Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Sun, 24 Feb 2019 00:46:42 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Canım Anam ve Erdoğan http://www.gencadam.com/component/k2/item/1003-canim-anam-ve-erdogan http://www.gencadam.com/component/k2/item/1003-canim-anam-ve-erdogan

 Sevgili anacığım tam bir Anadolu kadınıdır. Fethi Gemuhluoğlu'nun tabiriyle Kadın Ana.
Çalışkan mı çalışkan, çileli mi çileli.
Gördüğü gün sayısı bir elin parmakları kadar! Gel gör ki hiç kimseye şikayet etmez, sızlanmaz.
 
Bunca yaşımda ruhumun nice onulmaz sızısını dizlerinde teskin ettiğim misk okulu anam.
 
Köyde yaşar.
Her zaman ayaktadır.
Evvel ahir eyvallahsızdır.
Üçbeş tavuğu vardır avluda sohbet ettiği, bir de gözü gibi baktığı gülleri bahçesinde, gizli gizli dertleştiği yediverenleri... beni de "gül yüzlü oğlum" diye sever, gül kokulu anam.
 
Bilirim ki, her dem aklında, yadında ben varım. Yumurtaları toplarken de, gülleri budarken de.
Ekmek yaparken de tandırda, dua ederken de odasında... o yapayanlız gecelerinde başını yastığa koyduğunda da..
 

Bu köylü kadını tam bir Menderes hayranıdır.
Genç bir kızken almış idam haberini, bir bağ bozumunda...
Uçsuz bucaksız domates tarlalarındayken...
Nasıl ağıt yakmışlar, yas tutmuşlar için için.
Bir Türkmen kocası olan Kara Mustafa dedem, çekilmiş ahlat ağacının altına ağlamış da ağlamış.
Düğünler ertelenmiş o sonbahar.
Menderes ile ilgili türküler yakılmış, evlerde söylenmiş ince bir sızıyla.
Anam bana da söylerdi o türküleri çamaşır yıkarken, o  hala gençken... ben çocukken.
 
Siyaset konuşmayı sevmiyorum anamla.
O radyo dinler, haberleri izler zaman zaman. Telefonda sorar bana, ne olacak bu memleketin halleri...
Konuşmayı hemen daha çocuken terk ettiğim köyümün tarlalarına, o eski zaman insnalarına getiriveririm. Mesela çocukluğumuzun korkulu rüyası Çepiş dede, çoban arkadaşım Hacer nine ölmüştür. Annemin gittikçe artmaktadır yalnızlıkları...
 
Anam, ta 1990'larda nereden bulduysa bir Recep Tayyip Erdoğan posteri bulmuş, çerçeveletip asmıştı evimizin duvarına. Belediye Başkanılığına hazırlandığı dönemlede çekilmiş yakışıklı bir portre fotoğrafı. Yıllarca orda kaldı o resim. Genç bir sima, gür bıyıklar, istikbal vaad eden bir nasiye...
 
Memlekete her gittiğimde, sobalı odanın baş kösesinden aileden biriymişçesine bize bakan posteri işaret ettiğimde anam, " O da benim oğlum" derdi. Üçüncü oğluymuş. "Kıskanmayın" diye de eklerdi. Ben doğrusu anamın bu halini, milli ve manevi değerlere değer veren genç bir siyasetçiyi sevmesini, benimsemesini severdim, hoşlanırdım bundan..
 
O fotoğraf yıllarca durdu orda. Erdoğan yaşlanıyordu, ama evimizin başköşesinde genç ve dinç Erdoğan bizlere gülümsemeye devam ediyordu.
 
Köydeki akrabalar ya Ecevitcidir ya da Türkeşçi.
Anam ise hangi akla kulluk ettiyse, önce Özal'a, sonra da Erdoğan'a verdi gönlünü.
O domates tarlasıda  Menderes'in idam haberini alan  bu genç kadınin vicdanında mazluma karşı derin bir vefa hissi olmalıydı.
 
Köye gidince evden çıkmam, anamın yanından... Uzun uzun konuşuruz ordan burdan. Lafları tüketincei televizyon izleriz, çekirdek çıtlarız.
Televizyon kanallarını dolaşırken anam zaman zaman Hocaefendi'nin sohbetlerine denk gelir. Ben bir nebze durup dinlerken anam bana bakar, benim yüzüme. Sonra da:
 
"Oğlum anlamıyorum ki ben bu hoca ne diyor. Ağlıyor da ağlıyor" yollu şikayetler edince basarım kahkahayı. Bilirim Hocaefendi'yi sever, hatta gizli gizli dinleyip anlayabilmek için kendini yiyip bitirdiğini, sonra da uyuya kaldığını bilirim...
 
Anam Nihat Hatioğlu'nu dinler ağlar, babam Cüppeli Ahmet Hoca dinler güler... Bana sorar babam bazen hangi hoca en iyi diye... Hepsi iyidir baba derim hepsi iyi.
 
Dedim ya anam Fethullah Gülen'i anlamaz ama sever, sayar.
Ona en cok tesir eden Gülen'in göz yaşları olur. Hocaefendi'nin ülke ve Islam için iyi şeyler yaptığına gönülden inanır.
 
Seçim vakti anam, gider oyunu kullanır. Zaman zaman babamla aralarında görüş farklılığı çıksa da aralarında, anam gider oyunu Erdoğan'a verir.
 
Oyunu Erdoğan'a verir ama, gidip de ismini köyde kömür dağıtılacaklar listesine yazdırmaz. Oyunu verir evine döner. Eyvallahsızdır dedim ya. Bu yaşında tarlada çalışır, kimseye muhtaç olmaz.
 
30 Mart seçimleri öncesi anam ve babam Umre'deydiler. Bir kaç kez oradayken konuştuk, çok hisliydi anaığım, gözyaşlarına kapılıp gitti. Kabe'yi ilk gördüğüne hissettiklerini anlatırken kendinden geçti. Babam da sigarayı bırakmıştı, Mekke'de. Ne mutluydular!
Ben seçim günü hala oralarda olacaklarını sanıyordum. Tam da o gün dönmüşler Türkiye'ye. Soluğu da sandıkta almışlar.
 
Seçim akşamı ulaşabildim anama. Abim aradı, Umre'den hoşgeldin ziyaretindeyken..
Hal ve hatır sorduk. On bin kilometre öteden annemin Umre sonrası melekleştiğini hissedebiliyordum. Duygu doluydu, ne güzel anlatıyordu başından geçenleri, ne içten dile getiriyordu hislerini...Beni de ağlattı telefonda. Tam bir gün de birlikte gideriz inşallah temennileriyle kapatmak üzereyken telefonu, annem birden, bugün seçimler de vardı deyiverdi. Oyunu kullandığını da ekledi. Ha öyle  dedim, sormadım  oyunu kime verdiğini.
 
Annem birden duygusallığından sıyrılarak tok bir sesle, "gittim oyumu falan partiye bastım" deyince şaşırmıştım doğrusu!
 
Yillardır büyük bir vefayla resmini duvarlara astığı, oğlu gibi sevdigi Erdoğan'a vermemişti oyunu bu kez.
 
Böyle güzel bir Umre sohbetinin sonunu da siyasetle bitirmek hoş olmayacağından, sohbeti uzatmak isteiyordum ve neden diye de sormak gelmedi içimden.
 
Küçük bir sessizlikten sonra cevabını anam verdi:
 
"Fethullah Hoca için, görmedin mi ne laflar söyledi, o kadar kötü hakaretler etti ki! Gidip oy vermek gelmedi içimden" dedi.
Üç cümle... Ağzımdan hayırlısı olsun anam hayırlısı olsun lafının döküldüğünü hatırlayabiliyorum..
 
Annem Fethullah Hoca'yı dinlemez, dinlese de anlamaz.
Ama kurban olduğum vicdanıyla da haksızlığa gelemez.
 
Geçen yeğen söyledi telefonda :
Amca o resim de indi duvardan.

]]>
bilgi@gencadam.com (Engin Sezen - Rota Haber) KÖŞE YAZILARI Wed, 15 Oct 2014 00:00:00 +0300
AKP - Camia Kavgasını Anlamayanlar için El Kitabı http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi

Bu yazı Hükümet/AKP –  Camia/Cemaat/Hizmet arasında ki kavgayı anlamayanlar, konuya yeni başlayanlar için bir el kitabı hükmünde yazılmıştır. Bu kavga; ne dershane, ne Hakan Fidan, ne hükümeti ele geçirme, Ne Gülenci
kadrolaşma olayıdır. Bu mesele İslamiyet’i anlama ve farklı yorumlama vakasıdır. Mesele şu anda minderin dışında tartışılmaktadır.

Bir yanda cihadı kılıç kuşanıp kendinden olmayanbaşkasının kellesini uçurmak olarak anlayan grup, diğer yanda cihadı gönüllere
girip iman-i hakikatleri anlatmak olarak algılayan bir grubun mücadelesidir.

AKP’yi kuşatan gruplar daha çok Hasan el-Benna, Ali Şeriati, Seyyid Kutub gibi devrimci düşünürlerden beslenir. Bu akımlar siyasal teşkilatlanmayı önemser ve ümmetin
kurtuluşunu siyasi iktidarı ele geçirmekle mümkün olacağını düşünür. Bunun içinde her kesin kendilerine biat etmesini aksi takdirde fitneci bozguncu olduklarına inanırlar.

 

Bu ekol dünyadaki insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Kendileri gibi inanan ve düşünenlerdir. Onlardan başkası cennete gidemez.
    2.Grup: İslam adına hareket ettiğini söyleyen ama İslam’ın yüz karası hoşgörücü diyalogculardır. Bunlar münafıktır. Cennete giremezler.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Onlar kâfirdir. Ya Müslüman olmaları yada kılıçla öldürülmeleri gerekir.

Camia/Cemaat/Hizmet olarak adlandırılan grup ise Bedîuz-zamân Said Nursi’nin İslam adına çizdiği moda tabirle ılımlı İslam ekolünü takip ederler. Said Nursi’nin tek gayesi olan İman
kurtarmayı kendilerine mefkûre edinmişlerdir. Bu anlayışla okul, yurt, dershane, öğrenci evleri açarak gönüllere girmeye çalışırlar.

Bu ekolde dünyadaki
insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Nur camiasından olan guruptur. İslamiyet’e hizmet ederek bir insanın imanına vesile olmak için çırpınan gönüllüler hareketidir. Hizmet dairesinde kalmak onlar için bir kurtuluş vesilesidir.
    2.Grup: Diğer cemaat ve tarikatlardır. Onların davası da haktır. İsteyen istediği gibi hizmetini yapabilir.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Bu insanlar Allah’ı bilmeyen Müslüman olmaya aday kimselerdir. Eğer ilahi hakikatler anlatılırsa hidayete erebilecek kimselerdir.  Bu insanları İslamiyet’e kazandırmanın yolu eğitim diyalog ve hoşgörüden geçmektedir.

Bu iki anlayışın bugüne kadar izlediği yollar farklıdır. Said Nursi ekolünü izleyenler Siyasal İslam’ın MSP, RP, SP… Çizgisinde ki tüm siyasi
partilerden uzak durmuşlar onlara destek vermemişlerdir. Daha çok orta sağ partilere destek olmuşlardır.

Bu siyasal İslami anlayışı çıldırtmıştır. Kendine oy vermeyenleri kâfir ilan etmişlerdir. 28 Şubat darbesi bütün İslami gurupların üzerinden bir
silindir gibi geçmiştir. Tüm dindarlar mağdurdur.

İşte tam bu sıkıntılı günlerde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç Siyasal İslam’ın son temsilcisi Necmettin Erbakan’a başkaldırmış. “Biz
Milli Görüş Gömleğini çıkarttık bu darbecilere karşı tüm dindarları kucaklayan, demokratik ve özgürlükçü anlayışı savunan bir AK gömlek giydik” diyerek yola
çıktılar.

Bu anlayış üzerinde bir koalisyon oluşmadı. Bir uzlaşma oluştu. Bütün Muhafazakâr, Liberal, bir kısım sol, bir kısım aleviler bile bu konsensüsün
içinde yer aldılar.  Bu birliktelikte en büyük faktör eğitimle uğraşan bu sebeple her kademede yetişmiş nitelikli elamanı olan hizmet hareketiydi.

AKP Milletvekili seçimlerinde kendisine destek veren tüm cemaat ve tarikatlardan milletvekili adayları seçtirdi. Ancak bakanlarını seçerken eski
siyasal İslam çizgisindeki kadroları bakan yaptı. Hiçbir zaman hizmet gurubuna yakın vekillere görev vermedi.

Darbeci askerler camianın bürokrat ve medya desteği ile saf dışı bırakıldı. Siyasal İslamcılar bundan sonra kendilerine rakip olarak gördükleri Camia ile AKP arasını açtılar.

Recep Tayyip Erdoğan bu iki çekişmede bir yol ayrımına geldi. O Hoşgörü ve Diyalogcu ılımlı İslamcıları saf dışı bırakarak radikal siyasal İslamcıları seçti.

Evet, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Milli Görüş Gömleğini çıkardığı doğruydu. O yalan söylemedi. Hiçbir İslami camiayı da kandırmadı.  Ancak gözden kaçan gömleğin altındaki atletti.
O hala içinde duruyordu.

Bu atletin gereği, Camiaya yakın duran adliye, emniyetteki kadroları tasfiye etti. En kritik noktalara siyasal İslamcıları atadı. Mısırda Sisi’ye
karşı olmaktan çok Mursi ile olan meşrep bağından dolayı sesini yükseltti. Öte yandan batı ile İran arasındaki nükleer krizde İran’a siper oldu. Aynı İran
PKK’ya destek verdi. Karayılanı yakalayıp serbest bıraktı. Suriye’de İran Hizbullah’ı Esed yanında yer almasına rağmen, Esed’e hakaretler yağdıran Recep
Tayyip Erdoğan bir kere bile İran’a laf söylemedi.

Mavi Marmara olayında siyasal İslamcılar Recep Tayyip Erdoğan’ın safını keskinleştirdiler. Fethullah Gülen Mavi Marmara çıkışını yanlış hamle olarak
değerlendirince bunu fırsat çevirip hem İsrail’e vurarak Ortadoğu da halife Erdoğan’a zemin hazırladılar hem de Camiayı siyonizm’le suçlayarak dindar
kitleler önünde itibarsızlaştırmaya çalıştılar.( Şu soruyu hiç sordurmadılar. “Mavi Marmara gemisinde İsrailliler gemide katliam yaparken Başbakan neden F 16
kaldırıp İsrail askerlerinin işini bitirmedi.”)

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın son hedefi başkanlık gibi görülse de onun etrafındaki siyasal İslamcılar ona mehdi gözü ile bakmaktadır. Ona son halife
gömleğini giydirdiler. Ve herkesin biat etmesini bekliyorlar. Hedef halifelik ise hz. Ali’nin arkadan hançerlenmesi, hz. Hüseyin’in başının kesilmesi, her yerin
Kerbela’ya dönmesi teferruattır.

Bu sorun sadece AKP- Camia sorunu değildir. Bu sorun bir Türkiye sorunudur. Bu sorun İslam âleminin sorunudur. Başbakan üzerine iliştirilen bu deli
gömleğini çıkartmalı ve kendine gelmelidir. Bu Türkiye için, AKP için Başbakan için otobanda son çıkıştır.

 

Kaynak: http://hasanmahir.com/?p=821

]]>
bilgi@gencadam.com (Hasan Mahir) MAKALELER Sat, 25 Jul 2015 21:15:32 +0300
Buhranlar Çağı http://www.gencadam.com/component/k2/item/998-buhranlar-cagi http://www.gencadam.com/component/k2/item/998-buhranlar-cagi Buhranlar Çağı

Yerinde bunalım ve kriz sözcükleriyle de ifade ettiğimiz/edeceğimiz buhran, ferdî olduğu kadar içtimaî bir marazdır; çok defa bütün değerleri alt üst eden, zincirleme sarsıntılara sebebiyet veren ciddî bir maraz.. buhran bazen, ekonomik hâdiselerdeki ahengin bozulması, iktisadî dengelerin sarsılması, bütçenin açık vermesi ve enflasyonun başını alıp gitmesi şeklinde ortaya çıkar ki, bu, bir kısım ciddî tedbirlerle her zaman aşılabilir; bazen sosyal çalkantılar ve içtimaî hercümerç şeklinde zuhur eder ki, bu tür infilâk ve patlamalar da illetin bilinmesi ve yerinde basiretli müdahaleler sayesinde bastırılabilir; millî ve mânevî değerlerin aşınması, ruh ve mânâ köklerinin tahrip edilmesi, dinî değerler adına iç içe yozlaşmaların yaşanması da diyeceğimiz ahlâkî bunalıma gelince, onun aşılması ve savılması çok kolay olmasa gerek... Şu anda, bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyanın yürekler acısı hâl-i pürmelâli böyle bir buhranın çeşitli derinlikleriyle en canlı misali.

Bu bahtsız coğrafyada bir kısım devlet ve devletçikler, maalesef birkaç asırdan beri hep bunalımlar fasit dairesi (kısır döngü) içinde dönüp durmakta; bir buhran girdabından sıyrılırken daha ifritten başka bir anafora kapılmakta ve âdeta ömrünü 'ehvenüşşerreyn' avuntularıyla tüketmekte... İhtimal bu dünya, akl-ı selim, kalb-i selim, hiss-i selim birleşik noktasında Rahmeti Sonsuz'un himayesine sığınacağı ve O'na yürekten teslim olacağı âna kadar da bu buhranlardan kurtulamayacaktır. Kurtulamayacaktır; zira o, her şeye rağmen hâlâ koskoyu bir maddecilik peşinde, aşırı bir bencillikle mâlûl; hep yaşama tutkusuyla oturup kalkmakta; her şeyi kuvvette görme kabalığına kilitli, Hakk'a karşı fevkalâde saygısız; başkalarını ezme ve onları halayık gibi kullanma fâikiyeti mülâhazasıyla gözlerini açıp kapamaktadır. Evet, bu koca dünyanın serkârları, hak duygusunu geliştirip yaygınlaştıracaklarına hakkı kuvvete bağladı, onun yedeğine verdi ve zayıflara her türlü zulmü reva gördü.. ilmî ve teknolojik üstünlüğü, geri kalmış yığınları ezmede ve sömürmede kullandı.. hukuku, âcizleri sindirme vasıtası hâline getirdi.. evrensel insanî değerleri hep keyfince yorumladı.. ve işte bütün bunlar, her zaman sağa-sola çekilebilecek yığınlar için birer buhran vesilesi oldu.

 

Denebilir ki, şimdilerde bu coğrafyanın insanı Cahiliye döneminde olduğundan da beter buhranlar içinde kıvranmakta, âdeta fevkalâdeden kurtarıcı bir el beklemekte, çeşit çeşit yalanlara aldanmakta, yalancı mumlar arkasında koşmakta ve böylece çare olarak başvurduğu her yol ve yöntemle bunalımlarını daha da derinleştirmektedir.

Bugün dört bir yanda yükselen âh u efgân gidip ta ayyuka dayanmakta, zalimler sürekli kin, nefret soluklamakta; mazlum, iniltilerini -hâlâ mevcudiyeti söz konusu ise- ma'şerî vicdana duyurmaya çalışmakta, hukuk hem de 'hak' diyenlerin ayakları altında ezilmekte ve kaba kuvvet lânet ile anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar tuğyan içinde; lâahlâkîlik, Sodom ve Godom'da olanların bilmem kaç kadem önünde.. Âkif'çe bir ifade ile arz edecek olursak:

Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde;
Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lâfz-ı bî medlûl;
Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde hak meçhul.

...........

Beyinler ürperir ya Rab ne korkunç inkılâp olmuş,
Ne din kalmış ne iman, din harap iman türap olmuş...

Bu hâl böyle devam ederse, kim bilir daha nice haklar çiğnenecek, nice vicdanlar susturulacak; ne zulümler alkışlanacak, ne ifritten tiranlara yahşiler çekilecek ve nice hayâsızlıklar işlenecek..!

Her şeye rağmen bizim insan mahiyetinde mündemiç bulunan iyilik nüvelerinin bir gün mutlaka inkişaf edeceğine, ne olursa olsun, insanoğlunun dönüp bir kere daha kendini keşfedeceğine, aklını, gönlüyle buluşturacağına, evrensel insanî değerlere yöneleceğine ve bütün olumsuzluklara 'Yeter!' diyeceğine inancımız tamdır.. hakkı ihtiraslarına kurban edenlerin, kuvveti her şey sayanların, hâdiseleri kendi vicdanlarının darlığıyla yanlış okuyanların bir gün mutlaka ettiklerine pişman olup ağlayacaklarını daha şimdiden görür gibi oluyoruz.

Bir dönemde bu bahtsız dünyaya edenler etti; insanlara Allah'ı, ahireti unutturdu ve onları âdeta sorumsuz birer azman hâline getirdiler. Oysaki, dünya da haktı ahiret de.. hayat da haktı ölüm de.. haşir de haktı hesap da.. sual de haktı mizan da.. Cennet de haktı Cehennem de.. bugün de haktı yarın da... Bütün bu duyguları söküp attılar sinelerden. Şimdilerde, hiçbir değer tanımayan, dinden habersiz, imandan nasipsiz, alabildiğine serâzat, olabildiğine çakırkeyf; kanun bilmez, nizam tanımaz, Cehennem zakkumu gibi bir kısım asi ruhlar karşısında çoğumuz çaresizlikle kıvrım kıvrımız. Doğrusu, her zaman kan düşünen, kan düşleyen, kan döken, kan içen, millet malını hortumlayan, kapkaççılığı meslek hâline getiren, uyuşturucuyla genç nesilleri zehirleyen, silâh ticaretiyle canileri destekleyen bu hilkat garibeleri karşısında ürpermemek mümkün değil. Şu anda olsun, keşke bu onulmaz gibi görünen problemlerin çaresi sezilebilseydi.! Heyhât hâlâ derin bir körlük içinde çokları, görmüyorlar boşluk içinde kıvranan yığınların yürekler acısı hâlini.

İç içe boşluk yaşanıyor koskocaman bir coğrafyada; inanç ve irfan boşluğu, her şeye heva ve hevesle başlayıp hezeyanla bitirme boşluğu.. ruh ve mânâ köklerine yabancılaşma boşluğu.. sistemli düşünememe boşluğu.. Allah'tan kopuk yaşama boşluğu.. kapkaranlık bir âkıbet boşluğu.. her şeyi beden ve cismâniyete bağlama boşluğu.. millî ve dinî değerlere yabancılaşma boşluğu.. ve kahreden daha bir sürü boşluk... Bunca boşlukla insanca yaşanır mı yaşanmaz mı o ayrı dâvâ, bu hezeyanları sezemeyecek kadar körkütük yaşayanların hadd ü hesabı yok...

Kitleler, kendilerini alıp götüren girdaplar içinde meş'ûm âkıbetlerinden habersiz gibi.. yığınlar kargaşaya açık duruyor.. kaba kuvvet temsilcileri her problemi kan dökerek, kan içerek çözebilecekleri hülyalarıyla oturup kalkıyorlar. Kalbini Mefisto'ya kaptırmış serseri ruhlar bohemce yaşama, fuhuş, uyuşturucu ve serâzat hayat peşinde. Bunlardan hiçbiri kendilerine benzemiyor; giyim kuşamları ruhlarının deseni gibi.. yemeleri, içmeleri, eğlenmeleri delilerinkine denk. Bu hâlleriyle sözde içlerindeki boşluklardan kaçıyorlar; ama farkına varmadan daha derin gayyâlara yuvarlanıyorlar.

Maddî imkânlar ve refah, ruhlarda nimet hissi, ihsana saygı düşüncesi uyaracağına, yığınları daha da çılgınlaştırıyor ve hayatı yaşanmaz hâle getiriyor. Cehennem yaşıyor gibi bir hâl içinde kitleler; bunalımlar bunalımları takip ediyor ve hayat âdeta bir buhranlar yumağı. Muvazene diyenlerin çoğunda dahi endâze bozuk; yanlış düşünüyor, yanlış değerlendiriyor ve yanlış mualecelerde bulunuyorlar.

Her şeye rağmen bize düşen, hakkı hak bilmek, vicdanlardaki onca darlığı aşarak gönüllerimizin enginliğiyle herkese açılmak, sürekli Hak'la beraber bulunma mülâhazasıyla kendimiz gibi olmak, bütün insanlara sinelerimizi açmak ve elimizden geldiği ölçüde çevremizi Allah'a ve O'na imandaki inşiraha uyarmaktır. Zira, kalblerin ancak Allah'ı anmak ve O'na uyanmakla itmi'nâna ereceğine ve oturaklaşacağına inancımız tamdır. İnanıyoruz ruhların O'na yönelmekle ızdıraplardan sıyrılacağına; O'nunla münasebetleri sayesinde lâhutî bir farklılığa ulaşacağına; açlıklarının zâil olup hafakanlarının dineceğine.. evet, insan ruhanî ve cismânî ızdıraplardan ancak O'nu bulmakla sıyrılır.. sonsuz arzular ancak O'nunla elde edilir; O'nu bulan her matlubuna nail olur ve her sıkıntıdan kurtulur.. evet, Allah düşüncesi fikre hâkim olunca insan aradığı en önemli şeyi elde etmiş ve daha sonra sahip olacağı mevhibelerin de referansını almış sayılır.

Böyle birinde hissiyat, 'ümit burcu' der, O'na yönelir. Korku-endişe, rahmet sarmallarıyla taaddüle uğrar, ayn-ı reca olur; tevekkül-teslimiyet, engelleri dümdüz, düzlükleri de pürüzsüz hâle getirir. Arzu, istek ve emeller, gözleri hep O'nun kapısında, uçabildikleri kadar yüksek uçar, hep ruhun 'Sidretü'l-Müntehâ'sı etrafında döner durur ve ağlarını sürpriz iltifatlara açık tutarlar.

Sızıntı, Aralık 2005, Cilt 27, Sayı 323

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) MAKALELER Thu, 14 May 2015 09:21:07 +0300
'Gandi' barış ödülü bu yıl Fethullah Gülen Hocaefendi'ye verildi http://www.gencadam.com/component/k2/item/996-gandi-baris-odulu-bu-yil-fethullah-gulen-hocaefendiye-verildi http://www.gencadam.com/component/k2/item/996-gandi-baris-odulu-bu-yil-fethullah-gulen-hocaefendiye-verildi 'Gandi' barış ödülü bu yıl Fethullah Gülen Hocaefendi'ye verildi

Dünyanın en önemli barış ödülleri arasında gösterilen "Gandi-King-Ikeda Barış Ödülü" bu yıl Fethullah Gülen Hocaefendi'ye verildi. Geleneksel barış ödülü töreni, yüzlerce akademisyen, aktivist ve seçkin davetlinin katılımıyla Morehouse Üniversitesi Martin Luther King Merkezi'nde gerçekleşti. Daha önce Mihail Gorbaçov, Nelson Mandela ve Desmond Tutu gibi isimlerin aldığı ödül, bu yıl ilk kez bir Müslüman'a verildi.

ABD'nin Atlanta şehrindeki ödül merasiminde konuşan Martin Luther King Merkezi Dekanı Prof. Lawrence E. Carter, ilk defa bir Müslüman din adamına yılın barış mimarı ödülünü verdiklerini söyledi. ''Bugün bu ödülü geleneksel İslami öğretisini dünya genelinde yayan ve 11 Eylül 2001'de New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne terör saldırısını Washington Post'a verdiği ilan ile kınayarak küresel barışa katkı yapan Fethullah Gülen'e vermekten onur duyuyoruz'' dedi.

ONUR DUYUYORUZ, ÇÜNKÜ... ONUR DUYUYORUZ, ÇÜNKÜ...

Carter şöyle devam etti: "Bu ödülü vermekten onur duyuyoruz; çünkü canlı bomba intiharlarına karşı sesini yükseltip masum insanları öldürerek cihad yapılamayacağını söylediği için... Onur duyuyoruz; çünkü insani değer ve ahlakın her insanın ortak değeri olduğunu dile getirdiği için... Onur duyuyoruz; çünkü ırkçılık, etnik köken, cinsiyet, millet farklılıklarını insanlar arasında ayrımcılık ekerek bölünmesine değil bu doğal durumu manevi yönden bir arada tutan farklılık olarak insanlara sunmanızdan.... Onur duyuyoruz; çünkü inancınız ve şahsınız nazarında farklılıklar arasında dayanışmayı küresel düzeyde sürdürmenizdeki eylemden... Onur duyuyoruz; çünkü insanlara verilebilecek en yüksek eğitimin sadece bilgi değil, tüm yaratılmışlarla birlikte uyumlu bir hayatı öğütlediğinizden... İslam inancınızı insanlığa sosyal değerlerle ortak bir yol bulma çabanızdaki sürekli yenilenme dirayetinizden... Ben; Gandi, Kral (Martin Luther King) ve Ikeda ile aranızdaki bağın varlığını görmekten çok memnun oluyorum. Sizi en içten dileklerimle kutluyorum.''

HOCAEFENDİ: ÖDÜLÜ ŞAHSIM ADINA DEĞİL, HİZMETE ADANMIŞ CAMİA FERTLERİ ADINA KABUL EDİYORUM

Dekanın konuşmasının ardından ödülü Hocaefendi adına alan Dr. Alp Y. Aslandoğan, muhterem Fethullah Gülen'in ödül vesilesi ile kaleme aldığı yazılı mesajını okudu. Mesajında Gülen Hocaefendi şunları dile getirdi: ''Morehouse Üniversitesinin Martin Luther King Uluslararası Merkezi yöneticileri tarafından liyakatim olmamasına rağmen 2015 Gandi King Ikeda barış ödülüne layık görüldüğümü öğrendim.

Bu ödülü şahsım adına değil, ancak kendilerini karşılık beklemeden insanlığa hizmete adamış camia fertleri adına kabul ediyorum. Bu ödülü gerçekten hak edenler, kuzey kutup dairesi yakınlarında eksi 50 dereceye varan soğuklarda vatanından binlerce kilometre uzakta vazife yapan, Kuzey Irak'ta IŞİD'in işgal tehdidine rağmen okullarını açık tutan, Nijerya'da ve Afganistan'da kız öğrencilere eğitim imkânları sunan eğitimciler, Somali ve Sudan'da en zor şartlar altında hizmet veren doktorlar, hemşireler, insani yardım görevlileri ve kendileri mali güçlük yaşasa da hayırlı projelere himmette yarışan iş adamlarıdır. Sembolik olarak şahsıma takdim edilen bu ödül, aslında değişik milli, dini ve etnik köklerden gelen bu muhabbet fedailerinin gayretlerini takdire matuftur.''

ONLAR Kİ KENDİ MUTLULUKLARINI BAŞKALARININ MUTLULUĞUNDA ARAR

''Onlar ki kendi mutluluklarını başkalarının mutluluğunda arayan talihlilerdir. Onları Asya'da Afrika'da ve Dr. Martin Luther King gibi Amerika Birleşik Devletleri'nde, dünyanın dört bir tarafında insan hakları mücadelesi verenlerle bir araya getiren değer, her insanın izzetle yaşamasına kendilerini adamalarıdır. Her insanı insan olarak aziz tutmak, onların yaratıcısına saygının ifadesidir. Her zaman Cenab-ı Hakk'a beni de bu talihliler zümresi içinde kabul etmesi için yalvardım. Kendimi hiçbir zaman hiç birinin önünde görmedim. Sizler nezaketinizle onların gayretlerini ve fedakârlıklarını takdir ettiniz.

Sağlığım bu anlamlı buluşmada sizlerle bir arada olmama mani. Ancak mekan ve zaman farklılığı yüksek insani değerler etrafında bir araya gelmiş ruhların sohbetine mani değildir. Bu ödülle gayretleri takdir edilen camianın bir ferdi olma ümidiyle organizasyon komitesine teşekkürlerimi arz ederim.''

Hocaefendinin mesajından sonra törene katılanlar arasında alkış tufanı koptu.

SCOTT ALEXANDER: 'HOCAEFENDİ GÜNÜMÜZÜN MEVLANASI'

Ödül töreninde konuşma yapan Prof. Dr. Scott Alexander, Hocaefendi'nin günümüz dünyasının Mevlana'sı olduğunu söyledi. Gülen'in, hak arayışında ve küresel düzeyde eğitim hizmetlerinde hep barışı, hoşgörüyü telkin ettiğini hatırlatan Alexander, "Hizmet hareketinin temel prensiplerinden birisi de peygamber ahlakı olan 'affetme' öğretisidir. Kin duygusunun kalbin zehri olduğunu söyleyen Gülen, İslam'ın hoş bakmadığı bu duygudan cemaat mensuplarını uzak tutmaya çalışmıştır. " dedi.

KÜRESEL BARIŞ LİDERLERİNE VERİLİYOR

Bu yıl onbeşincisine Fethullah Gülen Hocaefendi'nin layık görüldüğü Gandi King Ikeda Barış Ödülü, daha önce SSCB eski Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov, Güney Afrika lideri Nelson Mandela, Desmond Tutu, Dr. Michael Nobel ile Nobel ödülü sahipleri Betty Williams ve John Hume gibi isimlere verilmişti.

Gandi King Ikeda Barış Ödülü, her yıl barış ve pozitif sosyal değişimin önemini anlatmak amacıyla farklılıkları kucaklamada sıra dışı çabalarıyla küresel liderlik sergileyen isimlere veriliyor. Ödül, ismini, dünya barışına yaptıkları katkı sebebiyle Mahatma Gandi, Martin Luther King ve Japon aktivist Daisaku Ikeda'dan alıyor.

Tören sonrası, üniversite tarafından yaptırılan Hocaefendi'nin yağlıboya tablosu kürsüye getirilerek ödülü daha önce alanların resimlerinin bulunduğu bölüme asıldı.
 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Sat, 11 Apr 2015 11:19:52 +0300
“45 CHP’linin kaseti Fethullah Gülen’in kontrolünde” başlıklı haberlerle ilgili açıklama http://www.gencadam.com/component/k2/item/990-45-chplinin-kaseti-fethullah-gulenin-kontrolunde-baslikli-haberlerle-ilgili-aciklama http://www.gencadam.com/component/k2/item/990-45-chplinin-kaseti-fethullah-gulenin-kontrolunde-baslikli-haberlerle-ilgili-aciklama “45 CHP’linin kaseti Fethullah Gülen’in kontrolünde” başlıklı haberlerle ilgili açıklama

18 Şubat 2015 tarihli Akşam, Güneş ve Star gazetelerinde, ‘45 CHP’li siyasetçinin kasetlerinin olduğu ve şantaj için kullanıldığı’ şeklinde iftiralara yer verilmiş ve gayri ahlaki bu iftiralar insafsızca Sayın Fetullah Gülen’e atfedilmeye çalışılmıştır.

Şunu net olarak ifade etmekteyiz ki; insanların mahrem görüntülerini kaydetmek, şantaj yapmak ve bunları siyasi menfaat için kullanmak nasıl alçaklıksa, hiçbir somut delili olmadan masum insanlara bu suçu isnat etmek de aynı derecede alçaklıktır.

Yasadışı dinleme ve izleme iddiaları gündeme geldiği ilk andan itibaren sorumlularının tespit edilip yasal sürecin başlatılması gerektiği, Sayın Gülen tarafından net olarak ifade edilmiştir. Ancak mevcut iktidar sorumluların tespiti ve yargı önüne çıkartılması konusunda samimi bir yaklaşım göstermemiş, tam aksine bu tür şantaj kasetlerinden siyasi rant elde etme amacıyla hareket etmiştir.

Unutulmamalıdır ki, bu iftira haberini yapan zihniyet ‘Kabataş Yalanını’ hayali bir röportajla süsleyerek kamuoyunu kandıran zihniyettir. Amaç, bu tür iftira haberlerle toplumun değişik kesimleri arasına kin ve nefret tohumları ekmek istenmesidir.

Ana Muhalefet Partisi liderini, 45 siyasetçiyi ve Sayın Gülen’i alçakça zan altında bırakan bu haberle ilgili olarak gerekli yasal başvuru tarafımızdan yapılacaktır. Cumhuriyet Savcılığı tarafından bu iftira ile ilgili ne tür işlem yapılacağı konusunda da kamuoyunu bilgilendirecek ve sonuna kadar da bu sürecin takipçisi olacağız.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Fetullah Gülen vekili
Av. Nurullah Albayrak

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ismi, resmî nüfus kaydında "Fetullah" olarak geçmektedir.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Thu, 19 Feb 2015 23:14:17 +0200
‘Off-the-record’ insanlar ülkesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/977-off-the-record-insanlar-ulkesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/977-off-the-record-insanlar-ulkesi

Fatih Vural’ın Bugün Gazetesi’nde yayımlanan Ali Coşkun röportajını coşku ve hüzün karışık bir hissiyatla okudum.

Fatih’in başarılı gazeteciliği coşkulandırdı beni. Röportajı kendim yapmış olsam bu kadar sevinemezdim. Öte yandan saçları ağarmış sanayi ve ticaret eski bakanının her hassas soruya “Benim içim de yanıyor, bazı olaylarda! Kalkıp da o konularda doğrudan bir taraf gibi konuşmanın faydası yok.” serzenişi ile cevap vermesi karşısında içim burkuldu. Kur’an’ın “Allah’tan korkarcasına, hatta ondan daha çok insanlardan korkarlar” diye bahsettiği insanları düşünüp ah ettim! Doğrudur Sayın Bakan’ım; sizin taraf gibi konuşmanızın Bank Asya’ya, Hizmet’e, Hocaefendi’ye faydası olmaz. Ama size çok faydası olurdu!

Ali Coşkun, yine hakikati telaffuz etmiş. Allah razı olsun. Bir de korkularından hakikati dahi telaffuz edemeyenler var. Eskiden ‘off-the-record’ (yayınlanmamak kaydıyla) konuşurken PKK’yı levm eden, Kürtlerin başındaki en büyük belanın PKK belası olduğunu söyleyen, ‘on-the-record’a (yayınlanmak üzere) geçince söylem değiştiren Kürt siyasetçiler vardı. Şimdi TÜSİAD off-the-record, TOBB off-the-record, Diyanet off-the-record, üniversiteler off-the-record, cemaatler off-the-record… Off-the-record insanlar ülkesi oldu ülkem… Kimse sözünün arkasında duramıyor. Herkesin içi kanıyor; ama ağzını açma cesareti gösterebilen yok. Herkes gidişattan rahatsız; ama herkes üç maymunu oynuyor: “Görmedim, duymadım, demedim!”

Biz bu mücadeleyi tek başımıza da veririz. Neticesi mutlak yenilgi de olsa o bizi ilgilendirmez. Müslüman’ız, Müslüman olmanın gereğini; demokratız, demokrat olmanın gereğini; insanız insan olmanın gereğini yerine getiriyoruz. Bu zorunluluk ilişkisini tersinden okuyup, “Madem öyle olmanın gereğini yerine getirmiyorsunuz, e o zaman öyle değilsiniz.” de demiyoruz. Hazreti Allah, lütuf ve kerem buyurup, memleketimizin bu badireyi atlatmasını sağlarsa, dönüp, “Dün biz hapishanelere atılırken, teröristlikle, casuslukla, haşhaşilikle, hainlikle itham edilirken siz neredeydiniz? Şimdi hangi yüzle yanımıza geliyorsunuz?” da demeyeceğiz. Çünkü neticeyi kendimizden bilmeyeceğiz.

Fakat şu kadarını söylemek hem hakkımız hem de vazifemiz:

“Ey TÜSİAD’ın off-the-record üyeleri! O haksız fırçayı yediğiniz gün birkaç taneniz olsun o salonu terk etmeyi becerebilmiş olsaydı tarihe yiğit oğlu yiğitler olarak geçerlerdi. Ey TOBB’un yönetici kadrosu! Off-the-record konuşurken iştahla dile getirdiğiniz eleştirilerinizi bir de mütekebbirlerin yüzüne karşı söyleseydiniz, bu millet sizi kurtarıcısı olarak görür, etrafınızda halkalanırdı. Ey Diyanet’in iki bini aşkın hocası, müftüsü, vaizi, alimi! Sütlüce’de o meşum nefret vaazını alkışlayacağınıza, ‘Benim Peygamberim gıybet yapılan mekânın terk edilmesini emretti. Bu yapılan gıybet bile değil, düpedüz iftiradır,’ deyip salonu terk edebilseydiniz melekler cesaretinizi alkışlardı. Ey AKP’nin off-the-record konuşurken aslan kesilip Suriye siyasetinin baştan beri yanlış olduğunu, parti içi demokrasinin işlemediğini, Bank Asya’ya yapılanların ekonomik intihar anlamına geldiğini anlatıp, on-the-record’a geçince tavşan ürkekliği gösteren vekilleri! İdris Naim Şahin’in gösterdiği civanmertliği gösteremediniz diyelim; Hayati Yazıcı’nın gösterdiği sükûnet direnişini olsun gösterseydiniz tarih önünde siz kazanırdınız.

Ey vergi denetçilerinden korkarak zulme sessiz rıza gösteren işadamları! Paranızla kalp huzuru satın alamazsınız. Yeryüzü geniştir. Size burada hayat alanı bırakmazlarsa, mukadder rızkınız gelir sizi başka ülkelerde bulur. Belki mahreç hariçtedir. Hem size şimdilik dokunmayan yılan, eğer bin yaşarsa, yedikçe büyür, büyüdükçe daha çok acıkır, bir bankayla, bir firmayla doymaz… Eninde sonunda size de dokunur. Gelin size yakışanı yapın; korkunuzu yenin! Tükürün zalimin o tükürülesi yüzüne! Evlatlarınıza iğrenecekleri bir servet yerine, gurur duyacakları bir soyadı bırakın!

Böyle yaparsanız belki Bank Asya’ya, Hizmet’e, Hocaefendi’ye bir faydanız dokunmaz. Ama kendinize çok faydanız dokunur… Yapamazsanız; gün gelip bu badire atlatıldığında, size bu satırları bile hatırlatmayacağız… Emin olunuz… Bizden ta’n ü teşni görmeyeceksiniz…

Korkularını kalemlerinin sansürcüsü yapan gazeteciler! Size bugün de lafımız yok… O gün de lafımız olmayacak…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Kerim Balcı, Zaman) KÖŞE YAZILARI Fri, 26 Sep 2014 11:23:15 +0300
Yanlış adamlara savaş açtınız! http://www.gencadam.com/component/k2/item/976-yanlis-adamlara-savas-actiniz http://www.gencadam.com/component/k2/item/976-yanlis-adamlara-savas-actiniz Yanlış adamlara savaş açtınız!

Geçenlerde, bir arkadaşım, can dostum aradı. "23 yıl sonra ilk kez arabasız kaldım." dedi. "Hayrola, kaza mı yaptın?" "Hayır, sattım arabayı, parasını Bank Asya'ya yatırdım." Konuşamadım, burnumun direği sızladı. Sonra öğrendim ki, insanlar fabrikasını, evini, arabasını, bileziklerini satıyor, başka bankalardan kredi çekiyor; devletin batırmak için her yolu denediği bir bankayı kurtarmak için para yatırıyormuş. Birileri kurtuluş savaşı demişti ya, asıl kurtuluş savaşı şimdi, burada veriliyor. Millet, devlet kılığına bürünüp hukuksuzluğu ahlak edinmiş bir zümreye karşı varını yoğunu satıp mertçe direniyor.

Sabah, gazetede hüzünlü bir haberle karşılaşıyorum. Bir öğretmen hanımefendi vefat etmiş. Yakında hacca gidecekmiş. Hep dermiş ki, "Hizmet'e zarar geleceğine bana gelsin!" Bu ülkede, böyle milyonlarca insanın var olduğunu biliyorum; onların nefeslerini, mırıltılarını, kan kusup 'kızılcık şerbeti içtik' deyişlerini duyar gibiyim. Bendeniz, o yürekli insanlara hayranlık duymaktan başka fazileti olmayan bir Ademoğlu olarak, onların bu asil direnişini anlatmanın bir insanlık görevi olduğuna inanıyorum. Onların acısını dindirecek, yollarına serecek bir şeyim yok. Sadece sözcüklerim var. Maruz kaldıkları bu imha hareketini tarihe not düşmeyi görev biliyor ve onlara bu zulmü uygulayanlara diyorum ki:

Efendiler, yanlış adamlara savaş açtınız! Onları korkutamazsınız, yıldıramazsınız. Vergi denetimiyle, soruşturmayla, müessese kapatmakla, hapisle, ölüm tehdidiyle onları yok edemezsiniz. Çünkü onlar, bırakın dünya nimetlerine gönül düşürmeyi, 'manevi füyûzat hisleri'nden bile fedakârlık yapmayı ilke edinmişler. Cennete çağrılsalar, "Durun, şurada biraz daha hizmet edeyim, elinden tutulacak çocuklar var, biraz daha müsaade ediverin!" diyecekler. Onların arasında, oturdukları sofrada 'kardeşim daha açtır, o doysun' diyerek kaşığını tabağa boş getirip götüren insanlar vardır. Siz bunları bilemez ve anlayamazsınız. İşte bu yüzden, yanlış adamları seçtiniz, bu savaşı kazanamazsınız.

Bakın neler neler yaptınız, ne canlar yaktınız, ne köprüler yıktınız da dokuz aydır ocaklarını söndüremediniz...

1) İlmine, faziletine, Allah'a yakınlığına inanıp gönül verdikleri, çoğunun yarım asırdır tanıdığı halde Allah rızasına ve millet menfaatine aykırı bir tek davranışına ve sözüne şahit olmadığı fikir önderlerine, yeryüzünde kimseye reva görülmemiş hakaretleri ettiniz. Kırıldılar, gücendiler, geceleri alınlarını secdeye koyup gözyaşı döktüler fakat asaletlerini yitirmediler. İçten içe kan ağlayıp sustular. İsyana, fitneye, kargaşaya başvurmadılar.

2) 75 yaşına gelmiş ve altmış yıldır bütün faaliyetlerini dünyanın gözü önünde sürdüren, milyonların gönül verdiği bir din âlimine "yalancı peygamber, âlim müsveddesi, örgüt şefi..." gibi şeytanın bile cesaret edemeyeceği sıfatlarla hakaret ettiniz. O, sustu. Bir gün konuştuğunda, "Kimselere aldırmadan yolunuza devam edin" diyordu. Öyle yaptılar, zulümlere 'eyvallah' deyip yürüdüler.

3) Kendilerini Allah yoluna ve millete adamış milyonlarca insanı "haşhaşi, ajan, sülük..." gibi iftira ve hakaretlerle karaladınız. Seçim meydanlarında yuhalattınız; şaşırdılar, gücendiler ve fakat sustular. Çünkü yalanın ve iftiranın bu derecesine verilecek bir cevap bilmiyorlardı.

4) Dünyanın en gülünç kandırmacasıyla (dönüştürme) ülkenin en başarılı öğretim kurumları olan dershanelerini kapatan bir kanun çıkardınız; isyan etmediler. Hakikati dile getirerek ve hukuka müracaat ederek direndiler.

5) Anadolu insanının bütün maddi varlığını ve ruhunu vererek dünyanın 160 ülkesinde açtığı okulları, Türkiye'nin dünyadaki biricik markası Türk okullarını kapattırmak için elinizde dosyalar, ahlaksız tekliflerle kapı kapı dolaştınız. Bunu bildikleri halde kalp ağrılarına katlanıp sustular... Yeni okullar açmanın yollarına baktılar. Milletin gurur kaynağı Türkçe Olimpiyatları'nı öz yurdunda engellediniz; gurbetlerde yaptılar ve sustular; çünkü şikâyete değil, hizmete memurdular.

6) Vicdanı, hukuku ve evrensel değerleri ayaklar altına alarak bütün ülkede memurları, işadamlarını, şirketleri fişlediniz. Düşmanlaştırdığınız işadamı derneklerine mensup küçük esnafın bile defterlerine el koyup onları tehdit ettiniz, hukuksuz incelemeler başlattınız; umursamadılar. Küçücük kasabalarda bile kadınların kermeslerine izin vermediniz, zabıtaya emredip dağıttırdınız. Sustular, çünkü böyle bir zulme nasıl cevap verileceğine dair tecrübeleri yoktu.

7) Elinizde hiçbir delil olmadığı halde, on binlerce polis, savcı, bürokrat ve memuru, onlarla irtibatlı oldukları safsatasıyla ülkenin bir ucundan öbür ucuna sürdünüz. Aşağıladınız, açığa aldınız, meslekten attınız. Sustular... Çünkü aldıkları terbiye başka türlüsüne müsaade etmiyordu.

8) Gazetelerine, televizyonlarına, radyolarına reklam veren şirketlere baskı yapıp reklamları kestirdiniz. 'Bu da geçer ya hu!' deyip vakarlarını bir an bile terk etmediler.

9) Gizli kapaklı tahsislerle değil, yasal yollarla, parasını ödeyerek sahip oldukları üniversite arazilerini orman kanunlarını uygulayarak geri aldınız; hukuka başvurup, asilce sustular.

10) İnşaatı bitmek üzere olan okullarını mühürletip arazilerini geri aldınız. Yıllardır eğime devam eden, başarılarıyla ün salmış okullarını, yurtlarını, pansiyonlarını küstahça kapattınız, sustular. Hukukla çıkış yolu aradılar ve kazandılar.

11) Gece yarılarında "emir büyük yerden" diyerek dershanelerinin, okullarının vergisi ödenmiş tabelalarını indirdiniz; gülünç buldular, acıdılar zavallı halinize. Hakikati dile getirip hukuka başvurmaktan öte bir adıma tenezzül etmediler.

12) Çocukça oyunlar ve uydurma gerekçelerle okullarının bahçesinden yol geçirdiniz; acı bir tebessümle yüzünüze bakıp, sizi Allah'a havale ettiler.

13) Anayasanın eşitlik ilkesini ayaklar altına alıp milletin vergilerinden özel okullara verdiğiniz teşvik listesinden okullarını çıkardınız; asaletle ve istiğnayla karşılayıp umursamadılar.

14) Dokuz aydır, evet tam dokuz aydır, emrinizdeki 8-10 gazeteye her gün yalan manşetler attırarak milyonlarca insanın haysiyetiyle oynadınız, tekzip ve hukuk yoluyla hakkını aramak dışında bir eyleme girişmeyip sabrettiler.

15) Tartışmalı yollarla el koyup yandaşlarınıza peşkeş çektiğiniz medyaya yerleştirdiğiniz üçüncü sınıf kiralık kalemlere yeryüzünün en kirli yazılarını yazdırdınız; sustular... Çünkü yalanın böylesiyle hiç karşılaşmamışlardı.

16) Emrinizdeki onlarca televizyon kanalını 24 saat bir yalan ve iftira makinesi gibi işleterek, bulabildiğiniz ne kadar müfteri, haysiyet celladı, şöhret düşkünü, gözbağcı, eşik bekçisi, ikbâlperest ve vicdan fukarası varsa kin kusturup iftira attırdınız; acıyla gülümseyip sustular... Sustular, çünkü onlarla aynı düzeyden konuşmayacak kadar asildiler.

17) Besleme medyanızın karanlık kalemleri vasıtasıyla neredeyse Haçlı Seferleri'nden bugüne yeryüzünde işlenmiş bütün kötülük ve cinayetleri, hayatları boyunca bir çakı bile taşımamış insanlara yamamaya kalktınız; hayretler içinde, dertlerini yalnız Allah'a anlatarak sustular. Sustular, çünkü böyle bir çıldırmışlığa cevap vermek, hakikate saygısızlık olurdu.

18) Milletin tertemiz sermayesiyle kurulmuş bir bankayı batırmak üzere bütün Bizans oyunlarına, sihirbazlık gösterilerine ve benzersiz savaş hilelerine başvurdunuz. Bunu açıkça, bütün dünyanın gözü önünde yaptınız. Böylesine bir canavarlık karşısında bile sözün ve hukukun dışında hiçbir adım atmadılar.

19) Bir sivil toplum kesimine, düne kadar seçmeniniz olan mü'min ve mütevekkil bir kitleye, dünya tarihinin görüp göreceği en kuralsız, en süfli, en bayağı savaşı açtınız. Tek taraflı bir savaştı bu. Çünkü karşınızdakiler savaşçı bir topluluk değildi ve savaşmayı bilmedikleri gibi kendilerini korumak için ellerinde söz'den ve hukuktan başka bir malzeme de yoktu. Ve siz, dünyanın en gelişmiş savaş araçlarıyla ülkeyi tarumar ettiniz, taş üstünde taş bırakmadınız. Aileleri yıktınız, insanları birbirine düşman ettiniz; babayı evlattan, kardeşi kardeşten ayırdınız. Komşuyu komşuya düşman ettiniz. Camileri bile siyaset meydanı gibi kullanmaktan, insanları Allah'ın kıblesine çağıran imamları propaganda ve yalanlarınıza ortak etmekten çekinmediniz.

20) Sırf savaş açtığınız topluluk yayımlamasın diye, hiçbir ceberut rejimin baş edemediği Risale-i Nur'lara iliştiniz ve çağın Kur'an tefsirinin basımını engellediniz. Bu camiayı yalnızlaştırmak uğruna, ömrünüz boyunca hazzetmediğiniz Bediüzzaman Hazretleri'ni ve bir satırını bile okumadığınız Risale-i Nur'ları seçim meydanlarında kullanmaktan ar etmediniz.

21) Dokuz aydır, bütün meşru ve gayrimeşru imkânlarınızı seferber ettiğiniz halde hukuksuz ve çürük hiçbir faaliyetlerini bulup çıkaramadığınız camiayı iftiralarla itham etmeyi, milyonların günahına girmeyi, taraftarlarınızı gıybet, iftira ve günah deryasına sürüklemeyi sürdürüyorsunuz. Muhataplarınız, bu büyük fırtınanın önünde Hakk'a dayanıp, asaletle susuyorlar.

Efendiler! Bütün bunları reva gördüğünüz gönüllüler topluluğu, her şeye sustu, her hakaretinize katlandı, söz'ün, hukukun ve duanın gücüne başvurmaktan öte hiçbir eyleme tevessül etmedi. En doğal ve yasal hakkı olduğu halde hiçbir protestoya, bir oturma eylemine bile girişmedi. Çünkü böyle bir gelenekleri yoktu. "Onlara bu ilçede hayat hakkı tanımayacağım" diyen belediye başkanınızın kapısına bir siyah çelenk bırakmaya bile tenezzül etmediler. Kendisine iftiraların en korkuncu atılan Hz. Aişe validemiz gibi susup, Allah'ın kendileriyle ilgili hükmünün gelmesini, masumiyetlerinin gökler katından tescil edilmesini beklemekten başka yola iltica etmediler.

İşte, bütün bunlardan sonra diyorum ki, yanlış adamlara savaş açtınız. Korkunç bir cinayet işlediniz, işliyorsunuz. Varsa suça karışmış insanları bulup cezalandırmak yerine masum bir kitleyi, milyonları hedef aldınız. Kalpler kırıp ocaklar söndürdünüz. Nifak tohumları ekip büyüttünüz. Fakat başaramadınız, başaramayacaksınız. Masumlarla savaşan, kaybetmeyi göze almış demektir. Bu savaşı hiçbir zaman kazanamayacaksınız. Çünkü bir camiayla değil, evrensel hukukla, uygarlık değerleriyle savaşıyorsunuz, asıl bunları yok etmek istiyorsunuz. Kötülüğü bir zümreye değil, bütün bir halka yapıyorsunuz. Milletin bütün yerleşik değerlerini yerle bir ediyorsunuz. Diz boyu günahlarda yüzüyorsunuz. Gelin, vazgeçin! Bu mazlum milletin kimyasıyla daha fazla oynamayın. Bir şirkete çevirdiğiniz devletin kaymağını daha fazla yiyebilmek için asil bir milletin geleceğini heba etmeyin. Bir gün sizin de doğal ömrünüz tamamlanacak. Ki bu, siyasetin fıtratında var. Makamlarınızdan ayrılıp gidecek ve unutulacaksınız. Fakat yaptıklarınız unutulmayacak, tarih kitaplarına geçecek, yüzyıllarca zulmünüzle anılacaksınız.

Size hatırlatırım: Emile Zola, özgürlükler ve hukuk üzerine, tarihe bir deniz feneri gibi bıraktığı Dreyfus davasındaki o ünlü "Suçluyorum" metninde şöyle diyordu: "Gerçek yeraltına hapsedildiğinde, orada birikir, orada öyle bir patlama gücüne kavuşur ki patladığı gün kendisiyle birlikte her şeyi havaya uçurur."

Gerçekleri ebediyen saklayamazsınız! Gerçeklerden korkunuz. Pek yakın bir gelecekte, büyü bozulacak, bütün sırlarınız ortalığa dökülecek. Artık sadece boğmaya azmettiğiniz o camia değil, bütün bir toplum uyandı, uyanıyor. Özgürlüğüne ve haysiyetine düşkün bütün insanlar; helal lokma peşinde koşanlar, alnı ak yaşamak isteyenler, kapı kulluğuna isyan edenler... İnsanlık onuru taşıyan herkes ruhunuzdaki karanlığı ve ellerinizdeki kiri gördü. Gerçek, bir bomba olup patlayacak ve siz, halka karşı giriştiğiniz bu arsız savaşı kazanamadan silinip gideceksiniz. Anlayın ve artık zulümden vazgeçin, hakikat asla yenilmez!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ali Çolak, Zaman) KÖŞE YAZILARI Fri, 12 Sep 2014 12:38:07 +0300
Bir ‘duruş’un anatomisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/973-bir-durusun-anatomisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/973-bir-durusun-anatomisi Bir ‘duruş’un anatomisi

İnanan kesim olarak gerçekten ilginç bir zaman diliminden geçiyoruz. Herhalde hiçbir dönemde bu kadar kafa karışıklığı yaşanmamıştı.

Bugün insanlar hadiseler karşısında nasıl bir duruş sergileyeceklerini bilemez durumdalar. Zira meydanda o kadar çok kafa karıştırıcılar var ki, ‘iletişim çağı’nda bile insanlar bu kadar manipüle edilebiliyorsa yakın ve uzak tarihteki anlaşmazlıklara uzlaşmazlıklara şaşmamak gerekir.

Bir mümin olarak yaşadığımız problemler karşısında hepimizin hakem konumundaki müracaat kaynakları olan Kur’an, sünnet, sahabe ve tabiin, selef-i salihînin (radiyallahu anhüm ecmaîn) hayatları, onların safiyane içtihadları ayrıca bunların karışımından oluşan ve asırlardan beri toplumumuzun dem ve damarına işlemiş o büyük ve geniş birikim, tecrübe ortada iken, bütün bunları görmezlikten gelircesine sergilenen tavır ve davranışlar hakikaten hayret vericidir.

Ortada bazı kesimlerin apaçık itikadî ve amelî problem teşkil eden söz ve fiillerine şahit olunduğu halde her nedense bunların bir kısım çevrelerce özenle kapatılmaya çalışılması dikkatten kaçmamaktadır. Avam-ı nas bu meseleleri tam kavrayamadığından gerekli tepkiyi ortaya koy(a)masa da -bunda da bir derece  mazur sayılsalar da- âlim ve ilmiye sınıfının vazifesini yapmayarak sessiz kalması hem ciddi bir ihmal hem de korumaya çalışılan kişilerin ahireti adına onlara yapılmış bir kötülüktür. Halbuki kendini hak ve hakikate adamış  gerçek ilmi entelektüellik, hangi şartta olursa olsun, neticesi nereye varırsa varsın duruşunu ve tavrını haktan ve hakikatten yana koyarak hata yapanları ve onlara tabi olan kitleleri yanlıştan ve şaşkınlıktan korumak değil midir? Bu önemli vazife öncelikle her alanda toplumun önünde bulunan rehber konumundaki şahsiyetlere düşmez mi?

Belki bazıları şimdi bunları konuşmanın zamanı olmadığını söyleyerek kendilerince bir bahane üretiyor olabilirler. Düşmanlığın hariçten geldiği zamanlarda belki bu düşünceye itibar edilebilir fakat dâhili düşmanlıkların körüklenerek müminler arası birlik ve beraberliğin bizzat bu hata ve yanlışlıkları irtikab edenlerce paramparça edilmeye çalışıldığı bir süreçte, Müslümanlık kriterlerine göre doğrular ve yanlışlar hususunda bir şeyler demesi gereken kişilerin suskunluğu büyük bir vebal olduğu gibi problemin de gün geçtikçe tamir edilemez hale gelmesine sebep olacaktır.

Bugünkü problemler karşısında insanlar üzerinde genelde üç-dört husus hükmünü icra etmektedir. Bunlardan biri korku, diğeri ise menfaat düşüncesidir. Bunlara körü körüne tarafgirlik, meşreb ve meslek muhabbetinden kaynaklanan taassub ve minnet altına girme de  eklenebilir. Aslında hak ve hakikat, haklı ve haksızlar, doğru ve yanlışlar çok iyi bilinmesine rağmen bazen korku ve menfaat düşüncesi saikiyle bazen meşreb ve meslek muhabbetiyle bazen de minnet duygusuyla sağlam bir “duruş” sergileme konumunda bulunan zevat pek azı müstesna, dik duramamakta ve hakkı ifade edememektedirler.

Hâlbuki bir müminin olaylar ve hadiseler karşısındaki “duruş”u çok önemlidir. Küfrün, nifakın, fıskın ve zulmün karşısında imanın, hak ve hakikatin, yalanın karşısında doğrunun, şerrin ve kötülüğün karşısında hayrın ve iyiliğin, haksızlık ve hukuksuzluğun karşısında adalet ve hakkaniyetin, zalimin karşısında mazlumun, gadredenin karşısında da mağdurun tarafında duruşu… Duruş esas itibarıyla zor zamanlarda  bilhassa olayların  kaderdenk noktalarında ehemmiyet arz eder. Rahat zamanlardaki duruş herkesin işi iken çetin ve zor şartlardaki duruş hak erlerinin işidir. O Allah (cc) ile irtibatı çok güçlü, ahirete ve hesaba çok iyi inanan, kendini ve benliğini aşmış, hak ve hakikate, insanlığa kendini adamış, yaşatma idealiyle yaşamaktan vazgeçmiş, fedakârlığı meslek edinmiş mefkûre yolcularının, beklentisizlerin işidir. Sergilenmesi gereken duruşu yerinde ve zamanında sergilemek kolay olmadığından “duruş kahramanları”nın sayısı da fazla değildir. Onlar Allah’ın (cc) lütuf, ihsan ve inayetinin bir eseri olarak Kur’an ve sünnet çerçevesinde, eşya ve hadiselerdeki, murad-ı İlahiye’ye vesile olabilecek veya uzaklaştıracak hususları çok iyi görerek, her zaman yerinde ve zamanında haktan ve hukuktan yana tavır ve duruşlarını belirlerler. Herkes bir tarafa akarken onlar Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde hareket eder ve bu hususta da katiyyen “kınayanın kınamasından korkmazlar” (Maide, 54) çünkü onlar kullardan değil, Allah’tan korkarlar. Onlar için bu vazgeçilmez bir vazifedir.

Yakın ve uzak tarihimizde Enbiya ve evliyadan, ehl-i ilimden tarihi şahsiyetlerden bu kabil “duruş kahramanları”nın pek çoğundan bahsedilebilir. Yakın tarihimiz itibarıyla böyle bir “duruş insanı”ndan bahsedilecekse bunların en önde geleni Üstad Bediüzzaman’dır. Bir sohbet meclisinde Hocaefendi onun hakkında “Eğer Üstadın hiçbir eseri olmasaydı dehrin hadiseleri karşısında dimdik duruşu yeterdi” buyurarak önde görünen insanların duruşunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştı. O günlerde materyalist felsefe insanımızı, ilmiye sınıfını, âlimleri o kadar tesiri altına almıştı ki “bilimin verileri” dışında bir şeye inanmak, savunmak, iddia etmek adeta dışlanmaya ve ötekileştirilmeye davetiye çıkarmak demekti. Toplumun en önündeki bazı âlim şahsiyetlerin bile “Kur’an’ın şu şu ayetleri bu zamanda [haşa] hükmünü yitirmiştir.” dedikleri bir dönemde Bediüzzaman, iman ve Kur’an’ın hakkaniyetini ilmî, aklî-naklî, mantıkî usul ve metotlarla ortaya koyarak vatan evladının imanla ve Rabb’isiyle buluşmasına vesile olmuştu. Yeni bir usul ve metotla ezberleri bozan Üstad (ra) devrinin insanlarınca garipsense de zaman onun Bediüzzaman olduğunu ispat etmiştir. Bereketli ve uzun ömrüyle yakın tarihin en önemli dönemlerine şahit olmuş türlü türlü iftiralara ve haksızlıklara zulümlere maruz kalmıştır. Fakat o bütün bunlara rağmen “Allah’ın sadık kulu” olarak bedeli ne olursa olsun eşya ve hadiselere bakarken iman nazarıyla bakmış, onları Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılık çerçevesinde değerlendirmiş zorluklar, sıkıntı ve meşakkatler, baskı ve zulümler ne kadar dayanılmaz olursa olsun onu iman, İslam, hak ve hakkaniyet tarafındaki duruşundan vazgeçirememiştir.

Bugünlerde Müslümanlık adına, ilerideki Müslümanlık şahs-ı manevisine çok zararlar verecek yanlışlar yapıldığı halde, Müslümanca bir duruş sergilemesi gereken kişi veya kurumların, korku veya menfaat saikiyle, tarafgirlik veya meşreb taassubuyla, minnet duygusu baskısıyla hareket ederek bunları görmezlikten gelmeleri umum Müslümanlar adına üzüntü duyulacak bir husustur.

İnsanımız, hayatı, ülkesine ve milletine hizmetle geçmiş olan Hocaefendi’nin gerek ülkemizde yaşanan hadiseler karşısında gerekse insanlığı ilgilendiren dünyadaki olaylar karşısındaki insanî ve mümince duruşunu hiçbir zaman unutmayacaktır. Her ne kadar şartlanmış bir kesim, sathî, yapay, boğucu bir atmosfer oluşturma gayretiyle hak ve hakikatleri, doğruları perdelemeye çalışsa da sadece vatan ve milletini düşünen ve bu istikamette tercüman olunması gereken meseleleri seslendiren Hocaefendi, bizlere ve bugünkü  nesillere bir “duruş” numunesi sunmaktadır. Pek çok olumsuzluğun yer aldığı böyle bir zamanda iman-ı  kâmilin gür bir sadâsı olarak arz-ı endam etmesiyle çevresindekilere “imanî bir duruş”u temsil etmektedir. Kalb ve ruh hayatı, ibadet-i taati ve duası, sünnet-i seniyyeye ittibaı takva ve zühdü, emir ve yasaklara riayetteki hassasiyeti ile etrafındaki  herkese “İslami bir duruş” sergilemektedir. Umumi ve hususi manada insanlarla olan beşeri münasebetlerindeki istikameti, dengesi, müsamahası, nezaket ve nezahetiyle beraber edebi, mahviyet ve tevazuu, dünden bugüne davranışlarındaki istikrar  onu bilenler için “ahlakî bir duruş”a örnek teşkil etmektedir.

O, bugün bile maruz kaldığı onca tarassut, takip, tazyik, tahkir ve aşağılama gayretlerine rağmen hiçbir zaman milletine küsmüyor, darılmıyor, “takdir edilmeme” sendromuna girmiyor. Bütün yıldırma ve vazgeçirme çabalarına rağmen hak rızası hedefindeki hizmetleriyle, “dava insanı duruş”uyla inanmış nesillere rehberlik yapıyor. Yaşanılan olumsuzluklar ne kadar çok olursa olsun felaket ve musibetler ne kadar büyük olursa olsun inanç ve ümidini kaybetmeden sürekli azim ve kararlılıkla çalışarak bu milletin evlatlarında  şartlar ne olursa olsun inanç ve ümitle “hizmet etme” şuurunu mayalıyor, onların ufkunu açıyor. Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında makama, câha, mala-mülke, şöhrete, insanların takdir ve alkışlarına aldırış etmeyerek iradeli duruşuyla gerçek bir müminin dünyevilik karşısındaki duruşunun nasıl olması gerektiğini fiilen gösteriyor.

Yurtiçi ve yurtdışında insanımızın kendi özkaynakları ile yıllarca emek vererek büyük fedakârlıklarla sadece ülkelerine ve insanlığa hizmet duygusuyla açtıkları eğitim öğretim yuvalarının aleyhine çalışanlara karşı bu işte katkısı olanların hakkını müdafaa adına ortaya koyduğu “vefa ve kadirşinaslık duruşu” ile de onları yüreklendiriyor, teşvik ediyor.

Bununla birlikte milletimiz ve Müslümanlığın zararına gördüğü meselelerde de hukukî ve demokratik hakkı ne ise İslamî ve insanî hassasiyeti gereği hiçbir beklentiye girmeden hiçbir tereddüde düşmeden cesaretle düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyor. Tüm insanlık nezdinde ülkemiz ve Müslümanlık imajının yanlış davranışlarla bozulmaması ve bozulan imajın düzeltilmesi için pek çok şeyi göze alma pahasına net ve doğru Müslümanlık duruşunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle de değerlendirebilen ve kıymetini bilebilenler  için bizim tarihi geleneğimize ait önemli bir icraatı ihya ediyor. Gerçek manada peygamberlik mirasını temsil eden hakiki âlimlerin geçmişte yaptığı gibi gerek mal-mülkle gerek sevk ve idare ile gerekse farklı argümanlarla güç ve kuvveti temsil eden kişi veya cemiyetlere imanî, İslamî, Kur’anî bir vazife gereği, Kur’an ve sünnetle test ettiği meselelerle alakalı “Emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker”, irşad, nasihat ve tebliğ vazifesini ifa ediyor. Daha önceki asırlarda yüzlerce  emsallerinin yaptığı gibi… Tabii ki ihtiyaç duyan kimseler için...

Bugün ilmî, içtimaî ve dinî sahada Hocaefendi nasıl bir “duruş” sergiliyorsa aynı şekilde değişik alanlarda, içimizdeki inanç ve ümidi takviye edecek farklı sağlam “duruş”lara da şahit olmaktayız. Akademisyenlerden, gazeteci ve medya mensuplarına, iş dünyası ve siyasî şahsiyetlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar bir hayli kişi ve kuruluş, hukuktan, demokratik haklardan, doğrudan, hakkaniyet ve adaletten yana bir “duruş” sergileyerek milletin kalbinde müstesna bir yer ediniyor ve dua alıyorlar. Diğerleri ise millet ve hak nezdinde kendi kendilerini ademe mahkûm etmek riskiyle karşı karşıya kalıyorlar…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Numan Yiğit, Zaman) MAKALELER Mon, 25 Aug 2014 09:22:11 +0300
Fethullah Gülen Hocaefendi kimin ocağına ateş düşsün dedi? http://www.gencadam.com/component/k2/item/970-fethullah-gulen-hocaefendi-kimin-ocagina-ates-dussun-dedi http://www.gencadam.com/component/k2/item/970-fethullah-gulen-hocaefendi-kimin-ocagina-ates-dussun-dedi Fethullah Gülen Hocaefendi kimin ocağına ateş düşsün dedi?

Fethullah Gülen Hocaefendi, hükümete, vatana, millete, ümmete, Müslümanlara lanet ve beddua etmiş! Aylardır medyanın her çeşidinde yazılısında, görselinde, sosyalinde bu kara propagandayı hükümet ve yandaşları sürdürüyor. Allah korkusu ve ahiret endişesi vicdanlarda etkili olmayınca utanmadan sıkılmadan yalan söylüyorlar, iftira atıyorlar. Bu meseledeki gerçek defalarca açıklanmasına rağmen hâlâ çeşitli bahanelerle beddua iftirasını sürdürmekte ısrar ediyorlar. Sanki bu yalan ve iftiraların defalarca tekrarlayınca hakikate dönüşeceğini sanıyorlar! Oysaki bir yalan ve iftira milyon kere de söylense yine yalan ve iftiradır; tekrarı söyleyenlerin suçunu ve günahını katlamaktan başka bir şey ifade etmez.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sözlerinin video kaydı ve yazılı metni ortada olmasına rağmen apaçık yalan ve iftira ile "vatana, millete, ümmete, Müslümanlara beddua etti" ifadelerini yayıyorlar. Halbuki o sözlere bakıp "Fethullah Gülen hükümete beddua etti" bile denemez. Olsa olsa "Fethullah Gülen, hükümet haksız ise beddua etti" denebilir.

Particilik güdüsüyle menfaat savaşı vermeleri basiretlerini öylesine kör etmiş olmalı ki masumlara saldırdıkları ifadelerle farkına varmadan suçlarını itiraf etmiş oluyorlar. Hükümetin "Fethullah Gülen bize beddua etti" demeleri, haksızlık ve zulüm yaptıklarını itiraf etmeleri demektir. Hükümet yandaşlarının da "Fethullah Gülen hükümete beddua etti" demeleri, hükümetin haksızlık ve zulüm yaptıklarını itiraf etmeleri demektir. "Vicdan yalan söylemez" denir; demek ki vicdanları içten içe itiraf ediyor haksızlık ve zulüm yaptıklarını. Vicdanlarının bu iç itirafları onları "Fethullah Gülen hükümete beddua etti" ifadesini seslendirmeye itiyor olmalı. Yoksa hükümet ve yandaşları kendilerinin haksızlık ve zulüm yaptıklarını düşünmeselerdi o duayı (ya da çoğunluğun algısıyla bedduayı) üzerlerine almaları gerekmezdi.

Zira Fethullah Gülen Hocaefendi'nin o duası/yakarışı "haksız olan ve zulüm yapanlara" yöneliktir. Üstelik kendisini ve camiasını da duanın kapsamına dahil ederek iki yönlü bir dua etmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi, o dua/yakarışı yaptığı konuşmasına "Kendimizi de istisna etmedim. Haksız kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır." ifadeleriyle son vermiştir. Hakikat bu iken çarpıtarak sanki belli bir kesime yönelik beddua etti gibi yansıtanlar ya kendilerinin haksız olduklarını ve zulüm yaptıklarını itiraf etmiş olmaktadırlar, ya da hayâsızca bir iftira ile Gülen'e ve Hizmet Camiasına kamuoyu nazarında bir leke atmak güdüsüyle kasıtlı çarpıtmalar yaparak iftira suç ve günahını işlemektedirler. Bunun kararını kendilerinin vicdanlarına havale ediyoruz.

Beddua mı çaresizce bir yakarış mı?

Esasen Fethullah Gülen Hocaefendi'nin o günkü sözleri sebepler açısından yapacak bir şeyi kalmayan bir kulun en son merci olan Sebeplerin Sebebi Allah'a sığınıp yakarışta bulunmasından ibarettir. Bir tarafta Hizmet'i bitirmek için her türlü yalan ve iftiraya sarılıp türlü türlü baskı ve zulüm sergileyen bir hükümet ve yandaşları; diğer tarafta yalan ve iftiralar karşısında suçsuzluğunu ispat etmek zorunda bırakılan ve bütün açıklamalarına rağmen yalan ve iftiralarla saldırılmaya devam edilen bir Camia... Yargı erkinin yapmış olduğu sağlam delilli bir yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının haksız ve mesnetsiz olarak Camia'nın hükümete darbe girişimi diye sunulması ve defalarca 'bizim bununla bir ilgimiz yok' denmesine rağmen bu yalan ve iftiranın artarak devam ettirilmesi karşısında suçsuzluğu ispat için kalan tek çare olarak Allah'ın şahit tutulması; O'nun kudretinden ve rahmetinden bir çare umulmasından ibarettir o sözler.

İki taraflı duanın/yakarışın ilk bölümünün muhtevasının özeti şudur: "O soruşturma hukuk için değilse yani hükümete darbe amacıyla yapıldıysa Allah yapanların cezasını versin..." Bu manayı ifade eden kısma bütün hükümet ve yandaşlarının içten bir amin demeleri beklenirdi. Duanın/yakarışın ikinci bölümünde ise "soruşturma karşısında hükümetin icraatı haksız ise" kaydı var. Hükümet ve yandaşları kendilerini haksız görmüyorlarsa bu bölümden hiç gocunmamaları gerekirdi. Yani eğer haksız değillerse duanın/yakarışın iki bölümü de onların lehinde demektir. O halde aylardır bu rahatsızlık neden?

İnsaf ve vicdan ile düşünüp değerlendiren hiçbir insan bu duadan/yakarıştan rahatsız olamaz. "Kim haksızlık yapıyorsa Allah onun cezasını versin" duasından hak hukuk saygısı olan kim rahatsız olabilir ki? Haksızlık ve zulüm yapanlara yönelik dua veya bedduadan sadece haksız ve zalim kimseler rahatsız olur. Ancak zalime karşı mazlumun en temel hakkıdır dua ve beddua.

İki taraflı duanın çarpıtılan ifadeleri

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 20.12.2013 tarihli sohbetindeki dua/yakarış ifadeleri: "Bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar kimse onlar, tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum, bu işin üzerine 'Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.' deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa... bize de nispet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur'an'ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha'ya aykırıysa, İslam'ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, demokratik telakkilere aykırıysa Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin."

Bu ifadelerin öncesi ve sonrası

Fethullah Gülen Hocaefendi, bu ifadelerden önce Hizmet Camiasına yönelik bitirme çalışmalarından, sistemli kara propaganda kampanyalarından, çarpıtma, iftira ve karalamalardan bahsettikten sonra "hukukî yolsuzluk ve rüşvet soruşturması, Hizmet Camiasının hükümete darbe girişimidir" şeklindeki çarpıtma ve iftiraya cevap sadedinde bu dua/yakarışı yapmıştır. Hemen öncesinde şu açıklaması vardır:

"Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Şöyle demek geliyor yani içimden. Demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hz. Pir-i Mugan Üstad Bediüzzaman gibi, teline ve bedduaya amin dememek, onları etmemek genel şiarımızdır..."

Fethullah Gülen Hocaefendi, dua/yakarıştan sonra da şunları söylemiştir:

"Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar tweetlerde o mel'un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim... Gönül, Çalab'ın tahtı / Çalab gönüle baktı / Kim gönül yıktı ise / O iki cihan bedbahtı. Bir sürü mü'minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır."

Çarpıtma ve iftiralara düzeltme

Fethullah Gülen Hocaefendi, bu dua/yakarışının çarpıtılarak iftira atılması üzerine 22.12.2013 tarihli sohbetinde açıklama yaparak çarpıtma ve iftirayı tashih etmiştir:

"Burada bir tavzihte daha bulunmak istiyorum. Siz şahitsiniz ben burada dedim ki: 'Eğer birileri.. biz de dâhiliz buna ve bize nisbet edilen insanlar da.. -nisbetleri ne kadar doğru.. şu arz ettiğim kategori içinde olabilir- ve bunların binde birini ben tanımıyorum. Eğer onlar ve biz, bir yanlışlık yapıyorsak, Allah'ın ahkâmına göre, Cenâb-ı Hakk'ın murâd-ı Subhânîsine göre, adalet-i Kur'aniye'ye göre, modern hukukun adalet sistemine göre, bir yanlışlık yapıyorsak şayet, topluma hıyanet sayılacak bir yanlışlık yapıyorsak şayet, geleceğimizi karartma adına bir yanlışlık yapıyorsak şayet, Allah evlerimize ateş salsın, bizi yerin dibine batırsın!..' Bir şeye güvenerek böyle dedim. İnanıyorum ki, sizin içinizde, şu farklı kategorilere rağmen, şu gayr-i mütecânis toplumun değişik kategorilerdeki farklı renk, desen, şekil ve şivelerine rağmen, böyle bir şeye sukût etmiş insan yoktur inşallah ve dolayısıyla da inşallah Allah onların evlerine ateş salmaz. Sonra da dedim: 'Hakka ve hakikate karşı saygısızlığı kim yapıyorsa, harâmîliği kim yapıyorsa, hırsızlığı kim yapıyorsa, milletimizin halâsı adına, arınması adına, aklanması adına, aklık peşinde koşanların aklanması adına, Allah onların evlerine ateş salsın.' Ama görüyorum ki sadece bu son kısmı bir yönüyle internette, tweetlerde, gazetelerde neşretmek suretiyle meseleyi çarpıtma hıyanetini irtikâb eden, kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bir sürü kapkara insan var. Meseleler böyle çarpıtılınca, bir kesime de meseleler öyle gidiyor; dolayısıyla toplumun değişik kesimleri birbirinden kopuyor ve uzaklaşıyor. Tavzihte bulunma lüzumunu hissettim; çünkü çirkin, densiz, seviyesiz bir iftira ve çarpıtmaydı."

Duama âmin diyebilmelerini beklerdim

Fethullah Gülen Hocaefendi, 18 Mart 2014 tarihli Zaman'da çıkan röportajdaki "Efendim bir kısım medya çok serrişte etti, çarpıttı. 'Bize beddua edildi...' diye meydanlarda insanlar yanıltıldı. Bu gerçekte bir beddua mıydı?" sorusuna şöyle cevap vermiştir:

"Israrla yanlış anlamayı devam ettirdiler. Bir misalle arz edeyim. Birisi size defaatle aynı yalan ve şenaatle hücum etse, bir noktaya gelir sabrınız taşar ve şunu dersiniz: Eğer ben senin dediğin gibi öyleysem Allah benim belamı versin, yok değilsem bu yalan ve iftirayı atan senin belanı versin. O gün de duam o oldu. Doğrudan hiçbir kişinin, hiçbir partinin, hiçbir topluluğun adını vermedim. Bazı sıfatlar ve fiiller sıraladım. Her kim şunu şunu şunu yapıyorsa dedim... O sıfatı taşımıyorlarsa, o fiilleri işlememişlerse neden bu kadar rahatsız oluyorlar, üzerlerine alıyorlar? Komplolara vehimlere dayalı bu iftiraları seslendirenlerin, gazetelerine sayfa sayfa taşıyanların bu duama 'amin' diyebilmelerini beklerdim. Diyemediler. Bilakis istismar ettiler. Yine aynı noktadayım. Eğer biz çeteysek örgütsek Allah bizim belamızı versin, eğer 'paralel' devletsek bizim belamızı versin, değilse bunları bu masum cemaate isnad edenlerin belasını versin! Bu duaya 'amin' diyecek vicdanî rahatlığı olmayanlar akıbetinden endişe etmeli."

]]>
bilgi@gencadam.com (fgulen.com) KARA PROPAGANDA Fri, 23 May 2014 15:15:19 +0300
Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması http://www.gencadam.com/component/k2/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi http://www.gencadam.com/component/k2/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin açıklamaları şöyle: “İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “Bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. Fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevk etmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği. Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır.

Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.

 

Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli. Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. Bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.“Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibarıyla âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı:

“Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

Koskocaman Camia’yı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden, “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir. Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler. Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’an’ın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir. Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysaki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.

Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur. Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar. Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz.

Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım. Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır. Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkânlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum..

Dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin.

Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “tweet”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim. Allah her şeye nigâhban. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkânlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allah’ım, kardeşlerimi birilerinin işyerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allah’ım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hâlâ Müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

Gönül, Çalab’ın tahtı
Çalab gönüle baktı
Kim gönül yıktı ise
O iki cihan bedbahtı.

Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.” (20 Aralık, Herkul.org.)

 

]]>
bilgi@gencadam.com (İdris Gürsoy) GENÇ ADAM ANALİZ Tue, 13 May 2014 23:25:43 +0300