Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 388
http://www.gencadam.com Tue, 28 Jun 2022 00:19:23 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb BU HAKARET YAKAR! http://www.gencadam.com/component/k2/item/542-bu-hakaret-yakar http://www.gencadam.com/component/k2/item/542-bu-hakaret-yakar BU HAKARET YAKAR!

Ağustos 2004 MGK’sında alınan ve AK Parti iktidarının altına imza attığı kararlar iki üç ay evvel medyaya yansıdığında birileri utangaç tavırlarla kendilerine haksızlık yapıldığını belirtip o belgeyi ‘yok hükmünde’ ilan ediyor ve aksine Hizmet Hareketi’ne 2002 Kasım’dan bu yana her zaman destek verildiğini söylüyordu.

Geçen yaz Türkçe Olimpiyatları’nın kapanış programına katılan Başbakan Tayyip Erdoğan, stadı dolduran yüzbinlere ‘Gerçek Türkiye tablosu sizsiniz.’ diyordu. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ABD’de Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettikten sonra nifaklara dikkat çekerek, görüş farklılığının normal karşılanması gerektiğini vurguluyordu. 17 Aralık 2013 rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla başlayan saldırı ve tacizler, ‘Haşhaşi’ nitelemesine vardırıldı. İş çığırdan çıktı, ipin ucu kaçtı. Peki 2004 MGK’sından utananlar nasıl birden azılı Hizmet Hareketi düşmanı kesildi? 28 Şubat 1997’deki gazete ve televizyon haberlerini aratıyor gazetecilik diye insanlara sunulan karalama propagandası.

Vicdan, etik, ilke, izan, doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık ve ölçü yok artık. Hocaefendi daha başında ‘paralel devletleştikleri’ ileri sürülenleri lanetlemişti. Ama sevenlerine ve şahsına iftira atanlara da yöneltmişti aynı sözleri. En üzücü yanlardan biri de, çirkin iddiayı ilkin 28 Şubat’ın telekulakçısı Ankara Emniyeti’nin eski müdür yardımcısı Osman Ak’ın dile getirmişliği: “Devlet içindeki yapılanma, Hasan Sabbah’ın ‘Haşhaşin’ isimli örgütlenmesine benzemektedir.” Ak ve ekip arkadaşları, 1998 ve 1999’da Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık da dâhil 963 kurum ve kişinin telefonlarını dinlemekten yargılanmıştı. O telekulak zihniyeti hortlatılmış meğer. Hocaefendi’nin telefonlarına yasa dışı kulak kabartılmış. Hiçbir suç unsuru içermeyen ve tavsiye içerikli konuşmalar yayımlanıyor, ‘Gülen Örgütü’ denerek ahtapot senaryoları üretiliyor. 160’ı aşkın ülkede 2 binden fazla kurum ve kuruluşla Türkiye adına dünyaya hizmet götüren camia ‘ahmakça’ ve ‘akılsızca’ suçlanıyor. Büyükelçilerimizle düzenlenen toplantılarda başta Başbakan tarafından örgütün görev yerlerinde anlatılması isteniyor. Oysa Hocaefendi benzer ithamlarla 28 Şubat sürecinde de yargılanmış ve beraat etmişti. Şair Sezai Karakoç’un dizelerindeki gibi “Onlar sanıyorlar ki/Biz sussak mesele kalmayacak/Halbuki biz sussak, tarih susmayacak/Tarih sussa, hakikat susmayacak/Onlar sanıyorlar ki/Bizden kurtulsalar mesele kalmayacak/halbuki, bizden kurtulsalar/Vicdan azabından kurtulamayacaklar/Vicdan azabından kurtulsalar/Tarihin azabından kurtulamayacaklar/Tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar”.

]]>
bilgi@gencadam.com (Aksiyon, Emin Akdağ) GENÇ ADAM ANALİZ Sun, 02 Feb 2014 23:13:34 +0200
Sabah, kara propaganda bülteni oldu http://www.gencadam.com/component/k2/item/541-sabah-kara-propaganda-bulteni-oldu http://www.gencadam.com/component/k2/item/541-sabah-kara-propaganda-bulteni-oldu Sabah, kara propaganda bülteni oldu

Sabah ve Takvim gazeteleri, kara propaganda yayınlarıyla diğer refiklerini aştı. Yaklaşık 2 aydır her gün yapılan asılsız haberler iletişim fakültelerinde okutulabilecek ‘nasıl bir yayın yapmamalıyız’ın uç örnekleri niteliğinde. Dün yapılan ise bunun en utanç verici örneği oldu.

Hizmet Hareketi’nin hiçbir kurumunda çalışmayan karanlık bazı kişilerin konuşmaları Fethullah Gülen’in montajlı ses kayıtlarıyla birlikte servis edildi. Bu gazeteler, Hocaefendi’nin ses kayıtlarında suç unsuru bulamayınca karanlık kişilerin sözlerini Gülen’in fotoğrafına iliştirerek sundu. Sabah’ın 1. sayfasında Gülen’in fotoğrafı üzerinde şu sözlere yer verildi: “... Nisandan sonra bakanları biz koyacağız, milletvekillerini biz belirleyeceğiz... Senaryoyu biz yazacağız.”

İç sayfada ise “Gülen’in ihanet konuşmaları” başlığıyla yine kimliği belirsiz kişilerden alıntılar yapıldı. 1. sayfadaki bir başka haberde “Emniyet içindeki imam O.H.Ö.’nün, İstanbul Emniyeti’nden sorumlu M.K.’yi arayarak 24 Aralık’ta hükümet düşecek. Görevden alınanlar geri dönecek.” dediği aktarıldı. Herhangi bir ses kaydı internete düşmeyen bu ifadeler, yakında birilerine seslendirilecek kayıtların habercisi olarak yorumlanıyor.



Söz konusu gazeteler için Hocaefendi’ye ve Hizmet Hareketi’ne yalan ve iftira atmak çok kolaylaştı. Kara propagandanın nasıl işlediği de net biçimde ortaya çıktı. Buna göre, önce senaryo oluşturulup, sonra bu sözler kimliği belirsiz birilerine seslendirtiliyor. Ardından montajlı bir ses, Gülen kaydıyla servis yapılıyor.

 


Medyada yer alınca da Başbakanlık danışmanları bunu Başbakan’a seslendirtiyor. Dün bu utanç verici metinleri maalesef Başbakan da kullandı.

Hocaefendi’nin avukatı Nurullah Albayrak, ses kaydında isminin Süleyman olduğu belirtilen şahısla Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hiçbir ilgisi ve irtibatının bulunmadığını bildirdi. Görüşmelerde geçen ifadelerin açıkça yalan ve iftira olduğu bilgisini verdi ama bunun bir önemi yok. Başbakan için Sabah ve Takvim’in mizanpaj hileleri yeterli oluyor.

Sabah, bu kirli ses kayıtlarında yer alan bir başka şahsa isim de bulmuş: “Gülen’in dış ilişkiler imamı”. Kara propaganda malzemesine göre bu zat, “Çözüm süreci bitecek ve çatışmalı bir dönem başlayacak.” diyor. Yalanlar sürüp gidiyor. Oysa çözüm süreci için en büyük desteği Fethullah Gülen Hocaefendi vermişti. Daha süreç başlamadan anadili kullanmanın bir insanlık hakkı olduğunu söylemiş, Kürtçenin tüm okullarda kullanılabileceğini ifade etmiş, “Huzurun temini adına katlanılabilecek her şeye katlanmak lazım. Hayır sulhtadır, sulh her zaman hayırlıdır.” demişti.

MİT şüphelerin odağında

Kirli bir linç kampanyası sürüyor. GES (Genelkurmay Elektronik Sistemler) MİT’e devredildi. Tüm telefon dinlemeleri konusunda yetkili tek kurum olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB), MİT görevlisi Ahmet Cemalettin Çelik atandı. Yani tüm cep telefonları artık MİT’e bağlandı. Bunun yanında yurtdışı konuşmalarını dinleme teknolojisine sahip tek kurum yine MİT. Yani şüphelerin odağında bu kurum yer alıyor. Milletin vergileriyle finanse edilen bir kurumun kara propagandanın altında çıkması büyük bir skandal olur. Peki bu illegal kayıtların hesabı hukuk önünde sorulabilecek mi?

2009’da “AKP ve Gülen’i bitirme planı”nı tasarlayan cunta üyeleri asla yargı önüne çıkmayacaklarını hesaplıyordu. O yüzden de pervasızlardı. Yine 2009’da psikolojik savaş amaçlı kurulmuş Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi’nde “İrtica.org” ve benzeri 35 internet sitesinden Hocaefendi’ye ve İslam’a saldıranlar asla hukuk önünde hesap vermeyeceklerini düşünüyorlardı. İstanbul’un üstüne çökeceğini söyleyen anlı şanlı paşalar hesap vereceklerine milyonda bir ihtimal vermiyordu.

Konjonktür geçici, hukuk kalıcıdır. Bugün yürütmenin baskı altına almaya çalıştığı yargı, yarın yaşananları masaya yatıracaktır. Bu sefil yayınları yapanlar, sahte isimlerle ses kayıtları oluşturanlar, kara propaganda malzemesi üretenler, devletin kurum ve imkânlarını siyasi linç kampanyalarına alet edenler bir gün mutlaka hukuk önüne çıkacaklardır.

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) KARA PROPAGANDA Sun, 02 Feb 2014 21:02:44 +0200
YALAN RÜZGÂRLARI http://www.gencadam.com/component/k2/item/524-yalan-ruzgarlari http://www.gencadam.com/component/k2/item/524-yalan-ruzgarlari YALAN RÜZGÂRLARI

“Bir hareket başta ahlak sahibi olmalıdır. Her yolu meşru göremez. Hem Kur’an ve Allah diyeceksin, ama kasetlerle komplolarla anılacaksın. Bu yolsuzluk soruşturması değil, millete karşı tezgâhtır.” Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu sözlerini son dönemde sıkça duymaya başladık.
Başbakan, karşılaştığı her sorunda ‘iç ve dış komplolar’ senaryosu üzerinden savunmaya geçiyor. Başbakan’dan aldığı işaretle komplo teorilerini akıl bir yana, tahayyül sınırlarının ötesine taşıyan bir ekip ortaya çıktı. Bunlara kısaca ‘Çılgın muhafazakârlar’ diyebiliriz. Cumhuriyet mitingleri sürecindeki ‘Çılgın Türkler’den farkları, ulusalcı söylemlerin azalıp dini motiflerin artması. Onlar da AB ve ABD destekli bir proje ile Türkiye’nin tuzağa düşürüldüğünü ileri sürüyordu. AK Parti ve ‘cemaat’in dış güçlerin oyuncağı ve hain olduğu üzerine uzun nutuklar atıyorlardı. Yeni Türkiye’nin kalemşorları, AK Parti’yi cümlelerden ayıklayıp sadece cemaatle ilgili bölümleri tekrar ediyor.

‘ÇILGIN MUHAFAZAKÂRLAR CEMAATE KARŞI’

Her dönemde komplocuların tercihi devlete sızma ve paralel devlet. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan darbe süreçlerinde devletin tehdit altında olduğuna inanmamız istendi. Şartların olgunlaşması adına binlerce insanın ölmesine bile göz yumuldu. Siyaset ve bürokrasideki büyük savaşlar ‘devleti ele geçirme’ üzerinden yapıldı. Ülkeyi yöneten meşru AK Parti hükümeti de bu gerekçeyle bitirilmeye çalışıldı. Bu iddianın dayağını en çok cemaat yedi diyebiliriz. Olağan şüpheli olarak hep gündemde tutuldu. Ama darbe dönemleri dâhil delil bulunamadığı için toplumsal lincin ötesine geçilemedi, hukuki yaptırımlara muhatap olmadı. Bu konuda kitap yazan amansız muhalif Ahmet Şık bile kitabında bazı suçlamaların mesnetsiz olduğunu zikretmek zorunda kaldı.

“Cemaat soruşturması can simidi oldu” ara başlığıyla verilen bölümde Şık, ‘telekulak skandalı’nı örtbas etmek için Cevdet Saral ve ekibinin başlattığı cadı avına şöyle dikkat çekti: “Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibi bu isteğin (araştırma) kendilerini kurtarabileceği düşüncesiyle hummalı bir çalışma başlattılar.” Şık, mezuniyet yıllıklarından cemaatçi avı yapıldığını ve kişisel husumetlerin listelere yansıdığını da anlatıyordu. Trajikomik listelerin en matrak ismi Adil Serdar Saçan olmuştu. Cemaatten olmak şöyle dursun, en keskin muhalif dahi ‘F tipi’ listelerden birinde en başa yazılmıştı. Şimdi benzer bir cadı avı başlamış durumda. Yüzlerce emniyet görevlisi, herhangi bir idari ve adli soruşturmaya muhatap olmadan görevlerini kaybediyor. ABD’nin McCarthy dönemini hatırlatan günler yaşıyoruz.

‘Çılgın muhafazakârlar’ın yolsuzluk kelimesini telaffuz etmeden geliştirdiği savunmalardan biri de ‘Başbakan’a bağla, kurtul’ iddiası. En fazla eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ı hedef alarak şöyle diyorlar: Güya savcılar “olayı Başbakan’a bağlayacak ifade verirseniz sizi kurtarırız” diyormuş. Bayraktar’ın istifa şekli ve Başbakan Erdoğan’ı da istifaya davet etmesi, bu komployla izah ediliyor. Avukat eşliğinde alınan ifadelerde buna cüret edecek savcının aklından şüphe ederim. Hele muhatap bakan çocuğu ise. Tutuklamalar üzerinden günler geçtikten sonra bu tezin işleme sokulması inandırıcılığı zedeliyor. Yeri yerinden oynatma imkânına sahip insanlar, günlerce susup Bayraktar konuşunca dile geldi. Bakan ve milletvekillerine yönelik linç kampanyası da parti içi muhalefete gözdağı niteliğinde. Bayraktar ve İdris Naim Şahin’in istifalarını ‘ayarları bozuldu, saçmaladı, istifa metnini o yazmış olamaz’ gibi cümlelerle vermek aslında paniğin boyutlarını gösteriyor.

KASET KOMPLOSUNU KİM KULLANDI?

Yolsuzluk iddialarını örtmek için kullanılan yöntemlerden biri de kaset iftirası. Başbakan Erdoğan, geçen hafta il başkanlarına hitap ederken ‘Böyle bir komplo Sayın Baykal’a da kuruldu’ diyerek herkesi şaşırttı. Zira CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a ve MHP’li milletvekillerine komplo kurulduğu günlerde miting meydanlarında şu cümleleri sarf etmişti: “Hacı Bektaş diyor ki eline beline hâkim ol, hanım kardeşlerimden özür diliyorum, kendisinden önceki, beline hâkim olamadı, gitti. Genel başkanlıktan gitti ama şimdi yine milletvekili adayı oldu. Peki diğer taraftaki hanım milletvekili n’oldu, onu aday yapmadılar. N’oldu, suçlu o mu, ikisi de suçlu değil miydi? Yav kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor. Buna nasıl kendi özeli dersin? Bu özel değil, genel genel, bu genel bir ahlaksızlıktır, başka bir şey değil. Bu toplumu aldatmayın yav. Son zamanlarda Bahçeli de çıkmış ‘AK Parti milletin özeline giriyor’ diyor. Niye çünkü kendi adamlarının da bu tür kasetleri çıktı, o da rahatsız olmaya başladı. Böyle özel olur mu? Peki özeldi de niçin bu milletvekillerini istifa ettirttin? Neden çünkü başına geleceği biliyor da onun için.” (4 Mayıs 2011, Kastamonu Mitingi)

Yukarıdaki sözlerin sahibi Başbakan Erdoğan, miting meydanlarında yeni kaset komplolarının zeminini döşüyor gibi konuşuyor. Mesela “Bırakın o kaset montajcıları bedduaya amin desin...” diyor. Yine şu ifadeler Erdoğan’a ait: Değerli bir şahsiyete N.K. ahlaksız bir filmden kare alıp servis ettiler. Hem dindarım diyeceksin, hem iftira atacaksın…” Sabah gazetesinin yolsuzluk haberini veriş şekli savunma hattının nereye kurulduğunu gösteriyor: ‘Kaset olmadı, dosya verelim.’

Kaset mağdurlarının üzerinde ittifak ettiği gibi suçluyu ortaya çıkarıp yargının eline teslim etmek hükümetin görevi. Böylesi alçaklığı önlemenin tek yolu da yapanlara ibretlik ceza vermek. Ama belirsizlik ve gölge oyunu bazılarının işine geliyor galiba.

YOLSUZLUK OPERASYONU DIŞ KOMPLO MU?

17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu hükümete yakın medya “küresel oyun” olarak sundu. Dış komplonun en somut delili olarak ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin AB büyükelçileri ile yemekte buluşup, “İmparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz.” dediği iddia edildi. 21 Aralık’ta Yeni Şafak gazetesi “Çek git bu ülkeden” başlığını attı. ABD ve diğer ülke elçilikleri “Böy­le bir top­lan­tı ya­pıl­ma­dı­ğı gi­bi, ha­ber­ler­de ortaya atı­lan iddi­ala­rın tü­mü ta­ma­men ya­lan ve if­ti­ra­dır” diyerek, kesin dille yalanladı. Aynı gün Başbakan Tayyip Erdoğan, Samsun’daki konuşmasında “Büyükelçileri ülkemizde tutmak zorunda değiliz.” ifadesini kullandı. Dışişle­ri Ba­kan­lı­ğı ise ABD Bü­yü­kel­çi­li­ği’nin ya­lan­la­ma­ya yö­ne­lik açıklamasını ye­ter­li bul­du­ğu­nu belirterek, büyükelçiye karşı hiçbir diplomatik yaptırımda bulunmadı.

“CEMAAT AB İLE GİZLİ BULUŞTU” YALANI

AK Parti’ye yakın gazetelerde komplo teorilerine kara propaganda haberler eklendi. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in katıldığı “Geleneksel Avrupa Birliği Ülkeleri Büyükelçileri Öğle Yemeği Buluşması” komplonun parçası şeklinde servis edildi. Bahse konu toplantı, Avrupa Birliği Dönem Başkanı Ülke Büyükelçisi tarafından her ay düzenli olarak organize ediliyordu. Toplantıya farklı alan ve uzmanlıklarda konuşmacılar katılıyordu. Aynı toplantının daha önceki konukları eski Aile Bakanı Fatma Şahin, Ombudsman Mehmet Nihat Ömeroğlu, AB Bakanı Egemen Bağış, akademisyen Fuat Keyman gibi isimlerdi.

SEÇİM ÖNCESİ ZAMANLAMA!

‘Zamanlama’ argümanı son yıllarda yapılan her adli ve polisiye operasyonunda kullanıldı. Adeta ‘olağanüstü olaylar’ ülkesine dönen Türkiye’de bu soru her zaman ortaya atılabilir. Mesela bundan 6 ay önce yapılsa operasyon Gezi olaylarıyla ilişkilendirilebilirdi. 9 ay önce olsa bu sefer çözüm süreci ile ilgili gelişmelerle bağ kurulurdu. 2014’te cumhurbaşkanlığı, 2015’te de milletvekilliği seçimleri olduğu hesap edildiğinde bu soru her zaman sorulacak demektir.

HEDEFTE İMAM HATİPLER Mİ VAR?

Bu iddia Halkbank Genel Müdürü’nün evinde bulunan paraların Osmancık’taki imam hatip için bağışlandığının söylenmesinden kaynaklanıyor. Elbette öteden beri imam hatiplere bağışlar yapılıyor. Ama 4,5 milyon doların bunun için bir banka müdürünün evinde bulunması şüphe uyandırıyor. Bağışı yapanın kimliği de şüpheleri artırıyor. Okul yaptırmak itibarlı bir iş ve devlet, vergiden düşmek dâhil birçok avantaj sunuyor. Öte yandan paraların aynı zamanda Makedonya’daki Balkan Üniversitesi’ne yasal yollardan gönderilemeyen bağış olduğu söyleniyor. Üniversitenin rektörü Prof. Dr. Şinasi Gündüz ise her türlü bağış ve yardımı yasal çerçevede kabul ettiklerini, kayıt dışı yollardan asla para almadıklarını ifade etti. Bu iddialar Türkiye’yi yetkililer eliyle karapara aklayan ülke konumuna düşürebilir.

HALK’I NİYE KARIŞTIRIYORSUN?

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu çerçevesinde yürütülen soruşturmada genel müdürü tutuklanırken, Halk Bankası ile ilgili bir işlem yapılmadı. Ne genel merkezinde ne de bir şubesinde. Ancak operasyon ile ilgili kafaları karıştırmak isteyenler yanlış bilgi ile kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bankanın bu konuda yaptığı açıklamadaki şu ifadeler iddiayı çürütüyor: “Bankamızın ulusal ve uluslararası düzenlemelere aykırı hiçbir iş veya işlemi olmadığı gibi, bu işlemler nedeniyle Halkbank’ın tüzel kişiliğine yönelik olarak gerek Emniyet gerekse Yargı tarafından herhangi bir inceleme ve soruşturma bulunmamaktadır.”

Bankanın Borsa’da işlem gören hisselerinin yüzde 70’inin yabancı fonlara ait olduğu düşünüldüğünde de bu tez çöküyor. Zira söz konusu zararın yüzde 70’i doğal olarak o fonlara yazılıyor.

Bir diğer iddia, “Kuzey Irak’tan gelecek 26 milyar dolar tutarındaki petrol ve doğalgazın finansmanı için öne çıkan Halkbank arka plana itilmiş oldu” şeklinde. “Uluslararası piyasada değer kaybeden banka üzerinde direten Irak Bölgesel Yönetimi bu direnişinden vazgeçerek merkezi yönetimin istediği ABD Federal Bank’a evet demek zorunda kaldı.” şeklinde yorumlar var.

Irak’ta şube açan Türk bankaları var ama bunların içinde Halk Bankası bulunmuyor. Dolayısıyla, Kuzey Irak’tan geçecek 26 milyar dolarlık projelerde nasıl öne çıktığı izaha muhtaç. Irak Bölgesel Yönetimi ile Bağdat arasında pazarlık konusu olan banka seçiminde, ülkede şubesi bile bulunmayan bir bankanın seçileceğinden nasıl emin olunabiliyor? 26 milyar dolarlık proje finansmanını bir bankanın tek başına karşılaması mümkün mü? Kaldı ki böyle bir niyet varsa diğer kamu ve özel Türk bankaları da bu konuda yardımcı olabilir.

Petrol sevkiyatı yüzünden oluşan 11,5 milyar dolarlık zarar da neye göre hesaplanıyor belli değil. Petrol, Irak’ın. Türkiye aracı ve bu akıştan sadece komisyon geliri olacak. Kuzey Irak’ın Türkiye sınırına yakın bir yerde Kerkük-Yumurtalık boru hattına bağladığı yeni boru hattı günlük 300 bin varil kapasiteye sahip. Bu kapasitelerin tam olarak kullanıldığını varsayar isek yılda 1 milyar dolar eder. Bu hesapla 10 yılda 11 milyar doları bulur. Unutmayalım, bu para petrol sahibinin cebine girecek, Türkiye ise komisyonunu alacak.

Halk Bankası’nın operasyon yüzünden Borsa’da kaybettiği ifade edilen 1,6 milyar doların hikâyesi de çarpıtma. Operasyonun bankaya değil, genel müdürüne yönelik ve evinde ayakkabı kutularında bulunan 4,5 milyon dolarla ilgili yapıldığı bilgisi netleşene kadar Borsa’daki tahtası kapatılabilirdi. Borsa kaybının asıl sebebi bankaya operasyon olmadığı halde ısrarla varmış gibi gösteren medya ve siyasiler. Hâlâ bakanın ve bankanın açıklamasına rağmen bu yanlış algıda ısrar ediliyor.

Bu arada piyasaların uzun bir süredir, Amerikan Merkez Bankası FED’in tahvil karşılığı piyasaya verdiği 85 milyar doları ne zaman azaltmaya başlayacağı ile beklenti ve endişeler çerçevesinde serbest salındığını hatırlatalım. FED’in tahvil alımını 75 milyar dolara düşürdüğü haberinin Türkiye saati ile 18 Aralık gecesi saat 21.00 civarında geldiğini ekleyelim. Borsa İstanbul’daki düşüşte 17 Aralık’ta yapılan operasyonun etkisi inkâr edilemez ama bu gelişmenin etkisi de göz ardı edilmemeli. Bunu yurtdışı piyasalarla karşılaştırmak şu an mümkün değil çünkü yeni yıl dolayısıyla tatildeler. Piyasalar siyasi istikrarsızlığı, gerilimi pek sevmez. Üstelik bir de Borsa İstanbul gibi yabancı oranı yüzde 65 civarında seyredenler bu durumlardan çok daha çabuk ve fazla etkilenir.

Katkıda Bulunanlar: Murat Tokay, Mehmet Özdemir, Ramazan Solak

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Bülent Korucu) KARA PROPAGANDA Fri, 10 Jan 2014 14:53:01 +0200
İşaret Edilen Adam? http://www.gencadam.com/component/k2/item/522-isaret-edilen-adam http://www.gencadam.com/component/k2/item/522-isaret-edilen-adam İşaret Edilen Adam?

Bir tarafta doğruları müdafaa, yalancıları nasihate davet ile mükellef bir cemaat… veçhen bu göreve mazhar Zaman gazetesi,

Bir diğer tarafta “Onlara 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' dendiği zaman, 'Biz ancak ıslah ediciyiz' derler.” (1) Ayetine muhatap olduğunu düşündüğüm “adam”!

Risale-i Nur perspektifinde, Üstad Hazretlerinin izahı ile bu konuya geleceğim.

Fakat şu hususun asla unutulmaması gerektiğine inanıyorum,

Dershaneler konusunda yaşanan “Cemaat-Hükümet” tartışması ve akabinde yolsuzluklar ile devam eden olaylara yazılı ve görsel basının yaklaşımı, insanımız arasında neredeyse uçurumlar açtı. Öyle ki; ülke başbakanının çıkıp cemaate gönül vermiş insanları çete, örgüt vs. gibi illegal bir yapıya benzetmesi, yurtlarına, dershanelerine, sohbet evlerine “in” gibi çirkin bir yakıştırmayı yapması, şak-şakçı medya tarafından kamuoyuna sunulan yalan yanlış haberler, iftira ve karalamalar ile adeta müminler arasında fitne uyandırıldı.

Bu fitneyi uyandıranlar, ne acıdır ki faturayı yine hizmet camiasına kesti. Hey hat!

Oysaki biz doğruları övdüğümüz gibi, alkışladığımız ve takdir ettiğimiz gibi, yanlışları da hatırlatmak, yanlıştan dönülmesi adına nasihat vermek, uyarmak hakkımızın da doğruluğuna inanıyorduk.

Şimdi benim doğruma da “doğru”, yanlışıma da “doğru” diyeceksiniz, demek zorundasınız diyen bir “adam” ın yıllar önce Üstad Bediüzzaman Hazretleri tarafından çizilmiş portresini getirmeye çalışacağım…

İşaretül-icaz sayfa 94; Üstad "Onlara 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' dendiği zaman, 'Biz ancak ıslah ediciyiz' derler. (Bakara Suresi 11. Ayetinin) tevilini yapmakta:

Kısa kısa açalım;

“… Takdir-i kelam şöyle olsa gerektir: "Yalan söyledikleri zaman fitneyi ika ediyorlar. Fitneyi ika ettikleri zaman ifsat ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit kabul etmiyorlar. Fesat yapmayın denildiği zaman, 'Biz ancak ıslaha çalışıyoruz' diyorlar…"

“… Bir insan tehlikeli bir yola süluk ettiği zaman, en evvel "Senin bu yolun seni felakete götürüyor, bu yoldan vazgeç" diye nasihat edilir…”

Gerek dershaneler konusunda, gerek yolsuzluk konusunda olsun takınılan tavra cemaatin üslubu nasihat niteliğinde “Senin bu yolun seni felakete götürüyor, bu yoldan vazgeç” minvalindeydi.

Kendileri ise cemaati; hükümeti ve partiyi karalamak olarak lanse ettirdiler!

İşin suçlusunu cemaat olarak ilan ettiler.

“…O insan vazgeçmediği takdirde şiddetle zecir ve nehyedilir ve aynı zamanda "Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın" diye tehdit edildiği gibi, "Ebna-yı cinsine zulmetmiş olursun" diye şefkat-i cinsiyeye de davet edilir…”

Buna rağmen Üstadın yukarda dediği gibi şiddetle olmasa da yaptıkları yanlışın bize ait olmadığını, yine kendilerini “aklama” adına ‘umum halkın nefret ve kahrına uğrasın’ denilerek mülaane yoluna gidildi, bu yanlışları yapmaya devam ettiği müddetçe aynı din kardeşine zulmetmiş olacağı telkin edildi.

Üstad devam ediyor;

“…Eğer o insan, sarhoşlar gibi inatçı ve kafasız ise, kendisine yapılan nasihat ve zecir ve nehiyleri müdafaa etmekle mukabele eder ve "Benim mesleğim haktır; ne senin hakk-ı itirazın var ve ne de benim senin nasihatlerine ihtiyacım var" diye serkeşliğe başlar…”

Kendisine nasihat yapılan “adam”ın sarhoş ve kafasız olup olmama konusunda emin olmasam da, “dik duracağız, dikleşmeyeceğiz” doktrinini kendine ilke edinmişliği, belli ki kendisinin “inatçı” bir tarafı olduğunun göstergesiydi.

Kendisine yapılan nasihatleri, “biz hep doğru yoldayız, sizin itiraz hakkınız olmadığı gibi, benim sizin nasihatinize ihtiyacım yok” cümlemizin malumudur!

“…Eğer o insan iki yüzlü ise, bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzama çalışır. Diğer cihetten de "Ben ıslah edici bir insanım" diye mesleğini hak göstermeye devam eder. Ve aynı zamanda "Islah benim hakiki bir sıfatım olup, bilahare hasıl olmuş bir sıfat değildir" diye davasını tekit ve te'yid eder…”  

Evet, nasihat edenleri kandırmak ilzama çalışmak bir tarafa, meydanlarda hak ve doğrunun sadece kendisi olduğunu vurgulaması, yapılan yolsuzlukları dahi nasihat edenlere maal edip, ambargo çağrıları seslendirmesi, nasihat edenlerin maddi imkânlarını kesmesi de herkesçe malum olan gerçeklerdir.

Yine kendini müdafaa ve hak gösterme adına cemaate “paralel devlet” yakıştırmaları da bu hakikatin bir tecellisi olsa gerek!

 “…Bundan sonra eğer o insan mesleğinde ısrarla nasihatları kabul etmezse anlaşılır ki, onun ıslahına hiçbir çare ve hiçbir deva yoktur. Yalnız onun fesadı halka sirayet etmemek için, mesleğinin muzır ve fena olduğunu ilan etmek lazımdır ki, herkes ondan tahaffuz etsin. Zira o insan aklını çalıştırmıyor, şuurunu istihdam etmiyor ki, böyle zahir olan birşeyi hissedebilsin…”

Üstad Bediüzzaman yukarıda ki kısımda neredeyse ölüm darbesini vurmakta!

Yapılan bunca fesatın halka sirayet etmemesi adına, bu fesat şebekesinin mesleğinin ve yolunun zararlı ve şer olduğunun ilan edilmesini, herkesin onlardan korunması adına yapılması gerektiği hakikatini sunuyor!

Henüz gazetemiz bu yapılanların muzır ve şer olduğunu halka ilan etmiş değil. Ama ola ki süreç bu Üstadın belirttiği süreçlerden geçip bu noktaya varırsa, aman ha sakın eleştiri getirilmemesi gerektiğine inanıyorum. Zira cemaat tarafından bir şey yazılıyor ve ilan ediliyorsa, inanıyoruz ki böyle hakka ve hakikate dayanan kaynakları var.

İlgimi çeken bir noktayı daha arz edip bitiriyorum.

Aynı risalede;

Sual: Onların maksatları umum insanlar değildir. Niçin onların fesadı bütün insanlara sirayet etsin?

Diye bir soru geliyor Üstad hazretlerine.

Üstad Hazretleri,

Cevap: Evet, siyah bir gözlüğü takan adam her şeyi siyah ve çirkin görür.

Diyerek başlıyor izaha…

Sizi bilmiyorum ama üstadın mecazen de olsa kullandığı “siyah gözlüğü takan adam” ifadesi bile bana o “adam”ı hatırlatıyor!

Ve sanki Üstad bugün olanları yıllar öncesinden yazmış gibi…

Velhasıl Üstadın bugüne bakıp yazdığını, bize de okumak düşer.


1-(Bakara Suresi 11. Ayet)

]]>
bilgi@gencadam.com (Zülfikar) GENÇ ADAM ANALİZ Wed, 01 Jan 2014 23:49:49 +0200
Biri Mübalağa Diğeri İftira!.. http://www.gencadam.com/component/k2/item/386-biri-mubalaga-digeri-iftira http://www.gencadam.com/component/k2/item/386-biri-mubalaga-digeri-iftira

Fezâil-i İnsaniyenin İki Kanadı

Unutmak, bazen, çok sevaplı bir fazilettir; bazen de, nisyandan daha büyük bir bela yoktur.

İnsan faziletlerini, meziyetlerini ve elde ettiği başarılarını unutuyorsa, bu çok makbul ve şâyân-ı takdir bir nisyandır.

Bir insan, dünyayı ihya etse, can olup her tarafa hayat üflese ve insanlığı ayağa kaldırsa bile, kendi sa’yine terettüp eden bu meseleleri bir daha aklına hiç getirmeyecek şekilde unutmalıdır. Ezkaza bazılarını hatırlasa, o zaman da onların birer nimet-i ilahî olduğu mülahazasıyla ve istidraç da olabileceği endişesiyle; “Rabbim, bunlar benim için birer nimet miydi; yoksa, beni küstahlaştıracak istidraç sebepleri mi, bilemiyorum. Şayet, birer nimet idiyse, onlardan dolayı Sana hamd ederim. İstidraç olmalarından da Sana sığınırım!” demelidir. İşte bu manada, insanın meziyet ve muvaffakiyetlerini unutması çok büyük fazilettir.

Hataları, yanlışları ve günahları unutmak ise, büyük bir beladır. Hatayı söylemek doğru değildir; dinimiz hata ve günahların sayıp dökülmesini yasaklamıştır. Fakat, bir insana -farzımuhâl- “Hatalarını anlat” dense, o, çocukluğundan itibaren ne kadar sürçmesi ve tökezlemesi varsa hepsi önünde yazılıymış gibi bir bir sayabiliyorsa; bütün yanlış adımlarının ve zikzaklarının pişmanlığını her an yepyeni gibi duyabiliyorsa; hatta işlediği yeni ve küçük bir hata ile bütün eski hatalarını da hatırlıyor ve bir kere daha kendini levmediyorsa, bu da çok önemli bir mazhariyettir. Hataları, yanlışları, zikzakları, riyakârlıkları, sum’aları, bencillikleri ve inhirafları asla unutmama; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulama.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatırlama.. dolayısıyla, her fırsatta nefsi sîgaya çekme... Yetmiş yaşında ve ölüm döşeğindeyken, altmış sene evvel ve daha mükellef olmadığı dönemde yaptığı bir hatayı bile unutmayıp onun hicabını da duyma.. işte burada da unutmama çok önemlidir.
Evet, hata ve günahları sürekli hatırda tutup tevbeye yapışma.. meziyetleri ve başarıları da hiç hatıra getirmeyip devamlı sa’ye sarılma.. bunlar, fezâil-i insaniyenin iki kanadıdır.

Derinleşme ama Değişmeme

Derinleşme azmi içinde olmayanlar hiç farkına varmayacakları şekilde sığlaşır ve zamanla tamamen dışlanırlar. Dolayısıyla, insan, sürekli derinleşme peşinde bulunmalıdır. Çünkü, bütün kötü ahlâkın kaynağı gelişme gayretinde olmamak, olduğu yerde saymak ve mevcutla yetinmektir. Sürekli değişim, tebeddül ve tagayyür; farklı şekil, farklı, renk, farklı şive ve farklı desenlerle her zaman bambaşka güzellikler sergileme insanın hedefi olmalıdır. O, her yeni gün, “Rabbim, bugün Seni dünden daha derin duyuyorum. Keşke dün de bana bunu duyursaydın.” diyebilmeli ve duymadaki derinliğini her zaman bir perde daha yükseltmeli; ertesi gün daha derin, sonraki gün biraz daha derin olmaya çalışmalıdır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) günde yetmiş ya da yüz defa istiğfar etmesindeki sır da, terakkideki seyrinin bu şekilde olmasındadır. O, devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için “estağfirullah” demiştir. Haddizatında, bir insan arkada bıraktığı mertebeleri mütâlaa ederek “estağfirullah” diyecek durumda değilse, bütün haline “estağfirullah” denmesi lazım gelecek şekilde bir sukut içinde demektir.

Değişmemenin büyük bir mazhariyet sayıldığı alanlar da vardır. Mesela; bir insan, tefekkür ufku itibariyle ya da his, şuur, mantık ve muhakeme enginliği açısından ne kadar ileriye giderse gitsin; kendi özündeki ilahi sanatı elli defa hallaç etmesi veya kainat kitabını satır satır okuması bakımından ne ölçüde inkişaf ederse etsin; ihsan şuurunun ve yakin mertebelerinin en üst seviyesine ulaşması zaviyesinden ne denli yükselirse yükselsin.. bütün bunlarla beraber, kendisini sıradan bir kul olarak görebiliyor ve farklılık mülahazalarına kapılmıyorsa, bu çok önemli bir talihlilik ve şâyân-ı takdir bir “değişmeme” halidir.

Öyle ki, Allah ufkunu açsa, göklerde uçsa.. ve bir yerde Cebrail’e ulaşsa.. sonra Cebrail, “Dost, artık ben seninle beraber yürüyemem; bundan sonrası bana kapalı. Sen yürü, yoluna devam et. ‘Top senin, çevkân senindir bu gece’ dese!” O zaman bile, yine kendisini yaratılmışların en küçüklerinden biri görme;  “Ben ancak başkalarının ayaklarının altına yüzümü sürebilecek bir insanım.” deme ve Hazreti Ali yaklaşımıyla, “insanlardan bir insan olma” mülahazasına bağlı kalma... Sürekli abdiyetini duyma.. ayakları yerde bir kul olduğunu hep hissetme.. farklılıklarına kendine göre farklı manalar yüklememe.. mazhariyetlerinden dolayı kendisine çeşit çeşit ünvanlar aramama.. değişik mülahazalarla birkaç versiyonu dile getirilen Kutup, Gavs, Mehdî ve Mesih gibi pâyelere sahip olduğu iddiasında bulunmama.. ve işte bu mevzuda değişmeme, kat’iyen fahre girmeme, ucbe düşmeme, yüksek rütbelere dilbeste olmama bir insan için çok büyük bir mazhariyettir. Bu duygu ve düşünceler asla değiştirilmemesi ve hep korunması gereken mülahazalardır.

SORU: “Gönüllüler hareketi” şeklinde adlandırdığınız bu hoşgörü, diyalog ve eğitim faaliyetlerini, kimileri Türkiye’nin globalleşen dünyaya yegâne katkısı olarak kabul ederken, kimileri de bir tehdit unsuru gibi görüyorlar? Bu konudaki değerlendirmelerinizi lûtfeder misiniz?

CEVAP: Bu harekete her iki tarafın da dile getirdikleri şekilde mana yüklemek yanlıştır ve ikisi de büyük iddia sayılır. Birincisi, ortaya konan çok kıymetli ve pek samimi gayretleri gören dostların teşvik adına seslendirdikleri şekerleme kabilinden bir iddia; ikincisi ise, içinde bulunmadıkları ve kendi adlarıyla anılmayan hiçbir işi faydalı görmeyen, kendilerinden olmayanları hasım gibi kabul edip karşı cepheler oluşturan kimselerin karalama maksadıyla ortaya attıkları iftira edalı bir iddiadır. Evet, ilki, müftehirâne bir mübalağa; diğeri de müfteriyâne bir iddiadır. Aslında, hiçbir mesnede dayanmayan sözlerle eğitim gönüllülerine iftira etmek büyük bir haksızlık olduğu gibi, hüsn-ü zanla dahi olsa, onları mübalağalarla anlatmak da yanlıştır. Her türlü iddiadan uzak kalmakla beraber, fedakâr ruhların çok samimi gayretleriyle sürdürülen faaliyetleri, Allah’ın bugünkü insanlara büyük bir lütfu olarak yâd etmek ise, hem bir şükür hem de kadirşinaslık ifadesidir.

Şahsen, yapılan onca güzel işi görünce takdir hisleriyle doluyor ve kimi zaman “gönüllüler hareketi” kimi zaman da “örnekleri kendinden bir hareket” diyerek o güzellikleri alkışlıyorum. Alkışlıyorum, zira, o hasbî insanların, hemen her meselede hüsn-ü misallerini kendi içlerinden çıkardıklarına şahit oluyorum.

Bu hususu şerh sadedinde, çocukluk yıllarıma ait bir hatıramı ve duygumu arz edeyim: Babam, vaktini hiç zayi etmeyen, bir yere gidip gelirken bile ya Kur’an okuyan ya da yeni ezberlediği bir şiiri tekrar eden ve kitap okumaktan çok zevk alan bir insandı. Ayrıca, Sahabi efendilerimizi çok sever, sürekli onların hatıralarını okur, dinler ve anlatırdı. Kitaplarının en fazla aşınan kısımları sahabeden bahseden sayfalar olurdu. Sahabe-i Kiram efendilerimize karşı o kadar alâkası vardı ki, nerede onlardan birinin adı anılsa ağlardı ve evin içinde onların hatıralarını hep canlı tutardı. Dolayısıyla, biz de Efendimiz’in seçkin arkadaşlarının sevgisiyle ve onlara karşı hayranlıkla dolu olarak neş’et ettik. Onlar benim gözümde o kadar büyük idiler ki, herbirini Kaf dağının ardındaki Anka kuşu gibi görürdüm ve onlara ulaşılabileceğine ihtimal vermezdim. Hele, günümüzün insanlarıyla az mukayese etsem, onları ufuklarına asla yetişilemeyecek ve yaşadıkları gibi bir daha yaşanamayacak başyüce şahsiyetler olarak kabul ederdim. Onlar nasıl insanlarmış? Onlardaki bu derinlik neredenmiş? Onlar gibi yaşayan insanlar bir kere daha gelir mi dünyaya?.. soruları kaplamıştı zihnimi. Uzun zaman sahabe hayatının artık mazide kaldığına ve tekrar yaşanamayacağına inanmıştım. Fakat, Hazreti Üstad’ın yanından gelen bir talebeyi ve beraberindeki bir-iki insanı görünce, “Demek ki sahabe gibi yaşanabiliyormuş; demek ki, o hayat tarzı sadece bir döneme hapis değilmiş” demiş ve çok sevinmiştim. Babamın talimiyle aşina olduğum ve kitap sayfalarında gördüğüm sahneleri o birkaç insanda da müşahade etmem bana manevi bir kuvvet ve ümit kaynağı olmuştu; o güne kadar okuyup dinlediklerimin örneklerini görme fırsatı bulmuştum.

Örnekleri Kendinden Bir Hareket

Evet, daha düne kadar, fedakârlık, cömertlik, civanmertlik ya da istiğna ruhu adına misal verecek olsanız, ta Saadet asrına, Tabiîn ya da Tebe-i tabiîn dönemlerine gitmeniz gerekirdi. Ne var ki, muhataplarınızı o örneklerle ikna etmek de oldukça zordu; zira, anlattığınız kahramanlık misallerine karşılık, “Mazide böyle bir şey ya olmuş, ya olmamış” der; onları, eski Fars masallarına benzetir, Rüstem hikayesi gibi bir hikaye olarak dinlerlerdi. O dönemde, herhangi bir “üsve-i hasene” bulabilmek için elinizde mumla dolaşırdınız vatan sathında; dolaşırdınız da birkaç insandan başkası görünmezdi gözlerinize. Misal insan, örnek adam aradığınızda Saadet Asrı’na, İslam Tarihi’nin bazı altın kesitlerine ya da son dört yüzyılın birbirinden kopuk çok kısa dönemlerine koşmakta bulurdunuz çareyi. Mazinin parlak devirleri sığınak olurdu size. Yanınızda kalb hayatı, zühd, takva ve dua denseydi, yalnızca Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali gibi sahabe efendilerimiz aklınıza gelirdi. Fedakârlık, cömertlik ve îsâr hasleti gibi faziletlerden bahsedilse idi; Allah ve Rasûlü uğruna her şeyini, hatta sevgili evladını bile fedâ etmeyi göze almış, kadınlık aleminin yüz akı analarla ilgili konuşulsaydı ya da kendini Allah’a adamış, dünyaya hiç tama’ etmeyen ve gözü sürekli ahiretin koridorlarında yaşayan delikanlıları anlatmak isteseydiniz, yine o ilk çağlara sığınırdınız.

Fakat, Allah’a sonsuz hamd ü senâlar olsun, bu hareketin gönüllüleri hüsn-ü misallerini kendi içlerinden çıkarma eşiğini de aştılar. Belli bir dönemde “Acaba o insanlar gibi yaşanabilir mi?” diye düşünürken, günümüzde onlardan bir kaç canlı örnek gösterip “yaşanabiliyormuş” demek ve hemen her sahada onların arasından model insan göstermek mümkündür. Evet, onlar önde yürüdüler, anlattıklarını pratiğe döktüler, şahlandılar ve arkalarında yürüyenleri de şahlandırdılar. O kahramanların bazılarını tanıma talihliliğine erdim, bazılarını medyadan öğrendim ve bir kısmının hatıralarını da onları tanıyanlardan dinledim. Bazı kimseler görmezlikten gelse de, Allah görüyor, Hazret-i Muhammed (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) biliyor ve Kirâmen Kâtibîn yazıyor onların fedakârlıklarını. Tarih sayfaları da onların hatıralarıyla hergün biraz daha renkleniyor. Belki kendileri de farkında değiller ama hepsi birer yâd-ı cemil oldular/oluyorlar. Bu kahramanların hayat hikayeleri, mâkus kaderimizi değiştirme adına tarihe düşülen öyle şerefli notlardır ki, gelecek nesiller de onları şerefle yâd edecektir. Bundan dolayı, ısrarla söylüyorum; her yerde o fedakâr ruhların hatıralarını bir vakanüvist hassasiyetiyle tesbit etmek ve yazmak lazımdır ki, yarın tarihçilerin işi kolaylaşsın; sonraki nesillere de güzel misaller bırakılmış olsun.

İşte, bu yönleri itibariyle, biz de hoşgörü ve diyalog temsilcilerini, eğitim gönüllülerini takdir ediyor, alkışlıyor ve bu ideal insanların şahs-ı manevisine “örnekleri kendinden bir hareket” dense sezâdır diye düşünüyoruz. Böyle bir takdirin de, Allah’ın nimetlerine karşı bir manevî şükür ve o fedakârlar hakkında da  bir kadirşinaslık ifadesi olduğuna inanıyoruz.

Biri Mübalağa Diğeri İftira!..

Ne var ki, bu hareket sayesinde dünyanın çehresinin değişeceğini, topyekün insanlığın yüzünün güleceğini ve yeryüzünün bir Cennet haline geleceğini söylemeyi ve bu türlü büyük iddialara girmeyi de doğru bulmuyoruz. Günahkâr bir insanın Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden affedilmeyi ümit etmesi gibi, biz de o engin rahmetten ümit ederiz ki, dünyanın değişik yerlerine düşen bu damlalarla Allah Teâlâ bir nevbahar icad etsin. Şimdiye kadar susuz kalmış, sararmış ve kurumaya yüz tutmuş fidanları çiselemelerle ve şebnemlerle hiç emsali görülmemiş şekilde bir kere daha canlandırsın. Öyle arzu ederiz ki, insanların adeta birbirini yediği ve tabakat-ı beşer çapındaki hır-gürlerin ardı arkasının kesilmediği bir dönemde, bu sevgi kahramanlarının tesiriyle hakikate uyanan ve insanî değerleri yeni bulmuşçasına farklılaşan kimseler bütün dünyayı felakete sürükleyecek büyük sellere karşı dalgakıran vazifesi görsünler. Dileriz, onların samimi gayretleriyle her yanda sulh adacıkları oluşsun; bunalan toplumlar onların beyaz adalarına koşsun. Bütün bu güzellikleri Rahmeti Sonsuz’un merhametinden dileniriz; fakat, bu hareketi, dünyanın rengini değiştirecek yegâne sâik olarak ifade etmeyi, başka hayırlı faaliyetleri ve hareketleri görmezlikten gelerek sadece onu nazara vermeyi ve “şuraya yürüyorlar, bunu yapacaklar” gibi mübalağalı sözleri asla tasvip edemeyiz. Bu türlü iddialı düşünce ve beyanları kulluk anlayışımıza ve itidâl düşüncemize de zıt kabul ederiz; zira, bizim vazifemiz, kendi değerlerimiz çerçevesinde dine, millete hizmet etmek ve bunu yaparken de asla neticeyi düşünmemek, hiçbir beklentiye girmemektir.

Biz insanların iç dünyalarını bilemeyiz; onların dışa akseden tavır ve davranışlarına göre değerlendirmelerde bulunur, hükümler verir ve hüsn-ü zan ederiz. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’ın kime ne türlü bir misyon yüklemiş olduğunu, kimi ne çeşit işlerin beklediğini ve hangi insanlara ne büyük vazifeler eda ettireceğini bilemeyeceğimiz için, o mevzuda söyleyeceğimiz büyük büyük sözler mübâlağa sayılır. Allah Teâlâ, kadirşinaslığı ne kadar sever, onu ne ölçüde manevî bir şükür olarak kabul eder ve o şükre ne denli mukabelede bulunursa, mübâlağalardan da o kadar hoşlanmaz. Çünkü, mübâlağa zımnî yalandır; yalan ise bir lafz-ı kâfirdir ve günahtır. Öyleyse, hüsn-ü zan seslendirilmeli ama mübâlağa ve iddia sayılabilecek sözlerden de mutlaka kaçınılmalıdır.

Diğer taraftan, bazı insanlar da, bu sevgi kahramanlarının dünyayı değiştirecekleri ve kendilerine yaşama imkanı vermeyecekleri düşüncesiyle ciddi bir paranoya yaşıyorlar. Onların kendilerine göre düşünce sistemleri, hayat tarzları, iktisadî, siyasî, kültürel ve idarî felsefeleri var. O felsefeye göre, yarım-yamalak da olsa, bir dünya kurmuşlar. O dünyada kendilerini rahat hissediyor ve hariçten yükselen her sesi haklarında ölüm fermanı olarak görüyorlar. En masum insanları bile kendi dünyalarını karartacak ve rahatlarını kaçıracak tehlikeli kimseler olarak algılıyorlar. Karanlığı ışık gören, ışığı da karanlık kabul eden bu karanlık ruhlular, sevgi deyip sevgi konuşan ve sevgi teneffüs eden insanlardan bile endişe ediyorlar. Bu endişelerini de aka kara, karaya da ak demek suretiyle, değişik iftiralarla dile getiriyorlar.

Haddizatında, hayatını hoşgörüye, diyaloğa ve eğitime adamış insanlardan hiçbirisi gelecekte, değil dünyanın çehresini karartmak, tek insana gölge yapmayı bile düşünmezler. Zannediyorum onlar, kendilerine ömür boyu hasmâne tavır alan kimseleri mahşer günü perişan vaziyette, sürüm sürüm bir halde görseler, maruz kaldıkları bütün kötülükleri unutur ve onlara da el uzatır, tutup kaldırmaya çalışırlar. Cenâb-ı Hak orada izin ve imkan verse, kimseyi yüzüstü bırakıp geçmez ve kimsenin ebedî hüsrana uğramasına rıza göstermezler. Ömürleri boyunca tek sinek öldürmemiş, bir yılanın canına kıymamış insanların hiç kimsenin hayatını karartmayacağı muhakkaktır. Aslında, o türlü iftiraları seslendirenler de, değişik zamanlarda bu hususu test etmiş ve hakikatin böyle olduğunu görmüşlerdir. Fakat, paranoya yaşıyor olmaları ve vehimlerle oturup kalkmaları doğru düşünmelerine manidir; dolayısıyla, çok çirkin iddialarda bulunmaktan ve sürekli iftira etmekten de geri duramazlar.

Bu iki zümreyi bu şekilde tesbit ettikten sonra, diyebiliriz ki; biz ne öncekilerin hüsn-ü zanla yükledikleri o manaları taşıyacak kadar güçlüyüz, ne havariyiz, ne sahabeyiz, ne saff-ı evveli teşkil eden insanlardan bazılarıyız; ne de berikilerin iftira ettikleri kadar kötü, karanlık düşünceli, karmaşık hesapları ve gizli planları olan insanlarız. Hayır, biz kendimizi özel bir misyon eda eden insanlar olarak görmediğimiz gibi, Allah’ın rızasını kazanma maksadıyla insanlığa hizmet etmek dışında bir niyet de asla taşımıyoruz.

Vazifeye Devam...

Başkaları ne derse desin, biz, büyük iddialara girmeden, aleyhimizdeki sözlere aldırmadan, kötülükler karşısında da telaşa kapılmadan kendi vazifelerimizi yapmalıyız. Gördüğümüz muamele ne olursa olsun, inkisar yaşamamalı, kimseye küsmemeli ve darılmamalıyız. Bu dünya dişini sıkıp dayanma dünyasıdır; rahat yaşama ve hayattan kâm alma diyarı değildir. Kötülüklere maruz kalsak da, haklarımız elimizden alınsa ve kendi ülkemizde –N. Fazıl ifadesiyle– “parya” gibi yaşamak zorunda bırakılsak da, bunlara hiç takılmamalı ve kendi karakterimizin gereğini sergilemeliyiz. Elimizden geliyorsa, yılan ve akreplerdeki canavarlık ruhunu bile baskı altına alarak, onlarla da iyi geçinmeli ve hayatı paylaşılabilir hale getirmeliyiz. Onlara kızarak veya diş göstermeleri karşısında panikleyerek geriye durmamalı, hangi şartlarda olursa olsun sorumluluklarımızı yerine getirme gayretinde olmalıyız. Hatta tek başımıza kalsak bile bu duyguyu korumalı ve ona göre hareket etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geçmiş dönemde yaşamış bir yiğidin halini birkaç fotağraf karesi içinde anlatır ve buyurur ki: Sağına baktı, sağlam kimse göremedi; soluna baktı, ayakta kalmış bir fert bulamadı; herkes dökülmüştü ve o cephede tek başına kalmıştı. “Demek iş başa düştü” deyip atını mahmuzladı.. gitti ve bir daha da geriye dönmedi... İşte bu hal, her devrin dava adamlarının halidir. Şu kadar var ki, o kahraman, maddi bir mücadelede ve muharebe meydanında bir mücahidin yapması gerekeni yapmıştır. Maddi kılıcın kınına girmesi gerektiğine ve artık mücahedeyi Kur’an-ı Kerim’in elmas düsturlarıyla sürdürme zamanı olduğuna inanan insanlara gelince; onları memleket memleket sürgüne gönderseler, zindanlara atsalar, her gün biri için idam sehpası kursalar, Hazreti Mesih’in havarilerine yaptıkları gibi çarmıhlara gerseler ve arkadaşlarını götürüp oralara mıhladıktan sonra aynı akıbetle onları da tehdit etseler bile, yine de hak bildikleri yoldan dönmemek, hak ve hakikatin sesi-soluğu olmak da bunların şiarıdır. Onlar, böyle bir mücadelenin dışında ölürlerse, işte o zaman akıbetlerinden korkar ve üzülürler; belki rahat anlarını endişelerle karşılar ve şöyle derler: “Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker yapmadığım bir zeminde, rahat döşeğimde yatarken ölürsem nice olur benim halim; aman Allah’ım, bu ne zillettir!” Hazreti Halid’in vefat esnasında söylediği sözler onların kulaklarında çınlar; hayatı cephelerde geçen, vücudunda para kadar yara almadık yer kalmayan büyük sahabinin, yatakta vefat ediyor olmaktan duyduğu elemi onlar da kendi gönüllerinde hissederler. Bir yerden bir yere hizmete giderken trafik kazasında ölmeyi, yurtdışına gidip hicret yurdunda ötelere yürümeyi ve Allah rızası için i’lâ-yı kelimetullah adına bir işe omuz verirken ahirete göçmeyi cana minnet sayarlar. Hazreti Azrail’i, bu yolların birinde karşılamaktan memnun olur ve “Rabbim, Sana sonsuz hamd olsun ki vazife başında canımı aldın; dilerim, bunu bir şefaat vesilesi olarak kabul buyurur ve beni de affedersin!” duygusuyla kanatlanıp öbür aleme uçarlar.

Aslında, hizmet eden insanların meziyetlerini, faziletlerini, diğergamlık ve hasbîliklerini yâd etmek, dolaylı yoldan onların kulağına gittiğinde, onlar için teşvik primi mahiyetinde olabilir. Öyle bir şekerlemeye bazen ihtiyaç da duyabilirler. Bu hususu Hazreti Bediüzzaman da ifade etmektedir. Ebced ve cifirle alâkalı bazı tesbitlerini, Risalelere ve Cevşen’e ait bir kısım ikramları dile getirirken, “Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasibdi; fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az, fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye, gaybî imdad, teşci', sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat'iye oldu, ben de yazdım.” demektedir. Bu açıdan, günümüzde de dine ve millete hizmet eden insanların bazı teşvik edici takdirlere ihtiyacı olabilir. Biz, başka insanlar söz konusu olduğunda bu takdirlerimizi arz etmeli ve insanları teşvikkâr olmalıyız. Fakat, kendi hesabımıza maddi bir beklentiye girmediğimiz gibi takdir ve tebcil arayışında da bulunmamalıyız. Bizi, hiç kimse alkışlamayabilir; hiç kimse bize destek olmayabilir. Biz, böyle bir beklentiye gireceğimize iki hususa dikkat etmeliyiz:

Bizim Kızılelmamız

Birincisi: Yürüdüğümüz yolun doğruluğunu gözden geçirmeli; şayet yolumuzun doğruluğundan eminsek, her şeye rağmen yürümeye devam etmeli; eğer usûl ve metod adına eksiklerimiz varsa, onları tamamlamalı, yanlışlarımızı gidermeli ve daha sonra da konjonktüre göre durumumuzu sık sık kontrol etmeliyiz.

İkincisi: Hedefimizin sırf Allah’ın rızası olup olmadığını sürekli denetlemeliyiz. Sadece O’nun hoşnutluğunu mu arıyoruz, yoksa niyetlerimize başka şeyler de bulaşmış mı? Dünya bir fettan gibi önümüze çıkacak olsa, biz bu işi bırakıp ona meyleder miyiz? Mesela, “Cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’ın bile fethedemediği, serdar-ı âzâm Merzifonlu Karamustafa Paşa’nın uğrunda canından olduğu Viyana kapılarını size açacağız; Türkiye’yle beraber hayaller ülkesi Kızılelma’yı da emrinize vereceğiz. Bu büyük mükafata bedel sizden tek şey istiyoruz; o da, “i’la-yı kelimetullah” dediğiniz, Allah’la kullar arasındaki manileri bertaraf etmek, insanların iyilik duygularını coşturmak ve kötülüklerden onları alıkoymak diye şerh ettiğiniz sevdanızdan vazgeçmeniz!” deseler cevabımız nasıl olur? Eğer bu işe yürekten gönül vermişsek ve Allah rızasının ne demek olduğunu biliyorsak, vereceğimiz cevap bellidir; zannediyorum, bu hareketin temsilcilerinin hepsi de bu hususta aynı duyguları taşıyordur: “O da ne demek; bizim hangi zaafımızı gördünüz de böyle çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz! Değil İstanbul’dan Viyana’ya kadar olan memleketleri vermeniz, dünyanın doğusundan batısına kadar bütün ülkeleri de va’d etseniz, vallahi, billahi, tallahi biz yan gözle bile bakmayız o topraklara, arpa boyu ayrılmayız bulunduğumuz yerden.”

İşte, bunu gönülden diyebilecek kadar vefalı olmak lazım. Evet, bizim hedefimiz Allah rızasıdır; ondan daha büyük bir gaye-i hayal bilmiyoruz. O hedefe ulaşmak için de i’lâ-yı kelimetullah yolunu ve yöntemini seçmişiz; ondan büyük bir vazife de tanımıyoruz. Bu yolda yürürken, vazifenin büyüklüğünden dolayı caka yapmama ve başkalarının ta’n u teşnii karşısında endişe ve tereddütlere kapılmama hususlarında da -Allah’ın izni ve inayetiyle- kararlıyız.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Sun, 18 Nov 2012 22:02:44 +0200
İftiralar-Komplolar http://www.gencadam.com/component/k2/item/328-iftiralar-komplolar http://www.gencadam.com/component/k2/item/328-iftiralar-komplolar

Soru: Türkiye'de yıllar önce başlatılan hoşgörü ve diyalog sürecine bir muhalefetin olduğu hemen herkesin kabullendiği bir gerçek. Bu hâdise ile alakalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Cevap: Bahsini ettiğiniz sürece olan direnişi, inananlarla inanmayanlar mücadelesinin bir uzantısı olarak görüyor ve şaşırmıyorum.

Çünkü değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi küfrün imana, kafirin mü'mine karşı tavrı şimdi ortaya çıkmış bir hadise değildir. Bu kadimden bu yana devam edegelmiş, şeytan ve Hazreti Adem arasındaki ilk kavgayla başlamış, zamana ve şartlara göre değişen, zaman zaman hız kazanan ve bazen de hız kesen bir hadisedir. Konjönktörün belirlemesine göre günümüzün münkirleri belli oyunlar planlıyor, argümanları, enstrümanları, stratejileri değiştirerek mücadelelerine devam ediyorlar. Ama burada imana karşı tavır hiç değişmiyor, kalpler değişmiyor, kin, nefret, iğbirar ve dine karşı düşmanlık hiçbir zaman değişmiyor. Kur'an-ı Kerim, Sünnet-i Sahiha şeytanın yardımcıları manasına “şeytanın avaneleri” diyor bu tip insanlar için. Şeytan değişmediğine göre şeytanın avanelerinin değişmesi de mümkün değil.

Bir kere müslümanlar baştan bunu bir realite olarak kabul etmek mecburiyetindedirler. Onun için çok güvenilir melek-nümun insanlar gelse ve “Artık şeytanlar değişmiş. Yılanlarla güvercinler sarmaş dolaş, kurtlar kuzularla beraber otluyorlar...” deseler katiyen inanmamaları lazım. Aksi takdirde hep yanılan, aldanan ve aldatılan insanlar oluruz.

Bunun karşısında hiçbir ortak paydamız olmasa dahi en canavar hayvandan, canavarlığı kendine meslek edinmiş insanlara karşı olan tavrımızı bellidir ve meydandadır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki bizim tavrımız hep insancadır; zira dinimiz böyle olmamızı, böyle davranmamızı emretmektedir. Biz reçele düşen ve çırpınan bir sinek karşısında bile üzülürüz. Zira mahlukatın en küçüğüne dahi bakışımız merhamet ve şefkat eksenlidir. Çok yıllar önce, benim çok sevdiğim, hiçbir kusurunu görmediğim ilahiyatçı bir arkadaşım kırlık bir yerde bir yılanın belini kırmıştı. Zannediyorum bir veya iki ay hiç konuşmadım onunla. “Ne hakkın vardı? Niçin hayvanın hayatının önünü kestin, yaşamasına mani oldun?” dedim ve sitem ettim.

Şimdi bizim tarz-ı telakkimiz, mahlukata yaklaşımımız budur. Yılan ve çıyan tabiatlı insanlar da buna dahildir.

Soru: Bu yaklaşım onlar tarafından da bilindiği halde tavırlarında hiçbir değişikliğin olmaması, bir yumuşamanın bulunmaması nedendir?

Cevap: Biraz önce ifade etmeye çalıştığım gibi inanmayanların tabiatında, karakterinde var bu. Tabiatı değiştirmek zor. Halk arasında söylendiği gibi “Can çıkar huy çıkmaz”. Unutmayın, devr-i Ademden bu yana veya şeytanla insanın yaratılmasından bugüne sürekli kabararak, köpürerek gelen bir düşmanlık var ortada. Dün cahilce telakkilere bağlı olan bu düşmanlık, bugün fen ve felsefeye, sosyal bilimlere dayanmış bir telakki. Dolayısıyla günümüzde mesele biraz daha zor çözülür, altından zor kalkılır bir muamma halini almıştır.

Evet, imansızlığın karakterinde var olan bu düşmanlık onları iman karşısında tuğyana sevkediyor. Zerre kadar tahammülleri yok iman cephesine ve o cepheden gelen şeylere karşı. Paylaşmaya kabiliyetleri de yok, niyetleri de. Bunlar paylaşacak kadar olgunlaşmamış ham ruhlar çünkü. Ortak bir düşmanları olmasa aralarındaki nüanslardan dolayı birbirlerini kurt gibi yerler, hiç şüpheniz olmasın. İşte ortada kulüpleri ve dernekleri. Kendilerinden olmayanı bırakın üye falan yapmayı ziyaret maksadıyla dahi içeri almazlar. Ya bizim camilerimiz? Bunların üzerinde ciddi ciddi düşünmek lazım.

Soru: Size göre müslümanlar bilinmesi gerektiği ölçüde biliyorlar mı bunu?

Cevap: Bilindiği kanaatında değilim. Tabii bilinmeyince ona göre tavır alma da söz konusu olmuyor. Nitekim bir grup müslümana ciddi hücumların olduğu dönemlerde bu saldırılara, yaptıkları yayınlarla destek veren müslümanlar da oldu. Bir kısım müteşeyyihin ve uleymât belki de hiç farkına varmadan dalâlet zümresine hizmet ettiler.. aynen onların ağızlarını kullandılar.. gammaznameler yazdılar... İşin aslını bilmiyorlar mıydı?.. Bilemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim, eğer bu kişiler ehl-i küfrün ve ehl-i dalaletin bin bir türlü tecavüzüne maruz kalan müslümanlara neden bu denli düşmanlık yapıldığını düşünmüyorlarsa hem dine karşı saygısız bir tavır içindedirler hem de en yumuşak ifadeyle alabildiğine saftırlar. Ve burada da ötede de bu saflıklarının cezasını çekerler.

Rica ederim; “Allah ve Peygamber düşmanı olanlar neden bunlara düşman” diye düşünmeleri gerekmez mi? “Camilere düşmanlık yapanlar neden bunlara hasmane tavır alıyorlar” demeleri gerekmez mi? “Din dedikleri için hasm-ı azam ilan edilmelerinin sebebi nedir” demeleri gerekmez mi? Halbuki zerre kadar basireti olan müslüman anlamalı ki, bunlar şeytanın fitinden, onun temsilci ve avanelerinin aldığı/alacağı tavırdan başka bir şey değil.

Soru: Son iftiralar neden ortaya atılmış olabilir?

Cevap: Bu ülkede yaşayan herkes biliyor ki bu tür yapıda, zihniyette ve karakterde olan kişiler şimdiye kadar elli türlü iftira ve isnatta bulundular bana karşı. Belki komplo demek daha uygun. En büyüğü de 1999 Haziran'da yaşanan kaset fırtınasıydı. Baştan sona senaryoydu bu ama senaryoda hesap edemedikleri noktalar oldu. Farkına varmadıkları ciddi mantıki boşluklar vardı. Dolu-dizgin her şeyi bitirelim bir anda dediler ama dolu-dizgin şeylerde strateji korunamaz ve teknik olunamaz. Nitekim öyle de oldu. Aceleye getirdiler ve yüzlerine-gözlerine bulaştırdılar. Kamuoyu karşısında rezil oldular. Her zaman basiretine hayranlık duyduğum Türk toplumunun yapılan anket sonuçlarına göre yüzde seksen beşi “Biz buna inanmıyoruz” dediler.

Tarihe not düşme olarak telakki edin isterseniz bunu; bütün takdir hislerimle ifade edeyim ki o günlerin Başbakanı Bülent Ecevit Bey, yiğitçe göğsünü gerdi, bülendâvâz sesi ile meselenin karşısına çıktı ve "Ben buna inanmıyorum" "Bu isnatlardan hiçbir şey anlamadım" dedi, her defasında yiğitçe tepkisini ortaya koydu. Onun bu tavrını tarih her zaman takdirle yad edecektir.

Evet, o bir fırtınaydı ama o gün bugün hiç dinmedi. O günden bugüne, tıpkı eskiden yaptıkları gibi bir kaç defa öldürdüler beni. Her defasında hakikat ortaya çıkınca da alabildiğine pişkin tavırlarla “Bu adam da dokuz canlıymış” dediler. Gördüğünüz gibi onların öldü demeleri ile siz ölmüyorsunuz. Şunun bilinmesini isterim: benim hastalıklarım var ama ölümden de endişe etmiyorum. Ölümü bayram sevinci sayıyorum. Asıl Allah'a inanmayanlar ölümden korksunlar. Ben Allah'a ve Peygamberimiz'e kavuşacağım günü onlara inat hasretle bekliyorum. Ölüm bana verilebilecek en büyük müjdedir, yolda bulunmuş bir incidir diyorum.

Bu son iftirayı neden atmış olabilecekleri konusunda bazı ihtimaller düşünülebilir. En zayıfından başlıyayım: muzip bir tanesi medyaya malzeme çıkarmak istedi. Masa başında oturdu bir haber yazdı ve haber ajanslarından bir tanesine gönderdi. Bizde her zaman olduğu gibi haberin doğruluğu hakkında hiçbir tahkikat yapılmadan internet sitelerinde yayınlandı. Basın ahlak yasası olsa da uygulanmadığı, cezai müeyyidelerin olmadığı bir yerde başka türlüsünü beklemek hayal olur zaten. Basın-yayınla alakalı bir takım kanunların olduğunu ama uygulamada problemler yaşandığını bizzat Oktay Ekşi Bey'den dinlemiştim ben.

Halbuki böyle bir yalan haberin, mesela benim kardeşlerim, yakınlarım, akrabalarım üzerinde meydana getireceği tesir hiç düşünülmüyor. Biraz önce size daha önceden de beni öldürdüklerini söylemiştim. Hiç unutmuyorum eski yıllarda kardeşim telefonun diğer ucunda bana şunu söylüyordu ağlayarak: “Bir haber duyduk: Camiden çıkarken baltayla kafanı parçalamışlar.” dedi ve ardından sesi kesildi, herhalde bayıldı. Dolayısıyla bu tür yalan haber yayınlayanların ne insana, ne de insani değerlere saygıları yok. Türkiye'de biri de çıkıp “Tamam artık, Allah'tan korkun. Bu mesele tamamen çığırından çıktı.” demiyor. Böyle bir şey denilmediği, kanuni bir düzenleme yapılmadığı için de yalan, yalanı atanın yanına kar kalıyor. Yalancı onunla prim yapıyor, traj alıyor, müşteri kazanıyor. Dolayısıyla reklam pastasından aldığı pay oranı artıyor.

İkincisi: -Allahu a'lem bana öyle geliyor- Türkiye, hükümetin akıllı politikaları ile devlet-millet işbirliği, elbirliği ile iyi bir yolda ilerliyor. Şöyle böyle, belli ölçüde anlaşarak, uzlaşarak –her ne kadar bir kısım çatlak sesler olsa da- iyi şeylere imza atılıyor. Kırk-elli senelik Avrupa Birliği hülyalarında ilk defa bu derece müşahhas adımlar atılıyor, gelişmeler yaşanıyor. Türkiye NATO toplantısına başarılı bir ev sahipliği yapıyor. Ekonomik alandaki gelişmeler, enflasyon oranının düşüşü, yabancı sermayenin yatırım için ülkemize gelişi, turizm gelirlerinin artışı vs.. gibi hepsi de çok önemli olan gelişmeler yaşanıyor.

İşte –Allahu A'lem- bu gelişmeleri baltalamak ve sabote etmek isteyen insanlar, gruplar, çevreler, iç ve dış mihraklar var. Türkiye güzel günlere doğru giderken birileri, her zaman yaptıkları gibi el altından bazı şeyler çevirmek istiyorlar. Bu durum Türk insanın hiç de yabancısı olmadığı bir gerçektir. Şimdiye kadar nice zirvelere yükselen insanlar sanki oralara yakınlarını kayırmak için yükselmiş gibi hareket etmediler mi? İstihbarat örgütlerinin gözünün içine baka baka kaçakçılık yapmadılar mı? –Telaffuz ederken bile utanıyorum- Hortumlama olaylarına ne demeli? İşin en önemli yanı bütün bunlar perde arkasında yapılırken Türkiye'de “irtica”, “Fethullah Hoca” ve buna benzer haberler ile gündem değiştirdiler. Kamuoyunun nazarını başka yana çevirip hortumlamayı rahat yapalım diye.

Şimdi de ihtimal yine ortada böyle bir plan var. Bu plana bağlı olarak bu yalan haberi ortaya attılar ve gündemi değiştirmek istediler.

Üçüncüsü: Güya ölüm sath-ı mailine girmişim; son günlerimi Türkiye'de geçirmek istiyormuşum. Pekala böyle bir insan beş yıldır ayrı kaldığı ülkesine gelirken nasıl gelir? Şov meraklısı insanlara göre havaalanında alâyiş-nümayiş olsun, binlerce insan gelsin karşılasın, konvoylar oluşsun! “Alemi nasıl bilirsin?” demişler, “Kendim gibi” demiş. İhtimal böyle düşündüler.

Halbuki ben hayatım boyunca bir-iki insanın dışında hiç kimsenin beni bir yerden gelirken karşılamasını istemedim. Onu da araba kullanmasını bilmediğim ve arabam olmadığı için istedim. 1997'de ABD'den Türkiye'ye dönüşümde uçaktan telefon ettim ve sadece bir kişiye haber ettim. Ne medyanın ne de dostlarımın gelmesini istedim. Kardeşlerim dahil en yakınlarım bile geldikten sonra duydular Türkiye'ye döndüğümü.

Benim tabiatım bu. Küçüklüğümde kendi evimize giderken bile böyle yapardım ben. Herkes bana mı bakıyordu sanki? Hem baksaydı ne olurdu? Olsun, baksın-bakmasın, önemli değil, ben gece eve girmeyi tercih ederdim Erzurum'a dönüşlerimde. Rahmetli babam derdi ki: “Bizim oğlan leylek, gece geliyor eve.” Elâlem, mahalleli, konu-komşu “falan geldi-gitti” desinler, konuşsunlar istemezdim. Sevmezdim böyle şeyleri karakterim icabı.

Hatta yeri gelmişken bir kere daha ifade edeyim bu fedakar milletin esnafıyla-öğretmeniyle, kadınıyla-erkeğiyle dünya çapında gerçekleştirdikleri eğitim faaliyetlerinin şahsıma isnad edilmesini bana sövme gibi telakki ediyorum. Bir şey yaptığım kanaatinde değilim. Bu memleketin gönüllü insanı yapıyor yapılan her şeyi. Ama gel gör ki birileri yanlış ictihatlarıyla bana malediyorlar. Ben yıllardan beri buradayım ve gönüllü tecrid içindeyim, gördüğünüz ve bildiğiniz gibi. Ama işler Allah'ın tevfik ve inayetiyle her yerde yürüyor. Hem de bütün mütemerrit ve mülhitlere rağmen.

Dönelim başa; ben Türkiye'ye dönünce ciddi bir şekilde karşılama olacak, binlerce insan kafileler halinde havalanına gelecek ve araya bir kısım provakatörleri koyarak ortalığı karıştıracaklar, gündem değiştirecekler. Rica ederim, en masum yürüyüşlerde bile yapmadılar mı bunu?

Dört: Bu yalan haberle kendi yazlığında, bağında bahçesinde, yaylasında eşi dostu arkadaşları ile beraber kafa dinlemek, yazın keyfini çıkarmak, duygu, düşünce ve inanç dunyası istikametinde Kur'an okumak, hadis okumak isteyen insanların önünü kesmek istemiş olabilirler. Ferdî değil, umumî anlamda bir gammazlama hareketi olarak görebilirsiniz bunu. Neticede gelirler, derdest ederler o masum kişileri ve siz derdinizi anlatıncaya, suçsuz olduğunuzu kabullendirinceye kadar –affedersiniz- pestiliniz çıkar orada. Neden? Çünkü siz baştan suçlu ilan edilmişsiniz. Hukuk tersine işliyor yani. Siz suçlu ilan edileceksiniz, sonra suçlu olmadığınızı isbat edeceksiniz. Halbuki hukukun temel felsefesi gereği "nefy isbat edilemez". “İnsanlar suçlu olduğu isbat edilinceye kadar masumdur”. “İsbat edilmek zorunda olan iddiadır.”

Böyle masum insanları karalamak için evlerine gizlice bir takım CD, kitap gibi malzeme koymak da zor değildir. Şu aralar terörizm dünyada en çok üzerinde durulan mevzu. Yaptıkları o düzmece planla masum insanları terörist ilan etme, yapılan masumane işleri terörle irtibatlı imiş gibi gösterme gayretleri olabilir. Basit bir komplo teorisi olarak görebilirsiniz bunu ama bu türlü niyetlerin olmadığına beni temin edemezsiniz.

Beş: Şeytanların telkinatıyla cinlerle konuşan, uğraşan bazı insanlardan duymuştum ki bir insanın ölümünü ilan etmek, ona büyü yapmak için uygun bir zemin hazırlar. Bu halkın ona karşı olan bakış açısının, kabulunun tesirini kırar, böylece büyü daha çabuk tutar. Ben böyle şeylere inanmam ancak bu maksatla böyle bir yalan haber uydurulmuş olması da ihtimal dahilindedir. İhtimal, yukarıda bahsettiğim bir kısım müteşeyyihin ve uleymat böyle bir şey yapmış olabilir.

Soru: Bütün bu olup bitenler karşısında nasıl bir tavır takınmamızı istersiniz?

Cevap: İfk hadisesinde Efendimiz'in ve Sahabe'nin tavırlarını biliyorsunuz. Şimdi sahabe basiretli bir toplumdu. Buna rağmen onların arasına karışmış münafıklar da vardı. Efendimiz'e karşı olan hınçlarını alabilmek için Aişe validemize iftira attılar. Bu bir senaryo idi. Başında meşhur munafık Abdullah b. Übey b. Selul vardı. Her zaman böyle –bağışlayın- aptalca senaryolara inanacak insanlar çıkabilir. Nitekim o basiretli sahabe arasında da buna inananlar çıktı. İsimlerini söylemeyeceğim, topu topu üç kişiydi bunlar. Türkiye'deki müslümanlarda bu kıvam olmayabilir diye düşünüyorum. Daha önce ifade ettiğim gibi basiretine hayranım, ama halkımızın içinde bu yalanlara, tezvirle, komplolara inananlar çıkabilir. Bir değerlendirme eksikliği, yıllardan beri hiçbir kıymet-i harbiyem olmamasına rağmen beni görememeleri, mağduriyet ve mazlumiyetime rağmen gurbette kalışım onların bu tür şeylere inanmalarında etkili olabilir. Ve tutarlar havaalanını doldururlar, komplocuların ekmeklerine yağ sürerler. Onun için STV'deki canlı telefon bağlantısında da söyledim, bir kere daha söyleyeyim, hakkımı helal etmiyorum böyle davranan kişilere.

Soru: Böyle bir iftira karşısında neler hissettiniz?

Cevap: Üzülmedim diyemem. Elbette üzüldüm, canım sıkıldı. Ama şöyle teselli buldum kendi kendime: Aişe validemize devr-i saaadette iftira atanlar oldu. Mülhidler Allah'a iftiralar attılar. Kur'an-ı Kerim'de kaç yerde Allah'a atılan bu iftiralardan bahsediliyor. Haşa! “Allah evlat edindi” diyorlar, “Melekler Allah'ın kızlarıdır” diyorlar. Zat-ı Uluhiyet'e karşı saygısızca bu ifadeler benim her zaman rikkatime dokunur. Şimdi bunu mülhidler Allah'a, Hazreti Aişe Validemiz'e yapmışlar. Sonra günümüz mülhitleri de benim gibi bir kıtmire yapmışlar. Çok mu diyor ve teselli oluyorum...

Soru: Son olarak ilave edeceğiniz bir şey var mı?

Cevap: Evvela, zulmetme kabiliyeti olanlar zulmederler. İşin acı yani –tabii acı mı, tatlı mı ona siz karar verin- sizin ısıran dişleriniz olmadığı için ısıramazsınız. Bana göre böylesi daha iyi. Varsın onlar zulmetsinler, zulme devam etsinler, biz de temkin ve teyakkuz içinde istidadı olanlara Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretini dileyelim, yanlış yolda yürümeden onları halâs etmesini isteyelim.

İkincisi, iftiraya maruz kalma, komplolarla karşılaşma her zaman bu yolun yocularının kaderi olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Ama basiret her şeyi silip-süpürüp atmıştır. Basiret karşısında hiçbir komplo, hiçbir iftira tutunamaz.

Üç; dünyanın dört bir yanına Türk kültürünü, Türkü dilini götüren insanların faaliyetlerini görmezlikten gelmek bir nankörlüktür. İşte ben bu faaliyetlere güneş diyorum. Güneş ise balçıkla sıvanmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu basiretli toplum her şeyi görüyor ve biliyor. Dolayısıyla olup biten bu şeylere engel olamama, ışığı söndürememe onları hezeyana sevkediyor. Muvazenesizce çırpınıyorlar. Bunun da bilinmesi lazım. Çünkü söz konusu zihniyete göre aynen kast sistemine inananlar gibi onlar -hâşâ ve kellâ- yaratıcının ağzından-kulağından, öz-be-öz Anadolu'nun hakiki evladı ise tırnağından yaratılmış. Dolasıyla siz ne kadar nâsezâ nâbecâ da deseniz: “Aman vermen vurun, iflah etmeyin, öldürün!” bu faaliyetleri gerçekleştirenler hakkında verilen hükümdür. “Öldürün siz onları, sonra delil buluruz ” bu anlayışın dayandığı temel mantıktır. Bunun da böylece bilinmesinde fayda var.

Son olarak: Hiç kimse moralini bozmasın. Bu millete, bu milletin bugününe ve yarınına, hatta bütün insanlığa yapılan şu hizmetler Allah'ın izni ve inayetiyle devam edecek, kervan yürüyecektir. Bu kervanı yine Allah'ın lütfu ve keremi ile ne iftira durdurur, ne de tezvir.

]]>
bilgi@gencadam.com (M. Fethullah Gülen) KIRIK TESTİ Thu, 01 Nov 2012 02:50:17 +0200
İnsaf http://www.gencadam.com/component/k2/item/168-insaf http://www.gencadam.com/component/k2/item/168-insaf

Gizli dinsizler iman hizmetine mani olmak için her vasıtayı kullanır. Bazen zabıta kuvvetini istimal eder, etrafa korku salar, maddi baskılarla nurun intişarına set çekmeye çalışır. Bazen Kuran hamillerine iftiralar eder, umumun nazarından sukut ettirmenin yollarını arar. Gün olur ehli iman arasındaki ihtilafı körükler, birini alet yapıp öbürünü mağlup eder, sonra o aleti de kırar.

Bundan da netice alamazsa, bir kısım adamların ilmi enaniyetinden istifade eder, zira benlik hissi insanın en zayıf damarıdır, onu kullanarak olmadık şeyler yaptırmak mümkündür. O adam, güya ilmin haysiyeti namına, dine hizmet ediyorum vehmiyle, fedakâr Kuran hadimlerini çürütmenin yollarını arar. Tarih boyunca dalaletten neşet eden şer odakları bu usulleri her fırsatta tatbik etmiş, işin iç yüzünü bilmeyen avam üzerinde kısmen de olsa tesirli olmanın yollarını aramıştır.

Bazen de, halkın nazarında mevki edinmek isteyen, yayın organlarında adının geçmesini arzu eden, makam, mevki, şöhret gibi fani seraplara vasıl olmak ihtirasıyla çırpınan kimseler “adam yerine konmak” adına şerirlerin ellerinde birer silah haline gelebilirler. Bunun en kolay yolunu ise, aykırı fikirler ileri sürmekte, bugüne kadar söylenenlerin aksini söylemekte, dini konulardaki şaz yorumları gündeme taşımakta ve müminler nazarında haklı bir konumu bulunan muhterem zatların aleyhinde konuşmakta bulurlar. 

Keza, haset damarı da kullanılmaya uygundur. Olumsuz bir rekabet hissi hasedi, haset de gıybeti, iftirayı, tezvir ve tahkiri sonuç verir. Birilerinin itibar gördüğünü, umumun nazarında mevki edindiklerini gören ve bunu kıskanan bazı kimseleri birer şer aleti olarak kullanmak kabildir. Gizli dinsizlerin en çok istimal ettikleri silahlardan biri de bu haset elidir ki kardeşi kardeşe düşman eder. Oysa haset bir ateştir, önce sahibinin içini yakar, sonra da amellerini.   

İmana hizmeti hayatının gayesi edinen kimselere karşı menfi tavır takınmanın bir sebebi de siyasettir. Zira siyaset ihtilafa sebeptir. Kişi, kendi siyasi fikrine tabi olmayan bir kardeşini düşman görebilir. Hâlbuki aynı cephede yer alan adam bir münafık bile olsa onu sever ve sayar. Siyaset “bizden olmayan bizim düşmanımızıdır” ilkesinden yola çıkmaya elverişli bir alandır. Bilhassa ihtirasına yenik düşenlerde...

Nihayet, şer odaklarına alet olmanın mühim bir sebebi de hamakattır. Kişi meseleyi kavrayamaz. Yapılanlarla ilgili ilmi, fikri ve bilinci yetersizdir. Fayda veriyorum zannıyla zarar verir. Belki dinde sadıktır ama muhakemede idraki nakıstır. Konuyu bütün boyutlarıyla kavramakta yetersizdir. Körü körüne mümin kardeşine adavet eder, aleyhinde bulunur, çürütmek için elinden geleni yapar. Kişinin bu zayıf yönünü bilenler onu menfur maksatlarına alet etmekte pek ustadırlar.

Bazen bu sebeplerin birden fazlası bir araya gelir. Şeytanca hareket eden gizli dinsizler fırsatları kaçırmaz, kardeşi kardeşe kırdırırlar. Yıkıcı ellere alet olanların önemli konumlara getirilmesi, medya organlarında başköşelere oturtulması, sözlerinin hızla yayılması için imkânlar hazırlanması bir tesadüf değildir. 

Maalesef allame Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de bu nevi hücumlara hayatı boyunca maruz kalmış, vefatından sonra da müfterilerin zehirli dillerinden kurtulamamıştır. Hayatı savaş meydanlarında, memleket hapishanelerinde, sürgünlerde geçmiş olan bu fedakar Kuran hadimine her türlü eziyet reva görülmüştür. Ancak o muazzam bir şuurla sabır kuvvetine dayanmış, zındıklar tarafından bir alet olarak kullanılmak istenen ehli imanın saldırılarına aynen mukabele ederek zaman kaybetmemiş, şahsını tenkit edenlere aynıyla karşılık vermek yerine bütün gücünü ve zamanını imana hizmet misyonuna sarf etmiştir. Fakat bazen de, yeni cepheler açmak maksadıyla değil kendisi ve eserleri hakkındaki iftiraların tesiri altında kalarak nurdan mahrum kalmaları muhtemel kimseleri tenvir maksadıyla meselelerin mahiyetini açıklamıştır.

Güneş balçıkla sıvanmaz. Gündüz, göz yummakla gece olmaz, gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Nursi’nin hayatı meydandadır. Zerre kadar insafı bulunan görür ki bu hayat tamamen imana, Kuran’a, nura hizmetle geçmiştir. Kendisine yapılan akıl almaz zulümlere rağmen, imanından gelen bir salâbet ve şehametle vazifesine devam etmiştir. Zindanlar, sürgünler, tahkirler onu ve talebelerini yolundan alıkoyamamıştır.

Bugün dünyanın her yerinde Risaleler okunmakta, milyonlarca insan bu nur kaynağından istifade ederek halis birer mümin olmaktadır. Risaleler otuzun üzerinde dile tercüme edilmiş, her memleketin en büyük âlimleri tarafından takdirle karşılanmıştır. Memleketimizde de her ilim dalından bilginler, üniversite hocası profesörler, doçentler, doktorlar bu eserleri okuyor, ellerinden geldiği oranda intişarına çalışıyor. Bu Nurları üniversite talebeleri okuyor, doktorlar, mühendisler, biyologlar, sosyologlar, psikologlar okuyorlar. Her meslek erbabı meşguliyeti nispetinde bu Kuran nurlarından feyiz alıp manevi hayatlarını tanzim ediyor, ellerinden geldiği kadar da bu eserleri yaymaya çalışıyorlar.

Son zamanlarda bu saldırıların bir benzerine daha tanık olmaktayız. Diyalog meselesini bahane ederek gerek merhum Said Nursi Hazretlerine gerekse onun güzide talebelerine akla hayale gelmez argümanlarla hücum ediliyor.

Küfrü iman kabul eden bazı kimselerin hücumlarına aşinayız, eskiden beri ellerinden geleni yaptıklarını biliyoruz. Şimdi ise bazı resmi hocalar ve eserleriyle bir varlık gösterememiş sıradan yazarlar da bu saldırı korosuna katıldılar.

Yeni nesiller küfür ve isyan bombardımanına tutulurken parmaklarını kıpırdatmayanlar, Allah rızasını esas maksat yaparak imana hizmet edenleri tahkir için adeta aslan kesiliyorlar. Güya ilim namına, hakikat adına hayatı kutsi manalara hizmetle geçmiş insanlar hakkında eleştiri adı altında gıybetler ediyorlar. “Gıybet katil gibidir” hadisine masadak olan gıybet türü bu olsa gerek! Şeytan bu manzaraya bakıp muzaffer bir eda ile gülüyordur şimdi!

Bu nevi sözde eleştirileri duyan, dinleyen, işiten ya da okuyanlara hep şunu söyledim ve söylüyorum: Aklınızı kullanın. Haklarında ileri geri konuşulan zatların eserlerini okumadan karar vermeyin. Hizmetlerine bakın. Zira bir ağacın kıymeti ve mahiyeti meyvelerinden bellidir. Bugüne dek onlara kimler ne adına düşmanlık etmiş kendi gözlerinizle görün, inceleyin. Eleştiri adı altında tahkire meyledenlerin bu eylemleri kimin işine yarar, bir düşünün, sonra da kendi aklınızla, iradenizle karar verin.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ömer Sevinçgül) KARA PROPAGANDA Tue, 14 Aug 2012 14:53:34 +0300
Fethullah Gülen Hareketi’nin “Hıristiyanlık misyonerliği yaptığı” iddialarıyla ilgili neler söylemek lazım? http://www.gencadam.com/component/k2/item/150-fethullah-gulen-hareketinin-hiristiyanlik-misyonerligi-yaptigi-iddialariyla-ilgili-neler-soylemek-lazim http://www.gencadam.com/component/k2/item/150-fethullah-gulen-hareketinin-hiristiyanlik-misyonerligi-yaptigi-iddialariyla-ilgili-neler-soylemek-lazim

Dinlerarası diyalog faaliyetlerinden dolayı Fethullah Gülen Hocaefendi ve Gönüllüler Hareketi İslam’dan taviz verdikleri ve hatta Hıristiyanlık misyonerliği yaptıkları şeklinde bazılarının ithamlarına maruz kalmıştır. Halbuki Fethullah Gülen Hocaefendi, diyalog faaliyetlerini İslam’ın bir gereği olarak gördüğünü ve İslam’a bağlılığından ötürü yaptığını ifade etmektedir[1]; ayrıca dinin en ufak bir uygulamasından bile taviz vermediğini de şöyle dile getirmiştir: “Bizim kalbimizi Allah biliyor. Ben, değil böyle büyük meselelerde, yatağa girerken bile Efendimiz’in tarzını uygulamaktan taviz vermedim. Arkadaşlarımın da taviz verdiğini zannetmiyorum.”[2]


Bütün dinlerin ve kültürlerin mensuplarıyla diyalog

Fethullah Gülen

Diyalog sadece Hıristiyanlık mensuplarıyla yapılan bir faaliyet değildir; bütün dinlerin mensuplarıyla yapılmaktadır. Diyalog faaliyetlerinde farklı din mensupları arasında ayrım gözetilmediğini Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle belirtmektedir: “Diyalogda herhangi bir din mensubunu diğerine tercih etmek, aklımıza gelmez. Hz. Ali efendimiz (r.a.), ‘İnsanlar içinde Müslümanlar dinde kardeşlerimiz, diğerleri insan olarak kardeşlerimizdir.’ sözüyle herkesi en azından insan olmada kardeş ilan etmektedir ve herkes, Allah’ın yarattığı kulları olarak insan kardeşlerimizdir.”[3]

Diyalog, Fethullah Gülen Hocaefendi’in de ifade ettiği gibi evrensel barışı temin etmek gayesiyle dünya çapındaki bütün din mensuplarıyla yürütülen bir barış ve uzlaşı faaliyetidir:

“Şu anda, İslâm ve Hıristiyanlık, dünyada en fazla müntesibi olan iki dindir. Budizm ve Hinduizmin de çok sayıda müntesibi vardır. Yahudilik, müntesiplerinin sayısı itibariyle küçük gibi görünse de, etkilidir. Dolayısıyla, âhir zamandaki evrensel bir dirilişin, sulhün ve barışın bu dinler arasında, önce ortak noktalarda başlayacak bir diyalogdan geçeceği bir vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Böyle bir diyalogda geç kalındığı bile söylenebilir. Biz, kendi değerlerimizden şüphe etmiyoruz ve kimseye iltihak teklifinde bulunmadığımız gibi, kimsenin aklından da bize böyle bir teklifte bulunmak geçmiyor.”[4]

Müşterek noktaların daha çok olması nedeniyle öncelikle Ehli Kitap kabul edilen Hıristiyanlar ve Yahudiler ile başlansa da diğer din mensupları da diyalog faaliyetine zamanla dahil edilmiştir: “evvela ehl-i kitap olan insanların bir araya gelmesi, sonra da bu meseleyi ehl-i kitap saymadığımız değişik din mensuplarıyla mesela Budistlerle, Konfüçyüstlerle, Brahmanistlerle bir araya gelerek görüşme yapmak gerek.”[5] Hatta zamanla ‘kültürler arası diyalog’ denilerek kapsam daha da genişletilmiş ve semavi dinlerin dışındaki diğer inanç mensuplarının da bu faaliyetlere dahil edilmesi düşünülmüştür.[6]


Hıristiyanlık misyonerliği mi?

“Türkiye’de bir kesim, sizin Hıristiyanlık misyonerliği yaptığınızı iddia etti.” sorusunu Fethullah Gülen Hocaefendi “Bir kesim Hıristiyanlara yaklaşmayı, onların rahat ve serbest dolaşmalarına, propaganda yapmalarına, kilise teşkilatlarına, faaliyetlerine destek gibi görüyor. Kanaat-i acizanemce haset ve kıskançlık var. Olumlu bazı şeyler var. Bunları hazmedemiyorlar.”[7] diye cevaplıyor.

Diyalog çalışmalarının Hıristiyan misyonerlik çalışmalarıyla ilişkisi olmadığını Fethullah Gülen Hocaefendi şu sözlerle ifade ediyor: “Vatikan’da ya da başka yerlerde yürütülen bu tür faaliyetlerin, bizim hoşgörü ve diyalog hareketiyle bir alakası yoktur. Ne benim, ne de benimle beraber bu hareketi benimsemiş arkadaşların katiyen bir başkasının dümen suyunda olması söz konusu değildir. Bizim diyalog ve hoşgörü hareketimiz tamamen Türk milletine aittir ve Türkiye orijinlidir; diyalog faaliyetlerini kendi maksatları doğrultusunda yapanlara eklenmiş değil, aksine onlar yapıyorsa biz neden yapmayalım, onlarla müşterek programlar planlayarak kendimizi ifade yollarını neden aramayalım mülahazalarından doğmuştur.”[8]


Diyalogun olumlu sonuçları

Fethullah Gülen Hocaefendi diyalog faaliyetleri sayesinde yüzlerce Hıristiyanın İslam’a karşı yumuşadığını örnek vererek anlatıyor: “Diyalog süreci içerisinde benim yanıma gelenler de oluyordu; farklı ortamlarda görüşmelerimiz de oldu. Beraber olduğumuz zamanlarda namaz vakti giriyor... izin istediğimiz zaman saygıyla karşıladılar. ‘Buyurun, siz ibadetinizi bitirinceye kadar biz de burada dua ederiz’ dediler. Böylesine yumuşak tavırlı insanlardan yüzlercesi diyalog faaliyetleri sayesinde ‘Muhammed Allah’ın resulüdür. Kur’an, Allah kelamıdır’ dedi... Bediüzzaman keramet gösteriyor gibi, ‘İsevi Müslümanlar’ tabirini kullanarak dikkat çekmiş, aynı zamanda bir jest yapmış. Bu tabir Hıristiyan olduğu halde dinimiz hakkındaki önyargılardan kurtulmuş, Efendimiz’i Peygamber olarak, Kur’an’ı da Allah kelamı olarak kabul etmiş kişiler demektir. Böyle insanlardan yüzlercesini gösterebilirim.”[9]

“Diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip ‘Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.’ deniliyor. Değişik yerlerde ‘Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.’ diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur’an’a göre bir Hazreti Îsâ inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine ‘Müslüman İsevîler’ diyen insanlar çıkabiliyor.”[10]

“Önyargıdan ve garazdan uzak olarak onların faaliyetlerine bakanlar göreceklerdir ki, dünyanın her tarafından onbinlerce insan, bu adanmış ruhlar sayesinde Türkiye’yi tanımış, Anadolu insanının sıcaklığından haberdar olmuş ve Müslümanlığa karşı sempati duyar hâle gelmiştir. Bugün binlerce kişi, ‘Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve onu sevdirdiniz.’ demekte ve onlara karşı minnettarlık hisleri beslemektedir. Demek ki, bu minnettarlık duygusuyla dolu insanlar, kin ve nefret tavırlarından bıkmış, dostluğa çok susamış, barış atmosferini özlemiş, İslam’a muhtaç kimselerdi ve kendilerine uzanacak bir el bekliyorlardı. Demek ki, onlar İslam’ın Fethullah Gülen Hocaefendi yüzünü hiç görmemiş, Hazreti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mesajını kendi berraklığıyla hiç duymamışlardı. Günümüzün fikir işçileri ‘diyalog’, ‘hoşgörü’ ve ‘konuma saygı’ deyip onlara biraz yakın durunca ve kendi değerlerimizi mütebessim bir çehreyle sununca, onlar, ‘İşte bulduk’ diye mukabele ettiler ve ‘Allah sizden razı olsun; siz gelmeseydiniz, İslam’ı hiç tanıyamayacak ve Hazreti Muhammed’i hiç bilemeyecektik’ dediler.”[11]


İtirazlara rağmen diyaloga devam

Fethullah Gülen Hocaefendi, diyalog yolundaki engellere ve kınamalara aldırmadan gayretlere devam edilmesi gerektiğini söylüyor: “Birlik, beraberlik ve uzlaşma adına ortaya koyacağımız gayretler her zaman herkes tarafından tasvip edilmeyebilir; bazı kimseler yaptıklarımızı isabetli görmeyip itirazda bulunabilirler. Fakat, bu itirazlar bizi yolumuzdan alıkoymamalıdır. Bildiğiniz gibi, diyalog adına dünyaya açıldığımız zaman, belli bir kesim ‘Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe taviz veriliyor, misyonerlik güçlendiriliyor, din elden gidiyor!’ gibi hezeyanlarını yüksek sesle dile getirmişlerdi. Şimdi buyursunlar; dünyadaki iftirakı, ihtilafı ve terörü durdursunlar; bütün Müslümanların alınlarına “terörist” lekesinin çalınmasına mani olsunlar!.. Bir gün onlar da anlayacaklardır ya da bugün anlamışlardır ki, bunun yegâne çaresi; insanları bir araya toplama, uzlaştırma, barıştırma ve onları hayatı paylaşmaya hazır hale getirmedir. Dolayısıyla, iftirakı ve ihtilafı bertaraf etmek için ne türlü gayretlere ihtiyaç varsa, bunların hepsi eksiksiz ortaya konulmalı ve bu hususta kınayanların kınamalarına asla aldırılmamalıdır.”[12]

“Meselâ dünyanın dört bir bucağında, okullar ve kültür lokalleri açarak; o müesseselerdeki talebeleri, talebe velilerinin evlerine gitmede bir vesile ve köprü sayarak, daha başka özel günleri değerlendirip, bazen helva, bazen aşure, bazen börek, bazen künefe yapıp ‘Bunlar Türk kültürünün çok önemli ürünleridir. Biz bunları yapar ve komşularımıza da ikram ederiz.’ diyerek farklı din ve kültürlere mensup insanlar arasında köprüler kurmaya, onlarla yakınlaşmaya ve öteden beri yanlış mülâhazalarla meydana gelmiş olan aramızdaki çukurları kapamaya çalışırız. Böylece deryalar üzerine köprüler kurmak ve dağlar arasında geçitler oluşturmak suretiyle yeniden bir kere daha kalblere ulaşarak ve o kalblerle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin bir kez daha fıtrî olarak Allah’la buluşmasını temin etme gayretinde bulunuruz.”[13]


Değerleri hal diliyle duyurmak

Fethullah Gülen Hocaefendi, hal diliyle temsil etmek suretiyle evrensel değerleri herkese duyurmayı prensip olarak sunuyor: “Bugün siz, gökler ötesinin insanlığa armağanı olan semavî değerler manzumesine yürekten inanıyor, onları hakikaten vicdanınızda derinlemesine duyup hissediyorsunuz. Tabiî böyle bir imanın neticesi olarak o değerler manzumesini bir karasevda hâlinde bütün cihana duyurma arzusundasınız. Bunu yaparken de ne propaganda, ne misyonerlik yapma ve ne de dininizi başkalarına dayatarak âlemin dininize girmesini sağlama gibi bir gayeniz söz konusu değil. Zira inandığınız o dininizi, tavır ve davranışlarınızla kendi renk ve deseniyle ortaya koyamadığınız takdirde, yapılan iş kendinizi kandırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir! O sebeple size deniyor ki, bırakın anlatacaklarınızı davranışlarınız ifade etsin. Davranışlarınızdaki kemal, karşı tarafın vicdanında tesir icra etsin. Size bakanlar; tavır ve davranışlarınızda, oturup kalkışınızda, bakış ve konuşmalarınızda hep Allah’ı hatırlasın, hep ‘Allah’ desin; desin ve ‘Bu insanlar boş değil, bunlar adımlarını boşa atmıyorlar.’ düşüncesi muhataplarınızın gönlünde mayalansın.”[14]

“Bizler yakınlarımızdan başlayarak, uygun bir üslup içinde dinimizi yakına da uzağa da anlatmakla mükellefiz. Çünkü, herkesin Müslüman olması söz konusu değilse bile, vukuu muhakkak gibi görülen gelecekteki korkunç fırtınaları ancak tebliğ ve temsil kahramanlarının diyalog ve hoşgörü anlayışıyla oluşturdukları dalgakıranlar durdurabilecektir. Dünyanın dört bir yanında olması arzulanan beyaz adalar, ışık ve sulh adacıkları ancak böyle bir anlayış sayesinde meydana gelecektir.”[15]


Her fırsatta iyilik niyetini ifade etmek

Fethullah Gülen Hocaefendi, yanlış anlamalara veya itham ve iftiralara karşı her fırsatta Gönüllüler Hareketi’nin asıl niyetlerini ifade etmeleri gerektiğini söylüyor:

“Siz biricik sevda bildiğiniz Allah’ın rızasını elde etmek için nam-ı celil-i ilahîyi herkese duyurma vazifesini omzunuza almış, bir bayrak taşıyor gibi hiç durmadan soluk soluğa koşuyorsunuz. Koşarken zülf-ü yâre de ağyare de dokunmamaya dikkat ediyor, hiç kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteriyor ve kimseye ilişmiyorsunuz. Hatta tavırlarınız, davranışlarınız ve sözlerinizle yarınlar adına da hiç kimseye ilişmeyeceğiniz teminatını veriyorsunuz. En masum hallerinizin dahi yanlış anlaşılabileceği ihtimaline binâen tir tir titriyor ve hür iradenizle kendi hareket alanınızı daraltıyorsunuz; dahası başkalarını vehim ve endişelere sevk etmemek için bazen en tabiî haklarınızı bile kısıtlıyorsunuz.”[16]

“Sizler, Allah’ın izniyle, kalbinizde, dininizden kaynaklanan insan sevgisi, merhamet düşüncesi; dilinizde ‘hoşgörü, diyalog, konuma saygı’, bir yola çıkmış yürüyorsunuz. Sinelerinizin herkese açık olduğunu, gönlünüzde herkesin oturabileceği bir koltuk bulunduğunu ve hiç kimsenin ayakta kalma endişesi taşımaması gerektiğini ifade ediyorsunuz. İşte yapılan bu iyi niyetli faaliyetlerin gelecekte dile dolanmaması, değişik itham ve iftiralara malzeme yapılmaması için, yapılan işler ve samimi niyetler kayıt altına alınıp tarihe not düşülebilir, dosyalanıp arşivlenebilir. Yapılan bu kayıtlarda, bütün bu faaliyetlerin arkasındaki niyetinizin, hiç kimseyi idare etmek veya kullanmak olmadığını, hiçbir şekilde takiyye yapmadığınızı, dinî duygu ve düşüncenizden taviz verme gibi bir anlayış içinde de kesinlikle bulunmadığınızı; insanların kafalarındaki endişe ve paranoyaları izale etmek için ve onların insanlıklarına duyduğunuz saygıdan dolayı ortak mekân ve müşterek platformlarda onlarla diyalog kurmaya çalıştığınızı ifade edersiniz.”[17]

“Onlar insafa gelir mi gelmez mi bilemeyeceğim. Fakat, bildiğim bir şey var ki, isnad, itham ve iftiralarla atılmaya çalışılan çamur asla tutmayacak ve kamu vicdanı doğru ile yalanı mutlaka ayırt edecektir. Çünkü ehl-i insaf da takrir etmektedir ki, bizim, Allah’ın rızasından ve milletimizi dünya muvazenesinde hak ettiği yere taşımaktan başka bir isteğimiz olmamıştır ve olmayacaktır. Bu konuda, dinine ve milletine hizmet eden samimi insanlara güvendiğim gibi, kendi adıma da, maddî-manevî makam sahibi olmaktan, iyi bir insan olarak bilinip tanınmaya kadar her türlü dünyevî isteği Rabbime, Efendime ve dinime karşı vefasızlık kabul ediyorum. Dinime ve milletime hizmet duygusu benim biricik sevdamdır; o bütün bütün ufkumu kaplıyor ve bana başka arayışların ardına düşme ihtiyacı bırakmıyor. Zaten bu sebeple, dünya namına bir şeye sahip değilim ve kendime ait bir evim bile olmadan ötelere yürüme muradındayım. Bir başka münasebetle dediğim gibi, ‘Kendime ait bir zeytin dalım bile yoktur. Eğer olsaydı, onu da barışın remzi olarak hasmâne tavır takınanlara uzatırdım.’”[18]

Fethullah Gülen Hocaefendi’in burada aktardığımız beyanlarından da anlaşılacağı üzere başta fikir ve aksiyon öncüsü Fethullah Gülen Hocaefendi olmak üzere Gönüllüler Hareketi’ne gönül vermiş bütün gönüllüler diyalog faaliyetleri de dahil bütün hizmetlerini Allah rızasını gözeterek ve insanlığa faydalı olabilmek arzusuyla yapmaktadırlar. Günlük hayatlarında mümkün mertebe İslam’ın evrensel değerlerini yaşantılarına tatbik etmeye gayret eden ve ibadetlerini ifa eden insanlardan müteşekkil Gönüllüler Hareketi’ni Hıristiyan misyonerliği yapmakla itham etmek cehaletten (bilmemekten/tanımamaktan) kaynaklanmıyorsa olsa olsa suizan eseri veya haset kaynaklı ve yıpratma gayesini taşıyan bir iftiranın ürünü olabilir. İyi niyetle hakikate ulaşmak isteyenler için ise vesileler çokça mevcuttur.


Dipnotlar
______________
[1] “Hoşgörü Sürecinin Tahlili”, Kırık Testi, 04.04.2004
[2] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005
[3] “Türkiye’de ayrışmış iki gruptan söz edilemez”, Deutsch Türkische Nachrichten haber sitesi röportajı, 16.06.2011
[4] Aksiyon Dergisi, 14.02.1998
[5] NTV’de Taha Akyol ve Cengiz Çandar’la röportaj, 27.02.1998
[6] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005
[7] “Yahudi ve Hıristiyan Kavgası Bilhassa Ortadoğu İçin İyi Olmaz”, Zaman’da Nuriye Akman’la röportaj, 29.03.2004
[8] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005; ayrıca bakınız “Vahşet”, Bamteli, 22.04.2007
[9] “Hoşgörüden Geriye Dönüş İntihar Olur”, Milliyet’te Mehmet Gündem’le röportaj, 27.01.2005
[10] “Mesîh nerede, Mehdî Kim?”, Kırık Testi, 11.10.2004
[11] “Meçhul Kahramanlar”, Kırık Testi, 18.04.2005
[12] “Mum Söndürme İftirası”, Kırık Testi, 21.01.2008
[13] “Düşünce-Aksiyon İç içeliği”, Kırık Testi, 13.12.2010
[14] “Düşünce-Aksiyon İç içeliği”, Kırık Testi, 13.12.2010
[15] “Hizmet, gayret, hicret; ya aileniz?..”, Kırık Testi, 27.12.2004
[16] “Neylerse Güzel Eyler...”, Kırık Testi, 19.06.2006
[17] “Güven Telkin Etme ve Şeffafiyet”, Kırık Testi, 03.05.2010
[18] “Müfterî ne derse desin, bizim tek sevdâmız var!..”, Kırık Testi, 28.11.2004

 

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Fri, 30 Dec 2011 16:12:58 +0200
Diyalog Karşıtlarının Hadis-i Şerife Karşı Yaptığı Çirkinlik http://www.gencadam.com/component/k2/item/121-diyalog-karsitlarinin-hadis-i-serife-karsi-yaptigi-cirkinlik http://www.gencadam.com/component/k2/item/121-diyalog-karsitlarinin-hadis-i-serife-karsi-yaptigi-cirkinlik

Diyalog karşıtlarının yapmış olduğu sözde Diyalog Belgeseli CD’lerini hazırlayanlar, Bediüzzaman hazretlerinin, bir hadisin açıklamasını yaptığı yazısında,Yazının başındaki hadis ifadesini gizleyerek,peygamber efendimize ait olan,"Dindar Hıristiyan" sözünü Bediüzzaman hazretlerinin sözü gibi gösteriyorlar. Sonrada bu sözün Peygamber efendimize(s.a.v.) ait olduğunu bile bile saptırıp bu sözün Tuzak olduğunu söylüyorlar.

Şimdide diyalog belgeseli CD’lerinin gerçek yüzünü gözler önüne seren bölümlerinden birini inceleyelim 1.CD’de geçen ifade aynen şudur:

Lemalar sayfa 151; ...ahir Zamanda İsevilerin dindarları ehli kuranla ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi şu zamanda dahi ehli diyanet ve ehli hakikat değil yalnız dindaşı meslektaşı kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileriyle dahi medarı ihtilaf noktaları muvakkaten medarı münakaşa ve niza etmeyerek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar…dadalı bir üslupla kaleme alınan bu iki yazıda ne deniyor gelin isterseniz önce onu Türkçeleştirelim. 1:Hıristiyanların dindarları ile samimiyetle ittifak edelim. Onlarla teferruta taalluk eden farklılıkları öne çıkarmayalım. .. 2:bu ittifakın sebebi ateizme karşı mücadeledir. Başka bir saptırma daha Hıristiyanlarla kuracağımız ittifak için kullanılan dindar Hıristiyan ifadesi de başlı başına bir tuzak Hıristiyan’ın dindarı samimisi de ne demek oluyor?

 


Burada bilinçli bir Müslüman’ın asla kabul etmeyeceği çok çirkin bir oyun var. Bediüzzaman hazretleri burada bir hadisin açıklamasını yapıyor zira lemalar 151. sayfaya(1) baktığınız zaman okuyacağınız yazı şudur: Hattâ, hadis-i sahihle, âhir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleriyle dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve nizâ etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.

Görüldüğü gibi bu CD’leri hazırlayanlar, Bediüzzaman hazretlerinin, bir hadisin açıklamasını yaptığı yazısında, Yazının başındaki hadis ifadesini gizleyerek, peygamber efendimize ait olan, dindar Hıristiyan sözünü Bediüzzaman hazretlerinin sözü gibi gösteriyorlar. Sonrada bu sözün Peygamber efendimize(s.a.v.) ait olduğunu bile bile bu sözün saptırma olduğunu söylüyorlar. Burada maske tamamen düşmüştür. Bir taraftan ömrünü Resulullah’ın(s.a.v.) sevgisine adamış, “Efendimiz(Hz. Muhammed) bizim canımızdır.. O’nsun bir hayat yerin dibine batsın.” Diyen hoca efendiye iftira atarak Hz. Peygambere(s.a.v.) karşı cinayet işliyor, amacı O’nu (s.a.v.) kelime-i tevhid den söküp atmak diyen diyalog belgeseli CD’lerini hazırlayanlar, diğer taraftan bir sözün peygamber efendimize(s.a.v.) ait olduğunu bile bile, o sözü saptırma olarak niteliyorlar. Böylece peygamberimizin (s.a.v.) asıl düşmanı olduklarını, peygamberimizi(s.a.v.) kelime-i tevhid den söküp atmak isteyenlerin de yine kendileri olduklarını, ispat etmiş oluyorlar.

 

Dipnot
__________________________

1. Risale-i Nur Külliyatı | Lemalar | Yirminci Lem'a (İhlas Risalesi) - Dokuz Emir' de 9. Emirin haşiyesi.

]]>
bilgi@gencadam.com (diyalogbelgeseli.tr.gg) KARA PROPAGANDA Wed, 07 Dec 2011 01:20:11 +0200
Mülâane ve Mübâhele http://www.gencadam.com/component/k2/item/120-mulaane-ve-mubahele http://www.gencadam.com/component/k2/item/120-mulaane-ve-mubahele Mülâane ve Mübâhele

Suçlama ve iddialaşmalarda, doğrunun ve haklı olanların ortaya çıkması ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’in beyan ettiği üzere mülâane ve mübâhele yoluna gidilir.

Bunlardan mülâane (liân) yani karşılıklı lanetleşme meselesinde, kocanın şâhit olduğu bir zina olayında başka şâhit bulunmadığı zaman bu husus uygulanır: “Kendi eşlerini zina etmekle suçlayıp da buna dair kendileri dışında şahit bulamayan kocalar; kendilerinin doğru söylediklerine dair ayrı ayrı dört kere Allah adına yemin eder, şâhitlik eder, beşinci kere ise, yalancı olması hâlinde Allah’ın lânetinin kendi üzerine gelmesini ister. Hanımın ise, kocasının bu suçlamasında yalancı olduğuna dair ayrı ayrı dört kere Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşincide ise kocasının doğru söylemesi halinde, Allah’ın gazabının kendi üzerine çökmesini dilemesi, kendisinden cezayı kaldırır.” (Nur Suresi, 7-9)


Kadınlara iftira atmakla ile ilgili cezayı bildiren ayet gelince Ensar’dan Sa’d bin Ubade veya Asım b. Adiy ayağa kalkıp “Bir adam karısı ile birisini görse (ve şahit bulamasa) ne olacak? Dava etse (şahidi olmadığı için iftira ediyorsun diye) seksen değnek vurulacak ve şâhitliği reddedilecek; fâsıklığına hükmolunacak; vurup öldürürse, katlolunacak; dört şahit bulmaya gitse ortada kimse kalmayacak. Bir açıklık getir Allahım.” dedi. Sonra yakınlarından birisinin başından da böyle bir olay geçince Peygamber Efendimizin (sas) yanına gidip meseleyi anlattılar. Efendimiz (sas) kadını sorguya çekti. Kadın inkar etti. Kocası ise “Gözlerimle gördüm, kulaklarımla dinledim, Allah biliyor ki, ben doğruyum, ancak hakkı söyledim, her halde Allah’ın buna açıklık getireceğini ümit ederim.” dedi. Derken Allah Resulüne (sas) vahiy gelmeye başladı ve mezkûr liân (lânetleşme) ayetleri indi.

Daha önce de üzerinde durduğum üzere, Hicrî 9. yılda Necran Hıristiyanlarını temsil eden 70 kişilik heyet, başlarında dinî ve dünyevî liderleri de olarak Medine’ye gelip Peygamber Efendimiz (sas) ile Hz. İsa Aleyhisselam hakkında tartışmışlardı. Neticede Efendimiz (sas) “Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: ‘Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.” (Al-i İmran, 61) ayetine dayanarak, delilden anlamayan bu insanlara, mübâheleyi (yani hangi taraf yalancı ise Allah’ın ona lânet etmesini bütün kalbiyle istemeyi) teklif etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber’den (sas) düşünmek için mühlet istediler. Bunu kendileri için tehlikeli bulup kabul etmediklerini bildirmek üzere Hz. Peygamber’in yanına geldiklerinde baktılar ki, Resulullah (sas) Hz. Hüseyin’i kucağına almış, Hz. Hasan’ın elinden tutmuş, Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi arkasına almış “Ben dua edince siz de ‘Amîn’ dersiniz diyor. Heyet başkanı mübâheleyi kabul etmeyip cizye vererek İslâm hâkimiyeti altında yaşamayı benimsediklerini bildirdi. Hz. Peygamber de onlara bir emânnâme yazdı.

Bu meseleyi niçin yazıyorum? 1993-1994 yıllarında Amerika’da Türkiye’den gelmiş öğrencilerin kurdukları bir internet sayfası vardı. Remzi Çayır isimli bir öğrenci durmadan Hocaefendi’ye saldırıyor, olmadık iftiralar atıyordu. Mesela 1992 yılında Türk yürüyüşüne katıldığını ve bu yürüyüşte Yahudilerle kol kola yürüdüğünü iddia ediyordu. Bunun mümkün olmadığını kendisine kaç defa izah etmiş isek de iftiralarına devam edince işte bu âyetleri ve olayları anlatarak kendisini mübâheleye davet ettim. Bunun üzerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmayınca iftiradan vazgeçti. Aynen yeni müfterilere de böylece meydan okuyorum. Ya vazgeçerler veya bu mülâane ve mübaheleyi kabul edip yaparlar. Görelim kendilerine ne kadar güveniyorlar.



Kaynak: Abdullah Aymaz, Zaman Gazetesi, 28.03.2005

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Abdullah Aymaz) KARA PROPAGANDA Tue, 06 Dec 2011 13:02:35 +0200