Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
Genç Adam Analiz http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/ 2019-02-15T22:50:18+03:00 Dreamweaver CS5 Fethullah Gülen üç darbenin de asıl mağduru 2015-03-01T14:55:30+02:00 2015-03-01T14:55:30+02:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/994-fethullah-gulen-uc-darbenin-de-asil-magduru Zaman bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/b2817edf79750dc373157d782cce30ec_M.jpg" alt="Fethullah Gülen üç darbenin de asıl mağduru" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Onursal başkanlığını Fethullah Gülen'in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV), Gülen'in darbelere destek verdiği iddiasının gerçek dışı olduğunu bildirdi.<br /><br />Vakfın sitesinde yer alan açıklamada, Gülen'in darbe süreçlerindeki tavır ve değerlendirmelerinden bazılarının seçmece usullerle alınıp, resmin tamamı verilmeden, darbelere destek vermiş gibi gösterilmeye çalışıldığına dikkat çekildi. Gülen'in açık hedef olduğu darbeler karşısındaki duruşu, "ülkenin göreceği zararı en aza indirmek için müspet hareket ve aktif sabır anlayışı doğrultusunda itidal, temkin ve dikkat ile hareket etmek" şeklinde özetlendi. Açıklamada, "1971 darbesinde haksız yere tutuklanan, 1980 darbesinde 6 yıl bir suçlu gibi kovalanan, 28 Şubat postmodern darbesinin ardından da 13 yıldır memleketinden uzak yaşamaya mecbur bırakılan Sayın Gülen'in darbelere sıcak baktığı hatta desteklediği iddiası çok açık bir çarpıtmadır. Beraatla sonuçlanmış olsa da, Gülen'in daha 2008'e kadar hakkında açılmış bulunan temelsiz ve haksız bir dava ile darbeciler tarafından hedef alındığı da unutulmamalıdır." denildi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın açıklamasında Gülen Hocaefendi'nin, 28 Şubat'ı önceden gördüğü ve devletin zirvesini uyardığı, ancak "Varsa elinizde bunun belgesini verin; Hocam dengeli olalım biraz" karşılığını aldığının altı çizildi. Vakfın, 28 Şubat sürecine ışık tutan açıklamaları şöyle:</p> <p><strong>Gülen 'Gölcük'teki hareketlenmeyi' devletin zirvesine iletti</strong><br /><br />Gülen, 1993'ten beri gelmekte olan darbe sürecini görmüş ve buna elinden geldiğince dikkat çekmeye çalışmıştır. 28 Şubat'a yaklaşılırken, Sayın Gülen'in "Gölcük'te hareketlenmeler var" duyumunu ilettiği devletin zirvesindekiler kendisine "varsa elinizde bunun belgesini verin" demişler, aslında ayyuka çıkan bu demokrasi karşıtı hareketlenmeleri mercek altına almaktansa Demokrat Parti döneminin meşhur Samet Kuşçu olayını hatırlatırcasına olayı ifşa edenleri risk altına atmayı tercih eder görünmüşlerdir. Aynı şekilde, Sayın Gülen'in bir başka ikazına cevaben bir devlet büyüğü "Hocam, dengeli olalım biraz." demiştir.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Sayın Gülen, daha 28 Şubat darbesinin sıcak günleri başlamadan bir grup gazeteciye Ekim 1995'te endişelerini "Askeriyede bir grup, muhtıra hazırlığı içinde." sözleri ile ifade etmiştir. Bu tarihte söz konusu endişeleri dikkate alacak ne güçlü bir siyasi yapı ne de bunlarla mücadele edecek duyarlı bir medya vardı. Ne yazık ki, birkaç zayıf istisna hariç Gülen'in bu açıklaması destek görmemiştir. Hatta önemli bir partinin grup başkan vekili açıklamayı "Şanssız bir açıklama, amaçlı bir yorum [...] Hiçbir hazırlık yok. Fethullah Gülen'in şahsi görüşüdür. Askerlerimiz de milletimizin bir parçasıdır." diyerek karşıt tavır sergilemiştir. O dönemde bir deniz subayı tarafından bütün siyasilere gönderilen ve Sayın Gülen'in de bir kamuoyu oluşturma çabasıyla seslendirdiği endişelerinin önemi, pek çok darbe girişiminin ortaya çıktığı Ergenekon sonrası süreçte ancak anlaşılabilmiştir.</p> <p><strong>11-16 Haziran'da darbe yapılacak bilgisini ABD de ciddiye aldı</strong><br /><br />Hizmet'in ve Sayın Gülen'in 28 Şubat darbe sürecindeki tavrı, ülkenin o zamanki şartları tüm detayları ile göz önüne alınmadan anlaşılamaz. 1997'de sivil siyaset kendisine karşı yapılan psikolojik harbi ilk başlarda hafife almış, daha sonra da engelleyebilecek iradeyi gösterememiştir. Bir kısım iktidar mensupları da niyetlerinde samimi de olsalar yapılan propagandaları doğrulayıcı tavırlar almışlar ve darbeye destek veren medya bunları alabildiğine büyütmüştür. Silahsız kuvvetler olarak adlandırılan bazı etkin ve güçlü "sivil" toplum kuruluşları ve sendikalar demokrasi karşıtı ve darbe yanlısı bir tavır almışlardır. Bazı komutanlar açık açık silahlı müdahale tehditlerine başlamışlardır. Cumhurbaşkanının duruşu belli olmuş, Sincan'da tanklar yürümüş, İçişleri Bakanı'na "yağlı kazığa oturturuz" tehdidi yapılmış, büyük gazetelerin manşetlerini darbeci komutanlar belirler olmuştur. Bu hengâmede Sayın Gülen'in duruşu ülkenin daha az zararla bu süreci atlatmasını amaçlamıştır.<br /><br />Bugünden geçmişe bakıp, "Asker darbe yapamayacaktı zaten, neden meydan okumadınız?" diye sormanın hiçbir rasyonel dayanağı yoktur. 28 Şubat 1997'deki MGK kararları uygulanmıyor diye bazı askerlerin 11-16 Haziran 1997 tarihleri arasında darbe yapacağı bilgisini ABD de ciddiye almış ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, 14 Haziran 1997'de Milliyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada "Anayasal düzenin dışına çıkılmaması gerektiğini Ankara'ya bildirdik." ifadelerini kullanmıştır. Bu açıklamayı manşetten duyuran Milliyet Gazetesi'nin o günkü yayın yönetmeni Sayın Derya Sazak bir komutanın arayıp "Oraya da iki general mi gönderelim?" dediğini açıklamıştır.</p> <p><strong>Refah-Yol'a 'çekil' çağrısı MGK kararlarından bir buçuk ay sonra</strong><br /><br />Sayın Gülen, çokça eleştirilen Refah-Yol hükümetini çekilmeye davet ettiği 16 Nisan 1997'deki Kanal D'deki röportajında bile o zor zamanlarda söylenebileceği kadarı ile darbelerin ülkeye zarar verdiğini anlatmaya çalışmıştır. Üstelik bu, siyaset kurumunun dik duramayıp, Hizmet'in ve diğer dini hareketlerin eğitim kurumlarının kapatılmasını ya da devletleştirilmesini öngören 28 Şubat kararlarını imzalamasından bir buçuk ay sonradır. Daha öncesinde de çok sayıda subay/astsubay YAŞ kararları ile ordudan atılmış ve 12 Aralık 1996 tarihli Yeni Şafak "Bu imzayı atmayacaktın, Hocam! Ordu'da son yılların en büyük kıyımı Türkiye'yi ayağa kaldırdı!" manşeti ile çıkmıştır. Açıktır ki, burada Hizmet'in siyaset kurumunu yalnız bırakması gibi bir durum olmadığı gibi belki de ileride araştırmacılar tam tersi bir durumun söz konusu olduğunu dile getireceklerdir. Sayın Gülen'in 28 Şubat kararlarının imzalanmasından bir buçuk ay sonra hükümete 'çekilin' çağrısı yapmasının değeri ancak AK Parti hükümetinin 27 Nisan 2007 muhtırasına meydan okuyup erken seçim kararı alması ve sonrasındaki gelişmelerle ancak anlaşılabilecektir.</p> <p><strong>Hizmet'in hareket tarzı çatışma değil, aktif sabır</strong><br /><br />Dindarlara devlet gücünü de kullanarak yapılan pek çok eziyete karşılık, Hizmet'e gönül verenler çatışma yerine aktif sabrı tercih etmişler, çatışmaksızın, hak belledikleri yolda çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Hizmet'in temel prensiplerinden biri olan "müspet hareket" tam da bu tavra karşılık gelmektedir. Hizmet üzerine yapılmış bir kısım akademik çalışmalar, bu hareket tarzını çatışmacı olmayan (non-confrontational) ya da katılımcı direnç (participant resistance) olarak adlandırmaktadırlar. Hizmet'in faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanların her birinin barışın inşasına, sivil toplumun gelişmesine, bireylerin ve özellikle de kadınların güçlenmesine ve de demokratikleşmeye orta ve uzun vadede katkı yaptığı ve yapmakta olduğu pek çok akademik çalışmaya konu olmuştur. Hizmet'in din adına siyasete müdahaleye, dinin siyasete araç yapılması ve bir ideoloji haline getirilmesine karşı olduğu da çok açık bilinen bir husustur. Her ne amaçla olursa olsun Hizmet'in herhangi bir darbeye sıcak bakmayacağı çok açıktır. Özellikle din adına devletin yapacağı baskının insanları riya, gösteriş ve münafıklığa iteceği de Hizmet'in temel sosyo-politik anlayışlarından birisidir. İslami geleneğin yüzyıllardır benimsediği bir prensip olan "en kötü devlet, devletsizlikten, kaos ve anarşiden iyidir" anlayışı, asla demokrasiyi arka plana atan ve devleti ve yaptığı her şeyi kutsayan bir anlayış olarak anlaşılmamalıdır. Mevcut düzen içerisinde hukukun üstünlüğüne, evrensel hukuka ve insan haklarına uygun olmasalar da yasaların bağlayıcılığına saygı gösterme ve çatışmaya girmeme, ancak bunları katılımcı bir dirençle demokratik yollarla evrensel standartlara yakınlaştırmaya çalışma Hizmet'in temel hareket tarzıdır."</p> <p><strong>28 Şubat'ın gerçek mağduriyeti toplumsal alanda yaşandı</strong><br /><br />1971 darbesinde haksız yere tutuklanan, 1980 darbesinde 6 yıl bir suçlu gibi kovalanan, 28 Şubat postmodern darbesinin ardından da 13 yıldır memleketinden uzak yaşamaya mecbur bırakılan Sayın Gülen'in darbelere sıcak baktığı hatta desteklediği iddiası çok açık bir çarpıtmadır. Beraatla sonuçlanmış olsa da, Gülen'in daha 2008'e kadar hakkında açılmış bulunan temelsiz ve haksız bir dava ile darbeciler tarafından hedef alındığı da unutulmamalıdır. Ayrıca, 28 Şubat'ın gerçek mağduriyetinin siyasal değil toplumsal alanda yaşandığı açıktır. Toplumun pek çok kesimi ile birlikte toplumsal alanın önemli bir yerini tutan Hizmet'in de bu mağduriyetten payını aldığı bilinmektedir. Tüm bunlara rağmen müspet hareketi elden bırakmayan Hizmet, mağduriyet söylemini tercih etmemiştir.</p> <p><strong>Gülen iyimser ama Pollyannacı değil</strong><br /><br />Sayın Gülen'de karamsarlıktan çok iyimserlik vardır. Şartların en ağır olduğu zamanlarda bile sevenlerine ümit aşılamaya çalışır ve hadiselerin olumlu taraflarını nazara verir. Sayın Gülen, ülkenin daha kötü bir duruma düşmemesi ve tüm toplumun faydası adına tansiyon düşürücü bir tavır alır. Fayda getirmeyecek ve hatta kötü niyetlilere bahane olacak çatışmacı bir tavra girmez.<br /><br />Öte yandan, iyimserliği asla bir Pollyannacılık değildir. Dolayısı ile iyimser olmakla birlikte meydana gelebilecek kötü ihtimallere tarihin dersi ve sosyo-politik realitelerin ışığı ile bakar. 28 Şubat darbesinin liderlerinden bir komutanın hatıratında da geçen ve toplumun en hafif direncini bile fiili darbeye bahane yapmaya hazır olunduğunu gösteren "sokaktan gelen irtica bir halk hareketine dönüşme eğilimine girerse, müdahale son çare olacak" sözü bu açıdan çok manidardır. "Demokrat" denilerek, darbecilerce istihfaf edilen bir generalin Genelkurmay Başkanlığı'na gelmiş olması, tüm subaylara ve askeriyeye kırıcı bir tavır almanın ne kadar yanlış olabileceğini göstermektedir. Aynı şekilde, Ergenekon davalarının da demokrasi yanlısı subay çoğunluğu olmasa açılamayacağı ve devam edemeyeceği barizdir. Mahkemelerce gerçekliği kabul edilen, bir amiralin günlüklerinde geçen, kıtalardaki subayların çoğunluğunun darbeye karşı olduğu gerçeği de Sayın Gülen'in tavrının doğruluğunu göstermiştir.</p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/b2817edf79750dc373157d782cce30ec_M.jpg" alt="Fethullah Gülen üç darbenin de asıl mağduru" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Onursal başkanlığını Fethullah Gülen'in yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV), Gülen'in darbelere destek verdiği iddiasının gerçek dışı olduğunu bildirdi.<br /><br />Vakfın sitesinde yer alan açıklamada, Gülen'in darbe süreçlerindeki tavır ve değerlendirmelerinden bazılarının seçmece usullerle alınıp, resmin tamamı verilmeden, darbelere destek vermiş gibi gösterilmeye çalışıldığına dikkat çekildi. Gülen'in açık hedef olduğu darbeler karşısındaki duruşu, "ülkenin göreceği zararı en aza indirmek için müspet hareket ve aktif sabır anlayışı doğrultusunda itidal, temkin ve dikkat ile hareket etmek" şeklinde özetlendi. Açıklamada, "1971 darbesinde haksız yere tutuklanan, 1980 darbesinde 6 yıl bir suçlu gibi kovalanan, 28 Şubat postmodern darbesinin ardından da 13 yıldır memleketinden uzak yaşamaya mecbur bırakılan Sayın Gülen'in darbelere sıcak baktığı hatta desteklediği iddiası çok açık bir çarpıtmadır. Beraatla sonuçlanmış olsa da, Gülen'in daha 2008'e kadar hakkında açılmış bulunan temelsiz ve haksız bir dava ile darbeciler tarafından hedef alındığı da unutulmamalıdır." denildi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın açıklamasında Gülen Hocaefendi'nin, 28 Şubat'ı önceden gördüğü ve devletin zirvesini uyardığı, ancak "Varsa elinizde bunun belgesini verin; Hocam dengeli olalım biraz" karşılığını aldığının altı çizildi. Vakfın, 28 Şubat sürecine ışık tutan açıklamaları şöyle:</p> <p><strong>Gülen 'Gölcük'teki hareketlenmeyi' devletin zirvesine iletti</strong><br /><br />Gülen, 1993'ten beri gelmekte olan darbe sürecini görmüş ve buna elinden geldiğince dikkat çekmeye çalışmıştır. 28 Şubat'a yaklaşılırken, Sayın Gülen'in "Gölcük'te hareketlenmeler var" duyumunu ilettiği devletin zirvesindekiler kendisine "varsa elinizde bunun belgesini verin" demişler, aslında ayyuka çıkan bu demokrasi karşıtı hareketlenmeleri mercek altına almaktansa Demokrat Parti döneminin meşhur Samet Kuşçu olayını hatırlatırcasına olayı ifşa edenleri risk altına atmayı tercih eder görünmüşlerdir. Aynı şekilde, Sayın Gülen'in bir başka ikazına cevaben bir devlet büyüğü "Hocam, dengeli olalım biraz." demiştir.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Sayın Gülen, daha 28 Şubat darbesinin sıcak günleri başlamadan bir grup gazeteciye Ekim 1995'te endişelerini "Askeriyede bir grup, muhtıra hazırlığı içinde." sözleri ile ifade etmiştir. Bu tarihte söz konusu endişeleri dikkate alacak ne güçlü bir siyasi yapı ne de bunlarla mücadele edecek duyarlı bir medya vardı. Ne yazık ki, birkaç zayıf istisna hariç Gülen'in bu açıklaması destek görmemiştir. Hatta önemli bir partinin grup başkan vekili açıklamayı "Şanssız bir açıklama, amaçlı bir yorum [...] Hiçbir hazırlık yok. Fethullah Gülen'in şahsi görüşüdür. Askerlerimiz de milletimizin bir parçasıdır." diyerek karşıt tavır sergilemiştir. O dönemde bir deniz subayı tarafından bütün siyasilere gönderilen ve Sayın Gülen'in de bir kamuoyu oluşturma çabasıyla seslendirdiği endişelerinin önemi, pek çok darbe girişiminin ortaya çıktığı Ergenekon sonrası süreçte ancak anlaşılabilmiştir.</p> <p><strong>11-16 Haziran'da darbe yapılacak bilgisini ABD de ciddiye aldı</strong><br /><br />Hizmet'in ve Sayın Gülen'in 28 Şubat darbe sürecindeki tavrı, ülkenin o zamanki şartları tüm detayları ile göz önüne alınmadan anlaşılamaz. 1997'de sivil siyaset kendisine karşı yapılan psikolojik harbi ilk başlarda hafife almış, daha sonra da engelleyebilecek iradeyi gösterememiştir. Bir kısım iktidar mensupları da niyetlerinde samimi de olsalar yapılan propagandaları doğrulayıcı tavırlar almışlar ve darbeye destek veren medya bunları alabildiğine büyütmüştür. Silahsız kuvvetler olarak adlandırılan bazı etkin ve güçlü "sivil" toplum kuruluşları ve sendikalar demokrasi karşıtı ve darbe yanlısı bir tavır almışlardır. Bazı komutanlar açık açık silahlı müdahale tehditlerine başlamışlardır. Cumhurbaşkanının duruşu belli olmuş, Sincan'da tanklar yürümüş, İçişleri Bakanı'na "yağlı kazığa oturturuz" tehdidi yapılmış, büyük gazetelerin manşetlerini darbeci komutanlar belirler olmuştur. Bu hengâmede Sayın Gülen'in duruşu ülkenin daha az zararla bu süreci atlatmasını amaçlamıştır.<br /><br />Bugünden geçmişe bakıp, "Asker darbe yapamayacaktı zaten, neden meydan okumadınız?" diye sormanın hiçbir rasyonel dayanağı yoktur. 28 Şubat 1997'deki MGK kararları uygulanmıyor diye bazı askerlerin 11-16 Haziran 1997 tarihleri arasında darbe yapacağı bilgisini ABD de ciddiye almış ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, 14 Haziran 1997'de Milliyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada "Anayasal düzenin dışına çıkılmaması gerektiğini Ankara'ya bildirdik." ifadelerini kullanmıştır. Bu açıklamayı manşetten duyuran Milliyet Gazetesi'nin o günkü yayın yönetmeni Sayın Derya Sazak bir komutanın arayıp "Oraya da iki general mi gönderelim?" dediğini açıklamıştır.</p> <p><strong>Refah-Yol'a 'çekil' çağrısı MGK kararlarından bir buçuk ay sonra</strong><br /><br />Sayın Gülen, çokça eleştirilen Refah-Yol hükümetini çekilmeye davet ettiği 16 Nisan 1997'deki Kanal D'deki röportajında bile o zor zamanlarda söylenebileceği kadarı ile darbelerin ülkeye zarar verdiğini anlatmaya çalışmıştır. Üstelik bu, siyaset kurumunun dik duramayıp, Hizmet'in ve diğer dini hareketlerin eğitim kurumlarının kapatılmasını ya da devletleştirilmesini öngören 28 Şubat kararlarını imzalamasından bir buçuk ay sonradır. Daha öncesinde de çok sayıda subay/astsubay YAŞ kararları ile ordudan atılmış ve 12 Aralık 1996 tarihli Yeni Şafak "Bu imzayı atmayacaktın, Hocam! Ordu'da son yılların en büyük kıyımı Türkiye'yi ayağa kaldırdı!" manşeti ile çıkmıştır. Açıktır ki, burada Hizmet'in siyaset kurumunu yalnız bırakması gibi bir durum olmadığı gibi belki de ileride araştırmacılar tam tersi bir durumun söz konusu olduğunu dile getireceklerdir. Sayın Gülen'in 28 Şubat kararlarının imzalanmasından bir buçuk ay sonra hükümete 'çekilin' çağrısı yapmasının değeri ancak AK Parti hükümetinin 27 Nisan 2007 muhtırasına meydan okuyup erken seçim kararı alması ve sonrasındaki gelişmelerle ancak anlaşılabilecektir.</p> <p><strong>Hizmet'in hareket tarzı çatışma değil, aktif sabır</strong><br /><br />Dindarlara devlet gücünü de kullanarak yapılan pek çok eziyete karşılık, Hizmet'e gönül verenler çatışma yerine aktif sabrı tercih etmişler, çatışmaksızın, hak belledikleri yolda çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Hizmet'in temel prensiplerinden biri olan "müspet hareket" tam da bu tavra karşılık gelmektedir. Hizmet üzerine yapılmış bir kısım akademik çalışmalar, bu hareket tarzını çatışmacı olmayan (non-confrontational) ya da katılımcı direnç (participant resistance) olarak adlandırmaktadırlar. Hizmet'in faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanların her birinin barışın inşasına, sivil toplumun gelişmesine, bireylerin ve özellikle de kadınların güçlenmesine ve de demokratikleşmeye orta ve uzun vadede katkı yaptığı ve yapmakta olduğu pek çok akademik çalışmaya konu olmuştur. Hizmet'in din adına siyasete müdahaleye, dinin siyasete araç yapılması ve bir ideoloji haline getirilmesine karşı olduğu da çok açık bilinen bir husustur. Her ne amaçla olursa olsun Hizmet'in herhangi bir darbeye sıcak bakmayacağı çok açıktır. Özellikle din adına devletin yapacağı baskının insanları riya, gösteriş ve münafıklığa iteceği de Hizmet'in temel sosyo-politik anlayışlarından birisidir. İslami geleneğin yüzyıllardır benimsediği bir prensip olan "en kötü devlet, devletsizlikten, kaos ve anarşiden iyidir" anlayışı, asla demokrasiyi arka plana atan ve devleti ve yaptığı her şeyi kutsayan bir anlayış olarak anlaşılmamalıdır. Mevcut düzen içerisinde hukukun üstünlüğüne, evrensel hukuka ve insan haklarına uygun olmasalar da yasaların bağlayıcılığına saygı gösterme ve çatışmaya girmeme, ancak bunları katılımcı bir dirençle demokratik yollarla evrensel standartlara yakınlaştırmaya çalışma Hizmet'in temel hareket tarzıdır."</p> <p><strong>28 Şubat'ın gerçek mağduriyeti toplumsal alanda yaşandı</strong><br /><br />1971 darbesinde haksız yere tutuklanan, 1980 darbesinde 6 yıl bir suçlu gibi kovalanan, 28 Şubat postmodern darbesinin ardından da 13 yıldır memleketinden uzak yaşamaya mecbur bırakılan Sayın Gülen'in darbelere sıcak baktığı hatta desteklediği iddiası çok açık bir çarpıtmadır. Beraatla sonuçlanmış olsa da, Gülen'in daha 2008'e kadar hakkında açılmış bulunan temelsiz ve haksız bir dava ile darbeciler tarafından hedef alındığı da unutulmamalıdır. Ayrıca, 28 Şubat'ın gerçek mağduriyetinin siyasal değil toplumsal alanda yaşandığı açıktır. Toplumun pek çok kesimi ile birlikte toplumsal alanın önemli bir yerini tutan Hizmet'in de bu mağduriyetten payını aldığı bilinmektedir. Tüm bunlara rağmen müspet hareketi elden bırakmayan Hizmet, mağduriyet söylemini tercih etmemiştir.</p> <p><strong>Gülen iyimser ama Pollyannacı değil</strong><br /><br />Sayın Gülen'de karamsarlıktan çok iyimserlik vardır. Şartların en ağır olduğu zamanlarda bile sevenlerine ümit aşılamaya çalışır ve hadiselerin olumlu taraflarını nazara verir. Sayın Gülen, ülkenin daha kötü bir duruma düşmemesi ve tüm toplumun faydası adına tansiyon düşürücü bir tavır alır. Fayda getirmeyecek ve hatta kötü niyetlilere bahane olacak çatışmacı bir tavra girmez.<br /><br />Öte yandan, iyimserliği asla bir Pollyannacılık değildir. Dolayısı ile iyimser olmakla birlikte meydana gelebilecek kötü ihtimallere tarihin dersi ve sosyo-politik realitelerin ışığı ile bakar. 28 Şubat darbesinin liderlerinden bir komutanın hatıratında da geçen ve toplumun en hafif direncini bile fiili darbeye bahane yapmaya hazır olunduğunu gösteren "sokaktan gelen irtica bir halk hareketine dönüşme eğilimine girerse, müdahale son çare olacak" sözü bu açıdan çok manidardır. "Demokrat" denilerek, darbecilerce istihfaf edilen bir generalin Genelkurmay Başkanlığı'na gelmiş olması, tüm subaylara ve askeriyeye kırıcı bir tavır almanın ne kadar yanlış olabileceğini göstermektedir. Aynı şekilde, Ergenekon davalarının da demokrasi yanlısı subay çoğunluğu olmasa açılamayacağı ve devam edemeyeceği barizdir. Mahkemelerce gerçekliği kabul edilen, bir amiralin günlüklerinde geçen, kıtalardaki subayların çoğunluğunun darbeye karşı olduğu gerçeği de Sayın Gülen'in tavrının doğruluğunu göstermiştir.</p></div> Hizmet değirmeni nasıl işliyor? Bu değirmenin suyu nereden? 2014-09-30T22:42:09+03:00 2014-09-30T22:42:09+03:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/981-hizmet-degirmeni-nasil-isliyor-bu-degirmenin-suyu-nereden fgulen.com bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/f3107c7911141734e4eeaad24ed6c748_M.jpg" alt="Hizmet değirmeni nasıl işliyor? Bu değirmenin suyu nereden?" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Hizmet Hareketi’nin gönüllülerinin yaptıkları fedakârlıklar karşısında “Taşıma suyla değirmen dönmez” diyenler taşıma suyla değirmeni bitireceklerini düşünüyorlar. Kendileri uzun yıllardır dönmekte olan değirmenin suyunu başka yerlere taşıtarak değirmenin suyunu kurutmayı ve değirmeni bitirmeyi amaçlıyorlar. Aynı işlemi tersinden yaparak sonuç almayı planladıklarına göre demek ki onlar da biliyorlar yeterli su taşınırsa taşıma suyla değirmen döner. Zaten dünyaya yayılan eğitim müesseseleri taşıma suyla değirmenin dönebileceğinin ispatıdır. Ayrıca müminin inancına göre değirmeni döndüren su değil, ilahi kudrettir. İlahi kudret isterse değirmeni susuz da döndürür. Müminin kulluk görevi sebeplere riayet edip ilahi inayetten ümit edip değirmene su taşımaktır.<br /><br />Hizmet değirmeni fedakâr Anadolu insanının fedakârlıklarıyla işliyor. Hizmet değirmeninin suyu Anadolu insanının fedakârlıklarından geliyor. Milli mücadele ruhuyla vatan sathını aşıp dünya çapında eğitim seferberliğine adanmış Anadolu insanının esnafı, işçisi, memuru, ev hanımı, öğrencisi, bütün fertlerinin nice fedakârlıklarla yaptıkları himmetleri ve hizmetleriyle işliyor Hizmet Değirmeni. Bu maddi manevi fedakârlıklar arasında zenginlerin ortaya koydukları kadar orta halli veya fakirlerin de ciddi fedakârlıkları vardır.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Hizmet Hareketi’ne gönül verenlerin nasıl fedakârlıklarla himmet ve hizmet yaptıklarını bilmeyenler, değirmenin suyunun kaynağını anlamak için yaşanmış bazı örneklerin anlatıldığı Asr-ı Saadetten Günümüze İnfak Kahramanları ve Hayırda Yarışanlar isimli kitapları okuyabilir.</p> <p>Değirmenin suyu milletten<br /><br />Fethullah Gülen Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin bütün faaliyetlerinin finans kaynağının milletin himmetleri olduğunu, yabancılardan asla hiçbir şey kabul edilmediğini farklı zamanlarda çeşitli vesilelerle defalarca belirtmiştir:<br /><br />“Bu uğurda şu ana kadar yapılan fedakârlıkları görmezden gelerek, yer yer ‘Bu değirmenin suyu nereden?’ diyen insanlar çıkmıştır. Hâlbuki onlar da biliyor ki, ‘bu değirmenin suyu’ Allah’ın izniyle yoklukta varlık cilvesi gösteren milletimizin ruhundan fışkırmaktadır. Zaten bu, şu ana kadar bu milletin çizmiş olduğu tek destan da değildir. Zevsler, Apollolar, Heraklitler… yalanın engin üstûreleri içinde yaşayadursunlar, bu millet asırlardan beri hayata nice destanlar geçirmiştir. Şimdi de, üç asırdır rüyaları görülen bir ‘gaye-i hayal’i, öncekilere denk bir şekilde tekrar gerçekleştirme cehdini göstermektedir Allah’ın izniyle. Böyle bir rüyayı gerçekleştirmede hiç kimsenin de dünya adına herhangi bir beklentisi yoktur. Değil dünya adına bir beklentinin olması, bu mefkûre uğruna uhrevî füyûzât hislerini dahi feda etmeye âmâde olduklarını, onlar defaatle ifade etmişlerdir. Seyyid Nigârî’nin ifadesiyle, ‘Girdik reh-i sevdaya cünûnuz, bize namus lâzım değil.’ deyip yola koyulmuş, hatta bu mevzuda, hiç kimsenin kulak ardı edemeyeceği vilâyete dahi hâhiş duymamışlardır. Mevlâna anlayışıyla, aşkı da şevki de Muhammedî tasmayı boyunlarına takmakla elde etmeye karar kılmışlardır...” (Prizma-3, 2002)<br /><br />“Sürekli ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ gibi sorularla milletin zihninde şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki; bu hizmetler İstiklal Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da onların yürekleriydi. Türkiye’nin bütün köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alınteri vardı.<br /><br />Aslında, yurtdışındaki bir okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da haberdardı.<br /><br />Kaldı ki, devletin istihbarat organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu.. değirmen fedakârlık, alınteri, gözyaşı ve fedakâr Anadolu esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.<br /><br />Dünyanın değişik yerlerinde konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte birleştiği görülecektir: Bu ‘Gönüllüler Hareketi’, hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.<br /><br />Evet, yerli birkaç kurumu ya da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz olanlar, halkın teveccühünden ve Allah’ın inayetinden başka hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.” (Kırık Testi, 12.08.2002)</p> <p>Hizmetin arkasındaki dinamizm<br /><br />“Beklentisizlik hali ve fedakârlık anlayışı, işi son nefesimize kadar ihlas ve samimiyetle götürebilmek adına çok önemli ve hayatî dinamiklerdir. Ehl-i dünya bu dinamikleri bilmediğinden dolayı meseleyi sadece maddeye, paraya hamlediyor ve ortaya çıkan neticeyi bununla anlamaya çalışıyorlar. Hâlbuki fedakârlık ve beklentisizlik öyle bir değerdir ki, maddî ölçüler içinde onun karşılığını bulabilmek mümkün değildir. Evet, gönüllüler hareketini hazmedemeyen, çekemeyen bir kısım ehl-i dünya, ‘Bu işin arkasında şu kadar sermaye, bu kadar sermaye olmalı, yoksa bu çarkın dönmesi mümkün değil!’ anlayışıyla meseleyi yorumluyorlar. Çünkü onlar, adanmışlık ve fedakârlığın neye tekabül ettiğini bilmiyorlar. Almadan vermenin ne demek olduğundan habersizler. Her şeyin rıza istikametinde birer yatırım halinde ortaya konulduğunun ve böylece Cenab-ı Hakk’ın azları çok, birleri bin ettiğinin farkında değiller. Evet, bu dinamikler cennetler kıymetinde bir değere tekabül etmekte; sonsuz kudret ve rahmet sahibi Zât da, ona göre bir mükâfat ve semere vermektedir.” (Kırık Testi, 11.10.2010)<br /><br />“Milletin himmetini ve Allah’ın inayetini bilmiyorlar. Allah’ın inayetini bilmiyor, inanmamış ona. Milletin himmetini bilmiyor, o milli mücadeleyi nasıl yorumluyorlar bilemiyorum. O millet kağnı arabalarıyla, öküzün biri ölünce kadın boyunduruğa koşuluyor ve taşıyor onu. Bu milletin azmini, cehdini, bu milleti kendi değerleriyle, heyecanıyla, ufkuyla hiç tanıyamamışlar. Bu millette yeniden öyle bir hareket ruhu, kendi ruh köküne yeniden ulaşmak üzere öyle bir hareket ruhu meydana gelmişse onu anlamaları çok zor. Bize düşen şey, onu anlatmak, götürüp göstermek. Himmet yapanları görün, Türkiye’de bu işi yapanlara misafir olun; o zaman göreceksiniz ki bu adamlardan bu çıkar. Bundan sonra bir taraftan hizmet ederken bir diğer taraftan da bu hizmetin nasıl yürüdüğünü, hangi raylar üzerinde yürüdüğünü, hangi dinamoyla yürüdüğünü anlatmamız lazım.<br /><br />Çok defa anlatmışımdır, bir yerde bir himmet yapıldığında herkes bir şey taahhüt etti. O taahhüt edilen şeyler gayet şeffaf ve açık olarak bir yönetim kurulunun zimmetinde bir araya getiriliyor ve sonra bu türlü şeylere sarf ediyorlar. Veya şahıslar doğrudan doğruya sahip çıkıyor. Himmete müracaat ediliyordu, onlar himmetleriyle dökülüp saçılıyorlardı. Herkes bir şey verdi. Benim tanıdığım birisi vardı, vefat etti, makamı cennet olsun. Ben oturuyordum yukarı katta, birdenbire merdivenlerden pür heyecan geldi, elinde de şangır şangır anahtarlar var. ‘Hocam, benim bir şeyim yoktu, himmette bir şey taahhütte bulunamadım. Ben emekli oldum. Emeklilik parasıyla bir ev aldım. Ben bu evimi, anahtarlarını size veriyorum. Himmete bunu veriyorum.’ dedi.<br /><br />Milletimizi bu ruhuyla tanıyamamış nadanlar bu hizmetin arkasındaki dinamizmi bilemezler, anlayamazlar. Bunu göstermek lazım onlara. Ben bunu defaatla gördüm.<br /><br />Thomas Michel’e tesir eden bir şey: Güneydoğu’da dolaşırken bir demirci dükkanına giriyor. Adam orada demir işleriyle meşgul oluyor. Sürekli ateş karşısında çok zor bir iştir. Adamla konuşuyor. Adam, ‘Ben burada bunları işliyorum, Afrika’da veya başka bir yerde bir okula bakıyorum’ diyor. Bu, Thomas Michel’e çok tesir ediyor.” (Bamteli, 29.10.2007)</p> <p>Hizmet, milletin fedakârlıklarıyla devam ediyor<br /><br />“Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bu parça parça başlamış, bir yerde, iki yerde, üç yerde başlamış, Türkiye’nin içinde, Türkiye’nin dışında. Sonra dünyanın değişik yerlerine yayılmış bir eğitim faaliyeti. O öğretmen arkadaşlar Türkiye’de bazı zenginlerin, bazı vakıf ve derneklerin desteğini alarak gitmişler oraya. Oraya gitmişler ama ciddi mağduriyetler yaşamışlar. Her zaman Aydın Bolak abi gözleri dolarak anlatırdı; eksi altmış derece bir ülkede bu arkadaşlar çok defa maaş da alamadan hizmet veriyorlar. Kafası karıştırılan insanlar oturdukları yerde ahkam kesiyorlar; değirmenin suyu nereden? Bana da birisi öyle dedi; bu değirmenin suyu nereden? Bir zaman milli mücadelede bir tarafta öküz, bir tarafta kadın cephane taşıyordu. O nasıl bir güçtü? Ve Allah’ın izniyle, inayetiyle milletin istiklaliyle sonuçlandı o. Dört bir yanda ülkemiz işgal edildiği bir dönemde bu sadece askerin yapacağı iş değildi, millet dört bir yanda öldü ve biz cephelere mekteplerdeki talebeleri döktük. Milletin savaşıydı, ölüm kalım savaşıydı. Elbette toprağı, ülkesi, ülküsü, dini, diyaneti, haysiyeti, namusu için ölecekti. Şerefle öldü ve şehit oldular. Millet istiklal mücadelesinde nasıl döküldü, saçıldı, evindeki kabı kacağı götürdü eritti kasatura yaptırdı, silah yaptırdı; aynen bu dönemde de ‘medenilere galebe ikna iledir’ demiş ve ‘biz ancak eğitimle öğretimle insanların seviyesini yükseltiriz, kavganın önünü de ancak bu yolla alabiliriz’ demiş, dünyanın dört bir yanında gitmiş okul açmışlar bu insanlar. Değirmenin suyu da o. Milleti bir dönemde yeniden bir kere daha istiklalini ona kazandıran güç neyse günümüzde de bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç Allah’ın inayet ve keremiyle odur.<br /><br />Çok defa ben onlardan dinledim ve gözlerim doldu her defasında. Bu arkadaşlar dünyanın dört bir yanına gittiler, üç ay dört ay maaş alamadıkları oldu. Rekabet hissiyle başkaları da resmi - gayri resmi bu işi yapmaya kalkanlar oldu. Biz de yapalım, yapabiliriz bu işi’ dediler. Fakat oraya gidecek insanlar iki bin - üç bin dolar para istediler. Oysaki bu arkadaşlar sadece burs parasıyla gidiyorlardı. Ve orda çokları ikinci bir iş yapıyordu. Tezgahtarlık yapıyorlardı. Gitsinler, araştırsınlar, sorsunlar, görsünler, öğrensinler! Binaların inşaatlarında çalıştılar, hatta oraya giden vakıf ve dernek temsilcileri okulların inşaatlarında, restorasyonunda çalıştılar, doğrudan doğruya amele gibi ırgat gibi çalıştılar o okullarda. Bir hareket böyle olursa o bağımsız hareket demektir. Yoksa diyet ödersiniz, ömür boyu diyet ödersiniz.<br /><br />Bir hareket doğrudan doğruya Türk milletinin içinden çıksa, o Türk milletinin en gözdesi okullardan çıksa, o okulların düşünce ve himmeti inzimamıyla oluşsa, bir güç kazansa, dünyanın dört bir yanına yayılsa eğer bu bağımsızsa, arkasında Amerika yoksa, Fransa yoksa, Rusya yoksa… bu potansiyel bir tehlikedir. Her gün buna karşı alaka artıyorsa, teveccüh artıyorsa ve bağımsızsa potansiyel bir tehlikedir. Millet aynı zamanda finans olarak da bunu destekliyorsa bu bütün bütün potansiyel bir tehlikedir. Bir meseleyi böyle tehlike görmek, hükümlerini ihtimallere bina etmek demektir. Eğer tehlike böyle oluyorsa Türkiye’de böyle tehlike olmayan kimse yoktur. O zaman herkes tehlikedir. Bağımsız olma onları kuşkulandırıyor. Bağımsız olunca nasıl hareket edeceği belli olmaz diyorlar. Vatanını seven, ülkesinin insanını seven nasıl hareket ediyorsa öyle hareket eder. Ama ihtimallere binaen bir şey söylüyorsanız o mevzuda sizi ikna edecek bir argümanımız yok.<br /><br />Karapara mevzuu dünyada hassasiyetle üzerinde durulan bir şeydir. Gerek Türkiye’de gerekse yurtdışındaki bu müesseselerde gayrimeşru bir yolla bir girdi varsa bir çıktı varsa bunlar ne oradaki devletin kontrolünden kaçabilir, ne Türkiye’deki devletin kontrolünden kaçabilir. Kaldı ki devlet müfettişleriyle gelip kontrol ediyorlar, defterlere bakıyorlar, girdiye bakıyor, çıktıya bakıyor. Eğer bir yerden bir suyun değirmen suyu değil de öyle damla damla sızması da söz konusu olsa herhalde onu zannediyorum medya lisanıyla gürül gürül halka ilan ederler. Çünkü itibarla oynamaya alışmış bu insanlar böyle bir mesele karşısında rahat durmazlar. Ben biliyorum ki çok defa şöyle dediler; ‘falanda filanda böyle bizim halk nazarında onları sukut ettirecek şeyler bulunmasa bile çevrelerinde ve yakınlarında bulunan insanları yere vurun, onunla batıralım bunları!’ Bu kadar hınçla hareketin üzerine gelen insanlar eğer orada bir karapara meselesi olsaydı, bir değirmen suyu olsaydı bunu çoktan bulur çıkarırlardı.<br /><br />Bu hareket pek çok faslı müştereki paylaşan insanların bir noktada birleşmesinden ibarettir. Yani aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşanlar, takdir edenler, bir yerde bir araya gelmişler; biri diğerini örnek almış, öbürü onu örnek almış, millete mal olmuş bir mesele. Türk toplumunun ruhundaki dehasından doğan bir mesele. Anadolu’nun yetiştirdiği dehadan doğan bir meseledir. Bir millet yapıyor, bir milletin fedakârlıkları yapıyor, o fedakârlıklarla Allah’ın izniyle inayetiyle devam ediyor.” (Bamteli, 5 Eylül 2004)<br /><br />“Bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış olan ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, sadece ‘Nerede bir villa kapabilirim?’ hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle iftiralar atıyorlar. Dahası, millet ve vatan uğruna fedakârlığın ne demek olduğunu bilmediklerinden Anadolu insanının bu okulları ne fedakârlıklarla devam ettirdiğini kavrayamıyorlar.<br /><br />Bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını, milletin malı olduğunu, ‘değirmenin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini belki yüz kere anlattık; fakat, görüyoruz ki, yüz kere daha anlatsak, fedakârlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de bu büyük hizmeti idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacaklar.<br /><br />Oysa, değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorlarsa, suyu çıktığı yerden itibaren takip etselerdi; çarkların döndüğü yerden başlayarak kanalı adım adım izleselerdi. Eğer önyargılı değil iseler, onlar da göreceklerdi ki: Bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç, bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran gücün ta kendisidir. Bu okullar, İstiklâl Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin gönül semereleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.” (Kırık Testi, 09.04.2007)</p> <p>Millet inanırsa her şeyi yapar<br /><br />“Yoklukta varlık bulmuş ve Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirmiş olan milletimizin, bugün de bunları yapabileceğine inanıyorum. Pratikte de bugün biraz kurcalayınca, bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela, Asya’daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir. Bunu, bazıları ‘değirmenin suyu nereden’ diyerek Amerika’ya İngiltere’ye dayandırmak istiyor, ama Allah da biliyor, Peygamber de biliyor, maşeri vicdan da (kamuoyu) biliyor ki, bu İstiklal Mücadelesi’ni gerçekleştiren ruhun işidir. O gün millet nasıl coştuysa, bugün de varını yoğunu buna yatırarak, bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki, millete planlar sunulsun, ümit vaat edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın, o zaman millet her şeyi yapar.” (Yeni Yüzyıl, 20 Temmuz 1997)<br /><br />“Evet, ‘günümüzün karasevdalıları’ diyerek andığım eğitim gönüllüleri, ‘Bu necip millet kendi yarasını kendisi sarabilecek güçtedir. Öyleyse, sine-i millete müracaat edeceğiz; ama asla başkalarına bağımlı olmayacak ve yabancılara diyet ödeme zilletine düşmeyeceğiz’ diyerek çıktılar yola. Onlar, önce Allah’a dayanarak, sonra da zahirî esbab açısından milletimizin himmetini yanlarına alarak hürriyet soluklaya soluklaya, bağımsızlık yudumlaya yudumlaya yürüdüler ve ömür boyu ellere el açmadılar, kimseye borçlanmadılar.<br /><br />Kimseye borçlanmadılar; zira, bu güzide milletin fertleri çoğunluk itibarıyla diyalog ve eğitim faaliyetlerinin felsefesini tasvip ediyorlardı. Doğru ve kalıcı işler yapıldığına inanıyorlardı. Belki bazı aceleci fıtratlar, eğitime ve insan gönlünü kazanmaya matuf olarak yapılan yatırımlardan semere alabilmek için uzun zaman beklemek gerektiğini bilemediklerinden ve umdukları neticeleri hemen göremediklerinden dolayı bir süre gözetlemeye ve dinlemeye duruyorlardı. Bazen beş-on sene uzaktan seyrediyor, dinliyor; adanmış ruhların ne kadar vefalı ve samimi olduklarını anlamaya çalışıyor; sinelerinin her zaman din, vatan ve millet için çarpıp çarpmadığına bakıyor ve uzun uzun ölçüp tarttıktan sonra onlar da bu yolun doğru ve güvenilir olduğuna kanaat getiriyorlardı. Allah’ın izniyle, insanımızın gözünün bu yolla açılacağını ve ülkemizin bu yolla güçleneceğini düşünüyorlardı. Milletimize karşı yapılacak bir gadir, bir zulüm ve bir haksızlık karşısında hep birden seslerini yükseltip bir yeryüzü korosu teşkil ederek, bütün dünyada Türkiye’nin sesi-soluğu olacak hür lobilerin ancak bu yolla oluşacağına inanıyorlardı. Edirne’den Kars’a kadar Anadolu insanı bu hareketi mâkul bulmuş ve onun etrafında toplanmıştı. Dolayısıyla, mesele sadece bir insiyâkın (sevkedilmenin) eseri değildi; aynı zamanda onun ta baştan itibaren mantıkî bir derinliği de mevcuttu.<br /><br />Tabii ki, o mantıkî derinliğin ötesinde Cenâb-ı Hakk’ın sevk-i sübhânîsi ve gönülleri bu hayırlı işlere yönlendirmesi vardı. Yani, Allah birine önemli bir hususu düşündürüyor; aynı meseleyi bir başkasının kalbine de düşürüyor; o iki kişiyi yeni tanıyan bir insanın zihnini de o düşünceyle dolduruyor. Bunlar birbirini tanıyınca, hepsinin kalbine sıcak gelen o mesele, aralarında ortak bir paydaya dönüşüyor. Dolayısıyla, o mesele bir manada hiçbiri için yeni değil; fakat, hepsi birbirinden kuvvet bularak o işe iyice sarılıyor. Şayet, gönüllerine düşen o kor, bir eğitim müessesesinin açılmasıyla ilgili ise, hepsi himmetini ortaya koyuyor ve beraberce o müesseseyi açıyorlar. Öyle ki, zamanla bu salih amelin tiryakisi oluyor; infak etmenin ve Allah yolunda malının bir kısmını vermenin bağımlısı haline geliyorlar. Hele, kendileri bir vermişse, Cenâb-ı Hakk’ın onlara on lutfettiğini görünce bütün bütün cömertleşiyorlar.<br /><br />Zannediyorum, bu millet içinde de ‘infak tiryakisi’ pek çok insan vardır. Öyle ki, Allah’ın lutfettiği malı-mülkü gelecek nesillerin en iyi şekilde yetişmesi için değerlendirmeye alışmış ve senelerden beri bu istikamette hep vermiş bu insanlar, eğer bir sene infak edecek bir şey bulamasalar, geceler boyunca uykusuz kalırlar. Onlardan birine, ‘Bu sene işlerin iyi görünmüyor; senin burs verip okutacağın öğrencilere biz bakalım’ dense, bu sözden alınır, belki gönül koyar ve ‘Allah, Kerîm’dir; ben şu kadar taahhüt edeyim de, O vermezse sonra düşünelim’ der. İşte, bu halis niyet, temiz düşünce ve saf duygu sadece bir kesime ait değildir; bu mesele millete mâl olmuştur. Bu yönüyle de, tamamen kendi milletinizin civanmertliğine dayanan faaliyetlerde hürriyetinize dokunan ve bağımsızlığınızı zedeleyen bir husus söz konusu değildir. Çünkü, millet yapıp ettiklerine karşılık kimseden bir şey beklemiyor; herkes gözünü Ulu Dergâh’a dikmiş, oradan gelecek ihsanları intizar ediyor. Bu fedakâr ruhlar, fânî varlıklardan mükafat bekleyip, alacaklarını beşerî bir darlığa mahkum etmek istemiyorlar; Allah’ın engin rahmetine ve nâmütenâhî cömertliğine teveccüh edip; Cevvâd u Kerim’in sağanak sağanak başlarından aşağıya dökeceği lütufları gözlüyorlar. Dolayısıyla, Allah için gelip gidiyor, Allah için infak ediyor ve işledikleri her şeyi Allah için işliyorlar.” (Kırık Testi, 11 Ağustos 2008)<br />Olmadığı halde veren hizmet gönüllüleri<br /><br />“İnfak mevzuu. Allah’ın verdiği şeyi siz de başkalarına vereceksiniz. Elhamdülillah, bugün kısmen o var. Çünkü dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlar, Türkiye’nin içinde okullar açıyorlar. Binlerce insana, mübalağa yapmıyorum, binlerce burs veriyorlar. Binlerce insanın ihtiyacını görüyorlar. Ve bunu sırf Allah rızası için yapıyorlar. Allah için veriyor ve karşılığını Allah’tan rıza olarak, rıdvan olarak bekliyorlar. El dar olduğu zaman da vermek. Hiç olmadığı zaman verebilmek. Îsâr ruhu etrafında meseleyi değerlendirebilirsiniz. Olanın vermesi belki bir ölçüde kolay. Fakat olmayanın vermesi oldukça zordur.” (Herkül Nağme, 10 Eylül 2014)<br /><br />“Elinde lahmacun arabası lahmacun satan birisi var. Unutamayacağım her yerde anlatacağım bir insan. İki sene evvel bana geliyor diyor ki; ‘Hocam siz talebelere yer arıyor. Onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’<br /><br />Ben Rabbimin rızası istikametinde samimi olarak getirilen bu teklife hayır demedim. Olur dedim. Çünkü benim olur dememle belki affedilmeye hakkı ve liyakati olmayan beni de Rabbim affeder. Onu böyle bir hizmete koşturduğumdan, vesile olduğumdan dolayı benim günahlarımı da affeder. Olur dedim. Fakat onunla doymadı bu. Hayra aç olan bu insan bununla doymadı. Allah’a gönül vermiş bu insan bununla doymadı. Aradan altı - yedi ay geçti. Geldi dedi ki; ‘Hocam evimin kapısının önünde bir bahçe var ya, ben bu bahçeyi bir yurt yapıp da yüz talebeyi barındırmak istiyorum.’<br /><br />Ben evvela şaşkın şaşkın sokaklarda küçük el arabası ile lahmacun satan bu adamın yüzüne baktım, şaşkın şaşkın. Bu işi nasıl yapacaksın. Burada hizmeti tekeffül eden arkadaşlar beş altı inşaat yürütüyorlar. Bin talebeye üniversiteye hazırlık kursu verip sahip çıkalım. Bin talebeyi üniversiteye imtihana geldiğinde barındıralım, sahip çıkalım. Binlerce talebeye kursta sahip çıkalım ve çeşitli okullara dağıtalım sahip çıkalım diye yüz yerde yurt yapalım diye tehalük gösteren bu cemaat zaten dopdolu. Nasıl yapacağız bunu? ‘Hocam Allah’ın lutfuyla, bu arabayla ben bu işi yaparım’ diyor. Ve ondan sonra her ay ‘Hocam, yapan arkadaşlara sen kendi elinle ver ne olur bunu.’ Elli bin lira kazanırsa, kırk beş bin lirasını getirir. ‘Beşi bana yeter hocam bunun. Kırk beş bin lirasını hizmete verelim.’ Kırk bin lira kazanırsa, otuz beş bin lirasını getirir. Hiç otuz beş bin lira getirdiğine şahit olmadım.<br /><br />Aradan sekiz ay veya dokuz ay geçti. O yurdu yaptı. Şimdi boyasını yaptırıyor. Ve camlarını taktırıyor. İşi bitirdi, ferih ve fahur, keyfi yerinde. Üç-beş hafta evvel yanımda kalan bir arkadaşa gelip diyor ki; ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyor.<br /><br />Anlıyor musunuz mümini? Anlıyor musunuz Hakk’a gönül vermişi? Ve bunların sayısı bugün binleri çoktan aşmıştır. Ben yüz defa fabrika tapusunu geriye çevirdiğim insanların sayısı yüzün çok üstüne ulaşmıştır. Yeniden bir sahabe devri başlıyor. Yeniden malını ve canını feda etme devri başlıyor.” (Afyon vaazı, 27 Haziran 1980)<br /><br />“Bunu kim yapıyor? İş adamları yapıyor, tüccar yapıyor. Hatta böyle kan ter içinde çalışan değişik iş adamları yapıyor. Değişik vesilelerle arz etmiştim: Vatikan’ın diyalogdan sorumlu temsilcilerinden bir tanesi Thomas Michel’dir. Ona tesir eden nedir? Güneydoğu’da bir yere gidiyor. Adam demircilik yapıyor. Yanına sokuluyor. Ona soruyor ‘ne yapıyorsun?’ ‘Çalışma mecburiyetindeyim; çünkü falan yerde bir okula bakıyorum.’ diyor. Bu, milletin ruhunda oluşan öyle bir duygudur ki bir yerde ateş karşısında demiri dövecek, bir yerde fırında çalışacak, bir yerde kendisini helak edecek şekilde başka bir işte bulunacak. Ama elinden avucundan artırdığı şeyle bir yerde bir şey yapmaya çalışacak. İnsanımızın civanmertliğinin örneği. Yine arz ettiğim bir husus; Bozyaka yurdunda himmet yapılmıştı. O gün 70’li yıllarda sadece Türkiye’nin içinde bazı yerler yapılıyordu. İzmir’de, Ankara’da, Kayseri’de yurt vs. dar dairedeydi. Himmette herkes bir şey taahhüt etti. Ben insanımızın o civanmertliğine hep hayran kalmışımdır. Himmet sonrası ben odama gittim. Arkamdan birdenbire birisi geldi. Askeriyeden emekli olmuş, emeklilik parasıyla bir ev almış. Orda vereceği bir şey yokmuş. Kapıyı çaldı, içeriye girdi, ‘Hocam, herkes bir şey verdi, ben veremedim. Evimin anahtarlarını veriyorum’ dedi. (‘Hayır, öyle milletin evinin anahtarını alacak durumda değiliz.’ dedim. İnsan verebileceği bir şey varsa verir. Hatta her şeyini birden de vermez. Sistem işlemeli ki her sene verebilsin. Bütün sistemi anahtarıyla teslim edersen gelecek sene bir şey veremezsin ki!) Bu, öyle bir histir ki Allah’a inanmayınca olmaz bu mesele. İşte dünyanın 150 ülkesinde bugün Anadolu insanı varsa -kendi değerleriyle, kendi kültürüyle- esasen bu anlayış sonucunda olmuştur.” (Bamteli, 15.12.2013)</p> <p>Hizmet, milli seferberlikle yapılıyor<br /><br />“Bu düşünceye inanan insanlar senelerden beri bu işi yapıyorlardı. Ama dünyada sistemlerin değişmesi karşısında 90’lı yıllardan sonra bu iş daha sistemli Türk insanı tarafından milli mücadeleyi belli bir sistem içinde gerçekleştiren o küllî mantık, o küllî düşünce, küllî mülahaza ne ise sanki böyle mahruti çok yüksek bir yerden bütüncül bir nazarla bakıyorlar, çok büyük projelerle meseleleri uygulamaya koyuyorlar ve üzerine yürüyorlar. Aslında mesele makul olunca bir millet ona sahip çıktı. Binlerce, milyonlarca insan bir hizmete gönül vermiş, kimisi fiilen işin içinde, kimisi maddeten destek oluyor, kimisi de arkadan kuvve-i maneviyeyi takviye ediyor. Topyekün milletimiz böyle bir seferberliğe girdi, yaptı bunu. Bu hizmetleri Anadolu insanı yapıyor, bir kuvve-i milliye iştirak etme ruhuyla yapıyor, önemli görüyor yapıyor. Dünya adına onunla üst üste problemleri çözeceğine inanarak yapıyor.<br /><br />Anadolu insanı bu işi yapmalı; başkası bu işin içine parmak karıştırmamalı. NGO’lar çıkarlar karşınıza, ‘size yardım edelim’ derler. Hayır, bizim kimseden yardım almaya ihtiyacımız yok! Anadolu insanının gücü ne kadarına yetiyorsa biz meseleyi o kadarıyla götürürüz. Diğerlerinden istifade etmeyi, kendi kazancımıza kanaat etmeyip çalıp çırpıp yeme gibi haram saymalıyız. Değişik yerlerden belki başka arkadaşlarımıza böyle teklifler olmuştur. Fakat ısrarla ben ‘Kimsenin bu mevzuda yardımını, desteğini katiyen kabul etmeyelim. Bu saf Anadolu insanının işidir. Allah’ın izni inayetiyle yapacaklar. Hırsla değil, ihlaslı olursa bu iş başarıya ulaşır’ dedim. Sonra tebeyyün etti ki Cenabı Hak, böyle dedikoducu bir sürü insanlar çıkacak, ‘bu değirmenin suyu nereden’ diyecek. Bu millete mal olmuş bir mesele. Milletleri adına bu kadarcık fedakârlıkta bulunmadıklarından dolayı mazur görmek lazım; anlayamazlar. Bizim insanımız verdikçe verir, hatta verme tiryakisidir. Onlara ‘Verme!’ deseniz, üzülürler. Ben vermeden mahrum edildiğinden dolayı ağlayan insanlara çok şahit oldum. Evinin anahtarlarını, ömür boyu çalışmış, emekli parasıyla bir ev almış, himmette o gün bana konuşma terettüp etmişti, ben konuştuktan sonra, herkes orada bir şeyler taahhüt edince, o taahhüt edecek bir şey bulamamış. Biraz sonra merdivenleri soluk soluğa çıkarak elinde şangır şangır anahtarları getirdi. ‘Hocam, bu evi yeni almıştım, ben de bu anahtarları size veriyorum’ dedi. ‘Kimsenin evini de evinin anahtarını da alma gibi bir durumumuz yok. O senin alnının teriyle kazandığın şey. Başka elinde olursa sen de gücün yettiğince verirsin’ dedim. Anadolu insanı böyledir. Kerametvari bir toplumdur. O dinamiği, idare edenlerin çok iyi değerlendirdikleri kanaatinde değilim. Makul bir hizmet ortaya konunca sevdiler bunu, buna taraftar oldular. Ortaya konan meselenin makul olmasına, Türk milletinin geleceği adına yararlı olmasına, dünyadaki problemleri çözmesi adına herkes ona arka çıktı, sahip oldular. Mesele buydu. İşin kerameti buydu.<br /><br />Hiç kimseden zerre kadar bir yardım kabul edilmedi. Eğer bir yerden bir arpa kadar yardım kabul edilmişse kabul edenler dünyanın aşağılık insanlarıdır. Eğer ben öyle bir meseleye müsamaha yapmış, başkalarından yardım kabul etmişsem Allah beni derbeder etsin! Yok öyle bir şey yoksa, öbürleri müfteri ise bu mevzuda karalamak için yapıyorlarsa ne diyeyim, Allah onları ıslah eylesin, kalplerine hidayet nurunu atsın. Türkiye’nin geleceğini karartmak istiyorlar böyle yapmak suretiyle.<br /><br />O okullar bir hadisedir; ama milletin sa’yine terettüp etmiş bir destandır. Destanı yazılabilecek bir hadisedir; ama milletin hadisesidir. Bu millet böyle tarihi değişik fasılalarla harika şeyler yapmıştır. Dünya adına çok önemli bir vazife görüyorlar. Ve milletimiz destekliyor onu. Ekonomik durumu itibarıyla dünyanın fakir milletlerinden fakat kaderin cilvesine bakın ki seksen ülkede bunlar eğitim faaliyetlerini sürdürüyorlar, kültür lokalleri açıyorlar, okullar açıyorlar, kurslar açıyorlar, kendi dillerini, belki bir manada dinlerindeki güzellikleri anlatıyorlar. Müslümanlarla herkes geçinebilir duygusunu, düşüncesini ortaya koyuyorlar tavırlarıyla. Adeta koskocaman bir dünyada, dünyanın fakir milletlerinden Türk milleti çok önemli bir misyon yüklenmiş gibi bir durumu var. İnşallah bir gün, bu meseleye sağından solundan böyle değişik isnatlarda bulunup karalamak isteyen, milletin zihninde onu ademe mahkum etmek isteyen insanlar da insafa gelirler, onlar da omuz verirler, ‘Bu önemli hizmette bizim de katkımız olsun’ derler ve katkıda bulunurlar.” (Bamteli, 24.10.2005)<br /><br /></p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/f3107c7911141734e4eeaad24ed6c748_M.jpg" alt="Hizmet değirmeni nasıl işliyor? Bu değirmenin suyu nereden?" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Hizmet Hareketi’nin gönüllülerinin yaptıkları fedakârlıklar karşısında “Taşıma suyla değirmen dönmez” diyenler taşıma suyla değirmeni bitireceklerini düşünüyorlar. Kendileri uzun yıllardır dönmekte olan değirmenin suyunu başka yerlere taşıtarak değirmenin suyunu kurutmayı ve değirmeni bitirmeyi amaçlıyorlar. Aynı işlemi tersinden yaparak sonuç almayı planladıklarına göre demek ki onlar da biliyorlar yeterli su taşınırsa taşıma suyla değirmen döner. Zaten dünyaya yayılan eğitim müesseseleri taşıma suyla değirmenin dönebileceğinin ispatıdır. Ayrıca müminin inancına göre değirmeni döndüren su değil, ilahi kudrettir. İlahi kudret isterse değirmeni susuz da döndürür. Müminin kulluk görevi sebeplere riayet edip ilahi inayetten ümit edip değirmene su taşımaktır.<br /><br />Hizmet değirmeni fedakâr Anadolu insanının fedakârlıklarıyla işliyor. Hizmet değirmeninin suyu Anadolu insanının fedakârlıklarından geliyor. Milli mücadele ruhuyla vatan sathını aşıp dünya çapında eğitim seferberliğine adanmış Anadolu insanının esnafı, işçisi, memuru, ev hanımı, öğrencisi, bütün fertlerinin nice fedakârlıklarla yaptıkları himmetleri ve hizmetleriyle işliyor Hizmet Değirmeni. Bu maddi manevi fedakârlıklar arasında zenginlerin ortaya koydukları kadar orta halli veya fakirlerin de ciddi fedakârlıkları vardır.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Hizmet Hareketi’ne gönül verenlerin nasıl fedakârlıklarla himmet ve hizmet yaptıklarını bilmeyenler, değirmenin suyunun kaynağını anlamak için yaşanmış bazı örneklerin anlatıldığı Asr-ı Saadetten Günümüze İnfak Kahramanları ve Hayırda Yarışanlar isimli kitapları okuyabilir.</p> <p>Değirmenin suyu milletten<br /><br />Fethullah Gülen Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin bütün faaliyetlerinin finans kaynağının milletin himmetleri olduğunu, yabancılardan asla hiçbir şey kabul edilmediğini farklı zamanlarda çeşitli vesilelerle defalarca belirtmiştir:<br /><br />“Bu uğurda şu ana kadar yapılan fedakârlıkları görmezden gelerek, yer yer ‘Bu değirmenin suyu nereden?’ diyen insanlar çıkmıştır. Hâlbuki onlar da biliyor ki, ‘bu değirmenin suyu’ Allah’ın izniyle yoklukta varlık cilvesi gösteren milletimizin ruhundan fışkırmaktadır. Zaten bu, şu ana kadar bu milletin çizmiş olduğu tek destan da değildir. Zevsler, Apollolar, Heraklitler… yalanın engin üstûreleri içinde yaşayadursunlar, bu millet asırlardan beri hayata nice destanlar geçirmiştir. Şimdi de, üç asırdır rüyaları görülen bir ‘gaye-i hayal’i, öncekilere denk bir şekilde tekrar gerçekleştirme cehdini göstermektedir Allah’ın izniyle. Böyle bir rüyayı gerçekleştirmede hiç kimsenin de dünya adına herhangi bir beklentisi yoktur. Değil dünya adına bir beklentinin olması, bu mefkûre uğruna uhrevî füyûzât hislerini dahi feda etmeye âmâde olduklarını, onlar defaatle ifade etmişlerdir. Seyyid Nigârî’nin ifadesiyle, ‘Girdik reh-i sevdaya cünûnuz, bize namus lâzım değil.’ deyip yola koyulmuş, hatta bu mevzuda, hiç kimsenin kulak ardı edemeyeceği vilâyete dahi hâhiş duymamışlardır. Mevlâna anlayışıyla, aşkı da şevki de Muhammedî tasmayı boyunlarına takmakla elde etmeye karar kılmışlardır...” (Prizma-3, 2002)<br /><br />“Sürekli ‘Değirmenin suyu nereden geliyor?’ gibi sorularla milletin zihninde şüpheler hasıl etmeye çalıştılar. Oysa herkes biliyordu ki; bu hizmetler İstiklal Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin hizmetleriydi ve kaynağı da onların yürekleriydi. Türkiye’nin bütün köy, kasaba, ilçe ve illerindeki hayırsever insanların desteği vardı bu okulların arkasında. Ülkemizin en gözde üniversitelerinden mezun olarak burs miktarı bir maaşla çalışan gencecik öğretmenlerin alınteri vardı.<br /><br />Aslında, yurtdışındaki bir okulun öğretmenlerinin, devlet yardımı olarak verilen patatesle altı ay yaşadığını bu soruların sahipleri de biliyorlardı. Belki onlar, o patatesi pişiren aşçının kendi yemeğini evinden getirdiğini de biliyorlardı!.. Parasızlık nedeniyle üç aile bir evde kalanlardan, düğününü yapar yapmaz gerdeğe girmeden okuluna koşan, destanlara malzeme teşkil edecek Anadolu’nun yağız delikanlılarından onlar da haberdardı.<br /><br />Kaldı ki, devletin istihbarat organları böylesine göz önünde ve sayıları yüzleri aşan eğitim kurumu adına bir başka yerden gelme para iddiaları için bugüne kadar tek bir belgeye, ya da örneğe ulaşamamıştı. Çünkü milletin helal katkılarından başka herhangi bir kaynak yoktu.. değirmen fedakârlık, alınteri, gözyaşı ve fedakâr Anadolu esnafının hayır duygusuyla dönüyordu.<br /><br />Dünyanın değişik yerlerinde konuyla ilgili yapılan ilmî çalışmalara şöyle bir göz atılırsa, sosyal ve siyasal bilimcilerin şu kanaatte birleştiği görülecektir: Bu ‘Gönüllüler Hareketi’, hiçbir dış güce bağlı olmayan bir sivil toplum hareketidir.<br /><br />Evet, yerli birkaç kurumu ya da yabancı bir devleti arkasına almadan bir şey yapmaktan aciz olanlar, halkın teveccühünden ve Allah’ın inayetinden başka hiçbir güce dayanmayan bu gönüllüler hareketini anlamakta zorlanabilir. Almadan vermesini bilmeyenler, başta kendi milleti olmak üzere tüm insanlığa hizmet için fedâkarlık yapma duygusunu idrak edemeyebilir. Fakat görülen o ki; benim sadece müşevviki bulunduğum bu gayretlerin bir halk teşebbüsü olduğunu ve ‘değirmeninin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini aslında herkes çok iyi biliyor. Ne var ki, bu Anadolu pınarını istedikleri yöne akıtamayanlar kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışıyor.” (Kırık Testi, 12.08.2002)</p> <p>Hizmetin arkasındaki dinamizm<br /><br />“Beklentisizlik hali ve fedakârlık anlayışı, işi son nefesimize kadar ihlas ve samimiyetle götürebilmek adına çok önemli ve hayatî dinamiklerdir. Ehl-i dünya bu dinamikleri bilmediğinden dolayı meseleyi sadece maddeye, paraya hamlediyor ve ortaya çıkan neticeyi bununla anlamaya çalışıyorlar. Hâlbuki fedakârlık ve beklentisizlik öyle bir değerdir ki, maddî ölçüler içinde onun karşılığını bulabilmek mümkün değildir. Evet, gönüllüler hareketini hazmedemeyen, çekemeyen bir kısım ehl-i dünya, ‘Bu işin arkasında şu kadar sermaye, bu kadar sermaye olmalı, yoksa bu çarkın dönmesi mümkün değil!’ anlayışıyla meseleyi yorumluyorlar. Çünkü onlar, adanmışlık ve fedakârlığın neye tekabül ettiğini bilmiyorlar. Almadan vermenin ne demek olduğundan habersizler. Her şeyin rıza istikametinde birer yatırım halinde ortaya konulduğunun ve böylece Cenab-ı Hakk’ın azları çok, birleri bin ettiğinin farkında değiller. Evet, bu dinamikler cennetler kıymetinde bir değere tekabül etmekte; sonsuz kudret ve rahmet sahibi Zât da, ona göre bir mükâfat ve semere vermektedir.” (Kırık Testi, 11.10.2010)<br /><br />“Milletin himmetini ve Allah’ın inayetini bilmiyorlar. Allah’ın inayetini bilmiyor, inanmamış ona. Milletin himmetini bilmiyor, o milli mücadeleyi nasıl yorumluyorlar bilemiyorum. O millet kağnı arabalarıyla, öküzün biri ölünce kadın boyunduruğa koşuluyor ve taşıyor onu. Bu milletin azmini, cehdini, bu milleti kendi değerleriyle, heyecanıyla, ufkuyla hiç tanıyamamışlar. Bu millette yeniden öyle bir hareket ruhu, kendi ruh köküne yeniden ulaşmak üzere öyle bir hareket ruhu meydana gelmişse onu anlamaları çok zor. Bize düşen şey, onu anlatmak, götürüp göstermek. Himmet yapanları görün, Türkiye’de bu işi yapanlara misafir olun; o zaman göreceksiniz ki bu adamlardan bu çıkar. Bundan sonra bir taraftan hizmet ederken bir diğer taraftan da bu hizmetin nasıl yürüdüğünü, hangi raylar üzerinde yürüdüğünü, hangi dinamoyla yürüdüğünü anlatmamız lazım.<br /><br />Çok defa anlatmışımdır, bir yerde bir himmet yapıldığında herkes bir şey taahhüt etti. O taahhüt edilen şeyler gayet şeffaf ve açık olarak bir yönetim kurulunun zimmetinde bir araya getiriliyor ve sonra bu türlü şeylere sarf ediyorlar. Veya şahıslar doğrudan doğruya sahip çıkıyor. Himmete müracaat ediliyordu, onlar himmetleriyle dökülüp saçılıyorlardı. Herkes bir şey verdi. Benim tanıdığım birisi vardı, vefat etti, makamı cennet olsun. Ben oturuyordum yukarı katta, birdenbire merdivenlerden pür heyecan geldi, elinde de şangır şangır anahtarlar var. ‘Hocam, benim bir şeyim yoktu, himmette bir şey taahhütte bulunamadım. Ben emekli oldum. Emeklilik parasıyla bir ev aldım. Ben bu evimi, anahtarlarını size veriyorum. Himmete bunu veriyorum.’ dedi.<br /><br />Milletimizi bu ruhuyla tanıyamamış nadanlar bu hizmetin arkasındaki dinamizmi bilemezler, anlayamazlar. Bunu göstermek lazım onlara. Ben bunu defaatla gördüm.<br /><br />Thomas Michel’e tesir eden bir şey: Güneydoğu’da dolaşırken bir demirci dükkanına giriyor. Adam orada demir işleriyle meşgul oluyor. Sürekli ateş karşısında çok zor bir iştir. Adamla konuşuyor. Adam, ‘Ben burada bunları işliyorum, Afrika’da veya başka bir yerde bir okula bakıyorum’ diyor. Bu, Thomas Michel’e çok tesir ediyor.” (Bamteli, 29.10.2007)</p> <p>Hizmet, milletin fedakârlıklarıyla devam ediyor<br /><br />“Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bu parça parça başlamış, bir yerde, iki yerde, üç yerde başlamış, Türkiye’nin içinde, Türkiye’nin dışında. Sonra dünyanın değişik yerlerine yayılmış bir eğitim faaliyeti. O öğretmen arkadaşlar Türkiye’de bazı zenginlerin, bazı vakıf ve derneklerin desteğini alarak gitmişler oraya. Oraya gitmişler ama ciddi mağduriyetler yaşamışlar. Her zaman Aydın Bolak abi gözleri dolarak anlatırdı; eksi altmış derece bir ülkede bu arkadaşlar çok defa maaş da alamadan hizmet veriyorlar. Kafası karıştırılan insanlar oturdukları yerde ahkam kesiyorlar; değirmenin suyu nereden? Bana da birisi öyle dedi; bu değirmenin suyu nereden? Bir zaman milli mücadelede bir tarafta öküz, bir tarafta kadın cephane taşıyordu. O nasıl bir güçtü? Ve Allah’ın izniyle, inayetiyle milletin istiklaliyle sonuçlandı o. Dört bir yanda ülkemiz işgal edildiği bir dönemde bu sadece askerin yapacağı iş değildi, millet dört bir yanda öldü ve biz cephelere mekteplerdeki talebeleri döktük. Milletin savaşıydı, ölüm kalım savaşıydı. Elbette toprağı, ülkesi, ülküsü, dini, diyaneti, haysiyeti, namusu için ölecekti. Şerefle öldü ve şehit oldular. Millet istiklal mücadelesinde nasıl döküldü, saçıldı, evindeki kabı kacağı götürdü eritti kasatura yaptırdı, silah yaptırdı; aynen bu dönemde de ‘medenilere galebe ikna iledir’ demiş ve ‘biz ancak eğitimle öğretimle insanların seviyesini yükseltiriz, kavganın önünü de ancak bu yolla alabiliriz’ demiş, dünyanın dört bir yanında gitmiş okul açmışlar bu insanlar. Değirmenin suyu da o. Milleti bir dönemde yeniden bir kere daha istiklalini ona kazandıran güç neyse günümüzde de bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç Allah’ın inayet ve keremiyle odur.<br /><br />Çok defa ben onlardan dinledim ve gözlerim doldu her defasında. Bu arkadaşlar dünyanın dört bir yanına gittiler, üç ay dört ay maaş alamadıkları oldu. Rekabet hissiyle başkaları da resmi - gayri resmi bu işi yapmaya kalkanlar oldu. Biz de yapalım, yapabiliriz bu işi’ dediler. Fakat oraya gidecek insanlar iki bin - üç bin dolar para istediler. Oysaki bu arkadaşlar sadece burs parasıyla gidiyorlardı. Ve orda çokları ikinci bir iş yapıyordu. Tezgahtarlık yapıyorlardı. Gitsinler, araştırsınlar, sorsunlar, görsünler, öğrensinler! Binaların inşaatlarında çalıştılar, hatta oraya giden vakıf ve dernek temsilcileri okulların inşaatlarında, restorasyonunda çalıştılar, doğrudan doğruya amele gibi ırgat gibi çalıştılar o okullarda. Bir hareket böyle olursa o bağımsız hareket demektir. Yoksa diyet ödersiniz, ömür boyu diyet ödersiniz.<br /><br />Bir hareket doğrudan doğruya Türk milletinin içinden çıksa, o Türk milletinin en gözdesi okullardan çıksa, o okulların düşünce ve himmeti inzimamıyla oluşsa, bir güç kazansa, dünyanın dört bir yanına yayılsa eğer bu bağımsızsa, arkasında Amerika yoksa, Fransa yoksa, Rusya yoksa… bu potansiyel bir tehlikedir. Her gün buna karşı alaka artıyorsa, teveccüh artıyorsa ve bağımsızsa potansiyel bir tehlikedir. Millet aynı zamanda finans olarak da bunu destekliyorsa bu bütün bütün potansiyel bir tehlikedir. Bir meseleyi böyle tehlike görmek, hükümlerini ihtimallere bina etmek demektir. Eğer tehlike böyle oluyorsa Türkiye’de böyle tehlike olmayan kimse yoktur. O zaman herkes tehlikedir. Bağımsız olma onları kuşkulandırıyor. Bağımsız olunca nasıl hareket edeceği belli olmaz diyorlar. Vatanını seven, ülkesinin insanını seven nasıl hareket ediyorsa öyle hareket eder. Ama ihtimallere binaen bir şey söylüyorsanız o mevzuda sizi ikna edecek bir argümanımız yok.<br /><br />Karapara mevzuu dünyada hassasiyetle üzerinde durulan bir şeydir. Gerek Türkiye’de gerekse yurtdışındaki bu müesseselerde gayrimeşru bir yolla bir girdi varsa bir çıktı varsa bunlar ne oradaki devletin kontrolünden kaçabilir, ne Türkiye’deki devletin kontrolünden kaçabilir. Kaldı ki devlet müfettişleriyle gelip kontrol ediyorlar, defterlere bakıyorlar, girdiye bakıyor, çıktıya bakıyor. Eğer bir yerden bir suyun değirmen suyu değil de öyle damla damla sızması da söz konusu olsa herhalde onu zannediyorum medya lisanıyla gürül gürül halka ilan ederler. Çünkü itibarla oynamaya alışmış bu insanlar böyle bir mesele karşısında rahat durmazlar. Ben biliyorum ki çok defa şöyle dediler; ‘falanda filanda böyle bizim halk nazarında onları sukut ettirecek şeyler bulunmasa bile çevrelerinde ve yakınlarında bulunan insanları yere vurun, onunla batıralım bunları!’ Bu kadar hınçla hareketin üzerine gelen insanlar eğer orada bir karapara meselesi olsaydı, bir değirmen suyu olsaydı bunu çoktan bulur çıkarırlardı.<br /><br />Bu hareket pek çok faslı müştereki paylaşan insanların bir noktada birleşmesinden ibarettir. Yani aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşanlar, takdir edenler, bir yerde bir araya gelmişler; biri diğerini örnek almış, öbürü onu örnek almış, millete mal olmuş bir mesele. Türk toplumunun ruhundaki dehasından doğan bir mesele. Anadolu’nun yetiştirdiği dehadan doğan bir meseledir. Bir millet yapıyor, bir milletin fedakârlıkları yapıyor, o fedakârlıklarla Allah’ın izniyle inayetiyle devam ediyor.” (Bamteli, 5 Eylül 2004)<br /><br />“Bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış olan ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, sadece ‘Nerede bir villa kapabilirim?’ hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle iftiralar atıyorlar. Dahası, millet ve vatan uğruna fedakârlığın ne demek olduğunu bilmediklerinden Anadolu insanının bu okulları ne fedakârlıklarla devam ettirdiğini kavrayamıyorlar.<br /><br />Bu müesseselerin bir şahsa ait olmadığını, milletin malı olduğunu, ‘değirmenin suyu’nun da Anadolu’nun tertemiz bağrından geldiğini belki yüz kere anlattık; fakat, görüyoruz ki, yüz kere daha anlatsak, fedakârlığın manasını ve almadan vermesini bilmeyenler yine de bu büyük hizmeti idrak edemeyecek, manasız bir kıskançlık, haset ve kinle onu kurutmaya çalışacaklar.<br /><br />Oysa, değirmenin suyunun nereden geldiğini samimi olarak öğrenmek istiyorlarsa, suyu çıktığı yerden itibaren takip etselerdi; çarkların döndüğü yerden başlayarak kanalı adım adım izleselerdi. Eğer önyargılı değil iseler, onlar da göreceklerdi ki: Bu eğitim faaliyetlerinin arkasındaki güç, bir dönemde milletimize yeniden istiklalini kazandıran gücün ta kendisidir. Bu okullar, İstiklâl Harbi’ndeki fedâkarlığı, bugün bir başka şekilde ortaya koyan milletimizin gönül semereleridir ve kaynağı da onların yürekleridir.” (Kırık Testi, 09.04.2007)</p> <p>Millet inanırsa her şeyi yapar<br /><br />“Yoklukta varlık bulmuş ve Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirmiş olan milletimizin, bugün de bunları yapabileceğine inanıyorum. Pratikte de bugün biraz kurcalayınca, bunun böyle olduğunu görüyoruz. Mesela, Asya’daki eğitim faaliyetleri bunun bir örneğidir. Bunu, bazıları ‘değirmenin suyu nereden’ diyerek Amerika’ya İngiltere’ye dayandırmak istiyor, ama Allah da biliyor, Peygamber de biliyor, maşeri vicdan da (kamuoyu) biliyor ki, bu İstiklal Mücadelesi’ni gerçekleştiren ruhun işidir. O gün millet nasıl coştuysa, bugün de varını yoğunu buna yatırarak, bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Elverir ki, millete planlar sunulsun, ümit vaat edilsin, yapılan şeylerle bir neticeye varılacağına inandırılsın, o zaman millet her şeyi yapar.” (Yeni Yüzyıl, 20 Temmuz 1997)<br /><br />“Evet, ‘günümüzün karasevdalıları’ diyerek andığım eğitim gönüllüleri, ‘Bu necip millet kendi yarasını kendisi sarabilecek güçtedir. Öyleyse, sine-i millete müracaat edeceğiz; ama asla başkalarına bağımlı olmayacak ve yabancılara diyet ödeme zilletine düşmeyeceğiz’ diyerek çıktılar yola. Onlar, önce Allah’a dayanarak, sonra da zahirî esbab açısından milletimizin himmetini yanlarına alarak hürriyet soluklaya soluklaya, bağımsızlık yudumlaya yudumlaya yürüdüler ve ömür boyu ellere el açmadılar, kimseye borçlanmadılar.<br /><br />Kimseye borçlanmadılar; zira, bu güzide milletin fertleri çoğunluk itibarıyla diyalog ve eğitim faaliyetlerinin felsefesini tasvip ediyorlardı. Doğru ve kalıcı işler yapıldığına inanıyorlardı. Belki bazı aceleci fıtratlar, eğitime ve insan gönlünü kazanmaya matuf olarak yapılan yatırımlardan semere alabilmek için uzun zaman beklemek gerektiğini bilemediklerinden ve umdukları neticeleri hemen göremediklerinden dolayı bir süre gözetlemeye ve dinlemeye duruyorlardı. Bazen beş-on sene uzaktan seyrediyor, dinliyor; adanmış ruhların ne kadar vefalı ve samimi olduklarını anlamaya çalışıyor; sinelerinin her zaman din, vatan ve millet için çarpıp çarpmadığına bakıyor ve uzun uzun ölçüp tarttıktan sonra onlar da bu yolun doğru ve güvenilir olduğuna kanaat getiriyorlardı. Allah’ın izniyle, insanımızın gözünün bu yolla açılacağını ve ülkemizin bu yolla güçleneceğini düşünüyorlardı. Milletimize karşı yapılacak bir gadir, bir zulüm ve bir haksızlık karşısında hep birden seslerini yükseltip bir yeryüzü korosu teşkil ederek, bütün dünyada Türkiye’nin sesi-soluğu olacak hür lobilerin ancak bu yolla oluşacağına inanıyorlardı. Edirne’den Kars’a kadar Anadolu insanı bu hareketi mâkul bulmuş ve onun etrafında toplanmıştı. Dolayısıyla, mesele sadece bir insiyâkın (sevkedilmenin) eseri değildi; aynı zamanda onun ta baştan itibaren mantıkî bir derinliği de mevcuttu.<br /><br />Tabii ki, o mantıkî derinliğin ötesinde Cenâb-ı Hakk’ın sevk-i sübhânîsi ve gönülleri bu hayırlı işlere yönlendirmesi vardı. Yani, Allah birine önemli bir hususu düşündürüyor; aynı meseleyi bir başkasının kalbine de düşürüyor; o iki kişiyi yeni tanıyan bir insanın zihnini de o düşünceyle dolduruyor. Bunlar birbirini tanıyınca, hepsinin kalbine sıcak gelen o mesele, aralarında ortak bir paydaya dönüşüyor. Dolayısıyla, o mesele bir manada hiçbiri için yeni değil; fakat, hepsi birbirinden kuvvet bularak o işe iyice sarılıyor. Şayet, gönüllerine düşen o kor, bir eğitim müessesesinin açılmasıyla ilgili ise, hepsi himmetini ortaya koyuyor ve beraberce o müesseseyi açıyorlar. Öyle ki, zamanla bu salih amelin tiryakisi oluyor; infak etmenin ve Allah yolunda malının bir kısmını vermenin bağımlısı haline geliyorlar. Hele, kendileri bir vermişse, Cenâb-ı Hakk’ın onlara on lutfettiğini görünce bütün bütün cömertleşiyorlar.<br /><br />Zannediyorum, bu millet içinde de ‘infak tiryakisi’ pek çok insan vardır. Öyle ki, Allah’ın lutfettiği malı-mülkü gelecek nesillerin en iyi şekilde yetişmesi için değerlendirmeye alışmış ve senelerden beri bu istikamette hep vermiş bu insanlar, eğer bir sene infak edecek bir şey bulamasalar, geceler boyunca uykusuz kalırlar. Onlardan birine, ‘Bu sene işlerin iyi görünmüyor; senin burs verip okutacağın öğrencilere biz bakalım’ dense, bu sözden alınır, belki gönül koyar ve ‘Allah, Kerîm’dir; ben şu kadar taahhüt edeyim de, O vermezse sonra düşünelim’ der. İşte, bu halis niyet, temiz düşünce ve saf duygu sadece bir kesime ait değildir; bu mesele millete mâl olmuştur. Bu yönüyle de, tamamen kendi milletinizin civanmertliğine dayanan faaliyetlerde hürriyetinize dokunan ve bağımsızlığınızı zedeleyen bir husus söz konusu değildir. Çünkü, millet yapıp ettiklerine karşılık kimseden bir şey beklemiyor; herkes gözünü Ulu Dergâh’a dikmiş, oradan gelecek ihsanları intizar ediyor. Bu fedakâr ruhlar, fânî varlıklardan mükafat bekleyip, alacaklarını beşerî bir darlığa mahkum etmek istemiyorlar; Allah’ın engin rahmetine ve nâmütenâhî cömertliğine teveccüh edip; Cevvâd u Kerim’in sağanak sağanak başlarından aşağıya dökeceği lütufları gözlüyorlar. Dolayısıyla, Allah için gelip gidiyor, Allah için infak ediyor ve işledikleri her şeyi Allah için işliyorlar.” (Kırık Testi, 11 Ağustos 2008)<br />Olmadığı halde veren hizmet gönüllüleri<br /><br />“İnfak mevzuu. Allah’ın verdiği şeyi siz de başkalarına vereceksiniz. Elhamdülillah, bugün kısmen o var. Çünkü dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlar, Türkiye’nin içinde okullar açıyorlar. Binlerce insana, mübalağa yapmıyorum, binlerce burs veriyorlar. Binlerce insanın ihtiyacını görüyorlar. Ve bunu sırf Allah rızası için yapıyorlar. Allah için veriyor ve karşılığını Allah’tan rıza olarak, rıdvan olarak bekliyorlar. El dar olduğu zaman da vermek. Hiç olmadığı zaman verebilmek. Îsâr ruhu etrafında meseleyi değerlendirebilirsiniz. Olanın vermesi belki bir ölçüde kolay. Fakat olmayanın vermesi oldukça zordur.” (Herkül Nağme, 10 Eylül 2014)<br /><br />“Elinde lahmacun arabası lahmacun satan birisi var. Unutamayacağım her yerde anlatacağım bir insan. İki sene evvel bana geliyor diyor ki; ‘Hocam siz talebelere yer arıyor. Onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’<br /><br />Ben Rabbimin rızası istikametinde samimi olarak getirilen bu teklife hayır demedim. Olur dedim. Çünkü benim olur dememle belki affedilmeye hakkı ve liyakati olmayan beni de Rabbim affeder. Onu böyle bir hizmete koşturduğumdan, vesile olduğumdan dolayı benim günahlarımı da affeder. Olur dedim. Fakat onunla doymadı bu. Hayra aç olan bu insan bununla doymadı. Allah’a gönül vermiş bu insan bununla doymadı. Aradan altı - yedi ay geçti. Geldi dedi ki; ‘Hocam evimin kapısının önünde bir bahçe var ya, ben bu bahçeyi bir yurt yapıp da yüz talebeyi barındırmak istiyorum.’<br /><br />Ben evvela şaşkın şaşkın sokaklarda küçük el arabası ile lahmacun satan bu adamın yüzüne baktım, şaşkın şaşkın. Bu işi nasıl yapacaksın. Burada hizmeti tekeffül eden arkadaşlar beş altı inşaat yürütüyorlar. Bin talebeye üniversiteye hazırlık kursu verip sahip çıkalım. Bin talebeyi üniversiteye imtihana geldiğinde barındıralım, sahip çıkalım. Binlerce talebeye kursta sahip çıkalım ve çeşitli okullara dağıtalım sahip çıkalım diye yüz yerde yurt yapalım diye tehalük gösteren bu cemaat zaten dopdolu. Nasıl yapacağız bunu? ‘Hocam Allah’ın lutfuyla, bu arabayla ben bu işi yaparım’ diyor. Ve ondan sonra her ay ‘Hocam, yapan arkadaşlara sen kendi elinle ver ne olur bunu.’ Elli bin lira kazanırsa, kırk beş bin lirasını getirir. ‘Beşi bana yeter hocam bunun. Kırk beş bin lirasını hizmete verelim.’ Kırk bin lira kazanırsa, otuz beş bin lirasını getirir. Hiç otuz beş bin lira getirdiğine şahit olmadım.<br /><br />Aradan sekiz ay veya dokuz ay geçti. O yurdu yaptı. Şimdi boyasını yaptırıyor. Ve camlarını taktırıyor. İşi bitirdi, ferih ve fahur, keyfi yerinde. Üç-beş hafta evvel yanımda kalan bir arkadaşa gelip diyor ki; ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyor.<br /><br />Anlıyor musunuz mümini? Anlıyor musunuz Hakk’a gönül vermişi? Ve bunların sayısı bugün binleri çoktan aşmıştır. Ben yüz defa fabrika tapusunu geriye çevirdiğim insanların sayısı yüzün çok üstüne ulaşmıştır. Yeniden bir sahabe devri başlıyor. Yeniden malını ve canını feda etme devri başlıyor.” (Afyon vaazı, 27 Haziran 1980)<br /><br />“Bunu kim yapıyor? İş adamları yapıyor, tüccar yapıyor. Hatta böyle kan ter içinde çalışan değişik iş adamları yapıyor. Değişik vesilelerle arz etmiştim: Vatikan’ın diyalogdan sorumlu temsilcilerinden bir tanesi Thomas Michel’dir. Ona tesir eden nedir? Güneydoğu’da bir yere gidiyor. Adam demircilik yapıyor. Yanına sokuluyor. Ona soruyor ‘ne yapıyorsun?’ ‘Çalışma mecburiyetindeyim; çünkü falan yerde bir okula bakıyorum.’ diyor. Bu, milletin ruhunda oluşan öyle bir duygudur ki bir yerde ateş karşısında demiri dövecek, bir yerde fırında çalışacak, bir yerde kendisini helak edecek şekilde başka bir işte bulunacak. Ama elinden avucundan artırdığı şeyle bir yerde bir şey yapmaya çalışacak. İnsanımızın civanmertliğinin örneği. Yine arz ettiğim bir husus; Bozyaka yurdunda himmet yapılmıştı. O gün 70’li yıllarda sadece Türkiye’nin içinde bazı yerler yapılıyordu. İzmir’de, Ankara’da, Kayseri’de yurt vs. dar dairedeydi. Himmette herkes bir şey taahhüt etti. Ben insanımızın o civanmertliğine hep hayran kalmışımdır. Himmet sonrası ben odama gittim. Arkamdan birdenbire birisi geldi. Askeriyeden emekli olmuş, emeklilik parasıyla bir ev almış. Orda vereceği bir şey yokmuş. Kapıyı çaldı, içeriye girdi, ‘Hocam, herkes bir şey verdi, ben veremedim. Evimin anahtarlarını veriyorum’ dedi. (‘Hayır, öyle milletin evinin anahtarını alacak durumda değiliz.’ dedim. İnsan verebileceği bir şey varsa verir. Hatta her şeyini birden de vermez. Sistem işlemeli ki her sene verebilsin. Bütün sistemi anahtarıyla teslim edersen gelecek sene bir şey veremezsin ki!) Bu, öyle bir histir ki Allah’a inanmayınca olmaz bu mesele. İşte dünyanın 150 ülkesinde bugün Anadolu insanı varsa -kendi değerleriyle, kendi kültürüyle- esasen bu anlayış sonucunda olmuştur.” (Bamteli, 15.12.2013)</p> <p>Hizmet, milli seferberlikle yapılıyor<br /><br />“Bu düşünceye inanan insanlar senelerden beri bu işi yapıyorlardı. Ama dünyada sistemlerin değişmesi karşısında 90’lı yıllardan sonra bu iş daha sistemli Türk insanı tarafından milli mücadeleyi belli bir sistem içinde gerçekleştiren o küllî mantık, o küllî düşünce, küllî mülahaza ne ise sanki böyle mahruti çok yüksek bir yerden bütüncül bir nazarla bakıyorlar, çok büyük projelerle meseleleri uygulamaya koyuyorlar ve üzerine yürüyorlar. Aslında mesele makul olunca bir millet ona sahip çıktı. Binlerce, milyonlarca insan bir hizmete gönül vermiş, kimisi fiilen işin içinde, kimisi maddeten destek oluyor, kimisi de arkadan kuvve-i maneviyeyi takviye ediyor. Topyekün milletimiz böyle bir seferberliğe girdi, yaptı bunu. Bu hizmetleri Anadolu insanı yapıyor, bir kuvve-i milliye iştirak etme ruhuyla yapıyor, önemli görüyor yapıyor. Dünya adına onunla üst üste problemleri çözeceğine inanarak yapıyor.<br /><br />Anadolu insanı bu işi yapmalı; başkası bu işin içine parmak karıştırmamalı. NGO’lar çıkarlar karşınıza, ‘size yardım edelim’ derler. Hayır, bizim kimseden yardım almaya ihtiyacımız yok! Anadolu insanının gücü ne kadarına yetiyorsa biz meseleyi o kadarıyla götürürüz. Diğerlerinden istifade etmeyi, kendi kazancımıza kanaat etmeyip çalıp çırpıp yeme gibi haram saymalıyız. Değişik yerlerden belki başka arkadaşlarımıza böyle teklifler olmuştur. Fakat ısrarla ben ‘Kimsenin bu mevzuda yardımını, desteğini katiyen kabul etmeyelim. Bu saf Anadolu insanının işidir. Allah’ın izni inayetiyle yapacaklar. Hırsla değil, ihlaslı olursa bu iş başarıya ulaşır’ dedim. Sonra tebeyyün etti ki Cenabı Hak, böyle dedikoducu bir sürü insanlar çıkacak, ‘bu değirmenin suyu nereden’ diyecek. Bu millete mal olmuş bir mesele. Milletleri adına bu kadarcık fedakârlıkta bulunmadıklarından dolayı mazur görmek lazım; anlayamazlar. Bizim insanımız verdikçe verir, hatta verme tiryakisidir. Onlara ‘Verme!’ deseniz, üzülürler. Ben vermeden mahrum edildiğinden dolayı ağlayan insanlara çok şahit oldum. Evinin anahtarlarını, ömür boyu çalışmış, emekli parasıyla bir ev almış, himmette o gün bana konuşma terettüp etmişti, ben konuştuktan sonra, herkes orada bir şeyler taahhüt edince, o taahhüt edecek bir şey bulamamış. Biraz sonra merdivenleri soluk soluğa çıkarak elinde şangır şangır anahtarları getirdi. ‘Hocam, bu evi yeni almıştım, ben de bu anahtarları size veriyorum’ dedi. ‘Kimsenin evini de evinin anahtarını da alma gibi bir durumumuz yok. O senin alnının teriyle kazandığın şey. Başka elinde olursa sen de gücün yettiğince verirsin’ dedim. Anadolu insanı böyledir. Kerametvari bir toplumdur. O dinamiği, idare edenlerin çok iyi değerlendirdikleri kanaatinde değilim. Makul bir hizmet ortaya konunca sevdiler bunu, buna taraftar oldular. Ortaya konan meselenin makul olmasına, Türk milletinin geleceği adına yararlı olmasına, dünyadaki problemleri çözmesi adına herkes ona arka çıktı, sahip oldular. Mesele buydu. İşin kerameti buydu.<br /><br />Hiç kimseden zerre kadar bir yardım kabul edilmedi. Eğer bir yerden bir arpa kadar yardım kabul edilmişse kabul edenler dünyanın aşağılık insanlarıdır. Eğer ben öyle bir meseleye müsamaha yapmış, başkalarından yardım kabul etmişsem Allah beni derbeder etsin! Yok öyle bir şey yoksa, öbürleri müfteri ise bu mevzuda karalamak için yapıyorlarsa ne diyeyim, Allah onları ıslah eylesin, kalplerine hidayet nurunu atsın. Türkiye’nin geleceğini karartmak istiyorlar böyle yapmak suretiyle.<br /><br />O okullar bir hadisedir; ama milletin sa’yine terettüp etmiş bir destandır. Destanı yazılabilecek bir hadisedir; ama milletin hadisesidir. Bu millet böyle tarihi değişik fasılalarla harika şeyler yapmıştır. Dünya adına çok önemli bir vazife görüyorlar. Ve milletimiz destekliyor onu. Ekonomik durumu itibarıyla dünyanın fakir milletlerinden fakat kaderin cilvesine bakın ki seksen ülkede bunlar eğitim faaliyetlerini sürdürüyorlar, kültür lokalleri açıyorlar, okullar açıyorlar, kurslar açıyorlar, kendi dillerini, belki bir manada dinlerindeki güzellikleri anlatıyorlar. Müslümanlarla herkes geçinebilir duygusunu, düşüncesini ortaya koyuyorlar tavırlarıyla. Adeta koskocaman bir dünyada, dünyanın fakir milletlerinden Türk milleti çok önemli bir misyon yüklenmiş gibi bir durumu var. İnşallah bir gün, bu meseleye sağından solundan böyle değişik isnatlarda bulunup karalamak isteyen, milletin zihninde onu ademe mahkum etmek isteyen insanlar da insafa gelirler, onlar da omuz verirler, ‘Bu önemli hizmette bizim de katkımız olsun’ derler ve katkıda bulunurlar.” (Bamteli, 24.10.2005)<br /><br /></p></div> Cumhurbaşkanı’na 13 soru 2014-09-06T23:28:13+03:00 2014-09-06T23:28:13+03:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/975-cumhurbaskanina-13-soru Veysel Ayhan, Zaman bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/3fcd8f90952a19354e6b0c4b58be99e3_M.jpg" alt="Cumhurbaşkanı’na 13 soru" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>1-Sayın Cumhurbaşkanı, geçen haziran Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde ‘Türkçeye Türkiye’nin barış mücadelesine adanmış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.’ demiş, 25 dakika Hizmet’e ve Hocaefendi’ye övgüler yağdırmıştınız. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları dışında bizim bilmediğimiz hangi sebeple bir yıl içinde 180 derece dönüş yapıp kendinizi Hizmet’i lanetler bir konuma düşürdünüz?<br /><br />2- Hocaefendi, 12 Mart mahkemelerinde yargılandı. Cuntacılar bir şey bulamadı. Sonra 12 Eylül darbecileri... Son olarak 28 Şubat’çıların terör örgütü kurmaktan açtıkları dava Haziran 2008’de de Yargıtay Genel Kurulu’nda oybirliğiyle beraatle sonuçlanmıştı. Hocaefendi’nin avukatlarının ifade ettiği gibi şu an Hocaefendi ile ilgili mahkemelerde devam eden bir soruşturma veya dava yok.<br /><br />Siz, kendi medyanızın yalanları dışında hangi bilgiye sahipsiniz ki olmayan soruşturma için ABD’den Hocaefendi’yi getirtme hesapları yapıyorsunuz?</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>3- Demokratik ülkelerde yargı bağımsız. Siz hem savcı hem hakim olup yargılıyor sonra zihninizdeki mahkemede mahkum edip ABD’den istemeye kalkıyorsunuz? ABD bizim gibi değil, demokratik bir ülke. Orada herhangi bir kişinin iadesine karar verecek olan Başkan değil, ABD yargısı. Bunu bildiğiniz halde emrinizdeki gazetelerinize bunu haber yaptırma amacınız ne? ‘Bakın gelmiyor, demek ki ABD kolluyor’ demek mi? Medya aracılığıyla psikolojik harp yapmayı yeni makamınıza yakıştırıyor musunuz?<br /><br />4- Yargının iflas ettiği, siyasilerin savcı ve hakim olduğu bir ülkede, en masum insanlar katil muamelesi görebilir, ki görüyor. Teröristler devlet misafiri, vatanseverler terörist sayılıyor. Hırsızlık ve yolsuzlukları yakalayan dürüst insanlar, kurulan proje mahkemelerle hapse giriyor. Hocaefendi’ye karşı bütün şer odaklar düşmanlıkta ittifak halinde. Yılanlar inlerinden çıkıp tuzak kurmuş bekliyor. Böyle bir konjonktürde Hocaefendi’nin ‘Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz’ hadisine muhalefet edip, yargının adalet bakanının ağzına baktığı bir ülkeye geri dönmesi, mümin basiretinin ‘evet’ diyeceği bir davranış mıdır?<br /><br />5- Yıllarca övgüyle bahsettiğiniz Hizmet Hareketi’ne olan şimdiki emsalsiz husumetiniz yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını yürüten savcı ve polis müdürlerinin Hizmet’le irtibatı iddiasından mı kaynaklanmaktadır?<br /><br />6- Son iki yıldır size soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadınız. Sebebi 30 milyon Euro sıfırlama, Urla villaları, imar izinleri, vali sürdürme, Çatalca villaları, ihalelere müdahale, 10 milyon Euro komisyonu yetersiz bulma, yerden ve havadan nereye olduğu belirsiz silah sevkiyatı... Ve sümenaltı edilen Baykal kaseti... gibi iddiaların gerçekliği midir?<br /><br />7- Dokunulmazlığınız olduğu anayasanın “başbakan ve bakanlar tutuklanamaz, Meclis soruşturması dışında yargıya sevk edilemez” hükmüyle sabit. Buna rağmen ‘hedefleri bendim’ demeniz sizin de bu yolsuzluk ve rüşvet skandallarıyla ilişkili olmanızdan mıdır?<br /><br />8- Değilse AKP’deki yolsuzlukları ve yolsuzluklara bulaşanları temizleyip güçlenmek varken niçin yolsuzlukları araştıranlara savaş açtınız? 20 bini aşkın vatan evladını sürgüne yolladınız?<br /><br />9- MİT’in geçen yıl Reza Zarrab’ın bakanlarla yolsuzluk ilişkisi olduğu yönünde sizi uyardığına dair bir belge çıktı. Demek ki MİT elemanları da bakanları, bürokratları takip etmiş. O raporu hazırlayan MİT mensuplarını da görevlerinden aldırdınız mı?<br /><br />10- Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, İsviçre bankalarında parası olduğu yönünde iddialar çıkınca kendisi İsviçre bankalarına başvurdu. Hesabım varsa bana bildirin, dedi. Böylece Baykal’ın İsviçre bankalarında hesabı olmadığı ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Wikileaks belgelerine dayanarak sizin İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabınızın olduğunu iddia etti. Siz de İsviçre bankalarına başvurarak hesaplarınızın bulunmadığını kamuoyuna belgelemeyi düşünüyor musunuz?<br /><br />11- Dünya siyasi tarihinde 30 savcı ve hakimle ve 20 polis müdürüyle yapılmış herhangi bir darbe var mıdır? 4 bakanın yolsuzluktan istifası darbe miydi? Reza Zarrab’ın bakanlara rüşvet vermesini veya Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’ye girişi yasak olan Yasin el Kadı’nın takip edilmesi suç mudur? Darbe midir?<br /><br />12- Uçakta gazetecilerin ‘Elde bilgi-belge olmadan ne yapacaksınız? diyenler var sorusuna ‘Bu ülkenin Başbakan’ı, bakanları dinlendi. Bundan daha büyük belge olur mu?’ demeniz nasıl bir mantıktır? Suçun varlığı aynı zamanda suçlunun kim olduğunu da mı açıklar? Elinizde hiçbir belge olmadan milyonlarca mensubu olan bir camiayı sürekli karalamak ve karalatmak vicdanınızı rahatsız etmiyor mu?<br /><br />13- Türkiye’yi dinlediklerini kabul eden ABD, Almanya ve İngiltere’ye ses çıkaramayıp, Cemaat beni dinledi diye onlara şikâyete gitmek biraz tuhaf olmuyor mu?</p> <p> </p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/3fcd8f90952a19354e6b0c4b58be99e3_M.jpg" alt="Cumhurbaşkanı’na 13 soru" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>1-Sayın Cumhurbaşkanı, geçen haziran Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde ‘Türkçeye Türkiye’nin barış mücadelesine adanmış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.’ demiş, 25 dakika Hizmet’e ve Hocaefendi’ye övgüler yağdırmıştınız. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları dışında bizim bilmediğimiz hangi sebeple bir yıl içinde 180 derece dönüş yapıp kendinizi Hizmet’i lanetler bir konuma düşürdünüz?<br /><br />2- Hocaefendi, 12 Mart mahkemelerinde yargılandı. Cuntacılar bir şey bulamadı. Sonra 12 Eylül darbecileri... Son olarak 28 Şubat’çıların terör örgütü kurmaktan açtıkları dava Haziran 2008’de de Yargıtay Genel Kurulu’nda oybirliğiyle beraatle sonuçlanmıştı. Hocaefendi’nin avukatlarının ifade ettiği gibi şu an Hocaefendi ile ilgili mahkemelerde devam eden bir soruşturma veya dava yok.<br /><br />Siz, kendi medyanızın yalanları dışında hangi bilgiye sahipsiniz ki olmayan soruşturma için ABD’den Hocaefendi’yi getirtme hesapları yapıyorsunuz?</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>3- Demokratik ülkelerde yargı bağımsız. Siz hem savcı hem hakim olup yargılıyor sonra zihninizdeki mahkemede mahkum edip ABD’den istemeye kalkıyorsunuz? ABD bizim gibi değil, demokratik bir ülke. Orada herhangi bir kişinin iadesine karar verecek olan Başkan değil, ABD yargısı. Bunu bildiğiniz halde emrinizdeki gazetelerinize bunu haber yaptırma amacınız ne? ‘Bakın gelmiyor, demek ki ABD kolluyor’ demek mi? Medya aracılığıyla psikolojik harp yapmayı yeni makamınıza yakıştırıyor musunuz?<br /><br />4- Yargının iflas ettiği, siyasilerin savcı ve hakim olduğu bir ülkede, en masum insanlar katil muamelesi görebilir, ki görüyor. Teröristler devlet misafiri, vatanseverler terörist sayılıyor. Hırsızlık ve yolsuzlukları yakalayan dürüst insanlar, kurulan proje mahkemelerle hapse giriyor. Hocaefendi’ye karşı bütün şer odaklar düşmanlıkta ittifak halinde. Yılanlar inlerinden çıkıp tuzak kurmuş bekliyor. Böyle bir konjonktürde Hocaefendi’nin ‘Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz’ hadisine muhalefet edip, yargının adalet bakanının ağzına baktığı bir ülkeye geri dönmesi, mümin basiretinin ‘evet’ diyeceği bir davranış mıdır?<br /><br />5- Yıllarca övgüyle bahsettiğiniz Hizmet Hareketi’ne olan şimdiki emsalsiz husumetiniz yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını yürüten savcı ve polis müdürlerinin Hizmet’le irtibatı iddiasından mı kaynaklanmaktadır?<br /><br />6- Son iki yıldır size soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadınız. Sebebi 30 milyon Euro sıfırlama, Urla villaları, imar izinleri, vali sürdürme, Çatalca villaları, ihalelere müdahale, 10 milyon Euro komisyonu yetersiz bulma, yerden ve havadan nereye olduğu belirsiz silah sevkiyatı... Ve sümenaltı edilen Baykal kaseti... gibi iddiaların gerçekliği midir?<br /><br />7- Dokunulmazlığınız olduğu anayasanın “başbakan ve bakanlar tutuklanamaz, Meclis soruşturması dışında yargıya sevk edilemez” hükmüyle sabit. Buna rağmen ‘hedefleri bendim’ demeniz sizin de bu yolsuzluk ve rüşvet skandallarıyla ilişkili olmanızdan mıdır?<br /><br />8- Değilse AKP’deki yolsuzlukları ve yolsuzluklara bulaşanları temizleyip güçlenmek varken niçin yolsuzlukları araştıranlara savaş açtınız? 20 bini aşkın vatan evladını sürgüne yolladınız?<br /><br />9- MİT’in geçen yıl Reza Zarrab’ın bakanlarla yolsuzluk ilişkisi olduğu yönünde sizi uyardığına dair bir belge çıktı. Demek ki MİT elemanları da bakanları, bürokratları takip etmiş. O raporu hazırlayan MİT mensuplarını da görevlerinden aldırdınız mı?<br /><br />10- Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, İsviçre bankalarında parası olduğu yönünde iddialar çıkınca kendisi İsviçre bankalarına başvurdu. Hesabım varsa bana bildirin, dedi. Böylece Baykal’ın İsviçre bankalarında hesabı olmadığı ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Wikileaks belgelerine dayanarak sizin İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabınızın olduğunu iddia etti. Siz de İsviçre bankalarına başvurarak hesaplarınızın bulunmadığını kamuoyuna belgelemeyi düşünüyor musunuz?<br /><br />11- Dünya siyasi tarihinde 30 savcı ve hakimle ve 20 polis müdürüyle yapılmış herhangi bir darbe var mıdır? 4 bakanın yolsuzluktan istifası darbe miydi? Reza Zarrab’ın bakanlara rüşvet vermesini veya Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’ye girişi yasak olan Yasin el Kadı’nın takip edilmesi suç mudur? Darbe midir?<br /><br />12- Uçakta gazetecilerin ‘Elde bilgi-belge olmadan ne yapacaksınız? diyenler var sorusuna ‘Bu ülkenin Başbakan’ı, bakanları dinlendi. Bundan daha büyük belge olur mu?’ demeniz nasıl bir mantıktır? Suçun varlığı aynı zamanda suçlunun kim olduğunu da mı açıklar? Elinizde hiçbir belge olmadan milyonlarca mensubu olan bir camiayı sürekli karalamak ve karalatmak vicdanınızı rahatsız etmiyor mu?<br /><br />13- Türkiye’yi dinlediklerini kabul eden ABD, Almanya ve İngiltere’ye ses çıkaramayıp, Cemaat beni dinledi diye onlara şikâyete gitmek biraz tuhaf olmuyor mu?</p> <p> </p></div> Camia'ya karşı emperyal taktikler 2014-08-13T12:50:23+03:00 2014-08-13T12:50:23+03:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/972-camiaya-karsi-emperyal-taktikler Mahmut Akpınar, Zaman bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/0afa57c41887ce47355dc00226c6156f_M.jpg" alt="Camia'ya karşı emperyal taktikler" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ayıran temel farklardan birisi İslam medeniyetinin Medine Vesikası’na dayanan, Millet Sistemi ile kurumsallaşan, farklı toplum kesimlerini kendi özellikleriyle kabul etmesi ve korumasıdır.<br /><br />İslam medeniyeti egemen olduğu coğrafyalarda hâkimiyetini adalet ve huzur sağlayarak sürdürmeye çalışmış, dengeleri bunun üzerine oturtmuştur. Özellikle emperyal dönemden sonra Batı medeniyeti, işgal ettiği coğrafyalarda farklılıkları vuruşturma aracı yapmış, var olan veya üretilen düşmanlık-rekabet üzerinden hâkimiyetini sürdürmeyi amaçlamıştır. Makyavelist şekilde her araç ve argümanı kullanmaktan çekinmemiştir. Sözde emperyal dönem bitmesine rağmen bu taktik eski Batı sömürgesi bütün coğrafyalarda hâlâ uygulanmakta, örtülü sömürge düzeni devam ettirilmek istenmektedir.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>İngilizler hedef coğrafyalarda farklılıkları kullanarak, toplumsal kesimleri çatıştırarak ve suni problemler üreterek egemen kalmada çok mahirdirler. Gerçek kahramanları itibarsızlaştırma, naylon kahramanlar çıkarma ve toplumların önüne “lider” olarak koymada, değerleri-inançları kullanarak insanları maniple etmede üstattırlar. Bugün Ortadoğu’da Müslümanları parçalayan ve vuruşturan, bunlar üzerinden yeniden sınırlar çizen uygulamaların aynı aklın ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Batılılar, Britanya imparatorluğu Osmanlı coğrafyasını işgal edebilmek ve zengin petrol yataklarını kontrol edebilmek için Arap coğrafyasında bugün içyüzünü daha iyi bildiğimiz taktikler uygulamıştır.  Kimliği İslam’la özdeşleşmiş Arap toplumunu Osmanlı yönetiminden soğutmak ve karşısına “isyancı” olarak dikebilmek için ince stratejilere başvurmuştur. Lawrence’ler üzerinden “Osmanlı yönetimin “İslam’dan koptuğuna” ve sultanın “halife vasfını yitirdiğine” ikna ederek Arap isyanlarını sosyolojik olarak meşrulaştırmak istemişlerdir. “Hain Araplar” diskuruna elbette katılmıyoruz; ancak o günün propaganda imkânlarını kullanarak Arapların önemli bir kısmını kara propagandalarına inandırabilmişlerdir. Arap şeyhleri kendilerine çıkacak postun peşine düştüler ise de “halifenin dinden çıktığı”, “sultanın gâvurlaştığı” söylemleri karşılık bulmuştur.<br /><br />Batılıların uyguladığı kara propagandalardan birisi ise sömürgelerindeki dünyadan habersiz Müslümanları “Müslümanların önderi halife zorda! Ona yardımınız gerekli, sizi halifeyi korumaya çağırıyoruz!” yalanıdır. Bunlardan pek azı Müslümanlara karşı savaştığının farkına varabilmiş; çoğu “halife için” savaştığına inandırılmıştır.<br /><br />Türkiye maalesef 18 Aralık’tan sonra bir merkezden hazırlanan ve geniş toplum kesimlerine sistematik ve sürekli pompalanan kara propagandaya maruzdur. Kampanyanın lokomotifi havuz medyası denilen sahibi belirsiz, kamu kaynaklarıyla beslenen medyadır. Bu medya 28 Şubat medyasına rahmet okutacak şekilde hiçbir etik, kural, İslami ölçü kabul etmeksizin, hukuk-yargı tanımaksızın yalan, iftira ve karalamanın her türünü ve pervasızca kullanmaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi bir merkezden beslenen ve toplumun içine salınan kişilerin/ekiplerin kurgulanmış argümanlar üzerinden bu kara propagandayı bir psikolojik harekât unsuru olarak halka yaymasıdır. Toplum psikolojisinden, algı yönetiminden anlayan profesyonel bir ekip sürekli malzeme üretmekte, partizanlardan oluşan ekipler ise üretilmiş malzemeleri topluma empoze etmektedir. Analitik düşünme melekesi yeterince gelişmemiş, İslami-Kur’ani ölçüleri kullanmayan, hukuk mantığından uzak, duygusal/tepkisel hareket etme eğilimindeki yığınlar bu yalanlara inanmakta ve Hizmet mensuplarını “hedef”, “düşman” olarak algılayabilmektedirler. Toplumu ayrıştıran, baba-oğul-kardeşi birbirine hasım hale getiren propagandalar nedeniyle toplumsal barışımız büyük risk ve tehdit altındadır. Başbakan’ın sorumsuzca kullandığı nefret söylemi ve tekrarlarla taraftarlarının zihnine çaktığı iddialar nedeniyle muhafazakâr kesim ortadan bölünmüştür. Havuz medyanın bu söylemleri çoğaltması ve ajitasyonu tehlikeyi “milli bir mesele” haline getirmektedir. Sayın Gülen bu ithamlara karşı daha sürecin başında “mülaane” sohbetiyle cevabını vermiştir; ancak bu dahi “beddua!” denilerek mezkûr ekip tarafından kara propagandaya dönüştürülmüştür.<br /><br />Altından kalkılmaz yolsuzluk iddialarından kurtulmak isteyenler dini ve milli değerleri, duyguları istismar ederek İslami bir hareketi şeytanlaştırmaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. “Cemaat ABD-İsrail ajanı”, “Türkiye’yi satıyorlar”, “Gülen ecnebi kökenli”, “bunlar misyoner, toplumu Hıristiyanlaştırmak istiyorlar” türü söylemler bir kitleye sürekli enjekte edilmektedir. Medya-iletişim imkânlarıyla muhafazakâr, dini duyarlılığı olan kimselerin zihinleri bulandırılmaktadır.<br /><br />Bir toplumsal kesim, hükümet içinde etkili ama dar bir grup tarafından, İslami söylemlerle fakat İslam’ın temel kriterlerine, Kur’an’a, sünnete aykırı mütemadiyen karalanıyor. Camia “Beraat-i zimmet asıldır”, “birbirinize lakap takmayın”, “zandan çekinin”, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” temel kaidelerine, bir Müslüman’a iftirada bulunmanın ağır vebaline rağmen Müslümanlara hedef gösteriliyor. Şiddet ve nefretten ısrarla uzak duran bir sivil hareket mesnetsiz olarak İslam’a, ülkeye “ihanet”le suçlanıyor; imha edilmek isteniyor. Yetmişten fazla kitabı ortada olan, 50 yıldır konuşan ve konuşmaları kayda alınan, dünyanın her yerinde faaliyetleri bulunan, dünyada başlıca İslam âlimlerinin faaliyetlerini takdir edip, görüşlerini onayladığı bir İslam âlimi hükümet ve partizanlar eliyle linç ediliyor, aşağılanıyor. Ama sözlerinden ve eserlerinden İslam’a aykırı en küçük bir delil, vatana-millete zararlı bir sonuç ortaya konamıyor. Yüksek eğitimli, dünyayı bilen Camia’nın mensupları “aldatılmış” olarak sunuluyor. Ülkenin en büyük İslami hareketlerinden birisi iktidar tarafından yürütülen profesyonel bir algı operasyonuna muhatap. Başta Diyanet ve ilahiyat camiası yaşananlara gözlerini yumuyor. Bazı kanaat ve cemaat önderleri ispatsız, delilsiz itham ve iftiralar karşısında sükut ederek aleyhlerine tarihe not düşülmesine neden oluyorlar. Bu kesimlerin en azından ortada durmaları, hakem olmaları ve tansiyonu düşürmeleri beklenirdi.<br /><br />Toplumun büyük kısmı yaşananların yolsuzluk iddialarından kaçmaya, soruşturmayı örtmeye ve suçu yansıtmaya yönelik algı çalışması olduğunu biliyor. Ancak partizanların iğfal ettiği, havuz medyasının ablukaya aldığı muhafazakâr, dini duyarlılığı olan bir kesim üretilen propagandalara kanıyor. Müslüman bir kesim hakkında ciddi suizanlar besleyerek büyük vebale giriyor. Bu daha tahrip edici; zira bu defa yöntem aynı toplumun, ailenin içinde uygulanıyor ve maalesef etkili oluyor. Bir Müslüman’a iftira atmanın, “ajan”, “hain”, “misyoner” demenin uhrevi cezası ayrı, ama bu insanlar yüz yüze bakmayacaklar mı? Bu fırtına geçip sel gittiğinde, hakikatler netleştiğinde kardeşler, akrabalar, komşular nasıl yan yana gelecekler? Böylesi büyük iftira ve ithamlara inanma ve bunu yayma noktasında “Müslüman’ım” diyen insanlar daha duyarlı, dikkatli, sorumlu olmalı değiller mi?</p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/0afa57c41887ce47355dc00226c6156f_M.jpg" alt="Camia'ya karşı emperyal taktikler" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ayıran temel farklardan birisi İslam medeniyetinin Medine Vesikası’na dayanan, Millet Sistemi ile kurumsallaşan, farklı toplum kesimlerini kendi özellikleriyle kabul etmesi ve korumasıdır.<br /><br />İslam medeniyeti egemen olduğu coğrafyalarda hâkimiyetini adalet ve huzur sağlayarak sürdürmeye çalışmış, dengeleri bunun üzerine oturtmuştur. Özellikle emperyal dönemden sonra Batı medeniyeti, işgal ettiği coğrafyalarda farklılıkları vuruşturma aracı yapmış, var olan veya üretilen düşmanlık-rekabet üzerinden hâkimiyetini sürdürmeyi amaçlamıştır. Makyavelist şekilde her araç ve argümanı kullanmaktan çekinmemiştir. Sözde emperyal dönem bitmesine rağmen bu taktik eski Batı sömürgesi bütün coğrafyalarda hâlâ uygulanmakta, örtülü sömürge düzeni devam ettirilmek istenmektedir.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>İngilizler hedef coğrafyalarda farklılıkları kullanarak, toplumsal kesimleri çatıştırarak ve suni problemler üreterek egemen kalmada çok mahirdirler. Gerçek kahramanları itibarsızlaştırma, naylon kahramanlar çıkarma ve toplumların önüne “lider” olarak koymada, değerleri-inançları kullanarak insanları maniple etmede üstattırlar. Bugün Ortadoğu’da Müslümanları parçalayan ve vuruşturan, bunlar üzerinden yeniden sınırlar çizen uygulamaların aynı aklın ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Batılılar, Britanya imparatorluğu Osmanlı coğrafyasını işgal edebilmek ve zengin petrol yataklarını kontrol edebilmek için Arap coğrafyasında bugün içyüzünü daha iyi bildiğimiz taktikler uygulamıştır.  Kimliği İslam’la özdeşleşmiş Arap toplumunu Osmanlı yönetiminden soğutmak ve karşısına “isyancı” olarak dikebilmek için ince stratejilere başvurmuştur. Lawrence’ler üzerinden “Osmanlı yönetimin “İslam’dan koptuğuna” ve sultanın “halife vasfını yitirdiğine” ikna ederek Arap isyanlarını sosyolojik olarak meşrulaştırmak istemişlerdir. “Hain Araplar” diskuruna elbette katılmıyoruz; ancak o günün propaganda imkânlarını kullanarak Arapların önemli bir kısmını kara propagandalarına inandırabilmişlerdir. Arap şeyhleri kendilerine çıkacak postun peşine düştüler ise de “halifenin dinden çıktığı”, “sultanın gâvurlaştığı” söylemleri karşılık bulmuştur.<br /><br />Batılıların uyguladığı kara propagandalardan birisi ise sömürgelerindeki dünyadan habersiz Müslümanları “Müslümanların önderi halife zorda! Ona yardımınız gerekli, sizi halifeyi korumaya çağırıyoruz!” yalanıdır. Bunlardan pek azı Müslümanlara karşı savaştığının farkına varabilmiş; çoğu “halife için” savaştığına inandırılmıştır.<br /><br />Türkiye maalesef 18 Aralık’tan sonra bir merkezden hazırlanan ve geniş toplum kesimlerine sistematik ve sürekli pompalanan kara propagandaya maruzdur. Kampanyanın lokomotifi havuz medyası denilen sahibi belirsiz, kamu kaynaklarıyla beslenen medyadır. Bu medya 28 Şubat medyasına rahmet okutacak şekilde hiçbir etik, kural, İslami ölçü kabul etmeksizin, hukuk-yargı tanımaksızın yalan, iftira ve karalamanın her türünü ve pervasızca kullanmaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi bir merkezden beslenen ve toplumun içine salınan kişilerin/ekiplerin kurgulanmış argümanlar üzerinden bu kara propagandayı bir psikolojik harekât unsuru olarak halka yaymasıdır. Toplum psikolojisinden, algı yönetiminden anlayan profesyonel bir ekip sürekli malzeme üretmekte, partizanlardan oluşan ekipler ise üretilmiş malzemeleri topluma empoze etmektedir. Analitik düşünme melekesi yeterince gelişmemiş, İslami-Kur’ani ölçüleri kullanmayan, hukuk mantığından uzak, duygusal/tepkisel hareket etme eğilimindeki yığınlar bu yalanlara inanmakta ve Hizmet mensuplarını “hedef”, “düşman” olarak algılayabilmektedirler. Toplumu ayrıştıran, baba-oğul-kardeşi birbirine hasım hale getiren propagandalar nedeniyle toplumsal barışımız büyük risk ve tehdit altındadır. Başbakan’ın sorumsuzca kullandığı nefret söylemi ve tekrarlarla taraftarlarının zihnine çaktığı iddialar nedeniyle muhafazakâr kesim ortadan bölünmüştür. Havuz medyanın bu söylemleri çoğaltması ve ajitasyonu tehlikeyi “milli bir mesele” haline getirmektedir. Sayın Gülen bu ithamlara karşı daha sürecin başında “mülaane” sohbetiyle cevabını vermiştir; ancak bu dahi “beddua!” denilerek mezkûr ekip tarafından kara propagandaya dönüştürülmüştür.<br /><br />Altından kalkılmaz yolsuzluk iddialarından kurtulmak isteyenler dini ve milli değerleri, duyguları istismar ederek İslami bir hareketi şeytanlaştırmaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. “Cemaat ABD-İsrail ajanı”, “Türkiye’yi satıyorlar”, “Gülen ecnebi kökenli”, “bunlar misyoner, toplumu Hıristiyanlaştırmak istiyorlar” türü söylemler bir kitleye sürekli enjekte edilmektedir. Medya-iletişim imkânlarıyla muhafazakâr, dini duyarlılığı olan kimselerin zihinleri bulandırılmaktadır.<br /><br />Bir toplumsal kesim, hükümet içinde etkili ama dar bir grup tarafından, İslami söylemlerle fakat İslam’ın temel kriterlerine, Kur’an’a, sünnete aykırı mütemadiyen karalanıyor. Camia “Beraat-i zimmet asıldır”, “birbirinize lakap takmayın”, “zandan çekinin”, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” temel kaidelerine, bir Müslüman’a iftirada bulunmanın ağır vebaline rağmen Müslümanlara hedef gösteriliyor. Şiddet ve nefretten ısrarla uzak duran bir sivil hareket mesnetsiz olarak İslam’a, ülkeye “ihanet”le suçlanıyor; imha edilmek isteniyor. Yetmişten fazla kitabı ortada olan, 50 yıldır konuşan ve konuşmaları kayda alınan, dünyanın her yerinde faaliyetleri bulunan, dünyada başlıca İslam âlimlerinin faaliyetlerini takdir edip, görüşlerini onayladığı bir İslam âlimi hükümet ve partizanlar eliyle linç ediliyor, aşağılanıyor. Ama sözlerinden ve eserlerinden İslam’a aykırı en küçük bir delil, vatana-millete zararlı bir sonuç ortaya konamıyor. Yüksek eğitimli, dünyayı bilen Camia’nın mensupları “aldatılmış” olarak sunuluyor. Ülkenin en büyük İslami hareketlerinden birisi iktidar tarafından yürütülen profesyonel bir algı operasyonuna muhatap. Başta Diyanet ve ilahiyat camiası yaşananlara gözlerini yumuyor. Bazı kanaat ve cemaat önderleri ispatsız, delilsiz itham ve iftiralar karşısında sükut ederek aleyhlerine tarihe not düşülmesine neden oluyorlar. Bu kesimlerin en azından ortada durmaları, hakem olmaları ve tansiyonu düşürmeleri beklenirdi.<br /><br />Toplumun büyük kısmı yaşananların yolsuzluk iddialarından kaçmaya, soruşturmayı örtmeye ve suçu yansıtmaya yönelik algı çalışması olduğunu biliyor. Ancak partizanların iğfal ettiği, havuz medyasının ablukaya aldığı muhafazakâr, dini duyarlılığı olan bir kesim üretilen propagandalara kanıyor. Müslüman bir kesim hakkında ciddi suizanlar besleyerek büyük vebale giriyor. Bu daha tahrip edici; zira bu defa yöntem aynı toplumun, ailenin içinde uygulanıyor ve maalesef etkili oluyor. Bir Müslüman’a iftira atmanın, “ajan”, “hain”, “misyoner” demenin uhrevi cezası ayrı, ama bu insanlar yüz yüze bakmayacaklar mı? Bu fırtına geçip sel gittiğinde, hakikatler netleştiğinde kardeşler, akrabalar, komşular nasıl yan yana gelecekler? Böylesi büyük iftira ve ithamlara inanma ve bunu yayma noktasında “Müslüman’ım” diyen insanlar daha duyarlı, dikkatli, sorumlu olmalı değiller mi?</p></div> Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması 2014-05-13T23:25:43+03:00 2014-05-13T23:25:43+03:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi İdris Gürsoy bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/b003cb6a8c5828399d548e534fa42cc6_M.jpg" alt="Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p class="dropcap">Fethullah Gülen Hocaefendi’nin açıklamaları şöyle: “İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “Bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. Fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevk etmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği. Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır.</p> <blockquote> <p>Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz<br />Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p> </p> </blockquote> <p>Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli. Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. Bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.</p> <p>Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.“Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibarıyla âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı:</p> <p>“Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”</p> <p>Koskocaman Camia’yı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden, “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir. Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler. Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’an’ın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir. Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysaki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.</p> <p>Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur. Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar. Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz.</p> <p>Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım. Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır. Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.</p> <p>Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkânlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum..</p> <p>Dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin.</p> <p>Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “tweet”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim. Allah her şeye nigâhban. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkânlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allah’ım, kardeşlerimi birilerinin işyerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allah’ım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hâlâ Müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.</p> <blockquote> <p>Gönül, Çalab’ın tahtı<br />Çalab gönüle baktı<br />Kim gönül yıktı ise<br />O iki cihan bedbahtı.</p> </blockquote> <p>Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.” (20 Aralık, <a href="http://herkul.org/" target="_blank">Herkul.org</a>.)</p> <p> </p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/b003cb6a8c5828399d548e534fa42cc6_M.jpg" alt="Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p class="dropcap">Fethullah Gülen Hocaefendi’nin açıklamaları şöyle: “İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “Bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. Fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevk etmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği. Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır.</p> <blockquote> <p>Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz<br />Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p> </p> </blockquote> <p>Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli. Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. Bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.</p> <p>Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.“Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibarıyla âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı:</p> <p>“Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”</p> <p>Koskocaman Camia’yı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden, “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir. Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler. Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’an’ın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir. Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysaki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.</p> <p>Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur. Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar. Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz.</p> <p>Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım. Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır. Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.</p> <p>Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkânlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum..</p> <p>Dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin.</p> <p>Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “tweet”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim. Allah her şeye nigâhban. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkânlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allah’ım, kardeşlerimi birilerinin işyerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allah’ım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hâlâ Müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.</p> <blockquote> <p>Gönül, Çalab’ın tahtı<br />Çalab gönüle baktı<br />Kim gönül yıktı ise<br />O iki cihan bedbahtı.</p> </blockquote> <p>Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.” (20 Aralık, <a href="http://herkul.org/" target="_blank">Herkul.org</a>.)</p> <p> </p></div> Diktatörlük kurumsallaştığında demokrasi paralel olur 2014-04-30T09:11:42+03:00 2014-04-30T09:11:42+03:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/967-diktatorluk-kurumsallastiginda-demokrasi-paralel-olur TAMER ÇETIN - KALIFORNIYA ÜNIVERSITESI, BERKELEY bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedIntroText"><p>Adamlar doğru söylüyor. Gücü halktan aldığımıza göre devlet ve doğru biziz. Bize rağmen hukuk, yargı, soruşturma ve hak peşinde koşamazsınız. Bu, demokrasi bile olsa sizi paralel yapar.<br /><br /><strong>Paralel demokratlar</strong><br /><br />Buna göre diktatörlük ve demokrasi, kaçınılmaz olarak paraleldir. Ancak sorun şu ki, demokrasi kurumsallaştığında diktatörlük, diktatörlük kurumsallaştığında demokrasi paralel olmaktadır. Bu nedenle diktatörlüğün kurumsallaştığı yerde diktatörün adamlarının demokratik unsurlara paralellik atfetmesinde şaşılacak bir şey yok. Hatta içerdiği çarpıklık nedeniyle bu türden paralellik atfının olumsuz bir anlamı olmadığı gibi gerçek doğrunun da kendisi olduğunu söylemek mümkün. Bu durumda paralel olmaktan ziyade, hangi sistemde paralel olduğunuz önemlidir. Aksi durum ise en azından riya barındırıyor. Diktatörün adamları, seçimle geldikleri için demokrasiyi kutsuyor, ama aynı demokrasinin diğer kurumları; hukuksuzluk, yolsuzluk ve keyfî iktidar karşısında işletilmeye çalışıldığında paralellik oluyor. Demokrasinin işleyişine gösterilen tahammülsüzlük ve saygısızlık neticesinde kendilerinin anlayacağı dilden konuşanlara karşı da yine demokrasinin diliyle tepki verme riyakârlığına giriyorlar. Densizliği kanıksadık, belli ki değişmeyecek. Nedeni oldukları sarmalın açmazı olarak, gittikçe de sertleşecekler. O bildik sona varmak için kararabildiği kadar kararacaklar.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p><strong>Kategorik diktacılar</strong><br /><br />Olanları bunun dışında yorumlayan 3 farklı grupla karşı karşıyayız. İlki, bu işlerin zaten böyle olduğunu düşünen ve ne olursa olsun, durumu veri kabul ederek çıkarları gereği susmaya devam eden eyyamcılar. İslami kesimden Kemalistlere, sosyal demokratlardan liberallere kadar farklılaşsalar da, fiilî durum karşısındaki sükutları hepsini aynı koalisyon ve günahın ortağı yapıyor. Çünkü bu grup, refah düzeyi olumsuz etkilenmedikçe pozisyonunu değiştirmeyecek, etkilendiğinde değiştirse bile bir anlam ifade etmeyecek unsurlardan oluşuyor. İkincisi, doğrudan iktidarın güdümüne girmiş ve iktidarın ‘sözde başarısı’ dışındaki her eksikliğini bu başarıya feda etmeye değer gören ve bu nedenle, yapılanlar diktatörlük ve zulüm anlamına gelse bile ehemmiyet atfetmeyen grup. Bu grup kendi içinde ikiye ayrılabilir. İlki, algısını ve pozisyonunu, havuzdan aldığı rant nispetinde şekillendiren çıkarcılar; ikincisi, iktidarın başına gelenleri, yaptıklarından daha kayda değer sorunlar olarak görüp, elde ettiği seçmen desteği ile kendine ilişkin olumsuz algıyı süpürdüğünü savunanlar. Üçüncü grup, gerçekten durumun bir diktatörlük olamayacağını, güvendikleri siyasi figürlerin asla diktatörlük peşinde koşmayacağını, politikacılar böyle hevesler içine girse bile memleketin kurumları ve münevverlerinin yanılmayacağını ve buna dur diyeceğini zannedenlerden oluşuyor.<br /><br />Ancak maalesef karşı karşıya kaldığınız sorun, devlet kudretini kendi menfaatine olacak şekilde kullanmak olduğunda böyle olmuyor. Öncelikle farkına varmak gerekir ki, Türkiye’de siyasi iktidarın yapıp ettikleri, modern toplumlar için diktatörlüğü andıran bir zulümdür ve diktatörlüğün kötü yanı, bir kez başladığında nerede sonlanacağının bilinmemesidir. Bunun örneğini Türkiye’de de, yakın çevremizde de defalarca gördük. Maalesef tekrar edebilir bir durum olduğu gibi belli bir noktaya geldikten sonra, zulmün en ileri noktasına varacak şekle bürünmesi de mümkün. Çünkü söz konusu olan diktatörlük olduğunda, öncelerin masum ve zararsız görünen destekleri, görmezden gelmeleri ve çıkar işbirlikleri, sonraki dönemin zulmüne ortak olmak anlamına gelir. Ve diktatörlük, bir kez kendi sarmalını inşa etmeye başladığında, yukarıda zikredilen ve her biri kendi içinde bir rasyonel barındıran gruplarda yer alanlar bunun ortağı olurlar. Zulüm, zulümdür. Kitleleri, kurumları, aydınları ve varlıklı iş çevrelerini arkasına almak, onu meşru kılmaz.<br /><br /><strong>Tarihten dersler</strong><br /><br />Bunu anlamak için Hitler’in, tarihte eşine az rastlanır zulmüne ve felaketine karşın kitleleri nasıl olup da kendine inandırabildiğine bakmak gerek. Hitler, fikirlerinin ve politikalarının hastalıklı ve sakat tarafları bir yana, kendi içinde sistematiği güçlü bir ideal ve bu ideale uygun tonda bir politika yapma biçimi gütmüştü. Bunun için de işini iyi yapan politika uzmanlarından, deha mesabesinde aydın desteğine uzanan güçlü bir ekibi vardı. Bu ekip içinde en önemli ismin, Propaganda Bakanı Goebbels olduğu iyi bilinir. Goebbels, kitleleri kolay etkilemekteydi. Rusya’daki ağır yenilgiden sonra bile taraftarlarının desteğini sürdürebilmeyi başarmıştı. Hitler Almanya’sının çöküşüyle, değil Avrupa veya dünyanın, evrenin yok olacağına inanmakta ve Hitler’i desteklemeye devam etmekteydiler. Hitler, faşizan diktatörlüğünün gücünü, kitleleri, bu tür yalanlarına inandırabilme kabiliyetinden almaktaydı. Kitlelerin inanışı o kadar yaygın hale gelmişti ki, bildik düşünürler bile bundan nasibini almıştı.<br /><br />En belirgin ve dramatik örnek, Martin Heidegger’dir. Heidegger, neredeyse herkes tarafından ittifak edildiği üzere, 20. yüzyılın gerçek anlamda en büyük filozofu ve birkaç alanda birden çığır açma becerisine sahip gerçek bir deha idi. Buna rağmen, hem de Freiburg Üniversitesi rektörü iken Nazi Partisi’ne resmî kayıtlı bir üye olarak, Hitler’in hastalıklı fikirlerini, kısa süreli de olsa destekleme bahtsızlığını, kariyerine bir leke olarak yazdırmayı başarmıştı. Neden böyle yaptığı konusunda spekülasyonlar olsa ve destekçileri tarafından; üniversitesini, Hitler’in zulmünden korumak için üye olmak zorunda kaldığı şeklinde yorumlansa da, gerçekte Almanya ve Avrupa’nın ‘metafizik’ kurtuluşunun Hitler’in Nazi Partisi ile olacağına inanmaktaydı. Pek çok kişi gibi Heidegger’e göre de Hitler, bir tür halife-i rûy-i zemindi.<br /><br />En tesirsiz olduğu dönemlerinde bile güçlü idealleri vardı. Oldukça karizmatikti. Güçlü ekibi ve propaganda kabiliyeti ile kitleleri coşturabilmekteydi. Dikkat edin ki, tüm bunları hastalıklı fikirleri ve uygulamalarına rağmen yapabilmekteydi. Bu kutlu davada, bazı insanların ölümünün hiçbir önemi yoktu. Almanya, Avrupa ve hatta evrenin düze çıkabilmesi için ‘insanlığı sorgulanır grupların’ yeryüzünden tamamen yok edilmesi, insanlığa hizmet gibi algılanmaktaydı. Bu uğurda büyük gövde gösterileri yapılabilmekte ve insanlar, zulmüne rağmen Hitler’i desteklemekteydiler. Nihayet, tarih, neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstererek, sonraki yüzyıllara acı bir ders olarak kaydını düştüğünde, bu zulme ortak olanlara ölüm ve intihar; yanlılarına da, duydukları utançla sonlarını beklemek düştü.<br /><br />Bu sonuç, diktatörlük olduğunda mukadder oluyor. Yani bazıları zulmedecek, bazıları da zulme maruz kalacak. Sorun, kimin tarihe hangi safta yer alarak geçeceğinde yatıyor. Biliyoruz ki diktatörlük bir şarlatanlar, dalkavuklar, paralı, ama ucuz kalemşorlar ve zulme karşı dilsiz şeytanlardan müteşekkil bir koalisyondur. Haysiyet ise diktatörlükle örtüşmeyen bir duruşta yatıyor. Bu nedenle diktatörün gözlerinin içine bakarak, yaptıkların seni diktatör yapıyor ve bu kabul edilemez diyebilenler, son paraleller de olsa aslında zulme karşı ayakta kalabilen demokratlar oluyor.</p></div> <div class="K2FeedIntroText"><p>Adamlar doğru söylüyor. Gücü halktan aldığımıza göre devlet ve doğru biziz. Bize rağmen hukuk, yargı, soruşturma ve hak peşinde koşamazsınız. Bu, demokrasi bile olsa sizi paralel yapar.<br /><br /><strong>Paralel demokratlar</strong><br /><br />Buna göre diktatörlük ve demokrasi, kaçınılmaz olarak paraleldir. Ancak sorun şu ki, demokrasi kurumsallaştığında diktatörlük, diktatörlük kurumsallaştığında demokrasi paralel olmaktadır. Bu nedenle diktatörlüğün kurumsallaştığı yerde diktatörün adamlarının demokratik unsurlara paralellik atfetmesinde şaşılacak bir şey yok. Hatta içerdiği çarpıklık nedeniyle bu türden paralellik atfının olumsuz bir anlamı olmadığı gibi gerçek doğrunun da kendisi olduğunu söylemek mümkün. Bu durumda paralel olmaktan ziyade, hangi sistemde paralel olduğunuz önemlidir. Aksi durum ise en azından riya barındırıyor. Diktatörün adamları, seçimle geldikleri için demokrasiyi kutsuyor, ama aynı demokrasinin diğer kurumları; hukuksuzluk, yolsuzluk ve keyfî iktidar karşısında işletilmeye çalışıldığında paralellik oluyor. Demokrasinin işleyişine gösterilen tahammülsüzlük ve saygısızlık neticesinde kendilerinin anlayacağı dilden konuşanlara karşı da yine demokrasinin diliyle tepki verme riyakârlığına giriyorlar. Densizliği kanıksadık, belli ki değişmeyecek. Nedeni oldukları sarmalın açmazı olarak, gittikçe de sertleşecekler. O bildik sona varmak için kararabildiği kadar kararacaklar.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p><strong>Kategorik diktacılar</strong><br /><br />Olanları bunun dışında yorumlayan 3 farklı grupla karşı karşıyayız. İlki, bu işlerin zaten böyle olduğunu düşünen ve ne olursa olsun, durumu veri kabul ederek çıkarları gereği susmaya devam eden eyyamcılar. İslami kesimden Kemalistlere, sosyal demokratlardan liberallere kadar farklılaşsalar da, fiilî durum karşısındaki sükutları hepsini aynı koalisyon ve günahın ortağı yapıyor. Çünkü bu grup, refah düzeyi olumsuz etkilenmedikçe pozisyonunu değiştirmeyecek, etkilendiğinde değiştirse bile bir anlam ifade etmeyecek unsurlardan oluşuyor. İkincisi, doğrudan iktidarın güdümüne girmiş ve iktidarın ‘sözde başarısı’ dışındaki her eksikliğini bu başarıya feda etmeye değer gören ve bu nedenle, yapılanlar diktatörlük ve zulüm anlamına gelse bile ehemmiyet atfetmeyen grup. Bu grup kendi içinde ikiye ayrılabilir. İlki, algısını ve pozisyonunu, havuzdan aldığı rant nispetinde şekillendiren çıkarcılar; ikincisi, iktidarın başına gelenleri, yaptıklarından daha kayda değer sorunlar olarak görüp, elde ettiği seçmen desteği ile kendine ilişkin olumsuz algıyı süpürdüğünü savunanlar. Üçüncü grup, gerçekten durumun bir diktatörlük olamayacağını, güvendikleri siyasi figürlerin asla diktatörlük peşinde koşmayacağını, politikacılar böyle hevesler içine girse bile memleketin kurumları ve münevverlerinin yanılmayacağını ve buna dur diyeceğini zannedenlerden oluşuyor.<br /><br />Ancak maalesef karşı karşıya kaldığınız sorun, devlet kudretini kendi menfaatine olacak şekilde kullanmak olduğunda böyle olmuyor. Öncelikle farkına varmak gerekir ki, Türkiye’de siyasi iktidarın yapıp ettikleri, modern toplumlar için diktatörlüğü andıran bir zulümdür ve diktatörlüğün kötü yanı, bir kez başladığında nerede sonlanacağının bilinmemesidir. Bunun örneğini Türkiye’de de, yakın çevremizde de defalarca gördük. Maalesef tekrar edebilir bir durum olduğu gibi belli bir noktaya geldikten sonra, zulmün en ileri noktasına varacak şekle bürünmesi de mümkün. Çünkü söz konusu olan diktatörlük olduğunda, öncelerin masum ve zararsız görünen destekleri, görmezden gelmeleri ve çıkar işbirlikleri, sonraki dönemin zulmüne ortak olmak anlamına gelir. Ve diktatörlük, bir kez kendi sarmalını inşa etmeye başladığında, yukarıda zikredilen ve her biri kendi içinde bir rasyonel barındıran gruplarda yer alanlar bunun ortağı olurlar. Zulüm, zulümdür. Kitleleri, kurumları, aydınları ve varlıklı iş çevrelerini arkasına almak, onu meşru kılmaz.<br /><br /><strong>Tarihten dersler</strong><br /><br />Bunu anlamak için Hitler’in, tarihte eşine az rastlanır zulmüne ve felaketine karşın kitleleri nasıl olup da kendine inandırabildiğine bakmak gerek. Hitler, fikirlerinin ve politikalarının hastalıklı ve sakat tarafları bir yana, kendi içinde sistematiği güçlü bir ideal ve bu ideale uygun tonda bir politika yapma biçimi gütmüştü. Bunun için de işini iyi yapan politika uzmanlarından, deha mesabesinde aydın desteğine uzanan güçlü bir ekibi vardı. Bu ekip içinde en önemli ismin, Propaganda Bakanı Goebbels olduğu iyi bilinir. Goebbels, kitleleri kolay etkilemekteydi. Rusya’daki ağır yenilgiden sonra bile taraftarlarının desteğini sürdürebilmeyi başarmıştı. Hitler Almanya’sının çöküşüyle, değil Avrupa veya dünyanın, evrenin yok olacağına inanmakta ve Hitler’i desteklemeye devam etmekteydiler. Hitler, faşizan diktatörlüğünün gücünü, kitleleri, bu tür yalanlarına inandırabilme kabiliyetinden almaktaydı. Kitlelerin inanışı o kadar yaygın hale gelmişti ki, bildik düşünürler bile bundan nasibini almıştı.<br /><br />En belirgin ve dramatik örnek, Martin Heidegger’dir. Heidegger, neredeyse herkes tarafından ittifak edildiği üzere, 20. yüzyılın gerçek anlamda en büyük filozofu ve birkaç alanda birden çığır açma becerisine sahip gerçek bir deha idi. Buna rağmen, hem de Freiburg Üniversitesi rektörü iken Nazi Partisi’ne resmî kayıtlı bir üye olarak, Hitler’in hastalıklı fikirlerini, kısa süreli de olsa destekleme bahtsızlığını, kariyerine bir leke olarak yazdırmayı başarmıştı. Neden böyle yaptığı konusunda spekülasyonlar olsa ve destekçileri tarafından; üniversitesini, Hitler’in zulmünden korumak için üye olmak zorunda kaldığı şeklinde yorumlansa da, gerçekte Almanya ve Avrupa’nın ‘metafizik’ kurtuluşunun Hitler’in Nazi Partisi ile olacağına inanmaktaydı. Pek çok kişi gibi Heidegger’e göre de Hitler, bir tür halife-i rûy-i zemindi.<br /><br />En tesirsiz olduğu dönemlerinde bile güçlü idealleri vardı. Oldukça karizmatikti. Güçlü ekibi ve propaganda kabiliyeti ile kitleleri coşturabilmekteydi. Dikkat edin ki, tüm bunları hastalıklı fikirleri ve uygulamalarına rağmen yapabilmekteydi. Bu kutlu davada, bazı insanların ölümünün hiçbir önemi yoktu. Almanya, Avrupa ve hatta evrenin düze çıkabilmesi için ‘insanlığı sorgulanır grupların’ yeryüzünden tamamen yok edilmesi, insanlığa hizmet gibi algılanmaktaydı. Bu uğurda büyük gövde gösterileri yapılabilmekte ve insanlar, zulmüne rağmen Hitler’i desteklemekteydiler. Nihayet, tarih, neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstererek, sonraki yüzyıllara acı bir ders olarak kaydını düştüğünde, bu zulme ortak olanlara ölüm ve intihar; yanlılarına da, duydukları utançla sonlarını beklemek düştü.<br /><br />Bu sonuç, diktatörlük olduğunda mukadder oluyor. Yani bazıları zulmedecek, bazıları da zulme maruz kalacak. Sorun, kimin tarihe hangi safta yer alarak geçeceğinde yatıyor. Biliyoruz ki diktatörlük bir şarlatanlar, dalkavuklar, paralı, ama ucuz kalemşorlar ve zulme karşı dilsiz şeytanlardan müteşekkil bir koalisyondur. Haysiyet ise diktatörlükle örtüşmeyen bir duruşta yatıyor. Bu nedenle diktatörün gözlerinin içine bakarak, yaptıkların seni diktatör yapıyor ve bu kabul edilemez diyebilenler, son paraleller de olsa aslında zulme karşı ayakta kalabilen demokratlar oluyor.</p></div> Hizmet Camiası, devlet, siyaset ve partiler 2014-03-16T22:16:41+02:00 2014-03-16T22:16:41+02:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/950-hizmet-camiasi-devlet-siyaset-ve-partiler İhsan Yılmaz bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/140b52a229a0199a0b5b0f77e425d131_M.jpg" alt="Hizmet Camiası, devlet, siyaset ve partiler" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Hizmet Camiası, Müslümanların en önemli vasıflarından ve görevlerinden birisi olan “iyiliği teşvik etmek ve kötülükten caydırmak” (emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker) kaidesinin sosyal ve siyasal alana bakan yönleri olduğunun da bilincindedir ve bir sivil toplum oluşumu olarak demokrasinin ve hukukun kendisine verdiği haklar çerçevesinde, müspet hareket anlayışından da kopmadan, herkesi ve siyasetçileri yukarıdaki prensipler çizgisinde davranmaya çağırmaktan ve onları bu açıdan eleştirmeye devam etmekten asla çekinmez.<br /><br />Son günlerde Hizmet Camiası ve siyaset ilişkisi üzerine pek çok asılsız iddia dile getirilmektedir. Kimileri, Hizmet bireylerinin siyasetle ilgili talep, eleştiri ve açıklamalarını siyasete girmek olarak yorumlamakta ve siyasete girmek istiyorsanız parti kurun demektedirler. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Hz. Cebrail dahi parti kursa, Hizmet bir partiyi desteklemez” açıklaması da bu minvalde çarpıtılmaktadır. Hocaefendi’nin ve Hizmet Camiası’nın siyasete bakışı, bugün de dahil, neredeyse hiç değişmemiştir. Bu hususta 6 ana hususun altını çizmek gereklidir.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Bir; Hizmet, din adına parti kurulmasına, birilerinin dini tekeline alıp, “yarın olacak şey seçim değil bir nüfus sayımı, kaç Müslüman var anlayacağız” yani ‘bana oy vermeyen Müslüman değildir’ imaları yapmasına ve seçim meydanlarında, dinin siyasete alet edilmesine her zaman karşı olmuştur ve olacaktır. Zira, bunun, dine, bugünlerde bir kez daha şahit olduğumuz üzere, en çok zarar verecek ve onun mesajını kirletecek bir davranış olduğu çok açıktır. Hz. Cebrail örneğinin verilmesi bunun altının bu teşbih ile iyice çizilmesi ve dinin siyasilerce istismarına set çekmek gerektiğindendir. Siyaset, Bediüzzaman’ın da yüz yıl kadar önce Münazarat’ta anlattığı üzere esasen dünyevî bir iştir ve onu yapanların din adına hareket ettiklerini iddia etmeleri bu işin doğasına aykırıdır.<br /><br />İki; Hizmet hiçbir zaman bir siyasi parti kurmaz çünkü onun ulaşmak istediği sineler ülkedeki ve dünyadaki tüm sinelerdir, gönüllerdir, vicdanlardır. İnsanların, siyasi konularda çok tabii olarak farklı fikir ve yaklaşımlarının olması ve bunların farklı partilerce temsil edilmesi mümkündür. Hizmet Camiası, ortaya koyduğu eğitim, diyalog, medya, sağlık, yardımlaşma projelerinin makuliyeti ve başarısı etrafında her fikir, düşünce ve siyasi anlayıştan insanların gönül rızaları ile toplandığı geniş ve heterojen bir topluluktur. Dolayısı ile Hizmet’in tek bir parti ile özdeşleşmesi ve hep onu desteklemesi, kendi çeşitliliğine ve herkese ulaşma idealine ters bir tavır olacaktır. Ancak, Hizmet gönüllülerinin kendi şahsi iradeleri ve kararları ile, Hizmet’in herkesçe bilinen insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, demokrasi, çoğulculuk, inanç hürriyeti, dürüstlük, yolsuzluğa karşı olmak, hoşgörü gibi prensipleri çerçevesinde adaylara ve partilere oy vermesi çok normaldir. Bu prensiplere en çok uyan adaylar ve partiler her zaman değişebilir, farklılık gösterebilir. Efendimiz (sas)’in vahiy kâtiplerinden birisinin ayağının kaydığını hatırlanacak olursa, hiçbir siyasetçinin ve partinin, geçmişte bu prensipler etrafında göstermiş olduğu performans, onun gelecekte de hep kaliteli işler yapacağını garanti altına almaz, seçmenler, onun en son hangi tavırları ve performansı gösterdiğine bakar ve hür iradeleri ile tercihlerini yaparlar. Bu anlamda, seçmenin iradesine kimse ipotek koyamayacağı gibi hiçbir partinin geçmişteki iyi performansı da ipotek koyamaz.    <br /><br />Üç; Hizmet’in parti kurma ve şöyle ya da böyle bir devlet kurma hedefi yoktur ancak devletten ve siyasetçilerden, siyasete bakan talepleri vardır. Bunlar da yukarıda sayılan, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, demokrasi, çoğulculuk, inanç hürriyeti, dürüstlük, yolsuzluğa karşı olmak gibi taleplerdir. Böyle bir devlet, zaten, İslam’a da uygun bir devlet olacaktır. Zira, Kur’an’da Müslümanlara bir devlet kurma değil, bu prensipleri hayata geçiren bireyler olma ve topluluklar oluşturma görevi verilmiştir. Zamana ve zemine göre bu prensiplere göre bir sosyal ve siyasal hayatın yaşanmasını garanti altına alacak devlet tipi, insanların hür iradeleri ile şekillenecektir. İslam tarihindeki ve günümüz Müslüman toplumlarının farklı devlet uygulamaları da buna örnektir ve tek tip bir mutlak doğru devlet şekli olmadığını göstermektedir. Bu açıdan, aslında bir İslam devletinden ziyade, Müslümanların kendi anlayış ve yorumlarına ve yerel şartlara göre kurdukları Müslüman devletlerinden bahsetmek aslında sosyolojik olarak da siyaset bilimi açısından da fıkhî açıdan da daha bilimsel olacaktır. Bu bağlamda, Efendimiz’in (sas) kurduğu Medine Site Devleti’nin kurucu metni olan Medine Vesikası’nı imzalayan gruplara ait her bireyin Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve müşrik de olsalar, o devletin “muahid” sıfatı ile eşit (yani birinci sınıf) vatandaşı olduklarını, İslam tarihindeki seçimle gelmiş ilk parlamento olan 1876 Osmanlı Parlamentosu’nun yüzde 30’dan fazla milletvekilinin “gayrimüslim” olduklarını hatırdan çıkarmamak faydalı olacaktır.<br /><br />Dört; Hizmet Camiası, Müslümanların en önemli vasıflarından ve görevlerinden birisi olan “iyiliği teşvik etmek ve kötülükten caydırmak” (emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker) kaidesinin sosyal ve siyasal alana bakan yönleri olduğunun da bilincindedir ve bir sivil toplum oluşumu olarak demokrasinin ve hukukun kendisine verdiği haklar çerçevesinde, müspet hareket anlayışından da kopmadan, herkesi ve siyasetçileri yukarıdaki prensipler çizgisinde davranmaya çağırmaktan ve onları bu açıdan eleştirmeye devam etmekten asla çekinmez. İmam-ı Azam Ebu Hanife’lerin, Mevlânâ’ların mirası iyice incelenirse, onların da siyasi liderleri eleştirmekten çekinmediklerini, onlara da hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, hoşgörülü davranmayı tavsiye ettiklerini görmek mümkündür. Başta İmam-ı Azam pek çok âlim, bir anlamda anayasal fren ve denge vazifesi gören bu tutumlarını sürdürebilmek için bağımsızlıklarını namusları derecesinde önemsemişler ve kendilerine teklif edilen maaşlı devlet görevlerini hapislerde işkence görmek pahasına reddetmişlerdir. İslam dünyasının en önemli yitiği hikmet ve irfan ise, ikinci en önemli yitiği de aslında bu kurumun fonksiyonunun idareciler ve devletler ve onlara itirazsız tabi olmayı tercih eden ulema tarafından yüzyıllar içerisinde iyice zayıflatılmış olmasıdır. Devlet görevi üstlendiği halde, hür, bağımsız, muktedirleri de eleştirebilen bir çizgisi olan ulema da elbette olmuştur ancak bunların sayısı maalesef çok değildir. Hocaefendi’nin ve onun yetiştirdiği talebelerin, onun mana ikliminde yetişen entelektüel, akademisyen, gazeteci ve yazarların dün de ve bugün de yapageldikleri, aslında İmam-ı Azam’ların, Mevlânâ’ların, Bediüzzaman’ların, muktedirlere “emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker” eleştirel mesafesinde duran geleneğini bugünün zaman ve zemininde yaşatmaya çalışmalarıdır. Hizmet’e yakın medya organlarının da on yıllardır yaptıkları budur. Onlar, yıllardır sadece magazin haberi, spor haberi yapmamışlardır ki bugün de siyasete bakan haberler yapmaları, eleştirilere yer vermeleri problem edilmektedir. Dünün siyasetçilerine ve muktedirlerine hangi prensipler üzerinden hangi eleştiriler yöneltiliyor idi ise bugün de benzer şeyler yapılmaktadır. Hocaefendi, 1994’te “Demokrasiden artık geri dönüş yoktur.” ve 2010’da “Mezardakiler bile kalksın, referandumda oy kullansın.” derken, darbecileri ve anti-demokratik uygulamaları kendi üslubu ile eleştiren ne kadar siyasete bakan sözler söyledi ise bugün de benzerlerini dile getirmektedir. Dün demokrasi düşmanlarını eleştirirken alkış tutulan Hizmet Camiası’nın bugün AB’nin, sivil toplumun, entelektüellerin tüm yüksek sesli itirazlarına ve hatta feryatlarına rağmen demokrasiyi ve anayasayı rafa kaldıranlara ve ülkeyi bir tek şeflik rejimine sürüklemek isteyenlere itiraz etmesi hem aklın, hem onurlu vatandaş olmanın, hem de iyi bir mü’min olmaya çalışmanın gereğidir.<br /><br />Beş; Hizmet Camiası, geçmişte hiçbir parti ile pazarlık ve ittifak yapmamıştır ve organik bir ilişki içerisinde olmamıştır. Onlardan, asla, yukarıdaki prensipler çizgisindeki talepler dışında hakka, hukuka, demokrasiye, liyakate, Allah’ın rızasına aykırı hiçbir şey talep etmemiştir. Hizmet, gücünü de bu istiğnasından ve bağımsızlığından alır. Gönüllüleri dışında hiçbir otoriteden para almadığı için, emir de almamakta ve yanlışları en duru hali ile rahatlıkla eleştirebilmektedir. Hizmet Camiası’ndan, birilerinin çok rahatsızlık duymasının sebebi de muhtemelen budur. Hizmet, dün olduğu gibi bugün de hiçbir parti ile ittifak yapmamaktadır, yarın da, Allah’ın izni ve inayeti ile, yapmayacaktır. Ancak, “yiyor ama çalışıyor” ahlaksız felsefesini hiçbir zaman benimsememiş Hizmet gönüllüleri, yukarıdaki prensipler çerçevesinde kimin en iyi aday olduğuna Allah’ın kendilerine ihsan ettiği akıl ile ve hür iradeleri ile karar verecek ve yolsuzu dürüstten, vatandaşına hakaret ve iftira edeni nezih ve ahlaklı olandan, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da ayıracaklardır.<br /><br />Altı; Hizmet, bugünlere devletin ve iktidarın gücü ile değil, çoğu zaman onların adaletsiz ve anti-demokratik tavırlarına rağmen gelmiştir. Bugünden sonra da devlete, “gölge etme başka ihsan istemez” demeye devam edecektir. 60 yıldır, halkın içinde halkla beraber halka hizmet eden, halkın hakkını hukukunu gasp edip kendisi ve akrabalarını zenginleştirmeyen ve sevenlerini asla mahcup etmemiş Muhterem Hocaefendi ve Hizmet gönüllüleri ile ilgili, çaresizlik ve panik içindeki birilerinin, buldukları her yalana sarılmaları, Hocaefendi’nin ve Hizmet’in maşeri vicdandaki müstesna yerine asla zarar veremeyecektir. Zira, milletimizin feraset ve basireti hakkı batıldan, yolsuzluğa saplananı ve yalancıyı dürüstten ayırmaya yetkindir. Zaten, bu iftiralarla ilgili zerre kadar delil olsa idi, bunlar meydanlarda dedikodu üslubu ile dile getirilmez, eldeki somut deliller eşliğinde yargıya çoktan taşınırlardı.</p> <p> </p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/140b52a229a0199a0b5b0f77e425d131_M.jpg" alt="Hizmet Camiası, devlet, siyaset ve partiler" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Hizmet Camiası, Müslümanların en önemli vasıflarından ve görevlerinden birisi olan “iyiliği teşvik etmek ve kötülükten caydırmak” (emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker) kaidesinin sosyal ve siyasal alana bakan yönleri olduğunun da bilincindedir ve bir sivil toplum oluşumu olarak demokrasinin ve hukukun kendisine verdiği haklar çerçevesinde, müspet hareket anlayışından da kopmadan, herkesi ve siyasetçileri yukarıdaki prensipler çizgisinde davranmaya çağırmaktan ve onları bu açıdan eleştirmeye devam etmekten asla çekinmez.<br /><br />Son günlerde Hizmet Camiası ve siyaset ilişkisi üzerine pek çok asılsız iddia dile getirilmektedir. Kimileri, Hizmet bireylerinin siyasetle ilgili talep, eleştiri ve açıklamalarını siyasete girmek olarak yorumlamakta ve siyasete girmek istiyorsanız parti kurun demektedirler. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Hz. Cebrail dahi parti kursa, Hizmet bir partiyi desteklemez” açıklaması da bu minvalde çarpıtılmaktadır. Hocaefendi’nin ve Hizmet Camiası’nın siyasete bakışı, bugün de dahil, neredeyse hiç değişmemiştir. Bu hususta 6 ana hususun altını çizmek gereklidir.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Bir; Hizmet, din adına parti kurulmasına, birilerinin dini tekeline alıp, “yarın olacak şey seçim değil bir nüfus sayımı, kaç Müslüman var anlayacağız” yani ‘bana oy vermeyen Müslüman değildir’ imaları yapmasına ve seçim meydanlarında, dinin siyasete alet edilmesine her zaman karşı olmuştur ve olacaktır. Zira, bunun, dine, bugünlerde bir kez daha şahit olduğumuz üzere, en çok zarar verecek ve onun mesajını kirletecek bir davranış olduğu çok açıktır. Hz. Cebrail örneğinin verilmesi bunun altının bu teşbih ile iyice çizilmesi ve dinin siyasilerce istismarına set çekmek gerektiğindendir. Siyaset, Bediüzzaman’ın da yüz yıl kadar önce Münazarat’ta anlattığı üzere esasen dünyevî bir iştir ve onu yapanların din adına hareket ettiklerini iddia etmeleri bu işin doğasına aykırıdır.<br /><br />İki; Hizmet hiçbir zaman bir siyasi parti kurmaz çünkü onun ulaşmak istediği sineler ülkedeki ve dünyadaki tüm sinelerdir, gönüllerdir, vicdanlardır. İnsanların, siyasi konularda çok tabii olarak farklı fikir ve yaklaşımlarının olması ve bunların farklı partilerce temsil edilmesi mümkündür. Hizmet Camiası, ortaya koyduğu eğitim, diyalog, medya, sağlık, yardımlaşma projelerinin makuliyeti ve başarısı etrafında her fikir, düşünce ve siyasi anlayıştan insanların gönül rızaları ile toplandığı geniş ve heterojen bir topluluktur. Dolayısı ile Hizmet’in tek bir parti ile özdeşleşmesi ve hep onu desteklemesi, kendi çeşitliliğine ve herkese ulaşma idealine ters bir tavır olacaktır. Ancak, Hizmet gönüllülerinin kendi şahsi iradeleri ve kararları ile, Hizmet’in herkesçe bilinen insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, demokrasi, çoğulculuk, inanç hürriyeti, dürüstlük, yolsuzluğa karşı olmak, hoşgörü gibi prensipleri çerçevesinde adaylara ve partilere oy vermesi çok normaldir. Bu prensiplere en çok uyan adaylar ve partiler her zaman değişebilir, farklılık gösterebilir. Efendimiz (sas)’in vahiy kâtiplerinden birisinin ayağının kaydığını hatırlanacak olursa, hiçbir siyasetçinin ve partinin, geçmişte bu prensipler etrafında göstermiş olduğu performans, onun gelecekte de hep kaliteli işler yapacağını garanti altına almaz, seçmenler, onun en son hangi tavırları ve performansı gösterdiğine bakar ve hür iradeleri ile tercihlerini yaparlar. Bu anlamda, seçmenin iradesine kimse ipotek koyamayacağı gibi hiçbir partinin geçmişteki iyi performansı da ipotek koyamaz.    <br /><br />Üç; Hizmet’in parti kurma ve şöyle ya da böyle bir devlet kurma hedefi yoktur ancak devletten ve siyasetçilerden, siyasete bakan talepleri vardır. Bunlar da yukarıda sayılan, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adalet, demokrasi, çoğulculuk, inanç hürriyeti, dürüstlük, yolsuzluğa karşı olmak gibi taleplerdir. Böyle bir devlet, zaten, İslam’a da uygun bir devlet olacaktır. Zira, Kur’an’da Müslümanlara bir devlet kurma değil, bu prensipleri hayata geçiren bireyler olma ve topluluklar oluşturma görevi verilmiştir. Zamana ve zemine göre bu prensiplere göre bir sosyal ve siyasal hayatın yaşanmasını garanti altına alacak devlet tipi, insanların hür iradeleri ile şekillenecektir. İslam tarihindeki ve günümüz Müslüman toplumlarının farklı devlet uygulamaları da buna örnektir ve tek tip bir mutlak doğru devlet şekli olmadığını göstermektedir. Bu açıdan, aslında bir İslam devletinden ziyade, Müslümanların kendi anlayış ve yorumlarına ve yerel şartlara göre kurdukları Müslüman devletlerinden bahsetmek aslında sosyolojik olarak da siyaset bilimi açısından da fıkhî açıdan da daha bilimsel olacaktır. Bu bağlamda, Efendimiz’in (sas) kurduğu Medine Site Devleti’nin kurucu metni olan Medine Vesikası’nı imzalayan gruplara ait her bireyin Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve müşrik de olsalar, o devletin “muahid” sıfatı ile eşit (yani birinci sınıf) vatandaşı olduklarını, İslam tarihindeki seçimle gelmiş ilk parlamento olan 1876 Osmanlı Parlamentosu’nun yüzde 30’dan fazla milletvekilinin “gayrimüslim” olduklarını hatırdan çıkarmamak faydalı olacaktır.<br /><br />Dört; Hizmet Camiası, Müslümanların en önemli vasıflarından ve görevlerinden birisi olan “iyiliği teşvik etmek ve kötülükten caydırmak” (emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münker) kaidesinin sosyal ve siyasal alana bakan yönleri olduğunun da bilincindedir ve bir sivil toplum oluşumu olarak demokrasinin ve hukukun kendisine verdiği haklar çerçevesinde, müspet hareket anlayışından da kopmadan, herkesi ve siyasetçileri yukarıdaki prensipler çizgisinde davranmaya çağırmaktan ve onları bu açıdan eleştirmeye devam etmekten asla çekinmez. İmam-ı Azam Ebu Hanife’lerin, Mevlânâ’ların mirası iyice incelenirse, onların da siyasi liderleri eleştirmekten çekinmediklerini, onlara da hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, hoşgörülü davranmayı tavsiye ettiklerini görmek mümkündür. Başta İmam-ı Azam pek çok âlim, bir anlamda anayasal fren ve denge vazifesi gören bu tutumlarını sürdürebilmek için bağımsızlıklarını namusları derecesinde önemsemişler ve kendilerine teklif edilen maaşlı devlet görevlerini hapislerde işkence görmek pahasına reddetmişlerdir. İslam dünyasının en önemli yitiği hikmet ve irfan ise, ikinci en önemli yitiği de aslında bu kurumun fonksiyonunun idareciler ve devletler ve onlara itirazsız tabi olmayı tercih eden ulema tarafından yüzyıllar içerisinde iyice zayıflatılmış olmasıdır. Devlet görevi üstlendiği halde, hür, bağımsız, muktedirleri de eleştirebilen bir çizgisi olan ulema da elbette olmuştur ancak bunların sayısı maalesef çok değildir. Hocaefendi’nin ve onun yetiştirdiği talebelerin, onun mana ikliminde yetişen entelektüel, akademisyen, gazeteci ve yazarların dün de ve bugün de yapageldikleri, aslında İmam-ı Azam’ların, Mevlânâ’ların, Bediüzzaman’ların, muktedirlere “emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker” eleştirel mesafesinde duran geleneğini bugünün zaman ve zemininde yaşatmaya çalışmalarıdır. Hizmet’e yakın medya organlarının da on yıllardır yaptıkları budur. Onlar, yıllardır sadece magazin haberi, spor haberi yapmamışlardır ki bugün de siyasete bakan haberler yapmaları, eleştirilere yer vermeleri problem edilmektedir. Dünün siyasetçilerine ve muktedirlerine hangi prensipler üzerinden hangi eleştiriler yöneltiliyor idi ise bugün de benzer şeyler yapılmaktadır. Hocaefendi, 1994’te “Demokrasiden artık geri dönüş yoktur.” ve 2010’da “Mezardakiler bile kalksın, referandumda oy kullansın.” derken, darbecileri ve anti-demokratik uygulamaları kendi üslubu ile eleştiren ne kadar siyasete bakan sözler söyledi ise bugün de benzerlerini dile getirmektedir. Dün demokrasi düşmanlarını eleştirirken alkış tutulan Hizmet Camiası’nın bugün AB’nin, sivil toplumun, entelektüellerin tüm yüksek sesli itirazlarına ve hatta feryatlarına rağmen demokrasiyi ve anayasayı rafa kaldıranlara ve ülkeyi bir tek şeflik rejimine sürüklemek isteyenlere itiraz etmesi hem aklın, hem onurlu vatandaş olmanın, hem de iyi bir mü’min olmaya çalışmanın gereğidir.<br /><br />Beş; Hizmet Camiası, geçmişte hiçbir parti ile pazarlık ve ittifak yapmamıştır ve organik bir ilişki içerisinde olmamıştır. Onlardan, asla, yukarıdaki prensipler çizgisindeki talepler dışında hakka, hukuka, demokrasiye, liyakate, Allah’ın rızasına aykırı hiçbir şey talep etmemiştir. Hizmet, gücünü de bu istiğnasından ve bağımsızlığından alır. Gönüllüleri dışında hiçbir otoriteden para almadığı için, emir de almamakta ve yanlışları en duru hali ile rahatlıkla eleştirebilmektedir. Hizmet Camiası’ndan, birilerinin çok rahatsızlık duymasının sebebi de muhtemelen budur. Hizmet, dün olduğu gibi bugün de hiçbir parti ile ittifak yapmamaktadır, yarın da, Allah’ın izni ve inayeti ile, yapmayacaktır. Ancak, “yiyor ama çalışıyor” ahlaksız felsefesini hiçbir zaman benimsememiş Hizmet gönüllüleri, yukarıdaki prensipler çerçevesinde kimin en iyi aday olduğuna Allah’ın kendilerine ihsan ettiği akıl ile ve hür iradeleri ile karar verecek ve yolsuzu dürüstten, vatandaşına hakaret ve iftira edeni nezih ve ahlaklı olandan, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da ayıracaklardır.<br /><br />Altı; Hizmet, bugünlere devletin ve iktidarın gücü ile değil, çoğu zaman onların adaletsiz ve anti-demokratik tavırlarına rağmen gelmiştir. Bugünden sonra da devlete, “gölge etme başka ihsan istemez” demeye devam edecektir. 60 yıldır, halkın içinde halkla beraber halka hizmet eden, halkın hakkını hukukunu gasp edip kendisi ve akrabalarını zenginleştirmeyen ve sevenlerini asla mahcup etmemiş Muhterem Hocaefendi ve Hizmet gönüllüleri ile ilgili, çaresizlik ve panik içindeki birilerinin, buldukları her yalana sarılmaları, Hocaefendi’nin ve Hizmet’in maşeri vicdandaki müstesna yerine asla zarar veremeyecektir. Zira, milletimizin feraset ve basireti hakkı batıldan, yolsuzluğa saplananı ve yalancıyı dürüstten ayırmaya yetkindir. Zaten, bu iftiralarla ilgili zerre kadar delil olsa idi, bunlar meydanlarda dedikodu üslubu ile dile getirilmez, eldeki somut deliller eşliğinde yargıya çoktan taşınırlardı.</p> <p> </p></div> Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup 2014-03-15T23:10:34+02:00 2014-03-15T23:10:34+02:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/949-erdoganin-pennsylvania-ziyareti-ve-2006daki-mektup Osman Şimşek bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/98401d211546397e2b8c04cfd4ec5a4d_M.jpg" alt="Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dost canlısı, diyalog aşığı, kapısı herkese açık ve tanışıp kaynaşmaya taraf bir insandır. Senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret eder; yemeğini yer, çayını içer. Hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler gibi herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri olurlar. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinler, onların düşüncelerine değer verir; fırsatını bulursa, kendi mülahazalarını da seslendirir.<br /><br />2000'li yılların başında AKP'nin kuruluş aşamasında, Recep Tayyip Erdoğan da Pennsylvania'ya gelmiş; yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti. Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı.<br /><br />Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu. Dahası sayın Gül'ün geleceği gün muhterem Hocamız şöyle buyurmuştu: "Abdullah Bey dostumuzdur. Dosta karşı tekellüf saygısızlık olur. Anadolu insanı farklı muameleden rahatsızlık duyar. Yemeği ortak soframızda ikram edelim, sohbetimizi aynı salonda sürdürelim!"</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Devlet, servet ve şehvet<br /><br />Kıymetli Hocamız o zaman ve daha sonra imkan nisbetinde misafirlerimize yeni teşebbüslerinde muvaffak olabilmeleri için mutlaka birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılmaları, halkın genelini kucaklamaları, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalmaları ve nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip etmeleri gerektiğini anlatmıştı. Ülkemizin ikbal ve istikbali için manevi buudlu demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı'ya dönmekle beraber müslümanların çoğunlukla yaşadıkları coğrafyalarla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususların lüzumunu vurgulamıştı.<br /><br />AKP, ilk seçimlere girerken, işaret edilen bu hususlara sahip çıkacağını vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceği ve darbecilerden hesap soracağı sözünü vermişti. Seçim sonrasında alnı secdeli bildiğimiz onca insanı mecliste bir arada görünce inşiraha ermiş; verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkemizin devletler muvazenesinde hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümide kapılmıştık. Nitekim, AKP iktidarının ilk yıllarında söz konusu vaatlere uygun hareket edildiğini görmüş ve heyecanlanmıştık.<br /><br />Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulaktan kulağa:<br /><br />Atmosferine uğrayan yiğitleri kılıbıklaştıran "devlet, servet ve şehvet"pek çok AKP'liyi de sarartıp soldurmuştu. Bu öldürücü hastalıklar, siyasete hizmet için girdiğini söyleyen nice mert görünümlü insanı da hazan yemiş yapraklar gibi döküp yere sermişti.<br /><br />Güç ve iktidar adeta başları döndürmüş, bakışları bulandırmıştı. Güce mağlûbiyet veya kuvvetin cazibesi "bizimkiler"e de başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalamıştı. Zamanla siyasi iktidar artık toplumun başka kesimlerine karşı içine kapanmış ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket eder olmuştu.<br /><br />Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en şeni' zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince sadece "biz" der olmuş ve devlete hizmet aşkının yerine şahsi yatırım açgözlülüğü oturmuştu.<br /><br />Üstad hazretleri, "Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler." der. Mefkûresiz insanların -hele bir de masa ve kasa sahibi olmuşlarsa- Kur'ânî tabirle, kadın, evlât, yığın yığın para, araba, eşya, mevki, makam, kazanç şehvetlerine esir düşmeleri kaçınılmazdır. Nitekim, "Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice cihangirler, nice hanlar" gibi pek çok "ak" siyasî de aynı marazdan dolayı kararmıştı.<br /><br />Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.</p> <p>Camia'yı bitirme planı<br /><br />İşte günümüze kadar katlanarak yaygınlaşan bu çürümenin ilk neticesi 2004-MGK'da "Türkiye'de Nurculuk ve Fethullah Gülen'i Bitirme Eylem Planı"nın imzalanması olmuştu.<br /><br />Daha o günlerde Camia'yı bitirme planlarının devreye sokulduğu bir fısıltı halinde konuşuluyordu. Fakat biz her şeye rağmen hüsn-ü zannımızı korumuş; bunu hükümetin bir taktiği olarak kabul etmeye çalışmıştık; zira AKP'ye böyle kara bir lekeyi yakıştıramıyorduk.<br /><br />Bir sene sonra Adalet Bakanlığı'nın aniden "bireysel terör" ve "silahsız terör örgütü" gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladığını duyunca şoke olmuştuk. Hazırlanan taslak büyük tuzaklar içeriyordu. Zaman Gazetesi 8 Eylül 2005 tarihinde "TMK taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor" manşetiyle çıkmıştı; birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulanmıştı. Zaman'ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçmişti; yoğun kamuoyu baskısı akabinde AKP iktidarı hem kendini hem tabanını hem de ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmişti. Geri çekmişti ama bu "operasyon" hüsn-ü zan duygularının üzerine bir balyoz daha indirmişti. (İşin ciddiyetini merak edenler o günkü gazeteleri ve o tarihlerde sitemizde yayınladığımız Kırık Testi'leri okuyabilirler.)<br /><br />Aynı günlerde rüşvet, ihalede usulsüzlük ve her türlü yolsuzluk haberleri de fısıltı gazetesinde ilk sıralarda yer almaya başlamıştı ve bunları en evvel, hattâ daha 2003 temmuzunda gündeme getiren de Ahmet Taşgetiren olmuştu. Hortumların vanası bir aralık kısılmış gibi gözükmüş, fakat heyhat daha sonra o hortumların sadece yönlerinin değiştirildiği anlaşılmıştı. Öyle ki, merhum Muhsin Yazıcıoğlu 2007 senesindeki konuşmasında -ki sosyal medyada çok meşhur oldu, hatırlarsanız- ta o zaman AKP'li yöneticilere "Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin temizlik edebiyatına artık kimse inanmıyor." demişti. Yine şimdi AKP cenahında yer alan Numan Kurtulmuş, "Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular." derken, AK trollere her türlü yalan ve iftiralarında öncülük yapan Süleyman Soylu da AKP'nin bulaştığı kirleri en yüksek perdeden dile getiriyordu. Fehmi Koru ise, "Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular" diyordu.<br /><br />İşte, bir taraftan AKP'nin çizgi kaybı yaşaması bir taraftan da dindarları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine muhterem Hocaefendi bir gün "Acaba sayın Başbakan'a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?" dedi. Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etti; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazdırdı, sabah namazında bir kere daha okuttu. Hocamızın o esnada iki büklüm oluşu, yanaklarından yaşların süzülüşü ve ellerini dua eder gibi açıp "Sen de biliyorsun Allah'ım! Sadece bir mü'min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette 'Neden uyarmadın?' sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!.." deyişi hâlâ gözlerimin önünde gibidir.</p> <p>2006 Senesinde Erdoğan'a Yazılan Mektup<br /><br />Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere zağlı hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde'nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:<br /><br />"Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da, sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163'ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.<br /><br />Dahası, Türkiye'nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir."<br /><br />Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:<br /><br />"Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl'ın merhum Menderes'e ifadeleri çerçevesinde "Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!" düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim."<br /><br />Kıymetli Hocamız, mektubunun sonunda bir ehl-i Hakk'ın yakaza çerçevesindeki bir müşahedesini de aktararak Başbakanın bu sözlerden gücenmemesini, yazılanları bir dost hasbihali olarak görmesini istirham ediyor ve diyordu ki:<br /><br />"Yüksek bir binaya dünyaca büyük bazı insanlar giriyorlar. Onların hepsinin suratları insandan başka değişik suratlara benziyor. Siz de onların arkasından o binaya dâhil oluyorsunuz; fakat o esnada sizin simanız bildiğimiz sima ve çehreniz gayet gökçek. Bir müddet sonra herkes dışarı çıkıyor ve en arkadan da siz o siması değişmişlerin en başındakiyle el ele tutuşmuş olarak binadan ayrılıyorsunuz; maalesef simanız oldukça değişmiş ve önceki halinden çok farklı bir hal almış.<br /><br />Tevil-i ehadise vakıf olduğumu söyleyemem, ancak böyle bir müşahedenin şirin görünmediği de muhakkak. Allah sizi kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla öyle bir su-i akıbetten muhafaza buyursun, sonra da doğru yolda muininiz olsun.</p> <p>Üslup, istiğna ve ortak akıl<br /><br />Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve hediyelerle, çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu. (Lütfen, son üç beş senelik Bamteli ve Kırık Testi paylaşımlarını bu gözle bir kere daha inceleyin.)<br /><br />Aziz Hocamız, Camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da hâdimleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı. Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı. Özellikle "üslup, (kadın, mal, mevki gibi tuzaklar karşısında) istiğna ve ortak akıl" esaslarına dikkat çekti; "Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!" dedi. "Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!" diye inledi. "Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, "istişare" müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!" ikazlarını serdetti.<br /><br />Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, tekke adabını, ulemanın nazik üslubunu ve İslam edebini anlamadılar; "sıddık kardeşim" deniyorsa, bu ifadenin "Ben seni özü ve sözüyle doğru bir adam bildim; hüsn-ü zannımı kırma ve öyle ol!" manasına geldiğini kavrayamadılar; kavrayamadı ve güzel hitapları, hak ettikleri iltifatlar saydılar.<br /><br />Allah şahittir; Hocaefendi bağırarak da anlattı sükutla da.. gece de söyledi gündüz de.. mülayemetle de dile getirdi sert bir üslupla da. Her yolu denedi. Heyhat... Bir kere devlet, servet ve şehvet ağlarına kaptırmışlardı kendilerini, onun pençelerinden kurtulamadılar.</p> <p>Dünyanın Tayyip ağabeyi olmak varken..<br /><br />Son iki ayda müşahede ettiğimiz hadiseler ve ortaya saçılan fezlekeler/tapeler de gösteriyor ki o mektupta dikkat çekilen tehlikeler bir bir gerçekleşti. Maalesef, zaman gösterdi ki, Başbakan ne 'ol'mayı başarabildi ne de milleti, ülküsü için ölmeden önce ölebilmeyi. Vâ esefâ.. olamadı ve soldu Başbakan. Simasındaki gökçekliği kaybetti. Belli ki şahsî hesapları ağır bastı ve maalesef kendisine güvenenlere büyük bir inkisar yaşattı.<br /><br />Meydanlarda "kefenle dolaşıyorum" diyerek nutuklar atmak kolaydır. Hamaset tatlıdır. Yiğitlik kapının bu tarafında olduğu gibi arkasında da veya tribünün önünde de berisinde de aynı mertliği sergileyebilmektir.<br /><br />Dik duramadı Erdoğan!<br /><br />Duvarlar arkasında "Sizi cemaat hapse attırdı, hepinizi Camia bitirdi!" dedi. Fakat, kendi yandaşlarına "Hepsini nasıl da dize getirdik; karşımızda hazır ola geçirdik!" sözleriyle kahramanlık tablosu çizdi.<br /><br />Kameralar karşısında "one minute" diye gürledi, bir anda cesur yürek kesildi; lakin hemen sonra "Benim sözüm moderatöreydi!" sokağına sapıp yan çizdi; dahası "gemicik"ler sürekli gitti geldi, gitti geldi.<br /><br />Futbol takımlarını bile bizzat dizayn etmeye kalkıştı; sonra yine kapılar arkasında "Cemaat sizi ele geçirmek istiyor; başkanınızı içeri Camia tıktırdı!" iftirasını yaydı.<br /><br />Zira, kendisini dünya lideri olarak takdim ediyorlardı; halife-yi ruy-i zemin olduğunu söylüyorlardı. Demek o da inanmıştı ki, kimseye boyun eğmemiş olan Cemaat'e de biat ettirmeyi en öncelikli işler arasına koymuştu. Sadece kendi hırsı mıydı, yoksa birilerine verilen söz mü vardı? Malum ve meşhud olan husus, Camia'ya "had bildirme" teşebbüsüydü.<br /><br />Biat alamayınca, önce cemaati bölme gayretine girişmişti. Bir avuç gayr-i memnun arasından devşirdiği pişkin ve kesif insanları danışman olarak kullandı; denemediği yol kalmadı ama Camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu; bölüp parçalamayı beceremedi.<br /><br />Daha sonra, haksız tayin, sürgün ve kıyım yoluna gitti. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı'na yazdığı meşhur mektubun satır aralarında buna işarette bulunmuş; "Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca "falan yere müntesip, falancı.. filancı.." görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini" belirtmişti.<br /><br />Akabinde, Başbakan dershaneleri kapatma meftunu oldu. Zamanla "eğitim reformu" sözünün sadece bir kılıf olduğu anlaşıldı. Bir konuşmasında belki de bilmeden telaffuz ettiği üzere, sırf bu gayeye matuf dört tane bakan değiştirdi.<br /><br />Nihayet, Erdoğan bütün bütün tanınmaz hale geldi. Saldırılar, iftiralar, hakaretler... Meydanlardaki seviyesizliğe aynıyla karşılık verilmeyince iyice hırslandı. Hücumlarını her gün biraz daha şiddetlendirdi. Sonunda bir cinayete daha imza attı: Bir kısım Ergenekoncular haricinde bütün Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarını kapattırmak için büyükelçilere talimat verdi, ülke liderlerine telefonlar etti ve hatta -son günlerde ortaya çıktığı üzere- Hocaefendi'yi Türkiye'ye davet ettiği esnada bile gammazlama evrakı hazırlattı; Pennsylvania'ya elçi gönderdiği aynı anda Obama'ya şikayet dosyası sundu.<br /><br />Esefle bir kere daha ifade etmeliyim ki, Erdoğan, olmayı değil solmayı seçti ve müminlere inkisar yaşattı. Bütün mefkûre muhacirlerinin ve onların 160 ülkedeki çiçeklerinin "Tayyip Ağabey"i olmak, samimi dualarını almak ve hep hayırla anılmak varken ne yazık ki o ümitleri boşa çıkardı ve hafızalarda bir yitik olarak kaldı.<br /><br />Halbuki, kimseye recasında inkisar yaşatmamak Müslüman ahlakıdır. Zira, İslam'da, değil yalnız insanların, hayvanların beklentilerini bile boşa çıkartmak faziletsizlik sayılmıştır. Rivayete göre; Ahmed b. Hanbel, Mâverâünnehir'de bir âlimin üç kuşakta Efendimiz'e (aleyhissalatü vesselam) ulaşan (sülâsiyyât) hadisler bildiğini duyar. Hazret, hemen o zâtın bulunduğu yere rıhlet eder; varır o âlimi bulur; hürmetle selam verir, iltifat bekler. Âlim zat o esnada bir köpeği doyurmakla meşguldür; Hazret'in selamını aceleyle alıp köpekle ilgilenmeye koyulur. Hayvanı doyurup işini bitiren âlim, Ahmed b. Hanbel'e döner ve şöyle der: "Sana iltifat etmeyip köpeği beslemeye yönelmem gücüne gitti, biraz alındın sanırım. Fakat, bana Ebu'z-Zinâd'dan, ona A'rec'den, ona da Ebu Hüreyre'den ulaştığına göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Kim kendisine ümit bağlayanı inkisara uğratırsa, Allah kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır." Bizim memlekette böyle kelbler yoktur; bu köpek bende yiyecek bulma beklentisiyle peşime takıldı. Onun beklentisini boşa çıkartırsam, ötede recası kesik olanlar arasında bulunurum diye korktum." Bu söz üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, "Bu hadis bana yeter!" der ve köyüne döner. Demem o ki, İlahî rahmetten recası bulunan mü'minlere, bari dostlarını inkisar-ı hayale uğratmamaları yaraşırdı.</p> <p>Acı gerçekle yüzleşiyoruz!..<br /><br />Heyhat, Erdoğan ve hükümeti öyle davranmadı. Dershane sürecinde ve özellikle "17 Aralık Operasyonu" sonrasında o güne kadar kısmen gizlediği yüzünü de açık etti.<br /><br />Medyadan takip edebildiğim kadarıyla inancım odur ki, yolsuzluk operasyonu, bütünüyle kanunlar çerçevesinde ve tamamıyla devletin yargı-polis mensuplarının eşgüdümlü çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Fakat, AKP yıllardır emir verdiği ve her türlü işinde kullandığı polisin kendisine yönelik bir soruşturmada yer almasını hazmedememiş; bir de yolsuzlukların üzerini örtmek için muhayyel bir düşman ihtiyacı hissedince, operasyonu Cemaat ile ilişkilendirerek binlerce polisi, savcıyı, hâkimi kış ortasında haksız ve kanunsuz yere sürgün etmiş, hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, zimmet, ihtikâr operasyonunu, 8 yıl önce yukarıda anlatılan rüya veya müşahedede görüldüğü gibi, bazı güçlerle el ele ve onlara verdiği sözü yerine getirme adına Cemaat'i "bitirmek" için bir fırsat olarak da kullanma yoluna sapmıştır. Kıyıma uğrayan o memurların çok büyük bölümünün Camia ile alakasının olduğunu da zannetmiyorum. Ülkücü veya sosyal demokrat ya da herhangi bir tarikate/meşrebe bağlı pek çok kimsenin de gadre uğratıldığını düşünüyorum. Bununla beraber inanıyorum ki, büyük bir cürüm işlemiş gibi yerlerinden edilen, karda buzda çoluk çocuklarıyla göçe zorlanan, taşınma telaşı yaşayan o insanlar mazlumdur ve başlarına gelecekleri bile bile hukukun yanında yer aldıkları için birer kahramandır.<br /><br />Hâsılı, aslında bugün şahit olduğumuz hadiseler, ateşböceklerini yıldızlaştırdığımız, sinekleri kartallaştırdığımız ve bülbül yuvalarını saksağanlara teslim ettiğimiz acı gerçeğiyle yüzleşmemizden ibarettir.<br /><br />***<br /><br />Not: Erdoğan'ın mektuplar karşısında tuhaf bir duruşu var. Önce bazı gazetecilere, Hocaefendi'nin Cumhurbaşkanı'na yazdığı mektubu kendisine gönderilmiş bir pazarlık metni gibi anlattı. Sonra meydanlarda "Daha düne kadar bana methiyeler dolu mektuplar gönderiyordunuz; 17 Aralık'ta birden bire ne oldu?" türünden sorularla kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Hem meselenin dershane ve 17 Aralık'tan ibaret olmadığını hem de kendisine sadece methiyeler dizilmediğini anlatabilmek için 2006'daki o mektubun muhtevasını kamuoyuyla paylaşmayı yararlı buldum.</p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/98401d211546397e2b8c04cfd4ec5a4d_M.jpg" alt="Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dost canlısı, diyalog aşığı, kapısı herkese açık ve tanışıp kaynaşmaya taraf bir insandır. Senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret eder; yemeğini yer, çayını içer. Hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler gibi herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri olurlar. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinler, onların düşüncelerine değer verir; fırsatını bulursa, kendi mülahazalarını da seslendirir.<br /><br />2000'li yılların başında AKP'nin kuruluş aşamasında, Recep Tayyip Erdoğan da Pennsylvania'ya gelmiş; yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti. Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı.<br /><br />Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu. Dahası sayın Gül'ün geleceği gün muhterem Hocamız şöyle buyurmuştu: "Abdullah Bey dostumuzdur. Dosta karşı tekellüf saygısızlık olur. Anadolu insanı farklı muameleden rahatsızlık duyar. Yemeği ortak soframızda ikram edelim, sohbetimizi aynı salonda sürdürelim!"</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Devlet, servet ve şehvet<br /><br />Kıymetli Hocamız o zaman ve daha sonra imkan nisbetinde misafirlerimize yeni teşebbüslerinde muvaffak olabilmeleri için mutlaka birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılmaları, halkın genelini kucaklamaları, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalmaları ve nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip etmeleri gerektiğini anlatmıştı. Ülkemizin ikbal ve istikbali için manevi buudlu demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı'ya dönmekle beraber müslümanların çoğunlukla yaşadıkları coğrafyalarla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususların lüzumunu vurgulamıştı.<br /><br />AKP, ilk seçimlere girerken, işaret edilen bu hususlara sahip çıkacağını vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceği ve darbecilerden hesap soracağı sözünü vermişti. Seçim sonrasında alnı secdeli bildiğimiz onca insanı mecliste bir arada görünce inşiraha ermiş; verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkemizin devletler muvazenesinde hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümide kapılmıştık. Nitekim, AKP iktidarının ilk yıllarında söz konusu vaatlere uygun hareket edildiğini görmüş ve heyecanlanmıştık.<br /><br />Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulaktan kulağa:<br /><br />Atmosferine uğrayan yiğitleri kılıbıklaştıran "devlet, servet ve şehvet"pek çok AKP'liyi de sarartıp soldurmuştu. Bu öldürücü hastalıklar, siyasete hizmet için girdiğini söyleyen nice mert görünümlü insanı da hazan yemiş yapraklar gibi döküp yere sermişti.<br /><br />Güç ve iktidar adeta başları döndürmüş, bakışları bulandırmıştı. Güce mağlûbiyet veya kuvvetin cazibesi "bizimkiler"e de başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalamıştı. Zamanla siyasi iktidar artık toplumun başka kesimlerine karşı içine kapanmış ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket eder olmuştu.<br /><br />Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en şeni' zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince sadece "biz" der olmuş ve devlete hizmet aşkının yerine şahsi yatırım açgözlülüğü oturmuştu.<br /><br />Üstad hazretleri, "Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler." der. Mefkûresiz insanların -hele bir de masa ve kasa sahibi olmuşlarsa- Kur'ânî tabirle, kadın, evlât, yığın yığın para, araba, eşya, mevki, makam, kazanç şehvetlerine esir düşmeleri kaçınılmazdır. Nitekim, "Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice cihangirler, nice hanlar" gibi pek çok "ak" siyasî de aynı marazdan dolayı kararmıştı.<br /><br />Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.</p> <p>Camia'yı bitirme planı<br /><br />İşte günümüze kadar katlanarak yaygınlaşan bu çürümenin ilk neticesi 2004-MGK'da "Türkiye'de Nurculuk ve Fethullah Gülen'i Bitirme Eylem Planı"nın imzalanması olmuştu.<br /><br />Daha o günlerde Camia'yı bitirme planlarının devreye sokulduğu bir fısıltı halinde konuşuluyordu. Fakat biz her şeye rağmen hüsn-ü zannımızı korumuş; bunu hükümetin bir taktiği olarak kabul etmeye çalışmıştık; zira AKP'ye böyle kara bir lekeyi yakıştıramıyorduk.<br /><br />Bir sene sonra Adalet Bakanlığı'nın aniden "bireysel terör" ve "silahsız terör örgütü" gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladığını duyunca şoke olmuştuk. Hazırlanan taslak büyük tuzaklar içeriyordu. Zaman Gazetesi 8 Eylül 2005 tarihinde "TMK taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor" manşetiyle çıkmıştı; birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulanmıştı. Zaman'ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçmişti; yoğun kamuoyu baskısı akabinde AKP iktidarı hem kendini hem tabanını hem de ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmişti. Geri çekmişti ama bu "operasyon" hüsn-ü zan duygularının üzerine bir balyoz daha indirmişti. (İşin ciddiyetini merak edenler o günkü gazeteleri ve o tarihlerde sitemizde yayınladığımız Kırık Testi'leri okuyabilirler.)<br /><br />Aynı günlerde rüşvet, ihalede usulsüzlük ve her türlü yolsuzluk haberleri de fısıltı gazetesinde ilk sıralarda yer almaya başlamıştı ve bunları en evvel, hattâ daha 2003 temmuzunda gündeme getiren de Ahmet Taşgetiren olmuştu. Hortumların vanası bir aralık kısılmış gibi gözükmüş, fakat heyhat daha sonra o hortumların sadece yönlerinin değiştirildiği anlaşılmıştı. Öyle ki, merhum Muhsin Yazıcıoğlu 2007 senesindeki konuşmasında -ki sosyal medyada çok meşhur oldu, hatırlarsanız- ta o zaman AKP'li yöneticilere "Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin temizlik edebiyatına artık kimse inanmıyor." demişti. Yine şimdi AKP cenahında yer alan Numan Kurtulmuş, "Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular." derken, AK trollere her türlü yalan ve iftiralarında öncülük yapan Süleyman Soylu da AKP'nin bulaştığı kirleri en yüksek perdeden dile getiriyordu. Fehmi Koru ise, "Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular" diyordu.<br /><br />İşte, bir taraftan AKP'nin çizgi kaybı yaşaması bir taraftan da dindarları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine muhterem Hocaefendi bir gün "Acaba sayın Başbakan'a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?" dedi. Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etti; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazdırdı, sabah namazında bir kere daha okuttu. Hocamızın o esnada iki büklüm oluşu, yanaklarından yaşların süzülüşü ve ellerini dua eder gibi açıp "Sen de biliyorsun Allah'ım! Sadece bir mü'min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette 'Neden uyarmadın?' sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!.." deyişi hâlâ gözlerimin önünde gibidir.</p> <p>2006 Senesinde Erdoğan'a Yazılan Mektup<br /><br />Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere zağlı hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde'nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:<br /><br />"Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da, sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163'ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.<br /><br />Dahası, Türkiye'nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir."<br /><br />Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:<br /><br />"Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl'ın merhum Menderes'e ifadeleri çerçevesinde "Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!" düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim."<br /><br />Kıymetli Hocamız, mektubunun sonunda bir ehl-i Hakk'ın yakaza çerçevesindeki bir müşahedesini de aktararak Başbakanın bu sözlerden gücenmemesini, yazılanları bir dost hasbihali olarak görmesini istirham ediyor ve diyordu ki:<br /><br />"Yüksek bir binaya dünyaca büyük bazı insanlar giriyorlar. Onların hepsinin suratları insandan başka değişik suratlara benziyor. Siz de onların arkasından o binaya dâhil oluyorsunuz; fakat o esnada sizin simanız bildiğimiz sima ve çehreniz gayet gökçek. Bir müddet sonra herkes dışarı çıkıyor ve en arkadan da siz o siması değişmişlerin en başındakiyle el ele tutuşmuş olarak binadan ayrılıyorsunuz; maalesef simanız oldukça değişmiş ve önceki halinden çok farklı bir hal almış.<br /><br />Tevil-i ehadise vakıf olduğumu söyleyemem, ancak böyle bir müşahedenin şirin görünmediği de muhakkak. Allah sizi kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla öyle bir su-i akıbetten muhafaza buyursun, sonra da doğru yolda muininiz olsun.</p> <p>Üslup, istiğna ve ortak akıl<br /><br />Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve hediyelerle, çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu. (Lütfen, son üç beş senelik Bamteli ve Kırık Testi paylaşımlarını bu gözle bir kere daha inceleyin.)<br /><br />Aziz Hocamız, Camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da hâdimleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı. Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı. Özellikle "üslup, (kadın, mal, mevki gibi tuzaklar karşısında) istiğna ve ortak akıl" esaslarına dikkat çekti; "Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!" dedi. "Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!" diye inledi. "Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, "istişare" müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!" ikazlarını serdetti.<br /><br />Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, tekke adabını, ulemanın nazik üslubunu ve İslam edebini anlamadılar; "sıddık kardeşim" deniyorsa, bu ifadenin "Ben seni özü ve sözüyle doğru bir adam bildim; hüsn-ü zannımı kırma ve öyle ol!" manasına geldiğini kavrayamadılar; kavrayamadı ve güzel hitapları, hak ettikleri iltifatlar saydılar.<br /><br />Allah şahittir; Hocaefendi bağırarak da anlattı sükutla da.. gece de söyledi gündüz de.. mülayemetle de dile getirdi sert bir üslupla da. Her yolu denedi. Heyhat... Bir kere devlet, servet ve şehvet ağlarına kaptırmışlardı kendilerini, onun pençelerinden kurtulamadılar.</p> <p>Dünyanın Tayyip ağabeyi olmak varken..<br /><br />Son iki ayda müşahede ettiğimiz hadiseler ve ortaya saçılan fezlekeler/tapeler de gösteriyor ki o mektupta dikkat çekilen tehlikeler bir bir gerçekleşti. Maalesef, zaman gösterdi ki, Başbakan ne 'ol'mayı başarabildi ne de milleti, ülküsü için ölmeden önce ölebilmeyi. Vâ esefâ.. olamadı ve soldu Başbakan. Simasındaki gökçekliği kaybetti. Belli ki şahsî hesapları ağır bastı ve maalesef kendisine güvenenlere büyük bir inkisar yaşattı.<br /><br />Meydanlarda "kefenle dolaşıyorum" diyerek nutuklar atmak kolaydır. Hamaset tatlıdır. Yiğitlik kapının bu tarafında olduğu gibi arkasında da veya tribünün önünde de berisinde de aynı mertliği sergileyebilmektir.<br /><br />Dik duramadı Erdoğan!<br /><br />Duvarlar arkasında "Sizi cemaat hapse attırdı, hepinizi Camia bitirdi!" dedi. Fakat, kendi yandaşlarına "Hepsini nasıl da dize getirdik; karşımızda hazır ola geçirdik!" sözleriyle kahramanlık tablosu çizdi.<br /><br />Kameralar karşısında "one minute" diye gürledi, bir anda cesur yürek kesildi; lakin hemen sonra "Benim sözüm moderatöreydi!" sokağına sapıp yan çizdi; dahası "gemicik"ler sürekli gitti geldi, gitti geldi.<br /><br />Futbol takımlarını bile bizzat dizayn etmeye kalkıştı; sonra yine kapılar arkasında "Cemaat sizi ele geçirmek istiyor; başkanınızı içeri Camia tıktırdı!" iftirasını yaydı.<br /><br />Zira, kendisini dünya lideri olarak takdim ediyorlardı; halife-yi ruy-i zemin olduğunu söylüyorlardı. Demek o da inanmıştı ki, kimseye boyun eğmemiş olan Cemaat'e de biat ettirmeyi en öncelikli işler arasına koymuştu. Sadece kendi hırsı mıydı, yoksa birilerine verilen söz mü vardı? Malum ve meşhud olan husus, Camia'ya "had bildirme" teşebbüsüydü.<br /><br />Biat alamayınca, önce cemaati bölme gayretine girişmişti. Bir avuç gayr-i memnun arasından devşirdiği pişkin ve kesif insanları danışman olarak kullandı; denemediği yol kalmadı ama Camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu; bölüp parçalamayı beceremedi.<br /><br />Daha sonra, haksız tayin, sürgün ve kıyım yoluna gitti. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı'na yazdığı meşhur mektubun satır aralarında buna işarette bulunmuş; "Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca "falan yere müntesip, falancı.. filancı.." görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini" belirtmişti.<br /><br />Akabinde, Başbakan dershaneleri kapatma meftunu oldu. Zamanla "eğitim reformu" sözünün sadece bir kılıf olduğu anlaşıldı. Bir konuşmasında belki de bilmeden telaffuz ettiği üzere, sırf bu gayeye matuf dört tane bakan değiştirdi.<br /><br />Nihayet, Erdoğan bütün bütün tanınmaz hale geldi. Saldırılar, iftiralar, hakaretler... Meydanlardaki seviyesizliğe aynıyla karşılık verilmeyince iyice hırslandı. Hücumlarını her gün biraz daha şiddetlendirdi. Sonunda bir cinayete daha imza attı: Bir kısım Ergenekoncular haricinde bütün Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarını kapattırmak için büyükelçilere talimat verdi, ülke liderlerine telefonlar etti ve hatta -son günlerde ortaya çıktığı üzere- Hocaefendi'yi Türkiye'ye davet ettiği esnada bile gammazlama evrakı hazırlattı; Pennsylvania'ya elçi gönderdiği aynı anda Obama'ya şikayet dosyası sundu.<br /><br />Esefle bir kere daha ifade etmeliyim ki, Erdoğan, olmayı değil solmayı seçti ve müminlere inkisar yaşattı. Bütün mefkûre muhacirlerinin ve onların 160 ülkedeki çiçeklerinin "Tayyip Ağabey"i olmak, samimi dualarını almak ve hep hayırla anılmak varken ne yazık ki o ümitleri boşa çıkardı ve hafızalarda bir yitik olarak kaldı.<br /><br />Halbuki, kimseye recasında inkisar yaşatmamak Müslüman ahlakıdır. Zira, İslam'da, değil yalnız insanların, hayvanların beklentilerini bile boşa çıkartmak faziletsizlik sayılmıştır. Rivayete göre; Ahmed b. Hanbel, Mâverâünnehir'de bir âlimin üç kuşakta Efendimiz'e (aleyhissalatü vesselam) ulaşan (sülâsiyyât) hadisler bildiğini duyar. Hazret, hemen o zâtın bulunduğu yere rıhlet eder; varır o âlimi bulur; hürmetle selam verir, iltifat bekler. Âlim zat o esnada bir köpeği doyurmakla meşguldür; Hazret'in selamını aceleyle alıp köpekle ilgilenmeye koyulur. Hayvanı doyurup işini bitiren âlim, Ahmed b. Hanbel'e döner ve şöyle der: "Sana iltifat etmeyip köpeği beslemeye yönelmem gücüne gitti, biraz alındın sanırım. Fakat, bana Ebu'z-Zinâd'dan, ona A'rec'den, ona da Ebu Hüreyre'den ulaştığına göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Kim kendisine ümit bağlayanı inkisara uğratırsa, Allah kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır." Bizim memlekette böyle kelbler yoktur; bu köpek bende yiyecek bulma beklentisiyle peşime takıldı. Onun beklentisini boşa çıkartırsam, ötede recası kesik olanlar arasında bulunurum diye korktum." Bu söz üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, "Bu hadis bana yeter!" der ve köyüne döner. Demem o ki, İlahî rahmetten recası bulunan mü'minlere, bari dostlarını inkisar-ı hayale uğratmamaları yaraşırdı.</p> <p>Acı gerçekle yüzleşiyoruz!..<br /><br />Heyhat, Erdoğan ve hükümeti öyle davranmadı. Dershane sürecinde ve özellikle "17 Aralık Operasyonu" sonrasında o güne kadar kısmen gizlediği yüzünü de açık etti.<br /><br />Medyadan takip edebildiğim kadarıyla inancım odur ki, yolsuzluk operasyonu, bütünüyle kanunlar çerçevesinde ve tamamıyla devletin yargı-polis mensuplarının eşgüdümlü çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Fakat, AKP yıllardır emir verdiği ve her türlü işinde kullandığı polisin kendisine yönelik bir soruşturmada yer almasını hazmedememiş; bir de yolsuzlukların üzerini örtmek için muhayyel bir düşman ihtiyacı hissedince, operasyonu Cemaat ile ilişkilendirerek binlerce polisi, savcıyı, hâkimi kış ortasında haksız ve kanunsuz yere sürgün etmiş, hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, zimmet, ihtikâr operasyonunu, 8 yıl önce yukarıda anlatılan rüya veya müşahedede görüldüğü gibi, bazı güçlerle el ele ve onlara verdiği sözü yerine getirme adına Cemaat'i "bitirmek" için bir fırsat olarak da kullanma yoluna sapmıştır. Kıyıma uğrayan o memurların çok büyük bölümünün Camia ile alakasının olduğunu da zannetmiyorum. Ülkücü veya sosyal demokrat ya da herhangi bir tarikate/meşrebe bağlı pek çok kimsenin de gadre uğratıldığını düşünüyorum. Bununla beraber inanıyorum ki, büyük bir cürüm işlemiş gibi yerlerinden edilen, karda buzda çoluk çocuklarıyla göçe zorlanan, taşınma telaşı yaşayan o insanlar mazlumdur ve başlarına gelecekleri bile bile hukukun yanında yer aldıkları için birer kahramandır.<br /><br />Hâsılı, aslında bugün şahit olduğumuz hadiseler, ateşböceklerini yıldızlaştırdığımız, sinekleri kartallaştırdığımız ve bülbül yuvalarını saksağanlara teslim ettiğimiz acı gerçeğiyle yüzleşmemizden ibarettir.<br /><br />***<br /><br />Not: Erdoğan'ın mektuplar karşısında tuhaf bir duruşu var. Önce bazı gazetecilere, Hocaefendi'nin Cumhurbaşkanı'na yazdığı mektubu kendisine gönderilmiş bir pazarlık metni gibi anlattı. Sonra meydanlarda "Daha düne kadar bana methiyeler dolu mektuplar gönderiyordunuz; 17 Aralık'ta birden bire ne oldu?" türünden sorularla kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Hem meselenin dershane ve 17 Aralık'tan ibaret olmadığını hem de kendisine sadece methiyeler dizilmediğini anlatabilmek için 2006'daki o mektubun muhtevasını kamuoyuyla paylaşmayı yararlı buldum.</p></div> Bir ‘Yalanları Ayarlama Enstitüsü' mü var? 2014-02-23T11:59:25+02:00 2014-02-23T11:59:25+02:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/939-bir-yalanlari-ayarlama-enstitusu-mu-var Zaman bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/a8d0ef5be4cf3931cfa015ddb11dde9d_M.jpg" alt="Bir ‘Yalanları Ayarlama Enstitüsü' mü var? " /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Evet var, mutlaka var! Adı başka bir şey, mesela, ‘Manşetleri Ayarlama Enstitüsü’ de olabilir ama artık böyle bir kurumun varlığından şüphe yok. Aksi halde bütün bir ‘havuz medyası’nın ve ‘besleme medya’nın yazılı ve görsel organlarında tam iki aydır her gün ve her saat böyle ustalıklı ve normal bir insanın yazabilmesine imkân olmayan yalanları uydurup süsleyerek yayınlaması mümkün değil. Cehalet gibi yalanın da bu derecesi ancak ‘tahsil ile olur’.<br />Bir ‘Yalanları Ayarlama Enstitüsü’ kurulmuş ve gece gündüz ihtiyaca göre kullanışlı yalan haber üretip ‘parti medyası’na servis ediliyor. Bunu bir de şuradan anlıyoruz. Normal gazetecilik yapılsa, bir yayın organı, yalanlanan bir haberle ilgili ertesi gün açıklama yapar, gerekirse özür diler. Yalanlama doğru değilse, haberinde ısrar eder, gerçeği ortaya koyar.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Normal gazeteciler, bir haberleri yalanlandığında yaptıklarının utancını yaşar, yüzleri kızarır; meslektaşları arasında itibarlarının zedelendiğini düşünüp mahcup olur. Bunlarda hiçbiri olmuyor. Çünkü ‘parti medyası’nın gazetecilik ilkeleriyle işi yok. İki aydır mütemadiyen yalan yayınlıyor ve haberleri her gün ya bizzat muhataplarınca yalanlanıyor yahut diğer gazete ve TV’ler tarafından araştırılıp doğrusu ortaya çıkarılıyor. Fakat onlar, hiçbir şey olmamış gibi ertesi gün daha renkli ve insan aklını zorlayan yeni yalanlar icat ediyorlar. Gazeteciler bunu yapmaz, mesleklerine zerre kadar saygıları varsa yapamaz. Anlaşılan, o yayın organlarını artık gazeteciler yönetmiyor.<br /><br />Bu medya grupları için etik, meslek ilkesi, dürüstlük, Allah korkusu, halktan utanma gibi kavramlardan söz etmenin bir anlamı yok. Bir tek ilkeleri var: Hedefe giden yolda her şey mubahtır. Fakat bir noktada haklarını yememek gerek. Görevlerini hakkıyla yapıyorlar. Görev ne mi? Örtmek! Yolsuzluk, rüşvet, havuz, entrika, kanunsuzluk ve suç o kadar büyük ki, bunları örtmek ancak yeri göğü inleten bir gürültü ve aklın sınırlarını zorlayan yalanlarla mümkün olabilir. Yapılan tam da bu. O kadar çok yalan yazıp söyleyeceksiniz ki, bir zaman sonra insanlar, olayın başını unutacak. Bu performans, gazeteci formasyonuyla pek mümkün görünmüyor. Yalanın bu kadarı ancak tahsille mümkün olur ve bunun için tam teşekküllü bir enstitü gerekir. Ama ne yaparsınız ki, yalanın kalıcı olamamak gibi kötü bir özelliği var, güneş çıkınca eriyip dökülüveriyor.</p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/a8d0ef5be4cf3931cfa015ddb11dde9d_M.jpg" alt="Bir ‘Yalanları Ayarlama Enstitüsü' mü var? " /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>Evet var, mutlaka var! Adı başka bir şey, mesela, ‘Manşetleri Ayarlama Enstitüsü’ de olabilir ama artık böyle bir kurumun varlığından şüphe yok. Aksi halde bütün bir ‘havuz medyası’nın ve ‘besleme medya’nın yazılı ve görsel organlarında tam iki aydır her gün ve her saat böyle ustalıklı ve normal bir insanın yazabilmesine imkân olmayan yalanları uydurup süsleyerek yayınlaması mümkün değil. Cehalet gibi yalanın da bu derecesi ancak ‘tahsil ile olur’.<br />Bir ‘Yalanları Ayarlama Enstitüsü’ kurulmuş ve gece gündüz ihtiyaca göre kullanışlı yalan haber üretip ‘parti medyası’na servis ediliyor. Bunu bir de şuradan anlıyoruz. Normal gazetecilik yapılsa, bir yayın organı, yalanlanan bir haberle ilgili ertesi gün açıklama yapar, gerekirse özür diler. Yalanlama doğru değilse, haberinde ısrar eder, gerçeği ortaya koyar.</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>Normal gazeteciler, bir haberleri yalanlandığında yaptıklarının utancını yaşar, yüzleri kızarır; meslektaşları arasında itibarlarının zedelendiğini düşünüp mahcup olur. Bunlarda hiçbiri olmuyor. Çünkü ‘parti medyası’nın gazetecilik ilkeleriyle işi yok. İki aydır mütemadiyen yalan yayınlıyor ve haberleri her gün ya bizzat muhataplarınca yalanlanıyor yahut diğer gazete ve TV’ler tarafından araştırılıp doğrusu ortaya çıkarılıyor. Fakat onlar, hiçbir şey olmamış gibi ertesi gün daha renkli ve insan aklını zorlayan yeni yalanlar icat ediyorlar. Gazeteciler bunu yapmaz, mesleklerine zerre kadar saygıları varsa yapamaz. Anlaşılan, o yayın organlarını artık gazeteciler yönetmiyor.<br /><br />Bu medya grupları için etik, meslek ilkesi, dürüstlük, Allah korkusu, halktan utanma gibi kavramlardan söz etmenin bir anlamı yok. Bir tek ilkeleri var: Hedefe giden yolda her şey mubahtır. Fakat bir noktada haklarını yememek gerek. Görevlerini hakkıyla yapıyorlar. Görev ne mi? Örtmek! Yolsuzluk, rüşvet, havuz, entrika, kanunsuzluk ve suç o kadar büyük ki, bunları örtmek ancak yeri göğü inleten bir gürültü ve aklın sınırlarını zorlayan yalanlarla mümkün olabilir. Yapılan tam da bu. O kadar çok yalan yazıp söyleyeceksiniz ki, bir zaman sonra insanlar, olayın başını unutacak. Bu performans, gazeteci formasyonuyla pek mümkün görünmüyor. Yalanın bu kadarı ancak tahsille mümkün olur ve bunun için tam teşekküllü bir enstitü gerekir. Ama ne yaparsınız ki, yalanın kalıcı olamamak gibi kötü bir özelliği var, güneş çıkınca eriyip dökülüveriyor.</p></div> 17 Aralık 2013 Operasyonu veya Askeri Vesayetin Rövanşı 2014-02-20T15:23:36+02:00 2014-02-20T15:23:36+02:00 http://www.gencadam.com/muhteviyat/akademik/genc-adam-analiz/item/935-17-aralik-2013-operasyonu-veya-askeri-vesayetin-rovansi Dr. Güven Yıldırım bilgi@gencadam.com <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/04ccfa5912a78134b8056676f3532d14_M.jpg" alt="17 Aralık 2013 Operasyonu veya Askeri Vesayetin Rövanşı" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>İki aydır ülke gündemimizi meşgul eden ve paralel bir yapılanma ithamı ile Hizmet Hareketine mal edilmeye çalışılan 17 Aralık ve 25 Aralık 2013 Hukuk operasyonunun, normal bir hukuk prosedürü ile mi yoksa gerçekten bir operasyon sonucu mu yapıldığı ile ilgili ciddi kuşkuların olduğu bir gerçek. Gerçek olan bir başka konu ise,Hizmet Hareketinin yaptığına dair somut bir delil ve belge bugüne kadar ortaya konulamamış olmasıdır. Aksine,süreç ilerledikçe,aslında Komplonun “Askeri Vesayetin bir Rövanşı” olduğu izlenimi artırmaktadır.<br /><br />24 Mayıs 2012 ve 30 Mayıs 2012 tarihlerinde,yani ortalama 1,5-2 yıl öncesinde internete düşen ve kendileri tarafından bugüne kadar yalanlanmayan ses kayıtlarını incelediğimizde,17 Aralık ve sonrası süreci net bir şekilde görebilmekteyiz:</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>24 Mayıs 2012 tarihinde,Balyoz Davası sanığı tutuklu Tuğamiral Fatih Ilgar’a ait ses kaydında geçen ifadeler aynen şu şekilde;<br /><br /><em>BU ÜLKE YA EKONOMİK KRİZLE YA BİR İÇ SAVAŞLA KENDİNE GELECEK. BU İKİ SEÇENEKTEN BİR TANESİ KAPIMIZI ÇALACAK. ONDAN SONRA DÖNÜŞ YOLU ORADA BAŞLAYACAK.Kİ BAŞBAKAN HAKKINDA DA YANİ ONLARIN DA SIKINTILARI VAR. ONLAR DA BİR ZAMAN GELİP O DOSYALARI ÇIKACAK. YANİ BİR DEĞİL ON DEĞİL. ONLARIN ÇIKTIĞI ANDA DİBE VURACAKLAR. BİR İKİ AYA KADAR DA VE BİLGİLER DE GELEN BİLGİLER DE EMARELER DE O YÖNDE. BİR YASA TASARISI GÜNDEMDE. O YASAYLA BİZİ ÇIKARACAKLAR. (1)</em><br /><br />Görüldüğü üzere Mayıs 2012 tarihinde,ekonomik bir kriz ve iç savaş planlanmış,17 Aralık ve 25 Aralık 2013 tarihinde çıkacak dosyaların o günlerde hazırlandığını görüyoruz.  Aynı şekilde Balyoz ve Ergenokon Davalarından tutuklu olanların tahliye edileceğinden bahsediliyor ki,günümüzde tahliyeler başladı ve herkesi kapsaması için kanun teklifleri üzerinde pazarlıklar yapılıyor.<br /><br />Yine 30 Mayıs 2012 tarihinde,Balyoz Davası tutuklu sanıklarından Tümamiral Cem Aziz Çakmak‘a ait olduğu iddia edilen diğer bir ses kaydında yine bugünün izlerine ulaşmak mümkün. Bakın kendisi neler demiş:<br /><br /><em>İNSANLARIN KENDİLERİNE EN GÜVENDİKLERİ ZAMAN,EN ZAYIF OLDUKLARI ANDIR. ALDIĞIMIZ HABERLERE GÖRE BU İŞ UZUN SÜRMEYECEK HESABI SORULACAK. KENDİLERİNE EN GÜVENDİKLERİ ANDA ÇOLUK ÇOCUK DEMEDENRÖVANŞ ALACAĞIZ. BU İŞ UZUN SÜRMEYECEK ARTIK. ALDIĞIMIZ HABERLER O YÖNDE BİZİM. SAĞLAM KAYNAKLAR. BUNUN HESABI SORULACAK. BİR İKİ SENE İÇİNDE BU MANZARA TERSİNE DÖNECEK. BAK SÖYLÜYORUM BUNU. DERSİNKİ BUNU BİR PAŞAM SÖYLEMİŞTİ. ADAMLAR KAÇACAK. ÜLKEDEN KAÇACAKLAR. İKİ SENE İÇİNDE RÖVANŞ ALINACAK ÇOK CAN YANACAK ÇOK. FARKLI YABANCI İSTİHBARATLAR BUNLARI TIKADI. ÇALKANTI İÇİNDELER.ÇOK CİDDİ TIKANDILAR. BİZDE BOŞ DEĞİLİZ. (2)(3)</em><br /><br />Bu ses kaydında da görüleceği üzere,Bakan çocuklarına başta olmak üzere bir rövanşın planlandığı,1-2 sene içinde düğmeye basılacağı ve yine bu süre zarfında 18 yıl hapis ile tutuklu bulunan kendisinin tahliye edileceğinden 20 ay önce bahsediyor. İşin ilginci,Tümamiral Cem Aziz Çakmak 2 gün önce yani 2 Şubat 2014 tarihinde tahliye edilerek,konuşma tüm boyutlarıyla tescil edilmiştir. (4)<br /><br />Gazeteci Yazar Faruk Arslan’a gönderilen ve “Asıl darbeciden mektub var” ismiyle yayınlanan Mektubu (5) incelediğimizde,Gerçekleşen darbenin asıl merkezinde görev yapmış bir subay tarafından bir mektup gönderildiği ve işin arkasında kimin olduğunun açıklayarak 17 ve 25 Aralık operasyonu ile ilgili darbeyi tutan elleri gösterdiğine şahit olmaktayız. Mektubda önemli paragrafları şu şekilde;<br /><br />Erzincan – Ergenekon davasının bir numaralı sanığı 2010 yılında Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in kısa adı EDOK olan Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na atandığını herkes biliyor.<br /><br /><em>Bu koltuğa Orgeneral Saldıray Berk 2010’da oturdu ve ilk işi cemaatı MİT’de terör örgütü listesine aldırıp,4800 cemaat üyesini takip ettirmek oldu. Zira asıl meselenin Erzincan’daki tarikat soruşturması değildi,artık sağır sultanda biliyordu. Bu sebeple suçlamaların merkezinde “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” bulunuyordu. Berk’in,Hükümetin sivil toplum kuruluşu kabul ettiği tarikatlara dokunması ile AK Parti arasında anlaşma zemini arandı. MİT üzerinden “Sarı Öküz” formulü bulundu. Berk,“sen bana cemaatı ver,diğer cemaatler senin olsun” pazarlığı yaptı ve istediğini aldı. MİT’in kullanıldığı bu planda KCK’da “7 Şubat krizi” bizzat emekli Berk tarafından planlandı ve AKP ile cemaat arasında kırılma tezgahlandı. Berk,başbakana olan hıncını ve cemaat nefretini sivil hayata taşıdı. Neden mi?</em><br /><br /><em>Berk,20 Mayıs 2008 günü PKK’lı teröristler tarafından 1993’te 33 kişinin öldürüldüğü Kemaliye’nin Başbağlar Köyü’nde düzenlenen törene katıldı. O dönem Üçüncü Ordu Komutanı olan Berk,helikopterin gelmesini beklerken iddiaya göre vatandaşlara “Başbakanın memleketi sattığını da biliyor musunuz?” dedi. İddianın internet sitelerinde yayınlanması üzerine 20 Temmuz 2010 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Fatih Şahin,Orgeneral Saldıray Berk hakkında ’Kamu görevlisine hakaret’ ettiği gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu. Berk,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiası ile 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. 2011’de emekli edilen Berk,Emekli Orgeneral Saldıray Berk,“terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla ilk kez Yargıtay’da hakim karşısına 14 Haziran 2012’de çıktı. Berk soruşturma açılması kararında Ergenekon terör örgütünün Erzincan lideri olmakla suçlandı ve 7.5 ila 15 yıl arasında hapis cezası istendi. Halen dava devam ediyor.</em><br /><br /><em>Berk’in geride bıraktığı planı devralan,hükümeti düğmeye basıldıktan sonra 6 ay içinde düşürme planı yapan cunta ekibinin ilk hedefi  Fethullah Gülen ve cemaatını AK Parti’den tamamen ayrıştırmak. Bu amaçla Hizmet Hareketi’nin güvenirliği,halk nezdindeki kredisi ve olumlu imajı hedef alındı. Gülen’in ahitleşme restinden sonra toplum büyük bir şaşkınlık yaşadı ama sis perdesi tam aralanmadı. Başbakan bu darbe girişiminin farkına varmış olmalı ki,cemaatı cuntacı askerler önüne yem olarak atıyor ve kamuoyu önünde şeytanlaştırıyor. Başbakanın “Haşhaşin iftirası” ile cemaatı satması,her şeyde günah keçisi yapması ve cuntacılara yedirmesi hükümeti kurtarmaya yetmeyebilir. Emniyet’de 3000 kişiye yapılan operasyon resmen cunta ekibin emri. HSYK üzerinden yargı müdahalesini AK Parti ve Erdoğan bir robot gibi yapıyor. Cemaate yapılan operasyonu başından beri bilen Erdoğan,iki yüzlü tavır sergiliyor,pabuç bağlı olduğu için bu sefer dik duramıyor ve 12 yıldır beraber yürüdüğü cemaatı arkadan hançerliyor.</em><br /><br /><em>Erdoğan,önüne konan darbe krokisine aynen uysa bile haziran ayına kadar istifa etme noktasına gelebilir. 30 Mart 2014 seçiminde yüzde 35 eşiğine gerilemeyi göze alan Erdoğan’ın tek hedefi cumhurbaşkanlığına çıkıp başkanlık yetkisi kullanarak askeri vesayeti durdurmak. Ancak kurmay heyetin buna izin vermeyeceği ve Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanı olup hemde AK Parti’yi idare etmesine göz yummayacağı biliniyor. Zaten cuntanın amacı,yaza kadar AK Parti’yi kesin ikiye bölmek ve temmuz ayında AK Parti içinden doğacak ikinci parti ile cumhurbaşkanlığı seçimi atmosferine ülkeyi sokmak. Cemaatın parti kurmaya niyeti olmadığına göre suçlu aramayalım.</em><br /><br />SONUÇ: Yukarıdaki 2012 yılına ait Balyoz tutuklusu Generallerin ses kayıtlarından ve darbeyi planlayan Ekibinde içinde olan Subayın Mektubunda detaylı bir şekilde bahsettiği Plana rağmen halen Hizmet Hareketinin bu işi planladığı,ön ayak olduğu ve paralel bir örgüt kurduğu iddia edilmesi Vicdan Sahibi hiçkimse kabul edemez.Hizmet Hareketinin burda bir suçu varsa o da,bu süreçte Kuran ve Sünnet ekseninde Hırsızın,daha doğrusu ciddi hırsızlık ve yolsuzluk iddiası içeren bu sürecin karşısında yer alması ve belkide sürecin başında M.Fethullah Gülen Hocaefendinin “incinsenizde incitmeyiniz,kırılsanızda kırmayınız” düsturuna,hissi tepkinin öne çıkmasından dolayı usluba tam riayet edilememesi gösterilebilinir. Ancak esas usluba feda edilemez . Unutmayalım ki Sahibi Allah olan sırtı kesinlikle yere gelmez !<br /><br /></p> <hr /> <p><br />Dipnotlar <br /><br />(1)  http://gundem.bugun.com.tr/fatih-ilgarin-sok-ses-kaydi-haberi/193477<br />(2)  http://www.dailymotion.com/video/xr81cl_tumamiral-cem-aziz-cakmak-coluk-cocuk-demeden-rovans-alacagiz_news<br />(3)  http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Demokrasiye-vurulacak-en-buyuk-darbe/766266/<br />(4)  http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25715990.asp<br />(5)  http://www.farukarslan.com/genel/asil-darbeciden-mektup-var/</p></div> <div class="K2FeedImage"><img src="http://www.gencadam.com/media/k2/items/cache/04ccfa5912a78134b8056676f3532d14_M.jpg" alt="17 Aralık 2013 Operasyonu veya Askeri Vesayetin Rövanşı" /></div><div class="K2FeedIntroText"><p>İki aydır ülke gündemimizi meşgul eden ve paralel bir yapılanma ithamı ile Hizmet Hareketine mal edilmeye çalışılan 17 Aralık ve 25 Aralık 2013 Hukuk operasyonunun, normal bir hukuk prosedürü ile mi yoksa gerçekten bir operasyon sonucu mu yapıldığı ile ilgili ciddi kuşkuların olduğu bir gerçek. Gerçek olan bir başka konu ise,Hizmet Hareketinin yaptığına dair somut bir delil ve belge bugüne kadar ortaya konulamamış olmasıdır. Aksine,süreç ilerledikçe,aslında Komplonun “Askeri Vesayetin bir Rövanşı” olduğu izlenimi artırmaktadır.<br /><br />24 Mayıs 2012 ve 30 Mayıs 2012 tarihlerinde,yani ortalama 1,5-2 yıl öncesinde internete düşen ve kendileri tarafından bugüne kadar yalanlanmayan ses kayıtlarını incelediğimizde,17 Aralık ve sonrası süreci net bir şekilde görebilmekteyiz:</p> </div><div class="K2FeedFullText"> <p>24 Mayıs 2012 tarihinde,Balyoz Davası sanığı tutuklu Tuğamiral Fatih Ilgar’a ait ses kaydında geçen ifadeler aynen şu şekilde;<br /><br /><em>BU ÜLKE YA EKONOMİK KRİZLE YA BİR İÇ SAVAŞLA KENDİNE GELECEK. BU İKİ SEÇENEKTEN BİR TANESİ KAPIMIZI ÇALACAK. ONDAN SONRA DÖNÜŞ YOLU ORADA BAŞLAYACAK.Kİ BAŞBAKAN HAKKINDA DA YANİ ONLARIN DA SIKINTILARI VAR. ONLAR DA BİR ZAMAN GELİP O DOSYALARI ÇIKACAK. YANİ BİR DEĞİL ON DEĞİL. ONLARIN ÇIKTIĞI ANDA DİBE VURACAKLAR. BİR İKİ AYA KADAR DA VE BİLGİLER DE GELEN BİLGİLER DE EMARELER DE O YÖNDE. BİR YASA TASARISI GÜNDEMDE. O YASAYLA BİZİ ÇIKARACAKLAR. (1)</em><br /><br />Görüldüğü üzere Mayıs 2012 tarihinde,ekonomik bir kriz ve iç savaş planlanmış,17 Aralık ve 25 Aralık 2013 tarihinde çıkacak dosyaların o günlerde hazırlandığını görüyoruz.  Aynı şekilde Balyoz ve Ergenokon Davalarından tutuklu olanların tahliye edileceğinden bahsediliyor ki,günümüzde tahliyeler başladı ve herkesi kapsaması için kanun teklifleri üzerinde pazarlıklar yapılıyor.<br /><br />Yine 30 Mayıs 2012 tarihinde,Balyoz Davası tutuklu sanıklarından Tümamiral Cem Aziz Çakmak‘a ait olduğu iddia edilen diğer bir ses kaydında yine bugünün izlerine ulaşmak mümkün. Bakın kendisi neler demiş:<br /><br /><em>İNSANLARIN KENDİLERİNE EN GÜVENDİKLERİ ZAMAN,EN ZAYIF OLDUKLARI ANDIR. ALDIĞIMIZ HABERLERE GÖRE BU İŞ UZUN SÜRMEYECEK HESABI SORULACAK. KENDİLERİNE EN GÜVENDİKLERİ ANDA ÇOLUK ÇOCUK DEMEDENRÖVANŞ ALACAĞIZ. BU İŞ UZUN SÜRMEYECEK ARTIK. ALDIĞIMIZ HABERLER O YÖNDE BİZİM. SAĞLAM KAYNAKLAR. BUNUN HESABI SORULACAK. BİR İKİ SENE İÇİNDE BU MANZARA TERSİNE DÖNECEK. BAK SÖYLÜYORUM BUNU. DERSİNKİ BUNU BİR PAŞAM SÖYLEMİŞTİ. ADAMLAR KAÇACAK. ÜLKEDEN KAÇACAKLAR. İKİ SENE İÇİNDE RÖVANŞ ALINACAK ÇOK CAN YANACAK ÇOK. FARKLI YABANCI İSTİHBARATLAR BUNLARI TIKADI. ÇALKANTI İÇİNDELER.ÇOK CİDDİ TIKANDILAR. BİZDE BOŞ DEĞİLİZ. (2)(3)</em><br /><br />Bu ses kaydında da görüleceği üzere,Bakan çocuklarına başta olmak üzere bir rövanşın planlandığı,1-2 sene içinde düğmeye basılacağı ve yine bu süre zarfında 18 yıl hapis ile tutuklu bulunan kendisinin tahliye edileceğinden 20 ay önce bahsediyor. İşin ilginci,Tümamiral Cem Aziz Çakmak 2 gün önce yani 2 Şubat 2014 tarihinde tahliye edilerek,konuşma tüm boyutlarıyla tescil edilmiştir. (4)<br /><br />Gazeteci Yazar Faruk Arslan’a gönderilen ve “Asıl darbeciden mektub var” ismiyle yayınlanan Mektubu (5) incelediğimizde,Gerçekleşen darbenin asıl merkezinde görev yapmış bir subay tarafından bir mektup gönderildiği ve işin arkasında kimin olduğunun açıklayarak 17 ve 25 Aralık operasyonu ile ilgili darbeyi tutan elleri gösterdiğine şahit olmaktayız. Mektubda önemli paragrafları şu şekilde;<br /><br />Erzincan – Ergenekon davasının bir numaralı sanığı 2010 yılında Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in kısa adı EDOK olan Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na atandığını herkes biliyor.<br /><br /><em>Bu koltuğa Orgeneral Saldıray Berk 2010’da oturdu ve ilk işi cemaatı MİT’de terör örgütü listesine aldırıp,4800 cemaat üyesini takip ettirmek oldu. Zira asıl meselenin Erzincan’daki tarikat soruşturması değildi,artık sağır sultanda biliyordu. Bu sebeple suçlamaların merkezinde “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” bulunuyordu. Berk’in,Hükümetin sivil toplum kuruluşu kabul ettiği tarikatlara dokunması ile AK Parti arasında anlaşma zemini arandı. MİT üzerinden “Sarı Öküz” formulü bulundu. Berk,“sen bana cemaatı ver,diğer cemaatler senin olsun” pazarlığı yaptı ve istediğini aldı. MİT’in kullanıldığı bu planda KCK’da “7 Şubat krizi” bizzat emekli Berk tarafından planlandı ve AKP ile cemaat arasında kırılma tezgahlandı. Berk,başbakana olan hıncını ve cemaat nefretini sivil hayata taşıdı. Neden mi?</em><br /><br /><em>Berk,20 Mayıs 2008 günü PKK’lı teröristler tarafından 1993’te 33 kişinin öldürüldüğü Kemaliye’nin Başbağlar Köyü’nde düzenlenen törene katıldı. O dönem Üçüncü Ordu Komutanı olan Berk,helikopterin gelmesini beklerken iddiaya göre vatandaşlara “Başbakanın memleketi sattığını da biliyor musunuz?” dedi. İddianın internet sitelerinde yayınlanması üzerine 20 Temmuz 2010 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Fatih Şahin,Orgeneral Saldıray Berk hakkında ’Kamu görevlisine hakaret’ ettiği gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu. Berk,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiası ile 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. 2011’de emekli edilen Berk,Emekli Orgeneral Saldıray Berk,“terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla ilk kez Yargıtay’da hakim karşısına 14 Haziran 2012’de çıktı. Berk soruşturma açılması kararında Ergenekon terör örgütünün Erzincan lideri olmakla suçlandı ve 7.5 ila 15 yıl arasında hapis cezası istendi. Halen dava devam ediyor.</em><br /><br /><em>Berk’in geride bıraktığı planı devralan,hükümeti düğmeye basıldıktan sonra 6 ay içinde düşürme planı yapan cunta ekibinin ilk hedefi  Fethullah Gülen ve cemaatını AK Parti’den tamamen ayrıştırmak. Bu amaçla Hizmet Hareketi’nin güvenirliği,halk nezdindeki kredisi ve olumlu imajı hedef alındı. Gülen’in ahitleşme restinden sonra toplum büyük bir şaşkınlık yaşadı ama sis perdesi tam aralanmadı. Başbakan bu darbe girişiminin farkına varmış olmalı ki,cemaatı cuntacı askerler önüne yem olarak atıyor ve kamuoyu önünde şeytanlaştırıyor. Başbakanın “Haşhaşin iftirası” ile cemaatı satması,her şeyde günah keçisi yapması ve cuntacılara yedirmesi hükümeti kurtarmaya yetmeyebilir. Emniyet’de 3000 kişiye yapılan operasyon resmen cunta ekibin emri. HSYK üzerinden yargı müdahalesini AK Parti ve Erdoğan bir robot gibi yapıyor. Cemaate yapılan operasyonu başından beri bilen Erdoğan,iki yüzlü tavır sergiliyor,pabuç bağlı olduğu için bu sefer dik duramıyor ve 12 yıldır beraber yürüdüğü cemaatı arkadan hançerliyor.</em><br /><br /><em>Erdoğan,önüne konan darbe krokisine aynen uysa bile haziran ayına kadar istifa etme noktasına gelebilir. 30 Mart 2014 seçiminde yüzde 35 eşiğine gerilemeyi göze alan Erdoğan’ın tek hedefi cumhurbaşkanlığına çıkıp başkanlık yetkisi kullanarak askeri vesayeti durdurmak. Ancak kurmay heyetin buna izin vermeyeceği ve Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanı olup hemde AK Parti’yi idare etmesine göz yummayacağı biliniyor. Zaten cuntanın amacı,yaza kadar AK Parti’yi kesin ikiye bölmek ve temmuz ayında AK Parti içinden doğacak ikinci parti ile cumhurbaşkanlığı seçimi atmosferine ülkeyi sokmak. Cemaatın parti kurmaya niyeti olmadığına göre suçlu aramayalım.</em><br /><br />SONUÇ: Yukarıdaki 2012 yılına ait Balyoz tutuklusu Generallerin ses kayıtlarından ve darbeyi planlayan Ekibinde içinde olan Subayın Mektubunda detaylı bir şekilde bahsettiği Plana rağmen halen Hizmet Hareketinin bu işi planladığı,ön ayak olduğu ve paralel bir örgüt kurduğu iddia edilmesi Vicdan Sahibi hiçkimse kabul edemez.Hizmet Hareketinin burda bir suçu varsa o da,bu süreçte Kuran ve Sünnet ekseninde Hırsızın,daha doğrusu ciddi hırsızlık ve yolsuzluk iddiası içeren bu sürecin karşısında yer alması ve belkide sürecin başında M.Fethullah Gülen Hocaefendinin “incinsenizde incitmeyiniz,kırılsanızda kırmayınız” düsturuna,hissi tepkinin öne çıkmasından dolayı usluba tam riayet edilememesi gösterilebilinir. Ancak esas usluba feda edilemez . Unutmayalım ki Sahibi Allah olan sırtı kesinlikle yere gelmez !<br /><br /></p> <hr /> <p><br />Dipnotlar <br /><br />(1)  http://gundem.bugun.com.tr/fatih-ilgarin-sok-ses-kaydi-haberi/193477<br />(2)  http://www.dailymotion.com/video/xr81cl_tumamiral-cem-aziz-cakmak-coluk-cocuk-demeden-rovans-alacagiz_news<br />(3)  http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Demokrasiye-vurulacak-en-buyuk-darbe/766266/<br />(4)  http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25715990.asp<br />(5)  http://www.farukarslan.com/genel/asil-darbeciden-mektup-var/</p></div>