Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 388
http://www.gencadam.com Mon, 03 Oct 2022 18:00:39 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Sulhun anahtarı: Kardeşlik http://www.gencadam.com/component/k2/item/481-sulhun-anahtari-kardeslik http://www.gencadam.com/component/k2/item/481-sulhun-anahtari-kardeslik Sulhun anahtarı: Kardeşlik

Barışın olduğu bir ortamda yaşamak istiyorsak önce kardeş olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü kardeşlik, tüm hamasi duyguların önünde olduğu için kargaşa ve kavgaları önlüyor.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye'nin gündemini en çok meşgul eden konu 'Sulh' oldu. 30 yıldır ülkenin acısı olan terör sorununu ortadan kaldırmak ve barışı hâkim kılmak için devlet erki, taraflarla masaya oturdu. Önümüzdeki günler ne getirecek bilinmez, ama 'sulh' kelimesinin adının geçmesi kimi kesimleri rahatsız etse de, ülkenin büyük bir çoğunluğunu mutlu etti. Gazetecilerden kanaat önderlerine pek çok kişi, barışı, bunun önemini ve nasıl sağlanacağı meselesini yorumladı. Sürece karşı vatandaşlar tepkisiz değildi elbette. Onlar da sosyal medyadan konuya ilişkin düşüncelerini ifade etti. Çoğu beklentiliydi ve bunun geç kalınmış bir adım olduğunu söylüyordu. Fakat, herkesin kalbini ve zihinini meşgul eden bir yığın ortak soru vardı: "Sulh kimlerle yapılırdı?", "Yaşananlardan sonra sulhe kapılar açılır mıydı?", "Sulh için ne gerekliydi?" vs. Çok geçmeden, bu sorulara bir cevap kabilinden önemli bir çağrı geldi.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, "Sulh hayırdır, hayır sulhtadır." başlıklı kısa sohbeti, internet üzerinden yayınlandı. Bu sohbet, hem medya hem de siyasiler tarafından ilgiyle karşılandı. Hocaefendi, dinimizin sulhu hayırlı gördüğüne, Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sulh için attığı adımlara değiniyordu: "Milli onur, milli gurur ayaklar altına alınmamak kaydıyla, o mefkûreye saygı devam ettiği müddetçe -bence- el de öpülebilir, etek de öpülebilir. Heyet-i İslamiye, heyet-i milliye arasında huzurun temini adına katlanılabilecek her şeye katlanmak lazım. Hayır, sulhtadır, sulh her zaman hayırlıdır."

Hocaefendi, bütün bunları anlatırken önümüze Asr-ı Saadet'ten bir de örnek koydu: 'Hudeybiye Barışı.' Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında 628 yılında imzalanan Hudeybiye Antlaşması, dinimizin sulh karşısındaki tutumunu görmemiz açısından önemli. İsterseniz o dönemi hatırlayalım: Efendimiz eşliğinde Medine'den Mekke'ye hac vazifesini yerine getirebilmek için yola çıkan Müslümanlar, Mekkeli müşrikler tarafından şehre alınmaz. Bu da 500 kilometrelik yolu yanlarında kurbanlık hayvanlarıyla yürüyüp gelen Müslümanları hayal kırıklığına uğratır. Ama asıl hüsran, Peygamberimiz'in onlarla barış yoluna gitmesiyle yaşanır. Allah Resûlü'nün müşriklerle anlaşma yapmak istemesi, bazı Müslümanlar tarafından hoş karşılanmaz. Müşriklerle masaya oturulamayacağına inanırlar çünkü. Lakin Resûlullah, sulh için tüm izzet-i nefsini bir kenara bırakır. Atılan imzaların ehemmiyeti ise yıllar sonra anlaşılır. Barışa karşı çıkan Müminler seneler sonra, "Siz Mekke'nin fethini fetih sanıyorsunuz. Ama asıl fetih Hudeybiye." diyerek Efendimiz'in bu kararının ne kadar mühim olduğunu dile getirir. Hudeybiye Barışı o yıl Müslümanlara hac vazifesini yaptırmaz ama, on yıl içinde kalplerin fethine vesile olur. Hocaefendi de işte bu zaviyeden bakıp, nefsimize ağır gelse de sulh için adım atmakta, bilmediğimiz hayırların olduğunu hatırlatıyor bizlere. Huzur ortamını sağlamak için bize ters gelen şeyler elbette olabilir. Ama buna rağmen inananların, Hudeybiye Sulhu'ndaki mantık ve muhakemeyi örnek alarak yapılması gereken ne varsa onu üstlenmesi lazım.

Görüyoruz ki Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) uygulamalarına göre sulhun yolu kardeşlikten geçiyor. Zira Allahu Teala, toplumun en küçük biriminde dahi barışın sağlanmasını ve insanların birbirlerini sevmesini istiyor. Ancak bu şekilde hem ailede hem de toplumun diğer kesimlerinde huzur ortamının hasıl olacağını bildiriyor. Hocaefendi de 'Sulh hayırdır' konuşmasında bu noktaya dikkat çekiyor. Ona göre, toplumumuzdaki uyumsuzluğun sebebi birbirine katlanamayan insanlar. Herkesin kendi tarz-ı telakkilerinde serbest olması gerekirken biz hal ve tavırlarımızla bu serbestiyeti kaldırıyoruz. İnsanlara hoşgörülü yaklaşmıyoruz. Herkes karşısındakini kendine benzetmek istiyor. Bu da yetmiyormuş gibi benzemeyene dirsek vuruluyor. Bütün bunların altında da kardeşlik duygusunun olmaması, kişilerin kendilerinden başkasını sevmemesi yatıyor.


'İslam' kelimesinin kökü 'sulh'

İslamiyet, barış ve kardeşlik dini olarak iniyor yeryüzüne. İlahiyatçı ve meal yazarı Prof. Dr. Suat Yıldırım, İslam'ın, kelime olarak 'silm' kökünden geldiğini, bunun da sulh ile aynı anlamda olduğunu anlatıyor. Yani İslam kelime manasıyla da insanlığa barışı telkin ediyor. Nitekim Asr-ı Saadet'te dinimizin bu yönü, Allah Resûlü tarafından ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Bu noktada Iğdır Ünivesitesi İlahiyat Fakültesi'nden Yard. Doç. Dr. Osman Bilgen, dikkatlerimizi Hicret'ten sonra Müslümanların Efendimiz önderliğinde Medine'de inşa ettiği devlete çekiyor: "Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bundan on dört asır önce Medine'de tüm çağlara damgasını vuracak bir refah ortamını kabileleri birbirine kardeş yaparak sağladı." Anımsayacak olursak, Peygamberimiz'in dinimizi ilk yaydığı topraklar olan Arap Yarımadası'nın en büyük sorunu, kabilecilik ve kavmiyetçiliğin ön planda tutulmasıydı. İnsanlar birbirlerine ırklarına göre muamele ediyordu. Buna rağmen, Hicret'ten önce ırkçılık ve menfaatçiliğin hâkim olduğu Medine'de, Hicret'ten sonra soy ve renk farklarını öne çıkartmayan yeni bir toplum oluştu. 'Evs' ve 'Hazrec' kabileleri Arap Yarımadası'ndaki bu halin özeti gibiydi adeta. Ancak Resûlullah ve getirdiği dine iman ettikten sonra birbirleriyle barıştılar. Kurulan İslam Devleti'nde sulh içinde yaşadılar. Asr-ı saadette ve Dört Halife Devri'nde yaşanan barış ve hoşgörü ortamı, İslam coğrafyasında belki de son kez Osmanlı İmparatorluğu'nda kendini gösterdi. Çeşitli milletlerden oluşan tebaa, gerek yönetim kademelerinde gerekse hayatın diğer alanlarında kardeşçe yaşadı. Fakat bugün tam tersi söz konusu. Günümüz Müslümanları inandıkları dinin içerdiği bu mahiyetten habersizce yaşıyor maalesef. Irkçılık ve milliyetçilik gibi duyguların pençesine takılıp din birliğini unutuyor.

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Celaleddin Çelik de toplumdaki huzursuzluğu bu sebeplere bağlıyor: "Kimse birbirinin yaşantısından hoşnut değil. Herkes birbirinin inancından yahut nesebinden rahatsız. Din kardeşleri dahi dinlerin ortak olmasını birbirilerini sevmek için bir sebep olarak görmüyorlar." Halbuki huzur için, ırk ve dil farkı gözetmeden din kardeşliğinin esas alınması gerekir. Allah (cc) pek çok ayette dil, renk ve kültür gibi ayrılıklara rağmen bütün insanların eşit ve birbirilerinin kardeşleri olduklarını ifade ediyor. Buna mukabil kardeşliğe mani olacak duyguları haram kılıyor. Nahl Sûresi'nde kardeşler arasında adalet ve ihsan emredilirken, zulüm ve azgınlık yasaklanıyor. Ama bu uyarılara rağmen milliyet-i menfiyeye tutunarak din kardeşliğimizi ihmal ediyoruz. Oysa bize düşen kardeşliğin neden gerekli olduğunu idrak edip, toplumumuzda bu duyguyu yaymak. Bunun için de pek çok yol var. Osman Bilgen, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin Uhuvvet Risalesi'nde zikrettiği, "Hâlık'ımız bir, Malik'imiz bir, Mabud'umuz bir, Râzık'ımız bir... bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir... bir bir yüze kadar bir bir..." düsturunu ön planda tutmanın barış ve kardeşlik için ilk adım olabileceğini düşünüyor. Suat Yıldırım da, Bilgen'le hemfikir: "Bediüzzaman'ın öne sürdüğü tez, farklıları kabullenip bir arada yaşamanın ilk yolu." Efendimiz'in İslam devletinin temellerini atarken esas aldığı şey de bu zaten. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret'ten sonra ensar ve muhacir arasında kardeşlik ahidnamesi imzalatıyor. Ahidnameye göre; ensar muhacire, muhacir ensara emanet ediliyor. Böylece, bir zamanlar birbirlerinin boynunu vuracak durumda olanlar birbirleri için canlarını feda edebilecek hale geliyor.


Kardeşlik reçetesi

Son dinin barış ve kardeşlik üzerine olması, Son Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu düsturlarla insanlara Hakk'ı anlatması boşuna değil elbet. Dünyayı yaşanır kılmak için her şeyden önce sulh ve uhuvvete ihtiyaç var. Çünkü uhuvvetin olmadığı yerde barış söz konusu olmuyor. Terör ve zulüm baş gösteriyor. İlk insan ve Peygamber Hz. Adem'in oğlu Kabil'in kardeşi Habil'i de öldürmesi bundan değil miydi zaten? Kabil, kalbinde kardeşlik yerine haset, kin, kıskançlık ve bencillik gibi duygulara yer verince kardeşinin kanını akıtması kaçınılmaz olmuştu onun için. Bu yüzden Allah, kardeşliğe mani olan tüm duygulardan uzak durmayı; hüsn-ü zan ve hoşgörüye tutunmayı emrediyor. "Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) ayeti bu anlamda manidar. Zira Cenab-ı Hak, ruhumuzda kardeşliği yeşertmenin reçetesini veriyor burada.

Dinimiz, kan akıtmayı yedi büyük günahtan sayıyor. Allahu Teâlâ, Maide Sûresi 32. ayette "Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir." diyerek kan dökmenin ne kadar kötü bir davranış olduğunu bildiriyor. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden İslam hukukçusu Prof. Dr. Saffet Köse ayete dayanarak, İslam hukukunda bir insanın yaşama hakkının ancak o canı ona veren tarafından alınabileceğinin altını çiziyor. Allah Resûlü de kan dökmeyi kardeşlik ve barışa mani bir durum olarak addettiği için Veda Hutbesi'nde meseleye değiniyor: "Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Sonuçta bütün Müslümanlar kardeştir. Bir Müslüman'ın kanı da malı da helâl olmaz." Bunun içindir ki, "Bütün insanlar Allah'ın ailesidir. Allah katında en sevimli olanlar, insanlara en güzel davranandır/en faydalı olandır." hadisinin tavsiye ettiği fehvaya uymak gerekiyor. Burada, Vahşi'yi hatırlamakta fayda var. Biz eğer Hz. Hamza'yı öldürdüğü için Vahşi'ye küsseydik, Uhud Savaşı hedefine ulaşamazdı. O, savaşta Hz. Hamza'yı öldürmesine rağmen Müslümanlar kendisine tavır almadığı için İslamiyet'i kabul etti. Saadet Asrı'nda Vahşi'ye tanınan bu müsamaha, bugün de Müslümanlara sulh için hangi üslubu kullanmaları gerektiğini gösterdiği için pusula mahiyetinde.

Müslümanların, İslam'ın ilk yıllarında olduğu gibi birbirlerine uhuvvet beslememelerinde pek çok sebep var. Bunlardan biri de ibadetlere olan alakanın azalması. İslamiyet'in farz olan ibadetleriyle dahi barış ve kardeşliğe ortam hazırladığına dikkat çeken Osman Bilgen'e göre, İslam'daki her bir ibadette uhuvveti pekiştiren bir yön söz konusu. Mesela cemaatle kılınan beş vakit namaz, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlıyor. Oruç ve zekât, aç ve susuz kimselerin halini düşündürüp bizleri yoksul insanlara yardıma teşvik ediyor. Hac ise farklı renk ve ırktaki müminleri bir araya getirdiği için ırkların ırklara üstünlüğünü ortadan kaldırıyor.

Dinimiz her yönüyle, inananlara kardeşliği telkin ediyor. Bize de "Sulh hayırdır. Hayır, sulhtadır." hadisindeki düstur ile hareket edip sinelerimizi uhuvvete açmak düşüyor.

]]>
bilgi@gencadam.com (Sevim Şentürk - Yeni Bahar) MAKALELER Sat, 09 Feb 2013 03:54:53 +0200
Csaba Török (Çaba Türk) http://www.gencadam.com/component/k2/item/15-csaba-torok-caba-turk http://www.gencadam.com/component/k2/item/15-csaba-torok-caba-turk

Macaristan'daki Diyalog Merkezi'nden Ömer Bey, Budin bölgesinde bir kilisenin râhibi ve Estergon Teoloji Fakültesi'nde eğitim görevlisi olan Csaba Török Bey'le tanışır ve ona eğitim hizmetleri ve M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin düşünceleri hakkında kitaplar verir...


Bir gün Ömer Bey'i rahip okulu müdürü arayarak görüşmek ister ve "Csaba Török sizlerden çok bahsediyor. Hem de övgü ile... Biz de aynı kitaplardan istiyor ve sizinle yüz yüze görüşmek arzu ediyoruz. İslamiyet hakkında öğrencilerimize bilgi verirken bunları esas alacağız." der...

Csaba Török ile Budapeşte'deki Diyalog Merkezi'nde görüştük. Önce ismi dikkatimi çekti... Csaba, Çaba diye telaffuz ediliyor, gayret demek. Yani Türkçe bir kelime. Török zaten Türk demek. Önce aklıma, Macarların, Hun asıllı olmaları itibarıyla böyle bir isim aldığı geldi. Fakat kendisi dedi ki: "Bizim köyümüz gerçekten Türk köyü imiş. Avusturyalılar saldırıp işgale başlayınca, kaçanlar kaçmış, bazıları gidemeyip kalmış. Bizimkiler de öyle. Sonra artık o kültürün içinde kalmışız."

Hâli, tavrı ve konuşmaları kendisinin dini, din için sevenlerden olduğunu gösteriyor. İnsanların ateist olmasından, semavî prensiplerin dışına çıkmalarından ve ahlâkî düsturları çiğnemelerinden rahatsız: "İnanç ve ahlâkî değerlerden uzaklaşma karşısında neler yapmamız gerekiyor, diye düşünüyorum. İnsanlar hürriyeti yanlış anlıyorlar... Aslında Tanrı'ya kul olsak, hürriyeti elde edeceğiz. Eğitim sistemindeki ârızanın giderilmesi lâzım... Çocuklara hep hakları öğretiliyor. Ödevlerinin de öğretilmesi lazım. Yaşlılar bile, Tanrı'dan hep bir şeyler istiyor ama kulluk görevlerini yapmak akıllarına gelmiyor. Aslında çocuklara gençlere bir başkasına iyilik yapmanın, toplum yararına faaliyette bulunmanın ne kadar faydalı olduğunu uygulamalı olarak gösterebilsek, bunun zevkini içlerinde duyabilseler, insanlığa faydalı olmanın huzurunu ruhlarında yaşayabilseler, aradıkları gönül rahatlığına erişebilirler."

Çaba Türk Bey ile görüşmeden sonra Galiçya Savaşı'nda şehit olanlarımız için yapılan Türk şehitliğine doğru yola çıktık. Budapeşte'de 10. Bölge Mezarlık'a vardığımızda "Kapus" yazan kapıların yazısı ile karşılaştık. Zaten Macar dilinde pek çok müşterek kelime var. Tabar (tabur), alma (elma), sakal, cep, van (var), kut (kuyu), bazararu (çarşı, pazar) gibi 400-500 civarında kelime mevcut.

480 şehidimizin barındığı mahal bakımlı... Temiz ve bize yakışır şekilde... 1916-1917 tarihlerinde 15. Türk Kolordusu'nun 15 binin üzerinde yaralı ve şehidi olmuş... 1926'da kurulan Budapeşte Türk Şehitliği'nde Türk isimlerinden başka pek çok isme de rastlıyoruz. Bunlar Osmanlı tebası olduğu için bizim ordumuzda, bizim yanımızda imişler. Çoğu Balkan Müslümanları... Boşnaklar, Makedonlar, Arnavutlar... Ama gayrimüslim olan Osmanlılar da var. Pasiçler, Tuskiçler, Sljivolar, Durninler, Gilmaratîler, Kastetler, Lilolar, Mastisler, Silvesterler, Kuşolar hep beraber buradalar. Âkif'imizin ifadesiyle "Gufrana bürünmüş Fatiha bekliyorlar."

Netice olarak dünyanın her yerinde olmazsanız; her ülke ve milletle irtibatınız bulunmazsa; içinizde her anlayış ve kültüre bir yer vermezseniz, olmak istediğiniz konumda olamazsınız. Zaten cihan sulhü de başka türlü temin edilemez..

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Abdullah Aymaz) KÖŞE YAZILARI Tue, 18 Oct 2011 00:06:37 +0300
Hizmet, sulh atmosferinde olur http://www.gencadam.com/component/k2/item/4-hizmet-sulh-atmosferinde-olur http://www.gencadam.com/component/k2/item/4-hizmet-sulh-atmosferinde-olur

Hudeybiye'nin getirdikleri...

Size bir vakıayı ariz-amik anlatarak, önemli bir hususun mukaddimesini hazırlamaya çalıştım ki, o da Hudeybiye’nin getirdikleriydi. Ne getirdi Hudeybiye? Allah Rasûlü bir sulh yapmıştı, bu sulh Müslümanlara ne kazandırdı?


1. İslâm’a Koşanlar


Evvela, bu sulh döneminde İslâm’ın Kılıcı Halid İbn-i Velid (ra) Müslüman oldu.



Halid b. Velid, harplerde dize getirilecek bir insan değildi.. olmamalıydı da... İlerde İslamî izzete dönüşecek gurur mevcudiyetini devam ettirdiği sürece, kılıç zoruyla İslâm’a girmesi imkânsızdı. Ayrıca, istikbâlin bu eşsiz kumandanını, Cenâb-ı Hakk, lütfuyla korumuş ve onun izzetiyle İslâm’a girmesine zemin hazırlamıştı. Eğer böyle bir sulh dönemi olmasaydı, Halid’in buzları nasıl eriyecekti!


Nitekim, Mekke’de yapacak iş kalmayınca Halid, evet o kavgacı insan, hiç olmazsa biraz düşünme fırsatı bulmuştu. Hudeybiye’de Müslümanların zahiren mağdur edilmeleri ve ikinci sene gelip yaptıkları umrenin hâl ve keyfiyeti, Halid ve Halid gibi düşünenleri derinden derine tesiri altına almıştı. Evet, sulh dönemi, onun için de bir durulma dönemi oldu. Ve bir müddet sonra da gelip Allah Rasûlü’ne teslim olduğunu ilan etti. Bu teslimiyet de onun “Seyfullah” olmasını netice verdi. Ve zaten, Allah Rasûlü bu neticeyi beklemekteydi. Amr İbn-i Âs (ra) da bu dönemde Müslüman olanlardandır. Hudeybiye musalahasıyla gelen bu monoton, bu ülfet dolu hayat, bu yiğitleri bu kahramanları ve harp meydanlarının küheylanlarını bıktırdı.. bıktırdı; gelip aksiyon cephesini seçtiler ve Allah Rasûlü’nün tarafına geçtiler...


Osman b. Talha (ra) da bu dönemde kazanılan büyüklerdendir. Osman b. Talha (ra), hayatı boyunca Beytullah’ın anahtarını taşımış ve daha sonra da Allah Rasûlü o anahtarları yine ona vermişti. İsimleri geçen bu şahıslar, askerî ve siyasî dehalarıyla, ordular bozan insanlardı. İşte bu insanlar, sulh döneminin yumuşak ikliminde ancak kendilerini idrak edebilmişlerdi.


2. Ka’be Kimsenin Tekelinde Olamaz


İkincisi: O güne kadar Kureyş, her şeye tepeden bakıyordu: “Beytullah bizim” diyor ve hiç kimseyi yanına sokmuyorlardı. Gelen herkes bâc ödüyor ve Ka’be’yi öyle ziyaret edebiliyordu. Aksi halde, Beytullah’ı ziyaretleri mümkün değildi.


Halbuki, Allah Rasûlü’yle yapılan anlaşmada böyle bir şart ileri sürülmemişti ki, bu da Kureyş adına çok büyük bir hata ve çok büyük bir atlamaydı. Müslümanlar ertesi yıl Ka’be’yi bâc ödemeden tavaf edince diğer kavim ve kabilelerde bir uyanma oldu. Demek ki Kureyş, Ka’be’nin yegane sahibi değildi. Öyle olsaydı, Medine’den gelen Müslümanlar, vergi ödemeden Ka’be’yi nasıl ziyaret edebilirlerdi? O halde kendileri niçin böyle bir hakka sahip olmasınlardı ki! İşte herkesde bu fikir uyanmış ve Kureyşlilerin resmen, Ka’be’nin tek hakimi olmadıkları ortaya çıkmış oluyordu. Böylece, daha sonraki yıllarda, herkes herhangi bir şeye takılmadan gelip Ka’be’yi ziyaret edecek ve şeâiri haykırabilecekti.


3. Hizmet Sulh Atmosferinde Olur


Üçüncüsü: Sulh ile, Kureyş gailesinin olmayacağı on sene garanti altına alınmış oluyordu. Bu on senelik zaman dilimi, Müslümanlar için çok mühimdi. Allah Rasûlü bu dönemde yetiştirdiği irşad ekiplerini çeşitli yerlere gönderme fırsatını buldu ki, bu da, bütün Arap Yarımadası’nda İslâm’ın sesinin duyulması demekti. Evet artık her yerde Kur’ân sesi yükseliyor ve herkes İslâm dinine koşuyordu. Kur’ân-ı Kerîm’in: يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجاً  “Fevc fevc Allah’ın dinine girerler” (Nasr, 110/2) diye müjdelediği an işte bu andı. 10 sene, yeni bir neslin yetişmesi demekti. Kureyş, Müslümanlara nasıl bir fırsat verdiğinin farkında değildi. Farkında olsalardı, böyle bir anlaşmaya asla yanaşmazlardı. Bu zaman diliminde Müslümanlar hem keyfiyet hem de kemmiyet plânında epey mesafe katettiler. İslâm’a yeni dehaletler, bir taraftan ümidi, diğer taraftan da askerî gücü artırıyordu. İşte bu güç ile Müslümanlar birgün Mekke’nin kapısına dayanınca Kureyş’in yapacak hiçbir şeyi kalmayacaktı.


4. Sulhda İslâm’la Tanıştılar


Dördüncüsü: Bu sulhün kazandırdığı ayrı bir avantaj da, Hudeybiye anlaşmasına kadar, iki taraftan birbirine gidip gelme olmuyordu. Karşılaşmalar hep kılıçların konuştuğu meydanlarda vuku buluyordu. Harp psikolojisi içinde, İslâmî hakikatleri karşı tarafa anlatmak da mümkün değildi. Sulh sebebiyle gidip gelmeler oldu. O güne kadar İslâm’a ait güzelliklerden habersiz yaşayanlar gidip gördüklerinde, bu güzellikler karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlardı... Medine’de yaşanan hayat, cennet hayatından farksızdı.. ve onu gören büyüleniyordu. Abdest, ezan, cemaatla kılınan namaz ve o insanların namazdaki huşû ve huzurları, Mekkelilerin gönlünü, baş döndürücü bir cazibeyle kendine çekiyordu. Hudeybiye sulhü sayesinde, içine İslâm’ın sesinin, soluğunun ve Kur’ân mesajının girmediği hemen hiçbir ev kalmamıştı. Ebu Cehil’in evinde bile eğer, o güne kadar yaşasaydı, tek başına sadece kendisi kalacaktı. Onun için Hudeybiye, Mekke fethinden evvel bir fetihti.


Evet, Allah Rasûlü, bir adım atarken, nasıl attığını çok iyi biliyordu. Nazarının ulaştığı yere ayağını da koyuyordu. Nazar ve ayak bütünlüğü içinde hâdiselerin üstesinden geliyor ve problemleri bir bir çözüyordu.


5. İslâm Resmen Tanınmaya Başlandı


Beşincisi: Bütün kavim ve kabileler bu sulh sebebiyle, Efendimiz ve O'nun temsil ettiği site devletinin, sağla-solla mukavele ve anlaşma yapabilecek bir devlet hüviyetinde olduğunu kabullenmeye başlamışlardı. Günümüzde nasıl, yeni kurulan veya bağımsızlığını ilan eden devletler, diğer devletlerin onları devlet olarak tanımalarıyla meşruiyet kazanıyor ve bunu devletlerarası münasebetlerinde bir referans olarak kullanıyor; öyle de Allah Rasûlü onlarla böyle bir mukavele akdettiğinden dolayı tanınmış oluyordu. O’nu Kureyş tanıyınca Taifli niye tanımayacaktı ki? Evet, tanımalar, birbirini ta’kip etti.


İşte Allah Rasûlü, Hudeybiye gibi en ağır şartlar altında imza attığı bir anlaşmadan, böyle iç içe fetihler çıkaran harika bir insandı. Hiç düşünmeden, hemen karar vermek zorunda kaldığı bir atmosfer içinde, hiç akla ve hayale gelmeyen böylesi bir fethin zeminini hazırlayabilme, hiç şüphesiz beşer düşünce sınırlarını aşan ve mucize diyebileceğimiz bir muvaffakiyetti ki, bu da O’nun hak peygamber olduğuna en canlı bir şahittir. Zira hiçbir beşerin, ne kadar dâhi de olsa, böyle zahiren hezimet gibi görülen bir anlaşmadan, bu şekilde bir fethe ulaşabilmesi görülmemiştir. Çünkü böyle bir başarı beşer takatini aşan bir güç, bir irade ve bir ilme vâbestedir.


6. Arkasında Allah Vardı


Evet, O’nun çözdüğü problemlere bakınca, O’nun arkasında bütün varlığa hükmeden Sonsuz Kudret’i görmemek mümkün değildir.


Ayrıca, O’nun, bu Kafdağından ağır mes’elelerin altından rahatlıkla kalkmasının arkasında, Kudret Eli’ni, O’nun siyanetini, riayetini, hıfzını, himayesini ve O’nu korumasını, “Bu benim Peygamberimdir” demesini görüyor ve bütün benliğimizle coşarak Muhammedu’r-Rasûlullah (sav) diye haykırıyoruz. Evet, Allah Rasûlü karar verirken çok hızlı karar veriyor.. bu hızlı karar için de işin içine girebiliyor.. ve içine girdiği her işin de üstesinden gelebiliyor. Evet, nasıl oluyor da O’nun hayatında -siyer şahit- bir kerecik olsun ta’mir isteyen bir davranışa rastlamıyoruz, hatta başkalarına göre hezimet, mağlubiyet, sarsıntı durumlarında bile, işin bir kenarından tutar-tutmaz o hezimetten bir zafer çıkarabiliyor ve kendi hesabına idbârları ikbâl yapabiliyor. Evet, mağlubiyetler, O’nun elinde muvaffakiyete inkılâb ediyor, hezimetler de zafere dönüşüyor.. ve bozgunlar, O’nun sayesinde, fütuhat şeklinde arz-ı endam etmeye başlıyordu.. O, âdeta eşyanın akışına, tabiatına, fıtratına zıt, ayrı bir akış, ayrı bir tabiat, ayrı bir fıtrat meydana getiriyor. Oysa ki bunlar Allah (cc) ’a ait şeylerdi: “Sizi de sizin işinizi de yaratan Allah’tır.” (Sâffât 37/96). Allah (cc), en ekmel, en eşref, en efdal mahlukunun eliyle kendi işlerini yaratıyor... Niçin yaratıyor?: “Bu benim kulum, bu benim peygamberim, bilesiniz” demek için ve: Bilesiniz ki, Ben, her şeyde O’nu destekliyorum. Siz milyonlar, milyarlar olsanız; O benim biricik kulum da bir tane olsa yine hepinize galebe çalacaktır. Neden? Çünkü Ben O’nu, nezdimdeki bütün kuvvet hazineleriyle destekliyorum.


O’nun arkasında ben varım ve hiç kimse unutmamalıdır ki, arkasında Allah (cc) ’ın bulunduğu Zât’a karşı ilân-ı harb etmek, Allah (cc) ’a karşı ilân-ı harb etmek demektir. Hz. Muhammed (sav) mağlup olmadı, mağlup olmayacak. O’nu mağlup etme sevdasında olanlar, akıllarıyla zıtlaşıyor, kalbleriyle de ters düşüyorlar demektir. Daha doğrusu, kendilerini olmazların kuruntularına salmış bahtsızlardır. Böylelerini Allah, ırgalar, sinyaller verir, ikaz eder, “kendinize gelin, ey haddini bilmezler!” der.. bütün bunlardan birşey anlamayınca da derdest eder ve işlerini bitirir.


Evet, Hz. Muhammed (sav)’le muharebe yapılmaz, O’na karşı çıkılmaz. Müeyyidi Allah (cc) ’dır O’nun. Hatta bir yerde O’nun biricik Hâmisi, zevcelerinin dahi küçük bir tavır almalarına karşı, O’nu teselli sadedinde meâlen buyuruyor ki “Allah senin arkandadır, melekler Senin arkandadır” (Tahrîm, 66/4). Yani semâvatın bütün ruhanî sekenesi Seni te’yid etmektedir. Senin orduların bunlar olunca, artık milyonlarla, milyarlarla Sana karşı çıkılmaz ki! Karşı çıkan kafasını sert bir yere çarpıp kendi kafasını parçalamış olur. Evet, Allah (cc) belki imhâl eder, ötede herhangi bir itiraz ve mazeretleri kalmasın diye, onlara on defa, yirmi defa, otuz defa mehil verebilir ve âdeta onlara şöyle der: “Görün, anlayın, doğru yola gelin, ahirette itirazınız kalmasın.” Ama, hadîsin ifadesiyle, bir kere de yakaladı mı artık iflah etmez.



Kaynak: Sonsuz Nur 2, Hudeybiye'nin Getirdikleri

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M.Fethullah Gülen) YAZI DİZİLERİ Sun, 16 Oct 2011 11:39:09 +0300