Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Mon, 06 Apr 2020 12:27:03 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Zulüm http://www.gencadam.com/component/k2/item/997-zulum http://www.gencadam.com/component/k2/item/997-zulum Zulüm

Adalet mülkün temeli, zulüm, bu temele yerleştirilmiş bir dinamit; adalet, Hakk'ı ve halkı hoşnut etmenin en emin yolu, zulüm, bu yolda yürekleri hoplatacak bir gulyabâni; adalet hakkın sesi ve soluğu, zulüm bir nefsânîlik hırıltısı; adalet, dünya ve âhiretin biricik emniyet vesilesi, zulüm bir gadr ü cevr dumanı, sisi; adalet, ubûdiyet de dediğimiz hakikatin Kur'ân'daki adı, zulüm hakikî insanî değerlere karşı saygısızlığın bir unvanı; adalet evrensel barışın en sağlam köprüsü, zulüm insanî ufku kirleten bayağılığın en denîsi...

Zulüm ile şimdiye kadar kimse payidar olmamıştır; olmuş gibi görünenlerin de yanına kalmamıştır. Atalarımız ne hoş söylerler: "Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur." Aslında, böyle birinin evvelinin de, âhirinin de berbâd olduğu açıktır; zira zulmün, bazen küfrün önünde bir günah hâline geldiği de olur ki, işte o zaman "gayretullah"a dokunur ve eden de hemen bulacağını bulur. Doğrusu insan küfre karşı mesafeli bulunduğu kadar zulümden de uzak durmalıdır; zira Allah nezdinde mazlumun âhı bir duâdır ve bu duânın kabulü de ilâhî adaletin muktezasıdır. Dememişler mi:

 

Zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah'ı var
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk'ın divanı var.

Zulüm bir haddini aşmışlık ve haksızlık, böyle bir günahı irtikâp eden zâlimin hasmı da Allah'tır. O çok merhametli olduğu kadar "ihkâk-ı hak" eden bir Âdil-i Mutlak'tır. Rahmetiyle ve hilmiyle zalime mehil üstüne mehil verir ama mazlumu, mağduru da sonuna kadar çiğnetmez. Bugün olmasa da yarın kendini bilmezlere haddini bildirir ve her şeye kâdir olduğunu gösterir.

İnsanın hür ve muktedir olması, ona başkalarına zulmetme hakkını vermez; kuvvet, hakkın emrinde olduğu sürece değerler üstü değer kazanır; hürriyet de başkalarının haklarına saygılı davranıldığı ölçüde hakikî kıymetini bulur ve kalıcı olur.

Hürriyet ve kuvvet mevzuunda, Hakk'ın takdir buyurduğu sınırlar içinde kalma, adalet ve istikamet; bu konuda sınır tanımamazlık ise, bir zulüm ve haksızlıktır. Adalet hemen her konuda dengeyi koruma ve itidalli olmanın Kur'ân kaynaklı adı; zulüm ise her alanda dengeleri alt-üst etmenin ürperten unvanıdır. Ancak her zulmün aynı seviyede olmadığı da bir gerçektir:

İnsanın tevhid çizgisini koruyamayıp, Hâlık-mahlûk, abd-Mâbud münasebetindeki inhirafı demek olan şirk en büyük zulüm; açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına cevr ü cefada bulunma, onları aldatma, itibarlarıyla oynama, gıybet etme... gibi hususlar ikinci derecede birer zulüm; Allah'ın emir ve yasaklarını dinlememe, haramlara karşı kat'î tavır alıp meşrû dairedeki zevklerle yetinmeme ise farklı bir zulümdür. Hangi çeşidi olursa olsun Kur'ân-ı Kerim adalet ve ubûdiyet üzerinde durduğu kadar zulüm ve haksızlığa da vurguda bulunur ve mü'minleri inhiraf, cevr, cefa ve gadrin her çeşidinden uzak durmaya çağırır.

Kur'ân farklı yerlerde, değişik ifade ve üslûplarla zulmün her çeşidinden tahzirde bulunur ve "Kâfirler Bize değil, kendilerine zulmediyorlardı."(1) diyerek, haksızlığın dönüp zalimin başına dolanacağını vurgular. "O münkirler zâlimlerin ta kendileridir."(2) fermanıyla zulüm ile küfrün bir vâhidin iki yüzü olduğuna dikkati çeker; "Allah, asla zâlimleri sevmez."(3) beyan-ı sübhânîsiyle zulüm hakkında kesin hükmünü ortaya koyar; "Allah zâlim bir toplumu hidayete erdirmez."(4) tehdidâmiz ifadesiyle zulmün de tıpkı kibir ve inhiraf gibi imandan mahrumiyete sebebiyet verdiğini/vereceğini hatırlatır; "Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlar."(5) müstemir âdetini aksettiren beyanıyla tarihî tekerrürler devr-i dâimi arkasındaki ana unsuru bir kere daha nazara verir; "O gün zâlimlerin yâr ve yardımcısı yoktur."(6) terhib edalı sözleriyle zalimin sû-i akıbetini ihtar eder; "Hak kendisine geldikten sonra Allah'ın demediğini O'na mal etmeye kalkan müfteriden veya kendisine gelen hakikati yalan sayandan daha zâlim kim olabilir?"(7) tezkiriyle Kur'ân'a karşı meydan okumanın çok büyük bir küstahlık olduğunu ifade buyurur; "Halkı zâlim olan ülkeleri cezalandırdığında Rabbinin cezaya çarpması işte böyledir."(8) kahır televvünlü fermanıyla tarih boyu şirazeden çıkanların mutlaka cezalandırıldıklarını haber verir; "Zulmedenleri o korkunç sayha çarpıverince, bulundukları yerde dize geldiler."(9) ihbar-ı sübhânîsiyle haksızların her zaman helâk edildiklerini/edileceklerini tekrarlar ve bizi kendimize gelmeye çağırır.

Bunlar gibi daha onlarca âyât-ı beyyinât, zalimin dünyevî ve uhrevî akıbetini hatırlatmanın yanında, onlara en küçük bir meylin dahi ebedî hüsrana sebebiyet vereceğini ısrarla vurgular ve bize sürekli adalet ve istikamet içinde olmayı salıklar.

Kur'ân-ı Kerim çok geniş bir zulüm tablosu çizer, onu çeşitlendirir ve her türünden sakınmamızı ister: Ona göre, Allah'ın yasakladığı şeylere el uzatma, emrettiği hususlara karşı lâkayt kalma; vicdanlara baskıda bulunma, insanları dinî vecibelerini yerine getirmeden alıkoyma; fuhşa girme, münkerâta açık durma; halkın hukukuna tecavüz etme, milletin malını hortumlama; haram-helâl tanımama ve Allah'ın kurallarına başkaldırma; fitne ve fesada sebebiyet verme, başkaları hakkında iftira, gıybet ve tezvirde bulunma; dine hizmet edenlere karşı tavır alma, düşmanlık veya çekememezlik mülâhazasıyla onlarla uğraşma; mü'minler hakkında sûizanna girme ve onlara karşı hazımsız davranma; yalan söyleme, sözünden dönme ve emanete hıyanet etme; dini ve diyaneti şahsî, siyasî çıkarlarına vasıta yapma; mukaddes değerleri, dünyevî belli hedeflere ulaşma yolunda kullanma ve dinî değerlerle dünyevîlik arkasında koşma... gibi hususların hemen hepsi birer zulümdür ve bunlardan uzak durulması emredilmiştir.

Zannediyorum, şöyle-böyle, az buçuk Kur'ân muhtevasından haberdar olan herkes, onda zulüm konulu pek çok âyetle karşılaşacak ve o âyetlerin özü ve fezlekeleriyle ürperecektir. Kocaman bir mücellet konusu sayılan böyle bir hususu bir makale çerçevesinde ifade edemeyeceğim açıktır. İsteyen bu önemli konuyu öyle de ele alıp açabilir...

Zulüm mevzuunda İnsanlığın İftihar Tablosu'nun beyanları da ayrı bir önem arz etmektedir; zulmün kıyamet günü üst üste karanlıklar hâlini aldığı,(10) O'nun tembihlerinden; mazlumun intizarından sakınılması,(11) O'nun tahzirlerinden; her sabah ve akşam "Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten, biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden Sana sığınırım."(12) sözleri, O Lâl ü Güher'in bize armağanlarından; "Allah zalime mehil üstüne mehil verir, bir kere de onu derdest etti mi, artık iflah etmez."(13) şeklindeki terhib edalı beyanı, canlara can O Cânân'ın ikazlarından; "Ümmetimden iki zümre şefaat yüzü görmez: Zulümle oturup kalkan zâlim ve dinde aşırılıklara düşen gâlî."(14) ifadeleri, O Nurefşân Sima'nın "Makam-ı Mahmûd"a çağrı sayılan beyanlarından; "Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona haksızlık yapmaz ve onu kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaz."(15) irşadları, O Mürşid-i Kâmil'in özlü ifadelerindendir ve bu tür beyanların daha yüzlercesinden söz etmek de mümkündür.

Maalesef, günümüzde yukarıda kısaca temas edip geçtiğimiz zulümlerin hemen hepsi irtikâp edilmekte ve hepsine karşı da sessiz kalınmaktadır. Evet bugün belli kesimlere karşı haksızlık diz boyu; her türden tecavüz, tiranlarınkine denk; karalama, iftira ve tezvir, medyanın eli ve dilinin ulaştığı alan vüs'atinde; şeref, haysiyet ve onurla oynama ahvâl-i âdiyeden; din ve vicdan hürriyetine saygı, seminer ve konferanslardaki bildirilere emanet; demokrasi, ideolojilere göre yorumlanma ibtizaline mâruz; öyle ki, onun adına operasyonlar yapılıyor, ırz çiğneniyor, namus payimâl oluyor, iktidarlar devriliyor, sun'î iktidarlar oluşturuluyor, nesiller asimile ediliyor, "hak" deniyor, bin bir mesâvî işleniyor ve kaba kuvvet temsilcileri dünyanın gözünün içine baka baka tarihte emsali görülmemiş zulümler irtikâp ediyorlar. İnleyen inleyene, yığınlar:

"İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,
Çıkarsın Şark'ı zulmetten, götürsün fecr-i mev'ûda?" (M. Âkif)

diyor ve bir kurtarıcı el bekliyor. Çoklarında ümitler sarsık, iradeler mefluç, heyecanlar sönük ve hemen herkesin ekstradan lütuflar bekler gibi bir hâli var; yok ciddî bir gayret, sistemli bir hareket ve mefkûrevî bir aksiyon; ruhlar çaresizlik anaforlarına kapılmış gidiyor ve sineler hissizlik ve sessizlik murakabesi içinde. Böyle bir mağmumlar dönemini seslendiren merhum Âkif biraz da şiirin serâzat havasına teslim çığlıklarını şöyle yükseltiyordu:

İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryad ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i ilâhî!

İlâhî adalet her zaman vardı, şimdi de var; ama o, adaletten pay alma liyakatine göre lütfedilir.. bir vakt-i merhûna bağlı tecelli eder.. zulmün gayretullaha dokunmasıyla harekete geçer.. aktif bekleyip bakalım; "Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler." (İbrahim Hakkı). Biz kendimize gelip duyguda, düşüncede, ruhta ve gönülde dirileceğimiz, dirilip içtimaî adaleti gerçekleştireceğimiz âna kadar yeryüzündeki bu korkunç mezâlim böyle devam edeceğe benzer. Yapılması gerekli olan şeyleri yapmadan, ne kaderi tenkit ne de şuna-buna sövüp saymakla, hiçbir problem halledilemez. Aksine bu hâlimizle daha fazla günahlara girmiş, rahmete liyakat hakkımızı da kaybetmiş oluruz.

Bize düşen, bütün benliğimizle bir kere daha Allah'a yönelmek, yüce mefkûremiz adına harekete geçmek ve kusursuz bir sa'y ü gayretle gerilmektir. İsterseniz son sözü yine büyük heyecan şairine bırakalım:

Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mu'tâdı,
Ne sandın! Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
Cihan kanûn-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? "Leyse li'l-insâni illâ mâ-se'â" vardı!..

[1] Bakara sûresi, 2/57
[2] Bakara sûresi, 2/254
[3] Âl-i İmran sûresi, 3/57
[4] Bakara sûresi, 2/258
[5] Tevbe sûresi, 9/70
[6] Âl-i İmran sûresi, 3/192
[7] Ankebût sûresi, 29/68
[8] Hûd sûresi, 11/102
[9] Hûd sûresi, 11/67
[10] Buhârî, Mezâlim, 8; Müslim, Birr, 56-57
[11] Buhârî, Zekât, 63; Müslim, İman, 29
[12] Ebû Davud, Salât, 367; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/191
[13] Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, Hûd sûresi, 11/5; Müslim, Birr, 61
[14] Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 8/281, 20/214
[15] Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 32

Yeni Ümit, Ocak-Mart 2005, Sayı 67

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Thu, 14 May 2015 09:09:33 +0300
Ne Korkunç Bir Cinayet! http://www.gencadam.com/component/k2/item/432-ne-korkunc-bir-cinayet http://www.gencadam.com/component/k2/item/432-ne-korkunc-bir-cinayet

Soru: Cenâb-ı Hak, bir mazlumu haksız yere öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi kabul edileceğini belirtmiş; bir kişinin hayatını kurtaranın da bütün insanları kurtarmış gibi sayılacağını ifade etmiştir. Bu ilahî hükmün izahını lutfeder misiniz?

Cevap: Allah Teâlâ, bu soruya esas teşkil eden ayet-i kerimeden hemen önce, Peygamber Efendimiz'e “Onlara Âdem'in iki oğlunun hikayesini hakkıyla (aslına uygun olarak) anlat” (Mâide, 5/27) buyurarak, Hazreti Adem'in iki oğlu arasında cereyan eden hadiseyi nazara vermiş ve yeryüzünde işlenen ilk cinayete dikkat çekmiştir.

İlk Cinayet ve Kâtillerin Pîri

Tefsircilerin çoğu Hazreti Adem'in oğullarının Hâbil ile Kâbil olduğunu söylemiş ve bu iki kardeşin hayat sergüzeştlerine dair oldukça geniş malumat vermişlerdir. Aslında, Kur'an-ı Kerim'de onların isimleri zikredilmemiştir; fakat, bazı eski kitaplarda ve bir kısım üsturelerde Adem aleyhisselamın oğullarının isimleri Hâbil ve Kâbil olarak anılınca, İslam alimleri de o ibretlik hadiseyi aynı isimlere bağlı kalarak resmetmekte bir beis görmemişlerdir. Bununla beraber, “Adem'in iki oğlu” ifadesini İsrailoğulları'ndan herhangi iki şahıs şeklinde anlayanlar da olmuştur. İşin doğrusu, bu kıssadan ibret almak için şahısların adlarını bilmek şart değildir; önemli olan öyle bir vak'anın meydana gelmiş olmasıdır ve ayette yer alan “bilhakkı - hakkıyla, gerçeğe uygun olarak” kaydı da meselenin aslının efsanelere değil, bir hakikate dayandığını göstermektedir.

Kur'an'ı Kerim'de anlatıldığı üzere, bu iki kardeş Cenâb-ı Hakk'a birer kurban takdim etmişlerdi; fakat, onlardan yalnızca birininki kabul edilmişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, diğerine, “Seni öldüreceğim!” demişti. İnsan öldürmek, hele hele öz kardeşinin canına kıymak büyük bir zulüm olsa da, bir kere gözü dönen câni, sırf bir hasetten dolayı hem de kendine karşı elini bile kaldırmayan ve iyi bir kardeş, samimi bir hayırhah olmaktan başka bir şey düşünmeyen bir masumun kanına girmişti.

Evet, “Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü ve kaybedenlerden oldu” (Maide, 5/30) mealindeki ilahî beyanla kötü akıbetine dikkat çekilen yeryüzünün ilk kâtili, böylece ebedî ateşe varıp ulaşan korkunç bir yolun öncüsü olmuş ve adeta bir barajı delip büyük bir sele kapı aralamıştı. Bu sebepledir ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu acı hadiseyi naklederken şöyle buyurmuştu: “Zulüm ile öldürülen her insanın kanından (onun kanını dökme günahından) bir pay da mutlaka Adem'in ilk oğluna yazılır; çünkü, adam öldürme çığırını ilk açan odur.”

İşte, Cenâb-ı Hak, bu elîm hadiseyi anlattıktan ve ilk cinayeti hatırlattıktan sonra söz konusu hükmünü ortaya koymuş; adam öldürmenin ne büyük bir cürüm olduğunu ve insan hayatına verilen ehemmiyeti ifade sadedinde mealen şöyle buyurmuştur: “Bundan dolayıdır ki, İsrailoğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.” (Mâide, 5/32)

Haksız Yere Adam Öldürme ve Kısas

Bu ayet-i kerimede, bütün insanları öldürmekle müsavi tutulan cinayet, “hiç kimsenin canına kıymamış ve yeryüzünde fesat çıkarmamış bir insanı öldürme” şeklinde beyan edilerek, o müthiş cürüm bir şarta bağlanmış ve takyid edilmiştir. Demek ki, bu suçları işleyen kimselere kısas yapılabilir; bir insan masumların kanını dökerse, o da aynı cinsten bir cezaya çarptırılabilir. Şayet, yeryüzünde fesat çıkarırsa ve o fesattan dolayı insanlar öldürülürse, günümüzde bazı coğrafyalarda olduğu gibi, öldüren niye öldürdüğünü hiç düşünmeden, ölen de neden öldürüldüğünü bilmeden cinayetler cinayetleri takip edip durursa, böyle bir anarşiye sebebiyet veren bir mücrim ya da mücrimler güruhu idam edilebilir. Allah'a ve Rasûlüne savaş açan, yeryüzünde sürekli bozgunculuk yapan, insanların canlarına, mallarına ve ırzlarına saldırmayı itiyad haline getiren ve böylece halkın asayişini bozan, neslin ifsadına sebep olan kimseler suçlarının derecelerine göre öldürülür, asılır veya sürgüne gönderilirler.

Ancak, bu suçları işlemiş olsalar bile, eğer suçlular tevbe ederlerse, bu cezaların hiçbiri tatbik edilmez. Onlar hakkındaki dava, şahsî hukuk davasına dönüşür. Yani, yakını öldürülen ya da mallarına zarar verilen insanlar, isterlerse onları affedebilir ya da cânilere kısas uygulanması ve zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunabilirler. Günümüzün hukuk tabiriyle, şikayette bulunabilir ya da şikayetlerini geri alabilirler. Diğer bir ifadeyle, kasden adam öldürmenin dünyadaki cezası kısastır. Öldürülenin vârisleri kısastan vazgeçip diyet almakla iktifa edebilirler; dilerlerse bunu da bağışlayabilirler. Fakat, böyle büyük bir cürmün ahiretteki cezası, -şayet kâtil daha sonra tevbe edip ilahî rahmete ve Allah'ın fazlına nâil olamazsa- ebedî cehennemdir.

Böyle bir cinayetten dolayı ebedî azap çekmek zâhiren çok büyük bir ceza gibi görünüyorsa da, aslında işlenen günah da çok büyüktür. Zira, yeryüzünde fesat çıkarmayan, haksız yere kan dökmeyen ve kendi kanını heder edecek bir bozgunculuk yapmayan bir insanı öldüren kimse, bütün insanları öldürmüş gibi kabul edilir. Çünkü böyle bir kâtil, Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilen yaşama hakkını gasbetmiş, suçsuz insanların kanlarının haramlığı kaidesini çiğnemiş ve böylece çirkin bir işe ön ayak olmuş, bu konuda başkalarına da yol açmış ve cesaret vermiş olur.

Ayrıca, bir câni, sadece bir insanı bile suçsuz yere öldürse, bu cinayet onun karakterini ortaya koyar; onun kan dökebilir ve adam öldürebilir bir yapıda olduğunu gösterir. Pratikte bir kere cinayet işleyen bir insan, potansiyel olarak bütün insanları öldürebilecek bir karakter taşıyor demektir ve artık o, umumi hüviyeti itibarıyla bir câni ve bir kâtildir. Dolayısıyla, bir kere o öldürücü günaha girdikten sonra, bir başka insanı öldürmek onun için ilkinden zor değildir; hele böyle birkaç cinayetin akabinde adam öldürmek ona sıradan bir iş gibi gelecektir. İşte bu mülahazayla, suçsuz bir adamın canına kıyan mücrime bütün insanları öldüren bir kâtil ve bir câni nazarıyla bakılabilir.

Bir Kişinin Hayatını Kurtarmak...

Her kim de bir insanı ihya ederse, yani cinayetten el çekmek, affetmek ve kısas hakkından vazgeçmek suretiyle onun öldürülmesine engel olursa ya da boğulma ve yanma gibi bir helak sebebinden kurtararak hayatının devam etmesine vesilelik ederse, o da sanki insanların hepsine hayat vermiş ve o iyiliği topyekün insanlığa yapmış gibi olur. Evet, ayetteki ihya, kısastan vazgeçme, öldürmeme, felaketten kurtarma demektir; zira, hayatın asıl ve yegâne sahibi Hayy ü Kayyûm'dür; O'ndan gayrı hiçkimse hakiki manada öldürmeye ve diriltmeye muktedir değildir. İnsanların yaşatması sadece vesile olmaları itibarıyladır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim, Nemrud'un “Ben de yaşatır ve öldürürüm” (Bakara, 2/258) deyişini ihya kelimesiyle ifade etmiştir ki, onun ihyası, öldürmeme ve cinayetten vazgeçme manasına gelmektedir.

İşte, bu manada, bir insanın hayatını kurtaran kimse de karakter ve ruh yapısı açısından -elinden gelse- bütün insanlığın hayatını kurtarmaya açık ve istekli demektir. Bu itibarla da, o nerede bir haksızlıkla karşılaşsa, hemen o haksızlığın önüne geçip -Necip Fazıl'ın tabiriyle- kollarını makas gibi açacak, “Burası çıkmaz sokak!” diyecek ve öyle bir zulme asla meydan vermeyecektir.

Belki bahis mevzuu olan ayette ilk planda manevî kurtarma kast edilmemektedir; fakat, Allah'a, Rasûl-ü Ekrem'e ve ahirete inanan bir mü'min, bildiklerini bildirmek, duyduklarını duyurmak ve tattıklarını tattırmak gayesiyle bir insana Allah'ı tanıtıyor, Peygamber Efendimiz'i anlatıyor ve dinimizi öğretiyorsa, onun bu ameli de bir nevi ihya sayılır. Nitekim, Hazret-i Rahman, “Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü sizi ihya edecek, size hayat verecek hakikatlere dâvet ettiğinde ona icabet edin.” (Enfal, 8/24) mealindeki ayet gibi ilahî beyanlarında insanın hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakmasını, kalbî ve ruhî hayat seviyesine yükselmesini de ihya tabiriyle ifade etmiştir. Dolayısıyla, bir dava adamı, bedeninin esiri bir insanı nefisten rûha, cismânî hayattan kalb ufkuna ve oradan da ebedî hayata yürütür ve yükseltirse onu ihya etmiş sayılır. Bu zaviyeden, bir kişinin kalb hayatı adına dirilişine vesile olmak için sabah akşam gayret eden ve dur durak bilmeden çalışan o mü'min de, karakter itibarıyla herkesin kurtuluşunu arzulayan ve bütün insanlığın ebedî saadetini dileyen, dolayısıyla topyekün beşeri ihyaya amâde bulunan bir insan demektir.

Gıybetin En Kahredicisi

Diğer taraftan, Esmâ-i Hüsnâ arasında İsm-i A'zam, Cuma gününde “vakt-i icâbe”, vakit namazları içerisinde “Salât-ı vustâ”, insanlar arasında velî kullar, Ramazan'ın son on gününde Kadir Gecesi, bütün tâat ve ibadetler içerisinde Allah'ın hoşnutluğu, kainatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatında da ölüm anı gizli olduğu gibi, günahlar ve şerler arasında da öyle cürümler gizlidir ki, onlar bir anda insanı tepetaklak hale getirebilir ve onun felaketine sebebiyet verebilirler. Mü'minlerin sürekli uyanık olmalarına, hep dikkatli davranmalarına ve devamlı Allah'a sığınmalarına vesilelik eden bu gizliliğin bir neticesi olarak, aynı isimle anılan günahların bile öyle bir çeşidi ya da gayret-i ilahiyeye dokunan öyle bir derecesi vardır ki, o adeta zehirli bir yılan gibi avını bir anda sokup öldürür.

Bildiğiniz gibi; bir insanı, onun gıyabında, duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek şekilde anmaya “gıybet” denir. Eğer, söylenen söz doğru ise, o gıybettir; fakat, yalan ise, hem gıybet, hem de iftiradır ve kat kat çirkin bir günahtır. Bununla beraber, gıybetin de çeşitleri ve derekeleri (aşağı doğru inen basamakları) vardır. Hak dostları olumsuz duygu ve düşünceleri bile bu kategoride mütalaa etmiş ve onlara “kalbin gıybeti” demişlerdir. Bir insanı, hafife alır şekilde elle göstermek ve kaş-göz işaretleriyle onu tahkir etmek de bir nevi gıybettir. “Falanın boyu kısa” ya da “Filanın ceketi münasebetsiz duruyor” türünden sözlerin gıybet olduğunda da şüphe yoktur. Bütün bu gıybet çeşitleri birer günahtır ve burada hayatın bereketini götürdükleri gibi ötede de insanı rezil rüsvâ ederler.

Fakat, gıybetin öyle bir çeşidi vardır ki, o, diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve kahredici bir günahtır. Öyle ki, bir hadis-i şerifte gıybetin bu türünün yirmi küsur zinadan daha büyük bir vebal olduğu ifade edilmiştir. Mesela, bir topluluğu, bir hareketi ya da bir cemaati temsil eden bir zatın gıybetini yapmak bu türden bir cürümdür. Çünkü, o insanın kaderi temsil ettiği cemaatle bütünleşmiştir; dolayısıyla onun hakkında yapılan bir gıybet bütün cemaatin gıybetini yapmak gibi sayılır.

Dahası, şayet böyle bir gıybet, herhangi bir insanla alakalı değil de, diyelim ki, Şâh-ı Geylanî gibi bir Hak dostu hakkında, ya da herhangi bir hareket veya sıradan bir cemaat değil de, mesela, Muhammed Bahauddin Nakşibendî Hazretleri'nin temsil ettiği bir daire etrafında yapılmışsa, bir de küçük bir gıybet gibi başlayan bu kîl u kâller medya yoluyla ve ekran aracılığıyla çok geçmeden koca koca iftiralara dönüşmüş ve her yana yayılmışsa, işte bu öyle korkunç bir cinayettir ki, -Allah korusun- o günahta küfre açılan sadece bir değil pek çok yol vardır ve insanın imansız gitmesine bâdî olabilir. Evet, bu öyle öldürücü bir cürümdür ki, onun içinde Nakşibendî Hazretlerinin hakkı olduğu gibi, onun altın silsilesinde bulunan Ubeydullah Ahrâr, Muhammed Zahid, İmam-ı Rabbânî, Abdullah Dihlevî, Mevlânâ Halid Bağdâdî gibi Hak erlerinin ve onların takipçilerinin de hakları vardır. Çünkü bu zatlar, Üstadlarından aldıkları ışıkla kendi dönemlerinden bugüne kadar yeryüzünü aydınlatmış ve nurlarını sürekli neşretmişlerdir; belki farklı versiyonlarıyla halkalar oluşturmuş ve hep irşada vesile olmuşlardır.

Bir de, bu cürmü işleyen kimse, “cı” ve “cu” ekleriyle o kötü fiilini biraz daha çirkinleştirirse, o zaman, o sözle işaret ettiği dairedeki bütün fertlerden teker teker helallik almadıktan sonra Cennet'e girmesi çok zordur. Zira, Peygamber Efendimiz, “Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.” buyurmuştur. Gerçi, Hazret-i Rahman, ekstradan bir lütufta bulunup mahşerde o mücrimi gıybetini ettiği kimselerle karşılaştırarak, “Benim şu kuluma hakkınızı helal edin” diyebilir. Fakat, böyle bir talihlilik sürpriz bir lütfa, ziyade bir ihsana vabestedir ve unutmamak lazımdır ki, ubudiyete dair meseleler ekstra lütuflar üzerine bina edilmez.

Bundan dolayıdır ki, mü'minler öyle kötü bir akıbete düşmemek için gıybetin her türlüsünden uzak kalmaya bakmalı ve dillerini o çirkin sözlerden arındırdıkları gibi zihinlerini de kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutmaya çalışmalıdırlar. Zinadan daha beter bir felaket olan gıybet çeşidinden korunmak için kîl ü kâlin en küçüğünden bile kaçınmalıdırlar; farkına varmadan en büyüğüne maruz kalmamak için en küçüğünden de içtinab etmelidirler. Allah'ın belası olan o Cehennem zakkumunun kendi hisselerine düşmemesi için sürekli Cenâb-ı Hakk'a sığınmalı ve dil afetlerinin hepsine karşı tetikte olmalıdırlar.

Fitnenin Böylesi

Aynı hususu, konumuzla çok alakalı olan fitne hakkında da düşünebilirsiniz. Aslında, fitne; sapıklık, fikir karışıklığı, iftirak, bir şeye gönül kaptırmak, günah, küfür, göz alıcı güzellik, mal ve evlat, imtihan etme, işkence, musibet ve belâ gibi manalara gelmektedir. Kur'an-ı Kerim'in altmış kadar ayetinde bu kelime ya da menşei ona dayanan başka bir ifade bulunmaktadır. İki kişi arasındaki uyuşmazlığa fitne dendiği gibi dinsizliği yaymak, insanları hak yoldan döndürmek ve içtimaî bünyede terör estirmek gibi kötülükler de fitne kategorisinde mütalaa edilmektedir. Evet, iki insanı birbirine düşürmek de bir fitnedir ve çirkin bir günahtır. Fakat, fitnenin de öyle müthiş bir türü ve gazab-ı ilahiyi celbeden öyle bir derekesi vardır ki, onu diğer fitne çeşitleriyle müsavi tutmak mümkün değildir; zira o, insanı bir anda derin bir ateş çukuruna itip dünya-ahiret saadetini bitirebilir. Dolayısıyla, öyle kötü bir akıbete uğramamak için fitnenin en küçüğünden bile uzak durmak ve fitne temayülü gösteren söz ve fiiller daha küçükken onları boğarak büyük bir cürüme dönüşmelerine meydan vermemek gerekmektedir.

Nitekim, Kur'an-ı Kerim, “Fitne, adam öldürmekten daha beter bir günahtır.” (Bakara, 2/191) buyurmaktadır. Yani, her fitne adam öldürmek gibi olmasa bile, fitnenin öyle bir nev'i vardır ki, o, katilden daha şiddetlidir. Mesela, kaba kuvvet kullanarak baskı ve zulüm yoluyla dinsizliği yaymak, müslümanları öz değerlerinden uzaklaştırmaya kalkışmak ve nesilleri kendi mana köklerinden kopararak onları hem dünyada hem de ukbâda elim bir azabın içine atmak, öyle ağır bir suçtur ki; o, adam öldürmekten, bir mazlumun kanını dökmekten ve hayatını yok etmekten daha tehlikeli bir cürümdür.

Hele bir de öyle cinayetler vardır ki, onlarda fitne ile katil birbirine karışır. Mesela; biri kalkar büyük bir insanı öldürür ve ortadan kaybolur. Sonra fâili meçhul olan bu cinayet masum bir insana ya da bir zümreye fatura edilir. Dolayısıyla, bir kan davası baş gösterir. Hem maktulün tarafında olanlar hem de kendilerine suç isnad edilenler karşılıklı eza ve cefaya maruz kalırlar. Böylece, o cinayet, mukabil atf-ı cürümlerle büyür, genişler ve kocaman bir fitne halini alır. Hadise, sadece bir adam öldürme veya bir fitne çıkarmadan ibaret kalmaz; önü alınamaz iç içe fitnelere ve binlerce cinayetin işlendiği bir anarşiye dönüşür.

Maalesef, İslam tarihinde bu türden fitneler de meydana gelmiştir ve bunlar bir adam öldürmekten çok daha fecî cinayetlere sebebiyet vermiştir. Mesela; Hazreti Ömer efendimizin (radiyallahu anh) şehid edilişini sıradan bir cinayet gibi görmek mümkün değildir. Değildir; zira, Huzeyfe b. Yemân'ın ifadesine göre, Hazreti Ömer fitnelere karşı kilitli bir kapıdır; onun şehadetiyle o kapı açılmış ve hatta kırılmıştır. Evet, bir gün Hazreti Ömer, Peygamber Efendimiz'in “denizin dalgalanıp kabardığı gibi kabaran ve kuduran fitne” hakkındaki sözlerini sorunca, Hazreti Huzeyfe, “Ey mü'minlerin emiri, bu fitneden sana bir zarar yoktur. Çünkü seninle onun arasında kilitli bir kapı vardır” der. Ömer efendimiz “Kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?” diye sorar. “Kırılacak!” cevabını alınca, “Demek ki, kıyâmete kadar bir daha da kilitlenemeyecek!” der. Bir dostu, Hazreti Huzeyfe'ye “O kapı kimdir?” sualini tevcih edince, onun verdiği cevap “O kapı, Ömer'in kendisidir.” şeklinde olmuştur. Bu itibarla, Hazreti Ömer'i öldürme sıradan bir cinayet olarak kabul edilemez; o, fitne kapısını kırma ve bir manada kıyamete kadar cereyan edecek fitnelerin önünü açma manasına gelir. Kur'ân-ı Kerim'in, haksız yere birini öldüren insanın ebedî Cehennemde kalacağını vurgularken işaret ettiği câniler de İkinci Halife'nin kanına giren Ebu Lü'lü Firuz gibi kimseler olsa gerektir.

Ne Kötü Bir Akıbet!..

Evet, “Kim bir mü'mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93) mealindeki ayet-i kerimeden hareketle İbn Abbas (radiyallahu anh) ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından bazıları, adam öldüren bir kâtilin ebedî azaba müstahak olacağını söylemişlerdir. Bazı müfessirler de, bu hükümden yola çıkarak, meseleye şöyle bir yorum getirmişlerdir: Nasıl ki, bir insanı öldüren kâtile dünyevî ceza itibarıyla kısas gerektiği gibi, o bütün insanları öldürse de yine aynı kısas gerekir; aynen öyle de, tek masumu öldürenin cezası ebedî cehennem olduğu gibi bütün insanları öldürenin cezası da sonsuz ateştir. Bu itibarla da, bir kişiyi öldüren sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.

Vakıa, “Şu muhakkak ki, Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisa, 4/48) ilahî beyanı, Allah Teâla'nın, şirk dışındaki günahları dilediği takdirde affedeceğini bildirerek bir önceki âyeti takyid etmiştir. Fakat, küllî bir nazarla meseleye bakıldığında görülecektir ki, her kâtil için ebedi cehennemde kalmak söz konusu olmasa bile, cinayetin de öyle bir çeşidi vardır ki, onu işleyenin dûçar olacağı akıbet sonu gelmeyen bir azaptır.

Demek ki, gıybet ve fitne gibi günahların derekeleri ve çeşitleri olduğu gibi, maktulün kimliğine, konumuna ve cinayetin sebep olabileceği neticelere göre adam öldürmenin de farklı türleri ve suç bakımından değişik dereceleri vardır. Öldürülen kim olursa olsun, cinayet cinayettir ama bir ordu komutanını ya da devlet başkanını katletmekle sıradan bir vatandaşı öldürmek, bunların sebebiyet verecekleri hadiseler zinciri açısından eşit değildir. Yine, herhangi bir mekanda işlenen cinayet ile haşerenin bile canına kıyılmasına müsade edilmeyen, ağaç yapraklarının koparılması dahi yasak kılınan Harem-i Şerif'te adam öldürmek aynı kefeye konulamaz. Hele insan öldürmenin öyle bir çeşidi vardır ki, işleme keyfiyeti, neticeleri ve kapı araladığı hadiseler bakımından o cinayeti işleyen kimse bütün insanları katletmiş gibi olabilir. Onun içindir ki, İbn Abbas hazretleri, ancak bir peygamberin ya da mü'minlerin idarecilerinin kanını dökmeyi bütün insanları öldürmeye denk tutmuştur. Dolayısıyla, kaderi milletinin kaderi olmuş bir insana idam sehpasını gösterenler topyekün bir milletin ölümüne ferman çıkarmış olurlar; kendini insanlığın kurtuluşuna adamış bir dava erini zehirleyenler, bütün milletin aşına, hatta Hazreti Muhammed Mustafa'nın (aleyhi ekmelüttehâyâ) çorbasına ve ashabın yemeğine zehir katmış sayılırlar. Bu da öyle büyük bir cinayettir ki, onu işleyenler mü'min bile olsalar, bütün insanlıktan helallik almayınca asla Cennet'in yolunu bulamazlar.

İşte insan bu denli büyük bir cürme girmemek için katlin en küçük görüneninden bile uzak durmalıdır. Zira, benzer tehlikeler ve aynı hüküm bugünün insanları için de söz konusudur. Nitekim, Hasan Basri hazretlerine “Bu ayet bizim için de geçerli midir?” denince, o şöyle cevap vermiştir: “Kendisinden gayrı ilah olmayan Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, evet geçerlidir; çünkü, İsrail oğullarının kanı bizim kanımızdan daha aziz ve değerli değildir!”

Hasılı, haksız yere adam öldürmenin her türlüsü büyük bir günahtır; fakat, onun içinde zamana, mekana, öldürülenin kimliğine ve konumuna göre farklı derekelerden bahsetmek mümkündür. Kan dökmenin haram oluşuna muhalif davrandığı, cinayet yasağını çiğnediği, öldürme işine ön ayak olduğu, diğer insanları da bu günahı işlemeye karşı cesaretlendirdiği ve böylece toplum düzeninin bozulmasına yol açtığı için bir kişiyi öldüren bir manada bütün insanları öldürmüş sayılır. Yine, Cenâb-ı Hakk'ın gazabını ve lanetini çekmesi, Cehennem ateşine sebebiyet vermesi açısından bir kişiyi öldürmekle herkesi öldürmek birdir. Kısas hakkından vazgeçmek, cinayetten el çekmek ya da bir felakete düşmesine mani olmak suretiyle bir insanın hayatını kurtaran kimse de bütün insanları kurtarmış gibidir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Tue, 04 Dec 2012 11:21:43 +0200
İman, Zulüm ve Şirk http://www.gencadam.com/component/k2/item/327-iman-zulum-ve-sirk http://www.gencadam.com/component/k2/item/327-iman-zulum-ve-sirk

“İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En'âm, 6/82). Sahabe-i kiram bu ayet nazil olduğunda tir tir titriyor, tabir caizse iflahları kesiliyor ve İnsanlığın İftihar Tablosu'na koşup, "Hangimiz vardır ki imanına zulüm karıştırmasın?" diye sorarlar.

Aslında aynı türden, mehâbet ve mehâbet edalı iflah kesilmesini, söğütler gibi titreyip yaprak dökmelerini, hazanı görmüş bülbüller gibi ağlamalarını başka ayetlerde de görürüz: "Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslümanlar olarak can verin." (Al-i İmran, 3/102). "Ama asıl Rabbilerine duydukları saygıdan dolayı çekinenler. Rabbilerinin âyetlerini tasdik edenler. Rabbilerine hiç ortak tanımayanlar. Rabbilerine döneceklerine inandıklarından kalpleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar. Evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!" (Mü'minûn, 23/57-61).

Sahabenin anlayışına göre yolda bir karıncaya basıp öldürmekten örümceğin yuvasını bozmaya, evlatlarının arasındaki adaleti koruyamamadan başkaları hakkında süizan ve gıybet etmeye, gururlu ve kibirli davranışlarla başkalarını rencide etmekten Allah’ın yasak kıldığı içki içmeye, kumar oynamaya kadar hepsi derecesine göre zulümdür ve bunlara küçüğüyle, büyüğüyle bulaşmayan kimse yok. Zaten Allah Rasulü'ne koşmalarının nedeni de budur. Efendimiz bunu gayet iyi bildiği için daha başka bir şey söylemelerine fırsat vermeden ayette geçen zulmün şirk olduğunu Lokman Suresindeki "Ey oğulcuğum! Allaha şirk koşma. Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür." (31/13) ayeti ile açıklar ve böylece onlara derin bir nefes aldırır.

Şirke gelince; şirkin çeşitleri vardır. Bunlar arasında en tehlikelisi gizli şirkdir ki bu tevhid-i ulûhiyete karşı olan şirktir. Her şeyden önce kul olarak, insan olarak bizlerin tevhid-i ulûhiyete karşı havass-ı zâhiriye ve batıniyemizi (maddî ve manevî hislerimizi) kullanarak bir ubudiyet sergilememiz lazım. Bu da vicdan mekanizmasını çalıştırmakla olur. Malum vicdan mekanizması dört önemli esasa sahiptir: his, zihin, irade ve latife-i rabbaniye. İdrak ve şuur ise bu dört unsuru besleyen amillerdir. Demek gizli şirk bu mekanizmayı lâyık-ı vechiyle çalıştırmamak suretiyle olur ve insan çoğu zaman bunun farkına varmaz.

Evet, Rab O’dur, Ma’bud ve Maksud-u bi'l-istihkak (ibadet edilmeye hak sahibi) O’dur, öyleyse başka türlü mülahazalara girmeden her şeyin Allah’tan beklenmesi, Allah’tan istenmesi gerekir. Aksine bir tavır takınılırsa, mesela çocuğum olsun talebiyle kabirlere ziyaret yapılıp, oralardaki muhterem zevattan talepte bulunulursa bu tevhid-i ulûhiyete karşı işlenmiş bir şirk ve büyük bir cinayettir (günahtır).

Bunun gibi şirk işmam eden şeyler de çok önemlidir. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadisinde "Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir." buyurur. Sahabe "Eş-şirkü'l-asgar (küçük şirk) nedir Ya Rasulallah?" diye sorar. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) "Riya!" diye cevap verir. Gösteriş demek. Riya, hadiste geçen ifadesiyle "debibü'n-neml"i andıran, gece yürüyen karıncanın izi gibidir, hissedilmesi imkansız gibidir. Küçük görünür başlangıçta ama işleye işleye büyür ve neticede "Lâ sagîrate mea'l-ısrar ve lâ kebîrate mea'l-istiğfar - Israr edilen küçük günahlar küçük, istiğfar edilen büyük günahlar büyük değildir." fehvasınca büyük günah hâlini alır. "Ben şurada iyi bir namaz eda edeyim de görsünler bakalım namaz nasıl kılınırmış!" veya "Şurada güzel bir va’z u nasihat edeyim de!.." demeniz, içinizden geçirmeniz debibü’l-neml’dir. Ömer b. Abdülaziz’in valilerine yazdığı bazı mektupları "belâgatlı ve âdalı bir dil kullandım, içime gurur geldi" diyerek yırtıp attığı anlatılır. Demek o hassas insan içindeki debibü’n neml’i keşfetmiş.

Evet bu ve benzeri basit, küçük, ehemmiyetsiz görülen şeyler Allah ile aramıza girer, haylûlet eder, gölge olur ve neticede Allah’ı sıfat, zat ve esmasıyla tam olarak göremez ve bilemez oluruz. Bunun tabii sonucu olarak da istifade azaldıkça azalır.

Osmanlı, insanların bu türlü vartalara düşmemesi icin bazı tedbirler almış. Mesela sadaka taşları bunlardan birisidir. Veren verdiğim görünmesin diye gecenin zifiri karanlığında gider vereceği şeyi oraya koyar, böylece riyaya kapı açmaz. Muhtaç olan da yine zifiri karanlıkta gider ihtiyacı kadar alır ve zillet yaşamaz, minnete altına girmez. Büyük bir seferden dönen padişahın şehre gece girmeyi tercih etmesi, yatağının dehlize serilmesini istemesi de basit şeyler değildir. Demek bu kadar debdebe ve ihtişam, bu ölçüdeki güç ve kudret onlara Allah'ı unutturmamış. Efendimiz'in kadem-i mübarekinin izini alnında bir sorguç gibi taşıyan Sultan Ahmet'in, kendi adını verdiği camiin inşasında bir taraftan bir ırgat, bir amele gibi çalışması, diğer taraftan göz yaşları içerisinde "Allahım! Ahmet kulunun işlerine riya karıştırma!" diye dua dua yalvarması önemsiz bir hadise değildir. Demek Osmanlı, kendi olduğu dönemde tavandan tabana tevhid-i ulûhiyet ve rububiyete aykırı, gizli şirki işmam eden gurur kibir, benlik, enaniyet, riya ve süm’a gibi davranışlardan uzak durarak imanlarının selametlerini korumaya çalışıyorlardı.

Hâsılı, sahabenin idrak ufkuna öylesine ihtiyacımız var ki…

“BEN” DİYEN İKİ KİŞİ

Kur’an’da Allah'tan başka "ben" diyen iki kişi vardır. Birisi Kârun... O şöyle diyor: "İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî - Bu zenginlik bana ilmimden dolayı verildi.” (Kasas, 28/78). Diğeri ise Firavun. O da "Ene rabbükümü'l-a'lâ - (Haşa!) Ben sizin yüce rabbinizim, efendinizim!” (Naziat, 79/24) der. Kendilerine ihsan edilen nimetleri kendilerinden bilen ve apaçık şirkin içinde bulunan bu ve benzeri kişilerin dünyevî âkıbetlerinin ne olduğunu, nasıl yerin dibine batırıldıklarını yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Uhrevî cezalarını ise Allah bilir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) "ben" kelimesini sadece Huneyn ganimetlerinin taksiminde bazı ileri-geri şeyler söyleyen Ensar’ın gençlerine cevaben yaptığı konuşmada kullanmıştır. Sadece Ensar’dan olan insanların katıldığı o meşhur konuşmasında "Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl olmuş. Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?" Dikkat ederseniz buradaki "ben" kelimelerinde bile nihaî iradeyi Allah’a havale etme ve kendisinin bu işlerde bir aracı olarak kullanıldığını ilan ve i'lâm var.

"Ben, ben!" demek her zaman söylenildiği gibi şeytanın mırmırları ve hırıltılarıdır. İhsan olunan nimetlerde "lâyık olmadığımız halde Allah lütfediyor", başarılan, işlerde "Allah bizleri güzel ve hayırlı işlerde istihdam ediyor" demek daha selametlidir. Bu hususu çok iyi kavrayan tasavvuf erbabı, yeme, içme, gelme, gitme gibi insanın en tabii hallerinde bile ben kelimesini kullanmamış ve Allah’ı bir ân-i seyyâle dahi olsa unutarak şahsın kendi iradesini öne çıkaran "yedim, içtim, geldim, gittim..." gibi şeyler dememiş, dememeye özen göstermiştir.

İNSAN VE HALİFELİK VASFI

Allah insanı dünyaya gönderirken onu ihtiyaç duyacağı şeylerle donatarak göndermiş, böylece boşluğa düşmesini baştan engellemiştir. Ona halifem demiş, eşyaya müdahele hakkını vermiş, ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasi hemen her alanda plân, inşa, tanzim kudreti lütf ve ihsan etmiştir. İnsanın halife kılınmasında Kur’an "Ca’l" kelimesini kullanıyor ki burada bir nükte gizlidir. "Ca’l" kelimesi kalıcı, aslî ihsanlarda kullanılır, emanet ve âriyet gibi şeylerde değil. Bu da göstermektedir ki insan Allah’ın aslî halifesidir. O halde insanın hilafet makamına layık bir tavır ve tutum izlemesi gereklidir bu dünya hayatında.

Ayrıca Allah bir kısım insanların gelecekteki gösterecekleri performansları ilm-i ilahisi ile önceden bildiği için onlara ekstra lütuflarda bulunmuştur. Dolayısıyla bu tür kişilerin donanımları sair insanlara nisbetle daha farklı olmuştur. Enbiya-i izam, asfiya-i kiram, evliya-i fiham bu gruba girer.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 01 Nov 2012 02:49:01 +0200