Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Sun, 24 Feb 2019 00:49:34 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Bakın AKP vatandaşı hangi masallarla kandırıyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/1001-bakın-akp-vatandasi-hangi-masallarla-kandiriyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/1001-bakın-akp-vatandasi-hangi-masallarla-kandiriyor

Hükümete yakınlığıyla bilinen Haber Seyret sitesi yazarı "Bi Simit" Erdoğan'ın Mehdi'nin gelişine hazırlandığını yazdı. Yeni Akit gazetesi de yazının tamamını internet sayfasından yayınladı.

İstanbul ve Gaziantep’te garip hareketlenmeler olduğunu söyleyen Bi Simit, "Fatih Edirnekapı’daki ve Gaziantep’teki dostlarımız çok ilginç bilgiler veriyorlar. Yemen'den, Fas'tan, Hindistan'dan, Malezya'dan ve Afrika'dan bir takım şeyhlerin müritleri harıl harıl bu bölgelerden ev satın alıyorlar. Yavaş yavaş yerleşmeye başladılar. Malezya’da mehdilik ilan eden Şeyh Şafii'nin müritleri Edirnekapı'da dergâh bile kurdu. Hepsi Mehdi'nin zuhuru için hazırlık yapıyor." diye yazdı.

"HALİFE HALEP'E GİRECEK, MEHDİ YARDIM EDECEK"

Mehdiliğin alametlerinden de söz eden yazar, Suriye'de çıkacak bir savaşa Mehdi'nin yardım edeceğini belirterek "Mehdi kendisi bile mehdi olduğunu bilmeyecek, ta ki rivayete göre Halife Suriye bölgesinde (Halep) Rum ordusu ile (Batı Orduları) savaşa gittiği zaman, Halifenin yardımına gidecek ve insanlar kendisine biat edecekler. Ardından Halife ve orduları ile Kudüs’e yol alacaklar. Orada da Hz. İsa’nın zuhuru ile Deccalı yok edecekler ve Kudüs’te namaz kılacaklar." ifadelerini kullandı.

"Bi Simit" mahlası ile yazılan yazının öne çıkan diğer kısımları şöyle:

Mehdinin Gelişine mi hazırlanıyor

"AK SARAY'DAKİ HER BİR ODA BİR EYALET"

"2015 seçimlerinden sonra hedef konuldu. Musul ve Kerkük Türkiye'ye eyalet olarak bağlanacak. IŞİD'den rehineler alındığı gün bunu yazmıştım sosyal medyadaki sayfama. Hatırlayan hatırlar. Şu anda bütün hazırlıklar sürüyor. Hani yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı var ya! Onun neden bu kadar büyük olduğunu Türkiye'deki biz akıllılar haricinde bütün dünya anladı aslında.

Saray'daki odalara isim bile verildi. Abhazya Eyaleti, Ahıska Eyaleti, Dağıstan Eyaleti, Nahcivan Eyaleti, Sana Eyaleti, Tebriz Eyaleti , Tiflis Eyaleti, Habeş Eyaleti, Adana Eyaleti, Cezayir Eyaleti, Halep Eyaleti, Anadolu Eyaleti, Bağdat Eyaleti, Basra Eyaleti, Bosna Eyaleti ve daha ismini saymadığım 250'ye yakın eyalet ismi şu anda Saraydaki odalara verildi bile. Eyaletler bu odalardan yönetilecek ve kim ne derse desin her şey göze alınmış durumda.

"MUSUL VE KERKÜK'TEN SONRA SIRA HALEP'E GELECEK"

Türkiye'nin Musul ve Kerkük’ten sonra ilk hedefi Halep olacak. Burada Türkiye ilk defa sürekli müttefik diye adlandırdığı batıya karşı aleni bir şekilde savaş ilan etmiş olacak. En önemli noktalardan birisi İran, Batı ile beraber ittifak yapacak ve Suriye'de Türkiye'ye karşı cephe alacak. Türkiye yalnız mı olacak? Devlet olarak evet ama millet olarak değil. Malezya'dan, Endonezya'dan, Afrika'nın çeşitli ülkeleri başta olmak üzere bütün İslam âlemi akın akın Türkiye'ye cihat için gelecek ve Türk ordusunun sancağı altında savaşacak.

Orada da devlet olarak yalnızdık ve yanımızda ümmet vardı ve biz her cephede galip geldik. Müttefiklerin mağlubiyeti bizim de mağlup sayılmamıza neden oldu ve savaşta kaybetmediğimiz toprakları mason kumandanlarımız yüzünden masada kaybetmiştik. Hatırladınız mı? İşte kaybettiğimiz o yerleri geri almanın savaşını tam 100 yıl sonra yapacağız.

"CANINIZA OKUYACAĞIZ"

Son sözüm Batı'ya. Kokuşmuş, ihtiyar şeytanlar. Farkında olmadığımızı mı sanıyorsunuz? Savaşacak askeriniz YOK. Şu ülkenin şu kadar askeri var palavralarını yutmayız. Makinalarınızı ise duman edeceğiz.100 yıl önce olduğu gibi. Canınıza okuyacağız oğlum. Hiç şansınız yok. C-A-N-I-N-I-Z-A O-K-U-Y-A-C-A-Ğ-I-Z"

]]>
bilgi@gencadam.com (Rota Haber) HABERLER Mon, 04 May 2015 00:00:00 +0300
AKP - Camia Kavgasını Anlamayanlar için El Kitabı http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi

Bu yazı Hükümet/AKP –  Camia/Cemaat/Hizmet arasında ki kavgayı anlamayanlar, konuya yeni başlayanlar için bir el kitabı hükmünde yazılmıştır. Bu kavga; ne dershane, ne Hakan Fidan, ne hükümeti ele geçirme, Ne Gülenci
kadrolaşma olayıdır. Bu mesele İslamiyet’i anlama ve farklı yorumlama vakasıdır. Mesele şu anda minderin dışında tartışılmaktadır.

Bir yanda cihadı kılıç kuşanıp kendinden olmayanbaşkasının kellesini uçurmak olarak anlayan grup, diğer yanda cihadı gönüllere
girip iman-i hakikatleri anlatmak olarak algılayan bir grubun mücadelesidir.

AKP’yi kuşatan gruplar daha çok Hasan el-Benna, Ali Şeriati, Seyyid Kutub gibi devrimci düşünürlerden beslenir. Bu akımlar siyasal teşkilatlanmayı önemser ve ümmetin
kurtuluşunu siyasi iktidarı ele geçirmekle mümkün olacağını düşünür. Bunun içinde her kesin kendilerine biat etmesini aksi takdirde fitneci bozguncu olduklarına inanırlar.

 

Bu ekol dünyadaki insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Kendileri gibi inanan ve düşünenlerdir. Onlardan başkası cennete gidemez.
    2.Grup: İslam adına hareket ettiğini söyleyen ama İslam’ın yüz karası hoşgörücü diyalogculardır. Bunlar münafıktır. Cennete giremezler.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Onlar kâfirdir. Ya Müslüman olmaları yada kılıçla öldürülmeleri gerekir.

Camia/Cemaat/Hizmet olarak adlandırılan grup ise Bedîuz-zamân Said Nursi’nin İslam adına çizdiği moda tabirle ılımlı İslam ekolünü takip ederler. Said Nursi’nin tek gayesi olan İman
kurtarmayı kendilerine mefkûre edinmişlerdir. Bu anlayışla okul, yurt, dershane, öğrenci evleri açarak gönüllere girmeye çalışırlar.

Bu ekolde dünyadaki
insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Nur camiasından olan guruptur. İslamiyet’e hizmet ederek bir insanın imanına vesile olmak için çırpınan gönüllüler hareketidir. Hizmet dairesinde kalmak onlar için bir kurtuluş vesilesidir.
    2.Grup: Diğer cemaat ve tarikatlardır. Onların davası da haktır. İsteyen istediği gibi hizmetini yapabilir.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Bu insanlar Allah’ı bilmeyen Müslüman olmaya aday kimselerdir. Eğer ilahi hakikatler anlatılırsa hidayete erebilecek kimselerdir.  Bu insanları İslamiyet’e kazandırmanın yolu eğitim diyalog ve hoşgörüden geçmektedir.

Bu iki anlayışın bugüne kadar izlediği yollar farklıdır. Said Nursi ekolünü izleyenler Siyasal İslam’ın MSP, RP, SP… Çizgisinde ki tüm siyasi
partilerden uzak durmuşlar onlara destek vermemişlerdir. Daha çok orta sağ partilere destek olmuşlardır.

Bu siyasal İslami anlayışı çıldırtmıştır. Kendine oy vermeyenleri kâfir ilan etmişlerdir. 28 Şubat darbesi bütün İslami gurupların üzerinden bir
silindir gibi geçmiştir. Tüm dindarlar mağdurdur.

İşte tam bu sıkıntılı günlerde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç Siyasal İslam’ın son temsilcisi Necmettin Erbakan’a başkaldırmış. “Biz
Milli Görüş Gömleğini çıkarttık bu darbecilere karşı tüm dindarları kucaklayan, demokratik ve özgürlükçü anlayışı savunan bir AK gömlek giydik” diyerek yola
çıktılar.

Bu anlayış üzerinde bir koalisyon oluşmadı. Bir uzlaşma oluştu. Bütün Muhafazakâr, Liberal, bir kısım sol, bir kısım aleviler bile bu konsensüsün
içinde yer aldılar.  Bu birliktelikte en büyük faktör eğitimle uğraşan bu sebeple her kademede yetişmiş nitelikli elamanı olan hizmet hareketiydi.

AKP Milletvekili seçimlerinde kendisine destek veren tüm cemaat ve tarikatlardan milletvekili adayları seçtirdi. Ancak bakanlarını seçerken eski
siyasal İslam çizgisindeki kadroları bakan yaptı. Hiçbir zaman hizmet gurubuna yakın vekillere görev vermedi.

Darbeci askerler camianın bürokrat ve medya desteği ile saf dışı bırakıldı. Siyasal İslamcılar bundan sonra kendilerine rakip olarak gördükleri Camia ile AKP arasını açtılar.

Recep Tayyip Erdoğan bu iki çekişmede bir yol ayrımına geldi. O Hoşgörü ve Diyalogcu ılımlı İslamcıları saf dışı bırakarak radikal siyasal İslamcıları seçti.

Evet, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Milli Görüş Gömleğini çıkardığı doğruydu. O yalan söylemedi. Hiçbir İslami camiayı da kandırmadı.  Ancak gözden kaçan gömleğin altındaki atletti.
O hala içinde duruyordu.

Bu atletin gereği, Camiaya yakın duran adliye, emniyetteki kadroları tasfiye etti. En kritik noktalara siyasal İslamcıları atadı. Mısırda Sisi’ye
karşı olmaktan çok Mursi ile olan meşrep bağından dolayı sesini yükseltti. Öte yandan batı ile İran arasındaki nükleer krizde İran’a siper oldu. Aynı İran
PKK’ya destek verdi. Karayılanı yakalayıp serbest bıraktı. Suriye’de İran Hizbullah’ı Esed yanında yer almasına rağmen, Esed’e hakaretler yağdıran Recep
Tayyip Erdoğan bir kere bile İran’a laf söylemedi.

Mavi Marmara olayında siyasal İslamcılar Recep Tayyip Erdoğan’ın safını keskinleştirdiler. Fethullah Gülen Mavi Marmara çıkışını yanlış hamle olarak
değerlendirince bunu fırsat çevirip hem İsrail’e vurarak Ortadoğu da halife Erdoğan’a zemin hazırladılar hem de Camiayı siyonizm’le suçlayarak dindar
kitleler önünde itibarsızlaştırmaya çalıştılar.( Şu soruyu hiç sordurmadılar. “Mavi Marmara gemisinde İsrailliler gemide katliam yaparken Başbakan neden F 16
kaldırıp İsrail askerlerinin işini bitirmedi.”)

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın son hedefi başkanlık gibi görülse de onun etrafındaki siyasal İslamcılar ona mehdi gözü ile bakmaktadır. Ona son halife
gömleğini giydirdiler. Ve herkesin biat etmesini bekliyorlar. Hedef halifelik ise hz. Ali’nin arkadan hançerlenmesi, hz. Hüseyin’in başının kesilmesi, her yerin
Kerbela’ya dönmesi teferruattır.

Bu sorun sadece AKP- Camia sorunu değildir. Bu sorun bir Türkiye sorunudur. Bu sorun İslam âleminin sorunudur. Başbakan üzerine iliştirilen bu deli
gömleğini çıkartmalı ve kendine gelmelidir. Bu Türkiye için, AKP için Başbakan için otobanda son çıkıştır.

 

Kaynak: http://hasanmahir.com/?p=821

]]>
bilgi@gencadam.com (Hasan Mahir) MAKALELER Sat, 25 Jul 2015 21:15:32 +0300
‘Off-the-record’ insanlar ülkesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/977-off-the-record-insanlar-ulkesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/977-off-the-record-insanlar-ulkesi

Fatih Vural’ın Bugün Gazetesi’nde yayımlanan Ali Coşkun röportajını coşku ve hüzün karışık bir hissiyatla okudum.

Fatih’in başarılı gazeteciliği coşkulandırdı beni. Röportajı kendim yapmış olsam bu kadar sevinemezdim. Öte yandan saçları ağarmış sanayi ve ticaret eski bakanının her hassas soruya “Benim içim de yanıyor, bazı olaylarda! Kalkıp da o konularda doğrudan bir taraf gibi konuşmanın faydası yok.” serzenişi ile cevap vermesi karşısında içim burkuldu. Kur’an’ın “Allah’tan korkarcasına, hatta ondan daha çok insanlardan korkarlar” diye bahsettiği insanları düşünüp ah ettim! Doğrudur Sayın Bakan’ım; sizin taraf gibi konuşmanızın Bank Asya’ya, Hizmet’e, Hocaefendi’ye faydası olmaz. Ama size çok faydası olurdu!

Ali Coşkun, yine hakikati telaffuz etmiş. Allah razı olsun. Bir de korkularından hakikati dahi telaffuz edemeyenler var. Eskiden ‘off-the-record’ (yayınlanmamak kaydıyla) konuşurken PKK’yı levm eden, Kürtlerin başındaki en büyük belanın PKK belası olduğunu söyleyen, ‘on-the-record’a (yayınlanmak üzere) geçince söylem değiştiren Kürt siyasetçiler vardı. Şimdi TÜSİAD off-the-record, TOBB off-the-record, Diyanet off-the-record, üniversiteler off-the-record, cemaatler off-the-record… Off-the-record insanlar ülkesi oldu ülkem… Kimse sözünün arkasında duramıyor. Herkesin içi kanıyor; ama ağzını açma cesareti gösterebilen yok. Herkes gidişattan rahatsız; ama herkes üç maymunu oynuyor: “Görmedim, duymadım, demedim!”

Biz bu mücadeleyi tek başımıza da veririz. Neticesi mutlak yenilgi de olsa o bizi ilgilendirmez. Müslüman’ız, Müslüman olmanın gereğini; demokratız, demokrat olmanın gereğini; insanız insan olmanın gereğini yerine getiriyoruz. Bu zorunluluk ilişkisini tersinden okuyup, “Madem öyle olmanın gereğini yerine getirmiyorsunuz, e o zaman öyle değilsiniz.” de demiyoruz. Hazreti Allah, lütuf ve kerem buyurup, memleketimizin bu badireyi atlatmasını sağlarsa, dönüp, “Dün biz hapishanelere atılırken, teröristlikle, casuslukla, haşhaşilikle, hainlikle itham edilirken siz neredeydiniz? Şimdi hangi yüzle yanımıza geliyorsunuz?” da demeyeceğiz. Çünkü neticeyi kendimizden bilmeyeceğiz.

Fakat şu kadarını söylemek hem hakkımız hem de vazifemiz:

“Ey TÜSİAD’ın off-the-record üyeleri! O haksız fırçayı yediğiniz gün birkaç taneniz olsun o salonu terk etmeyi becerebilmiş olsaydı tarihe yiğit oğlu yiğitler olarak geçerlerdi. Ey TOBB’un yönetici kadrosu! Off-the-record konuşurken iştahla dile getirdiğiniz eleştirilerinizi bir de mütekebbirlerin yüzüne karşı söyleseydiniz, bu millet sizi kurtarıcısı olarak görür, etrafınızda halkalanırdı. Ey Diyanet’in iki bini aşkın hocası, müftüsü, vaizi, alimi! Sütlüce’de o meşum nefret vaazını alkışlayacağınıza, ‘Benim Peygamberim gıybet yapılan mekânın terk edilmesini emretti. Bu yapılan gıybet bile değil, düpedüz iftiradır,’ deyip salonu terk edebilseydiniz melekler cesaretinizi alkışlardı. Ey AKP’nin off-the-record konuşurken aslan kesilip Suriye siyasetinin baştan beri yanlış olduğunu, parti içi demokrasinin işlemediğini, Bank Asya’ya yapılanların ekonomik intihar anlamına geldiğini anlatıp, on-the-record’a geçince tavşan ürkekliği gösteren vekilleri! İdris Naim Şahin’in gösterdiği civanmertliği gösteremediniz diyelim; Hayati Yazıcı’nın gösterdiği sükûnet direnişini olsun gösterseydiniz tarih önünde siz kazanırdınız.

Ey vergi denetçilerinden korkarak zulme sessiz rıza gösteren işadamları! Paranızla kalp huzuru satın alamazsınız. Yeryüzü geniştir. Size burada hayat alanı bırakmazlarsa, mukadder rızkınız gelir sizi başka ülkelerde bulur. Belki mahreç hariçtedir. Hem size şimdilik dokunmayan yılan, eğer bin yaşarsa, yedikçe büyür, büyüdükçe daha çok acıkır, bir bankayla, bir firmayla doymaz… Eninde sonunda size de dokunur. Gelin size yakışanı yapın; korkunuzu yenin! Tükürün zalimin o tükürülesi yüzüne! Evlatlarınıza iğrenecekleri bir servet yerine, gurur duyacakları bir soyadı bırakın!

Böyle yaparsanız belki Bank Asya’ya, Hizmet’e, Hocaefendi’ye bir faydanız dokunmaz. Ama kendinize çok faydanız dokunur… Yapamazsanız; gün gelip bu badire atlatıldığında, size bu satırları bile hatırlatmayacağız… Emin olunuz… Bizden ta’n ü teşni görmeyeceksiniz…

Korkularını kalemlerinin sansürcüsü yapan gazeteciler! Size bugün de lafımız yok… O gün de lafımız olmayacak…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Kerim Balcı, Zaman) KÖŞE YAZILARI Fri, 26 Sep 2014 11:23:15 +0300
Yanlış adamlara savaş açtınız! http://www.gencadam.com/component/k2/item/976-yanlis-adamlara-savas-actiniz http://www.gencadam.com/component/k2/item/976-yanlis-adamlara-savas-actiniz Yanlış adamlara savaş açtınız!

Geçenlerde, bir arkadaşım, can dostum aradı. "23 yıl sonra ilk kez arabasız kaldım." dedi. "Hayrola, kaza mı yaptın?" "Hayır, sattım arabayı, parasını Bank Asya'ya yatırdım." Konuşamadım, burnumun direği sızladı. Sonra öğrendim ki, insanlar fabrikasını, evini, arabasını, bileziklerini satıyor, başka bankalardan kredi çekiyor; devletin batırmak için her yolu denediği bir bankayı kurtarmak için para yatırıyormuş. Birileri kurtuluş savaşı demişti ya, asıl kurtuluş savaşı şimdi, burada veriliyor. Millet, devlet kılığına bürünüp hukuksuzluğu ahlak edinmiş bir zümreye karşı varını yoğunu satıp mertçe direniyor.

Sabah, gazetede hüzünlü bir haberle karşılaşıyorum. Bir öğretmen hanımefendi vefat etmiş. Yakında hacca gidecekmiş. Hep dermiş ki, "Hizmet'e zarar geleceğine bana gelsin!" Bu ülkede, böyle milyonlarca insanın var olduğunu biliyorum; onların nefeslerini, mırıltılarını, kan kusup 'kızılcık şerbeti içtik' deyişlerini duyar gibiyim. Bendeniz, o yürekli insanlara hayranlık duymaktan başka fazileti olmayan bir Ademoğlu olarak, onların bu asil direnişini anlatmanın bir insanlık görevi olduğuna inanıyorum. Onların acısını dindirecek, yollarına serecek bir şeyim yok. Sadece sözcüklerim var. Maruz kaldıkları bu imha hareketini tarihe not düşmeyi görev biliyor ve onlara bu zulmü uygulayanlara diyorum ki:

Efendiler, yanlış adamlara savaş açtınız! Onları korkutamazsınız, yıldıramazsınız. Vergi denetimiyle, soruşturmayla, müessese kapatmakla, hapisle, ölüm tehdidiyle onları yok edemezsiniz. Çünkü onlar, bırakın dünya nimetlerine gönül düşürmeyi, 'manevi füyûzat hisleri'nden bile fedakârlık yapmayı ilke edinmişler. Cennete çağrılsalar, "Durun, şurada biraz daha hizmet edeyim, elinden tutulacak çocuklar var, biraz daha müsaade ediverin!" diyecekler. Onların arasında, oturdukları sofrada 'kardeşim daha açtır, o doysun' diyerek kaşığını tabağa boş getirip götüren insanlar vardır. Siz bunları bilemez ve anlayamazsınız. İşte bu yüzden, yanlış adamları seçtiniz, bu savaşı kazanamazsınız.

Bakın neler neler yaptınız, ne canlar yaktınız, ne köprüler yıktınız da dokuz aydır ocaklarını söndüremediniz...

1) İlmine, faziletine, Allah'a yakınlığına inanıp gönül verdikleri, çoğunun yarım asırdır tanıdığı halde Allah rızasına ve millet menfaatine aykırı bir tek davranışına ve sözüne şahit olmadığı fikir önderlerine, yeryüzünde kimseye reva görülmemiş hakaretleri ettiniz. Kırıldılar, gücendiler, geceleri alınlarını secdeye koyup gözyaşı döktüler fakat asaletlerini yitirmediler. İçten içe kan ağlayıp sustular. İsyana, fitneye, kargaşaya başvurmadılar.

2) 75 yaşına gelmiş ve altmış yıldır bütün faaliyetlerini dünyanın gözü önünde sürdüren, milyonların gönül verdiği bir din âlimine "yalancı peygamber, âlim müsveddesi, örgüt şefi..." gibi şeytanın bile cesaret edemeyeceği sıfatlarla hakaret ettiniz. O, sustu. Bir gün konuştuğunda, "Kimselere aldırmadan yolunuza devam edin" diyordu. Öyle yaptılar, zulümlere 'eyvallah' deyip yürüdüler.

3) Kendilerini Allah yoluna ve millete adamış milyonlarca insanı "haşhaşi, ajan, sülük..." gibi iftira ve hakaretlerle karaladınız. Seçim meydanlarında yuhalattınız; şaşırdılar, gücendiler ve fakat sustular. Çünkü yalanın ve iftiranın bu derecesine verilecek bir cevap bilmiyorlardı.

4) Dünyanın en gülünç kandırmacasıyla (dönüştürme) ülkenin en başarılı öğretim kurumları olan dershanelerini kapatan bir kanun çıkardınız; isyan etmediler. Hakikati dile getirerek ve hukuka müracaat ederek direndiler.

5) Anadolu insanının bütün maddi varlığını ve ruhunu vererek dünyanın 160 ülkesinde açtığı okulları, Türkiye'nin dünyadaki biricik markası Türk okullarını kapattırmak için elinizde dosyalar, ahlaksız tekliflerle kapı kapı dolaştınız. Bunu bildikleri halde kalp ağrılarına katlanıp sustular... Yeni okullar açmanın yollarına baktılar. Milletin gurur kaynağı Türkçe Olimpiyatları'nı öz yurdunda engellediniz; gurbetlerde yaptılar ve sustular; çünkü şikâyete değil, hizmete memurdular.

6) Vicdanı, hukuku ve evrensel değerleri ayaklar altına alarak bütün ülkede memurları, işadamlarını, şirketleri fişlediniz. Düşmanlaştırdığınız işadamı derneklerine mensup küçük esnafın bile defterlerine el koyup onları tehdit ettiniz, hukuksuz incelemeler başlattınız; umursamadılar. Küçücük kasabalarda bile kadınların kermeslerine izin vermediniz, zabıtaya emredip dağıttırdınız. Sustular, çünkü böyle bir zulme nasıl cevap verileceğine dair tecrübeleri yoktu.

7) Elinizde hiçbir delil olmadığı halde, on binlerce polis, savcı, bürokrat ve memuru, onlarla irtibatlı oldukları safsatasıyla ülkenin bir ucundan öbür ucuna sürdünüz. Aşağıladınız, açığa aldınız, meslekten attınız. Sustular... Çünkü aldıkları terbiye başka türlüsüne müsaade etmiyordu.

8) Gazetelerine, televizyonlarına, radyolarına reklam veren şirketlere baskı yapıp reklamları kestirdiniz. 'Bu da geçer ya hu!' deyip vakarlarını bir an bile terk etmediler.

9) Gizli kapaklı tahsislerle değil, yasal yollarla, parasını ödeyerek sahip oldukları üniversite arazilerini orman kanunlarını uygulayarak geri aldınız; hukuka başvurup, asilce sustular.

10) İnşaatı bitmek üzere olan okullarını mühürletip arazilerini geri aldınız. Yıllardır eğime devam eden, başarılarıyla ün salmış okullarını, yurtlarını, pansiyonlarını küstahça kapattınız, sustular. Hukukla çıkış yolu aradılar ve kazandılar.

11) Gece yarılarında "emir büyük yerden" diyerek dershanelerinin, okullarının vergisi ödenmiş tabelalarını indirdiniz; gülünç buldular, acıdılar zavallı halinize. Hakikati dile getirip hukuka başvurmaktan öte bir adıma tenezzül etmediler.

12) Çocukça oyunlar ve uydurma gerekçelerle okullarının bahçesinden yol geçirdiniz; acı bir tebessümle yüzünüze bakıp, sizi Allah'a havale ettiler.

13) Anayasanın eşitlik ilkesini ayaklar altına alıp milletin vergilerinden özel okullara verdiğiniz teşvik listesinden okullarını çıkardınız; asaletle ve istiğnayla karşılayıp umursamadılar.

14) Dokuz aydır, evet tam dokuz aydır, emrinizdeki 8-10 gazeteye her gün yalan manşetler attırarak milyonlarca insanın haysiyetiyle oynadınız, tekzip ve hukuk yoluyla hakkını aramak dışında bir eyleme girişmeyip sabrettiler.

15) Tartışmalı yollarla el koyup yandaşlarınıza peşkeş çektiğiniz medyaya yerleştirdiğiniz üçüncü sınıf kiralık kalemlere yeryüzünün en kirli yazılarını yazdırdınız; sustular... Çünkü yalanın böylesiyle hiç karşılaşmamışlardı.

16) Emrinizdeki onlarca televizyon kanalını 24 saat bir yalan ve iftira makinesi gibi işleterek, bulabildiğiniz ne kadar müfteri, haysiyet celladı, şöhret düşkünü, gözbağcı, eşik bekçisi, ikbâlperest ve vicdan fukarası varsa kin kusturup iftira attırdınız; acıyla gülümseyip sustular... Sustular, çünkü onlarla aynı düzeyden konuşmayacak kadar asildiler.

17) Besleme medyanızın karanlık kalemleri vasıtasıyla neredeyse Haçlı Seferleri'nden bugüne yeryüzünde işlenmiş bütün kötülük ve cinayetleri, hayatları boyunca bir çakı bile taşımamış insanlara yamamaya kalktınız; hayretler içinde, dertlerini yalnız Allah'a anlatarak sustular. Sustular, çünkü böyle bir çıldırmışlığa cevap vermek, hakikate saygısızlık olurdu.

18) Milletin tertemiz sermayesiyle kurulmuş bir bankayı batırmak üzere bütün Bizans oyunlarına, sihirbazlık gösterilerine ve benzersiz savaş hilelerine başvurdunuz. Bunu açıkça, bütün dünyanın gözü önünde yaptınız. Böylesine bir canavarlık karşısında bile sözün ve hukukun dışında hiçbir adım atmadılar.

19) Bir sivil toplum kesimine, düne kadar seçmeniniz olan mü'min ve mütevekkil bir kitleye, dünya tarihinin görüp göreceği en kuralsız, en süfli, en bayağı savaşı açtınız. Tek taraflı bir savaştı bu. Çünkü karşınızdakiler savaşçı bir topluluk değildi ve savaşmayı bilmedikleri gibi kendilerini korumak için ellerinde söz'den ve hukuktan başka bir malzeme de yoktu. Ve siz, dünyanın en gelişmiş savaş araçlarıyla ülkeyi tarumar ettiniz, taş üstünde taş bırakmadınız. Aileleri yıktınız, insanları birbirine düşman ettiniz; babayı evlattan, kardeşi kardeşten ayırdınız. Komşuyu komşuya düşman ettiniz. Camileri bile siyaset meydanı gibi kullanmaktan, insanları Allah'ın kıblesine çağıran imamları propaganda ve yalanlarınıza ortak etmekten çekinmediniz.

20) Sırf savaş açtığınız topluluk yayımlamasın diye, hiçbir ceberut rejimin baş edemediği Risale-i Nur'lara iliştiniz ve çağın Kur'an tefsirinin basımını engellediniz. Bu camiayı yalnızlaştırmak uğruna, ömrünüz boyunca hazzetmediğiniz Bediüzzaman Hazretleri'ni ve bir satırını bile okumadığınız Risale-i Nur'ları seçim meydanlarında kullanmaktan ar etmediniz.

21) Dokuz aydır, bütün meşru ve gayrimeşru imkânlarınızı seferber ettiğiniz halde hukuksuz ve çürük hiçbir faaliyetlerini bulup çıkaramadığınız camiayı iftiralarla itham etmeyi, milyonların günahına girmeyi, taraftarlarınızı gıybet, iftira ve günah deryasına sürüklemeyi sürdürüyorsunuz. Muhataplarınız, bu büyük fırtınanın önünde Hakk'a dayanıp, asaletle susuyorlar.

Efendiler! Bütün bunları reva gördüğünüz gönüllüler topluluğu, her şeye sustu, her hakaretinize katlandı, söz'ün, hukukun ve duanın gücüne başvurmaktan öte hiçbir eyleme tevessül etmedi. En doğal ve yasal hakkı olduğu halde hiçbir protestoya, bir oturma eylemine bile girişmedi. Çünkü böyle bir gelenekleri yoktu. "Onlara bu ilçede hayat hakkı tanımayacağım" diyen belediye başkanınızın kapısına bir siyah çelenk bırakmaya bile tenezzül etmediler. Kendisine iftiraların en korkuncu atılan Hz. Aişe validemiz gibi susup, Allah'ın kendileriyle ilgili hükmünün gelmesini, masumiyetlerinin gökler katından tescil edilmesini beklemekten başka yola iltica etmediler.

İşte, bütün bunlardan sonra diyorum ki, yanlış adamlara savaş açtınız. Korkunç bir cinayet işlediniz, işliyorsunuz. Varsa suça karışmış insanları bulup cezalandırmak yerine masum bir kitleyi, milyonları hedef aldınız. Kalpler kırıp ocaklar söndürdünüz. Nifak tohumları ekip büyüttünüz. Fakat başaramadınız, başaramayacaksınız. Masumlarla savaşan, kaybetmeyi göze almış demektir. Bu savaşı hiçbir zaman kazanamayacaksınız. Çünkü bir camiayla değil, evrensel hukukla, uygarlık değerleriyle savaşıyorsunuz, asıl bunları yok etmek istiyorsunuz. Kötülüğü bir zümreye değil, bütün bir halka yapıyorsunuz. Milletin bütün yerleşik değerlerini yerle bir ediyorsunuz. Diz boyu günahlarda yüzüyorsunuz. Gelin, vazgeçin! Bu mazlum milletin kimyasıyla daha fazla oynamayın. Bir şirkete çevirdiğiniz devletin kaymağını daha fazla yiyebilmek için asil bir milletin geleceğini heba etmeyin. Bir gün sizin de doğal ömrünüz tamamlanacak. Ki bu, siyasetin fıtratında var. Makamlarınızdan ayrılıp gidecek ve unutulacaksınız. Fakat yaptıklarınız unutulmayacak, tarih kitaplarına geçecek, yüzyıllarca zulmünüzle anılacaksınız.

Size hatırlatırım: Emile Zola, özgürlükler ve hukuk üzerine, tarihe bir deniz feneri gibi bıraktığı Dreyfus davasındaki o ünlü "Suçluyorum" metninde şöyle diyordu: "Gerçek yeraltına hapsedildiğinde, orada birikir, orada öyle bir patlama gücüne kavuşur ki patladığı gün kendisiyle birlikte her şeyi havaya uçurur."

Gerçekleri ebediyen saklayamazsınız! Gerçeklerden korkunuz. Pek yakın bir gelecekte, büyü bozulacak, bütün sırlarınız ortalığa dökülecek. Artık sadece boğmaya azmettiğiniz o camia değil, bütün bir toplum uyandı, uyanıyor. Özgürlüğüne ve haysiyetine düşkün bütün insanlar; helal lokma peşinde koşanlar, alnı ak yaşamak isteyenler, kapı kulluğuna isyan edenler... İnsanlık onuru taşıyan herkes ruhunuzdaki karanlığı ve ellerinizdeki kiri gördü. Gerçek, bir bomba olup patlayacak ve siz, halka karşı giriştiğiniz bu arsız savaşı kazanamadan silinip gideceksiniz. Anlayın ve artık zulümden vazgeçin, hakikat asla yenilmez!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ali Çolak, Zaman) KÖŞE YAZILARI Fri, 12 Sep 2014 12:38:07 +0300
Cumhurbaşkanı’na 13 soru http://www.gencadam.com/component/k2/item/975-cumhurbaskanina-13-soru http://www.gencadam.com/component/k2/item/975-cumhurbaskanina-13-soru Cumhurbaşkanı’na 13 soru

1-Sayın Cumhurbaşkanı, geçen haziran Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde ‘Türkçeye Türkiye’nin barış mücadelesine adanmış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.’ demiş, 25 dakika Hizmet’e ve Hocaefendi’ye övgüler yağdırmıştınız. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları dışında bizim bilmediğimiz hangi sebeple bir yıl içinde 180 derece dönüş yapıp kendinizi Hizmet’i lanetler bir konuma düşürdünüz?

2- Hocaefendi, 12 Mart mahkemelerinde yargılandı. Cuntacılar bir şey bulamadı. Sonra 12 Eylül darbecileri... Son olarak 28 Şubat’çıların terör örgütü kurmaktan açtıkları dava Haziran 2008’de de Yargıtay Genel Kurulu’nda oybirliğiyle beraatle sonuçlanmıştı. Hocaefendi’nin avukatlarının ifade ettiği gibi şu an Hocaefendi ile ilgili mahkemelerde devam eden bir soruşturma veya dava yok.

Siz, kendi medyanızın yalanları dışında hangi bilgiye sahipsiniz ki olmayan soruşturma için ABD’den Hocaefendi’yi getirtme hesapları yapıyorsunuz?

3- Demokratik ülkelerde yargı bağımsız. Siz hem savcı hem hakim olup yargılıyor sonra zihninizdeki mahkemede mahkum edip ABD’den istemeye kalkıyorsunuz? ABD bizim gibi değil, demokratik bir ülke. Orada herhangi bir kişinin iadesine karar verecek olan Başkan değil, ABD yargısı. Bunu bildiğiniz halde emrinizdeki gazetelerinize bunu haber yaptırma amacınız ne? ‘Bakın gelmiyor, demek ki ABD kolluyor’ demek mi? Medya aracılığıyla psikolojik harp yapmayı yeni makamınıza yakıştırıyor musunuz?

4- Yargının iflas ettiği, siyasilerin savcı ve hakim olduğu bir ülkede, en masum insanlar katil muamelesi görebilir, ki görüyor. Teröristler devlet misafiri, vatanseverler terörist sayılıyor. Hırsızlık ve yolsuzlukları yakalayan dürüst insanlar, kurulan proje mahkemelerle hapse giriyor. Hocaefendi’ye karşı bütün şer odaklar düşmanlıkta ittifak halinde. Yılanlar inlerinden çıkıp tuzak kurmuş bekliyor. Böyle bir konjonktürde Hocaefendi’nin ‘Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz’ hadisine muhalefet edip, yargının adalet bakanının ağzına baktığı bir ülkeye geri dönmesi, mümin basiretinin ‘evet’ diyeceği bir davranış mıdır?

5- Yıllarca övgüyle bahsettiğiniz Hizmet Hareketi’ne olan şimdiki emsalsiz husumetiniz yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını yürüten savcı ve polis müdürlerinin Hizmet’le irtibatı iddiasından mı kaynaklanmaktadır?

6- Son iki yıldır size soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadınız. Sebebi 30 milyon Euro sıfırlama, Urla villaları, imar izinleri, vali sürdürme, Çatalca villaları, ihalelere müdahale, 10 milyon Euro komisyonu yetersiz bulma, yerden ve havadan nereye olduğu belirsiz silah sevkiyatı... Ve sümenaltı edilen Baykal kaseti... gibi iddiaların gerçekliği midir?

7- Dokunulmazlığınız olduğu anayasanın “başbakan ve bakanlar tutuklanamaz, Meclis soruşturması dışında yargıya sevk edilemez” hükmüyle sabit. Buna rağmen ‘hedefleri bendim’ demeniz sizin de bu yolsuzluk ve rüşvet skandallarıyla ilişkili olmanızdan mıdır?

8- Değilse AKP’deki yolsuzlukları ve yolsuzluklara bulaşanları temizleyip güçlenmek varken niçin yolsuzlukları araştıranlara savaş açtınız? 20 bini aşkın vatan evladını sürgüne yolladınız?

9- MİT’in geçen yıl Reza Zarrab’ın bakanlarla yolsuzluk ilişkisi olduğu yönünde sizi uyardığına dair bir belge çıktı. Demek ki MİT elemanları da bakanları, bürokratları takip etmiş. O raporu hazırlayan MİT mensuplarını da görevlerinden aldırdınız mı?

10- Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, İsviçre bankalarında parası olduğu yönünde iddialar çıkınca kendisi İsviçre bankalarına başvurdu. Hesabım varsa bana bildirin, dedi. Böylece Baykal’ın İsviçre bankalarında hesabı olmadığı ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Wikileaks belgelerine dayanarak sizin İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabınızın olduğunu iddia etti. Siz de İsviçre bankalarına başvurarak hesaplarınızın bulunmadığını kamuoyuna belgelemeyi düşünüyor musunuz?

11- Dünya siyasi tarihinde 30 savcı ve hakimle ve 20 polis müdürüyle yapılmış herhangi bir darbe var mıdır? 4 bakanın yolsuzluktan istifası darbe miydi? Reza Zarrab’ın bakanlara rüşvet vermesini veya Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’ye girişi yasak olan Yasin el Kadı’nın takip edilmesi suç mudur? Darbe midir?

12- Uçakta gazetecilerin ‘Elde bilgi-belge olmadan ne yapacaksınız? diyenler var sorusuna ‘Bu ülkenin Başbakan’ı, bakanları dinlendi. Bundan daha büyük belge olur mu?’ demeniz nasıl bir mantıktır? Suçun varlığı aynı zamanda suçlunun kim olduğunu da mı açıklar? Elinizde hiçbir belge olmadan milyonlarca mensubu olan bir camiayı sürekli karalamak ve karalatmak vicdanınızı rahatsız etmiyor mu?

13- Türkiye’yi dinlediklerini kabul eden ABD, Almanya ve İngiltere’ye ses çıkaramayıp, Cemaat beni dinledi diye onlara şikâyete gitmek biraz tuhaf olmuyor mu?

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Veysel Ayhan, Zaman) GENÇ ADAM ANALİZ Sat, 06 Sep 2014 23:28:13 +0300
Camia'ya karşı emperyal taktikler http://www.gencadam.com/component/k2/item/972-camiaya-karsi-emperyal-taktikler http://www.gencadam.com/component/k2/item/972-camiaya-karsi-emperyal-taktikler Camia'ya karşı emperyal taktikler

İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ayıran temel farklardan birisi İslam medeniyetinin Medine Vesikası’na dayanan, Millet Sistemi ile kurumsallaşan, farklı toplum kesimlerini kendi özellikleriyle kabul etmesi ve korumasıdır.

İslam medeniyeti egemen olduğu coğrafyalarda hâkimiyetini adalet ve huzur sağlayarak sürdürmeye çalışmış, dengeleri bunun üzerine oturtmuştur. Özellikle emperyal dönemden sonra Batı medeniyeti, işgal ettiği coğrafyalarda farklılıkları vuruşturma aracı yapmış, var olan veya üretilen düşmanlık-rekabet üzerinden hâkimiyetini sürdürmeyi amaçlamıştır. Makyavelist şekilde her araç ve argümanı kullanmaktan çekinmemiştir. Sözde emperyal dönem bitmesine rağmen bu taktik eski Batı sömürgesi bütün coğrafyalarda hâlâ uygulanmakta, örtülü sömürge düzeni devam ettirilmek istenmektedir.

İngilizler hedef coğrafyalarda farklılıkları kullanarak, toplumsal kesimleri çatıştırarak ve suni problemler üreterek egemen kalmada çok mahirdirler. Gerçek kahramanları itibarsızlaştırma, naylon kahramanlar çıkarma ve toplumların önüne “lider” olarak koymada, değerleri-inançları kullanarak insanları maniple etmede üstattırlar. Bugün Ortadoğu’da Müslümanları parçalayan ve vuruşturan, bunlar üzerinden yeniden sınırlar çizen uygulamaların aynı aklın ürünü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Batılılar, Britanya imparatorluğu Osmanlı coğrafyasını işgal edebilmek ve zengin petrol yataklarını kontrol edebilmek için Arap coğrafyasında bugün içyüzünü daha iyi bildiğimiz taktikler uygulamıştır.  Kimliği İslam’la özdeşleşmiş Arap toplumunu Osmanlı yönetiminden soğutmak ve karşısına “isyancı” olarak dikebilmek için ince stratejilere başvurmuştur. Lawrence’ler üzerinden “Osmanlı yönetimin “İslam’dan koptuğuna” ve sultanın “halife vasfını yitirdiğine” ikna ederek Arap isyanlarını sosyolojik olarak meşrulaştırmak istemişlerdir. “Hain Araplar” diskuruna elbette katılmıyoruz; ancak o günün propaganda imkânlarını kullanarak Arapların önemli bir kısmını kara propagandalarına inandırabilmişlerdir. Arap şeyhleri kendilerine çıkacak postun peşine düştüler ise de “halifenin dinden çıktığı”, “sultanın gâvurlaştığı” söylemleri karşılık bulmuştur.

Batılıların uyguladığı kara propagandalardan birisi ise sömürgelerindeki dünyadan habersiz Müslümanları “Müslümanların önderi halife zorda! Ona yardımınız gerekli, sizi halifeyi korumaya çağırıyoruz!” yalanıdır. Bunlardan pek azı Müslümanlara karşı savaştığının farkına varabilmiş; çoğu “halife için” savaştığına inandırılmıştır.

Türkiye maalesef 18 Aralık’tan sonra bir merkezden hazırlanan ve geniş toplum kesimlerine sistematik ve sürekli pompalanan kara propagandaya maruzdur. Kampanyanın lokomotifi havuz medyası denilen sahibi belirsiz, kamu kaynaklarıyla beslenen medyadır. Bu medya 28 Şubat medyasına rahmet okutacak şekilde hiçbir etik, kural, İslami ölçü kabul etmeksizin, hukuk-yargı tanımaksızın yalan, iftira ve karalamanın her türünü ve pervasızca kullanmaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi bir merkezden beslenen ve toplumun içine salınan kişilerin/ekiplerin kurgulanmış argümanlar üzerinden bu kara propagandayı bir psikolojik harekât unsuru olarak halka yaymasıdır. Toplum psikolojisinden, algı yönetiminden anlayan profesyonel bir ekip sürekli malzeme üretmekte, partizanlardan oluşan ekipler ise üretilmiş malzemeleri topluma empoze etmektedir. Analitik düşünme melekesi yeterince gelişmemiş, İslami-Kur’ani ölçüleri kullanmayan, hukuk mantığından uzak, duygusal/tepkisel hareket etme eğilimindeki yığınlar bu yalanlara inanmakta ve Hizmet mensuplarını “hedef”, “düşman” olarak algılayabilmektedirler. Toplumu ayrıştıran, baba-oğul-kardeşi birbirine hasım hale getiren propagandalar nedeniyle toplumsal barışımız büyük risk ve tehdit altındadır. Başbakan’ın sorumsuzca kullandığı nefret söylemi ve tekrarlarla taraftarlarının zihnine çaktığı iddialar nedeniyle muhafazakâr kesim ortadan bölünmüştür. Havuz medyanın bu söylemleri çoğaltması ve ajitasyonu tehlikeyi “milli bir mesele” haline getirmektedir. Sayın Gülen bu ithamlara karşı daha sürecin başında “mülaane” sohbetiyle cevabını vermiştir; ancak bu dahi “beddua!” denilerek mezkûr ekip tarafından kara propagandaya dönüştürülmüştür.

Altından kalkılmaz yolsuzluk iddialarından kurtulmak isteyenler dini ve milli değerleri, duyguları istismar ederek İslami bir hareketi şeytanlaştırmaya ve itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar. “Cemaat ABD-İsrail ajanı”, “Türkiye’yi satıyorlar”, “Gülen ecnebi kökenli”, “bunlar misyoner, toplumu Hıristiyanlaştırmak istiyorlar” türü söylemler bir kitleye sürekli enjekte edilmektedir. Medya-iletişim imkânlarıyla muhafazakâr, dini duyarlılığı olan kimselerin zihinleri bulandırılmaktadır.

Bir toplumsal kesim, hükümet içinde etkili ama dar bir grup tarafından, İslami söylemlerle fakat İslam’ın temel kriterlerine, Kur’an’a, sünnete aykırı mütemadiyen karalanıyor. Camia “Beraat-i zimmet asıldır”, “birbirinize lakap takmayın”, “zandan çekinin”, “birisi size bir haber getirdiğinde onu araştırın” temel kaidelerine, bir Müslüman’a iftirada bulunmanın ağır vebaline rağmen Müslümanlara hedef gösteriliyor. Şiddet ve nefretten ısrarla uzak duran bir sivil hareket mesnetsiz olarak İslam’a, ülkeye “ihanet”le suçlanıyor; imha edilmek isteniyor. Yetmişten fazla kitabı ortada olan, 50 yıldır konuşan ve konuşmaları kayda alınan, dünyanın her yerinde faaliyetleri bulunan, dünyada başlıca İslam âlimlerinin faaliyetlerini takdir edip, görüşlerini onayladığı bir İslam âlimi hükümet ve partizanlar eliyle linç ediliyor, aşağılanıyor. Ama sözlerinden ve eserlerinden İslam’a aykırı en küçük bir delil, vatana-millete zararlı bir sonuç ortaya konamıyor. Yüksek eğitimli, dünyayı bilen Camia’nın mensupları “aldatılmış” olarak sunuluyor. Ülkenin en büyük İslami hareketlerinden birisi iktidar tarafından yürütülen profesyonel bir algı operasyonuna muhatap. Başta Diyanet ve ilahiyat camiası yaşananlara gözlerini yumuyor. Bazı kanaat ve cemaat önderleri ispatsız, delilsiz itham ve iftiralar karşısında sükut ederek aleyhlerine tarihe not düşülmesine neden oluyorlar. Bu kesimlerin en azından ortada durmaları, hakem olmaları ve tansiyonu düşürmeleri beklenirdi.

Toplumun büyük kısmı yaşananların yolsuzluk iddialarından kaçmaya, soruşturmayı örtmeye ve suçu yansıtmaya yönelik algı çalışması olduğunu biliyor. Ancak partizanların iğfal ettiği, havuz medyasının ablukaya aldığı muhafazakâr, dini duyarlılığı olan bir kesim üretilen propagandalara kanıyor. Müslüman bir kesim hakkında ciddi suizanlar besleyerek büyük vebale giriyor. Bu daha tahrip edici; zira bu defa yöntem aynı toplumun, ailenin içinde uygulanıyor ve maalesef etkili oluyor. Bir Müslüman’a iftira atmanın, “ajan”, “hain”, “misyoner” demenin uhrevi cezası ayrı, ama bu insanlar yüz yüze bakmayacaklar mı? Bu fırtına geçip sel gittiğinde, hakikatler netleştiğinde kardeşler, akrabalar, komşular nasıl yan yana gelecekler? Böylesi büyük iftira ve ithamlara inanma ve bunu yayma noktasında “Müslüman’ım” diyen insanlar daha duyarlı, dikkatli, sorumlu olmalı değiller mi?

]]>
bilgi@gencadam.com (Mahmut Akpınar, Zaman) GENÇ ADAM ANALİZ Wed, 13 Aug 2014 12:50:23 +0300
Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması http://www.gencadam.com/component/k2/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi http://www.gencadam.com/component/k2/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin açıklamaları şöyle: “İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “Bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. Fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevk etmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği. Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır.

Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.

 

Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli. Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. Bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.“Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibarıyla âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı:

“Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

Koskocaman Camia’yı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden, “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir. Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler. Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’an’ın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir. Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysaki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.

Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur. Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar. Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz.

Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım. Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır. Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkânlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum..

Dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin.

Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “tweet”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim. Allah her şeye nigâhban. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkânlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allah’ım, kardeşlerimi birilerinin işyerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allah’ım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hâlâ Müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

Gönül, Çalab’ın tahtı
Çalab gönüle baktı
Kim gönül yıktı ise
O iki cihan bedbahtı.

Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.” (20 Aralık, Herkul.org.)

 

]]>
bilgi@gencadam.com (İdris Gürsoy) GENÇ ADAM ANALİZ Tue, 13 May 2014 23:25:43 +0300
Diktatörlük kurumsallaştığında demokrasi paralel olur http://www.gencadam.com/component/k2/item/967-diktatorluk-kurumsallastiginda-demokrasi-paralel-olur http://www.gencadam.com/component/k2/item/967-diktatorluk-kurumsallastiginda-demokrasi-paralel-olur

Adamlar doğru söylüyor. Gücü halktan aldığımıza göre devlet ve doğru biziz. Bize rağmen hukuk, yargı, soruşturma ve hak peşinde koşamazsınız. Bu, demokrasi bile olsa sizi paralel yapar.

Paralel demokratlar

Buna göre diktatörlük ve demokrasi, kaçınılmaz olarak paraleldir. Ancak sorun şu ki, demokrasi kurumsallaştığında diktatörlük, diktatörlük kurumsallaştığında demokrasi paralel olmaktadır. Bu nedenle diktatörlüğün kurumsallaştığı yerde diktatörün adamlarının demokratik unsurlara paralellik atfetmesinde şaşılacak bir şey yok. Hatta içerdiği çarpıklık nedeniyle bu türden paralellik atfının olumsuz bir anlamı olmadığı gibi gerçek doğrunun da kendisi olduğunu söylemek mümkün. Bu durumda paralel olmaktan ziyade, hangi sistemde paralel olduğunuz önemlidir. Aksi durum ise en azından riya barındırıyor. Diktatörün adamları, seçimle geldikleri için demokrasiyi kutsuyor, ama aynı demokrasinin diğer kurumları; hukuksuzluk, yolsuzluk ve keyfî iktidar karşısında işletilmeye çalışıldığında paralellik oluyor. Demokrasinin işleyişine gösterilen tahammülsüzlük ve saygısızlık neticesinde kendilerinin anlayacağı dilden konuşanlara karşı da yine demokrasinin diliyle tepki verme riyakârlığına giriyorlar. Densizliği kanıksadık, belli ki değişmeyecek. Nedeni oldukları sarmalın açmazı olarak, gittikçe de sertleşecekler. O bildik sona varmak için kararabildiği kadar kararacaklar.

Kategorik diktacılar

Olanları bunun dışında yorumlayan 3 farklı grupla karşı karşıyayız. İlki, bu işlerin zaten böyle olduğunu düşünen ve ne olursa olsun, durumu veri kabul ederek çıkarları gereği susmaya devam eden eyyamcılar. İslami kesimden Kemalistlere, sosyal demokratlardan liberallere kadar farklılaşsalar da, fiilî durum karşısındaki sükutları hepsini aynı koalisyon ve günahın ortağı yapıyor. Çünkü bu grup, refah düzeyi olumsuz etkilenmedikçe pozisyonunu değiştirmeyecek, etkilendiğinde değiştirse bile bir anlam ifade etmeyecek unsurlardan oluşuyor. İkincisi, doğrudan iktidarın güdümüne girmiş ve iktidarın ‘sözde başarısı’ dışındaki her eksikliğini bu başarıya feda etmeye değer gören ve bu nedenle, yapılanlar diktatörlük ve zulüm anlamına gelse bile ehemmiyet atfetmeyen grup. Bu grup kendi içinde ikiye ayrılabilir. İlki, algısını ve pozisyonunu, havuzdan aldığı rant nispetinde şekillendiren çıkarcılar; ikincisi, iktidarın başına gelenleri, yaptıklarından daha kayda değer sorunlar olarak görüp, elde ettiği seçmen desteği ile kendine ilişkin olumsuz algıyı süpürdüğünü savunanlar. Üçüncü grup, gerçekten durumun bir diktatörlük olamayacağını, güvendikleri siyasi figürlerin asla diktatörlük peşinde koşmayacağını, politikacılar böyle hevesler içine girse bile memleketin kurumları ve münevverlerinin yanılmayacağını ve buna dur diyeceğini zannedenlerden oluşuyor.

Ancak maalesef karşı karşıya kaldığınız sorun, devlet kudretini kendi menfaatine olacak şekilde kullanmak olduğunda böyle olmuyor. Öncelikle farkına varmak gerekir ki, Türkiye’de siyasi iktidarın yapıp ettikleri, modern toplumlar için diktatörlüğü andıran bir zulümdür ve diktatörlüğün kötü yanı, bir kez başladığında nerede sonlanacağının bilinmemesidir. Bunun örneğini Türkiye’de de, yakın çevremizde de defalarca gördük. Maalesef tekrar edebilir bir durum olduğu gibi belli bir noktaya geldikten sonra, zulmün en ileri noktasına varacak şekle bürünmesi de mümkün. Çünkü söz konusu olan diktatörlük olduğunda, öncelerin masum ve zararsız görünen destekleri, görmezden gelmeleri ve çıkar işbirlikleri, sonraki dönemin zulmüne ortak olmak anlamına gelir. Ve diktatörlük, bir kez kendi sarmalını inşa etmeye başladığında, yukarıda zikredilen ve her biri kendi içinde bir rasyonel barındıran gruplarda yer alanlar bunun ortağı olurlar. Zulüm, zulümdür. Kitleleri, kurumları, aydınları ve varlıklı iş çevrelerini arkasına almak, onu meşru kılmaz.

Tarihten dersler

Bunu anlamak için Hitler’in, tarihte eşine az rastlanır zulmüne ve felaketine karşın kitleleri nasıl olup da kendine inandırabildiğine bakmak gerek. Hitler, fikirlerinin ve politikalarının hastalıklı ve sakat tarafları bir yana, kendi içinde sistematiği güçlü bir ideal ve bu ideale uygun tonda bir politika yapma biçimi gütmüştü. Bunun için de işini iyi yapan politika uzmanlarından, deha mesabesinde aydın desteğine uzanan güçlü bir ekibi vardı. Bu ekip içinde en önemli ismin, Propaganda Bakanı Goebbels olduğu iyi bilinir. Goebbels, kitleleri kolay etkilemekteydi. Rusya’daki ağır yenilgiden sonra bile taraftarlarının desteğini sürdürebilmeyi başarmıştı. Hitler Almanya’sının çöküşüyle, değil Avrupa veya dünyanın, evrenin yok olacağına inanmakta ve Hitler’i desteklemeye devam etmekteydiler. Hitler, faşizan diktatörlüğünün gücünü, kitleleri, bu tür yalanlarına inandırabilme kabiliyetinden almaktaydı. Kitlelerin inanışı o kadar yaygın hale gelmişti ki, bildik düşünürler bile bundan nasibini almıştı.

En belirgin ve dramatik örnek, Martin Heidegger’dir. Heidegger, neredeyse herkes tarafından ittifak edildiği üzere, 20. yüzyılın gerçek anlamda en büyük filozofu ve birkaç alanda birden çığır açma becerisine sahip gerçek bir deha idi. Buna rağmen, hem de Freiburg Üniversitesi rektörü iken Nazi Partisi’ne resmî kayıtlı bir üye olarak, Hitler’in hastalıklı fikirlerini, kısa süreli de olsa destekleme bahtsızlığını, kariyerine bir leke olarak yazdırmayı başarmıştı. Neden böyle yaptığı konusunda spekülasyonlar olsa ve destekçileri tarafından; üniversitesini, Hitler’in zulmünden korumak için üye olmak zorunda kaldığı şeklinde yorumlansa da, gerçekte Almanya ve Avrupa’nın ‘metafizik’ kurtuluşunun Hitler’in Nazi Partisi ile olacağına inanmaktaydı. Pek çok kişi gibi Heidegger’e göre de Hitler, bir tür halife-i rûy-i zemindi.

En tesirsiz olduğu dönemlerinde bile güçlü idealleri vardı. Oldukça karizmatikti. Güçlü ekibi ve propaganda kabiliyeti ile kitleleri coşturabilmekteydi. Dikkat edin ki, tüm bunları hastalıklı fikirleri ve uygulamalarına rağmen yapabilmekteydi. Bu kutlu davada, bazı insanların ölümünün hiçbir önemi yoktu. Almanya, Avrupa ve hatta evrenin düze çıkabilmesi için ‘insanlığı sorgulanır grupların’ yeryüzünden tamamen yok edilmesi, insanlığa hizmet gibi algılanmaktaydı. Bu uğurda büyük gövde gösterileri yapılabilmekte ve insanlar, zulmüne rağmen Hitler’i desteklemekteydiler. Nihayet, tarih, neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstererek, sonraki yüzyıllara acı bir ders olarak kaydını düştüğünde, bu zulme ortak olanlara ölüm ve intihar; yanlılarına da, duydukları utançla sonlarını beklemek düştü.

Bu sonuç, diktatörlük olduğunda mukadder oluyor. Yani bazıları zulmedecek, bazıları da zulme maruz kalacak. Sorun, kimin tarihe hangi safta yer alarak geçeceğinde yatıyor. Biliyoruz ki diktatörlük bir şarlatanlar, dalkavuklar, paralı, ama ucuz kalemşorlar ve zulme karşı dilsiz şeytanlardan müteşekkil bir koalisyondur. Haysiyet ise diktatörlükle örtüşmeyen bir duruşta yatıyor. Bu nedenle diktatörün gözlerinin içine bakarak, yaptıkların seni diktatör yapıyor ve bu kabul edilemez diyebilenler, son paraleller de olsa aslında zulme karşı ayakta kalabilen demokratlar oluyor.

]]>
bilgi@gencadam.com (TAMER ÇETIN - KALIFORNIYA ÜNIVERSITESI, BERKELEY) GENÇ ADAM ANALİZ Wed, 30 Apr 2014 09:11:42 +0300
Psikolojik Harekatın arkasındaki kişi http://www.gencadam.com/component/k2/item/965-psikolojik-harekatin-arkasindaki-kisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/965-psikolojik-harekatin-arkasindaki-kisi Psikolojik Harekatın arkasındaki kişi

“Hele bir de bize biraz malzeme gelse diyorlar MİT’ten. İnşallah o zaman çok daha farklı olur.” Bu sözler Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal’a ait. 9 Mart gecesi internet sitelerine düşen bir ses kaydı, Havuz medyasının Hizmet Hareketi ve Hocaefendi hakkında başlattığı kara propaganda haberlerini bizzat Başbakan Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan’ın organize ettiğini ortaya koyuyordu. Twitter’da yayınlanan ses kaydında Bilal Erdoğan, babasına “Manşetleri göreceksin inşallah. Takvim ‘Vaiz lobisi’, Sabah ‘Kaset olmadı dosya verelim’ diye manşet attı. Tamamen hazır babacım. Talimatınızı bekliyorlar. En tepeden vurmaya başlayacaklar.” diyordu. Başbakan “Tamam, canım ne varsa ellerinde gireceğiz onun şeyi yok.” karşılığını veriyordu. Sabah, 18 Aralık’ta “Kaset olmadı dosya verelim” diye manşet attı. Takvim ise “Vaiz lobisi” başlığıyla çıktı. Erdoğan ve oğlu arasındaki görüşme MİT’in şahsî işlerde kullanıldığını da ortaya çıkarıyordu.

]]>
bilgi@gencadam.com (İdris Gürsoy) KARA PROPAGANDA Mon, 21 Apr 2014 15:58:50 +0300
TÜM SIRLARIN ORTAYA ÇIKACAĞI GÜN http://www.gencadam.com/component/k2/item/958-tum-sirlarin-ortaya-cikacagi-gun http://www.gencadam.com/component/k2/item/958-tum-sirlarin-ortaya-cikacagi-gun

Yaklaşık üç aydır çok nahoş, insafla, iz’anla ve imanla telifi mümkün olmayan garip ama gerçekten hikmetlerle dolu bir süreç yaşıyoruz.

İftiralar, yalanlar, hakaretler havada uçuşuyor. Meydanlarda âlimler yuhlanıyor, medyada her gün yeni bir şarlatan türlü tezviratlarla insanları kandırıyor. Buna destek olan şakşakçılar da var, sessiz kalıp ikrar günahına ortak olanlar da. Ama galiba hepsinin gözden kaçırdığı bir gerçek var. Ahiret var, hesap var, mizan var, sırat var. Kul hakkı denen, Allah’ın bile -sahibinin rızası olmadan- affetmediği büyük bir vebal var. “Zerre kadar iyiliğin de kötülüğün de önümüze serileceği” o dehşetli gün var. “Bütün sırların ortaya saçılacağı” “ne evladın, ne servetin ne de şöhretin fayda vereceği” mahşer var.

Ve hey efendiler! Siz türlü iftiraları, yalanları, hakaretleri sıralayanlar! Bütün bunların o dehşetli günde birer birer önünüze konacağını hiç düşünmez misiniz? Ya siz, bunca hakarete alkış tutanlar, her şey yüzünüze vurulurken siz ne yapacaksınız! Ve ey bunca şenaate sessiz kalıp kendince bir kısım sebeplerle ses çıkarmayan, sükûtu ikrar sayılan dostlar! “Sadece kalbiselimle gelmenin fayda ettiği” o gün için cevabınız hazır mı şimdiden? Ne diyeceksiniz Allâmü’l-guyûb size bütün bunları sorduğu zaman?

Siz manşetlerden, ekranlardan ve meydanlardan “Haşhaşilerden de beter bunlar” diye hakaretler savururken, bugüne kadar eline bir tek çakı bile almamış milyonlarca insanın hakkını yediğinizin farkında değil misiniz? Ahireti hiç mi düşünmüyorsunuz?

“Bunların üç tane hasleti var, takiyye, yalan, iftira” derken, takiyyeyi küfür gören, yalanı bir lafz-ı kâfir olarak kabul eden, iftiradan yılandan kaçar gibi kaçan ve bunu hayatlarıyla isbat eden kaç bin masumun günahını aldığınızın farkında mısınız? Hesap gününden de mi endişe etmiyorsunuz!

“İnlerine gireceğiz bunların” diyorsunuz. Bugüne kadar yüz binlerce vatan evladının imanının kurtulmasına vesile olmuş o ilim irfan yuvalarının, orada hizmet eden binlerce insanın manevi şahsiyetini tahkir ediyorsunuz. Bunca insan yakanıza yapıştığında ne diyeceksiniz, bundan da mı korkmuyorsunuz!

“Vatan haini bunlar” diyorsunuz. Bayrağımızı yüz altmış ülkede dalgalandıran, değerlerimizi güneşin doğup battığı her yere fedakârca taşıyan, bir kısmı şehit düşüp o topraklara adeta cesediyle imza atan gönül kahramanlarına en çirkin yakıştırmaları yapıyorsunuz. Vicdanınız sızlamıyor diyelim, ahireti de mi düşünmüyorsunuz!

“Kasetleri bunlar sürüyor piyasaya, mahreminizi kaydediyorlar” diyorsunuz. Başkasının ayıbını ortaya dökmeyi, günahını deşifre etmeyi, insanların hatalarını yüzlerine vurmayı edepsizlik sayan, nezaket abidesi insanlara elinizde bir tek delil olmadan, sürekli iftira atıyorsunuz. İnsafınızı yitirmişsiniz, bu belli; peki ahireti de mi düşünmüyorsunuz!

“Kurban paralarınızı, zekâtlarınızı alıyorlar, yiyorlar” diyorsunuz. Hizmet’in parasıyla şahsi parası birbirine değmesin diye kılı kırk yararcasına hassasiyet gösteren iffet abidelerine karşı en hayâsız ifadeleri kullanıyorsunuz. Size kimse, “bu adamlar bu paraları yeseydi bunca müessese neyle kurulur ve devam ederdi, dünyanın dört bir tarafına bu insanlar nasıl giderdi” diye söylemiyor mu? Hadi bunu geçtik hiç kimse size ahireti de hatırlatmıyor mu?

“Dış güçlerin ajanlığını yapıyorlar” diyorsunuz. Elli senedir birilerinin sakız gibi çiğnediği ama bugüne kadar bir tek delil, emare bile ortaya koyamadığı bir iftirayı seslendiriyorsunuz. En büyük sermayesi bağımsızlığı olan bu gönüllüler hareketinin hangi güçlerin ajanı olduğunu açıkça söylemeye ise ne hikmetse çekiniyorsunuz. Ortaya bir tek delil koyamıyorsunuz. Bir gün bu insanlarla yeniden yüz yüze bakacağınızı düşünmüyorsunuz belki ama ahirette mutlaka yüzleşeceksiniz. Hiç mi endişe etmiyorsunuz?

Allah’ın rızasını elde etmekten başka gayesi olmayan milyonlarca insanı “cehennemlik olmak”la itham ediyorsunuz. Bu kararı Allah’tan başka hiç kimsenin veremeyeceğini bilmiyor olamazsınız. Peki, bunu neden yapıyorsunuz; hesap gününün dehşetinden hiç ürpermiyor musunuz?

Hizmet müesseselerini “rant devşirmekle” suçluyorsunuz. Bütün ömrünü bu müesseselerin kurulmasına harcamış başta merhum Hacı Kemal abiye, Yusuf Pekmezci abilere ve daha nicelerine nasıl bir iftira attığınızın farkında değil misiniz? Rûz-i mahşerde bu kutlu insanlarla yüzleştiğinizde ne diyeceksiniz!

“Bunların okullarına, dershanelerine çocuklarınızı göndermeyin” diye sürekli bağırıyorsunuz. O müesseselere gidip imanla, Kur’an’la tanışacakken sizin telkinleriniz yüzünden bu fırsatı kaybeden insanların yarın yakanıza yapışmasından hiç endişe duymuyor musunuz?

Hocaefendi’nin ilmini sorguluyor, “o zaten ilkokul mezunudur” diye alay ediyorsunuz. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç okuma yazma bilmediğini unutmuş olamazsınız. Mahşerde Nebiler Sultanı ile karşılaşırsanız ne demeyi düşünüyorsunuz?

Elli senedir kürsülerde vaazlar veren, binlerce kaseti, seksen civarında kitabı yayımlanmış olan bir zata olmadık hezeyanlarla saldırıyorsunuz. Bizzat yetiştirdiği yüzlerce talebesi, hidayetine vesile olduğu milyonlarca insan ortadayken, ilminin enginliğine binlerce şahid-i sâdık varken Hocaefendi gibi bir insana düşmanlığın ahiretteki bedelini hiç hesaba katmıyor musunuz?

Tesbihlerden, ananaslardan imalar üretip Hocaefendi’yi dünyalık peşinde koşan bir insan gibi sunmaya çalışıyor, kitlelerin zihinlerini bulandırıyorsunuz. Ama siz de çok iyi biliyorsunuz ki ne Hocaefendi’nin, ne akrabalarının ne de etrafındaki arkadaşların bir tanesinin bile dünyada bir dikili ağaçları yok. Olsaydı eğer siz bunu şimdiye kadar çarşaf çarşaf manşetlere taşır, yedi düvele duyururdunuz. Ama yapamadınız. Buna rağmen bu iftiraları atarken ahiretinizden hiç endişe etmiyor musunuz?

Yetmiş küsur senelik hayatının her anı göz önünde bir Hak dostuna –hâşâ- “içi boş” diyorsunuz. Altmış senedir bir neslin yetişmesi için gözyaşlarını ceyhun etmiş, ağlamaktan gözlerinin altında torbacıklar oluşmuş bir gönül insanını bugüne kadar görülmemiş seviyesizlikte bir üslupla incitiyorsunuz. Gözlerin dehşetten yerinden fırlayacak gibi açıldığı, yüreklerin ağızlara geldiği o günde, defterinizi sol tarafınızdan almak gibi bir korku taşımıyor musunuz?

Sanki insanların kalblerini yarıp bakmak imtiyazına sahipmişsiniz gibi hayatını duayla örgülemiş, bütün ömrü serapa kulluk olan bir gönül insanına “sahte veli” deme cür’etini gösteriyorsunuz. Sabahlara kadar dua dua yalvardığına, hıçkırıklarının odasının dışına taştığına onlarca şahit varken siz bunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? Her biri bulundukları zamanı aydınlatan kandiller mesabesindeki büyük zatların dualarıyla bizleri tanıştıran bu müstesna insana yaptıklarınızdan sonra –eğer karşılaşırsanız- başta sahabe-i güzin efendilerimiz, tabiin, tebe-i tabiin imamlarımız, Abdülkadir-i Geylanî, İmam Rabbanî, Şah-ı Nakşibendî, İbn-i Arabî, Hasan Şazelî, Bediüzzaman gibi dev kametlerin yüzüne nasıl bakacaksınız?

Hocaefendi’nin peygamber sevgisine laf ediyorsunuz. Bütün ömrünü Allah Resûlü’nü insanlara tanıtmaya adamış, Hamza’ları, Halit’leri, Mus’ab’ları, Cafer’leri, Zeyneb’leri, Nesibe’leri bu milletin gönlüne kazımış, sadece Efendimiz’i anlattığı vaazlardan ciltler dolusu kitaplar çıkmış bir Peygamber âşığına nasıl bir iftira attığınızın farkında değil misiniz? Nebiler Serveri’ni her andığında ama her andığında yerinden doğrulan, edebiyle milyonlara örnek olan bu nezaket abidesine yaptığınız hakaretlerin zararının aslında sadece size olduğunu hiç düşünmüyor musunuz? Yarın Allah Resûlü, “Tek gayesi beni insanlığa tanıtmak olan bu talebemden ne istedin?” diye sorduğunda verebileceğiniz bir cevabınız olacak mı?

Sorular böyle uzayıp gidiyor… Bütün bu olanları gördükçe gönüllerimizde “akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir” hakikati yankılanıyor. Bediüzzaman’ın o enfes ifadeleriyle “demek bir mahkeme-i kübrâ var” diyor, ardından “lâ havle” çekip sabır dileniyoruz. Ve bir kere daha soruyoruz “Hakikaten ahireti de mi düşünmüyorsunuz!”

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Süleyman Sargın) KÖŞE YAZILARI Fri, 28 Mar 2014 09:45:20 +0200