Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Sun, 24 Feb 2019 00:48:51 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb Ekrem Dumanlı: Savcı ve yargıçların cemaatçi olduğunu ispat etsinler http://www.gencadam.com/component/k2/item/983-ekrem-dumanli-savci-ve-yargiclarin-cemaatci-oldugunu-ispat-etsinler http://www.gencadam.com/component/k2/item/983-ekrem-dumanli-savci-ve-yargiclarin-cemaatci-oldugunu-ispat-etsinler Ekrem Dumanlı: Savcı ve yargıçların cemaatçi olduğunu ispat etsinler

Haftanın konuğu, Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı. Cemaat, Milli Güvenlik Kurulu'nda konuşuluyor.

Devletin "Kırmızı Kitap"ına giriyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Ekrem Dumanlı: İddialar doğruysa, yani "Gülen Çalışma Grubu" diye bir grup kuruluyorsa, bu eninde sonunda yargıya intikal eder. 28 Şubat'ta Batı Çalışma Grubu kurulmuştu. BÇG suçsa, bu da suç. Bülent Arınç gibi 28 Şubat günlerini yaşamış siyasiler neden bu duruma bir şey demiyorlar?

* * *

Demiyorlar. Çünkü şöyle düşünüyorlar: "Cemaat, devleti ele geçirmek istedi. Seçilmiş hükümete yargı mensupları ve polisler eliyle darbe yapmak istedi". Kalkış noktaları bu... Bu nedenle 28 Şubat'la en küçük bir benzerlik kurmuyorlar. Haklı değiller mi?

EKREM DUMANLI: Değiller... Çünkü Cemaat hakkında çok şey söylenebilir, eleştiri yapılabilir ama Cemaat'e örgüt demek büyük vebaldir, büyük suçtur. Eğer Cemaat örgütse... Tayyip Erdoğan'ın da bu örgüte üye olmaktan yargılanması gerekir.

* * *

 

Niye yargılansın ki?

Ekrem Dumanlı: Arınç'ın yaptığı konuşmayı hatırlayın. "Başbakanımız beni Hocaefendi'ye gönderdi, bir emirleri var mı diye sordu" demedi mi? Olimpiyat Stadı'na gidip "Hasretle bekliyoruz" denmedi mi?

* * *

Bir dakika... Bu işin bir tarihi var. Sizinle hükümet arasında büyük bir mutabakat vardı. O mutabakat bitti. 17 Aralık'ta kılıçlar çekildi. Hükümet kanadı o günden beri şunu söylüyor: "Biz yanılmışız. Biz kendilerine 'Alnı secdelidirler' diye destek veriyorduk ama onlar bize darbe yapmaya kalkıştılar". Yani sizin suçunuzu buradan başlatıyorlar.

Ekrem Dumanlı: Bu çok keyfi bir yorum... Yani bizimle beraberseniz meşrusunuz, bazı konuları beraber yapmadığımızda ya da aynı düşünmediğimizde gayrimeşrusunuz. Böyle mi yani? Sonuçta iş buraya çıkıyor.

* * *

Hayır, oraya çıkmıyor. Siz seçilmiş hükümete ve onun başkanına operasyon çektiniz, bürokrasideki adamlarınız eliyle. Suç burada başlıyor. Bunu söylüyorlar.

Ekrem Dumanlı: Bu çok ağır bir iddia... Bu tamamen kendini kurtarma adına geliştirilmiş bir retorik. 17 Aralık nedir? Bir yargı süreci, bir soruşturma süreci değil mi? Bu soruşturma sürecinde aktif rol alan insanlar belli. Savcılar belli, polisler belli. Şimdi bu insanlar bir yanlış yapmışsa bu yanlışın hesabını onlardan sorarsın. Ama sen ne diyorsun? "Bunlar topyekûn gizli bir odaktır, efendim biz sonradan farkına vardık, bunlar örgüttür" diyorsun. Bu olmaz.

* * *

Siz suçlamanın farkında değil misiniz? Size deniyor ki: Bunlar yargıya, polise egemen olmuş bir yapı... Emri Pensilvanya veriyor, buradaki savcı, polis harekete geçiyor. Size yönelik temel suçlama bu.

Ekrem Dumanlı: Hodri meydan! İspat edin diyoruz.

* * *

Ama işte bu kanıtlanması zor bir ilişki biçimi... Teknik olarak ispatta zorluk var.

Ekrem Dumanlı: 17 Aralık'ta tutuklama talebinde bulunan savcı Ekrem Aydıner idi. Aynı savcı, şimdi takipsizlik kararı verdi. Bu adam Cemaatçi mi, değil mi? Mesela Zekeriya Öz'le oturanlar, konuşanlar bu iktidarın temsilcileriydi. "Biz Ergenekon'un savcısıyız" diyenler, şimdi Öz'e "Cemaat'in adamı" diyorlar. İşte Ali Fuat Yılmazer. Ben hayatımda bir kerecik bile görüşmedim. Yandaş medyadaki arkadaşların haftalık sohbet arkadaşıydı. "Ali Fuat Yılmazer dedi ki" diye konuşurlardı. Ne oldu? Bir anda "Cemaat'in adamı" oldu. İşinize gelen durumda sizin adamınız oluyor, işinize gelmeyen durumda "Cemaat'in adamı"... İşte bu yüzden diyorum ki: İspat et kardeşim.

* * *

Polislerin içinde itirafçı olanlar var. Bazı polislerin ve savcıların Pensilvanya'dan doğrudan talimat aldıklarının kanıtlanacağı söyleniyor. Böyle iddialar var.

Ekrem Dumanlı: İtiraf yetmez, kanıt gerekir. Mesela Latif Erdoğan... İtiraf etse ne olur, etmese ne olur. İçi kin ve nefretle dolmuş. Onun söylediği söz hukuki bir değer taşır mı?

* * *

"Bu savcıların, polislerin Cemaat'in adamı olduklarını ispat etsinler" diyorsunuz. Ama sizin yayınlarınıza bakıyoruz: Bu savcıların, polislerin arkasında duruyorsunuz.

Ekrem Dumanlı: Hayır, hayır... Bizim yaklaşımımız şu: Hata yapan polis ve savcı varsa yasalar doğrultusunda hesabını versin. Fakat böyle yapılmıyor. "Paralel yapı" diye yafta vuruluyor. Bu yaftanın vurulmasının ardından zıplanacak yer belli. Cemaat hedef alınacak.

* * *

25 Aralık'ın hedefinin Tayyip Erdoğan'ın bileklerine kelepçe vurmak olduğuna inanıyor hükümet kanadı. "Dokunulmazlık" engelinin de "suçüstü hali var" denilerek aşılacağını, böylece tam bir yargı-polis darbesinin gerçekleşeceğini söylüyorlar. Ne diyorsunuz buna?

Ekrem Dumanlı: Bunu diyenler darbenin ne olduğunu bilmiyorlar. Darbe tankla olur, silahla olur. Gırtlağına silahı dayadı mı kıpırdayamazsın. Bir gecede yüz bin kişiyi toplarlar. Darbe dediğin çocuk oyuncağı değil. Sonuçta Başbakan'a bağlı emniyet güçleri var, Başbakan'a bağlı Türk Silahlı Kuvvetleri, askerler var. Öyle "Geldim, ben seni alacağım" olabilir mi? Kim alabilir? Böyle saçmalık olmaz. Bu vatandaşı manipüle etmektir.

Her iktidarla iyi geçinen bir Cemaat vardı, ne oldu ona?

Sizin her gelen hükümetle iyi geçinmek gibi artık gelenekselleşmiş bir politikanız vardı. Ne oldu o politikaya?

Ekrem Dumanlı: Anayasa'yı askıya almış, yasaları ayaklarının altına almış bir yapı çıktı karşımıza. Suçu günahı olmayan insanlara her türlü yanlışlığı yapmayı bir hak zanneden bir yapı... Biz bu zulmün karşısında Hüseyin olmayı tercih ettik.

Zaman gazetesi ve Fethullah Gülen

Fethullah Gülen, sizin gazetenizin her haberine, her yazarına müdahale eder mi? Gülerce "Gülen'in izni olmadan tek bir haber ve yazı çıkmaz" diyor.

Ekrem Dumanlı: Bizim gazetede yayınladığımız haber ve yazıların, Hocaefendi'ye fatura edildiğini biliyoruz. Bu nedenle faturasının oraya çıkacağını düşündüğümüz konularda "Biz bunu yapacağız, sizin haberiniz olsun, buradan size de böyle de bir şey gelebilir" diyoruz. İzin almak gibi değil yani.

Bank Asya'yı insanca isteseler, anahtarları verilir

Bank Asya konusunda Ekrem Dumanlı'nın ilginç bir yaklaşımı var.

Şöyle diyor:

* * *

"Şu Bank Asya'ya yapılanlara bakın. İnsanca isteseler, oranın yöneticileri, iştirakçileri, yönetim kurulu üyeleri götürüp anahtarlarını teslim ederler. "Size banka mı lazım, alın sizin olsun" derler. Ama bu zulüm nedir? Bu kanunsuzluk nedir?"

Cemaat'in hatırı sayılır oyu var

Hükümetle kavgaya giriştiniz. Ama kavganın ardından yapılan her seçimde AK Parti, oyunu korudu. Sizin tabanda pek gücünüz yok galiba...

Ekrem Dumanlı: Cemaat'e sempati duyan insanların hatırı sayılır miktarda oyu olduğunu düşünüyorum. Benim gördüğüm şu: Cemaat'e sempati duyan insanlar oylarını MHP'ye, Saadet'e, hatta Güneydoğu'da BDP'ye verdi ama bu partilerin tabanından AK Parti'ye kaymalar oldu. Bir geçişkenlik söz konusu yani. Bu yüzden Cemaat'in oyu tam olarak bilinemiyor.

Gülen neden Türkiye'ye dönmedi?

Fethullah Gülen'in hukuki sorunları kalmamıştı. İsteseydi Türkiye'ye dönebilirdi. Ama o dönmedi. Ekrem Dumanlı'ya "Neden dönmedi" diye sordum. İşte Dumanlı'nın cevabı:

* * *

"Türkiye'de Cemaat'i kendine düşman gören, devlete düşman gören, sisteme düşman gören bir zihniyet vardı. Bu zihniyet, AK Parti'nin içine de sirayet etmişti. Bir kumpasla, bir senaryoyla Hocaefendi'ye ve 'Camia'ya bir zarar verilmesi ihtimali vardı. Tahmin ediyorum ki işte o ihtimal yüzünden gelmedi."

Ekrem Dumanlı'dan Gülerce'ye cevap

Sanki Hüseyin Gülerce'nin kafasına saksı düşmüş gibi

Hüseyin Gülerce'nin Cemaat'ten ayrılışı konusunda ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Cemaat işi, gönül işidir. Dilekçeyle girilmez, dilekçeyle çıkılmaz. Gönlün olursa gelirsin, gönlün olmazsa gidersin.

* * *

7 Şubat'ta MİT krizinin hemen ertesi günü Zaman gazetesi "O Savcılar hep haklı çıktı" diye manşet atmış. Hüseyin Gülerce, atılan o başlığı Cemaat'in hükümete savaş açması olarak yorumluyor. Ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Hüseyin Bey yanlış hatırlıyor. Öyle bir manşet atmadık. Doğru değil bu... 12 Şubat tarihinde attığımız manşet şu: "Savcı görevden alındı". Gülerce'nin sözünü ettiği başlık, bu manşetin altında yayınladığımız, yargı muhabirimiz Büşra Erdal'ın kaleme aldığı bir haber analizin başlığıdır. O analiz de 7 Şubat savcılarıyla ilgili bir analiz değildi.

* * *

Gülerce'nin Cemaat'e yönelik eleştirilerine ne diyorsunuz?

Ekrem Dumanlı: Yanlış söylüyor, yanlış söylediğini kendisine hatırlattığımız halde yanlışını ısrarla tekrarlıyor. Ayrılıp gidebilirsin, ürkebilirsin, hatta korkabilirsin. İncitici ve ağır sözler söylemeye ne gerek var.

* * *

Gülerce "17 Aralık'ta Cemaat, hükümete darbe yapacaktı" diyor. Haksız mı bu konuda?

Ekrem Dumanlı: İyi ama Hüseyin Gülerce'nin 17 Aralık'tan sonra yazdığı yazılar var. Hükümeti eleştiriyor o yazılarda. 17 Aralık darbe girişimiyse, 17 Aralık'tan sonra neden hükümeti eleştirmiş? Hüseyin Bey'in hali eski Türk filmlerinde kafasına saksı düşüp de bir anda hafıza kaybına uğrayanlara benziyor. Cemaat'le ilgili kanaati değişiyor, Başbakan'la ilgili kanaati değişiyor. Çift taraflı topyekûn bir değişim geçiriyor. Buradan bir aydın duruşu ve aydın cesareti çıkar mı?

Ergenekon ve Balyoz'da özeleştiri yapıyorlar mı?

Balyoz'da, Ergenekon'da sanıklar, "Bu mahkemeler adil değil, savunma hakkımızı kısıtlıyorlar, gizli tanıklarla bize iftira atılıyor, uydurulmuş delillere itibar ediliyor" diye bas bas bağırdılar. Siz bunları görmediniz.

Ekrem Dumanlı: Biz somut şeyleri yazdık. Somut şeyler dışındaki mağduriyetlerde çok dikkatli olmadınız diyorsanız, olabilir. Ama biz büyük fotoğrafta Türkiye'nin darbe tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündük.

* * *

Ahmet Şık'ın kitabı... Nedim Şener'in yaşadıkları... Büyük mağduriyetler var. Kuddusi Okkır mesela... Adama 'kasa' dendi, beş parasız öldü gitti.

Ekrem Dumanlı: Biz "Bu adamların hepsine zulmedin" diye bir teşvikte bulunmadık. Hep somut veriler üzerinden gittik. Ahmet Şık'ın kitabı da bizim üstümüzde kaldı. Kitabı bombayla eşdeğer tutan Tayyip Erdoğan'dı.

* * *

Ama siz de orada "Hiç kitaba bomba muamelesi yapılabilir mi?" şeklinde bir tutum almadınız?

Ekrem Dumanlı: O konuda Ahmet Şık'ın bizi tahrik eden bir sözü oldu. Dedi ki "Dokunan yanıyor." Onun yaptığı da yanlıştı. İşte Hikmet Çetinkaya! Dedi ki "Ben 40 senedir dokunuyorum, hiç yanmıyorum."

Kimdir bu Kozanlı Ömer?

"Kozanlı Ömer" diye anılan biri var. Cemaat'in polisteki yapılanmasının baş sorumlusu olduğu söyleniyor bu kişinin. Zaman gazetesine gidip geliyormuş. Doğru mu?

Ekrem Dumanlı: Zaman gazetesine bir kere gelmiş, üniversitede beraber okuduğu bir arkadaşını ziyaret etmiş, gitmiş. Bunu bin defa yazdılar. Açıklama yaptık. "Bu adam bir kere gelmiş" diye... Ne yani? Gelemez mi? Gelip arkadaşını ziyaret edemez mi? Ayrıca bu adam, Hanefi Avcı'nın kitabındaki iddialar nedeniyle gitmiş savcılığa ifade vermiş ve hakkında takipsizlik kararı verilmiş.

Neden Cemaat'i bırakıp gidiyorlar?

Nurettin Veren, Kemalettin Özdemir, Ahmet Keleş, Latif Erdoğan... Ve son olarak Hüseyin Gülerce... Neden Cemaat'te en önemli yerlere gelmiş bu isimler, Cemaat'ten kopuyorlar ve aleyhte konuşmaya başlıyorlar?

Ekrem Dumanlı: Bu tür kopmalar her yapıda söz konusu olabilir. Partilerde, şirketlerde, spor kulüplerinde olabilir... AK Parti'de yok mu kopma? Bana dönemin başbakanı Erdoğan bu konuyu sormuştu, ben de "Sizdeki zayiat bizdekinden çoktur" demiştim. Bu işler böyledir.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ahmet Hakan Coşkun, Hürriyet) RÖPORTAJLAR Thu, 13 Nov 2014 20:48:21 +0200
Barışa giden yol ‘sulh adaları’ inşa eden okullardan geçiyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/982-barisa-giden-yol-sulh-adalari-insa-eden-okullardan-geciyor http://www.gencadam.com/component/k2/item/982-barisa-giden-yol-sulh-adalari-insa-eden-okullardan-geciyor Barışa giden yol ‘sulh adaları’ inşa eden okullardan geçiyor

Yaratılan varlıkların en mükemmeli, en kıymetli ve değerlisi olan insana yakışan, hayatını akıl, iz’an ve şuurunu iradi olarak dünya barışının, huzur ve güvenliğinin sağlanmasına katkıda bulunmasıdır.

Barış ve huzur, toplumun yakılıp yıkılması, dünyanın karıştırılıp ateşe verilmesi, insanla gerçekleşen hususlardır. “İnsanla başlayan problemler, sıkıntılar yine insanla halledilmelidir.” İnsan madde ve manasıyla, ruh ve bedeniyle, kalp ve kafasıyla, dünya ve ahiret muvazenesi içinde ele alınmalı ve terbiye edilmelidir ki, topluma yararlı olsun, kimseye zararı olmasın. İnsan fıtratında mücadele ruhu vardır. Her insan kendi doğrularının mücadelesini verir. Önemli olan, gerçek doğruyu tesbit etmesi ve insanın ona inanması ve inandırılmasıdır.

 Dünyanın bütün sorunlarının, sonu ölümle, kabirle bitecek olmasına rağmen dünyaya yönelik bir hayatın benimsenmesinden, bir gün hepsi kaybedilecek olan mal, şöhret, makam, şahsi çıkar ve menfaatlerin öne çıkılmasından kaynaklandığını görüyoruz. Buna karşılık ahirete yönelik hayatın benimsenmesi, şahsın orada vereceği hesaba göre dünyasını tanzim etmesi ise dünya adına huzura ve barışa sebep olmakta, sineleri yaşatma ideali ile dolu olan bu insanlar, kendisi kadar başkalarının da mutluluğuna vesile olmaktadır.

Dünya barışının gerçekleşmesi için her insanın demokratik ortamda, zor şartlar altında da olsa, adil olması, affedici bulunması, zalimin acımasız zulmüne karşı, mazlumun elinden tutması gerekmektedir. İnsanoğlu, bilmediğinin düşmanıdır. Günümüz insanı Rabbini bilmemektedir. Kendisini yaratan Rabbül Âlemin olan Allah’ı tanımayanlar ona düşman olmaktadırlar. Bu düşmanlık, dünyadaki huzursuzluklara kaynaklık etmektedir. Çünkü bu inkâr zaten kendi içinde ağır bir çelişkiyi barındırmaktadır. İnsanoğlu inkâr ettiği halde, Rabbine düşmanlık yapmakla aslında O’nu kabul ettiğini ilan etmektedirler. Çünkü bir şey yoksa ona düşman olunmaz. Peygamberi tanımıyorsa, dini öğrenmemişse düşman oluyor. Onun için dinler, medeniyetler ve kültürler arası diyaloğu geliştirip, inanç, ahlak ve fazilet bakımından insanları aldatmayacak ve ümit verecek bir tavırla örnek olarak adalet ve affetme duygusunu gönüllere yerleştirmeye gayret edilmelidir.

Dinler çatışmanın kaynağı değil, çözümün, barışın, huzur ve güvenin kaynağıdır. Gerçek manada dinleri temsil edenlerin menfaat ve çıkarlarına, makam ve mansıblarına din’i alet etmemeleri gerekmektedir. Barışın, eğitimin, özgürlük ve diyaloğun gerçekleşmesinde hem fertler hem devletler sorumluluk almalı, kıyametler kopmadan sistem oluşturulmalıdır.

Bu mevzuda çok güzel bir örnek geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Birleşmiş Milletler’in Cenevre’de bulunan merkezinin, barışa katkıda bulunmak amacıyla kapılarını açtığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, İsviçre merkezli Diyalog Enstitüsü ve Cenevre Üniversitesi işbirliğiyle bir barış zirvesi gerçekleştirdi. “Barışın inşası için sivil toplumun harekete geçirilmesi” konulu konferansa elliden fazla ülkeden 800’e yakın entelektüel katıldı. Aralarında diplomatların, akademisyenlerin, kanaat önderlerinin bulunduğu bu katılımcılar çok güzel sunumlar yaptılar. Benim de izlediğim bu konferans ve benzerlerinin yaygınlaştırılması dünya barışı için çok önemli. Bu yaygınlaşmanın sağlanması için mevzuya önem vermek, geliştirmek, takipçisi olmak gerekiyor. Hatta sivil kuruluşları teşvik etmenin yanı sıra bizzat kamuoyu oluşturup devlet idarecilerini de teşvik ederek, zorlayarak onların bu mevzuyu devlet adamı sorumluluğu altında geliştirip yaygınlaştırmaları, sinelere kabul ettirmeleri için gayret gösterilmelidir.

Küre-i arz, insanlar için Allah’ın mükemmel olarak hazırladığı bir saray bir villadır. Beşerin misafir olarak bulunduğu bu sarayda, barış ve huzur içinde yaşamaları küresel barışın inşası ile mümkündür. Birleşmiş Milletler’in bünyesinde Cenevre’de yapılmış olan barış konferansı, dünya huzuruna katkıda bulunma adına örnek olacak çok güzel bir adımdır.

Fakat bu konferansları tertip ederken, gerçek manada dünya barışının temelinde inançlı, ahlaklı, ilim ve faziletle donatılmış barışsever insanların yetiştirilmesi gerçeğinin şart olduğu unutulmamalıdır. Barışın kalıcı olması ancak, kendini barışa adayan nesiller yetiştirmekle gerçekleşecektir. Bu yüzden bütün ülkelerin devlet adamları, eğitimci ve akademisyenleri ve aileler bu gerçeği önemseyip üzerinde durmalıdırlar. Barış olmadan huzurun olamayacağı açıktır. Bunun için barışın devamlılığının sağlanması şarttır. Bu devamlılığı ise insanlar sağlayacaktır. Gelecek nesillerimize, barış içinde yaşamaları, huzuru temin eden yaşatma idealine sahip nesiller haline getirilmeleri için rehberlik yapmak zorundayız. Onları ilimle, eğitimle, medya aracılığıyla ve diyalog gibi insanlar üzerinde müessir bulunan araçlarla müsbet manada ele alıp çok iyi yetiştirmek, terbiye etmek mecburiyetindeyiz.  

Bütün bunları yaparken, toplumları umuda, birlik ve beraberliğe, barış huzur ve güven ortamına götüren sevgi anahtarını çok iyi kullanmak gerekmektedir. Çünkü sevgi, toprakta yetişen bir madde değil, Allah’ın sinelere koyduğu, insan iradesiyle gerçekleşecek bir duygudur. Sevmeden sevilemeyiz. Sevginin tesisi için de inanç özgürlüğünün insan hayatının merkezine alınması, dinin istismara fırsat verilmeyecek şekilde doğru anlaşılmasının sağlanması gerekir.

İnsanlık çizgisinden çıkmış insanlara yeniden insaniyetlerini kazandırmaya çalışmak, verilecek cezaların bile sevgi eksenli olmasına dikkat ederek şiddetin azalmasına ve barışın, huzurun gelişmesine katkıda bulunmak, karşılıklı saygı ve sevgiyi tesis edecek faaliyetlerin artırılmasına gayret etmek şarttır.

Allah’ın farklı dil ve renklerde yarattığı insanların vicdan hürriyetine, inancına, ibadetine, kültürüne ve kıyafetine saygılı olmanın yanında insanlar için her ülke ve her yerde eşitlik ve kardeşlik geçerli hale getirilmeli, sinelere sevgi tohumu atılmalı, nefret verici tavır ve davranışlardan uzak durulmalıdır.

Dış huzursuzluklar bir iç huzursuzluğun tezahürüdür. İç problemler çözülmeden dışa faydalı olunamaz. Güvensizlik, huzursuzluğun neticesidir. Toplumu nefret anlayışından uzaklaştırabilmek için, ben değil biz olmaya teşvik edilmeli, tek ses olarak konuşup müsbete imza atılmalıdır. Sürekli imalatı yapılan öldürücü silahlar, barışı ve hayatı tehdit etmektedir. İnsanların huzur ve güvenini tehdit eden bu anlayışın yerini silahsızlanmaya bırakabilmesi için, insanların çatışma kültüründen uzaklaştırılıp, ortak insani müşterek değerlerimizde buluşması temin edilmelidir.

Ne yazık ki günümüzde kin, nefret ve şiddet artma eğilimi göstermektedir. İnsanların en çok huzur bulacağı, mutlu olacağı spor sahalarında bile, maalesef bu çatışma kültürü gelişmektedir. İnsanları, onlarda benim gibi bir insan düşüncesiyle sevmeli ve kendimize yapılmasını istemediğimiz tavır ve davranışları başkalarına da yapmamak suretiyle barış ve huzur ortamına yardımcı olmalıyız. Kendi yuvamız olan bu gezegeni savaşlarla, yakıp yıkmakla kirletip tahrip etmemeli, barış disiplini içinde yetiştireceğimiz nesillerle barışı tahrip eden cehaletin, vahşetin önüne geçmeliyiz. Ama bu konuda ne yazık ki yanlışlar yapmakta, elimizdeki imkânları doğru yolda kullanmamaktayız. Şu tablo ne kadar yanlış yaptığımızın açık delilidir. Mesela, dünyada eğitim imkânlarından mahrum 128 milyon çocuk var. 800 milyon yetişkin ise okuryazar değil. Bunların eğitilmesi için yeterli olan 5 milyar dolar bütçe ayrılamazken, dünyada savaşa 87 milyar dolar harcanmaktadır. Yine dünyada şiddetin, tahribin ekonomik maliyeti 9,8 trilyon dolar olurken, kadın makyaj malzemeleri için 18 milyar, sadece Avrupa’da dondurmaya 11 milyar harcanmaktadır. Buna karşılık dünyada açlıktan ölenlere ise sıfır bütçe ayrılmakta, bu insanlar sadece gönüllü yardım kuruluşlarının vicdanlarıyla baş başa bırakılmaktadırlar.

Dünya barışında kadının rolü de oldukça önem arz etmektedir. Bugün dünyada kadın ne yazık ki şiddetin hedefi haline gelmiş bulunmaktadır. Hayatın garip bir tezadı olarak kadın, bu şiddeti hem kendisine hem topluma yönelten insanları bizzat yetiştiren kişi yani anne konumundadır. O yüzden nesillerin ve milletlerin devamına Allah’ın vesile kıldığı bu kıymetli varlık “hepimizin anası” çok ciddi ele alınmalıdır. Dünyanın barış ve umut dolu geleceği, bizzat kadının eğitiminde yatmaktadır.

Cenevre’deki konferansta katılımcılar, barışın inşası için gerekli beş temel esas üzerinde uzlaştı. Bu esaslar; ‘adalet ve affetme, kültürler arası anlayışı artıracak eğitim faaliyetleri, negatif ve pozitif barış kurumları açma, dinler arası diyalog ve sosyal medyada hâkim hale gelen nefret dilini barış söylemi ile ikame etme’ şeklinde özetlendi. Bu özetin verdiği ilhamla dünyanın şarkında ve garbında, inandırıcı en güzel model, huzur adacıkları oluşturan Hizmet okullarını, yaşadığımız çağın barış adına en büyük medeniyet projesi olarak görebiliriz. Barış ve huzurun gerçekleşmesinde ve milletlerin itibarını yükseltme ve birbiriyle kaynaşmasını temin etmekte olan bu okullar yaygınlaştırılması gereken güzel örnekler olarak önümüzde durmaktadır.

Barışın önündeki en büyük engeller olan “cehalet, fakirlik ve iftirak”tan insanları kurtarmak için darılmayıp dayanışarak, ye’se düşmeden ümitle koşarak, elli farklı ülkeden gelip Cenevre’de buluşan ve barışa destek veren bu güzide insanları, konuşmacıları, katılımcıları, izleyicileri tebrik ediyor, “Barışın İnşası Adına” yapılan bu hizmetlerin devamlı olmasını diliyorum.

Not: Makaledeki rakamsal bilgiler Cenevre Barış Konferansı’nda sunulan tebliğlerden alınmıştır.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Mehmet Ali Şengül, Zaman) SEMPOZYUM VE SEMİNERLER Thu, 13 Nov 2014 20:44:46 +0200
Cumhurbaşkanı’na 13 soru http://www.gencadam.com/component/k2/item/975-cumhurbaskanina-13-soru http://www.gencadam.com/component/k2/item/975-cumhurbaskanina-13-soru Cumhurbaşkanı’na 13 soru

1-Sayın Cumhurbaşkanı, geçen haziran Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde ‘Türkçeye Türkiye’nin barış mücadelesine adanmış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.’ demiş, 25 dakika Hizmet’e ve Hocaefendi’ye övgüler yağdırmıştınız. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları dışında bizim bilmediğimiz hangi sebeple bir yıl içinde 180 derece dönüş yapıp kendinizi Hizmet’i lanetler bir konuma düşürdünüz?

2- Hocaefendi, 12 Mart mahkemelerinde yargılandı. Cuntacılar bir şey bulamadı. Sonra 12 Eylül darbecileri... Son olarak 28 Şubat’çıların terör örgütü kurmaktan açtıkları dava Haziran 2008’de de Yargıtay Genel Kurulu’nda oybirliğiyle beraatle sonuçlanmıştı. Hocaefendi’nin avukatlarının ifade ettiği gibi şu an Hocaefendi ile ilgili mahkemelerde devam eden bir soruşturma veya dava yok.

Siz, kendi medyanızın yalanları dışında hangi bilgiye sahipsiniz ki olmayan soruşturma için ABD’den Hocaefendi’yi getirtme hesapları yapıyorsunuz?

3- Demokratik ülkelerde yargı bağımsız. Siz hem savcı hem hakim olup yargılıyor sonra zihninizdeki mahkemede mahkum edip ABD’den istemeye kalkıyorsunuz? ABD bizim gibi değil, demokratik bir ülke. Orada herhangi bir kişinin iadesine karar verecek olan Başkan değil, ABD yargısı. Bunu bildiğiniz halde emrinizdeki gazetelerinize bunu haber yaptırma amacınız ne? ‘Bakın gelmiyor, demek ki ABD kolluyor’ demek mi? Medya aracılığıyla psikolojik harp yapmayı yeni makamınıza yakıştırıyor musunuz?

4- Yargının iflas ettiği, siyasilerin savcı ve hakim olduğu bir ülkede, en masum insanlar katil muamelesi görebilir, ki görüyor. Teröristler devlet misafiri, vatanseverler terörist sayılıyor. Hırsızlık ve yolsuzlukları yakalayan dürüst insanlar, kurulan proje mahkemelerle hapse giriyor. Hocaefendi’ye karşı bütün şer odaklar düşmanlıkta ittifak halinde. Yılanlar inlerinden çıkıp tuzak kurmuş bekliyor. Böyle bir konjonktürde Hocaefendi’nin ‘Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz’ hadisine muhalefet edip, yargının adalet bakanının ağzına baktığı bir ülkeye geri dönmesi, mümin basiretinin ‘evet’ diyeceği bir davranış mıdır?

5- Yıllarca övgüyle bahsettiğiniz Hizmet Hareketi’ne olan şimdiki emsalsiz husumetiniz yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarını yürüten savcı ve polis müdürlerinin Hizmet’le irtibatı iddiasından mı kaynaklanmaktadır?

6- Son iki yıldır size soru sorabilen bir gazetecinin karşısına çıkamadınız. Sebebi 30 milyon Euro sıfırlama, Urla villaları, imar izinleri, vali sürdürme, Çatalca villaları, ihalelere müdahale, 10 milyon Euro komisyonu yetersiz bulma, yerden ve havadan nereye olduğu belirsiz silah sevkiyatı... Ve sümenaltı edilen Baykal kaseti... gibi iddiaların gerçekliği midir?

7- Dokunulmazlığınız olduğu anayasanın “başbakan ve bakanlar tutuklanamaz, Meclis soruşturması dışında yargıya sevk edilemez” hükmüyle sabit. Buna rağmen ‘hedefleri bendim’ demeniz sizin de bu yolsuzluk ve rüşvet skandallarıyla ilişkili olmanızdan mıdır?

8- Değilse AKP’deki yolsuzlukları ve yolsuzluklara bulaşanları temizleyip güçlenmek varken niçin yolsuzlukları araştıranlara savaş açtınız? 20 bini aşkın vatan evladını sürgüne yolladınız?

9- MİT’in geçen yıl Reza Zarrab’ın bakanlarla yolsuzluk ilişkisi olduğu yönünde sizi uyardığına dair bir belge çıktı. Demek ki MİT elemanları da bakanları, bürokratları takip etmiş. O raporu hazırlayan MİT mensuplarını da görevlerinden aldırdınız mı?

10- Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, İsviçre bankalarında parası olduğu yönünde iddialar çıkınca kendisi İsviçre bankalarına başvurdu. Hesabım varsa bana bildirin, dedi. Böylece Baykal’ın İsviçre bankalarında hesabı olmadığı ortaya çıktı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Wikileaks belgelerine dayanarak sizin İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabınızın olduğunu iddia etti. Siz de İsviçre bankalarına başvurarak hesaplarınızın bulunmadığını kamuoyuna belgelemeyi düşünüyor musunuz?

11- Dünya siyasi tarihinde 30 savcı ve hakimle ve 20 polis müdürüyle yapılmış herhangi bir darbe var mıdır? 4 bakanın yolsuzluktan istifası darbe miydi? Reza Zarrab’ın bakanlara rüşvet vermesini veya Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’ye girişi yasak olan Yasin el Kadı’nın takip edilmesi suç mudur? Darbe midir?

12- Uçakta gazetecilerin ‘Elde bilgi-belge olmadan ne yapacaksınız? diyenler var sorusuna ‘Bu ülkenin Başbakan’ı, bakanları dinlendi. Bundan daha büyük belge olur mu?’ demeniz nasıl bir mantıktır? Suçun varlığı aynı zamanda suçlunun kim olduğunu da mı açıklar? Elinizde hiçbir belge olmadan milyonlarca mensubu olan bir camiayı sürekli karalamak ve karalatmak vicdanınızı rahatsız etmiyor mu?

13- Türkiye’yi dinlediklerini kabul eden ABD, Almanya ve İngiltere’ye ses çıkaramayıp, Cemaat beni dinledi diye onlara şikâyete gitmek biraz tuhaf olmuyor mu?

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Veysel Ayhan, Zaman) GENÇ ADAM ANALİZ Sat, 06 Sep 2014 23:28:13 +0300
Bir ‘duruş’un anatomisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/973-bir-durusun-anatomisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/973-bir-durusun-anatomisi Bir ‘duruş’un anatomisi

İnanan kesim olarak gerçekten ilginç bir zaman diliminden geçiyoruz. Herhalde hiçbir dönemde bu kadar kafa karışıklığı yaşanmamıştı.

Bugün insanlar hadiseler karşısında nasıl bir duruş sergileyeceklerini bilemez durumdalar. Zira meydanda o kadar çok kafa karıştırıcılar var ki, ‘iletişim çağı’nda bile insanlar bu kadar manipüle edilebiliyorsa yakın ve uzak tarihteki anlaşmazlıklara uzlaşmazlıklara şaşmamak gerekir.

Bir mümin olarak yaşadığımız problemler karşısında hepimizin hakem konumundaki müracaat kaynakları olan Kur’an, sünnet, sahabe ve tabiin, selef-i salihînin (radiyallahu anhüm ecmaîn) hayatları, onların safiyane içtihadları ayrıca bunların karışımından oluşan ve asırlardan beri toplumumuzun dem ve damarına işlemiş o büyük ve geniş birikim, tecrübe ortada iken, bütün bunları görmezlikten gelircesine sergilenen tavır ve davranışlar hakikaten hayret vericidir.

Ortada bazı kesimlerin apaçık itikadî ve amelî problem teşkil eden söz ve fiillerine şahit olunduğu halde her nedense bunların bir kısım çevrelerce özenle kapatılmaya çalışılması dikkatten kaçmamaktadır. Avam-ı nas bu meseleleri tam kavrayamadığından gerekli tepkiyi ortaya koy(a)masa da -bunda da bir derece  mazur sayılsalar da- âlim ve ilmiye sınıfının vazifesini yapmayarak sessiz kalması hem ciddi bir ihmal hem de korumaya çalışılan kişilerin ahireti adına onlara yapılmış bir kötülüktür. Halbuki kendini hak ve hakikate adamış  gerçek ilmi entelektüellik, hangi şartta olursa olsun, neticesi nereye varırsa varsın duruşunu ve tavrını haktan ve hakikatten yana koyarak hata yapanları ve onlara tabi olan kitleleri yanlıştan ve şaşkınlıktan korumak değil midir? Bu önemli vazife öncelikle her alanda toplumun önünde bulunan rehber konumundaki şahsiyetlere düşmez mi?

Belki bazıları şimdi bunları konuşmanın zamanı olmadığını söyleyerek kendilerince bir bahane üretiyor olabilirler. Düşmanlığın hariçten geldiği zamanlarda belki bu düşünceye itibar edilebilir fakat dâhili düşmanlıkların körüklenerek müminler arası birlik ve beraberliğin bizzat bu hata ve yanlışlıkları irtikab edenlerce paramparça edilmeye çalışıldığı bir süreçte, Müslümanlık kriterlerine göre doğrular ve yanlışlar hususunda bir şeyler demesi gereken kişilerin suskunluğu büyük bir vebal olduğu gibi problemin de gün geçtikçe tamir edilemez hale gelmesine sebep olacaktır.

Bugünkü problemler karşısında insanlar üzerinde genelde üç-dört husus hükmünü icra etmektedir. Bunlardan biri korku, diğeri ise menfaat düşüncesidir. Bunlara körü körüne tarafgirlik, meşreb ve meslek muhabbetinden kaynaklanan taassub ve minnet altına girme de  eklenebilir. Aslında hak ve hakikat, haklı ve haksızlar, doğru ve yanlışlar çok iyi bilinmesine rağmen bazen korku ve menfaat düşüncesi saikiyle bazen meşreb ve meslek muhabbetiyle bazen de minnet duygusuyla sağlam bir “duruş” sergileme konumunda bulunan zevat pek azı müstesna, dik duramamakta ve hakkı ifade edememektedirler.

Hâlbuki bir müminin olaylar ve hadiseler karşısındaki “duruş”u çok önemlidir. Küfrün, nifakın, fıskın ve zulmün karşısında imanın, hak ve hakikatin, yalanın karşısında doğrunun, şerrin ve kötülüğün karşısında hayrın ve iyiliğin, haksızlık ve hukuksuzluğun karşısında adalet ve hakkaniyetin, zalimin karşısında mazlumun, gadredenin karşısında da mağdurun tarafında duruşu… Duruş esas itibarıyla zor zamanlarda  bilhassa olayların  kaderdenk noktalarında ehemmiyet arz eder. Rahat zamanlardaki duruş herkesin işi iken çetin ve zor şartlardaki duruş hak erlerinin işidir. O Allah (cc) ile irtibatı çok güçlü, ahirete ve hesaba çok iyi inanan, kendini ve benliğini aşmış, hak ve hakikate, insanlığa kendini adamış, yaşatma idealiyle yaşamaktan vazgeçmiş, fedakârlığı meslek edinmiş mefkûre yolcularının, beklentisizlerin işidir. Sergilenmesi gereken duruşu yerinde ve zamanında sergilemek kolay olmadığından “duruş kahramanları”nın sayısı da fazla değildir. Onlar Allah’ın (cc) lütuf, ihsan ve inayetinin bir eseri olarak Kur’an ve sünnet çerçevesinde, eşya ve hadiselerdeki, murad-ı İlahiye’ye vesile olabilecek veya uzaklaştıracak hususları çok iyi görerek, her zaman yerinde ve zamanında haktan ve hukuktan yana tavır ve duruşlarını belirlerler. Herkes bir tarafa akarken onlar Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde hareket eder ve bu hususta da katiyyen “kınayanın kınamasından korkmazlar” (Maide, 54) çünkü onlar kullardan değil, Allah’tan korkarlar. Onlar için bu vazgeçilmez bir vazifedir.

Yakın ve uzak tarihimizde Enbiya ve evliyadan, ehl-i ilimden tarihi şahsiyetlerden bu kabil “duruş kahramanları”nın pek çoğundan bahsedilebilir. Yakın tarihimiz itibarıyla böyle bir “duruş insanı”ndan bahsedilecekse bunların en önde geleni Üstad Bediüzzaman’dır. Bir sohbet meclisinde Hocaefendi onun hakkında “Eğer Üstadın hiçbir eseri olmasaydı dehrin hadiseleri karşısında dimdik duruşu yeterdi” buyurarak önde görünen insanların duruşunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştı. O günlerde materyalist felsefe insanımızı, ilmiye sınıfını, âlimleri o kadar tesiri altına almıştı ki “bilimin verileri” dışında bir şeye inanmak, savunmak, iddia etmek adeta dışlanmaya ve ötekileştirilmeye davetiye çıkarmak demekti. Toplumun en önündeki bazı âlim şahsiyetlerin bile “Kur’an’ın şu şu ayetleri bu zamanda [haşa] hükmünü yitirmiştir.” dedikleri bir dönemde Bediüzzaman, iman ve Kur’an’ın hakkaniyetini ilmî, aklî-naklî, mantıkî usul ve metotlarla ortaya koyarak vatan evladının imanla ve Rabb’isiyle buluşmasına vesile olmuştu. Yeni bir usul ve metotla ezberleri bozan Üstad (ra) devrinin insanlarınca garipsense de zaman onun Bediüzzaman olduğunu ispat etmiştir. Bereketli ve uzun ömrüyle yakın tarihin en önemli dönemlerine şahit olmuş türlü türlü iftiralara ve haksızlıklara zulümlere maruz kalmıştır. Fakat o bütün bunlara rağmen “Allah’ın sadık kulu” olarak bedeli ne olursa olsun eşya ve hadiselere bakarken iman nazarıyla bakmış, onları Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılık çerçevesinde değerlendirmiş zorluklar, sıkıntı ve meşakkatler, baskı ve zulümler ne kadar dayanılmaz olursa olsun onu iman, İslam, hak ve hakkaniyet tarafındaki duruşundan vazgeçirememiştir.

Bugünlerde Müslümanlık adına, ilerideki Müslümanlık şahs-ı manevisine çok zararlar verecek yanlışlar yapıldığı halde, Müslümanca bir duruş sergilemesi gereken kişi veya kurumların, korku veya menfaat saikiyle, tarafgirlik veya meşreb taassubuyla, minnet duygusu baskısıyla hareket ederek bunları görmezlikten gelmeleri umum Müslümanlar adına üzüntü duyulacak bir husustur.

İnsanımız, hayatı, ülkesine ve milletine hizmetle geçmiş olan Hocaefendi’nin gerek ülkemizde yaşanan hadiseler karşısında gerekse insanlığı ilgilendiren dünyadaki olaylar karşısındaki insanî ve mümince duruşunu hiçbir zaman unutmayacaktır. Her ne kadar şartlanmış bir kesim, sathî, yapay, boğucu bir atmosfer oluşturma gayretiyle hak ve hakikatleri, doğruları perdelemeye çalışsa da sadece vatan ve milletini düşünen ve bu istikamette tercüman olunması gereken meseleleri seslendiren Hocaefendi, bizlere ve bugünkü  nesillere bir “duruş” numunesi sunmaktadır. Pek çok olumsuzluğun yer aldığı böyle bir zamanda iman-ı  kâmilin gür bir sadâsı olarak arz-ı endam etmesiyle çevresindekilere “imanî bir duruş”u temsil etmektedir. Kalb ve ruh hayatı, ibadet-i taati ve duası, sünnet-i seniyyeye ittibaı takva ve zühdü, emir ve yasaklara riayetteki hassasiyeti ile etrafındaki  herkese “İslami bir duruş” sergilemektedir. Umumi ve hususi manada insanlarla olan beşeri münasebetlerindeki istikameti, dengesi, müsamahası, nezaket ve nezahetiyle beraber edebi, mahviyet ve tevazuu, dünden bugüne davranışlarındaki istikrar  onu bilenler için “ahlakî bir duruş”a örnek teşkil etmektedir.

O, bugün bile maruz kaldığı onca tarassut, takip, tazyik, tahkir ve aşağılama gayretlerine rağmen hiçbir zaman milletine küsmüyor, darılmıyor, “takdir edilmeme” sendromuna girmiyor. Bütün yıldırma ve vazgeçirme çabalarına rağmen hak rızası hedefindeki hizmetleriyle, “dava insanı duruş”uyla inanmış nesillere rehberlik yapıyor. Yaşanılan olumsuzluklar ne kadar çok olursa olsun felaket ve musibetler ne kadar büyük olursa olsun inanç ve ümidini kaybetmeden sürekli azim ve kararlılıkla çalışarak bu milletin evlatlarında  şartlar ne olursa olsun inanç ve ümitle “hizmet etme” şuurunu mayalıyor, onların ufkunu açıyor. Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında makama, câha, mala-mülke, şöhrete, insanların takdir ve alkışlarına aldırış etmeyerek iradeli duruşuyla gerçek bir müminin dünyevilik karşısındaki duruşunun nasıl olması gerektiğini fiilen gösteriyor.

Yurtiçi ve yurtdışında insanımızın kendi özkaynakları ile yıllarca emek vererek büyük fedakârlıklarla sadece ülkelerine ve insanlığa hizmet duygusuyla açtıkları eğitim öğretim yuvalarının aleyhine çalışanlara karşı bu işte katkısı olanların hakkını müdafaa adına ortaya koyduğu “vefa ve kadirşinaslık duruşu” ile de onları yüreklendiriyor, teşvik ediyor.

Bununla birlikte milletimiz ve Müslümanlığın zararına gördüğü meselelerde de hukukî ve demokratik hakkı ne ise İslamî ve insanî hassasiyeti gereği hiçbir beklentiye girmeden hiçbir tereddüde düşmeden cesaretle düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyor. Tüm insanlık nezdinde ülkemiz ve Müslümanlık imajının yanlış davranışlarla bozulmaması ve bozulan imajın düzeltilmesi için pek çok şeyi göze alma pahasına net ve doğru Müslümanlık duruşunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle de değerlendirebilen ve kıymetini bilebilenler  için bizim tarihi geleneğimize ait önemli bir icraatı ihya ediyor. Gerçek manada peygamberlik mirasını temsil eden hakiki âlimlerin geçmişte yaptığı gibi gerek mal-mülkle gerek sevk ve idare ile gerekse farklı argümanlarla güç ve kuvveti temsil eden kişi veya cemiyetlere imanî, İslamî, Kur’anî bir vazife gereği, Kur’an ve sünnetle test ettiği meselelerle alakalı “Emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker”, irşad, nasihat ve tebliğ vazifesini ifa ediyor. Daha önceki asırlarda yüzlerce  emsallerinin yaptığı gibi… Tabii ki ihtiyaç duyan kimseler için...

Bugün ilmî, içtimaî ve dinî sahada Hocaefendi nasıl bir “duruş” sergiliyorsa aynı şekilde değişik alanlarda, içimizdeki inanç ve ümidi takviye edecek farklı sağlam “duruş”lara da şahit olmaktayız. Akademisyenlerden, gazeteci ve medya mensuplarına, iş dünyası ve siyasî şahsiyetlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar bir hayli kişi ve kuruluş, hukuktan, demokratik haklardan, doğrudan, hakkaniyet ve adaletten yana bir “duruş” sergileyerek milletin kalbinde müstesna bir yer ediniyor ve dua alıyorlar. Diğerleri ise millet ve hak nezdinde kendi kendilerini ademe mahkûm etmek riskiyle karşı karşıya kalıyorlar…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Numan Yiğit, Zaman) MAKALELER Mon, 25 Aug 2014 09:22:11 +0300
Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup http://www.gencadam.com/component/k2/item/949-erdoganin-pennsylvania-ziyareti-ve-2006daki-mektup http://www.gencadam.com/component/k2/item/949-erdoganin-pennsylvania-ziyareti-ve-2006daki-mektup Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dost canlısı, diyalog aşığı, kapısı herkese açık ve tanışıp kaynaşmaya taraf bir insandır. Senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret eder; yemeğini yer, çayını içer. Hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler gibi herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri olurlar. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinler, onların düşüncelerine değer verir; fırsatını bulursa, kendi mülahazalarını da seslendirir.

2000'li yılların başında AKP'nin kuruluş aşamasında, Recep Tayyip Erdoğan da Pennsylvania'ya gelmiş; yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti. Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı.

Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu. Dahası sayın Gül'ün geleceği gün muhterem Hocamız şöyle buyurmuştu: "Abdullah Bey dostumuzdur. Dosta karşı tekellüf saygısızlık olur. Anadolu insanı farklı muameleden rahatsızlık duyar. Yemeği ortak soframızda ikram edelim, sohbetimizi aynı salonda sürdürelim!"

Devlet, servet ve şehvet

Kıymetli Hocamız o zaman ve daha sonra imkan nisbetinde misafirlerimize yeni teşebbüslerinde muvaffak olabilmeleri için mutlaka birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılmaları, halkın genelini kucaklamaları, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalmaları ve nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip etmeleri gerektiğini anlatmıştı. Ülkemizin ikbal ve istikbali için manevi buudlu demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı'ya dönmekle beraber müslümanların çoğunlukla yaşadıkları coğrafyalarla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususların lüzumunu vurgulamıştı.

AKP, ilk seçimlere girerken, işaret edilen bu hususlara sahip çıkacağını vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceği ve darbecilerden hesap soracağı sözünü vermişti. Seçim sonrasında alnı secdeli bildiğimiz onca insanı mecliste bir arada görünce inşiraha ermiş; verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkemizin devletler muvazenesinde hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümide kapılmıştık. Nitekim, AKP iktidarının ilk yıllarında söz konusu vaatlere uygun hareket edildiğini görmüş ve heyecanlanmıştık.

Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulaktan kulağa:

Atmosferine uğrayan yiğitleri kılıbıklaştıran "devlet, servet ve şehvet"pek çok AKP'liyi de sarartıp soldurmuştu. Bu öldürücü hastalıklar, siyasete hizmet için girdiğini söyleyen nice mert görünümlü insanı da hazan yemiş yapraklar gibi döküp yere sermişti.

Güç ve iktidar adeta başları döndürmüş, bakışları bulandırmıştı. Güce mağlûbiyet veya kuvvetin cazibesi "bizimkiler"e de başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalamıştı. Zamanla siyasi iktidar artık toplumun başka kesimlerine karşı içine kapanmış ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket eder olmuştu.

Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en şeni' zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince sadece "biz" der olmuş ve devlete hizmet aşkının yerine şahsi yatırım açgözlülüğü oturmuştu.

Üstad hazretleri, "Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler." der. Mefkûresiz insanların -hele bir de masa ve kasa sahibi olmuşlarsa- Kur'ânî tabirle, kadın, evlât, yığın yığın para, araba, eşya, mevki, makam, kazanç şehvetlerine esir düşmeleri kaçınılmazdır. Nitekim, "Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice cihangirler, nice hanlar" gibi pek çok "ak" siyasî de aynı marazdan dolayı kararmıştı.

Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.

Camia'yı bitirme planı

İşte günümüze kadar katlanarak yaygınlaşan bu çürümenin ilk neticesi 2004-MGK'da "Türkiye'de Nurculuk ve Fethullah Gülen'i Bitirme Eylem Planı"nın imzalanması olmuştu.

Daha o günlerde Camia'yı bitirme planlarının devreye sokulduğu bir fısıltı halinde konuşuluyordu. Fakat biz her şeye rağmen hüsn-ü zannımızı korumuş; bunu hükümetin bir taktiği olarak kabul etmeye çalışmıştık; zira AKP'ye böyle kara bir lekeyi yakıştıramıyorduk.

Bir sene sonra Adalet Bakanlığı'nın aniden "bireysel terör" ve "silahsız terör örgütü" gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladığını duyunca şoke olmuştuk. Hazırlanan taslak büyük tuzaklar içeriyordu. Zaman Gazetesi 8 Eylül 2005 tarihinde "TMK taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor" manşetiyle çıkmıştı; birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulanmıştı. Zaman'ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçmişti; yoğun kamuoyu baskısı akabinde AKP iktidarı hem kendini hem tabanını hem de ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmişti. Geri çekmişti ama bu "operasyon" hüsn-ü zan duygularının üzerine bir balyoz daha indirmişti. (İşin ciddiyetini merak edenler o günkü gazeteleri ve o tarihlerde sitemizde yayınladığımız Kırık Testi'leri okuyabilirler.)

Aynı günlerde rüşvet, ihalede usulsüzlük ve her türlü yolsuzluk haberleri de fısıltı gazetesinde ilk sıralarda yer almaya başlamıştı ve bunları en evvel, hattâ daha 2003 temmuzunda gündeme getiren de Ahmet Taşgetiren olmuştu. Hortumların vanası bir aralık kısılmış gibi gözükmüş, fakat heyhat daha sonra o hortumların sadece yönlerinin değiştirildiği anlaşılmıştı. Öyle ki, merhum Muhsin Yazıcıoğlu 2007 senesindeki konuşmasında -ki sosyal medyada çok meşhur oldu, hatırlarsanız- ta o zaman AKP'li yöneticilere "Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin temizlik edebiyatına artık kimse inanmıyor." demişti. Yine şimdi AKP cenahında yer alan Numan Kurtulmuş, "Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular." derken, AK trollere her türlü yalan ve iftiralarında öncülük yapan Süleyman Soylu da AKP'nin bulaştığı kirleri en yüksek perdeden dile getiriyordu. Fehmi Koru ise, "Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular" diyordu.

İşte, bir taraftan AKP'nin çizgi kaybı yaşaması bir taraftan da dindarları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine muhterem Hocaefendi bir gün "Acaba sayın Başbakan'a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?" dedi. Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etti; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazdırdı, sabah namazında bir kere daha okuttu. Hocamızın o esnada iki büklüm oluşu, yanaklarından yaşların süzülüşü ve ellerini dua eder gibi açıp "Sen de biliyorsun Allah'ım! Sadece bir mü'min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette 'Neden uyarmadın?' sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!.." deyişi hâlâ gözlerimin önünde gibidir.

2006 Senesinde Erdoğan'a Yazılan Mektup

Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere zağlı hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde'nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:

"Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da, sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163'ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.

Dahası, Türkiye'nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir."

Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:

"Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl'ın merhum Menderes'e ifadeleri çerçevesinde "Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!" düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim."

Kıymetli Hocamız, mektubunun sonunda bir ehl-i Hakk'ın yakaza çerçevesindeki bir müşahedesini de aktararak Başbakanın bu sözlerden gücenmemesini, yazılanları bir dost hasbihali olarak görmesini istirham ediyor ve diyordu ki:

"Yüksek bir binaya dünyaca büyük bazı insanlar giriyorlar. Onların hepsinin suratları insandan başka değişik suratlara benziyor. Siz de onların arkasından o binaya dâhil oluyorsunuz; fakat o esnada sizin simanız bildiğimiz sima ve çehreniz gayet gökçek. Bir müddet sonra herkes dışarı çıkıyor ve en arkadan da siz o siması değişmişlerin en başındakiyle el ele tutuşmuş olarak binadan ayrılıyorsunuz; maalesef simanız oldukça değişmiş ve önceki halinden çok farklı bir hal almış.

Tevil-i ehadise vakıf olduğumu söyleyemem, ancak böyle bir müşahedenin şirin görünmediği de muhakkak. Allah sizi kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla öyle bir su-i akıbetten muhafaza buyursun, sonra da doğru yolda muininiz olsun.

Üslup, istiğna ve ortak akıl

Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve hediyelerle, çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu. (Lütfen, son üç beş senelik Bamteli ve Kırık Testi paylaşımlarını bu gözle bir kere daha inceleyin.)

Aziz Hocamız, Camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da hâdimleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı. Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı. Özellikle "üslup, (kadın, mal, mevki gibi tuzaklar karşısında) istiğna ve ortak akıl" esaslarına dikkat çekti; "Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!" dedi. "Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!" diye inledi. "Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, "istişare" müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!" ikazlarını serdetti.

Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, tekke adabını, ulemanın nazik üslubunu ve İslam edebini anlamadılar; "sıddık kardeşim" deniyorsa, bu ifadenin "Ben seni özü ve sözüyle doğru bir adam bildim; hüsn-ü zannımı kırma ve öyle ol!" manasına geldiğini kavrayamadılar; kavrayamadı ve güzel hitapları, hak ettikleri iltifatlar saydılar.

Allah şahittir; Hocaefendi bağırarak da anlattı sükutla da.. gece de söyledi gündüz de.. mülayemetle de dile getirdi sert bir üslupla da. Her yolu denedi. Heyhat... Bir kere devlet, servet ve şehvet ağlarına kaptırmışlardı kendilerini, onun pençelerinden kurtulamadılar.

Dünyanın Tayyip ağabeyi olmak varken..

Son iki ayda müşahede ettiğimiz hadiseler ve ortaya saçılan fezlekeler/tapeler de gösteriyor ki o mektupta dikkat çekilen tehlikeler bir bir gerçekleşti. Maalesef, zaman gösterdi ki, Başbakan ne 'ol'mayı başarabildi ne de milleti, ülküsü için ölmeden önce ölebilmeyi. Vâ esefâ.. olamadı ve soldu Başbakan. Simasındaki gökçekliği kaybetti. Belli ki şahsî hesapları ağır bastı ve maalesef kendisine güvenenlere büyük bir inkisar yaşattı.

Meydanlarda "kefenle dolaşıyorum" diyerek nutuklar atmak kolaydır. Hamaset tatlıdır. Yiğitlik kapının bu tarafında olduğu gibi arkasında da veya tribünün önünde de berisinde de aynı mertliği sergileyebilmektir.

Dik duramadı Erdoğan!

Duvarlar arkasında "Sizi cemaat hapse attırdı, hepinizi Camia bitirdi!" dedi. Fakat, kendi yandaşlarına "Hepsini nasıl da dize getirdik; karşımızda hazır ola geçirdik!" sözleriyle kahramanlık tablosu çizdi.

Kameralar karşısında "one minute" diye gürledi, bir anda cesur yürek kesildi; lakin hemen sonra "Benim sözüm moderatöreydi!" sokağına sapıp yan çizdi; dahası "gemicik"ler sürekli gitti geldi, gitti geldi.

Futbol takımlarını bile bizzat dizayn etmeye kalkıştı; sonra yine kapılar arkasında "Cemaat sizi ele geçirmek istiyor; başkanınızı içeri Camia tıktırdı!" iftirasını yaydı.

Zira, kendisini dünya lideri olarak takdim ediyorlardı; halife-yi ruy-i zemin olduğunu söylüyorlardı. Demek o da inanmıştı ki, kimseye boyun eğmemiş olan Cemaat'e de biat ettirmeyi en öncelikli işler arasına koymuştu. Sadece kendi hırsı mıydı, yoksa birilerine verilen söz mü vardı? Malum ve meşhud olan husus, Camia'ya "had bildirme" teşebbüsüydü.

Biat alamayınca, önce cemaati bölme gayretine girişmişti. Bir avuç gayr-i memnun arasından devşirdiği pişkin ve kesif insanları danışman olarak kullandı; denemediği yol kalmadı ama Camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu; bölüp parçalamayı beceremedi.

Daha sonra, haksız tayin, sürgün ve kıyım yoluna gitti. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı'na yazdığı meşhur mektubun satır aralarında buna işarette bulunmuş; "Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca "falan yere müntesip, falancı.. filancı.." görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini" belirtmişti.

Akabinde, Başbakan dershaneleri kapatma meftunu oldu. Zamanla "eğitim reformu" sözünün sadece bir kılıf olduğu anlaşıldı. Bir konuşmasında belki de bilmeden telaffuz ettiği üzere, sırf bu gayeye matuf dört tane bakan değiştirdi.

Nihayet, Erdoğan bütün bütün tanınmaz hale geldi. Saldırılar, iftiralar, hakaretler... Meydanlardaki seviyesizliğe aynıyla karşılık verilmeyince iyice hırslandı. Hücumlarını her gün biraz daha şiddetlendirdi. Sonunda bir cinayete daha imza attı: Bir kısım Ergenekoncular haricinde bütün Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarını kapattırmak için büyükelçilere talimat verdi, ülke liderlerine telefonlar etti ve hatta -son günlerde ortaya çıktığı üzere- Hocaefendi'yi Türkiye'ye davet ettiği esnada bile gammazlama evrakı hazırlattı; Pennsylvania'ya elçi gönderdiği aynı anda Obama'ya şikayet dosyası sundu.

Esefle bir kere daha ifade etmeliyim ki, Erdoğan, olmayı değil solmayı seçti ve müminlere inkisar yaşattı. Bütün mefkûre muhacirlerinin ve onların 160 ülkedeki çiçeklerinin "Tayyip Ağabey"i olmak, samimi dualarını almak ve hep hayırla anılmak varken ne yazık ki o ümitleri boşa çıkardı ve hafızalarda bir yitik olarak kaldı.

Halbuki, kimseye recasında inkisar yaşatmamak Müslüman ahlakıdır. Zira, İslam'da, değil yalnız insanların, hayvanların beklentilerini bile boşa çıkartmak faziletsizlik sayılmıştır. Rivayete göre; Ahmed b. Hanbel, Mâverâünnehir'de bir âlimin üç kuşakta Efendimiz'e (aleyhissalatü vesselam) ulaşan (sülâsiyyât) hadisler bildiğini duyar. Hazret, hemen o zâtın bulunduğu yere rıhlet eder; varır o âlimi bulur; hürmetle selam verir, iltifat bekler. Âlim zat o esnada bir köpeği doyurmakla meşguldür; Hazret'in selamını aceleyle alıp köpekle ilgilenmeye koyulur. Hayvanı doyurup işini bitiren âlim, Ahmed b. Hanbel'e döner ve şöyle der: "Sana iltifat etmeyip köpeği beslemeye yönelmem gücüne gitti, biraz alındın sanırım. Fakat, bana Ebu'z-Zinâd'dan, ona A'rec'den, ona da Ebu Hüreyre'den ulaştığına göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Kim kendisine ümit bağlayanı inkisara uğratırsa, Allah kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır." Bizim memlekette böyle kelbler yoktur; bu köpek bende yiyecek bulma beklentisiyle peşime takıldı. Onun beklentisini boşa çıkartırsam, ötede recası kesik olanlar arasında bulunurum diye korktum." Bu söz üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, "Bu hadis bana yeter!" der ve köyüne döner. Demem o ki, İlahî rahmetten recası bulunan mü'minlere, bari dostlarını inkisar-ı hayale uğratmamaları yaraşırdı.

Acı gerçekle yüzleşiyoruz!..

Heyhat, Erdoğan ve hükümeti öyle davranmadı. Dershane sürecinde ve özellikle "17 Aralık Operasyonu" sonrasında o güne kadar kısmen gizlediği yüzünü de açık etti.

Medyadan takip edebildiğim kadarıyla inancım odur ki, yolsuzluk operasyonu, bütünüyle kanunlar çerçevesinde ve tamamıyla devletin yargı-polis mensuplarının eşgüdümlü çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Fakat, AKP yıllardır emir verdiği ve her türlü işinde kullandığı polisin kendisine yönelik bir soruşturmada yer almasını hazmedememiş; bir de yolsuzlukların üzerini örtmek için muhayyel bir düşman ihtiyacı hissedince, operasyonu Cemaat ile ilişkilendirerek binlerce polisi, savcıyı, hâkimi kış ortasında haksız ve kanunsuz yere sürgün etmiş, hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, zimmet, ihtikâr operasyonunu, 8 yıl önce yukarıda anlatılan rüya veya müşahedede görüldüğü gibi, bazı güçlerle el ele ve onlara verdiği sözü yerine getirme adına Cemaat'i "bitirmek" için bir fırsat olarak da kullanma yoluna sapmıştır. Kıyıma uğrayan o memurların çok büyük bölümünün Camia ile alakasının olduğunu da zannetmiyorum. Ülkücü veya sosyal demokrat ya da herhangi bir tarikate/meşrebe bağlı pek çok kimsenin de gadre uğratıldığını düşünüyorum. Bununla beraber inanıyorum ki, büyük bir cürüm işlemiş gibi yerlerinden edilen, karda buzda çoluk çocuklarıyla göçe zorlanan, taşınma telaşı yaşayan o insanlar mazlumdur ve başlarına gelecekleri bile bile hukukun yanında yer aldıkları için birer kahramandır.

Hâsılı, aslında bugün şahit olduğumuz hadiseler, ateşböceklerini yıldızlaştırdığımız, sinekleri kartallaştırdığımız ve bülbül yuvalarını saksağanlara teslim ettiğimiz acı gerçeğiyle yüzleşmemizden ibarettir.

***

Not: Erdoğan'ın mektuplar karşısında tuhaf bir duruşu var. Önce bazı gazetecilere, Hocaefendi'nin Cumhurbaşkanı'na yazdığı mektubu kendisine gönderilmiş bir pazarlık metni gibi anlattı. Sonra meydanlarda "Daha düne kadar bana methiyeler dolu mektuplar gönderiyordunuz; 17 Aralık'ta birden bire ne oldu?" türünden sorularla kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Hem meselenin dershane ve 17 Aralık'tan ibaret olmadığını hem de kendisine sadece methiyeler dizilmediğini anlatabilmek için 2006'daki o mektubun muhtevasını kamuoyuyla paylaşmayı yararlı buldum.

]]>
bilgi@gencadam.com (Osman Şimşek) GENÇ ADAM ANALİZ Sat, 15 Mar 2014 23:10:34 +0200
Hocaefendi'nin hizmetini yok görmek talihsizlik http://www.gencadam.com/component/k2/item/946-seyh-abdulkerim-cevik-hocaefendinin-hizmetini-yok-gormek-talihsizlik http://www.gencadam.com/component/k2/item/946-seyh-abdulkerim-cevik-hocaefendinin-hizmetini-yok-gormek-talihsizlik Hocaefendi'nin hizmetini yok görmek talihsizlik

Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne yönelik hakaretler ilim adamlarını derinden üzüyor. Norşin Medresesi’nin başında bulunan Doğu’nun en önemli kanaat önderlerinden Şeyh Nurettin Mutlu’dan sonra Nakşibendi şeyhi Muhammed Ziyaeddin’in torunu Şeyh Abdülkerim Çevik de üzüntülerini dile getirdi. “Hocaefendi ıslah hareketi yürüttü. Türkiye’de üniversitelere de insan yetiştirme hizmetini Fethullah Gülen başlattı, Türkiye’de sosyal değişimi gerçekleştirdi.” dedi. Doğu-batı ayrımı yapmadan her yerde, her alanda İslam’ın öngördüklerini hayata geçiren böyle bir cemaatin hizmetlerini ‘yok’ görmeyi ‘talihsizlik’ olarak niteledi. Hocaefendi’nin İslam dünyasındaki diğer cemaatler tarafından da örnek alındığını belirten Çevik, “Peygamber vârisleri için ne düşünülüyorsa, Hocaefendi için de aynı şeyleri düşünmek ve aynı şeyleri idrak etmek gerekiyor.” ifadelerini kullandı. Bitlisli kanaat önderi Celaleddin Farukoğlu da “Allah ve Kur’an yolunda yapılan hizmetleri kim takdir etmezse Allah ile kendi arasını bozuyor demektir.” uyarısında bulundu.

Yıllardan beri Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hizmetlerini bildiğini söyleyen Şeyh Abdülkerim Çevik, 1960’lı yıllarda İzmir’de İslam’a hizmet ettiği dönemden beri Gülen’in ilim ehli arasında meşhur olduğunu aktardı. Çevik, “Hocaefendi ıslah hareketi yürüttü. Türkiye’de üniversitelere de insan yetiştiren ilk İslamî cemaat Fethullah Gülen tarafından başlatıldı. Bunu herkes biliyor. Gülen, Türkiye’de sosyal değişimi gerçekleştirdi.” dedi. Hocaefendi’nin şahsının da, eserlerinin de ortada olduğunu anlatan Çevik, eserlerine bakıldığı zaman amacının net olarak anlaşıldığını kaydetti. Çevik, sözlerini şöyle sürdürdü: “İnsan o eserlere baktığında Hocaefendi’nin ne olduğu, ne istediği ve amacının ne olduğu ortaya çıkıyor. Vaazlarında insanlığı hep güzelliklere yönelten bir din adamıdır, bir peygamber vârisidir. Dolayısıyla bir peygamber vârisi için ne düşünülüyorsa Hocaefendi için de aynı şeyleri düşünmek ve aynı şeyleri idrak etmek gerekiyor.

Ben Pakistan’ı ziyaret etmiştim, orada büyük İslamî cemaatler var. Orada her cemaat kendi üstadını, hizmetlerini Hocaefendi’ye benzetiyordu. ‘Bizim hizmetlerimiz çok büyüktür, tıpkı Gülen Hocaefendi’nin hizmetlerine benziyor.’ diyorlardı. Hizmet Hareketi Türkiye’de, doğu-batı ayrımı yapmadan her yere hizmeti götürmüş. Bu sadece eğitimle de kalmamış, yoksul insanlara da yardımlar yapılmıştır. Her alanda İslam’ın öngördüğü hizmetleri olmuştur.”

Şeyh Abdülkerim Çevik, böyle bir cemaatin hizmetlerini ‘yok’ görmeyi ‘talihsizlik’ olarak nitelendirerek şu değerlendirmeleri yaptı: “Din adamları peygamberlerin vârisleri olduğu için, en yüksek seviyede hürmet ve saygı göstermek gerekir. Hele bütün ömrünü Allah yolunda sarf eden bir şahıs için kesinlikle insanın davranışlarına dikkat etmesi gerekiyor. Bakıyorum, kamuoyundaki bazı insanlar, aklına ne geliyorsa yazıyor, din adamları ve özellikle Hocaefendi hakkında. Bunu çok büyük bir tehlike olarak görüyorum. Çünkü bir din adamı için kesinlikle söylemlere dikkat edilmesi gerekir.

Peygamberimiz (sas) şöyle buyuruyor: ‘Kendin için ne istiyorsan Müslüman kardeşin için aynı şeyi istemiyorsan gerçek mümin değilsin.’ Dolayısıyla bu camiaya ve bütün Müslümanlara karşı iyi niyetli olmak gerekiyor. Allah’ın emirlerine uymak zorundayız. Nefsanî davrandığımız zaman Allah’ın huzurunda mutlaka sorumlu olacağız. Bütün davranışlarımızı Allah gözetliyor ve hesaba çekecektir. İnsanlar birbirlerini incitip de helalleşmesi zor olacak duruma getirmesin, önerimiz budur. Bütün dünyada, İslam âleminin içinde bulunduğu sıkıntıların hepsinin nefsani meselelerden kaynaklandığını, mutlaka Müslümanların aklını başına alıp husumeti gidermeleri gerektiğini düşünüyoruz.”

Celaleddin Farukoğlu: Hizmet’i takdir edip desteklemek lazım

Bitlisli kanaat önderi Celaleddin Farukoğlu da, dünyada en büyük hizmetin insan yetiştirmek olduğunu söyledi. Farukoğlu, “Çünkü dünyada en şerefli mahluk insandır. Allah, en şerefli mahlukun insan olduğunu bildiriyor. İnsanlara hizmet veriliyorsa bu hizmeti takdir etmemiz lazım. Hepimizin de buna destek vermesi lazımdır.” dedi. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ‘çok iyi bir insan ve alim’ olarak gördüğünü anlatan Farukoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hizmetlerinden bugüne kadar herhangi bir zarar görülmemiştir. Sadece İslam’a hizmet ettiğini görüyorum. Allah ve Kur’an yolunda yapılan hizmetleri kim takdir etmezse Allah ile kendi arasını bozuyor demektir. Allah ve Peygamber’e yapılan hizmete kimse karşı çıkmamalı. Efendimiz diyor ki: ‘Âlimler peygamberlerin vârisleridir.’ Yani diyor ki hizmetleri o kadar büyüktür. İftira ise kime olursa olsun bühtandır.”

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) HABERLER Sun, 02 Mar 2014 10:32:33 +0200
Değer miydi? http://www.gencadam.com/component/k2/item/944-deger-miydi http://www.gencadam.com/component/k2/item/944-deger-miydi Değer miydi?

Türkiye, dünyada itibar kazanıyor, insanımız adım adım zirvede yerini alıyordu. Yüzler gülüyor, yürekler ümitle çarpıyordu.

Askerî vesayet gerilemiş, Ergenekon tuzakları bir bir bertaraf edilmişti. Tam bir demokrasi için sadece birkaç adım  kalmıştı. Ne acı ki bu adımı atacak olanlar demokrasiyi değil, kendi emellerini tercih etti.

Oysa balkon konuşmaları yapmış, her kesimin gönlünü kazanmıştınız. Gönüllerini size açan milyonların kalbinde taht kurmak yerine 3-5 villaya tamah etmeye, milyarları tercih etmeye değer miydi? Size gönül kapılarını açmış, ülkenin demokratikleşmesi için kapı kapı gezmiş, destek olmuş milyonlarca müminin gönlünü yıkmaya değer miydi?

Değer miydi onlarca mal mülk varken dahasını talep edip işadamlarını komisyon sırasına dizmek? Milyonlarca AK Partili sizi kendisine rol model almışken onlara ‘komisyon ahlakı’ aşılamak, kamuya ait bir arpanın hesabını vermenin endişesini duyma duyarlığını tarihe gömmek? Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’lerin peşinden gidip devlet malının zerresine bulaşmadan nezahetle Müslümanlığı temsil etmek varken onların ahlak mirasını bit pazarında satmaya değer miydi?

Onuruyla yaşamak, adını Menderes’lerin Özal’ların yanıbaşına yazmak varken kendi hülyalarında ülkenin istikbalini boğmaya değer miydi?

Yolsuzluklar ortaya döküldü diye on binlerce polisi, polis müdürünü, savcıyı sürgüne göndermeye, bu kış günü ailece sokaklara dökmeye değer miydi?

Yolsuzluklar ortaya döküldü diye sigara bile içmeyen müminlere Haşhaşi; hayatları boyunca tek bir adlî vakası, adi suçu olmayan müminlere örgüt/virüs/çete diye zulmetmeye değer miydi?

Kışlık villalar yetmez art arda yazlık villalar inşa ettirirken dünyada dikili ağacı olmayan Hocaefendi’ye gazetelerin aracılığıyla ‘sarayları, villaları var’ yalan haberlerini yaptırmaya değer miydi? Bununla yetinmeyip her mitingde ‘elebaşı’ benzeri ağır iftiralarla onun gönlünü yıkmaya, milyonlarca mümini küstürmeye değer miydi?

Rahmetli Adnan Menderes gibi çocuklarını akçeli işlerden uzak tutup nezih, dürüst ve mazbut bir hayat örneği yaşatmak varken o masum çocuklarını bu kirli işlere bulaştırmaya, gemilerde batırmaya, Euro’larda boğdurmaya değer miydi?

Dev bir ülkenin kaderi, bir insanın doymayan emellerine gömüldü.

Ve en kötüsü dürüst, kılı kırk yaran Müslüman imajı onulmaz bir yara aldı.

Değer miydi?

]]>
bilgi@gencadam.com (Zülfikar) KÖŞE YAZILARI Sun, 02 Mar 2014 10:18:14 +0200
‘Kahriye iddiası tamamen dedikodu’ http://www.gencadam.com/component/k2/item/940-uc-yildir-erdoganin-olmesi-icin-beddua-ediliyor-kahriye-iddiasi-tamamen-dedikodu http://www.gencadam.com/component/k2/item/940-uc-yildir-erdoganin-olmesi-icin-beddua-ediliyor-kahriye-iddiasi-tamamen-dedikodu ‘Kahriye iddiası tamamen dedikodu’

İlk olarak Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın dile getirdiği 'Uzun adamın ölmesi için beddua ediyorlar' iftirası yalanlanmasına rağmen bazı köşe yazarları bu konuyu ısrarla köşelerine taşıyor.

Son olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Yozgat mitinginde dile getirdiği iddiayı Herkul.org sitesi editörü Osman Şimşek Twitter üzerinden yalanladı.

“Camia içerisinde biraz bulunmuş insanlar bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını ve birer iftiradan ibaret olduğunu bilirler.” diyen Osman Şimşek, iddia sahiplerini isim vermeye davet etti.

İşte Osman Şimşek’in ‘bizim meşrebimizde kahriye olmaz’ dediği açıklamalarından satırbaşları:

“Önce tekye adabıyla müeddep zannettiğimiz bir bakan “Üç yıldır Erdoğan'ın ölmesi için beddua ediliyor” dedikodusunu seslendirdi. Sonra havuz medyası (!) hep bir ağızdan kahriye haberleri yapmaya ve bunu sahte ihbarlarla şişirmeye başladı. Akabinde “sayın” ile “muhterem” berzahında yaşayan bir yazar on kişiye kahhariye okunduğunu yazdı. Dahası -aslını hiç araştırmadan- Dışişleri Bakanı'nın da, hakkında kahriye okunan kimseler arasında bulunduğunu yaydı.
Öfke, miting meydanında dillendirildi

Nihayet, öfke patlamasına şahit olunan miting meydanlarında, varlığı şüpheli birkaç talebenin iftiraları dile getirildi. Yozgat'ta bazı kız öğrencilerin gece zorla kaldırılıp Başbakan'a beddua ettirildiği üst perdeden seslendirildi. Camia içerisinde biraz bulunmuş insanlar bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını ve birer iftiradan ibaret olduğunu bilirler. Belli ki bu iftiraları seslendirenler ve yayanlar ya kasden hilaf-ı vaki beyanda bulunuyor ya da güftugûlarla aldatılıyorlar. Belki de sinsice araya sızmış/sızdırılmış kullanışlı kimselere önce o çirkin şeyleri yaptırıp sonra da camiayı karalıyorlar. İddia sahipleri isim versinler, hep beraber onları kınayalım, hatta tel'in edelim; yoksa bu iftiraları seslendirmek Allah'tan korkmazlığın ifadesidir.

Bu camiada Kur'an talebeleri, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) önemli bir sünnetini ihya etmek için sadece iki ay ya da üç yıl değil onlarca seneden beri hemen her gece teheccüde kalkarlar. Katiyen hiç kimseyi, hatta evliler kendi eşlerini ve çocuklarını bile zorla uyandırmaz, sadece sohbetler esnasında teheccüde teşvik ederler.
Bizim meşrebimizde kahriye olmaz

Bizim meşrebimizde kahriye okumak yoktur ve hiç olmamıştır. Çaresiz kaldığımız zamanlarda bile zalimleri Allah'a havale etmekle yetiniriz. Onu da “şartlı havale” şeklinde yapar, önce ıslah ve hidayet diler, “Murad-ı ilahî bu değilse, Rabbimiz, Sen bilirsin!” deriz.

Ayrıca adanmış ruhlar hiçbir zaman şahısları hedef almazlar, onların problemi kötü “sıfatlar”ladır.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) KARA PROPAGANDA Wed, 26 Feb 2014 12:09:52 +0200
BEDİÜZZAMAN'IN ÇİLESİ http://www.gencadam.com/component/k2/item/937-bediuzzamanin-cilesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/937-bediuzzamanin-cilesi BEDİÜZZAMAN'IN ÇİLESİ

Başını yakın talebelerinden birinin dizine yaslamış Urfa’ya doğru yol alan Bediüzzaman Said Nursi, yürek dağlayan şu cümleyi tekrarlıyordu: “Beni anlayamadılar...”

İniltiler halinde söylenen bu yanık söz, 82 seneye sıkışan bir hayatın özetiydi. 1952’de Üstad’ı ziyaret eden Eşref Edip’e de benzer cümleler kurmuştu Said Nursi: “Anlamıyorlar... Yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar.” Demek ki hayatının pek çok safhasında dile getirilen derin bir sitemdi bu.

Nasıl anlaşılabilirdi ki! O kendini günün siyasî/idarî tıkanıklığı içine hapsetmemiş, kuşatıcı bir nazarla yarınlara seslenmişti. O yüzden daha çok erken yıllarda şöyle feryat etmişti: “Şu muasırlarımız, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim kışta geldim; sizler cennetâsa bir baharda geleceksiniz…” Çağdaşları onu anlayamadı; anlaması da çok zordu.

Üç nur ve üç zulmetin iki farklı dünyanın ufkunda tecelli edeceğini çok önceden görmüş ve taş üstünde taşın kalmadığı o yıkılış döneminden şöyle seslenmişti insanlara: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkilabatı içinde en yüksek, gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.” Günlük telaşe içinde çırpınıp duran insanlar o engin ufka tekabül eden vizyonu nasıl anlayabilirdi ki?

Çağını aşan ufuk

Daha meşruiyetin mahiyeti hakkında enine boyuna düşünülmemişken “meşrutiyet-i meşrua”dan bahseden ve ona dair prensipler vaz’ eden bir tefekkür insanının herkes tarafından tastamam anlaşılması beklenemez. Cumhuriyet kelimesinin belli çevrelerde telaffuz bile edilmediği bir dönemde cumhuriyet ile ilgili temel değerlendirmeler yapması tesadüf değil, basiret ve firasetin yansımasıydı.

Nitekim bu anlaşılamayan tefekkür insanı, her dönemeçte ayrı bir imtihanla karşı karşıya kaldı, zulme maruz bırakıldı. Selanik’te yaptığı tarihî konuşmaya, ‘aşair arasında dolaşarak’ yaptığı yorumlara, Şam’da verdiği hutbeye vs. vâkıf olamayanlar, onun o özgürlükçü yaklaşımından da haberdar değildi. Mesela 31 Mart Vak’ası’nda fitnenin önüne geçebilmek için çırpınan Bediüzzaman gözaltına alındı. Güya İttihad-ı Muhammediye adlı örgüte üyeydi ve isyancılarla hareket etmişti. Bahçede kurulan darağacı ve darağaçlarında asılı insanlara aldırış etmeksizin yaptığı cesur müdafaa, eşi benzeri az bulunur bir hukuk mücadelesidir. Mahkeme bu âteşîn dimağı serbest bırakır. O, Beyazıt’tan Sultanahmet Meydanı’na kadar kalabalık bir kitlenin önünde yürürken bugün bile kulaklarımızı çınlatan bir meşhur cümleyi haykırır: “Zalimler için yaşasın cehennem!”

Sürgünler, mahkemeler, hapisler...

Sultan II. Abdülhamid akıllı, zeki, dindar bir insandı; ama Bediüzzaman gibi bir deha ile yüz yüze gelemedi. Görüşebilselerdi birbirlerini anlayacaklardı kuşkusuz. Ancak Sultan’ın etrafını etten duvarlarla örmüştü mabeyn-i hümayun. Bir gün Bediüzzaman, çağını aşan bir üniversite projesiyle Padişah’ın kapısına dayandı. İstiyordu ki fen bilimleri ve dinî ilimler izdivaç etsin ve çağıyla hesaplaşabilmenin kapıları aralansın. Heyhat! Abdülhamid gibi eğitim konusunda fevkalade hassas bir Sultan’ın etrafını kuşatan çapsız danışmanlar kendilerine adeta bir misyon biçmişti: Padişah’ı aydınlardan yalnızlaştırmak, herkesten uzak tutmak, yazar çizer insanları Sultan’a jurnallemek, gazete ve dergiler üzerine baskı kurmak, sansür sistemini işletmek. O dönem aydınlarının neredeyse tamamı (Bediüzzaman ve Mehmet Akif başta olmak üzere) ‘istibdat’tan şikâyet etti. Bediüzzaman etten duvarları aşabilseydi sadece çağını aşan bir üniversite modeli ortaya konulmuş olmayacak; Kürtçeye ilim mahfilinde serbestiyet tanınmış, Kürt sorununa ta o yıllardan çözüm kapısı aralayan bir proje ortaya çıkarılmış olacaktı. O gammaz ve sansürcü danışmanlar, kendi ve aile fertlerinin menfaatini düşündüğü kadar alimlerin tekliflerine kafa yorsalardı, tarihî fırsatlar heba edilmemiş olacaktı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin heyecan veren o mücadele hayatını safha safha bu sütuna taşımak mümkün değil. Kestirmeden yol alıp şöyle diyebiliriz: Hemen her dönemde devlet zulmüne uğradı Bediüzzaman. Sürgün edildi, mecburî ikamete zorlandı, hapse atıldı, defalarca zehirlendi… “Siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.” deyip Erek Dağı’na çekilmiş, inzivada yaşıyordu. Ne var ki bir bahane icat edildi ve sürgün yılları başladı. İnsanlarla irtibattan men edildi; ama o hep dimdik ayaktaydı.

Hakkında davalar açıldı, iddianameler hazırlandı, hâkim karşısına çıkarıldı. Afyon savcısı “600 bin talebesi var” diyerek “asayişe zarar gelir” iddiasında bulunmuştu mesela. Oysa dünyanın en barışçıl ve sivil akımlarından biriyle karşı karşıyaydı. Afyon savcısı, Bediüzzaman ve talebelerini “Hasan Sabbah”a; yani Haşhaşilere benzetti. (Kaderin cilvesine bak ki o savcının lafı bugün başka ağızlara sakız olmuş!) Hiçbir insaf ölçüsü yoktu suçlamalarda. Mesnetsiz bir sürü iddia ve kara propaganda. “Dini siyasete alet etmek” gibi bir suç isnat ettiler, “gizli örgüt” dediler, davalar açtılar; hatta hapis cezaları verdiler. Kâh Tesettür Risalesi bahane edildi, kâh Gençlik Rehberi adlı eseri. Beraat etmesine rağmen tekrar tekrar dava açıldığı da oldu.

Demokrat Parti döneminde baskılar

Üstad Bediüzzaman’a yapılan zulmün belki de en acı vereni 1950’den sonraki döneme aittir; çünkü tek parti diktası sona ermiş, millet derin bir oh çekerek Menderes ve partisinden daha özgürlükçü bir atmosfer beklemişti. Vakıa, iktidar bir türlü muktedir olamıyor ve siyasî iradesini ortaya koyamıyordu; ama her seçimde halkın verdiği kredi artıyor, zulmün bir an önce bitmesi bekleniyordu.

Maalesef beklentiler bir zaman sonra boşluğa düştü. Menderes döneminin istihbarat servisi MAH (bugünkü adıyla MİT), Bediüzzaman’ı adım adım takip ediyor, rapor tutuyordu. Üstelik Üstad’ın talebelerini il il, ilçe ilçe fişliyordu. Her ilin başında bir kişinin olduğu düşünülüyor, her ders yapılan evin bir “örgüt” yuvası olduğu kayıtlara geçiriliyordu. Bugün ortaya çıkan resmî vesikalara göre Üstad ya da talebelerine temas eden milletvekilleri ve bürokratlar da fişlenmiş, Ankara’ya bildirilmişti. Bediüzzaman ve talebelerinin avukatlığını üstlenen merhum Bekir Berk’e göre 750 dava beraatle sonuçlanmıştı. Ama davaların ardı arkası kesilmemiş ve yıllar boyunca sürdürülen davalar nedeniyle toplum nezdinde kriminal bir algı oluşturulmaya çalışılmıştı.

Her şeye rağmen Demokrat Parti ve Menderes’e destek vererek daha özgürlükçü bir atmosferin oluşmasını arzu etti Bediüzzaman Hazretleri. Hak ettiği vefayı bulamadı bir türlü. 1957’de DP üçüncü kez seçimleri kazanmıştı; ama Nur talebelerinin üzerindeki devlet tehdidi bitmemişti. 1958’de açılan bir dava nedeniyle Ankara, İstanbul ve Isparta’da tutuklamalar yapılmış, Risale-i  Nur talebeleri Ankara Cezaevi’ne konulmuştu.

Vefatına doğru Üstad Bediüzzaman, talebelerine veda edercesine Anadolu’ya açılmıştı. Pek çok vilayete uğradıktan sonra tekrar (3 Ocak) Ankara’ya çeviriyor rotayı. Aslında Menderes’le görüşmeyi arzu ediyor. İhtimal ki toplum katmanlarında hissedilen fırtınayı haber vermeyi, belki tedbir nevinden bazı düşüncelerini aktarmayı arzu ediyor. CHP’nin ve İsmet Paşa’nın haşin yaklaşımı ve o günkü basının anlayışsız tavrı yüzünden Demokrat Parti yetkilileri korkuyor, tırsıyor. O kadar ki 11 Ocak 1960’ta Ankara’ya gelen Said Nursi Hazretleri’ne hitaben radyodan hükümet bildirisi okundu. Üstad’a,  Emirdağ’da oturması salık veriliyordu.

Seçimlerde verilen desteği unutmuş gibi görünen DP, Üstad ve talebelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. 1959’da Eskişehir’e girerken arabası durdurulmuş ve şehre giremeyeceği polislerce tebliğ edilmişti. Bediüzzaman’ın tek cümlecik sorusu vardır: “Emir buradan mı, Ankara’dan mı?” Komiser sükut eder. Cevap bellidir.

‘Beni anlayamadılar...’

Artık Hakk’a yürüme zamanı gelmiştir. Üstad Hazretleri, Urfa’ya doğru yola çıkar ama devlet terörü soğuk yüzünü DP’nin içişleri bakanı vasıtasıyla bir daha gösterir. Bakan, emir üstüne emir yağdırarak ölüm döşeğinde son nefeslerini veren Bediüzzaman’ın Urfa’dan zorla çıkarılmasını ister. 23 Mart gecesi vefat ederken (ve halen) kulaklarda aynı cümle yankılanır: “Beni anlayamadılar. Skolastik bataklığa gömülü bir medrese hocası sandılar...” Evet ey Büyük Mütefekkir! Seni en uzak daireden en yakın halkaya kadar tastamam anlayamadık; keşke anlayabilseydik!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) YAZI DİZİLERİ Sat, 22 Feb 2014 10:28:59 +0200
İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ http://www.gencadam.com/component/k2/item/936-iki-mevlananin-hikayesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/936-iki-mevlananin-hikayesi İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ

İki Mevlânâ... Biri, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî. 13. yüzyıldaki fetret döneminde zuhur etti; insanları sevgiye, umuda, diyaloğa davet etti. Casuslukla, dini tahrif etmekle vs. suçlandı. Diğeri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî. Osmanlı’nın yıkılış dönemine (19. asır) denk geldi, bozguna karşı ıslah hareketine öncülük etti. Ona da “devleti ele geçirme”, “isyan çıkarma” gibi yakışıksız suçlamalar yapıldı. Şimdi her iki Mevlânâ da rahmetle, saygıyla, sevgiyle yâd ediliyor. Ya onlar hakkında her türlü yalan, iftira ve karalama yapanlar!

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî:

Hoşgörüsü, sevgisi ve kucaklayıcı tavrıyla çağları aşan Mevlânâ’ya neler denmedi neler? Ajan dediler, casusluk yapmakla itham ettiler, olmadık iftiralar yaydılar dört bir yana. İstilâ ettiği her yeri çekirge sürüsü gibi talan eden Moğollara karşı neden sessiz kaldığını sorguladılar. Ve “Moğol casusu” yaftasını yapıştırdılar Mevlânâ’nın alnına. Oysa bilemiyorlardı ki Mevlânâ Hazretleri bugüne takılmıyor, çağı aşan bir nazarla yarınların bağrındaki oluşumları hesaplıyordu. Burnunun ucunu göremeyenler, ufukların sonsuzluğunu nasıl idrak edebilirdi ki!

Şöyle düşünmüştü Mevlânâ: Nasıl olsa bir gün bu kargaşa dönemi sona erer ve Moğol istilacıları Anadolu topraklarının müşfik bağrında kendi öz dönüşümlerini yaşar. Zaten fetret döneminin en ağır şartları yaşanıyordu o günlerde ve Moğol ordusunu durdurabilecek bir güç yoktu ortada. Mevlânâ, gönüllerin fethine odaklanmıştı; toprakların istilasına değil. Nitekim büyük Üstâd’ın ufuk ötesi duası kabul gördü ve Anadolu pek çok kavmi kendi potasında yoğurup şekillendirdiği gibi Moğolları da bambaşka bir kıvama getirdi. Bu sebeple tarih kitapları Moğol istilasının ayrıntılarını nakleder; ama Moğolların Anadolu’dan def ü ref edilişine dair bir savaştan bahsetmez. Öyle bir cenk yaşanmamıştır çünkü.

“Gel, kim olursan ol yine gel…” Araştırmacılar bu cümlenin lâfzen Mevlânâ’ya ait olmadığını; ancak mananın Mevlânâ’ya tastamam uyduğunu söylüyor. El hak doğrudur. O, “Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi” demeksizin herkesle irtibat kurdu, onlarla konuşmayı tercih etti. Bu davet, başlı başına bir bedeli göze almaktı; “ham yobazlar”ın, “kaba softalar”ın ağır eleştirilerine maruz kalmaması mümkün değildi. Diğer dinlerin önde gelenleriyle, kimi zaman bir araya geldi. Nasıl gelmesin ki! Hazreti Muhammed Aleyhisselam onlarla defalarca bir araya gelmiş, konuşmuş, komşuluk yapmış, ticaret yapılmasında beis görmemişti. Hazreti Mevlânâ “kölesiyim” dediği Kitap’tan ve “ayağının tozuyum” dediği Rehber’den cüdâ düşebilir miydi? Başka din mensupları ile kurduğu diyalog nedeniyle çok ağır ithamlarla karşı karşıya geldi; ama o, karanlık bir dönemin ışık öncüsüydü ve herkesle iletişim kurmak zorundaydı.

Rivayet o ki, bir gün bir papazla karşı karşıya gelince ikisi de birbirine ta’zim etmek istedi. Mevlânâ daha atik davranarak papaza karşı saygısını ifade etti. Homurdananlar oldu; bugün bile o homurtu devam ediyor. Hazreti Mevlânâ, “Tevazu makamını rahip efendiye bırakmak istemedim; o yüzden ondan daha hızlı davranarak saygımı ifade ettim.” deme lüzumunu hissetti. Ne var ki dini, ana kaynaklarından bütün erkânıyla bilemeyenler Mevlânâ hakkında en ağır ithamlarda bulundu; halen de bulunuyor. O kadar ki casusluk iddiasının yanına başka din mensupları ile işbirliği gibi laflar eklendi. Hatta hızını alamayanlar, evlat katlinden Nasrettin Hoca’nın öldürülmesine kadar bir sürü yalan yanlış lafı boca ederek kara propagandaya devam etti. İşi yüz kızartıcı iftiralara kadar vardıranların unuttuğu bir nokta var: Müfterilerin oluşturduğu dalga kısa bir süreliğine etkisini gösterse bile güneşi balçıkla sıvamak imkânsızdır. Nitekim gıybetçi ve iftiracılardan geriye kin ve husumetten başka bir şey kalmamış, hoşgörü ve diyalog kahramanları ise arkalarında yaşanabilir bir medeniyet bırakmıştır.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî:

Haset, fitne ve iftiranın devlet eliyle nasıl bir zulme dönüşebileceğine dair en çarpıcı örneklerden biri hiç kuşkusuz Mevlânâ Halid’dir. 19. asrın müceddidi sayılan büyük insan, payitahtta dergâhını açarken müritlerine çok sıkı tembihatta bulunmuş, devletten maaş almamaları, hiç kimseden yardım talep etmemeleri, dünya malından uzak durmaları konusunda hassasiyetini dile getirmişti. Vazifesi irşad ve tebliğ olan insanların menfaat ilişkilerinden uzak durmasını istiyordu. Ne var ki o konudaki teyakkuz bile bazı fettan kişileri durduramadı.

İstanbul’da talebelerinin hızla artması üzerine bazı çevrelerde rahatsızlık emareleri görüldü. Bunların başında gelen kişi Padişah II. Mahmud’un yakın ahbabı ve danışmanı Sait Halet Efendi’ydi. Kendisi Mevlevî olduğu ve padişahın da o meşrebe yakın bulunduğu söylenir. Araya kıskançlık girince, bir de devlet imkânları söz konusu olunca Halidîler için zor bir dönemin yaşanması kaçınılmaz hale geldi.

Mevlânâ Halid ve talebeleri, devlete karşı değildi; ama kıskançlık duygusuna mağlup olmuş kimi bürokratlar Halidîleri hedef tahtasına koymaya karar verdi. Halidîlerin hususî mahiyette okudukları özel virdlerine (hatm-i hacegan) dair keskin eleştiriler başlatıldı. Bu arada Saray’da da kara propaganda başlatılmış, Padişah’a gizli raporlar sunuluyordu. II. Mahmud’a bu akımın bir gün devletin başına bela olacağı telkin ediliyordu. O kadar ki resmî evraka yansıyacak şekilde bir belge düzenlendi ve ‘fesat tohumu’ olduğu söylenerek ‘fişleme’ işlemi yerine getirildi. O rapora göre Mevlânâ Halid kısa bir süre içinde mehdilik ilan edecekti. Tabii ki aslı faslı yoktu bu iddiaların; ama kimin umurunda!

Danışman öncülüğünde yapılan mâbeyn kuşatması meyvelerini verdi ve 1822’de Padişah, Bağdat Valiliği’ne emir vererek Mevlânâ Halid hakkında soruşturma yapılmasını emretti. O andan itibaren yoğun baskı dönemi resmen başlamış oldu. Baskınlar, sürgünler, hapisler... Neyse ki Bağdat Valisi Davut Paşa, insaflı bir adamdı ve olumlu bir rapor göndererek Mevlânâ Halid ve talebelerini himaye etti. Mabeynin goygoycuları boş durmadı, tahrike devam ettiler. Operasyonlar durmadı; ancak her insafsız müdahale Mevlânâ Halid Hazretleri’nin hizmetlerini daha da büyüttü.

O günkü İslam coğrafyasının büyük bir kısmına yayılan Halidîler için yeni bir imtihan baş gösterdi. Abdülvehhab Es-Susi İstanbul’a gönderilmiş, Trakya’nın büyük bir kısmında tanınır ve sevilir hale gelmişti. Bu pişkin müridin Mevlânâ Halid’in halifesi olmak gibi bir niyeti ve arzusu vardı. Bu emeline nail olamayınca tarikat içindeki itibarını sermaye yaparak kendisi yeni bir oluşum ortaya koymak istedi. Her ne kadar Mevlânâ Hazretleri şöhretperestlik ve hodgamlık ifade eden bu teşebbüse karşı Es-Susi’yi tarikattan uzaklaştırsa da mesele hızla yayıldı ve cemaat içinde bir ayrışmaya dönüştü. İhtilafa başkaları da müdahil oldu. Cemaati bölmek için harekete geçen Es-Susi, yanına birkaç adamı da alarak Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri’ni şikâyet etmeye karar verdi.

Elinde bazı belgeler olduğunu söyleyen Es-Susi, devlete başvurdu. Mevlânâ Halid Hazretleri’ni ve talebelerini bir suç örgütü imiş gibi takdim ediyordu. Zaten saraya bazı mektuplar gönderilmiş, cemaatin Sultan’a karşı olduğuna dair taşlar yeterince döşenmişti. Şimdi de Mevlânâ Halid’in en yakın adamlarından biri ihbarda bulunuyordu. II. Mahmud artık çileden çıkmış, çok sert tedbirler almaya karar vermişti. Allah’tan ki aşırı Frenk yanlısı olarak bilinen Padişah, Şeyhülislam’a sorma gereği hissetti. Bu da bir asalet olsa gerek! Şeyhülislam, aklıselimi tavsiye ederek hukukî bir yolun takip edilmesi gerektiğini, şikâyet edenin beyanı ile ceza verilemeyeceğini söyledi. Bu da ilmin izzetini korumak olsa gerek! Bunun üzerine Şam’a iki müfettiş gönderildi. Şam Valisi Salih Paşa, müfettişlerin yaptığı gizli soruşturmanın sonucunu Padişah’a yazdığı bir mektupla (1827) bildirdi. Abdülvehhab ve arkadaşının Mevlânâ Halid Hazretleri’ne iftira ettiği ortaya çıkmıştı. Ne acıdır ki bugün bile bazı kalbi bozuklar (üstelik kendilerine tarikat süsü vererek) o uyduruk belgeler üzerinden 19. asrın müceddidine “İngiliz ajanı” diyor. Haşa! Bu büyük zevata ajan diyenin ajanlığından şüphe duyulur.

Ortaya çıkan gerçek, baskıları bir zaman hafifletse bile Padişah II. Mahmud’u tekrar normalize etmek mümkün görünmüyordu. Halidîlere karşı sert hümayunlar neşreden Padişah, bu konuyu şahsî bir takıntı haline mi getirmişti, yoksa hâlâ goygoycular ve itirafçıların telkini mi söz konusuydu; bilemiyorum; ancak 1828 Ramazan ayına denk getirilen sürgünün yürekleri dağladığında şüphe yoktur. O dönemde çok çile çekildi. Halidîlerin müesseselerine el konuldu, dergâhları yasaklandı, önde gelen kişiler sürgüne yollandı.

Onca eza ve cefa yapıldı da Halidîler yok mu oldu? Hayır. Halk arasındaki sevgi ve bağlılık devam edip gitti. Zaten arkadan gelen padişahlar, yapılan hatayı kabul edip hem Hazreti Mevlânâ Halid’e hem talebelerine sahip çıktı. O kadar ki Abdülmecid Han, her cuma günü kabrinin başında bir Halidî şeyhinin ve on dervişin ‘hatm-i hacegan’ okumasını ve bunun kıyamete kadar sürmesini vasiyet etti. Tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılacağı ana kadar (1925) o vasiyet yerine getirildi.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) YAZI DİZİLERİ Thu, 20 Feb 2014 19:41:58 +0200