Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 388
http://www.gencadam.com Sun, 14 Aug 2022 05:31:57 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Sulhun anahtarı: Kardeşlik http://www.gencadam.com/component/k2/item/481-sulhun-anahtari-kardeslik http://www.gencadam.com/component/k2/item/481-sulhun-anahtari-kardeslik Sulhun anahtarı: Kardeşlik

Barışın olduğu bir ortamda yaşamak istiyorsak önce kardeş olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü kardeşlik, tüm hamasi duyguların önünde olduğu için kargaşa ve kavgaları önlüyor.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye'nin gündemini en çok meşgul eden konu 'Sulh' oldu. 30 yıldır ülkenin acısı olan terör sorununu ortadan kaldırmak ve barışı hâkim kılmak için devlet erki, taraflarla masaya oturdu. Önümüzdeki günler ne getirecek bilinmez, ama 'sulh' kelimesinin adının geçmesi kimi kesimleri rahatsız etse de, ülkenin büyük bir çoğunluğunu mutlu etti. Gazetecilerden kanaat önderlerine pek çok kişi, barışı, bunun önemini ve nasıl sağlanacağı meselesini yorumladı. Sürece karşı vatandaşlar tepkisiz değildi elbette. Onlar da sosyal medyadan konuya ilişkin düşüncelerini ifade etti. Çoğu beklentiliydi ve bunun geç kalınmış bir adım olduğunu söylüyordu. Fakat, herkesin kalbini ve zihinini meşgul eden bir yığın ortak soru vardı: "Sulh kimlerle yapılırdı?", "Yaşananlardan sonra sulhe kapılar açılır mıydı?", "Sulh için ne gerekliydi?" vs. Çok geçmeden, bu sorulara bir cevap kabilinden önemli bir çağrı geldi.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, "Sulh hayırdır, hayır sulhtadır." başlıklı kısa sohbeti, internet üzerinden yayınlandı. Bu sohbet, hem medya hem de siyasiler tarafından ilgiyle karşılandı. Hocaefendi, dinimizin sulhu hayırlı gördüğüne, Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sulh için attığı adımlara değiniyordu: "Milli onur, milli gurur ayaklar altına alınmamak kaydıyla, o mefkûreye saygı devam ettiği müddetçe -bence- el de öpülebilir, etek de öpülebilir. Heyet-i İslamiye, heyet-i milliye arasında huzurun temini adına katlanılabilecek her şeye katlanmak lazım. Hayır, sulhtadır, sulh her zaman hayırlıdır."

Hocaefendi, bütün bunları anlatırken önümüze Asr-ı Saadet'ten bir de örnek koydu: 'Hudeybiye Barışı.' Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında 628 yılında imzalanan Hudeybiye Antlaşması, dinimizin sulh karşısındaki tutumunu görmemiz açısından önemli. İsterseniz o dönemi hatırlayalım: Efendimiz eşliğinde Medine'den Mekke'ye hac vazifesini yerine getirebilmek için yola çıkan Müslümanlar, Mekkeli müşrikler tarafından şehre alınmaz. Bu da 500 kilometrelik yolu yanlarında kurbanlık hayvanlarıyla yürüyüp gelen Müslümanları hayal kırıklığına uğratır. Ama asıl hüsran, Peygamberimiz'in onlarla barış yoluna gitmesiyle yaşanır. Allah Resûlü'nün müşriklerle anlaşma yapmak istemesi, bazı Müslümanlar tarafından hoş karşılanmaz. Müşriklerle masaya oturulamayacağına inanırlar çünkü. Lakin Resûlullah, sulh için tüm izzet-i nefsini bir kenara bırakır. Atılan imzaların ehemmiyeti ise yıllar sonra anlaşılır. Barışa karşı çıkan Müminler seneler sonra, "Siz Mekke'nin fethini fetih sanıyorsunuz. Ama asıl fetih Hudeybiye." diyerek Efendimiz'in bu kararının ne kadar mühim olduğunu dile getirir. Hudeybiye Barışı o yıl Müslümanlara hac vazifesini yaptırmaz ama, on yıl içinde kalplerin fethine vesile olur. Hocaefendi de işte bu zaviyeden bakıp, nefsimize ağır gelse de sulh için adım atmakta, bilmediğimiz hayırların olduğunu hatırlatıyor bizlere. Huzur ortamını sağlamak için bize ters gelen şeyler elbette olabilir. Ama buna rağmen inananların, Hudeybiye Sulhu'ndaki mantık ve muhakemeyi örnek alarak yapılması gereken ne varsa onu üstlenmesi lazım.

Görüyoruz ki Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) uygulamalarına göre sulhun yolu kardeşlikten geçiyor. Zira Allahu Teala, toplumun en küçük biriminde dahi barışın sağlanmasını ve insanların birbirlerini sevmesini istiyor. Ancak bu şekilde hem ailede hem de toplumun diğer kesimlerinde huzur ortamının hasıl olacağını bildiriyor. Hocaefendi de 'Sulh hayırdır' konuşmasında bu noktaya dikkat çekiyor. Ona göre, toplumumuzdaki uyumsuzluğun sebebi birbirine katlanamayan insanlar. Herkesin kendi tarz-ı telakkilerinde serbest olması gerekirken biz hal ve tavırlarımızla bu serbestiyeti kaldırıyoruz. İnsanlara hoşgörülü yaklaşmıyoruz. Herkes karşısındakini kendine benzetmek istiyor. Bu da yetmiyormuş gibi benzemeyene dirsek vuruluyor. Bütün bunların altında da kardeşlik duygusunun olmaması, kişilerin kendilerinden başkasını sevmemesi yatıyor.


'İslam' kelimesinin kökü 'sulh'

İslamiyet, barış ve kardeşlik dini olarak iniyor yeryüzüne. İlahiyatçı ve meal yazarı Prof. Dr. Suat Yıldırım, İslam'ın, kelime olarak 'silm' kökünden geldiğini, bunun da sulh ile aynı anlamda olduğunu anlatıyor. Yani İslam kelime manasıyla da insanlığa barışı telkin ediyor. Nitekim Asr-ı Saadet'te dinimizin bu yönü, Allah Resûlü tarafından ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Bu noktada Iğdır Ünivesitesi İlahiyat Fakültesi'nden Yard. Doç. Dr. Osman Bilgen, dikkatlerimizi Hicret'ten sonra Müslümanların Efendimiz önderliğinde Medine'de inşa ettiği devlete çekiyor: "Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bundan on dört asır önce Medine'de tüm çağlara damgasını vuracak bir refah ortamını kabileleri birbirine kardeş yaparak sağladı." Anımsayacak olursak, Peygamberimiz'in dinimizi ilk yaydığı topraklar olan Arap Yarımadası'nın en büyük sorunu, kabilecilik ve kavmiyetçiliğin ön planda tutulmasıydı. İnsanlar birbirlerine ırklarına göre muamele ediyordu. Buna rağmen, Hicret'ten önce ırkçılık ve menfaatçiliğin hâkim olduğu Medine'de, Hicret'ten sonra soy ve renk farklarını öne çıkartmayan yeni bir toplum oluştu. 'Evs' ve 'Hazrec' kabileleri Arap Yarımadası'ndaki bu halin özeti gibiydi adeta. Ancak Resûlullah ve getirdiği dine iman ettikten sonra birbirleriyle barıştılar. Kurulan İslam Devleti'nde sulh içinde yaşadılar. Asr-ı saadette ve Dört Halife Devri'nde yaşanan barış ve hoşgörü ortamı, İslam coğrafyasında belki de son kez Osmanlı İmparatorluğu'nda kendini gösterdi. Çeşitli milletlerden oluşan tebaa, gerek yönetim kademelerinde gerekse hayatın diğer alanlarında kardeşçe yaşadı. Fakat bugün tam tersi söz konusu. Günümüz Müslümanları inandıkları dinin içerdiği bu mahiyetten habersizce yaşıyor maalesef. Irkçılık ve milliyetçilik gibi duyguların pençesine takılıp din birliğini unutuyor.

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Celaleddin Çelik de toplumdaki huzursuzluğu bu sebeplere bağlıyor: "Kimse birbirinin yaşantısından hoşnut değil. Herkes birbirinin inancından yahut nesebinden rahatsız. Din kardeşleri dahi dinlerin ortak olmasını birbirilerini sevmek için bir sebep olarak görmüyorlar." Halbuki huzur için, ırk ve dil farkı gözetmeden din kardeşliğinin esas alınması gerekir. Allah (cc) pek çok ayette dil, renk ve kültür gibi ayrılıklara rağmen bütün insanların eşit ve birbirilerinin kardeşleri olduklarını ifade ediyor. Buna mukabil kardeşliğe mani olacak duyguları haram kılıyor. Nahl Sûresi'nde kardeşler arasında adalet ve ihsan emredilirken, zulüm ve azgınlık yasaklanıyor. Ama bu uyarılara rağmen milliyet-i menfiyeye tutunarak din kardeşliğimizi ihmal ediyoruz. Oysa bize düşen kardeşliğin neden gerekli olduğunu idrak edip, toplumumuzda bu duyguyu yaymak. Bunun için de pek çok yol var. Osman Bilgen, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin Uhuvvet Risalesi'nde zikrettiği, "Hâlık'ımız bir, Malik'imiz bir, Mabud'umuz bir, Râzık'ımız bir... bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir... bir bir yüze kadar bir bir..." düsturunu ön planda tutmanın barış ve kardeşlik için ilk adım olabileceğini düşünüyor. Suat Yıldırım da, Bilgen'le hemfikir: "Bediüzzaman'ın öne sürdüğü tez, farklıları kabullenip bir arada yaşamanın ilk yolu." Efendimiz'in İslam devletinin temellerini atarken esas aldığı şey de bu zaten. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), Hicret'ten sonra ensar ve muhacir arasında kardeşlik ahidnamesi imzalatıyor. Ahidnameye göre; ensar muhacire, muhacir ensara emanet ediliyor. Böylece, bir zamanlar birbirlerinin boynunu vuracak durumda olanlar birbirleri için canlarını feda edebilecek hale geliyor.


Kardeşlik reçetesi

Son dinin barış ve kardeşlik üzerine olması, Son Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu düsturlarla insanlara Hakk'ı anlatması boşuna değil elbet. Dünyayı yaşanır kılmak için her şeyden önce sulh ve uhuvvete ihtiyaç var. Çünkü uhuvvetin olmadığı yerde barış söz konusu olmuyor. Terör ve zulüm baş gösteriyor. İlk insan ve Peygamber Hz. Adem'in oğlu Kabil'in kardeşi Habil'i de öldürmesi bundan değil miydi zaten? Kabil, kalbinde kardeşlik yerine haset, kin, kıskançlık ve bencillik gibi duygulara yer verince kardeşinin kanını akıtması kaçınılmaz olmuştu onun için. Bu yüzden Allah, kardeşliğe mani olan tüm duygulardan uzak durmayı; hüsn-ü zan ve hoşgörüye tutunmayı emrediyor. "Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün." (Fussilet, 34) ayeti bu anlamda manidar. Zira Cenab-ı Hak, ruhumuzda kardeşliği yeşertmenin reçetesini veriyor burada.

Dinimiz, kan akıtmayı yedi büyük günahtan sayıyor. Allahu Teâlâ, Maide Sûresi 32. ayette "Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir." diyerek kan dökmenin ne kadar kötü bir davranış olduğunu bildiriyor. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden İslam hukukçusu Prof. Dr. Saffet Köse ayete dayanarak, İslam hukukunda bir insanın yaşama hakkının ancak o canı ona veren tarafından alınabileceğinin altını çiziyor. Allah Resûlü de kan dökmeyi kardeşlik ve barışa mani bir durum olarak addettiği için Veda Hutbesi'nde meseleye değiniyor: "Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Sonuçta bütün Müslümanlar kardeştir. Bir Müslüman'ın kanı da malı da helâl olmaz." Bunun içindir ki, "Bütün insanlar Allah'ın ailesidir. Allah katında en sevimli olanlar, insanlara en güzel davranandır/en faydalı olandır." hadisinin tavsiye ettiği fehvaya uymak gerekiyor. Burada, Vahşi'yi hatırlamakta fayda var. Biz eğer Hz. Hamza'yı öldürdüğü için Vahşi'ye küsseydik, Uhud Savaşı hedefine ulaşamazdı. O, savaşta Hz. Hamza'yı öldürmesine rağmen Müslümanlar kendisine tavır almadığı için İslamiyet'i kabul etti. Saadet Asrı'nda Vahşi'ye tanınan bu müsamaha, bugün de Müslümanlara sulh için hangi üslubu kullanmaları gerektiğini gösterdiği için pusula mahiyetinde.

Müslümanların, İslam'ın ilk yıllarında olduğu gibi birbirlerine uhuvvet beslememelerinde pek çok sebep var. Bunlardan biri de ibadetlere olan alakanın azalması. İslamiyet'in farz olan ibadetleriyle dahi barış ve kardeşliğe ortam hazırladığına dikkat çeken Osman Bilgen'e göre, İslam'daki her bir ibadette uhuvveti pekiştiren bir yön söz konusu. Mesela cemaatle kılınan beş vakit namaz, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlıyor. Oruç ve zekât, aç ve susuz kimselerin halini düşündürüp bizleri yoksul insanlara yardıma teşvik ediyor. Hac ise farklı renk ve ırktaki müminleri bir araya getirdiği için ırkların ırklara üstünlüğünü ortadan kaldırıyor.

Dinimiz her yönüyle, inananlara kardeşliği telkin ediyor. Bize de "Sulh hayırdır. Hayır, sulhtadır." hadisindeki düstur ile hareket edip sinelerimizi uhuvvete açmak düşüyor.

]]>
bilgi@gencadam.com (Sevim Şentürk - Yeni Bahar) MAKALELER Sat, 09 Feb 2013 03:54:53 +0200
'İslam ile modernite tezat teşkil etmez' http://www.gencadam.com/component/k2/item/436-islam-ile-modernite-tezat-teskil-etmez http://www.gencadam.com/component/k2/item/436-islam-ile-modernite-tezat-teskil-etmez 'İslam ile modernite tezat teşkil etmez'

Almanya´nın önde gelen gazelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) yaklaşık bir ay sonra Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ikinci kez sayfalarına konuk etti. Türkiye uzmanı Rainer Hermann önceki yazısında Hocaefendi ile görüşmesinin yanı sıra ABD’deki eğitim ve diyalog kurumlarını mercek altına almıştı.

Rainer Hermann bu kez de Hocaefendi ile gerçekleştirdiği kapsamlı mülakat ile FAZ okurlarının karşısında çıktı. Hermann, Hocaefendi’ye Müslümanların modern dünyadaki sınavlarından, terör olaylarına, İslam’ın kadına bakışına, Ak Parti – Hizmet ilişkilerine kadar bir çok soru sordu.

Mülakat, özellikle Alman kamuoyunun  İslam ve Hizmet’e dair merak ettiği bir çok konuya açıklık getirmesi sebebiyle büyük bir ilgi ile karşılandı.

Sayın Gülen, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında barış içinde bir ortak yaşam mümkün müdür?

Evet. Müslümanların ve Hıristiyanların barış içinde bir ortak yaşamın tehlikeye girmesinin sebebi her iki tarafta da marjinal grupların kendini göstermesidir. Bazı Müslümanlar İslam dininin kutsal saydığı değerlere yapılan saldırı ve karalamalara karşı reaksiyonlarını ortaya koyarken dengeyi muhafaza edemiyor, aşırıya kaçıyorlar. Halbuki bu karalama kampanyalarını yapanların asıl niyetleri, gazetelerde verdikleri demeçlerde görüldüğü gibi, Müslümanları infiale sevk etmek ve bununla İslam’ı karalamak. Bu gerçeği fark edemeyen Müslümanlar, münferit bir grubun yaptıklarından yola çıkarak bütün Batı ve Hıristiyan dünyasını İslamofobi ile suçlama yoluna gidiyor.

Peygamber Muhammed´e dair bir nefret filmi İslam dünyasının bir çok ülkesinde kısmen şiddetin eşlik ettiği şekilde protestolara yol açtı. Sizce hangisi daha önemlidir? Düşünce özgürlüğü mü, dinlere saygı mı?

Bütün dinlere karşı saygıya ihtiyacımız var. BM veya AB bu anlamda bütün kutsallara saygılı olmamızı gerektiren bir kanun çıkarabilirler mi? Ancak bu fikir hürriyetiyle bu mesele çelişir mi çelişmez mi? Bu yüzden bu bana zor gibi geliyor. Bu meseleyi en iyisi mi insanları iyi karakterli olacakları şekilde yetiştirerek çözmek gerekiyor. Hukuki kurallar bu meseleyi çözemiyor.

İntihar suikastçileri bu eylemlerini neden İslam’a dayandırıyor?

Geçmişte hükümdarlar bazı zulümler, haksızlıklar yapmış, sonra da İslam´ın arkasına saklanmış. Günümüzde bunun daha vahşileri işleniyor. Bizde savaşlar din adına oluyor deniyor. Fakat ben buna ihtimal vermiyorum. Şahsi menfaatler rol oynamıştır. Din adına cinayetler işletiyorlar. Halbuki bunlar dine karşı işlenmiş cinayetlerdir. İntihar suikastçileri cennete değil cehennemin tam ortasına giderler. Din adına cinayet işlenemez, adalet, ayaklar altına alınamaz, dini zalimane gösteren işlere girişilemez.

Türkiye’de İslam’ın yenileyicisi ve yeni Anadolu elitinin manevi rehberi olarak tanınıyorsunuz. İslam modern olabilir mi yoksa sadece modern dünyanın İslamlaştırılması mı söz konusu?

Yenileyici ve manevi liderlikle ilgili sözlerinizi kabul etmiyorum. Tartışma götürmeyen mevzu şudur ki, modernitenin tek boyutlu bir tanımlaması yoktur. Moderniteye dair kaynaklarda akıl ve bilimin önemi, fertlerin başkalarının veya devletin iktidarından kurtulması, inanç ve düşünce özgürlüğü, insan haklarının korunması, hukukun ve demokratik yönetimin üstünlüğü gibi prensiplerden bahsedilir. Bunların hiçbiri İslami değerlerle tezat teşkil etmez. Müslümanların bu prensipleri ferdi ve devletsel düzlemde hayata geçirmeleri İslam’ın modernleştirilmesi anlamına gelmez. Burada daha ziyade İslam’ın yorumlanabilir taraflarının modernitenin eseri olan ve İslam’ın temel prensipleriyle çelişmeyen prensipler doğrultusunda yorumlanması söz konusudur. Diğer taraftan İslam’ın modernitenin yorumlarında ve kullanımlarında da rastlanılan her talebi tasvip ettiğinden de yola çıkamayız. Mesela insana ve kainata tamamen materyalist bir bakışla yaklaşma, laikliğin dinsizlik olarak pratiğe uygulanması, sınırsız mutlak özgürlükler veya dinin sonunun geldiği veya yerini akıl ve bilimin aldığı iddiası. Diğer taraftan, Müslümanların moderniteye kendi renklerini katmalarına ve belli meselelerde kendi yorumlarını geliştirmelerine ‘modernitenin İslamlaştırılması’ da denemez.

Ateizm Avrupa’da yayılıyor. Bir Müslüman böyle bir ortamda nasıl yaşayabilir?

Her insan insandır. İnsan Allah’ın en harika sanatıdır ve ona saygı en başta gelir. Allah Kuranda, “Biz insanı en güzel şekilde yarattık” buyuruyor. Eğer saygı bekliyorsanız, karşı tarafa saygıda kusur etmemeniz lazım. Ateiste karşı da böyle davranmak gerekir. Ama bazı davranışlara saygı duyulmayabilir. Bu Müslüman da olabilir, Hıristiyan, ateist, deist de olabilir. Eğer bir insan zulmediyor, kan döküyorsa, insanların hukukunu çiğniyor, yüksek ahlakı zedeliyor demektir. Eğer bir insan bir şeye karşı mücadele etmek istiyorsa bu gibi olumsuz özelliklere karşı mücadele etmelidir.

Demokrasi, çoğulculuk ve insan hakları gibi temel kazanımlar sadece Batının icat ettikleri şeyler mi, yoksa evrensel değerler olarak kabul edilip İslami toplumlarda da uygulanabilirler mi?

Demokrasi, çoğulculuk, insan hakları sadece batıda ve modern dönemlerde ortaya çıkmış değerler değildir. Demokrasinin gelişim sürecinde birçok farklı uygulamalar olmuştur. Demokrasi kavramı; “sosyal”, “liberal”, “Hıristiyan”, “doğrudan”, “temsili”, “parlamenter” vesaire gibi farklı kavramlarla anılır. Halbuki pratikte bazen bunlardan biri diğerini demokrasi de kabul etmeyebilir. Şayet demokrasinin temelini teşkil eden birtakım prensiplerden bahsedilecekse, bu prensiplerin İslami değerler ve yönetime ait getirdiği prensiplerle muvafakat içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Meşveret, adalet, din özgürlüğü, bireylerin ve azınlıkların haklarının korunması, halkın yöneticilerinin seçilmesinde söz sahibi olması ve yöneticilerin icraatlarından mesul olması, azınlık veya çoğunluğun tahakkümüne izin verilmemesi hem İslam hem de demokrasinin kabul ettiği değer ve prensiplere misal olarak verilebilir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslam’ın yönetimle alakalı genel prensipleri Müslüman bir toplumda demokrasinin uygulanmasına mani olmadığı gibi, demokrasinin uygulanmasına uygun bir zemin teşkil eder.

Medine Yahudileri ile ilgili olan ayet gibi bir çok Kur’an ayeti başkalarının hukukunu sınırlandırmıyor mu?

Bazı sureler birbiriyle tezat içinde gözükse bile vahiylerin hangi vesile ile indiğine dikkatle bakmak lazımdır. Belirleyici olan surelerin genellemeci bir yaklaşımla şahıs ve gruplara değil tavır ve davranışlara yönelik olduğudur. İslam dini Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve müşriklerle olan ilişkisini inanç farklılığı üzerine değil, onların tavır ve davranışlarına göre inşa etmiştir. Din özgürlüğünün korunması Müslümanlar kadar gayrimüslimler söz konusu olduğunda da uyulması gereken İslami bir prensiptir.

Düşüncenizde kadının rolü nedir?

Kadın, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında hakimlik ve devlet başkanlığı da dahil olmak üzere değişik rolleri üstlenebilir. Kadının rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir. Bugün İslam ve kadın özellikle Batı dünyasında menfi çerçevede en çok gündeme getirilen konuların başında gelmektedir. Olumsuz görünen hususlar, yaşandığı dönemin şartları ve o zamanki devletlerin uygulamaları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bazı bölge ve toplumlarda Müslüman olmadan önceki âdet ve geleneklerin Müslüman olduktan sonra da günümüze kadar devam ettiği göz önünde bulundurulmalıdır. Bunların da İslam’a fatura edilmesi doğru olmaz. Müslümanlıkta kadının toplum içindeki rolünü ve hareket alanını daraltma asla söz konusu değildir. Maalesef, bu gerçek zamanla bazı Müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş.

Hareket ağınızda kadının yerinin nerede olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Geçmişe nazaran ciddi mesafelerin kat edildiği vaki olmak birlikte gerek toplum gerekse harekette kadınların katılımı noktasında olması gereken yerde olduğumuz söylenemez. Hareketin bayan katılımcıları da insanlığa faydalı olma yolunda önemli fonksiyonlar eda ediyorlar; hemen her faaliyette erkeklerin yaptıkları gibi, ellerindeki bütün imkanları kullanıyor, hal ve tavırlarıyla başkalarına da örnek oluyorlar. Kendi eğitim ve birikimlerine göre idarecilik de dahil olmak üzere üzerlerine düşen vazifeleri yerine getiriyorlar, gerekirse, onlar da dünyanın dört bir yanına gidiyorlar.

Almanya’da çok defa Türklerin uyum sağlamak istemedikleri veya uyum yaşayamadıkları, bundan dolayı da Alman toplumunun bir parçası olamadıkları söyleniyor. Uyum konusundaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Geçmişte hem Türk göçmenler hem Avrupa ülkelerine bakan sebeplerle entegrasyonda çok muvaffak olunamadı. Göçmenlere bakan yönü, onlar geldikleri topluma entegrasyonu düşünmediler, çünkü hep bir gün ülkelerine dönme niyetiyle yaşadılar, ama dönemediler.Onların bu entegre olamamasının faturasını hem kendileri hem de çocukları ödedi. Gitmiş oldukları ülkeler de aynı sebepten dolayı göçün ilk yıllarında uyumu destekleyecek programlar hazırlamadı. Onların entegrasyonuna yardımcı olabilecek eğitim başta olmak üzere siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda yeterli imkanları sağlamadı. Bu arada göçmenlerin asıl ülkeleri de vatandaşlarına gittikleri ülkelerde yeterince ve zamanında sahip çıkmadı.

Bugün her iki tarafın tavrının da değişmeye başladığını görüyoruz. Avrupa devletleri artık son yıllarda geliştirdikleri programlarla kalıcı olarak entegrasyonun önündeki engelleri bertaraf etmeye çalışıyorlar. Göçmenler de oralara da kalıcı olduklarının idrakiyle genç nesillerin eğitimine önem veriyor, ekonomik alanda girişimci ruhla hareket ediyor ve inisiyatif alıyorlar. İşte bu çerçeve de hizmet eğitim müesseseleri entegrasyona katkı maksatlı Almancayı öğretme dahil akademik, kültürel ve sosyal destek veriyorlar. Bu kurumlar yeni nesillerin gelmiş oldukları kültürü tamamen inkar etmeden topluma faydalı olacak katılımcı vatandaşlar olmaları için gayret sarf ediyorlar.

Öğretinizde ‘Allah Rızası’ kavramının merkezi bir yeri var. Bu ne demektir?

Allah’ın rızasına götüren yolları aramak son derece değerli bir iştir. Eğer bir insan buna odaklanmışsa, ona kıyasla her şey küçük ve ikinci derecede önemli hale gelir. Farz edelim insanlar kainatı ele geçirmiş, orada kendilerine yaşamak için mekanlar hazırlıyorlar. Bu muazzam bir hadise olurdu. Ancak hiçbir şey yoktur ki Allah rızasının önüne geçsin. Ondan daha yüksek bir şey olamaz. İnsan bunun için çaba göstermelidir. Eğer çabası buysa artık onu durduracak hiç bir sınır olmaz. Allah rızasına ulaşmak için yardıma ihtiyacı olan üniversite öğrencilerini teşvik ederek insanlığa hizmet edilebilir. Eğer diyalog peşindeysek, eğitimle insanlığa hizmet eder, barış ve diyalog için köprüler kurarız. Şayet bu Allah rızası için yapılırsa gayretlerin sonu gelmez. Bu uğurda hiç çekinmeden son kuruşuna kadar her şey feda edilir.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) RÖPORTAJLAR Sat, 08 Dec 2012 09:29:11 +0200
Fethullah Gülen Kürtlere beddua etti mi, Fethullah Gülen ölüm emri verir mi? http://www.gencadam.com/component/k2/item/221-fethullah-gulen-kurtlere-beddua-etti-mi-fethullah-gulen-olum-emri-verir-mi http://www.gencadam.com/component/k2/item/221-fethullah-gulen-kurtlere-beddua-etti-mi-fethullah-gulen-olum-emri-verir-mi Fethullah Gülen Kürtlere beddua etti mi, Fethullah Gülen ölüm emri verir mi?

Fethullah Gülen’in 24 Ekim 2011 tarihli “Terör ve Izdırap” konulu sohbetinin içeriğiyle ilgili kamuoyunu yanlış yönlendirme çabası içinde olan art niyetli yayınlar nedeniyle bazıları Fethullah Gülen’in Kürtlere beddua ettiği, hatta daha da ötesinde ölüm emri/fetvası verdiği şeklinde ithamlarda bulunuyor. Öncelikle şunu belirtmek lazım ki Fethullah Gülen’in o konuşmasında yaptığı şey beddua değildir; Allah’a havale etmektir. Ayrıca bu asla Kürtlere yönelik değildir.

Düşmanlık yapanlara ve üstelik bu düşmanlık yapanlar içinden asla ıslah olmak niyeti olmayacak amansız düşmanlara yöneliktir. Fethullah Gülen’in konuşmasındaki ifadeleriyle “fısk ü fücura kilitlenmiş, gayz ü nefrete kilitlenmiş, kan dökmeden zevk alan canavarlar” için, üstelik de bunlar arasında sadece hidayet ve ıslah olmayacak kimseler içindir.
Fethullah Gülen beddua eder mi?

Fethullah Gülen’i tanımayanlar onun beddua edebileceğini zannedebilirler; ancak Gülen “bizim dünyamızda bedduaya yer yoktur!”[1] diyor: “Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur bizim. Başkaları bin türlü husumet gösterseler ve husumetin bin türlüsünü bir anda çektirseler de düşmanca tavrın tekiyle bile olsa mukabelede bulunmayı düşünmeyiz. Geçeceğimiz yollara diken atan, önümüze çukurlar kazan insanlardan birini bir yerde kuyuya düşmüş görsek, yine ellerinden tutar, kaldırırız.” “Biz en zor günlerde, en amansız şekilde düşmanlık yapanlar hakkında bile tel’ine, bedduaya ‘âmin’ demedik, kimseye lânet ve kahriye okumadık. Belki onlar hakkında en acı tercihimiz, onları Allah’a havale etme şeklinde oldu.”[2]

“Allah’a havale etmede bir mahzur olmadığını, yapılan beddualara da âmin demememiz gerektiğini, ikisinin birbirinden ayrıldığını ve mü’mine yaraşan hususun dua etmek olduğunu” söyleyen Fethullah Gülen, “İşin içinden çıkamadığımız durumlarda, Allah’a havale etmek de bir yol olarak kullanılabilir.”[3] diyor.
Allahım, sana havale ediyorum!..

Fethullah Gülen, zalimleri Allah’a havale edişini şöyle anlatıyor:

“Ne zaman zâlimlere beddua etmek aklıma gelse, hemen Hazreti Nuh’un inkisarını hatırlıyor, ürperiyor ve onları tel’in etmekten uzak duruyorum. En amansız şekilde düşmanlık yapanlar hakkında bile bedduada bulunmuyorum, kimseye lânet ve kahriye okumuyorum; onları Allah’a havale etmekle yetiniyorum. O havaleyi de yine İnsanlığın En Şefkatlisi’ne ittibâen yapıyorum. Nasıl ki, Allah Rasulü, ‘Allahümme aleyke bi-Ebî Cehl, Allahümme aleyke bi-Utbe, Allahümme aleyke bi-Şeybe...’ deyip din düşmanlarını Allah’a havale etmiş ve bununla “Allah’ım Sen bilirsin, Sen ne dilersen onu yap!” demek istemiştir; ben de, havale etmeyi bile onlar hakkında önce Allah’tan hidayet temenni etme alternatifine bağlayarak dile getiriyorum. Döktükleri kanı, akıttıkları gözyaşlarını, işkence ettikleri insanları düşününce, ‘Hiç olmazsa mazlumlara bu kadarcık bir vefa!..’ mülahazasıyla kendi üslubumu korumaya çalışarak şöyle diyorum:

‘Allahım, eğer kan düşünen, kan konuşan, kan döken, yurt içinde ve yurt dışında kan seylâpları meydana getiren bu zâlimlerin, bu gaddarların ve bu hattarların hidayetlerini murad buyuruyorsan, en yakın zamanda bunların kalblerine hidayetini salıver; gönül kapılarını imana ve İslam’a aç. Şayet onlar Senin nurundan bütün bütün nasipsiz kimselerse, ey bizi insanlığa çağırmak için kitap indiren Allahım, ey bulutları harekete geçirip semanın bağrından rahmet boşaltarak kupkuru çölleri cennetlere çeviren Allahım, ey en güçlü orduları hezimete uğratan Allahım, din düşmanlarına bozgun yaşat; altlarını üstlerine getir, onları birbirlerine düşür, birliklerini paramparça eyle ve emellerine ulaştırma; zâlimlere karşı bize nusrette bulun, yardımını üzerimizden eksik eyleme!’

Bazen de, ‘Allahım, bize ve bütün Müslümanlara yardımcı ol; hizlanımızı isteyenleri, rezil rüsvâ ve perişan olmamızı arzu edenleri, bu istikamette komplolar düzenleyenleri hüsrana uğrat! İki ellerini bir araya getirme, onları muvaffak eyleme!’ diyorum.. diyorum ama her defasında bu duamı şarta bağlıyor; önce onlar hakkında bile hidayet duasında bulunuyorum. Sonra da, ‘Allahım, şayet onlar mahrum ve nasipsiz kimselerse, hiç olmazsa bizi onların zulümlerinden muhafaza buyur; üzerlerinde baskını artırdıkça artır; silahlarını başlarında parçala; ellerini ayaklarını birbirine dolaştır; kalemle tecavüz edenlerin kalemlerini kır; Müslümanlara sövüp sayanların dillerini ebkem kıl.. zâlimleri gaye-i hayallerine ulaştırma ve onlara karşı bize yardımcı ol!..’ şeklinde niyazımı seslendiriyorum.”[4]

“Evet, temel düşünce yapımız ve karakterimiz itibarıyla, bizim dünyamızda tel’in ve bedduaya yer yoktur, ama bu kadar da olsa onları Allah’a havale etmemiz de dine olan saygımızın gereği kabul edilmelidir.”[5]
Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler

Fethullah Gülen, yukarıda aktardığımız ifadeleri gibi daha onlarca beyanıyla “hiç kimseye beddua etmediğini, hatta bedduaya amin bile demediğini, kendisine her türlü zulmü yapanlara bile beddua etmediğini, en zor durumda dahi sadece Allah’a havale etmekle iktifa ettiğini” söylüyor.

“Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler; bazıları kendi karakterlerinin gereği olarak ona buna saldırırken ve önlerine geleni ısırmaya çalışırken, bize de kendi karakterimize saygılı olmak ve nezih üslubumuzu korumak düşer. Üslubumuz bizim namusumuzdur, manevi şahsiyetimizdir, aynamızdır. Biz şimdiye kadar hep sevgi türküleri söyledik; sevgi deyip güldük, sevgi deyip ağladık, hep muhabbet çiçekleri dermeye çalıştık; sadece nefretten nefret ettik, kimseye karşı düşmanlık beslemedik ve hele asla kan dökmeye yeltenmedik; sokaklara dökülüp anarşi çıkarmayı vatana millete ihanet saydık, hep emniyet ve güvenin yanında yer aldık. İnşaallah bundan sonra da bu üslubumuzu koruyacak ve herkese gönlümüzü açık tutacağız.”[6] diyen Gülen, “O zulümlere maruz kalmakla üslubumuzu korumak arasında tercih yapmak zorunda kaldığımız zaman bile biz üslubumuzu tercih etmeliyiz.”[7] diyerek üslubu muhafazaya verdiği önemi ifade ediyor.

“Karakterimi namusum sayarım. Karakterime kıymayı namusuma karşı tecavüz sayarım ben, karakterimdir o çok önemli. Konuşurken de, biriyle bir muhaverede bulunurken de, bir muamelede bulunurken de onu korumaya fevkalade hassasiyet göstermişimdir. Bazen irticalinin esnekliği içinde üslubuma riayet edememişsem inanın bana çok üzüntü duymuşumdur. Yani ‘Şu sözler benim karakterime göre uygun değildi, sana kıydım.’ demişimdir.”[8]

Karakterini ve üslubunu namusu sayan ve hassasiyetle muhafaza eden Fethullah Gülen, kendisi beddua etmediği gibi “hizmet”e gönül veren gönüllülere de beddua etmemeyi, bedduaya amin bile dememeyi tavsiye etmektedir; hatta tavsiyenin de ötesinde bunu dinin gereği olarak ifade etmektedir.
Fethullah Gülen Kürtlere beddua etti mi?

Fethullah Gülen’in 24 Ekim 2011 tarihli “Terör ve Izdırap” konulu sohbetinde “Kürtlere beddua” olarak çarpıtılan ama aslında beddua olmadığı gibi Kürtlere yönelik de olmayan; sadece amansızca düşmanlığa kilitlenmiş olup ıslah olmaya asla niyeti olmayacak şakilere yönelik bir “Allah’a havale etmek”ten ibaret olan ifadeler aynen şu şekildedir:

“Allahım, birliğimizi sağla, lutfeyle, aramızı telif buyur, bizi vifak ve ittifaka muvaffak kıl. Ve bir kısım düşmanlık yapanlar varsa Allahım, bunların içinde ıslahını murad buyurmadığın insanlar vardır, hidayetini murad buyurmadığın insanlar vardır. Hidayetini ve ıslahını murad buyurduğun insanları ıslah eyle Allahım. Kalplerine salah ver, kafalarına salah ver. Islahını murad buyurmadığın ve onların da ıslah istemediği kimseler varsa, Allahım onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz, evlerine ateş sal, feryad u figan sal, köklerini kes, kurut ve işlerini bitir.”[9]

Hemen arkasından Gülen şöyle açıklayıcı bir tembihle şakilere bile hidayet ve ıslah talebinin öncelikli olduğunu, ancak hidayete ve ıslaha büsbütün kapalı olanların ise Allah’a havale edildiğini beyan ediyor:

“Fakat başta Cenab-ı Hakkın inayetine, riayetine, kilaetine, rahmetine meseleyi havale ederek herkes böyle dua etmeli… Ama gördüğünüz gibi, garaza binaen ‘hepsinin altı üstüne gelsin’ değil yani. Meseleyi Allah’a havale ederek… Murad-ı ilahî içinde ve onların dilemesi çerçevesinde, bir salah, bir iyilik, bir istikamet, bir sebilü’r-rüşd mülahazası yoksa şayet, e ne yapalım. Ey Erhamur-Rahimin. Herkesi hidayet edebilirsin, kabil-i hidayet olanları hidayet eyle, ıslaha liyakati olan ve ıslah isteyenleri ıslah eyle; olmayanları da sana havale ediyoruz.”[10]

İşte böylesine engin bir şefkat ve merhametle şakilere bile hidayet ve ıslah dileyen geniş bir vicdanın konuşmasının öncesini ve sonrasını keserek sadece asla ıslah olmayacak şakileri Allah’a havale ediş cümlelerini alıp, üstelik de “Kürtlere yönelik beddua” diye kasıtlı olarak çarpıtarak iftira atanlarda vicdandan ve insaftan zerre eser olabilir mi!

Gülen’in 24 Ekim 2011 tarihli “Terör ve Izdırap” konulu sohbetini önyargısızca, insafla, vicdanla dinleyen ve Türkçe dinlediğini anlama kabiliyeti olan herkes anlayabilir ki; Fethullah Gülen’in bu sohbetinin sonunda Allah’a havale ettiği kimseler “fısk ü fücura kilitlenmiş, gayz ü nefrete kilitlenmiş, kan dökmeden zevk alan canavarlar”dır, üstelik de bunlar arasında sadece asla hidayet ve ıslah olmayacak kimselerdir.

“Küfrü hoşgörmedim ben; dalâleti hoş görmedim. Ama hiçbir zaman, bir kâfire ya da fırak-ı dâlleye mensup herhangi bir ferde karşı da tavır almadım. Ben kötü sıfata karşı tavır aldım. İnsanlara kızmadım; kötülüklere, kötü sıfatlara kızdım.”[11] diyen Gülen’in topyekün bir gruba, bir millete, bir ırka karşı kızacağını, tavır alacağını, olumsuz şeyler düşüneceğini zanneden varsa Gülen’i de, onun duygu ve düşünce dünyasını da, karakterini de üslubunu da tanımıyor ve bilmiyor demektir.
Fethullah Gülen ölüm emri verir mi?

Fethullah Gülen, öncülüğünde otuz yılı aşkın süredir devam eden “hizmet”e gönül verenleri ilk günlerden beri bütün konuşmalarında ve yazılarında hep “yaşatma ideali” yani “başkalarının yaşaması uğruna kendisi yaşamaktan vazgeçip fedakarlıklara katlanıp insanlığa dünyevi uhrevi saadetler yaşatma” sevdasına yönlendirmektedir.[12]

Mesela, 1 Şubat 1980 tarihli “Hasretini Çektiğimiz İnsan” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Aslında dünden bugüne, çekilen bütün ızdırapların arkasında da, hep bu aranan insanın bulunamayışı vardır. Yaşatma yolunda yaşama zevkini unutan, başı yüce dağlar gibi dumanlı, sinesi lavların kaynaştığı kor yığını, ‘muzdarip insan’ın bulunamayışı...”[13]

Gönüllüler Hareketi’ni her fırsatta yaşatma idealine yönlendiren, daima kendisi için değil başkaları için yaşamayı salık veren, başka insanları maddi manevi, dünyevi uhrevi saadetlere ulaştırabilmek için kendisi her türlü fedakarlığa katlanmayı öğütleyen Fethullah Gülen’in böyle bir ölüm emri verebileceğini söylemek Fethullah Gülen’i de Gönüllüler Hareketi’ni de tanımamanın bir ifadesi değilse muhakkak kasıtlı bir iftiranın ürünüdür.

Gülen, daha önceleri defalarca dile getirdiği gibi[14] 24 Ekim 2011 tarihli “Terör ve Izdırap” konulu sohbetinde de yine terör meselesinin kaba kuvvetle ve baskıyla değil, o bölgenin maddi manevi kalkındırılması sayesinde hallolacağı istikametinde açıklamalar yapıyor.

Bölgede maddi manevi bütün iyileştirmelere “rağmen bir kısım fısk ü fücura kilitlenmiş, gayz ü nefrete kilitlenmiş, kan dökmeden zevk alan canavarlar varsa işte bunların hakkı da kötektir.” diyor. Fakat sosyal ve ekonomik yatırımlar “yapılmadan sadece onunla meseleyi halletmek istiyorsanız hiç halledemezsiniz, dağın yolunu da kesemezsiniz.”[15] diye ekliyor.

“Ben dilerim yeniden bir kısım mütemerridleri belki kuvvetle sindirme, baskı altına alma düşünülürken esas o toplumun ruhuna girme yolları, kanalları yeniden açılmalı, o kardeşlik ruhu yeniden orada canlandırılmalı, vifak ve ittifak stratejileri oluşturulmalı, onlarla tevfik-i ilahiye davetiyede bulunulmalı, çağrıda bulunulmalı. Cenabı Hak kulûbu telif buyurur.”[16] ifadeleriyle asıl yapılması gerekenlere yönlendirmede bulunuyor. Yani kan dökmekten zevk alan canavarların kuvvetle sindirilip baskı altına alınması düşünülürken, asıl o toplum insanlarıyla kardeşliği canlandırma yolları üzerinde durulması gerektiğini söylüyor.

“Şaki, öldürüyor, kırıyor, yakıyor, yıkıyor; beri taraftan da siz yakarsınız yıkarsınız, iki türlü yakma yıkma olur. Yıkmayla yapmaya varılamaz. Yapmayla yapmaya varılır bence. Meselenin üzerine öldürerek değil, biraz evvel arz ettiğim gibi o ‘hakkı kötektir’ olan bunlar istisna edilecek olursa yüzde doksan beş o toplum şefkatle, refetle kucaklanmalı, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi davranılmalı. Ve mülayemetle hareket etmeliyiz. Evet, ‘mukabele-i bilmisil’ kaide-i zalimânesiyle hareket etmemeliyiz.”[17] diyerek o bölge insanının şefkatle kucaklanması gerektiğini ifade ediyor.

Gülen, daha önce de defalarca belirttiği gibi bu konuşmasında da öldürmekle hiçbir şeyin halledilemeyeceğini, kan dökerek insanlık adına hiçbir şey yapılamayacağını tekrar ifade ediyor:

“İnsan öldürmek, insan öldürerek bir yere varmak meselesi, bu hiçbir peygamberin defterinde yoktur, hiçbir hak dostunun defterinde yoktur. Ne Hz. Adem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne efendiler efendisi Efendimiz, ona gelinceye kadar hiçbiri insanları öldürmek suretiyle bir hedefe ulaşmayı düşünmemiştir. Size tuhaf gelir, İslam orduları vardır, şu vardır bu vardır. Efendimiz on üç sene Mekke-i Mükerreme’de presleniyor gibi bir baskı altında yaşamış, fakat bir karıncaya bile ayağını basmamıştır, o mütemerrid, o mütegallip, o mütehakkim insanlara karşı her zaman insanca davranmış. Bedir’e bakacak olursanız bir müdafaa savaşıdır, Uhud bir müdafaa savaşıdır, Hendek bir müdafaa savaşıdır. Bir de bu mesele, esas bu ruhun o insanlara anlatılması, dağa gitmenin önünü kesme mevzuu bu. Canavarlıkla, vahşetle, kan dökerek insanlık adına hiçbir şey yapılmıyor. Bunu kim yaparsa yapsın buna vahşet denir, denaat denir, cinayet denir, zulüm denir, itisaf denir.”[18]

Sadece ülkemiz insanına değil, bütün insanlığa maddi manevi, dünyevi uhrevi saadetler yaşatmayı amaç edinen ve bu uğurda hayatını adayan Gülen’in böyle bir insan öldürmeyi değil emretmek, hayaline getirmesi bile düşünülemez. Ayrıca din ve kültür itibarıyla en uzak insanlara karşı bile diyalog, hoşgörü, konuma saygı prensipleri çerçevesinde iyi muamelede bulunup onlarla sıcak bir münasebet kurmayı tavsiye ve teşvik eden Fethullah Gülen’in kendi ülkemizde yaşayan kendi kültürümüzün insanlarına karşı sert bir muameleyi değil tavsiye ve teşvik etmesi, tasvip etmesi bile mümkün olamaz.



[1] “Dünyamızda Bedduanın Yeri”, Prizma – 2.
[2] “Yeminleşelim mi?”, Kırık Testi, 05.12.2004.
[3] “Beddua ve Allah’a Havale Etmek”, Prizma – 5.
[4] “Dua Seferberliğine Çağrı”, Kırık Testi, 01.05.2006.
[5] “Dünyamızda Bedduanın Yeri”, Prizma – 2.
[6] “Kaos, Kadrolaşma, Ordu ve Okullar”, Kırık Testi, 09.04.2007.
[7] “Yeminleşelim mi?”, Kırık Testi, 05.12.2004.
[8] “Kendim Gibi Döneceğim!..”, Bamteli, 25.06.2008.
[9] “Terör ve Izdırap”, Bamteli, 24 Ekim 2011.
[10] “Terör ve Izdırap”, Bamteli, 24 Ekim 2011.
[11] “Yeminleşelim mi?”, Kırık Testi, 05.12.2004.
[12] Örnek olarak bakınız: “Merhamet Çağrısı”, Sızıntı, Şubat 1998; “Yaşatma İdeali”, Yeni Ümit, Ocak 1999; “Diriliş Çağrısı ve Yaşatma Mefkûresi”, Kırık Testi, 29.05.2006; “İmdâda Yetiş Engin Şefkatinle!..”, Kırık Testi, 26.06.2006.
[13] “Hasretini Çektiğimiz İnsan”, Sızıntı, Şubat 1980.
[14] Örnek olarak bakınız: “Bir Damla Ülke Kalmış Zaten, Yazık Etmeyelim”, Kırık Testi, 05.09.2005; “Güneydoğu Meselesi ve Bir Reçete”, Bamteli, 02.01.2006; “Memurların Mecburî Hizmeti ve Doğu’nun Beklediği Hızırlar”, Bamteli, 10.04.2006; Kurban ve Güneydoğu” Bamteli, 12.11.2007.
[15] “Terör ve Izdırap”, Bamteli, 24 Ekim 2011.
[16] “Terör ve Izdırap”, Bamteli, 24 Ekim 2011.
[17] “Terör ve Izdırap”, Bamteli, 24 Ekim 2011.
[18] “Terör ve Izdırap”, Bamteli, 24 Ekim 2011.

<ul>
<li><a data-lightbox="group:mygroup2;autoplay:true;" href="http://wpc.162e.edgecastcdn.net/00162E/ec_download/bamteli/IPOD/2011_10_24_bamteli_ozel_teror_ve_izdirap.mp4" title="Bamteli Özel - Terör ve Izdırap (Video)">Terör ve Izdırap</a></li>
</ul>

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) SIKÇA SORULAN SORULAR Fri, 19 Oct 2012 22:35:53 +0300
Allah'ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil http://www.gencadam.com/component/k2/item/167-allahin-varligina-icmali-birkac-delil http://www.gencadam.com/component/k2/item/167-allahin-varligina-icmali-birkac-delil

Varın ispatı yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez...

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifade etmez.


Bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mü'min için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!.. Zaten 999'u herkese açıktır. Hem de ardına kadar... İşte o kapı ve o delillerden birkaçı:

1- İmkân Delili

Âlem, mümkinât nev'indendir. Yani varlık ve yokluğu müsavidir. Var olduğu gibi, olmayabilir de. Var olurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az var olan kadar olmayan da var olma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce var olmayı, sonra da var olma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah'tır (celle celâluhu).

2- Hudûs Delili

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vak'alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebepler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah'tır (celle celâluhu).

3- Hayat Delili

Hayat şeffaf bir muamma!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güç'e delâlet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcı'sını gösterir ve ilân eder. O, muamma oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak'adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: "Beni var edip yaratan ancak Allah'tır (celle celâluhu)." der..

4- İntizam Delili

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım'a delâlet eder ki, O da ancak Allah'tır (celle celâluhu).

5- Sanat Delili

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:

Çok büyük sanat değerine sahiptir;
Çok kıymetlidir;
Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;
Çok sayıda olmaktadır;
Karışık ve çeşit çeşittir;
Devamlıdır.

Hâlbuki zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (celle celâluhu) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!.

6- Hikmet ve Gaye Delili

Her varlıkta kendine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gayesizlik, mânâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde âleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin.. öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah'a (celle celâluhu) isnat etmekle mâkul bir yol tutmuş olabiliriz.

7- Şefkat-Merhamet ve Rızık Delili

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkça ispat ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes'i anlatmakta ve ispat etmektedir.

8- Yardımlaşma Delili

Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev'i, böyle bir yardımlaşmada âdeta aynı bütünün parçaları hâline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak el birliği içinde ve aynı gaye etrafında toplanıp bitkilerin imdadına koşuyor ve bu imdada koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vacibü'l-Vücud bir Zât'ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle "Allah" demektedir...

9- Temizlik Delili

İnsandan arza, arzdan semanın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât'ı (celle celâluhu) anlatmaktadır.

Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada karadelikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki Zât-ı Mukaddes'i göstermektedir.

10- Simalar Delili

Esasen bütün mahlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki simasını ele alarak mevzua yaklaşmış olalım:

Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat'iyen benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, simada yer alan uzuvları başka simalardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle teçhiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sinesinde kalb bulunan her vicdan sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât'ı (celle celâluhu) gösterir ve tanıttırır...

11- Sevk-i İlâhî Delili

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat harikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen malumatla ve yaratılıştan gelen bir kabiliyetle iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu hâlde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu hususiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât'tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu ilâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu harikulâdelik, ancak ve ancak Allah'ın (celle celâluhu) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantıkî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır...

12- Ruh ve Vicdan Delili

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği ruhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk'ı bildiren delillerdendir. Dünyada emir âlemini temsil eden cevher ruhtur ve ruh, bu âleme ancak terakki ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzuumuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mahiyeti noktasında hiçbir münasebeti olmayan ruhun kendine mahsus bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ı ilân eden en mühim delillerden biridir.

Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rabb'e dönüşler ve O'na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk'ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdan, kendi Yaratıcısı'na, O'na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O'nunla irtibat hâlindedir. Zaten "Elest Bezmi"nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdan değil midir? İşte vicdan, bu şahitliğin hakkına riayet zaruret ve mecburiyetinin sevkiyle "Allah" demektedir...

13- Fıtrat ve Tarih Delili

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzuh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibarıyla delâlet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât'tır. Bu Zât da, hiç şüphesiz Allah'tır (celle celâluhu).

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hatta gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir mânevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarurettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât'la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât'tır. Ve O da Allah'tır (celle celâluhu).

14- Duygular Delili

İnsan, binlerce duyguyla teçhiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ı tanıtır. Bu duygu, insanda var olan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, daima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakikî mânâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdi edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kabil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. ve ebedî hayatı da yine O verecektir.

15- İttifak Delili

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, "ihtimal" der onlara inanırız. Zira ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce peygamber, yüz binlerce evliyâ ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, "Allah vardır." hakikatidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği hâlde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış nebiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?

16- Kur'ân Delili

Kur'ân-ı Kerim'in kelâmullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna dair yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzu ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin ispat yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle "Allah vardır." derler.

17- Peygamberler Delili

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk'ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid, yani Allah'ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini ispat eden delillerin serdi, şu andaki mevzumuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir." demektedir.

 

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) İMAN VE ATEİZM Sat, 21 Jul 2012 10:08:07 +0300
Müslüman, misyonere bilgi ile karşılık verir, kaba kuvvetle değil http://www.gencadam.com/component/k2/item/138-musluman-misyonere-bilgi-ile-karsilik-verir-kaba-kuvvetle-degil http://www.gencadam.com/component/k2/item/138-musluman-misyonere-bilgi-ile-karsilik-verir-kaba-kuvvetle-degil

Biz, misyonerin bilgili Müslüman'ı etkileyerek Hıristiyanlaştırabileceğine inanmamaktayız. Bize öyle geliyor ki bakkaldan aldığı ekmeği yolunu şaşırmadan evine götürebilecek kadar aklı, mantığı, ilmi olan bir Müslüman, misyoner karşısında önce şu net soruları sormaktan kendini alamaz ve der ki: - Müslüman, Hıristiyan olunca neyi kazanacak? Hangi eksiğini tamamlayacak? Hangi gerçek, Müslümanlıkta yok da Hıristiyanlıkta var ki Müslüman, Hıristiyan olsun da o gerçeği orada bulsun? Yok böyle bir eksiği Müslüman'ın. Öyle ise ne için Hıristiyan olacak Müslüman? Sebep ne? Misyonerlerin Müslüman'a teklifleri inanç yönünde olacak da diyeceklerse ki:


- Din demek peygamber ve kitap demektir. Hazreti İsa Allah'ın peygamberi, İncil de Allah'ın gönderdiği kitabıdır! Bunu böyle bilin!

Zaten Müslüman da bunu böyle bilmekte, böyle inanmaktadır. Bunun için Hıristiyan olmasına gerek yok ki? Müslüman'ken de böyle kabul ediyor, böyle inanıyor. Hatta Müslüman sadece Hazreti İsa ve İncil'in aslını tasdik etmekle kalmıyor, daha ilerisine gidiyor. İşte Bakara Sûresi 285'te, "Biz, peygamberler arasında ayrım dahi yapmayız! Hepsine de inanırız."

Öyle ise misyonerler Müslüman'a neyi benimsetip, kimi kabul ettirecek? Müslüman'ın inkâr ettiği bir ilahi kitap ve peygamber mi var ki, onu anlatıp kabul ettirmek için Hıristiyanlığa çağırsınlar Müslüman gençleri?

- Müslüman, Hazreti Âdem'den başlayarak, geçmiş bütün ilahi kitapları ve peygamberleri hürmetle kabul edip sevgiyle kucaklıyor. İnkâr ettiği bir kutsal yoktur ki, misyonerler onu kabul ettirmek için Müslüman çocuklarını Hıristiyanlığa davet etsinler.

Demek ki, bütün ilahi dinleri kucaklayan İslam'ın içinde Kur'an'ın anlattığı manada gerçek Hıristiyanlık da vardır. Ama Hıristiyanlığın içinde İslam yoktur. Durum böyle olunca, biz misyonerleri İslam'a çağırsak yanlış olmaz. Çünkü içinde gerçek manada Hıristiyanlığın da bulunduğu tam bir dine çağırmış oluruz. Ama misyonerler Müslüman'ı Hıristiyanlığa çağırsalar yanlış olur. Çünkü içinde İslam'ın bulunmadığı eksik bir dine çağırmış olurlar. Yani tam olandan eksik olana davet olur bu. İlim de, mantık da, akıl da kabul etmez tam olanı bırakıp da eksik olana yönelmeyi.

Eğer misyonerler, "İsa, Allah'ın sadece peygamberi değil aynı zamanda da oğludur!" diyorlar da bunu kabul ettirmek için davet ediyorlarsa; bu iddiayı artık kendi aydın Hıristiyanları da kabul etmiyor, nerede kaldı bir Müslüman'a kabul ettirsinler de, haşa, "Allah baba, İsa da O'nun oğludur." dedirtsinler.

Önyargısız düşünüldüğünde görülüyor ki, Müslüman'ın Hıristiyan olması, akılla, mantıkla, ilimle mümkün değil! Ama Hıristiyan'ın Müslüman olması hem aklın hem mantığın hem de ilmin gereğidir.

Çünkü kendi peygamberini ve kitabını inkâr etmeye mecbur olmuyor İslam'a girmekle. Yine Hazreti İsa Allah'ın yüce peygamberi, İncil'in aslı da yine Allah'ın gönderdiği kutsal kitabıdır. Öyle ise Hıristiyan neden çekinsin İslam'ı incelemekten. Kaybı yok, kazancı ise çoktur. Eksiğini tamamlamaktadır İslam'a girmekle. Anlaşılan odur ki, önyargıdan kurtularak düşünen Hıristiyanlar bir gün İslam'ın bu özelliğinin farkına varacak, kendi kutsalına layık olduğu yüce makamı veren İslam'ı inceleyerek:

- 'Ben burada kendi kitabımı ve peygamberimi buluyorum, benim yerim burası olabilir' diyebileceklerdir. Nitekim yer yer diyorlar da.

Ama Müslüman, Hıristiyanlık için bunu diyemeyecektir. Çünkü orada Müslüman'ın kitabı ve peygamberi yoktur. Bir kazancı da mevcut değildir. Kaybı ise pek çoktur. İslam'la kabul ettiği bütün ilahi dinleri ve peygamberi inkâr etmesi söz konusu olacaktır. Bu ise göze alınabilecek bir kayıp değildir. Hıristiyan bile olamaz bu kimse artık, ehl-i kitaptan da sayılamaz.

Bu sarsılmaz gerçeklerden dolayı diyoruz ki: Böylesine kesin bilgi ve sağlam inanca sahip olan Müslüman'ın misyonere karşı bilgiyi bırakıp da kaba kuvvetle mukabele etmesini hem İslam onaylamaz hem de Müslüman buna ihtiyaç duymaz. Çünkü İslam, ilmin gereği olan açık ve net bilgilerle anlatılır, cehaletin eseri olan kaba kuvvetle değil.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Şahin) YAZI DİZİLERİ Sun, 25 Dec 2011 00:27:24 +0200
Müslüman olan Papaz`ın itirafları http://www.gencadam.com/component/k2/item/136-musluman-olan-papazin-itiraflari http://www.gencadam.com/component/k2/item/136-musluman-olan-papazin-itiraflari

Müslüman olan Amerikalı rahip Yusuf Estes anlattığı hidayet hikâyesinde ABD`de özellikle Katolik rahip ve vaizlerin İslâmiyet`e büyük ilgi duyduğunu ve hatta birçok rahibin İslâm üzerine doktora yapmakta olduğunu ifade ediyor.

Estes`e göre önyargısız rahiplerin İslâm hakkında genel kanaati olumlu yönde.

Şok edici bir haber - Meğer Müslümanlar, zaten İncil`e inanıyorlarmış...

Yusuf Estes


O gün, 1991`in baharında, Müslümanların İncil`e inandığını öğrenmiştim. Şok oldum. Bu nasıl olabilirdi? Fakat bununla da kalmıyordu: Onlar İsa`ya da inanıyordu..
Müslümanlara göre de:

*Allah`ın sadık bir elçisi;
* Allah`ın peygamberi;
* Babasız bir şekilde mucizevî olarak doğdu;
* O Mesih`ti;
* O şimdi Allah`la beraber ve çok önemli bir yeri var;
* Kıyamet yaklaştığında geri dönecek ve inananların yanında imansızlara karşı duracak...


Ruhumu İsa`ya adadığım günden sonra, bir Müslümanı Hıristiyan yapmak, benim için olağanüstü bir gelişim olacaktı.

BİR BARDAK ÇAY EŞLİĞİNDE İNANÇ TARTIŞMASI

Adama çay içmeyi sevip sevmediğini sordum, sevdiğini söyledi. Oradan kalkıp, hep beraber, benim favori sohbet konum hakkında konuşmak üzere bir kafeteryaya gittik. Konu tabiî ki inançlardı. Saatlerce sohbet ettiğimiz kafeteryada şunun farkına vardım: Bu adam sessiz, sakin, hoş ve biraz da utangaç bir insandı. Benim söylediğim şeylerin her kelimesini dinledi ve bir kere olsun sözümü kesmeye yeltenmedi bile. Bu adamı sevmiştim ve iyi bir Hıristiyan olma potansiyeli sezmiştim. Ve bu işin olacağına, kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. Halbuki, başıma gelecekler hususunda, ufacık bir bilgim dahi yoktu.


MUHAMMED EVİMİZE TAŞINIYOR

Herşeyden evvel, babama, bu adamla iş yapmaya, mutlaka, devam etmesi gerektiğini söyledim. Ve Texas`a yaptıkları iş seyahatlerinde, bu adama bazen eşlik etmek istediğimi de söyledim. Gün be gün, beraber bolca vakit geçirmeye ve bir çok konuda konuşmaya başladık. Sohbet aralarında radyolarda ve seminerlerde verdiğim vaazlardan, konuşmalardan örnekler sunuyordum. Bu zavallı adamı “kurtarmaya” iyice niyetliydim. Allah hakkında konuştuk, hayatın anlamı, yaratılışın gayesi, peygamberler ve görevleri, Allah`ın buyruklarını insanlara nasıl vahyettiği konularından bahsediyorduk. Ayrıca bir çok şahsî deneyimlerimizi ve hatıralarımızı da paylaşıyorduk.

Bir gün, artık arkadaşım olan Muhammed`in, şimdiye kadar kaldığı evden taşınmak zorunda kaldığını ve geçici bir süre için camide ikamet edeceğini duydum. Babama gittim ve Muhammed`i şehirdeki büyük evimizde ağırlamak istediğimi söyledim. Ne de olsa güvenilir bir insandı ve gönül rahatlığı ile evimizde onu misafir edebilirdik. Israrlarımız netice verdi ve Muhammed evimize taşındı.

VAAZLARA DEVAM

Tabiî ki, ben hâlâ Texas civarındaki kiliseleri ve oradaki pederleri ziyarete zaman buluyordum. Bunlar Texas`ın Oklahoma bölgesinde ve Mexico bölgesinde yaşıyordu. Bunlardan biri, arabadan daha büyük olan bir haçı, tıpkı İsa`nın çarmıha gerilmeye götürülürken yaptığı gibi, omuzunun üstüne almış ve cadde ve sokaklarda bu şekilde dolaşıyordu. Bunu yapmayı seviyordu, zira yoldan geçen arabalar duruyor ve bu adama ne yaptığını soruyordu. O da onlara Hıristiyanlık ile ilgili nasihatler veriyor, vaaz ediyordu.

PEDERİN KALP KRİZİ

Bir gün, haçı omuzunda taşıyan peder arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yakınlardaki bir hastaneye sevkedildi. Sık sık kendisini hastanede ziyaret ediyordum. Çoğu zaman bu ziyaretlere Muhammed`i de götürüyordum. Orada peder arkadaşımla birlikte, inancımız hakkında güzel bilgiler paylaşmayı umuyordum. Peder arkadaşım bu ziyaretlerden pek haz almıyordu. Anlaşılan, İslâm hakkında şeyler duymak hoşuna gitmemişti. Bir gün, yine böyle bir ziyaret esnasında, peder ile aynı odayı paylaşan bir hasta tekerlekli sandalye üzerinde odaya girdi. Yanına gittim ve adını sordum. Adam adının önemli olmadığını ve kendisinin Jüpiter gezegeninden geldiğini söyleyiverdi. Bir an, “kardiyoloji servisinde miyim, yoksa ruhsal hastalıklar servisinde miyim” diye içimden geçirdim.

TEKERLEKLİ SANDALYEDEKİ ADAM

Bu adamın kimsesiz bir depresif olduğunu ve birilerine ihtiyaç duyduğunu hissettim. Bunun üzerine ona Allah`tan bahsetmeye başladım. Eski Ahitten pasajlar okudum. Ona Nuh`un hikâyesini anlattım. İnsanlarını ve şehrini bir gemi üzerinde terk etmek zorunda kalışını ve sonra tufanın gelip heryeri yerle bir edişini anlattım. Daha sonra Ninova`ya dönüşünü hatırlattım. Anlatmak istediğim, problemlerimizden kaçamayacağımız ve onlarla yüzleşeceğimizdi.

KATOLİK RAHİP


Bu hikâyeyi anlattıktan sonra, adam bana baktı ve özür diledi. Kaba davranışından dolayı üzgün olduğunu, ancak son günlerde çok büyük sorunlar yaşadığını söyledi. Daha sonra ise, bana itiraflarda bulunmak istediğini söyledi. Ben de ona, “Ben Katolik bir rahip değilim. Benimle günah çıkartamazsın” dedim. Bunun farkında olduğunu söyledi ve şu cevabı verdi: “Aslında ben bir Katolik rahibim.”

Şok olmuştum. Ben, bir papaza, Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyormuşum meğer. Dünyada neler oluyor böyle.

LATİN AMERİKA`DAKİ RAHİP

Rahip, bana, hikâyesini anlatmaya başladı. 12 yıldan fazla kilise için Orta Amerika, Mexico ve New York`ta misyonerlik yaptığını anlattı. Hastahaneden çıktıktan sonra kalacak yeri olmadığını, kimsesi olmadığını söyledi. Bunun üzerine babama büyük evimizde Muhammed ile birlikte bir misafire daha yerimiz olup olmadığını sordum. Babam kabul etti. Rahip de razı oldu. Ve evimize taşındı.

RAHİPLER İSLÂMI ÖĞRENMELİ Mİ? EVET!

Evimize doğru giderken, rahip ile İslâm hakkında yanlış bildiğimiz şeyleri paylaştım. Benim için sürpriz oldu, ama rahip de bunları bildiğini söyledi. Ve bu konuda daha çok şeyler söyledi. Rahip, bana, Katolik papazların, İslâm üzerine eğitim aldıklarını ve bazılarının bu hususta doktora bile yaptıklarını söyleyince, adeta şok geçirdim. Bu beni oldukça aydınlattı, fakat sürprizler daha bitmemişti.


İNCİL`İN FARKLI VERSİYONLARI

Rahip evimize taşındıktan sonra, her akşam yemeğinin ardından dinler hakkında sohbetler etmeye başladık. Birgün babam, İncil`in Kral James versiyonunu getirmişti, ben ise revize edilmiş standart İncil versiyonunu getirmiştim, eşimde ise, daha farklı bir İncil versiyonu vardı (Sanırım Jimmy Swaggart`ın “Modern insana iyi haber”i gibi birşeydi).

Rahipte ise, tabiî ki İncil`in Katolik versiyonu vardı. Bizler hangi İncil`in doğru olduğu konusunda, Muhammed`i Hıristiyan yapmak için uğraştığımızdan daha fazla vakit kaybediyorduk.

KUR`ÂN`IN SADECE BİR VERSİYONU VAR VE HÂLÂ AYNEN DURUYOR

Tartışmamız sırasında, bizi dinleyen Muhammed`e dönüp, 1400 yıl içinde Kur`ân`ın kaç versiyonunun ortaya çıktığını sordum. O bana dünyada sadece bir adet Kur`ân olduğunu söyledi. Bunun asla değiştirilmediğini ve asla değiştirilemeyeceğini de ekledi. Bununla birlikte, Muhammed sayesinde, Kur`ân`ın farklı ırklardan yüzbinlerce insan tarafından, aynı şekilde ezberlendiğini de öğrendim.

Asırlar boyunca Kur`ân milyonlarca insan tarafından ezberlenmiş, nüshadan nüshaya, âyet âyet, sûre sûre geçirilmiş, eksiksiz ve hatasız bir şekilde günümüze aktarılmış. Bugün 9 milyonun üzerinde insan, Kur`ân`ın her âyetini, kelimesi kelimesine ezberlemiş durumdaymış.

BU NASIL OLABİLİR?

Bu, bana imkânsız gibi geldi. Her şey bir yana, İncil`in orijinal dili günümüzde kullanılmayan ölü bir dil ve orijinal İncil nüshaları da asırlar içinde kaybolmuştu. Öyleyse, bir kutsal kitabı, asırlar boyu, âyet âyet aynen muhafaza etmek, nasıl bu kadar kolay olabilmişti.

 


Kaynak : http://www.islamicvoice.com/august.2003/journey.htm

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Yusuf Ziya) RÖPORTAJLAR Sun, 25 Dec 2011 00:13:32 +0200
Küllerimizden yeniden doğuyoruz http://www.gencadam.com/component/k2/item/129-kullerimizden-yeniden-doguyoruz http://www.gencadam.com/component/k2/item/129-kullerimizden-yeniden-doguyoruz

Asrın başında yaşanan harplerin ardından milletimizi ayakta ve bütün unsurlarıyla beraber tutan en muharrik güç olan Kur’an, kendi ruhundan arındırılmış bir göstermelik sevgi ile raflarda, atlas kılıflar içinde saklanmaya başlandığında, Izdırap yıllarının şairi Mehmet Akif hicranla şöyle seslenir.

Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına


İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

Türkiye bir dönem Kur’ansız, ezansız, çöl ikliminin hüküm sürdüğü bir hayat yaşadı; bu dönemde bin yıllık muhteşem geçmişimizin bütün maddi manevi birikimi bir eski elbise gibi bit pazarında peylenmeye çalışıldı; Kur'an ve sünnet, kendini anlayan yaşayan ve başkaları da yaşasın diye hayatı pahasına o hakikatleri anlatan, diğer bir ifadeyle, yaşatma arzusu ile yaşayan çok az kahraman gördü. Dolayısıyla İslamın her meseleyi halledecek büyülü gücü, bilinmesi gerektiği ölçüde bilinemedi; onun ruhlara vaad ettiği şeyler kitlelere maledilemedi.

Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı,

Eğer merhum Akif’in dediği gibi Kur’anın elmas hakikatlerini asrın idrakine yansıtırken hapishanelerde çürümeyi göze alan, herkes ve herşeyden ayrı kalmanın ızdırabını yaşayan, bir eşkıya gibi muamele görmelerine rağmen sabrı, teenniyi elden bırakmayan, herkesi kucaklayan aşkın şefkat sahipleri de olmasaydı, belki de din büsbütün unutulup gidecek, İslam dünyası, bir yüz yıl daha gün doğumuna hasret kalacaktı.

Onlar geleceği karanlık görmeden, ye’se düşmeden, azmi bırakmadan, heyecanla yürüdüler ve arkalarından izler bıraktılar. Dünyada hak ve adaletin hüküm sürmesi, fakirlik, cehalet ve ihtilafların bitirilmesi, kalp ve ruhun derecei hayatına yükselmesi için yollar gösterdiler; gösterdiler de şimdilerde onların açtığı şehrayinlerde mutlu huzurlu ve pür neşe insanların, hakikat yolcuları olarak koşturduklarını görüyoruz…

Bugün bize düşen en önemli görev adanmış ruhların bu mirasına sahip çıkmak, yalnız ve yalnız kendi inanç ve düşünce sistemimize bağlı kalarak, kendi kültürümüz ve kültür ürünlerimize yönelip kendimiz olarak kalabilmenin mücadelesini vermektir.

Kulaklar doydu, gözler aç
Dünya İslama,
İslam temsile muhtaç

Bugünün insanına yüklenilen vazife temsilin en güzelinin yaşandığı Asr-ı Saadetten örneklere kulak vermek, batının hiç varolmamış mitolojik kahramanlarına inat, bizim dünyamızın hala yaşamakta olan yiğitlerine, serdarlarına sahip çıkmaktır; onların dasitani hikâyeleri ile çocuklarımızı büyütmek; kendimize, kendi dünyamızdan bir yıldız bulup arkalarından kovalamak olmalıdır. -onlardan hangisinin arkasına düşseniz selamete çıkarsınız-

Elli yıldır kürsüler, minberler, konferans salonları, Saadetli Asrın en güzel örneklerine davudi bir sesin, yürek yakan nağmeleriyle şahitlik ediyor. O, kürsülerden Kainatın Efendisi’ni anlatıyor; anlatırken sanki O’nun huzurunda O’na ders takrir ediyor; O’ndan(sav) bahsederken ne gözünde yaş bitiyor,ne heyecan eksiliyor; dudaklarında cennet şerbetlerinin tadı varmış gibi yalanıyor, oturup kalkıyor cemaate huzurda bulunmanın edebini gösteriyor. O anlatmıyor, yaşıyor ve ruhlara İsrafil’in surundan diriliş nefhaları sunuyor. Kur’an, medeniyetin, fen ve sosyal ilimlerin geldiği son merhaleden örnekler ile harf harf, hece hece asrın aklına, kalbine, irfanına havale ediliyor.

Onun cennet merdivenlerine tırmanır gibi tırmandığı Minberler dünü bugünü ve yarını birlikte kucaklıyor. Fatih camiinin kubbesi altında gözyaşları ile yoğrulmuş insanlar sanki Bedir’de Hz.Musab’a, Uhud’da ise Hz.Hamza’ya yetişmemenin hicranıyla iki büklüm oluyor; Şadırvan camiinde hicretin lezzetini duyuyor, Sevr’de kendilerini dördüncü kutlu yolcu gibi görüyorlar. Süleymaniye, Hisar, Pendik, Üsküdar ve daha niceleri; eski yeni her sohbet heyecan yorgunu bizlere fer üflüyor, ümitsiz yüreklere cesaret ne yapacağını bilmeyen pusulasını şaşırmışlara hedef gösteriyor.

Bugün ülkeyi her yönüyle çekip çeviren, kültür, sanat ve siyaset alanlarında millete rehberlik edenler düne ait dini, milli, ahlaki ve içtimai bir atmosferin çizgilerini taşımaktadır. Yarın milletin önüne düşecek zaferden zafere koşturacak nesiller ise bugün onlara sunulan renk desen ve çizgilerin ikliminde yol alacaklardır.

Hz. Mevlana’nın dediği gibi “dün dünde kaldı cancığazım; bugün yeni şeyler söylemek lazım”. Radyo Mehtap hiç eskimeyen bir yeniyi söz sultanının beyanlarıyla dinleyicisine sunuyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin elli yıldan beri farklı mekânlarda seslendirdiği hakikatler, semavi tayfların renkleriyle bezeli olarak, toz tutmuş sinelerimize, örümcek bağlamış aklımıza, parlaklığını yitirmiş kalplerimize hayat üflüyor; yıkılmış, yerle bir olmuş ruhumuzun heykeli yeniden ikame edelim diye bize kalbin zümrüt tepelerinde yürüme usullerini öğretiyor, hoşgörü ve diyalog zemininde sinelerimizi herkese açmanın yollarını gösteriyor.

Radyo Mehtap “gönül dünyamızın sesi” olmaya, gönlümüzü, aklımızı idrakimizi izanımızı ve diğer latifelerimizi besleyen bir “dua insanının” soluklarıyla devam ediyor.(www.radyomehtap.com)

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Kemal Gülen) KÖŞE YAZILARI Thu, 15 Dec 2011 00:16:51 +0200
İslâm’ı doğru anlama http://www.gencadam.com/component/k2/item/125-islami-dogru-anlama http://www.gencadam.com/component/k2/item/125-islami-dogru-anlama

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, toplum tabakalarının hemen her kesiminden İslâm’a olan teveccüh artmaktadır. İslâm’ı seçenler arasında entelektüel mânâda, okumuş aydın kesim ise ilk sırayı almaktadır. Tabiî mesleklerinde zirve sayılan bu insanların birden “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” demeleri, çevrede büyük bir yankı uyarıp, İslâm’a katılımları hızlandırmaktadır. Bu aslında, hem onlar adına hem de İslâm adına sevindirici bir husustur.

İslamı doğru anlama


Ne var ki, bu popüler insanlar bulundukları camia ile münasebetlerini devam ettirip seviyeli bir temsille İslâm’ı anlatma yerine, bazıları itibarıyla, –günümüzde kullanılan tabirle– radikal mânâda bir kısım davranışlara girerek çevrelerinin tepkilerini çekebiliyorlar. Dolayısıyla, dünyaca meşhur olsalar bile bu insanlar, fundamentalist, bağnaz, fanatik gibi yakıştırmalara maruz kalabiliyorlar. Meselâ bunlardan bazıları Efendimiz’in, “(Bir yerde) beş,[1] (başka bir yerde) on şey[2] fıtrattandır; bıyığı kesip sakalı uzatmak, koltuk ve etek tıraşı olmak, tırnak kesmek, sünnet olmak vs.”[3] şeklinde bir çizgi üzerinde ifade buyurduğu şeyleri birinci mesele hâline getiriyor ve İslâm’ın “olmazsa olmaz” şartı gibi algılıyorlar. Böylece İslâm’ın özü ve ruhunun kavranmasını zorlaştırıyorlar.

Bu tarz düşünce, kat’iyen zikri geçen şeyleri hafife alma, küçümseme demek değildir. Bunlar ulema ve fukahanın beyanına göre, Peygamber Efendimiz’in âdetlerindendir. Namazdaki kılık‑kıyafetle ilgili şeyler bile en katı fıkıh âlimle­rine göre o işin âdâbından kabul edilmiştir. Şayet bu insanlar, böyle davranışlarla toplumdan kendilerini tecrit etmeselerdi, etrafındaki kitlelere daha değişik şeyler anlatma imkânını bulup daha müessir olabilirlerdi kanaatindeyim...


[1] Buhârî, libâs 63, isti’zan 51; Müslim, tahâret 49.
[2] Müslim, tahâret 56; Tirmizî, edeb 14; Ebû Dâvûd, tahâret 29.
[3] Buhârî, libâs 63, isti’zan 51; Müslim, tahâret 49.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (M.Fethullah Gülen) YAZI DİZİLERİ Mon, 12 Dec 2011 00:02:11 +0200
Mühendislik Evrime Hayır Diyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/118-muhendislik-evrime-hayir-diyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/118-muhendislik-evrime-hayir-diyor Mühendislik Evrime Hayır Diyor

Canlıların var oluşu ve bunun arkasındaki sırlar tarih boyu insanoğlunun dikkatini çekmiştir. Bu sırların açıklanması, insanın kendi var oluşuna da ışık tutacaktır. İlmin daha sathi kaldığı eski devirlerde, canlıların yapı ve davranışlarındaki mükemmellikler yeterince anlaşılamıyordu. Bilgi birikiminin artması ile canlı sistemlerindeki karmaşık mekanizma ve organizasyonlar anlaşılmaya ve taklit edilmeye başlanmış, canlı davranışlarının da karmaşık matematik modellerle açıklanabileceği ortaya çıkmıştır. Canlı hareketlerindeki mükemmellik, onları taklit etmeye çalışan robotik biliminin gelişmesiyle daha iyi anlaşılır hâle gelmiştir.1

 

Canlıların ortaya çıkış ve gelişimini açıklamaya çalışan evrim hipotezinin yeni elde edilen bu muazzam bilgi birikiminin ışığında gözden geçirilmesinde fayda vardır. Biyolojinin yanısıra fizik, kimya, matematik ve mühendislik bilimleri de yaratılış mu’cizesindeki Sonsuz İlim ve Kudret’e dikkat çeker. Mühendislik ve matematik prensipleri ışığında canlılara ve onların gelişimine daha net odaklanmak ve netice çıkarmak mümkün olabilir.

Temel mühendislik disiplinleri
Dinamik, akışkanlar mekaniği, mukavemet, malzeme, termodinamik ve ısı gibi en kompleks formüllerle ifade edilen temel mühendislik konularının bile canlılarda mükemmel uygulamaları görülmektedir. ‘Dinamik’ hareket bilimidir. Bu bilim dalı konum, hız, ivme arasındaki münasebetleri ve bunlara sebep olan faktörleri (kuvvet, moment vb) inceler. ‘Dinamik’, katı cisimlerin hareketi ile ilgiliyken, ‘akışkanlar dinamiği’ temelde sıvı ve gazların hareketi ile ilgilidir. ‘Akışkan’; sıvı ve gazlara verilen ortak isimdir. ‘Mukavemet’, yapıların ve mekanik parçaların verilen yükleme şartlarında tasarımını inceler. Tasarımda en az malzeme ile en fazla dayanıklığı sağlamaya çalışmak gerekir. Malzeme bilimi değişik malzemelerin mekanik özellikleri ve bunların altında yatan faktörler (mikroyapı vb) ile ilgilidir. Verilen bir işe uygun malzemeyi seçmek çok önemlidir. Termodinamik ve ısı bilimi ise, enerji dönüşümleri ve geçişleri ve bunların verimliliği ile ilgilidir.


Canlı organizmalar da bir iş ve vazifeyi yapmak üzere inşa edilmişlerdir. Canlı; hareket etmek, beslenmek, neslini devam ettirmek mecburiyetindedir. Bu işleri yaparken belli yüklere mâruz kalmakta ve bu yükleme şartlarında arızasız işlemesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle mühendislik prensiplerinin canlılarda da uygulanmış olması gerekir. Mühendislik bilimindeki yeni ilerlemeler, canlılardaki uygulamaların insanoğlunun ulaştığı seviyenin çok ötesinde olduğunu göstermiştir.


Bernoulli prensibi, akışkanlar mekaniğinde önemli bir prensiptir. Bu prensibe göre akışkanın hızı artarsa, basıncı düşer. Uçak kanadındaki kaldırma kuvveti, bu prensiple açıklanabilir. Hava, kanadın ön tarafında ayrılır; arka tarafta tekrar birleşir. Kanadın üst kısmı daha fazla eğimli, alt kısmı nispeten düzdür. Üstten giden hava, alttan gidene göre eşit zamanda daha uzun yol kat edeceğinden, üstteki havanın hızı daha fazladır. Bu ise basıncın üst tarafta daha fazla düşmesine yol açar ve neticede bir kaldırma kuvveti oluşur. Bu prensibin canlılarda birçok uygulaması vardır. Suda hareket eden bir balık buna güzel bir örnektir. Ton, uskumru ve kılıç balığı gibi yüksek hızda yüzen balıkların gövde şekilleri özel olarak inşa edilmiştir: Balığın ağzı en öndedir ve burada akışkan durdurularak yüksek basınç elde edilir. Basıncın yüksek olması balığın daha rahat oksijen almasını temin etmek için önemlidir. Balığın kalbi akışkanın en fazla hızlandığı, dolayısı ile basıncın en düşük olduğu yere yerleştirilmiştir ki, kalb rahat çalışabilsin. Gözler öyle bir yere yerleştirilmiştir ki, balık hareket etse de etmese de basınç hep aynı kalmaktadır ve hızlı yüzme esnasında basınç değişimlerinden dolayı görüş etkilenmemektedir.1 Farklı bir örnek de, kendi vücudumuzdan verilebilir. Nefes aldığımızda burun içerisinde akışkan hızlanır ve basınç düşer. Burun duvarları içe doğru bir miktar çöker. Bu çökmeyi engellemek üzere burun ucuna kıkırdakımsı bir doku yerleştirilmiştir. Bu doku olmasaydı, burun deliklerimiz her nefes alışta kapanacak, nefes alıp vermek bir işkenceye dönüşecekti. Burun ucunda kemik kullanılmamıştır; çünkü nispeten çıkıntı teşkil eden bu uzuv âni bir yüklemede hemen kırılabilirdi. Benzer bir durum kulağımızda da vardır, kulak çıkıntı oluşturmaktadır, burada kıkırdak yerine kemik doku kullanılmış olsa, başımızı uyumak için yan koyduğumuzda kulağımız kırılabilirdi.


Böcek uçuş teknolojisinin bizim uçuş teknolojimize göre çok daha ileri seviyede olduğu son zamanlarda anlaşılmıştır. Burada en önemli hâdise türbülanstır. Türbülanslı akışta, akışkan parçacıkları birbirlerine çarparak düzensiz, çalkantılı ve girdaplı bir seyir izler. Bu tip akış uçaklar için istenmeyen bir durumdur ve sürüklenme (akışkan katı cisim sürtünmesi) kuvvetlerinin artmasına sebep olur. Bu yüzden kanat etrafında düzgün (laminer) akış olması istenir. Türbülans bizim uçuş teknolojimizde bir dezavantaj iken, aynı hâdise böcek uçuşunda bir avantaj hâline getirilmiştir.1 Böcekler kaldırma kuvvetinin bir kısmını türbülanstan elde eder. Böcek ve kuşlardaki gibi hareketli ve esnek kanatlar, insanoğlu için şu an ulaşılması zor bir ufuk olarak görünmektedir. Bunun ilk modellerin 2025 yılında ortaya konulacağı tahmin edilmektedir. Hareketli ve esnek kanatlardaki en önemli iki problem şudur: 1) Akış çok karmaşık hâle gelmektedir ve akışkanın fiziği tam olarak anlaşılamamıştır. 2) Hareketli esnek kanatlarda kontrol problemi büyük zorluk arz etmektedir.


Böcek uçuşu ile ilgili 1980’lere kadar evrim teorisinin getirdiği açıklama şöyle idi: Önce sâbit kanat benzeri uzantılar gelişmiş ve böcekler, en basit uçuş tarzı olan süzülme uçuşu ile işe başlamıştı. Daha sonra bu sabit kanatlar hareketli kanatlara dönüşmüş ve kanat çırpma hareketi ile bugünkü karmaşık uçuş stili gelişmişti. 1980’lerde Ottowa Carleton Üniversitesi’nden paleontolog Jarmila Kukalova Peck bu teorinin geçerli olmadığını göstermiştir. Kukalova Peck’e göre süzülme teorisi, kanatların yeterince büyük olmamasından dolayı pratik değildi ve bu teoriyi destekleyecek fosil delilleri de yoktu. Karbon devrine ait uçan böceklerle ilgili ilk fosiller 360 milyon yıl öncesine gitmekte idi ve bu canlılarda, kanatların sabit olmadığı yani hareket edebildiği bulunmuştur.2


Balina kafa ve yüzgeçlerinde görülen bazı şişliklerin sebebi yeni anlaşılabilmiştir. Bu şişlikler sürüklenme kuvvetini %10 azaltmakta, kaldırma kuvvetini ise % 5 artırmaktadır.3 Normalde bir tesir, sürüklenme kuvvetini azaltıyorsa, kaldırma kuvvetini de azaltır veya sürüklenmeyi artırıyorsa, kaldırmayı da artırır. Bu tip bir tesir akışkanlar mekaniğinde çok nadir görülen bir durumdur ve tesadüflerle izahı mümkün değildir. Sürüklenme kuvvetini azaltmak üzere yapılan başka bir çalışmada uçak yüzeyini V şeklinde küçük kanallı düz bir plâstik madde ile kaplamanın bu kuvveti %14 azalttığı bulunmuştur. Köpek balığı derisi üzerinde keşfedilen küçük kanalcıklar benzer şekilde tuzlu suda hareket verimliliği sağlamaktadır. Bu özelliği anlayabilmek için yüksek hızda bilgisayarların geliştirilmesi ve akışkan hareket denklemlerinin çözülmesi gerekmiştir. Tesadüflerle bu tip bir geometrinin ortaya çıkması mümkün değildir.


Biyomalzemelerin dayanıklılığı da teknolojimizi geliştirmek için önemli örneklerle doludur. Kemiklerimiz dayanıklılık ve hafifliği birleştiren optimum yapılardır. Binaların % 60-70 ağırlığını, yükü taşıyan binanın iskeleti oluştururken; insan iskeleti, vücut ağırlığının 1/7’si kadardır. Yeni nesil hafif yapıların tasarımları için kemikler iyi bir ilham kaynağıdır. Omurgaya benzer şekilde yeni bir hafif köprü tasarımı önerilmiştir.4 Uyluk kemiğinden boyuna kesit alınınca malzemenin boşluklu olduğu ve bazı direnç çizgilerin bulunduğu tespit edilmiştir. Yapılan bilgisayar hesaplamaları bu direnç çizgilerin rastgele olmadığı, yapıyı kuvvetlendirecek en iyi şekilde yerleştirildiği neticesini çıkarmıştır. Omurgamız ve onun etrafındaki kaslar 7.000 Newtonluk (700 kg eşdeğer) ağırlıklara dayanabilecek şekilde yaratılmıştır. Bu kadar hareket ve ekleme sahip bir yapının, bu derece muazzam yüklere dayanabilmesi mühendislik açısından harikadır. Bazı evrimciler omurga rahatsızlıklarını bahane ederek bu yapının mükemmel olmadığını yani maymundan evrimleşmenin henüz tam bitmediğini iddia etmektedirler; ancak hareketlilikle sağlamlığı birleştiren daha iyi bir yapının da nasıl olacağını söyleyememektedirler. Memelilerin kemikleri, içi boş boru şeklindedir ve boşlukta ilik vardır. Yapılan matematik hesaplamalar dayanıklılık ve hafifliğin bir arada olabilmesi için, iç yarıçap/dış yarıçap oranının 0,4 ila 0,7 arasında olması gerektiğini göstermiştir ki, bütün memelilerde yarıçaplar oranı bu sınırlar içerisinde kalmaktadır.5


Malzeme biliminde önemli ölçülerden biri sertliktir. Kabuklu deniz hayvanlarının kabukları bu konudaki şampiyonlardır. Bu hayvanların kabuk mikro-yapıları elektron mikroskopları ile incelenerek yeni aşırı sert malzemelerin yapılması plânlanmaktadır. Herhangi bir malzemede var olan mikro çatlaklar zamanla büyüyerek kırılmaya yol açar. Bir uçağın düşüşü türbin kanatlarındaki mikro çatlağın zamanla büyümesi neticesinde gerçekleşmişti. Deniz kabuklularına ise bu mikro-çatlakların büyümesini engelleyici mekanizmalar yerleştirilmiştir. Örümcek ağı ve kuş tüylerinin iç yapısı incelenerek kurşun geçirmez bir yelek üretilebilmiştir. Teknolojinin örnek alarak geliştiği bu mükemmellikler, tesadüfî mutasyonların sebep olduğu varyasyonlarla ortaya çıkmış olamaz.
Baykuşlar sessiz uçar. Bu sayede duyma duyusu çok güçlü kemirgenlere rahat yaklaşabilirler. Son araştırmalar, baykuşun kanatlarının saçaklı yapıda şekillendirilmesinin onun sessiz uçmasına yardım ettiğini göstermiştir. Henüz sessiz uçaklar mevcut değildir; ama baykuşlardan ilhamla benzer şekilde tasarım yapılması plânlanmaktadır. 6


Canlıların basit formlardan karmaşık formlara dönüşmesine bir itiraz da temel mühendislik disiplinlerinden termodinamikten gelmektedir. Termodinamiğin en temel iki prensibi vardır: Birinci prensip enerji değişim ve dönüşümleri ile ilgili iken, ikinci prensip bu işlemin gerçekleşip gerçekleşemeyeceği ile ilgilidir. İkinci prensipte en temel kavram entropidir. Entropi; basitçe maddenin düzensizliğinin bir ölçüsü olarak tarif edilebilir. Madde düzensizliğe meyillidir ve yapılan bütün işler kainattaki entropiyi artırmaktadır. Madde kendi hâline bırakıldığında, her zaman düzenden düzensizliğe doğru bir geçiş yapar. Rüzgâr, yağmur, sel, sıcaklık gibi dış tesirlerin neticesinde basit dahi olsa düzenli bir yapının (meselâ bir ev gibi) ortaya çıktığı görülmemiştir; ancak yapılmış bir evin uzun süre kendi hâline bırakıldığında harabeye döndüğü herkesin bildiği bir husustur. Basit cansız varlıklarda bile düzene gidiş görülememişken, nasıl oluyor da, göz ve beyin gibi son derece karmaşık uzuvlar kendiliğinden ortaya çıkabiliyor?

Yeni mühendislik disiplinleri
Yeni gelişen mühendislik disiplinlerinden biri de robotiktir. Bazı özel işleri yapmak üzere tasarlanan endüstriyel robotlar mevcuttur. Bunlar canlıların çok özel bazı hareketlerini taklit etmek üzere yapılmışlardır. Sadece vida sıkan, yahut sadece boya yapan, bir cismin bir yerden alınıp başka yere nakledilmesini sağlayan robotlar vardır. Bir de herhangi bir canlının davranışını daha kapsamlı taklit etmek üzere geliştirilmiş robotlar mevcuttur. Meselâ bir yılanın hareketini taklit etmek üzere geliştirilmiş yılanımsı robotlar vardır. Tırtıl hareketinden ilhamla tasarlanmış bir robotun, enkaz altındakilere küçük yarıklardan ulaşması ve bilgi aktarması düşünülmektedir.7 Tırtıl hareketi kararlı ve dengeli bir hareket olduğu için bu tip kurtarma işlerinde ideal hareket tarzıdır. Akrep hareketlerini taklit ederek geliştirilen başka bir robotta ise, askerî maksatlar hedeflenmektedir.8 Elbetteki en çok taklit edilmek istenen canlı insandır ve insanın hareket ve davranışlarını taklit etmek üzere hümonoid adı verilen yeni nesil robotların geliştirilmesine çalışılmaktadır. Elektronik ve mekanikteki muazzam bilgi birikimine rağmen, canlı davranışlarını ve hareketlerini taklit etmekte çok gerilerde olduğumuzu herkes kabullenmektedir. Bir insan gibi rahatça yürüyebilen ve koşabilen, mükemmel bir dengeye sahip robot henüz üretilememiştir.9 Bu konuda en ileri robot olarak takdim edilen Asimov bile bu hedeften çok uzaktadır. Bir kedi gibi rahatça koşabilen, ağaçlara tırmanabilen, yere düşerken dengesini sağlayabilen robotun tasarlanabilmesinden ise çok uzağız. Robotiğin gelişmesi sayesinde, basit ve kolay gibi gözüken canlı davranışlarının ortaya çıkabilmesinde çok karmaşık mekanizmaların ve kontrol sistemlerinin var olması gerektiği anlaşılmıştır. Bu karmaşık ve mükemmel davranış biçimi tesadüfen ortaya çıkmış olamaz.


Yeni ve popüler mühendislik alanlarından bazıları da MEMS (mikro-elektro-mekanik sistemler) ve nanoteknolojidir. MEMS’de hedef mikron (1x10-6 m) ölçeğinde makineler üretmektir. Hücre ölçeğinde faaliyet gösteren birçok organel, mikron ve daha alt ölçekte olup mükemmel çalışmaktadır. Bu teknolojinin gelişmesinde de canlılar büyük bir ilham kaynağı olabilecektir. Nanoteknolojide ise ölçek daha da küçülmekte (1 nanometre=1x10-9 m) ve tasarımlar molekül boyutlarına inmektedir. Bütün bu yeni teknolojilerin gelişebilmesinde canlıların büyük bir ilham kaynağı olacağı tartışılmaz bir gerçektir.

Matematik
Geometride kullandığımız basit bir boyut analizi bile canlı mükemmelliği hakkında bir fikir verecektir.10 Canlıların ısıyı korumak ve gerektiğinde ısı üretebilmek için sahip kılındığı ısı düzenlenme mekanizmaları dikkat çekici hususiyetler taşır. Sıcak iklimlerde metabolizmada oluşan fazla ısının dışarı atılması önemlidir, soğuk iklimlerde ise enerji kaybetmemek için bu ısı mümkün olduğunca tutulmalıdır. Metabolizmada üretilen ısı enerjisi canlının hacmi veya L3 ile, bu enerjinin dış ortama geçişi ise yüzey alan L2 ile orantılıdır. Başka bir deyişle üretilen ısının kaybedilme kolaylığı veya zorluğu L2/L3=1/L ile orantılıdır. L canlının karakteristik uzunluğu olduğuna göre büyük canlıların yüzey alanının hacmine oranı daha küçük olduğu için zor ısı kaybederler. Bir fil için bu ciddi bir problemdir ve ısısını atabilmesi için file yüzey alanını genişletecek şekilde büyük kulaklar bahşedilmiştir. Aksine ısıyı koruması gereken kutup ayısına ise küçük kulaklar verilmiştir. İri bir dinozor türü olan Dimetrodon’un sırtında yelken şeklinde ince bir deri yüzey vardı ve bu yüzey hayvanın toplam alanı ile değil, hacmi ile orantılı olacak şekilde büyüyordu. Buradan da anlaşılıyor ki, bu organ ısı düzenlenmesi için yaratılmıştı. Mühendislik perspektifinden baktığımızda geçmişte yaşamış canlıların da bugünküler kadar mükemmel yaratılmış olduğu anlaşılır. Ne geçmişte ne de şimdi müsvedde bir canlıya rastlamak mümkün değildir. İki ayağı üzerinde yürüyen bir dinozorun da iskelet sistemi, mekanik prensipleri ışığında incelendiğinde, hareket ve denge yönüyle en az günümüzdeki canlılar kadar mükemmel olduğu görülecektir.


Benzer bir mantık yürütme canlıların dayanıklılığı hususunda yapılabilir. Bir çubuğun dayanıklılığı kabaca kesit alanı (L2) ile orantılıdır. Ayakları üzerinde yürüyen bir canlıyı ele alırsak vücut ağırlığını destekleyen bacaklar böyle bir çubuk olarak düşünülebilir. Bacakların dayanıklılığı L2 ile orantılı iken, ağırlığı ise hacmi (L3) ile orantılıdır. Başka bir deyişle dayanıklılık oranı l/L ile orantılıdır. Canlının karakteristik uzunluğu (L) arttıkça bu oran azalacaktır, yani aynı dayanıklılığı sağlamak için normalden daha kalın bacak kemiklerine ve daha fazla kasa ihtiyaç olacaktır. Bu sebepten ötürü bir fareyi orantılı şekilde filin büyüklüğüne kadar ulaştırmış olsanız bile, bu garip canlı muhtemelen yetersiz kaslardan dolayı hareket edemeyecek yahut hareket sırasında bacakları kırılacaktır. Fil ve Brachiosaurus dinozoru gibi dev canlıların vücutları ile orantısız kalın bacakları canlıların yaratılışında tesadüfe yer olmadığını açıkça göstermektedir. Dev goril, dev arılar veya böcekler gibi kurgu filmler her zaman bir fantezi olarak kalacak ve bu filmleri seyrederken mantığımızı ve muhakememizi bir kenara bırakmaya devam edeceğiz.


Canlıların tesadüfen ortaya çıkıp çıkamayacağını anlamada en güzel araçlardan biri de, matematikteki ihtimal teorisidir. Çok basit bir fikir yürütmesi yapalım. Elimizde bir canlı olsun ve hayatiyetini devam ettirebilmek için 100 adet özelliğe ihtiyaç duysun (gerçekte bu rakam milyonlarla ifade edilebilir). Her bir özellik için de 10 farklı seçim olsun (gerçekte bu sayı da milyonlarla ifade edilebilir) ve bu 10 farklı seçimden sadece birisi doğru seçim olsun. Bir özelliğin canlıda doğru şekilde ortaya çıkma ihtimali 1/10’dur. Yüz farklı özelliğin hepsinin de aynı canlıda doğru olarak ortaya çıkma ihtimali ise 1/10100 olur. Her bir denemenin 1 saniye içinde gerçekleştiğini varsayalım (bu kadar kısa zamanı hiç kimse hattâ ideolojik evrimciler bile savunamamaktadır). Dünyanın yaşı yaklaşık 1,5x1017 saniyedir; ama bu basit canlı için bile bize 10100 saniye gerekmektedir. Yani ihtimal hesaplarına göre bu kadar basite indirgenmiş ve evrim süreci bu kadar hızlandırılmış bir canlının bile tesadüfen ortaya çıkması imkânsızdır. Gerçek hesaplamalarda 100 aminoasidi olan en basit bir protein molekülünün ortaya çıkma ihtimali en iyi tahminlerle bile 1/1080 olarak hesaplanmıştır.11 Hesaplanan, canlıların temel taşını oluşturan basit bir protein molekülüdür. Basit ve fonksiyonel tek hücreli bir hayvanın tesadüfen ortaya çıkabilme ihtimali ise, önceki örnekle kıyaslarsak, tam mânâsı ile sıfır olacaktır. Ateizm adına imkânsızı zorlamanın ve mükemmeli inkâr etmenin kimseye bir faydası yoktur.

Kaynaklar
1. M. Sami Polatöz, Tabiatta Mühendislik, Kaynak Yayınları, 2003.
2. R. Kunzig, What’s the buzz, Discover, April 2000, p. 27.
3. M. Le Page, Speed Bumps Give Humpbacks a Surprise Boost, New Scientist, 13 January 2001, p. 22.
4. I. Sample, A Bridge with Backbone, New Scientist, 16 September 2000, p. 7.
5. R. Mc Neill Alexander, Optima for Animals, Princeton University Press, 1996.
6. C. Seife, Deadly Hush, New Scientist, 6 march 1999, p. 10.
7. C. Zandonella, Wriggle into Rubble, New Scientist, 10 November 2001, p. 22.
8. D. Graham-Rowe, Walk Like a Scorpion, New Scientist, 21 April 2001, p. 18.
9. R. Mc Neill Alexander, The Human Machine, Colombia University Press, 1992.
10. J. A. Adam, Mathematics in Nature, Princeton University Press, 2003.
11. F. Koçol, Evrim Teorisi Önündeki Engel, Sızıntı, Temmuz 1999, s. 254.


]]>
bilgi@gencadam.com (Prof.Dr. M.Sami Polatöz) İMAN VE ATEİZM Fri, 02 Dec 2011 22:37:23 +0200
Mevlana'dan etkilenip Müslüman oldular http://www.gencadam.com/component/k2/item/107-mevlanadan-etkilenip-musluman-oldular http://www.gencadam.com/component/k2/item/107-mevlanadan-etkilenip-musluman-oldular Mevlana'dan etkilenip Müslüman oldular

Mevlana'dan, eserlerinden ve felsefesinden etkilenen ABD, İsviçre, İtalya, İsveç ve Meksikalı 7 kişinin Müslüman olması, bir müzik firması tarafından belgesel haline getirildi.

Konya'da sufi müziği albümleri ile bilinen Çetiner Müzik Film Yapım'ın sahibi Hikmet Çetiner, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Mevlana ve Mevleviliğin tanıtımı amacıyla bugüne kadar birçok eser hazırladıklarını söyledi.


Son olarak Türkiye ve hatta dünyada büyük ilgi göreceğine inandıkları bir belgesel film hazırladıklarını ifade eden Çetiner, Işığa Gelenler (Who Find The Light) adlı belgeselin yaklaşık 40 dakika olduğunu kaydetti. Belgeselde farklı ülkelerde yaşayan insanların Mevlana'yı ve felsefesini duyarak Konya'ya gelişleri, burada yaptıkları araştırmalar ve yaşadıkları bazı manevi olayların ardından İslamiyeti seçmelerinin anlatıldığını bildiren Çetiner, şunları söyledi:

''Peter Cunz ve eşi Anna Regard Cunz (İsviçre), Elizabeth Gubelman (İsveç), Federiko Stocktan (Meksika), Sher Gamard (ABD), Brigitte Schlappi (İsviçre), Monica Belli (İtalya), Mevlana ve ardından İslam ile nasıl tanıştıklarını ve hayatlarında ne gibi değişiklikler olduğunu anlattı. 3 yıl gibi uzun bir çalışmanın ardından hazırladığımız bu belgesel Türkçe anlatımlı ve İngilizce alt yazılı olarak yapıldı. DVD formatında hazırladığımız belgeseli önümüzdeki günlerde piyasaya sunacağız.''

Çetiner, Müslüman olan bu kişilerin kendi ülkelerinde İslam'ı anlattıklarını, insanların kafasında oluşan farklı İslam anlayışını değiştirmeye çalıştıklarını belirtti.

İsviçre'den Peter Cunz, belgeseldeki konuşmasında, Konya'ya ilk kez öğrencilik yıllarında geldiğini belirterek, şu bilgileri veriyor:

''Arkadaşlarla Mevlana Müzesi'ni ziyaret ettik. Müzeye girince bir anda kalbimin çarpıntılarını duydum. Kendimi farklı bir atmosferde buldum. İsviçre'ye döndüğümde aklım burada kaldı. Birkaç kez rüyamda türbeyi gördüm. Bir süre sonra Konya'ya yine geldim ve Mevlana'yı araştırdım. Mevlana'yı araştırırken aslında İslam'ı araştırdığımı anladım. Mevlana'nın felsefesi İslam'ın kendisidir. Mevlana, İslam'dan farklı bir şey söylemiyordu. İsviçre'ye dönüşte araştırmaya devam ettim. Müslüman olmaya karar verdim. Çünkü Mevlana'yı anlamanın yolu İslam'dan geçiyordu. 'Gel, ne olursan ol yine gel' sözü beni çok etkilemişti.''

-''ARADIĞIM CEVAPLARI İSLAM'DA BULDUM''-

Peter Cunz'un eşi Anna Regard Cunz ise kendisini Mevlana aşığı olarak tanımlıyor.

Daha önce tutucu Hristiyan olduğunu ifade eden Cunz ise belgeselde şunları belirtiyor:

''Zamanla bazı sorularımın cevabını Hristiyanlıkta bulamadım. Eşimden de etkilenerek İslamı ve Mevlana'yı inceledim. Aradığım cevapları İslam'da buldum. Son dönemlerde İslam'a yönelik eleştirilere çok üzülüyorum. Avrupa'da insanların kafasında çok farklı bir İslam var. Anlattığım ile kendi bildikleri İslam arasında fark olduğunu söylüyorlar. İslam birdir. Önemli olan onu doğru anlamak. Yaradan'ı, yaradılanı sevmeyi Mevlana'dan öğrendik. Mevlana'yı anlamak İslam'la şereflenmek çok güzel.''

-''KONYA'YA GELİŞİM SEVİNÇ, DÖNÜŞÜM HÜZÜNDÜR''-

İsveçli Elizabeth Gubelman, daha önce Müslüman olan arkadaşları sayesinde Konya'ya geldiğini ve İslam'la tanıştığını belirtiyor.

Mevlana ve İslam'ı araştırırken sema izlediğini ifade eden Gubelman, şunları anlatıyor:

''Sema izlerken kendimi diğer işlerden soyutlayarak apayrı bir dünyada buldum. Mevlana ile İslam'ı tanıdım. Konya'ya sık sık geliyorum. Mevlana Müzesi'ni ziyaret ediyorum. Konya'ya gelişim sevinç, dönüşüm hüzündür. Mevlana'ya yakın olmak en büyük isteğimdir, karanlıktan ışığa kavuşmaktır, aşkı bulmaktır. Güzelliği ve doğruyu buldum.''

Meksikalı Federiko Stocktan, Konya'ya geliş nedeninin Mevlana'nın ruhunu ziyaret etmek olduğunu vurguluyor.

Stocktan, şunları söylüyor:

''Mevlana'nın yolu bizi İslam'a ve güzelliğe götürdü. Buradaki dostlarımızla Mevlana ve İslam'ın yolundan gitmeye çalışıyoruz. Mevlana'nın hayat felsefesi insanlığın kurtuluşudur. Dünya zulümlerden, savaşlardan ve sevgisizlikten ancak Mevlana'nın felsefesi ile kurtulur.''

-''İNSANLARIN MUTLULUĞU''-

ABD'li Sher Gamard da 7 yıl önce yıl önce eşinin Müslüman olması üzerine İslam'ı araştırdığını ve zamanla büyük hayranlık duyduğunu anlatıyor.

İslam'ı tanıdığı için şükrettiğini belirten Gamard, şöyle konuşuyor:

''Eşimle namaz kılıyorum. Bütün sıkıntılarımdan kurtulup huzura kavuşuyorum. Eşim işi dolayısıyla Konya'ya uğruyordu. Mevlana'yı ziyareti sırasında aldığı kitaplardan etkilendi. Sonra yine Mevlana için Konya'ya geldiğinde Mevlana ve İslam'ı araştırdı ve Müslüman olmaya karar verdi. Bana söyledi, saygı duydum. Eşim İslam'ı tanıyınca hayatımız tamamen değişti. Mevlana'nın eserlerini, Kur'an-ı Kerim'i okudum. Çok önemli mesajlar var. İnsanların mutluluğu, İslam'ın emirleri, Hz. Muhammed'in sözleri ve Mevlana felsefesindedir.''

-''TÜM İNSANLARI SEVİN''-

İsviçreli Brigitte Schlappi, Mevlana'yı tanıdığında çok duygulandığını ve ağladığını söyleyerek konuşmasına başlıyor.

Konya'ya artık sık gelmeye başladığını kaydeden Schlappi, şunları söylüyor:

''Mevlana'yı anladıkça ferahladığımı hissettim. Neyden çok etkilendim. Dinlerken kendimi maneviyatın en derinlerinde buldum. Ney beni tedavi etti. İslam'la tanıştım. Müslüman oldum. Mevlanalar, Yunuslar, 'tüm insanları sevin' diyor. Yaradan'ı seven insana dünyada umutsuzluk yoktur. Bunalımların en kötüsünü yaşadığım anda Mevlana'yı tanıdım, eserlerini okudum. O'nun sözleri sayesinde karanlık geceden aydınlık sabaha kavuştum.''

İtalyan Monica Belli, yıllar önce Konya'ya, Mevlana'ya geldiğinde dünyada hiçbir yerde hissetmediği duyguları hissettiğini söylüyor.

Konya'da bulunmaktan çok mutlu olduğunu ifade eden Belli, ''Mevlana sevgisi beni mıknatıs gibi çekiyor. Konya'ya ilk geldiğimde farklı bir enerji hissettim. Buraya her yıl gelmeyi alışkanlık haline getirdim. Mevlana'yı tanımadan önce İslam'ı farklı biliyordum ama Mevlana'nın eserlerini okudukça düşüncelerim değişti. Mevlana İslam'ı anlatmak için anahtar'' diyor.



18.Şubat.2009

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Samanyolu Haber) HABERLER Sat, 19 Nov 2011 20:38:22 +0200