Mektubatında veya diğer eserlerinde bir yaklaşımda yoktur !


Dolaysıyla , 163.Mektubun Dinlerarası Diyaloğa muhalif bir yanı yoktur !

]]>
bilgi@gencadam.com (Dr. Emin Şimşek) SIKÇA SORULAN SORULAR Wed, 21 Nov 2012 02:32:45 +0200
Dostluk varken, niye? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/251-dostluk-varken-niye? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/251-dostluk-varken-niye? Dostluk varken, niye?

Bu seferki Danimarka gezimizde Kopenhag’daki Dialog Forum Derneği idarecileriyle de görüştük… Onlar faaliyetlerini ve Diyalog Ödüllerini anlattılar.

Arkadaşımız Hasan Cücük’ün tabiriyle: “Diyalog Oscarları” ile diyaloğa katkıda bulunanlar ödüllendirildi. Danimarka’nın ünlü Millî Müzesi’nde (Nationalmuseet) sunuculuğunu TV 2’den Lisbeth Davidsen’in yaptığı programda açılış konuşmasını Dialog Forum Başkanı Mustafa Gezen, 2002’de kurulan derneğin on yıllık faaliyetlerini dile getirdi.

“Ekonomi Bakanı ve Radikal Parti Başkanı Margrethe Vestager’in ödülünü, Fatih Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan verdi. Vestager, politikacıların diyalogdan anladığının tek taraflı konuşma olduğunu belirterek ‘Politikacı ister ki, hep kendi konuşsun, karşısındaki dinlesin. Ancak diyalog bu değildir. Diyalog Forum Derneği’nin politikacıları ödüllendirmesi diyaloğu doğru anlamaya başladığımızı gösteriyor.” dedi. (Burada bir parantez açarak bu Hanımefendi ile ilgili şunları ilave etmek istiyorum. İki sene önce ZAMAN  Gazetesi olarak Meclis’te verdiğimiz iftarda Mustafa Özcan arkadaşımız karikatür krizi ile ilgili olarak yaptığı konuşma esnasında ‘Danimarka gibi bir devletin, İslâm ile dost olması gerekirken, böyle meselelerle arayı açması asla uygun olmadığını, düşünüyorum; bunları aşmamız lâzım.’ mealindeki sözlerini çok takdir etti: ‘Çok yerinde sözler; bana tesir etti.’ dedi. Gerçekten Radikal Parti olarak iktidara geldiklerinde de Türkiye ile münasebetleri çok olumlu olarak geliştirmeye başladılar. Aradaki problemlerin çoğu bitmiş sayılır. A.Aymaz)

“Geçtiğimiz yıl kanserden hayatını kaybeden Politikan Gazetesinin Yayın Yönetmeni Töger Seidenfaden’in ismi açıklandığında salonda büyük bir alkış koptu ve duygusal anlar yaşandı. Seidenfaden’in ödülünü oğulları Emil ve Lucas’a Zaman İskandinavya Yayın Müdürü Kâmil Subaşı verdi. Babası adına ödül almaktan gurur duyduğunu ifade eden Emil Seidenfaden, ‘Babam hayatı boyunca karşısındakini dinlemeyi prensip edinmiştir. Eminim bugün yaşasaydı, bu çalışmasının ödüllendirilmesinden gurur duyardı.’ dedi. (Töger ve oğullarına herkesten fazla yapılan tezahüratın arkasında, vefat etmiş olan bu yayın yönetmeninin karikatür krizinde, başka bir gazetenin hatasından dolayı bile olsa, çıkıp Müslümanlardan özür dilemesi ve hep mağdurların yanında olması vardır. A.A.)

Ödül verilen 12 kişiyi teferruatı ile ele alamayacağım için diğerlerinin sadece isimlerini saymak istiyorum: Ali Akçay, ünlü şair Benny Andersen, Prof. Dr. Henning Bech, siyaset adamı Klaus Haekkerup, Liberal Parti’nin genel başkanlığını ve  dışişleri bakanlığını yapmış olan Uffe Ellemann-Jensen, Doç. Dr. Mehmet Ümit Necef, İslamiyet-Hıristiyanlık Araştırma Merkezi sorumlusu Lissi Rasmussen, İslam Tarihi uzmanı Prof. Dr. Jörgen Baek Simonsen, Hahambaşı Bent Lexner…

Ülkemiz ve insanlarımız hakkındaki yanlış bilgileri düzeltmenin ve inançlarımızı doğru olarak anlatmanın yolu diyalogdan geçiyor… İnsanlara muhatap olmadan kendimizi anlatmamız mümkün değildir. Bizi ve dinimizi başkaları anlatmasın, biz anlatalım. Yoksa yanlış bilgilerle zihin kirlenmesi olur ve bundan bizler ve dinimiz zararlı çıkar.

]]>
bilgi@gencadam.com (Abdullah Aymaz, Zaman) KÖŞE YAZILARI Thu, 25 Oct 2012 16:04:03 +0300
Dünyanın Kurtuluşu Birlikte Yaşama Formülünde Gizli http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/176-dunyanin-kurtulusu-birlikte-yasama-formulunde-gizli http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/176-dunyanin-kurtulusu-birlikte-yasama-formulunde-gizli

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 68 ülkeden sivil toplum örgütlerinin katılımıyla 2. Uluslararası Birlikte Yaşama Tecrübeleri Toplantısını gerçekleştirdi. Hizmet Hareketi’nin dünya genelinde birlikte yaşama kültürüne katkı maksatlı faaliyetlerini yürüten Afganistan, Belçika, Kenya, İsviçre, Kanada’nın da bulunduğu 68 ülkeden katılımcı yer aldı. On bir farklı ülkenin sunumlarının ardından müzakere ile öneri ve eleştiriler tartışıldı.


80 Ülkede Stk’lar
Toplantının açılış konuşmasını Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil yaptı. Hizmet Hareketi tabirinin daha sık kullanıldığını belirten Yeşil, “Hizmeti bizim kamuoyumuz 40 yıldır tanır, bilir ve tartışır. Eğitim faaliyetlerini işin merkezine almıştır ve insan odaklı hareket etmesi ile dikkat çeker. Ancak yıllarda özünde var olan organizasyon ve projelerle farklı kültürleri anlama, birlikte yaşama faaliyetleri önce yurt içinde başlamıştır. 2000’li yıllarda artık kurumsallaşmış ve 80 ülkede sivil kuruluş olarak yapılanmalarını tamamlamıştır” dedi.
Diyalog kelimesinin çok sık kullanıldığını ama içi doldurulmamış bir kelime olduğunu kaydeden Yeşil şöyle devam etti; “Aslında diyalogun lafına değil kendisine çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz. Diyalogu kendi inancınıza insan devşirme olarak yapmadık. Strateji olarak benimsemedik. Önce karşıdakini anladık anlamaya çalıştık. Sonra kendimizi anlatma fırsatı bulduk sonra anlaştık buluştuk birleştik ve birlikte yürüdük.”

Vakıf BM Konseyinde
BM Türkiye Temsilcisi Shahid Najam Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey’e danışman statüsünde kabulünü tebrik ederek konuşmasına başladı. Vakıf bu konseyde yer alan 145 kuruluştan biri oldu. Vakfın küresel bölgesel ve ulusal öneme haiz konuları diyalog üslubuyla ele almasının küresel bilgiyi zenginleştireceğini kaydeden Shahid Najam, “Dünyadaki problemler kaos ve anlaşmazlıklar dikkate alındığında başarılı birlikte yaşama çalışmalarının günümüz dünyasında çok acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Birleşmiş Milletlerin misyonu üç ana temele dayanmaktadır. Uluslararası barış ve güvenlik, eşitlikçi kalkınma, insan hakları ve onuruna saygı. Bu üç alan birbiriyle çok sıkı şekilde bağlantılıdır ve bu toplantının temel konusunu oluşturmaktadır” diye konuştu.

Birlikte Yaşamın Diyarı
Türkiye’nin tarihi olarak doğu ve batının birleşmesini temsil eden ve medeniyetlerin iç içe geçtiği bir toprak parçası olduğunu belirten Najam, “Bir hoşgörü diyarı olarak bilinmektedir” dedi.Toplantının Türkiyede yapılıyor olmasının bu düşünceyi teyit ettiğini vurgulayan Najam şunları söyledi: “Din, etnik köken,dünya görüşüne bakılmaksızın birlikte yaşama hoşgörü ve karşılıklı saygı kültürünü güçlendirme yönündeki ortak azmimizi ve kararlığımımızı yansıtmaktadır. Gerçekten de Türkiye çağlar boyu birlikte yaşamanın elle tutulur bir tecrübesini sunmakta ve demokratik, uyumlu, adil bir toplum için çaba gösteren milletlere ilham vermektedir”.

Düşmanlığa Karşı Birlikte Çalışma
Hoşgörüsüzlükten doğan siyasi kutuplaşma, göçmenler karşı uygulanan tek tipleştirme ve şiddet ırkçılık yabancı düşmanlığı ve nefret suçlarının arttığına dikkat çeken Najam, “Bu olaylar özelikle geçtiğimiz on yılda daha görünür hale gelmiş ve kültürlerarası gerilimin ve ötekine tahammülsüzlüğün kendini gösteriş biçimi olmuşlardır. Buna örnek olarak Kuran nüshalarının yakıldığı anlamsız eylemler ve islamın peygamberine hakaret içeren sorumsuz ve saygısızca hareketlerle ortaya çıkan dünyanın bazı bölgelerinde yükselişte olan islamafobik duygular gösterilebilir.Manzara ne denli kötümser olursa olsun bizim sorumluluğumuz gerilimlere karşı proaktif davranarak istirarsızlıgı istikrarla düşmanlığı misafirperverlikle ve düşmanlığı ittifakla ortadan kaldırmak için birlikte çalışmaktır” şeklinde konuştu.

Din ve kültürlerin birbiriyle temasında galip veye mağlup olmadığını vurgulayan Najam, “Diyaloğun amacı başkalarını çevirmek değil farklı görüş ve inançların daha iyi anlaşılması için ilke ve perspektiflerin paylaşılmasıdır. Hoşgörüsüzlük yenilmez değildir. Geleceğin problemleri küresel olmasına karşın bunların çözümleri yerel ve bireysel olacaktır” dedi.

Ceylan Otel’de düzenlenen üç gün sürecek toplantının dünkü oturumuna aralarında Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren, Nevval Sevindi, Elif Çakır, Nagehan Alçı’nın da bulunduğu gazeteci-yazarlarla Fatih Üniversitesi Rektörü Şerif Ali Tekalan, Prof. Dr. Orhan Miroğlu ve Ümit Fırat gibi akademisyenler katıldı.

Her Ülkeden Bir Renk
Konuşmaların ardından Japonya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Avrasya, Azerbaycan, Amerika, Brezilya, Almanya, Litvanya, Senegal, Afganistan ve Romanya’da diyalog çalışmaları yürüten Gülen cemaati temsilcileri videolarla sunum yaptı. Sunumlarda yaklaşık 11 ülkede yapılan konferans, panel, festival, sosyal bilimler olimpiyatları, yoksullara yardım, Türkiye’ye yapılan geziler gibi aktiviteler anlatıldı.

Amerika'da merkezi Chicago'da olan Niagara Vakfı 9 eyalette 52 şubede diyalog faaliyetleri sürdürüyor. Vakfın Başkanı Şerif Soydan Amerika’daki diyalog faaliyetlerini tanıtan bir sunum yaptı. Sunumda Hrant Dink’in avukat bir arkadaşının “O da istedi ki biz bu problemleri beraber çözelim” sözü salondan alkış aldı. Ayrıca Amerika’da bir çok konferans panel ve etkinlik gerçekleştirildiğini ortaya koyan tanıtımda ‘Darbeler ve demokrasi’ başlıklı toplantılar da yapıldığı belirtildi.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zülfikar) SEMPOZYUM VE SEMİNERLER Mon, 15 Oct 2012 13:24:47 +0300
Karanlıklara ışık tutmada acele edin!.. http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/164-karanliklara-isik-tutmada-acele-edin http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/164-karanliklara-isik-tutmada-acele-edin

Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayırlı işleri sürekli erteleyen ve bugünün işini yarına bırakan kimselerin kendilerini büyük bir tehlikeye attıklarını belirtmiş; ölüm gelip çatmadan tevbe etmekte, ahiret için azık toplamakta, zekât ve sadaka vermekte ve namazı vaktinde kılmakta acele edilmesi gerektiğini beyan buyurmuştur.

 


Bu konuda, Hazreti Ömer ile koşarak camiye giden bir çocuk arasında geçen konuşma pek ibretamizdir: Hazreti Ömer Efendimiz, her zamanki gibi namaza giderken koşarak yanından geçen bir çocuk görür. Ona seslenir; 'A be evlat, bu ne acele?' der. Çocuk, 'Namaza gidiyorum, cemaate yetişmek istiyorum' cevabını verir. Mü'minlerin emiri, 'Sen daha küçüksün..' mukabelesinde bulununca; çocuk, 'Efendim, dün komşumuzun oğlu vefat etti; o benden de küçüktü.' der ve hızlı adımlarla caminin yoluna koyulur. İşte, ecel kapıyı çalmadan evvel kulluk vazifelerini yerine getirmek konusunda o salih çocuk gibi acele etmek makbul bir aceleciliktir.

İslam âlimleri, Peygamber Efendimiz'in söz ve uygulamalarına bakarak özellikle beş hususta ağır ve yavaş davranmamak gerektiğini söylemiş; bu meselelerde 'acele' denecek kadar seri hareket etmenin lüzumuna dikkat çekmişlerdir: Misafir gelir gelmez ona yemek ikram etme, bir günahın ardından hemen tevbe kurnasına koşup af dilenme, özellikle farz namazları vaktinde ikâme etme, çocuklara dinî bilgileri güzelce öğretme, zamanı gelince de onları geciktirmeden evlendirme ve bir de cenaze namazını çabucak kılarak vefat eden insanı bir an önce defnetme konularında acele etmenin makbul ve daha faziletli olduğunu bildirmişlerdir.

Acele edilmesi gereken ameller cümlesinden olarak, Allah'ın yüce adının ve Resûl-i Ekrem'in davasının dünyanın her yanına yayılmasını düşünüyorsanız, elde ettiğiniz fırsatları o istikamette değerlendirme hususunda da âhesterevlik etmemelisiniz. Cenâb-ı Hakk'ın ihsan ettiği imkânlarla yeryüzünün dört bir yanında eğitim müesseseleri açabilecekseniz, daha çok yere giderek daha çok beldeyi diyalog ve dünya barışı adına bir sulh adacığı haline getirebilecekseniz, bu meselede de kat'iyen yavaş davranmamalı, bilakis acele hareket etmelisiniz.

binlere, onbinlere ulaşın

Şayet, bugün Anadolu'nun bağrından çıkıp cihana yayılan samimi insanların yurtdışında açtığı birkaç yüz okul varsa, keşke bu sayı birkaç bin olsaydı. Olsaydı da, dünyanın dört bir bucağında, bu okullar vesilesiyle aynı eğitimi alan, aynı duyguları paylaşan, aynı düşünceleri taşıyan ve bir araya geldiği zaman aynı dili konuşan on binlerce talebe bulunsaydı.. bulunsaydı ve bu münevver insanların herbiri kendi ülkesinde dostluğun, diyaloğun ve evrensel barışın temsilciliğini yapsaydı. İşte, keşke bu mevzuda asla âhesterevlik edilmeseydi.. keşke eğitim gönüllüleri az yese, az uyusa ve az dinlenselerdi ama günde birkaç yere derse gitse, bir sonraki yere yetişmek için acele etse ve ocak tüttürmedikleri hiçbir diyar kalmaması için dur-durak bilmeden koştursalardı.

Evet, diyalog çalışmaları vesilesiyle herkesle münasebete geçmeli ve bazıları sizi çok yanlış bir şekilde anlatmadan insanlara kendinizi tanıtmalısınız. Şimdiye kadar diyalog sahasında yalnız at oynatan ve çoğu zaman bu mülahazayı istismar eden bir kısım teşkilatlar, bazı organizasyonlar onu bütün bütün kendi inhisarları altına almadan kendi değerlerinizi herkese anlatmalısınız. Bu zamana kadar bazıları diyaloğu kendi güdümlerinde görüyor ve onu kendi emellerine ulaşmaya vasıta olarak kullanıyorlardı. Onlar, samimi diyalog taraftarı değillerdi; fakat şimdi değişik felsefe ve inançların müntesipleri arasından bunun samimi taraftarları da çıktı. Bir yönüyle, herkes diyalog ortamını kendi inandığı değerler ve beğendiği kültür birikimi adına serbest dolaşım için önemli bir fırsat saymaya başladı. Dolayısıyla, hemen her düşüncenin temsilcileri belde belde, ülke ülke geziyor ve gezdikleri her yerde kendi güzelliklerini neşrediyorlar. Şayet, sizin de hakikaten kadirşinas olan insan vicdanı tarafından beğenilecek bazı değerleriniz ve hatırı sayılır bir kültür mirasınız varsa, siz de aynı yolu izlemeli; daha çok yere gitmeli, daha çok insanla bir araya gelmeli ve dilbeste olduğunuz hakikatleri daha yaygınca anlatmalısınız.

Şimdiye Kadar Neredeydiniz?

Mesela; yeryüzünde bizim ulûhiyet telakkimiz kadar sağlam ve arızasız bir uluhiyet anlayışı yoktur. Koca bir dünya Yüce Yaratıcı'yı yanlış biliyor; isimsiz, sıfatsız ve şe'n-i Rubûbiyetsiz bir ilah telakkisi peşinde gidiyor; 'God' kelimesinin darlığı içinde ve 'Diyo' yakıştırmasının sığlığına bağlı bir ilah ve mabud anlayışı takip ediyor. Bu gidişle ulûhiyet hakikatini gerçek mahiyetiyle ve kendi enginliğiyle duyabilecek gibi de görünmüyor. Öyleyse, onu biz duyurmalı ve hakikatler hakikatini biz ilan etmeliyiz. Şayet, bu vazifenin gereğini yerine getiremez ve mefkûremiz hesabına bizi bekleyen böyle bir takdim görevinde âhesterevlik edersek vefasızlık yapmış ve çok büyük bir kusur işlemiş sayılırız. Aynı zamanda, bizim vesilemizle hidayete eren bahtiyar kimselerin 'Şimdiye kadar neredeydiniz? Keşke birkaç sene önce gelseydiniz! Gelseydiniz de hayatı boyunca hep bir arayış içinde bulunan ama Allah'ı, Hazreti Muhammed'i ve Kur'an'ı hiç duyamadan altı ay önce aramızdan ayrılan babama da bu yüce dîni öğretseydiniz!..' çığlıklarına verecek bir cevap bulamayız. Bu itibarla da, bu meselede acûliyete ihtiyaç vardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KÜRSÜ Fri, 13 Apr 2012 12:25:20 +0300
Medeniyetlerin Çatışması mı, Diyaloğu mu? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/160-medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu

Samuel P. Huntington 1993 yılında "Medeni­yet­ler Çatışması" tezini pay­­laş­tı­ğında, ilmî çevrelerden ciddi eleştiriler almış ve sözkonusu tez, akademik dünyada pek kabul görmemişti.

Huntington tezinin ana fikrini şöyle ifade eder: "Benim faraziyem şudur ki, bu yeni dünyada mücadelenin esas sebebi, ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı, kültürel olacak. Millî devletler, dünyadaki hâdiselerin yine en güçlü aktörleri olacak; fakat küresel mücadele, farklı medeniyetlere mensup milletler arasında meydana gelecek.

Medeniyetlerin çatışması, küresel politikaların seyrini belirleyecek." Huntington soğuk savaşın bitip Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla dünyada ciddi değişmelerin ve belirsizliklerin yaşandığı geçiş sürecinde, özetle gelecekte devletlerin siyasî ve ekonomik sebeplerle değil, kültürel farklılıkları sebebiyle çatışacakları tezini ileri sürmektedir.

Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezini savunurken nazara vermeye çalıştığı husus, Hristiyan Batı medeniyeti ile Müslüman Doğu medeniyeti arasında tarihin farklı dönemlerinde, siyasî, ekonomik ve dinî sebeplerle meydana gelen çatışmalardı. O, bunu şöyle açıklar: "Batı ve İslâm medeniyeti arasındaki fay kırıkları boyunca cereyan eden mücadele, 1400 senedir devam etmektedir. İslâm'ın ortaya çıkışından sonra, batı ve kuzeye yönelen İslâm dalgası, ancak 732'de Fransa içlerindeki Tours'da son bulmuştur. Haçlılar, 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar, mevzii başarılarla kutsal topraklara Hristiyanlık ve Hristiyan idaresini getirmeye teşebbüs etmişlerdir."

Huntington bu ifadeleriyle akademik bir çalışmaya çok da yakışmayan bir üslûpla, kendinden önceki oryantalist düşünürlerin kullandığı argümanları kullanmaktadır. Yine başka bir bölümde, Ortadoğu ülkeleri için "Batı'nın İran Körfezi'ndeki askerî varlığı, karşı konulmaz askerî üstünlüğü ve onların (Ortadoğu ülkelerinin) kendi mukadderatlarını tayin etme hususundaki yetersizliklerinden ileri gelen gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin beslediği hayal kırıklığı, yerini giderek artan bir öfkeye bıraktı... İslâm kanlı hudutlara sahiptir." der. Huntington bu bölümde hangi milletten olursa olsun, bir bilim adamının tarafsız olması gerektiğini unutarak, Müslüman ülkeleri küçük görme hatasına düşmüştür.

Huntington'un tezi tarafsız bir şekilde incelemeye tâbi tutulursa "Medeniyetler Çatışması" faraziyesinin tarihî, ekonomik ve sosyolojik açıdan büyük yanlışlar ve kendi içerisinde tezatlar barındırdığı görülecektir.

Binlerce yıllık insanlık tarihinin, farklı medeniyetlerin birbirleriyle olan kültürel bilgi alışverişi neticesinde şekillendiğini görmezden gelen "Medeniyetler Çatışması" tezi, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra ortaya çıkan ve kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasını değiştirmek isteyen bazı çevrelerin işine yaramıştır. Nitekim bu çevreler, o dönemde dünya üzerinde ciddi plânlar yapıyorlardı ve o plânların önemli bir bölümü, Müslüman coğrafyasındaki ülkeleri kapsıyordu. Bu plânların ilk adımı da, bu ülkelere müdahale için hukukî bir dayanak oluşturmak ve işgali gerçekleştirecek kesimlere, halk kitlelerinin desteğini sağlamaktı. Bu şekilde, Amerika ve Avrupa'da, Müslüman ülkelerin terörizmi ve teröristleri desteklediği, zaten asırlardır Müslümanlarla Hristiyanlar arasında bir çatışma olduğu konusu yoğun bir şekilde işlendi ve maalesef yürütülen propaganda faaliyetleri netice verdi. Avrupa ve Amerika'da halkın önemli bir bölümünde, Müslümanlara karşı ciddi peşin hüküm oluştu.


Hâdiselerin Müslüman gözüyle değerlendirilmesi

Medeniyetler DiyaloğuMedeniyetlerin birbirlerine olan tesirleri konusunda Müslümanların görüş ve düşünceleri nasıldır? Bu sorunun cevabı, İslâm'ın iki temel kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'de ve Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet'inde açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takvaca üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır." (Hucurat, 49/13) mealindeki âyetle insanların farklı milletlere ayrılmasının yegane sebebinin diyalog kurarak birbirlerini tanımaları olduğu, insanların kavim veya milliyet olarak birbirlerinden üstün olmadığı, üstünlüğün takvada olduğu açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde "Ey iman edenler!" ifadesi yerine; "Ey Âdemoğulları!" veya "Ey insanlar!" ifadeleri kullanılarak, Kur'ân'ın bütün insanlığı muhatap aldığı nazara verilmiştir.

Peygamber Efendimiz'in hayatına baktığımızda ise, O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) farklı kabile ve milletlere yaklaşımının da âyet-i kerîmedeki ifadelerle paralellik arz ettiğini görürüz. Zaten O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında Kur'ân-ı Kerîm'de ifadesini bulmayan bir fikir, davranış veya söz bulmak da mümkün değildir.

Bu doğrultuda öncelikle Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzur ikliminde toplanan sahabe-i kiram efendilerimizin sosyo-kültürel profillerini incelediğimizde, âyet-i kerîmede ifade edilen kardeşlik ortamını görürüz. Kutlu Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıbaşında Kureyş'in büyüklerinden Hz. Hamza (ra) ile bir köle olan Bilal-ı Habeşî'yi (ra) de, İranlı Selman-ı Farisî'yi de, bir Yahudi âlimi olan Abdullah Bin Selâm'ı da bulmak mümkündür. O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) kutlu meclisinde farklı kültürlerden, farklı kabilelerden, farklı milletlerden gelen insanlar, bu farklılıklarını hiçbir şekilde gündeme getirmeden akılları durduracak bir uyum ve muhabbet içerisinde bir arada bulunmuşlardır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine düşmanlıktan bir ân geri durmayan müşriklere bile aynı hoşgörüyü gösteriyor, karşı tarafın bütün saldırganlıklarına rağmen diyalog kapılarını hep açık tutuyordu. Kendisine yaşatılan onca sıkıntıya rağmen Kutlu Nebi, mübarek belde Mekke'ye girdiğinde kimseden intikam almamış ve bu şekilde kutlu belde bir damla kan dökülmeden fethedilmiştir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hoşgörüsü sayesindedir ki, kısa sürede Mekke'de Müslüman olmayan kimse kalmamıştır; Ebû Süfyanlar, İkrimeler, Hindler bu hoşgörü ikliminde Müslüman olmuşlardır. Bu hoşgörü ve diyalog misâllerini Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ehl-i kitapla olan münasebetlerinde de görüyoruz. Meselâ, Efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) görüşmek için gelen Necran Hristiyanları, ibadet saatlerinin geldiğini ifade ediyorlar ve Kutlu Nebi ibadet etmeleri için onlara Mescid-i Nebevî'de yer gösteriyordu.

Aradan asırlar geçmesine rağmen Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatını kendilerine örnek alan ecdadımız da, aynı hoşgörü ve insana saygı düşüncesini devam ettiriyor; hükmettikleri geniş topraklarda hiçbir şekilde haksızlık ve zulme yer vermiyor, tâbiiyetleri altında yaşayan gayrimüslim halka, İslâm kuralları çerçevesinde her türlü vatandaşlık haklarını veriyordu.

İslâm'ın özellikle Afrika içlerine ve Endonezya, Malezya gibi uzak noktalara ulaşmasının İslâm ordularıyla değil, oralara giden Müslüman tüccarların İslâm'ı temsil noktasındaki titizlikleri ve yerel halkla olan diyalogları neticesinde olduğu malûmdur.


Kıtalararası gönül köprüleri

Günümüzde ise bu iş, sahabe mesleğini devam ettiren adanmış ruhların cehd ve gayretiyle yürütülmektedir. İşleri elbette kolay değildir. Fakat Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) çizgisinden bir adım bile uzaklaşmamayı kendilerine şiar edinen bu insanlar için karşılaşılan zorluklar, insanüstü bir sabır ve tevekkülle bertaraf ediliyor; en katı kalbler bile onların temiz nâsiyeleri karşısında yumuşayıveriyor.

Dünyanın dört bir tarafına nazarlarımızı çevirdiğimizde görüyoruz ki, bu samimi çalışmalar yavaş yavaş meyvelerini vermektedir. Daha evvel peşin hükümler veya yanlış bilgilerle doldurulan zihinler, samimi çalışmalar ve mühim organizasyonlarla hakikati fark etmeye başlıyor. İslâm'ın ve Müslümanların temiz dünyasını keşfettikçe peşin hükümler, yerini İslâm hayranlığına bırakıyor. Birçok Batılı, ülkemize gelerek insanımızdaki engin hoşgörü ve güzellikleri gördükten sonra, dinimiz ve insanımız hakkında ne kadar yanıldıklarını fark ediyor ve ülkelerine döndüklerinde medeniyetler buluşmasının gönüllü birer savunucusu oluveriyor.

Ülkeler arasında uzanan bu gönül köprülerinin sayısı arttıkça, yılların ihmal edilmişliğine ve Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezine inat, medeniyetler arasındaki sevgi bağları daha sağlamlaşmaktadır. Bediüzzaman'ın yıllar önce söylediği "Tiflis, Bitlis kardeştir." sözündeki ruh ve mânâ, ektiği tohumların yeşermesiyle bugün bütün bir dünya sathına yayılmaktadır.

 

Kaynak: http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu-ocak-2012.html

 

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Cemal İnan) MAKALELER Tue, 24 Jan 2012 23:56:01 +0200
İman davasına gönül vermişlerle bir hasbihal http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/155-iman-davasina-gonul-vermislerle-bir-hasbihal http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/155-iman-davasina-gonul-vermislerle-bir-hasbihal

Çok uzak yerlerden geldiniz. Bu kadar uzak mesafelerden benim gibi bir kıtmîri dinlemeye gelmeniz, çektiğiniz onca sıkıntı ve meşakkate değmediği bir gerçek. Bununla beraber, Rabbim niyetlerinizin derinliğine göre muamelede bulunsun..! Aşk u şevk ihsan etsin..! Geliş ve gidişinizi boşa çıkarmasın..!

Yıllardan beri bu türlü teklifler karşısında hep kendimi sorgulamışımdır. “Sen de kimsin, ne oluyorsun, ne anlatacaksın ki bu insanlara faydalı olasın?” İnanın hep böyle düşünmüş, böyle konuşmuşumdur. Ama hüsnüteveccühleri, yapılan onca ısrarı da aşamamış ve kendimi hep bu türlü kalabalıklar karşısında bulmuşumdur.

Bugün değişik bir ruh hâleti içindeyim. Hafakan ve feveranlarımın dorukta olduğu gün bugün. O açıdan, söyleyeceğim sözlerde sizleri rencide edeceğim endişesini taşıyorum. Sonra vicdan azabı çekerim diye de korkuyorum. Hatta bu düşünce ile sizlerin huzuruna çıkmama kararı vermiştim. Son âna kadar da bu kararımda ısrarlı idim. Ancak bazı arkadaşlar gelip ağladı, sızladı ve ne olur dediler... Ben de o kadar uzak mesafelerden gelen bu insanlara karşı ayıp olur, Rabbim sorarsa ne cevap veririm, düşünceleriyle işte huzurlarınızdayım. Evet, daha sonraları, vicdanımın bir yanını hep ısırıp duracağı endişesi ile iki büklüm karşınıza çıkma mecburiyetinde kaldım. Dolayısıyla konuşacağım şeylerde fikir insicamı olmayabilir.. ifadelerde rekakete girebilirim. Rabbinizin sizlere olan nimet ve lütufları aşkına beni bağışlamanızı dilerim. Aklıma gelen şeyleri, simalarınızın bana ilham edeceği hususları herhangi bir tertip ve tasnife tâbi tutmaksızın arz etmeye çalışacağım. Rabbim’in muvaffak kılmasını dilerim!.

 


Beklentiler ve ötesi

Bazen çok küçük şeyler, insana çok büyük sevaplar ve hayırlar kazandırabilir. Beklediğiniz, hatta beklemediğiniz neticeleri, onunla bulabilirsiniz. Tıpkı dualarda olduğu gibi.. evet, Kur’ân’ın ifadesiyle مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ “Ummadığınız yerden” (Talâk sûresi, 65/3) hadd ü hesaba gelmez nimetlerle karşı karşıya kalabilirsiniz. Meselâ, sizler böyle uzun bir seyahat sonucu, aynı çizgide hizmet ettiğiniz arkadaşları görür ve değişik müesseseleri ziyaret edersiniz. Bu vesile ile Rabbim imanınızı takviye eder, Kendi yolunda koşma aşk u şevkinizi artırır ve kalblerinizi telif eder. Zaten böyle bir dönemde, bu türlü takviyelere ne kadar ihtiyacımızın olduğu da izahtan vârestedir. İnşâallah Rabbim bu vesile ile bizleri yeniden keyfiyetin enginlikleri arasında dolaşan halis kullar hâline getirir.. getirir de kemmiyet mülâhazasını bırakır bir kere daha rıza-yı ilâhîyi esas maksat yapan insanlar hâline geliriz...

Ayrıca Cenâb‑ı Hak, böyle bir araya gelme sayesinde, kendisiyle olan yakınlığımız, münasebetimiz açısından “Ne kazandık, ne kaybettik?” mülâhazalarını içimize yeniden hâ­kim kılabilir.. ve bizleri, dünyada‑ukbâda faydalı olacak düşüncelere, amellere yönlendirebilir. Zira biz biliyor ve inanıyoruz ki, biz ne istersek isteyelim, Rabbim hakkımızda hayırlı olanı nasip edecektir. Meselâ, siz dua dua yalvarır, yakarırsınız; “Bana dünyayı ver Allahım!” dersiniz. Ama istediğiniz mânâda bir dünya sizin hakkınızda hayırlı olmadığı için, Rabbim sizi “kût‑u lâ yemût”la yaşatır. Ama öte yanda, berzah hayatınızı Cennet hâline getirir.[1] Dahası, Cennet’te “Gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşer kalbine hutur etmeyen nimetlerle” sizi serfiraz kılar.[2]

Ve yine, “Allahım, salih çocuklar ihsan eyle.” der, durmadan yalvarıp, yakarırsınız. Fakat, “Evlâdınız ve mallarınız sizin için bir imtihan vesilesidir.” (Enfâl sûresi, 8/28) âyetinin ifade buyurduğu hakikat açısından, Rabbim –ihtimal– o imtihanı kaybedeceğiniz için ya da bilemediğiniz sair hikmetlerinden dolayı, dünyada çocuk ihsan etmez. Ama ahirette Kur’ân’ın وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ “Ebedîliğe ermiş çocuklar.” (Vâkıa sûresi, 56/17; Dehr sûresi, 76/19) dediği, çevrenizde “lü’lü‑mercan” gibi koşuşturup duran, baktıkça içinize inşirah veren çocuklar ihsan edebilir.

İşte bu misallerde olduğu gibi, böylesi seyahatler, harcanan paralar, katlanılan ve katlanılmak zorunda kalınan meşakkatler, sıkıntılar ve tabiî ki beklentiler.. sonra da aranılanı bulamamalar.. “Bunun için mi bunca yolculuk?” demeler. Ama ihtimal, Rabbim beklentilerinizin, arzu ve isteklerinizin çok çok ötesinde aklınıza, hayalinize gelmedik şeyler lütuf ve ihsan ederek sizi bir kısım sürprizlerle mükâfatlandırmıştır.


İlk günler

İslâm’a hizmet, çok samimî duygularla, çok samimî hislerle başlatılmış bir hizmettir. Mebdei yani başlangıcı itibarıyla çok hayırlıdır. Yanlış anlaşılmasın, bu tabir, bugünü itibarıyla şerdir ya da hayırsızdır anlamı taşımaz. Belki hâlihazırdaki durumu itibarıyla da iman hizmeti çok hayırları ihtiva etmeye namzet görünmektedir. İnşâallah gelecekte de büyük hayırlar bir bir zuhur eder.

Ne var ki ben, şimdilerin vaadettiklerini çok göremediğimden dolayı, geçmişi nazara verecek ve geçmişin kazandırdıklarını arz etmeye çalışacağım. Aslında bu, insanlığın kaderi ve beşerî bir realitedir. Allah Resûlü’nün hayatını siyer kitaplarında mütalâa edenler, o dönemde de “ilk”in “son”dan hayırlı olduğunu görmüşlerdir. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun etrafında hâlelenen o “ilkler”, bazen topraktan çıkan bir deri parçasını yıkayıp, ısıtıp, yiyorlardı. Ağaç yapraklarıyla beslenen insanlar da vardı o gün. Yedikleri bu şeylerden dolayı tıpkı koyunlar gibi tersleyen insanlara rastlamak da mümkündü o devirde.[3] Ve Allah Resûlü işte bu sahabeye diyordu ki: “Bugün sıkıntılar, meşakkatler, zorluklar içindesiniz; ancak bir gün rahat edeceğiniz günler de gelecek. Fakat şimdilerde siz o günkü durumunuzdan daha hayırlısınız.”[4]

İşte aynen bunun gibi, bizler de, iman hizmetinin başlangıcında hayatlarını tahta bir kulübecikte geçiren ve ömürlerinin sonuna kadar da geçirmeye kararlı insanlar gördük. Günde bir defa kursaklarına sıcak bir çorba girince o günü bayram ilan edenleri müşâhede ettik. Çorbalarına katacak yağı bulamayanları, suyla pirinci kaynatıp çorba diye içenleri.. evet, inanın bana, biz işte böyle kahramanları gördük. Yatacağı döşeği olmayanlara, seyahat tutarı olan parayı hep başkalarından istemek zorunda olanlara, bahçelerde, bahçeler içinde kulübeciklerde ders yapmaya çalışanlara şahit olduk. Onlar hem böylesi mahrumiyet içinde hayatlarını sürdürüyor, hem de çok onurlu yaşıyorlardı. Bu arada hiç hediye kabul etmediklerini de kaydedebiliriz ki, böyle birisinin şahsî küçük bir hediyem için söyledikleri sözler hâlâ kulaklarımda tın tındır. “Yok kardeşim! Biz hediye kabul etmiyoruz. Hediye ile hizmet‑i imaniye ve Kur’âniye’yi bulandırmak istemiyoruz.” Hele bunların hizmet ederken, maaş, ücret, burs beklemeleri “imkânsız” kelimesinin bile karşılayamayacağı seviyedeydi. Böylesi beklentiler, onların hayatlarından mağ­rib‑maşrık (doğu‑batı) kadar uzaktı.

Elbette onların bu ilk dönemi, sizin içinde bulunduğunuz şu dönemden daha hayırlıydı. Hayırlıydı zira o günler bu günleri doğurdu. Şayet o dönemlerde arz etmeye çalıştığım safvet olmasaydı ve onlar birer reşha gibi Cenâb‑ı Hakk’a teveccüh edip onu aksettirmeseler idi, bugünkü yümün ve bereket olmayacaktı. İşte bu açıdan, bugünün nesilleri geleceğin fevvareler hâlinde berekete inkılâp edip çağlamasını istiyorlarsa, aynı safvet, aynı samimiyet, aynı ihlâsı yaşamak mecburiyetindedirler.


Ne yapmalıyız?

O hâlde bana sorabilirsiniz; “Yeniden dönüp kulübelerde mi yaşayalım, bir öğün ve bir kap yemekle mi iktifa edelim?” Evet, böyle diyebilirsiniz. Ben de buna karşılık derim ki; “Ona ben karar vermeyeceğim. Ona karar verecek olan sizlersiniz. Fakat ben burada bir gerçeğin altını çiziyorum. Önemli bir hususu vurgulayarak onu sizlere anlatmaya çalışıyorum. Büyük doğumların, büyük oluşumların temelinde Asr‑ı Saadet’in izdüşümü denilebilecek bir hayat tarzının olduğunu, olması gerektiğini anlatıyorum. Karınlarını dahi doyuracak bir şey bulamayan insanların, sırtlarına geçirecek bir paltosu olmayan kimselerin hâlini arz ediyor ve onların insanlığın kaderi ile nasıl oynadığını ifadeye çalışıyorum. Hiç unutmam, unutamam Hazreti Pîr-i Muğan, Isparta’da iken, Doğu’ya birisini göndermişti. O zat, halkın içinde otururken dizlerindeki yamaları göstermemek için, sırtına aldığı eski pardesünün etekleri ile onları kapamaya çalışıyordu. Onun pantolonu, ceketi böyle ise, yediklerini tahmin edebilirsiniz.

Evet, işte o dönemde etrafa saçılan ışıktan tohumlar, o tohumlar üzerine bina edilen büyük kompleksler ve dünyanın yedi bucağında açılan okullar, yurtlar, pansiyonlar, hep bu “ilkler”in izinden giden insanların gayretleriyle oldu. Onlar bu samimî zeminde, samimiyet soluklaya soluklaya yetişmişlerdi. Hüsrev Efendi, Hulusi Efendi, Mustafa Gül, Tahiri Mutlu, Sadullah Nutku, Bekir Berk, Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Said Özdemir, Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel, Ahmet Feyzi, Mehmed Feyzi... gibi kahramanlardan görmüşlerdi her şeyi. Dolayısıyla bu insanlar önlerinde örnek aldıkları kimselere göre şekil alıyor ve onların yaşadıkları hayatı yaşamaya özen gösteriyorlardı.. “Gidin!” denilen yere gidiyor, “Verin!” denilen yerde de veriyorlardı.


Gelelim günümüze…


Zaman döndü dolaştı bize ve size geldi. Şimdi ibret alacak, ders alacak nesiller bizleri, sizleri takip ediyor. Evet, Kur’ân’ın, “Peygamber’de sizin için alınacak örnekler vardır.” (Ahzâb sûresi, 33/21) buyurduğu ve geriden gelenlerin şahsî, ailevî, içtimaî hayat adına onu örnek aldıkları gibi, şimdi yeni yetişen nesillerin de bu hakikatten hareketle, sizleri örnek alacaklarını unutmamak lâzım. Yanlış anlaşılmasın, bunları ifadede tezyif kastı yoktur. Ne var ki bu bir vâkıadır. Arkadan gelenler daima öndeki insanları kollarlar. Yeme, içme, yatma, istiğna... gibi hemen bütün hususlarda öndekilere benzemeye çalışırlar.

Bu noktada sesimi yükseltip en tiz perdeden sizlere şöyle haykırmak geliyor içimden: Eğer bu mevzuda bizler, geçmişten ve daha ötede ashab‑ı kiramdan ve günümüzde Hazreti Sahipkıran’ın etrafındaki talebelerinden gerekli dersleri alıp, hayatımıza tatbik edebilseydik, geleceğin çağlayanlarının şelaleler hâlinde İslâm lehine akıp, çağlayıp gideceğine rahatlıkla teminat verebilirdim. Ama eğer durum başka türlü ise, o zaman da kendimizi yeni baştan kontrol etmemiz, murâkabe ve muhasebelerimizi sıklaştırmamız gerektiği kanaatini mutlaka arz etmeliyim.


İstiğnanın buudu

Evet, o aç, susuz, giysisiz insanlar, açtıkları küçücük evlerde “kira” parasını bile vermekten âciz kişiler; ceketlerini satıp veya hatırlarının geçtiği kimselerden borç alarak oturdukları evin kirasını ödeyen o kahramanlar sayesinde bugünlere geldik. Hatta sizin iyi bildiğiniz birisinin bile, hizmet için aldığı iki yüz lirayı, iki senede ödeyemediği söz konusudur. Nihayet bir gün borç aldığı şahıs, kendisine hatırlatarak; “O parayı risale alıp dağıtmak için almışsınızdır, isterseniz size hakkımı helâl edeyim.” der. Kabul etmez. Çok net hatırlamamakla beraber zannediyorum, birisinden borç alarak o borcu öder. Zira o günkü düşünceye göre –ki bugün de hâlâ geçerlidir– “Al şu parayı, evin ihtiyacını karşıla.” denmesi, bu insanlara karşı yapılmış en büyük hakaret sayılırdı. Hatta onlara küfür gibi gelirdi bu masumane teklif.

Şimdi bizim, o samimî oluşumu, işin temelindeki insanların safvet ve samimiyetleri ölçüsünde temsil ettiğimizi söylemeye imkân var mı? İhtimal bizim yaptığımız mini bir şablonculuk ve bir taklit. Ama bu ruh hâleti bile, tıpkı büyük deryaların büyük dalgaları gibi mâşerî vicdanlarda mâkes buluyor.

Evet, bugün dünyanın dört bir yanına hicret buudlu bir göç dalgası varsa, işte bu “ani’l‑merkez” güçten kaynaklanmaktadır. Bu gücün arkasında, arpa kadar bir şeyi hediye olarak kabul etmeyen Hazreti Bediüzzaman vardır. Hulusi Efen­di, Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Abdullah Yeğin ve emsali dava erleri vardır. Hayatlarını Allah Resûlü’nün Suffe Ashabı gibi geçiren ve sahabe safvetinin temsilcileri olan kişiler vardır.


Ve bugünler…


Ve bugünler.. bugünlerde de Cenâb‑ı Hakk’ın lütufları sağanak sağanak başımızdan aşağı yağıyor. Ben hiç mübalağa etmeden, Rabbim’in bu tecellîlerini vicdanımda hissederek ve her kelimenin yerli yerinde kullanılmasına fevkalâde özen göstererek diyorum ki: Rabbimiz’in nimetleri boyumuzu aşkın, liyakat ve istihkakımızın da çok çok üstündedir. Bu kervana katkıda bulunanlara ve bu nimetler döneminin temsilcilerine şahsen ben, her gün kadın‑erkek, çoluk‑çocuk, genç‑ihtiyar, esnaf‑memur, tüccar‑talebe deyip, hatta toplumun bütün katmanlarını tek tek sayarak dua ediyorum.. dua ediyor ve hiçbir kesimi dışarıda bırakmamaya özen gösteriyorum. Yer yer, zaman zaman, belde belde, ülke ülke, isimler zikrediyor ve şöyle yalvarıyorum Rabbim’e: “Kavlî, fiilî, hâlî iman ve Kur’ân hizmetine destek olanlara, el uzatanlara, maddî imkânlarını seferber edenlere rahmetin, inayetin, bereketin ve hıfzın ile mukabelede bulun Allahım! Lütuflarını onların başlarına sağanak sağanak yağdır. Gönüllerini, verme duygusuyla donat. Sonra bu donatmayı verme şeklinde gerçekleştir...” diyorum.. denmelidir de, zira gelecek, bir yönüyle bu anlayış, bu felsefe ve bu düşünce üzerinde umranlar hâline gelecek ve gelişecektir.

Eğer bizler o ilk dönemin sahabîleri ya da Hazreti Sahipkı­ran’ın talebeleri gibi samimiyet ve safvet içinde olmazsak, olup da onu koruyamaz ve devam ettiremezsek –ki ben şahsen koruyamadığım endişesi ile iki büklümüm– geleceği kucaklayacağımızdan söz edilemez. Evet, ehl‑i dünya insanlar gibi görenek ve tiryakiliklerle israfa açıldığımız, evlerimizi onlar gibi dekore ettiğimiz, günde üç defa önümüze sofralar konduğu sürece; geleceğin umranlarını kurma, bahis mevzuu edilemez.

Öyleyse, hâlihazırdaki tablo, geçmişteki insanların ihlâs, samimiyet ve safvetlerine, Allah’ın bir lütfu şeklinde tecellî ettiği şeklinde kabul edilmelidir. Dilerim bu tecellîler devam etsin.! Etsin ama o biraz da sebepler planında bizim hâl, tavır ve düşüncelerimize bağlıdır.


Frekans paylaşımı

Ben dualarımı kesmiş ve ümidimi yitirmiş değilim. Bundan sonra da dua etmeye devam edeceğim. Edeceğim ama, benim kendilerine dua ettiğim şahıslar, kendileri hakkında da en az benim kadar dua etmiyorlarsa, benim duamın ne ehemmiyeti olur ki.? Yani onlar “Allahım, rahat yaşayacağımıza bizi ihlâslıca yaşat!. İmkânlar içinde yüzeceğimize bize hasbîlik lütfeyle.! İnsanların gönüllerini fethetme duygusuyla bizleri donat!” demiyorlarsa, ben dua etsem ne olur, etmesem ne olur!. Veya onlar, benim dediğimin tersini istiyorlarsa, mal‑mülk‑menal diyorlarsa, daha liseyi bitirmeden, bir an evvel okulu bitirip evlensem diye düşünüyorlarsa, ben onların ihlâs ve samimiyetleri adına dua etsem ne olur, etmesem ne olur!. Yahut benim –yeminle ifade edebilirim– her gün ihmal etmeden kendileri için اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصيِنَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ الْمُحِبِّينَ الْمَحْبوُبِينَ الْمُقَرَّبِينَ (Allahım, bizi muhlis, muhlas, müttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, Seni seven ve nezdinde sevilen, huşû sahibi, mütevazi, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmış, mukarreb kullarından eyle!..) dememe mukabil, onlar bunu hayatlarında bir kere dahi demiyorlarsa, duygu ve düşünce itibarıyla hep başka başka kurgu ve hayallerle yaşıyorlarsa, “Ah bir cismanî zevk!” deyip, Allah rızası istikametindeki hizmeti tâli bir iş olarak görüyorlarsa ve ancak atmosfer hazır hâle getirildiğinde, altlarına araba, ceplerine telefon konulduğunda koşturuyorlarsa, ben dua etsem ne olur, etmesem ne olur?


Unutmayın!.

Bu mevzuda sizi “Dua etmiyorsunuz” şeklinde itham etmekten Allah’a sığınırım. Ama şunu da unutmayın, şayet siz, geleceğin, bugüne göre, beş‑on kat katlanmış şekilde zuhurunu bekliyor ve ilâhî inayet, vekâlet, kefalet, kelâet, sizi sarıp sarmalasın arzusunda iseniz, Asr‑ı Saadet dönemine, ya da Hazreti Üstad’ın devrine dönüp bakmak zorundasınız. Yani ilhamı, Kur’ân’ın nüzûl faslından ve Nur’un ilk döneminden almak mecburiyetindesiniz. Evet, bana göre Resûlullah’ın o şanlı ashabının rengine boyanmak gerektir. Hiç olmazsa Barla kahramanları gibi şekillenmek şarttır. Unutmamak gerekir ki, arkadan gelenler de bizlere göre şekillenecektir.


Kur’ân’ın rolü

Ayrı bir hususa temas etmek istiyorum: Sahabe asrına “Altın Çağ”, “Işık Çağ” dedirten Kur’ân’dır. Zamanın bir dönemini altın dilim hâline getiren de Kur’ân’dır ve sahabe dönemine denk Osmanlıların dirilişini sağlayan da yine Kur’ân’dır. Ancak, üç‑dört asır var ki, o Kur’ân evlerimizde atlas işlemeli mahfazalar içinde, başımızın ucunda asılı olmasına rağmen, yattığımız odadan, içtimaî, iktisadî ve kültürel hayatımıza kadar geniş bir dairede ona yabancılığımızın yalnızlığını yaşamakta.. ve tabiî hata bizden kaynaklanmakta. Çünkü ondan kâmil‑i mükemmel olarak istifade edebilmek, onunla tam konsantrasyona bağlıdır.. evet, o mükemmel vericiye karşı, elde bir almacın olmasına bağlıdır. Onunla frekans paylaşımı şarttır.

Kur’ân böyle olduğu gibi sabah‑akşam okuduğunuz eserler de böyledir. İçinizde onun hafızları olabilir. Fakat bütün bu okuyup, ezberledikleriniz, sizde, hayatınızı yeniden gözden geçirme fikrini uyarmıyorsa, siz ondan istifade edememişsiniz demektir. Allah Resûlü’nün beyan buyurduğu gibi: “İnsanlar öyle bir dönemi idrak edecekler ki, Kur’ân bir vadide, onlar da bir vadide bulunacaklar.”[5] Evet, Kur’ân’ın bize bir şeyler ifade edebilmesi, onu sahabe anlayışı, sahabe felsefesi, idraki ile algılamaya bağlıdır. Nurlar’ın aynı tesiri meydana getirebilmesi de ilk dönemin halis talebeleri ölçüsünde onlara rabt‑ı kalb etmeye bağlıdır. Belki de bunlar gerçekleştiğinde bir taraftan kemmiyet daha hızlı artacak ama öte taraftan keyfiyet daha bir derinleşecektir. Böylece, kemmiyet keyfiyetin bir buudu olarak geleceğe yelken açacağız.


Ümitsiz değilim

Ümitsiz değilim dedim.. evet, hiçbir zaman ümidimi yitirmedim. Bugün de hiçbir şey yitirilmiş ve hiçbir şey bitmiş değildir. Zannediyorum az dişler sıkılsa, mü’minlere eski misyonları tekrar kazandırılabilir. O irşad yuvaları içinde çok az insan kalmasına rağmen, belki yedi yüz, belki yedi bin kişiye muallimlik yapabilir. Yedi bin insan yine o irşad yuvaları sayesinde Kur’ân’ın âşığı, Kur’ân mecnunu hâline gelebilir.. gelebilir ve belli bir kıvama erebilir. Ne var ki, bunun için, o misyonun birileri tarafından yani öndekiler tarafından hassasiyetle kontrol edilmesi lâzım.

Evet, bu konuda olağanüstü bir hassasiyet lâzımdır ki, arkadan gelenler bir boşlukla karşılaşmasın. Aksi hâlde –Allah muhafaza– bir başıbozukluk içine girilmesi muhtemeldir. Zaten öyle bir başıbozukluk arkasında çöküntü getirir ve o çöküntünün önünü almak da mümkün olmayabilir. İşte Osmanlı, önümüzde örnek!. Son bir‑iki asırdır artık padişahlar ve hünkârlar ordularının önünde cephede değillerdir. Hemen hemen hiçbiri, “Beni şehit eyle, Din‑i Mübin’i aziz eyle!” diyen Murad Hüdavendigârlar gibi kıvamında değildir. Pekâlâ kötü mü idi bu insanlar? Hayır, kötü değillerdi. En az günümüzün iyileri kadar iyi idiler.. evet, bu, onlar kötüdür mânâsına gelmez. Ne var ki, olmaları gerektiği ölçüde olmadıkları da bir gerçek. İrtidat cereyanına karşı “Hiç kimse gelmese bile ben tek başıma bu mürtetler güruhu ile savaşırım!” diyebilecek kadar iyi değillerdi ve bütün bunlar çöküş dönemi emareleri sayılabilirdi.[6]


Allah aşkına

O hâlde gelin Allah ve Resûlullah aşkına, bugüne kadar hazırlanan umranlar üzerine birer mirasyedi gibi konan bizler, evet, çok güzel şeyleri ecdadından tevârüs eden bizler, bir çözülüşün, ardından yeni bir çöküşün vesileleri olmayalım. Evlerimiz birer harabeye dönmesin! İlim, irfan yuvaları birer baykuş yuvası olmasın!

Bunlara “Âmin!” demek kolay ama, bu iş samimiyet ve safvet ister. Kendini düşünmeme, yaşama zevkine dilbeste olmama, yaşatma delisi olarak toplumu kucaklama, “Başkaları imanla hayatın enginliklerine ulaşamayacaklarsa, benim yaşamamın bir anlamı yoktur.” mülâhazasına kilitli olmayı ister.


Tekrar keyfiyet

Evet, Asr‑ı Saadet dönemine denk, bir ihlâs dönemi bizde de yaşandı.. yaşandı ama, ben onun şu anda bütün derinliğiyle devam ettirilebildiği kanaatinde değilim. Kafamdan bir türlü keyfiyetin kemmiyet karşısında yenik düştüğünü atamıyorum. Evet, şimdilerde keyfiyetin nakavt olduğunu zannediyorum. Oturup bordrolar üzerinde saatlerce mütalâalarda bulunan insanları görünce, bir türlü bu düşünceden kurtulamıyorum. “Şu kadar isterim” diyenleri gördükçe bir çöküşün başladığı düşüncesinden vâreste olamıyorum. İnsanların konuşmaları karşısında samimiyetlerini muhafaza edemediklerini görüyor ve bu konuda kuşku taşımaktan kendimi alamıyorum. Dolayısıyla da, bir samimiyet, safvet, ihlâs döneminin bitmeye yüz tuttuğu endişesiyle tir tir titriyorum. Ardından da diyorum ki Âkif’ten az değiştirerek:

“Bu anlayış, bu hissiyat, bu samimiyetle hizmet olur derlerse pek yanlış.
Bana bir topluluk göster, ölmüş mâneviyatıyla sağ kalmış!”


Sorun vicdanlarınıza

Evet, bizler düşmanla yaka‑paça olmuş, kim bilir kaç defa ölümle burun buruna gelmiş, öldürücü yaralar almış ve sonunda ganimetten hissesine düşen pay verilirken onu reddedip, “Ben bunun için Müslüman olmadım; Müslüman oldum ki şuradan bir ok yiyip şehit olayım.”[7] diyen sahabînin civanmertliğini gösterebiliyor muyuz? “Ben maaş için bu davayı benimsememiştim. Yapmayın Allah aşkına! Bana kastınız, garazınız mı var? Ahirette beklediğim şeyleri dünyada vermek suretiyle beni mahv u perişan mı etmek istiyorsunuz?” diyebiliyor muyuz? Ben böyle desem ve ardından sorsam, “Kaç insan var, bu soru karşısında, ‘Ben varım!’ diyebilecek?..” Belki hepiniz bu soru karşısında parmak kaldırıp ve “Ben varım!” diyebilirsiniz; ancak ben öyle demeyecek, soruyu soracak, sonra da üç nokta koyarak cevabı vicdanlarınıza havale edeceğim. Var olduğuna, hüşyar olduğuna, imanla meşbu’ bulunduğuna inandığım vicdanlarınıza! Ve vicdanlarınızın önemli bir rüknü olan latîfe‑i rabbâniyenize! Sizin hakkı görmeye hazır hislerinize! Cennet’i kavrama şuurunuza! Bütün bunları aşmada sizin için önemli bir dinamik olan iradenize!

Evet, sorun vicdanlarınıza! Eğer vicdanlarınızdan cevab‑ı savap alıyorsanız, geleceğe ümitle bakabiliriz. Bahtınıza düştüm ne olur; yukarıda arz ettiğim sahabî gibi, eline tutuşturulmak istenen ganimet karşısında “Ben bunun için dava insanı olmamıştım!” diyemez misiniz? Diyebiliyorsanız istikbal vaad ediyorsunuz demektir. Yoksa.. evet, yoksa maalesef bir şey demeyeceğim. Eğer mutlaka bir şey demek icap edecekse, “Kendimizi bir kere daha gözden geçirelim.” diyeceğim.

Bu yüce misyonun temsilcileri olup olmadığımızı, dünyevî herhangi bir beklentimiz bulunup bulunmadığını?. Bir zamanlar peygamberler, asfiya ve evliya ile temsil edilen Kur’ân’ın ruhunu etraf‑ı âleme tam aksettirip aksettiremediğimizi?.. Bir kere daha gözden geçirelim ve ilim, irfan istikametinde açılmış bütün müesseselerdeki çalışmaları yeniden mercek altına alıp bir kere daha samimiyetimizin derecesini, kontrol edelim.

Başınızı ağrıttığımın farkındayım.. zehir zemberek şeyler söyledim, şuurundayım. Belki bazılarınız içinizden geçiriyordur: Keşke gelmeseydin de bu acı şeyleri söylemeseydin.. haklı olabilirsiniz ama başta söylemiştim, size karşı mahcup olmamak için geldim. Samimî miyim, değil miyim, bu, ötede belli olacak. Ben kendimi hep Cehennem’in kenarına kadar getirilmiş ve ardından bir tekme yiyip, gayyâya yuvarlanmış birisi gibi görmüşümdür. Evet, yıllardan beri ben kendimi hep bu insan gibi gördüm ve ilâhî inayet imdadıma yetişmezse, kurtulmam mümkün değil düşüncesini taşıdım. Siz kendinize ne nazar ile bakarsanız bakın, o beni hiç alâkadar etmez. Ancak ben burada, muhasebenize, murâkabenize esas teşkil edebilecek şeyleri arz etmeye çalışıyorum.

Kim bilir belki de bir on‑yirmi‑otuz sene sonra, bazı kesimler itibarıyla menfaat ve çıkar kavgalarının, sen‑ben çekişmelerinin, turnikeye önce girmiş olma beklentilerinin meydana getireceği çalkantılar yaşanacaktır. Makam‑mansıp, şan‑şeref, şöhret arzularının sebebiyet vereceği kavgalar, gürültüler meydana gelecektir. Dilerim bunlardan hiçbiri olmasın; ama yine de bu kabîl şeyler sizlerde gerçekleşir endişesiyle acele ediyor ve şimdiden dünyevî menfaat ve çıkarlar karşısında aldanmamanız için haddimi aşarak tembihte bulunuyorum. Bugün‑yarın, öbür gün olabilir endişesiyle yaşıyorum.. yaşıyor ve enkazın altında birlikte kalır, eziliriz kaygısıyla iki büklüm oluyorum. Kehanet değildir bu; toplumun hâlihazırdaki durumunun ve görünümünün ifade ettiği mânâdır, muhtevadır. Şimdi konuştuklarım da, bu görünümün içime akıttığı zehir zemberek düşüncelerdir.

Sözlerimi burada noktalarken, Allah’ın üzerinize olan lütuf ve ihsanları adına beni bağışlamanızı dilerim. Şayet sözlerimle sizleri rencide ettiysem, bunu İslâm’a hizmet hususunda duyduğum duyarlılığa ve aşırı hassasiyete verin ve beni mazur görün!

* Tavzih: İnsanî normların çok çok üstünde, peygamberâne aşk, ümit, arzu, azim ve kararlılıkla hayatını sürdüren bir dava insanının hayal dünyasına girebilirseniz giriniz. Şunları göreceksiniz; bu tür insanların ufku çok engindir.. himmetleri çok âlidir.. hedefleri çok yüksektir.. ve bunlar aynı düşünce çizgisi, aynı hayat felsefesini paylaştıkları, arkadaşlarını hep ideallerindeki gibi görmek isterler. Hele kaderin yollarına su serpip kendilerine yakın kıldığı, kurbetin ve vuslatın şarabını her dem içenlerin, bu dünyanın dışına çıkmalarına asla tahammül edemezler.İşte bu sohbet, kurbet ve vuslatın, ülfet ve ünsiyet sebebiyle işe yaramaz hâle geldiği bir zaman dilimi ve o yüce kamete “Bitsin bu hayat ölümün kollarında.” temennisi yaptıran bir ruh hâleti içinde ve tamamıyla dar bir daire içinde gerçekleştirilmiştir. (A. Kurucan)
[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/216.
[2] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312, cennet 2-5.
[3] Bkz.: Buhârî, fezâilü ashâb 15; Müslim, zühd 12.
[4] Bkz.: Buhârî, menâkıb 25, menâkıbü’l-ensar 29, ikrâh 1; Ebû Dâvûd, cihad 97.
[5] el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 4/98.
[6] Bkz.: Buhârî, zekât 1, istitâbe 3, i’tisam 2; Müslim, îmân 32.
[7] Nesâî, cenâiz 61; Abdurrezzak, el-Musannef 7/271; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/271.

]]>
bilgi@gencadam.com (M.Fethullah Gülen) YAZI DİZİLERİ Thu, 05 Jan 2012 11:57:29 +0200
Fethullah Gülen Hareketi’nin “Hıristiyanlık misyonerliği yaptığı” iddialarıyla ilgili neler söylemek lazım? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/150-fethullah-gulen-hareketinin-hiristiyanlik-misyonerligi-yaptigi-iddialariyla-ilgili-neler-soylemek-lazim http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/150-fethullah-gulen-hareketinin-hiristiyanlik-misyonerligi-yaptigi-iddialariyla-ilgili-neler-soylemek-lazim

Dinlerarası diyalog faaliyetlerinden dolayı Fethullah Gülen Hocaefendi ve Gönüllüler Hareketi İslam’dan taviz verdikleri ve hatta Hıristiyanlık misyonerliği yaptıkları şeklinde bazılarının ithamlarına maruz kalmıştır. Halbuki Fethullah Gülen Hocaefendi, diyalog faaliyetlerini İslam’ın bir gereği olarak gördüğünü ve İslam’a bağlılığından ötürü yaptığını ifade etmektedir[1]; ayrıca dinin en ufak bir uygulamasından bile taviz vermediğini de şöyle dile getirmiştir: “Bizim kalbimizi Allah biliyor. Ben, değil böyle büyük meselelerde, yatağa girerken bile Efendimiz’in tarzını uygulamaktan taviz vermedim. Arkadaşlarımın da taviz verdiğini zannetmiyorum.”[2]


Bütün dinlerin ve kültürlerin mensuplarıyla diyalog

Fethullah Gülen

Diyalog sadece Hıristiyanlık mensuplarıyla yapılan bir faaliyet değildir; bütün dinlerin mensuplarıyla yapılmaktadır. Diyalog faaliyetlerinde farklı din mensupları arasında ayrım gözetilmediğini Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle belirtmektedir: “Diyalogda herhangi bir din mensubunu diğerine tercih etmek, aklımıza gelmez. Hz. Ali efendimiz (r.a.), ‘İnsanlar içinde Müslümanlar dinde kardeşlerimiz, diğerleri insan olarak kardeşlerimizdir.’ sözüyle herkesi en azından insan olmada kardeş ilan etmektedir ve herkes, Allah’ın yarattığı kulları olarak insan kardeşlerimizdir.”[3]

Diyalog, Fethullah Gülen Hocaefendi’in de ifade ettiği gibi evrensel barışı temin etmek gayesiyle dünya çapındaki bütün din mensuplarıyla yürütülen bir barış ve uzlaşı faaliyetidir:

“Şu anda, İslâm ve Hıristiyanlık, dünyada en fazla müntesibi olan iki dindir. Budizm ve Hinduizmin de çok sayıda müntesibi vardır. Yahudilik, müntesiplerinin sayısı itibariyle küçük gibi görünse de, etkilidir. Dolayısıyla, âhir zamandaki evrensel bir dirilişin, sulhün ve barışın bu dinler arasında, önce ortak noktalarda başlayacak bir diyalogdan geçeceği bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Böyle bir diyalogda geç kalındığı bile söylenebilir. Biz, kendi değerlerimizden şüphe etmiyoruz ve kimseye iltihak teklifinde bulunmadığımız gibi, kimsenin aklından da bize böyle bir teklifte bulunmak geçmiyor.”[4]

Müşterek noktaların daha çok olması nedeniyle öncelikle Ehli Kitap kabul edilen Hıristiyanlar ve Yahudiler ile başlansa da diğer din mensupları da diyalog faaliyetine zamanla dahil edilmiştir: “evvela ehl-i kitap olan insanların bir araya gelmesi, sonra da bu meseleyi ehl-i kitap saymadığımız değişik din mensuplarıyla mesela Budistlerle, Konfüçyüstlerle, Brahmanistlerle bir araya gelerek görüşme yapmak gerek.”[5] Hatta zamanla ‘kültürler arası diyalog’ denilerek kapsam daha da genişletilmiş ve semavi dinlerin dışındaki diğer inanç mensuplarının da bu faaliyetlere dahil edilmesi düşünülmüştür.[6]


Hıristiyanlık misyonerliği mi?

“Türkiye’de bir kesim, sizin Hıristiyanlık misyonerliği yaptığınızı iddia etti.” sorusunu Fethullah Gülen Hocaefendi “Bir kesim Hıristiyanlara yaklaşmayı, onların rahat ve serbest dolaşmalarına, propaganda yapmalarına, kilise teşkilatlarına, faaliyetlerine destek gibi görüyor. Kanaat-i acizanemce haset ve kıskançlık var. Olumlu bazı şeyler var. Bunları hazmedemiyorlar.”[7] diye cevaplıyor.

Diyalog çalışmalarının Hıristiyan misyonerlik çalışmalarıyla ilişkisi olmadığını Fethullah Gülen Hocaefendi şu sözlerle ifade ediyor: “Vatikan’da ya da başka yerlerde yürütülen bu tür faaliyetlerin, bizim hoşgörü ve diyalog hareketiyle bir alakası yoktur. Ne benim, ne de benimle beraber bu hareketi benimsemiş arkadaşların katiyen bir başkasının dümen suyunda olması söz konusu değildir. Bizim diyalog ve hoşgörü hareketimiz tamamen Türk milletine aittir ve Türkiye orijinlidir; diyalog faaliyetlerini kendi maksatları doğrultusunda yapanlara eklenmiş değil, aksine onlar yapıyorsa biz neden yapmayalım, onlarla müşterek programlar planlayarak kendimizi ifade yollarını neden aramayalım mülahazalarından doğmuştur.”[8]


Diyalogun olumlu sonuçları

Fethullah Gülen Hocaefendi diyalog faaliyetleri sayesinde yüzlerce Hıristiyanın İslam’a karşı yumuşadığını örnek vererek anlatıyor: “Diyalog süreci içerisinde benim yanıma gelenler de oluyordu; farklı ortamlarda görüşmelerimiz de oldu. Beraber olduğumuz zamanlarda namaz vakti giriyor... izin istediğimiz zaman saygıyla karşıladılar. ‘Buyurun, siz ibadetinizi bitirinceye kadar biz de burada dua ederiz’ dediler. Böylesine yumuşak tavırlı insanlardan yüzlercesi diyalog faaliyetleri sayesinde ‘Muhammed Allah’ın resulüdür. Kur’an, Allah kelamıdır’ dedi... Bediüzzaman keramet gösteriyor gibi, ‘İsevi Müslümanlar’ tabirini kullanarak dikkat çekmiş, aynı zamanda bir jest yapmış. Bu tabir Hıristiyan olduğu halde dinimiz hakkındaki önyargılardan kurtulmuş, Efendimiz’i Peygamber olarak, Kur’an’ı da Allah kelamı olarak kabul etmiş kişiler demektir. Böyle insanlardan yüzlercesini gösterebilirim.”[9]

“Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip ‘Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.’ deniliyor. Değişik yerlerde ‘Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.’ diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur’an’a göre bir Hazreti Îsâ inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine ‘Müslüman İsevîler’ diyen insanlar çıkabiliyor.”[10]

“Önyargıdan ve garazdan uzak olarak onların faaliyetlerine bakanlar göreceklerdir ki, dünyanın her tarafından onbinlerce insan, bu adanmış ruhlar sayesinde Türkiye’yi tanımış, Anadolu insanının sıcaklığından haberdar olmuş ve Müslümanlığa karşı sempati duyar hâle gelmiştir. Bugün binlerce kişi, ‘Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve onu sevdirdiniz.’ demekte ve onlara karşı minnettarlık hisleri beslemektedir. Demek ki, bu minnettarlık duygusuyla dolu insanlar, kin ve nefret tavırlarından bıkmış, dostluğa çok susamış, barış atmosferini özlemiş, İslam’a muhtaç kimselerdi ve kendilerine uzanacak bir el bekliyorlardı. Demek ki, onlar İslam’ın Fethullah Gülen Hocaefendi yüzünü hiç görmemiş, Hazreti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mesajını kendi berraklığıyla hiç duymamışlardı. Günümüzün fikir işçileri ‘diyalog’, ‘hoşgörü’ ve ‘konuma saygı’ deyip onlara biraz yakın durunca ve kendi değerlerimizi mütebessim bir çehreyle sununca, onlar, ‘İşte bulduk’ diye mukabele ettiler ve ‘Allah sizden razı olsun; siz gelmeseydiniz, İslam’ı hiç tanıyamayacak ve Hazreti Muhammed’i hiç bilemeyecektik’ dediler.”[11]


İtirazlara rağmen diyaloga devam

Fethullah Gülen Hocaefendi, diyalog yolundaki engellere ve kınamalara aldırmadan gayretlere devam edilmesi gerektiğini söylüyor: “Birlik, beraberlik ve uzlaşma adına ortaya koyacağımız gayretler her zaman herkes tarafından tasvip edilmeyebilir; bazı kimseler yaptıklarımızı isabetli görmeyip itirazda bulunabilirler. Fakat, bu itirazlar bizi yolumuzdan alıkoymamalıdır. Bildiğiniz gibi, diyalog adına dünyaya açıldığımız zaman, belli bir kesim ‘Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe taviz veriliyor, misyonerlik güçlendiriliyor, din elden gidiyor!’ gibi hezeyanlarını yüksek sesle dile getirmişlerdi. Şimdi buyursunlar; dünyadaki iftirakı, ihtilafı ve terörü durdursunlar; bütün Müslümanların alınlarına “terörist” lekesinin çalınmasına mani olsunlar!.. Bir gün onlar da anlayacaklardır ya da bugün anlamışlardır ki, bunun yegâne çaresi; insanları bir araya toplama, uzlaştırma, barıştırma ve onları hayatı paylaşmaya hazır hale getirmedir. Dolayısıyla, iftirakı ve ihtilafı bertaraf etmek için ne türlü gayretlere ihtiyaç varsa, bunların hepsi eksiksiz ortaya konulmalı ve bu hususta kınayanların kınamalarına asla aldırılmamalıdır.”[12]

“Meselâ dünyanın dört bir bucağında, okullar ve kültür lokalleri açarak; o müesseselerdeki talebeleri, talebe velilerinin evlerine gitmede bir vesile ve köprü sayarak, daha başka özel günleri değerlendirip, bazen helva, bazen aşure, bazen börek, bazen künefe yapıp ‘Bunlar Türk kültürünün çok önemli ürünleridir. Biz bunları yapar ve komşularımıza da ikram ederiz.’ diyerek farklı din ve kültürlere mensup insanlar arasında köprüler kurmaya, onlarla yakınlaşmaya ve öteden beri yanlış mülâhazalarla meydana gelmiş olan aramızdaki çukurları kapamaya çalışırız. Böylece deryalar üzerine köprüler kurmak ve dağlar arasında geçitler oluşturmak suretiyle yeniden bir kere daha kalblere ulaşarak ve o kalblerle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin bir kez daha fıtrî olarak Allah’la buluşmasını temin etme gayretinde bulunuruz.”[13]


Değerleri hal diliyle duyurmak

Fethullah Gülen Hocaefendi, hal diliyle temsil etmek suretiyle evrensel değerleri herkese duyurmayı prensip olarak sunuyor: “Bugün siz, gökler ötesinin insanlığa armağanı olan semavî değerler manzumesine yürekten inanıyor, onları hakikaten vicdanınızda derinlemesine duyup hissediyorsunuz. Tabiî böyle bir imanın neticesi olarak o değerler manzumesini bir karasevda hâlinde bütün cihana duyurma arzusundasınız. Bunu yaparken de ne propaganda, ne misyonerlik yapma ve ne de dininizi başkalarına dayatarak âlemin dininize girmesini sağlama gibi bir gayeniz söz konusu değil. Zira inandığınız o dininizi, tavır ve davranışlarınızla kendi renk ve deseniyle ortaya koyamadığınız takdirde, yapılan iş kendinizi kandırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir! O sebeple size deniyor ki, bırakın anlatacaklarınızı davranışlarınız ifade etsin. Davranışlarınızdaki kemal, karşı tarafın vicdanında tesir icra etsin. Size bakanlar; tavır ve davranışlarınızda, oturup kalkışınızda, bakış ve konuşmalarınızda hep Allah’ı hatırlasın, hep ‘Allah’ desin; desin ve ‘Bu insanlar boş değil, bunlar adımlarını boşa atmıyorlar.’ düşüncesi muhataplarınızın gönlünde mayalansın.”[14]

“Bizler yakınlarımızdan başlayarak, uygun bir üslup içinde dinimizi yakına da uzağa da anlatmakla mükellefiz. Çünkü, herkesin Müslüman olması söz konusu değilse bile, vukuu muhakkak gibi görülen gelecekteki korkunç fırtınaları ancak tebliğ ve temsil kahramanlarının diyalog ve hoşgörü anlayışıyla oluşturdukları dalgakıranlar durdurabilecektir. Dünyanın dört bir yanında olması arzulanan beyaz adalar, ışık ve sulh adacıkları ancak böyle bir anlayış sayesinde meydana gelecektir.”[15]


Her fırsatta iyilik niyetini ifade etmek

Fethullah Gülen Hocaefendi, yanlış anlamalara veya itham ve iftiralara karşı her fırsatta Gönüllüler Hareketi’nin asıl niyetlerini ifade etmeleri gerektiğini söylüyor:

“Siz biricik sevda bildiğiniz Allah’ın rızasını elde etmek için nam-ı celil-i ilahîyi herkese duyurma vazifesini omzunuza almış, bir bayrak taşıyor gibi hiç durmadan soluk soluğa koşuyorsunuz. Koşarken zülf-ü yâre de ağyare de dokunmamaya dikkat ediyor, hiç kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteriyor ve kimseye ilişmiyorsunuz. Hatta tavırlarınız, davranışlarınız ve sözlerinizle yarınlar adına da hiç kimseye ilişmeyeceğiniz teminatını veriyorsunuz. En masum hallerinizin dahi yanlış anlaşılabileceği ihtimaline binâen tir tir titriyor ve hür iradenizle kendi hareket alanınızı daraltıyorsunuz; dahası başkalarını vehim ve endişelere sevk etmemek için bazen en tabiî haklarınızı bile kısıtlıyorsunuz.”[16]

“Sizler, Allah’ın izniyle, kalbinizde, dininizden kaynaklanan insan sevgisi, merhamet düşüncesi; dilinizde ‘hoşgörü, diyalog, konuma saygı’, bir yola çıkmış yürüyorsunuz. Sinelerinizin herkese açık olduğunu, gönlünüzde herkesin oturabileceği bir koltuk bulunduğunu ve hiç kimsenin ayakta kalma endişesi taşımaması gerektiğini ifade ediyorsunuz. İşte yapılan bu iyi niyetli faaliyetlerin gelecekte dile dolanmaması, değişik itham ve iftiralara malzeme yapılmaması için, yapılan işler ve samimi niyetler kayıt altına alınıp tarihe not düşülebilir, dosyalanıp arşivlenebilir. Yapılan bu kayıtlarda, bütün bu faaliyetlerin arkasındaki niyetinizin, hiç kimseyi idare etmek veya kullanmak olmadığını, hiçbir şekilde takiyye yapmadığınızı, dinî duygu ve düşüncenizden taviz verme gibi bir anlayış içinde de kesinlikle bulunmadığınızı; insanların kafalarındaki endişe ve paranoyaları izale etmek için ve onların insanlıklarına duyduğunuz saygıdan dolayı ortak mekân ve müşterek platformlarda onlarla diyalog kurmaya çalıştığınızı ifade edersiniz.”[17]

“Onlar insafa gelir mi gelmez mi bilemeyeceğim. Fakat, bildiğim bir şey var ki, isnad, itham ve iftiralarla atılmaya çalışılan çamur asla tutmayacak ve kamu vicdanı doğru ile yalanı mutlaka ayırt edecektir. Çünkü ehl-i insaf da takrir etmektedir ki, bizim, Allah’ın rızasından ve milletimizi dünya muvazenesinde hak ettiği yere taşımaktan başka bir isteğimiz olmamıştır ve olmayacaktır. Bu konuda, dinine ve milletine hizmet eden samimi insanlara güvendiğim gibi, kendi adıma da, maddî-manevî makam sahibi olmaktan, iyi bir insan olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabbime, Efendime ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Dinime ve milletime hizmet duygusu benim biricik sevdamdır; o bütün bütün ufkumu kaplıyor ve bana başka arayışların ardına düşme ihtiyacı bırakmıyor. Zaten bu sebeple, dünya namına bir şeye sahip değilim ve kendime ait bir evim bile olmadan ötelere yürüme muradındayım. Bir başka münasebetle dediğim gibi, ‘Kendime ait bir zeytin dalım bile yoktur. Eğer olsaydı, onu da barışın remzi olarak hasmâne tavır takınanlara uzatırdım.’”[18]

Fethullah Gülen Hocaefendi’in burada aktardığımız beyanlarından da anlaşılacağı üzere başta fikir ve aksiyon öncüsü Fethullah Gülen Hocaefendi olmak üzere Gönüllüler Hareketi’ne gönül vermiş bütün gönüllüler diyalog faaliyetleri de dahil bütün hizmetlerini Allah rızasını gözeterek ve insanlığa faydalı olabilmek arzusuyla yapmaktadırlar. Günlük hayatlarında mümkün mertebe İslam’ın evrensel değerlerini yaşantılarına tatbik etmeye gayret eden ve ibadetlerini ifa eden insanlardan müteşekkil Gönüllüler Hareketi’ni Hıristiyan misyonerliği yapmakla itham etmek cehaletten (bilmemekten/tanımamaktan) kaynaklanmıyorsa olsa olsa suizan eseri veya haset kaynaklı ve yıpratma gayesini taşıyan bir iftiranın ürünü olabilir. İyi niyetle hakikate ulaşmak isteyenler için ise vesileler çokça mevcuttur.


Dipnotlar
______________
[1] “Hoşgörü Sürecinin Tahlili”, Kırık Testi, 04.04.2004
[2] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005
[3] “Türkiye’de ayrışmış iki gruptan söz edilemez”, Deutsch Türkische Nachrichten haber sitesi röportajı, 16.06.2011
[4] Aksiyon Dergisi, 14.02.1998
[5] NTV’de Taha Akyol ve Cengiz Çandar’la röportaj, 27.02.1998
[6] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005
[7] “Yahudi ve Hıristiyan Kavgası Bilhassa Ortadoğu İçin İyi Olmaz”, Zaman’da Nuriye Akman’la röportaj, 29.03.2004
[8] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005; ayrıca bakınız “Vahşet”, Bamteli, 22.04.2007
[9] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005
[10] “Mesîh nerede, Mehdî Kim?”, Kırık Testi, 11.10.2004
[11] “Meçhul Kahramanlar”, Kırık Testi, 18.04.2005
[12] “Mum Söndürme İftirası”, Kırık Testi, 21.01.2008
[13] “Düşünce-Aksiyon İç içeliği”, Kırık Testi, 13.12.2010
[14] “Düşünce-Aksiyon İç içeliği”, Kırık Testi, 13.12.2010
[15] “Hizmet, gayret, hicret; ya aileniz?..”, Kırık Testi, 27.12.2004
[16] “Neylerse Güzel Eyler...”, Kırık Testi, 19.06.2006
[17] “Güven Telkin Etme ve Şeffafiyet”, Kırık Testi, 03.05.2010
[18] “Müfterî ne derse desin, bizim tek sevdâmız var!..”, Kırık Testi, 28.11.2004

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Fri, 30 Dec 2011 16:12:58 +0200
"Ehl-i Kitapla Amentüde İttifakımız Var" ile ne kasdedilmektedir? http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/149-ehl-i-kitapla-amentude-ittifakimiz-var-ile-ne-kasdedilmektedir http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/iktibaslar/kose-yazilari/item/149-ehl-i-kitapla-amentude-ittifakimiz-var-ile-ne-kasdedilmektedir

Soru: Günümüzde itikad-i kamil noktasında İslam'dan başka bir din yokken "Ehl-i Kitapla Amentüde İttifakımız Var" sözü ile ne ifade edilmeye çalışılmaktadır?

Bazı çevreler tarafından kasıtlı olarak saptırılan ve bir takım çevreler tarafından ise gerçek manada anlaşılmasında güçlük çekilen bu konuda, evvela bahse mevzu konunun(1) sadece "başlığı" itibari ile değerlendirilmeyip, tüm içeriği ile bir bütün olarak ele alınması, mülahaza edilmesinde fayda olacağı kanaatindeyiz.

Ehli kitap ile ortak noktalarda ittifak etmek için o ortak noktaların ön plana çıkarılması veya ortak noktaların koyu ve altı çizili yapılması ayrı mevzudur, öne çıkarılan noktaların "hak" yada "batıl" olduğunu söylemek veyahut ifade etmek ayrı bir mevzudur.

Mesela Hristiyanlıkta Allah inancı vardır, yine kitap ve peygamber, melek ve öldükten sonra dirilmek gibi...
onların Allah inancı bizim için batıl olabilir, onların inandığı kitap bizim için tahrif edilmiş, onların peygamber inacı bize göre hak değildir vs., fakat Hristiyanlık için saydığımız bu rükünlerin bizim inancımızın temel esasları olması hasebi ile bunlar birer ortak noktalardır. Yani "amentüde ittifakımız var" derken burada kasdedilen de budur. Yoksa onların inandıklarını "hak" noktasında tutmak değildir.

Batıl dahi olsa, onlarda da Allah inancı, kitap inancı varsa, bu bizim amentüde belirtilen hususlar dahilinde ittifak edebileceğimizi gösterir ki Ahmet Şahin hocamızın köşe yazısında belirtmek istediği noktada burasıdır.

Başta da belirttiğimiz gibi konu muhteviyatı bakımından bir bütün olarak ele alındığında görülecek ki;  anlatılmak istenen, bir kesimi batıl yada hak gibi göstermek değil, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin uhuvvete dair risalesinde,  bir Hadisi sahihin açıklamasında(3) belirtilmek istenen noktanın önemi belirtilmiştir.

Daha önceden aynı konu için gelen itirazlara gerekli cevabı  "Amentüde ittifakımız" kimlerle var? (3) başlığı altında bulabilirsiniz..

 

Dipnotlar
___________________

1-http://arsiv.zaman.com.tr/2000/04/17/yazarlar/14.html
http://tr.fgulen.com/content/view/2852/12/
2-Hattâ, hadis-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar. (Lemalar | Yirminci Lem'a | 155)
3-http://www.gencadam.com/arsiv/item/681-amentude-ittifakimiz-kimlerle-var/

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zülfikar) SIKÇA SORULAN SORULAR Fri, 30 Dec 2011 00:05:09 +0200