Camia'ya karşı emperyal taktikler

Camia'ya karşı emperyal taktikler

İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ayıran temel farklardan birisi İslam medeniyetinin Medine Vesikası’na dayanan, Millet Sistemi ile kurumsallaşan, farklı toplum kesimlerini kendi özellikleriyle kabul etmesi ve korumasıdır.

İslam medeniyeti egemen olduğu coğrafyalarda hâkimiyetini adalet ve huzur sağlayarak sürdürmeye çalışmış, dengeleri bunun üzerine oturtmuştur. Özellikle emperyal dönemden sonra Batı medeniyeti, işgal ettiği coğrafyalarda farklılıkları vuruşturma aracı yapmış, var olan veya üretilen düşmanlık-rekabet üzerinden hâkimiyetini sürdürmeyi amaçlamıştır. Makyavelist şekilde her araç ve argümanı kullanmaktan çekinmemiştir. Sözde emperyal dönem bitmesine rağmen bu taktik eski Batı sömürgesi bütün coğrafyalarda hâlâ uygulanmakta, örtülü sömürge düzeni devam ettirilmek istenmektedir.

İngilizler hedef coğrafyalarda farklılıkları kullanarak, toplumsal kesimleri çatıştırarak ve suni problemler üreterek egemen kalmada çok mahirdirler. Gerçek kahramanları itibarsızlaştırma, naylon kahramanlar çıkarma ve toplumların önüne “lider” olarak koymada, değerleri-inançları kullanarak insanları maniple etmede üstattırlar. Bugün Ortadoğu’da Müslümanları parçalayan ve vuruşturan, bunlar üzerinden yeniden sınırlar çizen uygulamaların aynı aklın ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Batılılar, Britanya imparatorluğu Osmanlı coğrafyasını işgal edebilmek ve zengin petrol yataklarını kontrol edebilmek için Arap coğrafyasında bugün içyüzünü daha iyi bildiğimiz taktikler uygulamıştır.  Kimliği İslam’la özdeşleşmiş Arap toplumunu Osmanlı yönetiminden soğutmak ve karşısına “isyancı” olarak dikebilmek için ince stratejilere başvurmuştur. Lawrence’ler üzerinden “Osmanlı yönetimin “İslam’dan koptuğuna” ve sultanın “halife vasfını yitirdiğine” ikna ederek Arap isyanlarını sosyolojik olarak meşrulaştırmak istemişlerdir. “Hain Araplar” diskuruna elbette katılmıyoruz; ancak o günün propaganda imkânlarını kullanarak Arapların önemli bir kısmını kara propagandalarına inandırabilmişlerdir. Arap şeyhleri kendilerine çıkacak postun peşine düştüler ise de “halifenin dinden çıktığı”, “sultanın gâvurlaştığı” söylemleri karşılık bulmuştur.

Batılıların uyguladığı kara propagandalardan birisi ise sömürgelerindeki dünyadan habersiz Müslümanları “Müslümanların önderi halife zorda! Ona yardımınız gerekli, sizi halifeyi korumaya çağırıyoruz!” yalanıdır. Bunlardan pek azı Müslümanlara karşı savaştığının farkına varabilmiş; çoğu “halife için” savaştığına inandırılmıştır.

Türkiye maalesef 18 Aralık’tan sonra bir merkezden hazırlanan ve geniş toplum kesimlerine sistematik ve sürekli pompalanan kara propagandaya maruzdur. Kampanyanın lokomotifi havuz medyası denilen sahibi belirsiz, kamu kaynaklarıyla beslenen medyadır. Bu medya 28 Şubat medyasına rahmet okutacak şekilde hiçbir etik, kural, İslami ölçü kabul etmeksizin, hukuk-yargı tanımaksızın yalan, iftira ve karalamanın her türünü ve pervasızca kullanmaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi bir merkezden beslenen ve toplumun içine salınan kişilerin/ekiplerin kurgulanmış argümanlar üzerinden bu kara propagandayı bir psikolojik harekât unsuru olarak halka yaymasıdır. Toplum psikolojisinden, algı yönetiminden anlayan profesyonel bir ekip sürekli malzeme üretmekte, partizanlardan oluşan ekipler ise üretilmiş malzemeleri topluma empoze etmektedir. Analitik düşünme melekesi yeterince gelişmemiş, İslami-Kur’ani ölçüleri kullanmayan, hukuk mantığından uzak, duygusal/tepkisel hareket etme eğilimindeki yığınlar bu yalanlara inanmakta ve Hizmet mensuplarını “hedef”, “düşman” olarak algılayabilmektedirler. Toplumu ayrıştıran, baba-oğul-kardeşi birbirine hasım hale getiren propagandalar nedeniyle toplumsal barışımız büyük risk ve tehdit altındadır. Başbakan’ın sorumsuzca kullandığı nefret söylemi ve tekrarlarla taraftarlarının zihnine çaktığı iddialar nedeniyle muhafazakâr kesim ortadan bölünmüştür. Havuz medyanın bu söylemleri çoğaltması ve ajitasyonu tehlikeyi “milli bir mesele” haline getirmektedir. Sayın Gülen bu ithamlara karşı daha sürecin başında “mülaane” sohbetiyle cevabını vermiştir; ancak bu dahi “beddua!” denilerek mezkûr ekip tarafından kara propagandaya dönüştürülmüştür.

Altından kalkılmaz yolsuzluk iddialarından kurtulmak isteyenler dini ve milli değerleri, duyguları istismar ederek İslami bir hareketi şeytanlaştırmaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. “Cemaat ABD-İsrail ajanı”, “Türkiye’yi satıyorlar”, “Gülen ecnebi kökenli”, “bunlar misyoner, toplumu Hıristiyanlaştırmak istiyorlar” türü söylemler bir kitleye sürekli enjekte edilmektedir. Medya-iletişim imkânlarıyla muhafazakâr, dini duyarlılığı olan kimselerin zihinleri bulandırılmaktadır.

Bir toplumsal kesim, hükümet içinde etkili ama dar bir grup tarafından, İslami söylemlerle fakat İslam’ın temel kriterlerine, Kur’an’a, sünnete aykırı mütemadiyen karalanıyor. Camia “Beraat-i zimmet asıldır”, “birbirinize lakap takmayın”, “zandan çekinin”, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” temel kaidelerine, bir Müslüman’a iftirada bulunmanın ağır vebaline rağmen Müslümanlara hedef gösteriliyor. Şiddet ve nefretten ısrarla uzak duran bir sivil hareket mesnetsiz olarak İslam’a, ülkeye “ihanet”le suçlanıyor; imha edilmek isteniyor. Yetmişten fazla kitabı ortada olan, 50 yıldır konuşan ve konuşmaları kayda alınan, dünyanın her yerinde faaliyetleri bulunan, dünyada başlıca İslam âlimlerinin faaliyetlerini takdir edip, görüşlerini onayladığı bir İslam âlimi hükümet ve partizanlar eliyle linç ediliyor, aşağılanıyor. Ama sözlerinden ve eserlerinden İslam’a aykırı en küçük bir delil, vatana-millete zararlı bir sonuç ortaya konamıyor. Yüksek eğitimli, dünyayı bilen Camia’nın mensupları “aldatılmış” olarak sunuluyor. Ülkenin en büyük İslami hareketlerinden birisi iktidar tarafından yürütülen profesyonel bir algı operasyonuna muhatap. Başta Diyanet ve ilahiyat camiası yaşananlara gözlerini yumuyor. Bazı kanaat ve cemaat önderleri ispatsız, delilsiz itham ve iftiralar karşısında sükut ederek aleyhlerine tarihe not düşülmesine neden oluyorlar. Bu kesimlerin en azından ortada durmaları, hakem olmaları ve tansiyonu düşürmeleri beklenirdi.

Toplumun büyük kısmı yaşananların yolsuzluk iddialarından kaçmaya, soruşturmayı örtmeye ve suçu yansıtmaya yönelik algı çalışması olduğunu biliyor. Ancak partizanların iğfal ettiği, havuz medyasının ablukaya aldığı muhafazakâr, dini duyarlılığı olan bir kesim üretilen propagandalara kanıyor. Müslüman bir kesim hakkında ciddi suizanlar besleyerek büyük vebale giriyor. Bu daha tahrip edici; zira bu defa yöntem aynı toplumun, ailenin içinde uygulanıyor ve maalesef etkili oluyor. Bir Müslüman’a iftira atmanın, “ajan”, “hain”, “misyoner” demenin uhrevi cezası ayrı, ama bu insanlar yüz yüze bakmayacaklar mı? Bu fırtına geçip sel gittiğinde, hakikatler netleştiğinde kardeşler, akrabalar, komşular nasıl yan yana gelecekler? Böylesi büyük iftira ve ithamlara inanma ve bunu yayma noktasında “Müslüman’ım” diyen insanlar daha duyarlı, dikkatli, sorumlu olmalı değiller mi?

Yorum ekle


Güvenlik kodu


Yenile

yukarı çık

BU GÜNLER DE GEÇECEK

ÇATLAYAN RÜYA

ÇARPITILAN BEDDUA!

ŞAHİT OL YA RAB...

Mefkure Yolculuğu