Warning: Declaration of JParameter::loadSetupFile($path) should be compatible with JRegistry::loadSetupFile() in /home/herkul/public_html/gencadam.com/libraries/joomla/html/parameter.php on line 512
http://www.gencadam.com Sun, 24 Feb 2019 00:43:31 +0300 Dreamweaver CS5 en-gb AKP - Camia Kavgasını Anlamayanlar için El Kitabı http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi http://www.gencadam.com/component/k2/item/999-akp-camia-kavgasini-anlamayanlar-icin-el-kitabi

Bu yazı Hükümet/AKP –  Camia/Cemaat/Hizmet arasında ki kavgayı anlamayanlar, konuya yeni başlayanlar için bir el kitabı hükmünde yazılmıştır. Bu kavga; ne dershane, ne Hakan Fidan, ne hükümeti ele geçirme, Ne Gülenci
kadrolaşma olayıdır. Bu mesele İslamiyet’i anlama ve farklı yorumlama vakasıdır. Mesele şu anda minderin dışında tartışılmaktadır.

Bir yanda cihadı kılıç kuşanıp kendinden olmayanbaşkasının kellesini uçurmak olarak anlayan grup, diğer yanda cihadı gönüllere
girip iman-i hakikatleri anlatmak olarak algılayan bir grubun mücadelesidir.

AKP’yi kuşatan gruplar daha çok Hasan el-Benna, Ali Şeriati, Seyyid Kutub gibi devrimci düşünürlerden beslenir. Bu akımlar siyasal teşkilatlanmayı önemser ve ümmetin
kurtuluşunu siyasi iktidarı ele geçirmekle mümkün olacağını düşünür. Bunun içinde her kesin kendilerine biat etmesini aksi takdirde fitneci bozguncu olduklarına inanırlar.

 

Bu ekol dünyadaki insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Kendileri gibi inanan ve düşünenlerdir. Onlardan başkası cennete gidemez.
    2.Grup: İslam adına hareket ettiğini söyleyen ama İslam’ın yüz karası hoşgörücü diyalogculardır. Bunlar münafıktır. Cennete giremezler.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Onlar kâfirdir. Ya Müslüman olmaları yada kılıçla öldürülmeleri gerekir.

Camia/Cemaat/Hizmet olarak adlandırılan grup ise Bedîuz-zamân Said Nursi’nin İslam adına çizdiği moda tabirle ılımlı İslam ekolünü takip ederler. Said Nursi’nin tek gayesi olan İman
kurtarmayı kendilerine mefkûre edinmişlerdir. Bu anlayışla okul, yurt, dershane, öğrenci evleri açarak gönüllere girmeye çalışırlar.

Bu ekolde dünyadaki
insanları üçe ayırır.

    1.Grup: Nur camiasından olan guruptur. İslamiyet’e hizmet ederek bir insanın imanına vesile olmak için çırpınan gönüllüler hareketidir. Hizmet dairesinde kalmak onlar için bir kurtuluş vesilesidir.
    2.Grup: Diğer cemaat ve tarikatlardır. Onların davası da haktır. İsteyen istediği gibi hizmetini yapabilir.
    3.Grup: İnanmayanlar veya ehli dünyadır. Bu insanlar Allah’ı bilmeyen Müslüman olmaya aday kimselerdir. Eğer ilahi hakikatler anlatılırsa hidayete erebilecek kimselerdir.  Bu insanları İslamiyet’e kazandırmanın yolu eğitim diyalog ve hoşgörüden geçmektedir.

Bu iki anlayışın bugüne kadar izlediği yollar farklıdır. Said Nursi ekolünü izleyenler Siyasal İslam’ın MSP, RP, SP… Çizgisinde ki tüm siyasi
partilerden uzak durmuşlar onlara destek vermemişlerdir. Daha çok orta sağ partilere destek olmuşlardır.

Bu siyasal İslami anlayışı çıldırtmıştır. Kendine oy vermeyenleri kâfir ilan etmişlerdir. 28 Şubat darbesi bütün İslami gurupların üzerinden bir
silindir gibi geçmiştir. Tüm dindarlar mağdurdur.

İşte tam bu sıkıntılı günlerde Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç Siyasal İslam’ın son temsilcisi Necmettin Erbakan’a başkaldırmış. “Biz
Milli Görüş Gömleğini çıkarttık bu darbecilere karşı tüm dindarları kucaklayan, demokratik ve özgürlükçü anlayışı savunan bir AK gömlek giydik” diyerek yola
çıktılar.

Bu anlayış üzerinde bir koalisyon oluşmadı. Bir uzlaşma oluştu. Bütün Muhafazakâr, Liberal, bir kısım sol, bir kısım aleviler bile bu konsensüsün
içinde yer aldılar.  Bu birliktelikte en büyük faktör eğitimle uğraşan bu sebeple her kademede yetişmiş nitelikli elamanı olan hizmet hareketiydi.

AKP Milletvekili seçimlerinde kendisine destek veren tüm cemaat ve tarikatlardan milletvekili adayları seçtirdi. Ancak bakanlarını seçerken eski
siyasal İslam çizgisindeki kadroları bakan yaptı. Hiçbir zaman hizmet gurubuna yakın vekillere görev vermedi.

Darbeci askerler camianın bürokrat ve medya desteği ile saf dışı bırakıldı. Siyasal İslamcılar bundan sonra kendilerine rakip olarak gördükleri Camia ile AKP arasını açtılar.

Recep Tayyip Erdoğan bu iki çekişmede bir yol ayrımına geldi. O Hoşgörü ve Diyalogcu ılımlı İslamcıları saf dışı bırakarak radikal siyasal İslamcıları seçti.

Evet, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Milli Görüş Gömleğini çıkardığı doğruydu. O yalan söylemedi. Hiçbir İslami camiayı da kandırmadı.  Ancak gözden kaçan gömleğin altındaki atletti.
O hala içinde duruyordu.

Bu atletin gereği, Camiaya yakın duran adliye, emniyetteki kadroları tasfiye etti. En kritik noktalara siyasal İslamcıları atadı. Mısırda Sisi’ye
karşı olmaktan çok Mursi ile olan meşrep bağından dolayı sesini yükseltti. Öte yandan batı ile İran arasındaki nükleer krizde İran’a siper oldu. Aynı İran
PKK’ya destek verdi. Karayılanı yakalayıp serbest bıraktı. Suriye’de İran Hizbullah’ı Esed yanında yer almasına rağmen, Esed’e hakaretler yağdıran Recep
Tayyip Erdoğan bir kere bile İran’a laf söylemedi.

Mavi Marmara olayında siyasal İslamcılar Recep Tayyip Erdoğan’ın safını keskinleştirdiler. Fethullah Gülen Mavi Marmara çıkışını yanlış hamle olarak
değerlendirince bunu fırsat çevirip hem İsrail’e vurarak Ortadoğu da halife Erdoğan’a zemin hazırladılar hem de Camiayı siyonizm’le suçlayarak dindar
kitleler önünde itibarsızlaştırmaya çalıştılar.( Şu soruyu hiç sordurmadılar. “Mavi Marmara gemisinde İsrailliler gemide katliam yaparken Başbakan neden F 16
kaldırıp İsrail askerlerinin işini bitirmedi.”)

Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın son hedefi başkanlık gibi görülse de onun etrafındaki siyasal İslamcılar ona mehdi gözü ile bakmaktadır. Ona son halife
gömleğini giydirdiler. Ve herkesin biat etmesini bekliyorlar. Hedef halifelik ise hz. Ali’nin arkadan hançerlenmesi, hz. Hüseyin’in başının kesilmesi, her yerin
Kerbela’ya dönmesi teferruattır.

Bu sorun sadece AKP- Camia sorunu değildir. Bu sorun bir Türkiye sorunudur. Bu sorun İslam âleminin sorunudur. Başbakan üzerine iliştirilen bu deli
gömleğini çıkartmalı ve kendine gelmelidir. Bu Türkiye için, AKP için Başbakan için otobanda son çıkıştır.

 

Kaynak: http://hasanmahir.com/?p=821

]]>
bilgi@gencadam.com (Hasan Mahir) MAKALELER Sat, 25 Jul 2015 21:15:32 +0300
Hocaefendi’nin 3 meydan okumasına karşılık 3 maymunu oynamak http://www.gencadam.com/component/k2/item/974-hocaefendinin-3-meydan-okumasina-karsilik-3-maymunu-oynamak http://www.gencadam.com/component/k2/item/974-hocaefendinin-3-meydan-okumasina-karsilik-3-maymunu-oynamak Hocaefendi’nin 3 meydan okumasına karşılık 3 maymunu oynamak

Aylardır hiçbir delile dayanmadan 8 gazete ve TRT dahil 13 TV kanalıyla Hizmet’e iftira attılar. Küfürler, hakaretler… Demedikleri bir şey kalmadı.

Başbakan bunun yanında her olumsuzluğu “dışişlerini onlar dinledi, kriptolu telefonumu onlar dinledi, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanını onlar dinledi... Arkalarında falan ülke var, filan istihbarat teşkilatı var...” gibi sözlerle Hizmet’e yıkmaya kalkıştı. Bilgiye dayanmayan tek bir söz etmemesi gereken bir Başbakan bilgiye dayalı tek bir söz etmedi. Bu iftiralar topluma birer fitne olarak yağdı. (Ki dinlemelerin arkasında hangi ülkenin olduğu şimdi ortaya çıktı.)

BU HAKARETLER ERDOĞAN’A YAPILSAYDI...

Erdoğan bir sivil toplum lideri olsa 8 gazete 13 TV kanalı her gün, “Tayyip Erdoğan falan falan ülkenin ajanıdır. Erdoğan’ın arkasında CIA var, KGB var, MOSSAD var.” deseydi?

Erdoğan ve AKP’liler için “sülük, şerefsiz, ahlaksız, vatan haini, çete reisi, örgüt lideri” hakaretleri edilseydi?

“Ur, virüs, kan emici vampir, haşhaşi, ırkçı” gibi evrensel hukukta söylenmesi suç olan ithamlar telaffuz edilseydi?

Erdoğan ve AKP’liler ne yapardı? Bekler bekler ve dayanamaz haklı olarak şunu derdi: Eğer Tayyip Erdoğan ve AKP’liler kan emici vampirse Allah bizim belamızı versin, yok biz masumsak bu iftiraları atanların belasını versin!

Hocaefendi’nin yaptığı bundan ibaretti. Ama buna ‘amin’ deme cesaret ve mertliğini gösterme yerine yapılana ‘beddua’ deyip üç maymunu oynadılar.

Hocaefendi’nin üç farklı zamanda dile getirdiği dualar şöyleydi:

1- “Yapılan şey Kur’an’a ve Sünnet’e aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, Allah, bizi de onları da yerlerin dibine batırsın! Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar… Allah onların birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın… Önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin!” dedi ve sabredip aylarca sustu. Ama iftiralar artarak devam etti. Hocaefendi yolsuzluk ve rüşvet skandallarını perdelemek için 8 ayda 8 bin defa paralel diyenlere geçen ay ikinci bir ‘amin’ fırsatı verdi:

2-“Kim paralelse, Allah onun belasını versin. Kim sülükse, Allah onun bin belasını versin. Kim çeteyse, kim örgütse, kim silahlı örgütse, kim milletin hakkı olan arpa kadar bir haram yemişse Allah onun belasını versin!” Eğer başbakan ve yandaşlarında samimiyet olsaydı bu duaya ‘amin’  derlerdi. Onu da diyemediler. Ve Hocaefendi geçen hafta yalancı ve müfteri olmadıklarını ispat için onlara üçüncü bir imkan verdi ve şunu dedi:

3-“Allah’a, Kur’ân’a ve Kütüb-ü Fıkhiye’ye inanıyorlarsa desinler ki: Eğer bizim hakkımızda denen bu şeyler doğruysa -Doğru değil, bunlar dublajdır, bunlar montajdır!- eğer bunların bir tanesi, onda biri doğruysa, benim eşim üç talakla boş olsun!...” Bunu da duymazdan geldiler. ‘Amin’  diyemediler. O zaman soralım:

EĞER ALKIŞLARINIZDA SAMİMİ İSENİZ

Vicdanıyla iştihar etmiş Bülent Arınç Bey! Ses çıkarmadığınız ve tek bir kelimeyle itiraz etmediğiniz hizmete yapılan sokak ağzı itham ve iddialara samimi inanıyorsanız buyurun ‘amin’ deyin.

Hakperest bir mümin bildiğimiz Ahmet Taşgetiren! Başbakan’ın iddialarına hep gönülden katıldınız ki sürekli hizmeti eleştirdiniz. Seviyesizce ithamlar karşısında Başbakan’ı yarım kelimeyle bile tenkit etmediniz. Buyrun ‘her şeyi inanarak yazdım’ deyin ve inancınızı ‘amin’ diyerek tescil edin!

Meclis’te her hakaret ve iftirayı alkışlayan bazen coşup ayağa fırlayan AKP milletvekilleri…

Ve Diyanet yöneticileri. ‘Zulme rıza zulümdür’ hakikatini iyi bilen, ‘Zulmedenlere sakın en küçük bir meyil ile bile meyletmeyin ve sempati duymayın, yoksa ateş size dokunur.’ (11/113) ayetiyle hutbeler irad edenler...

Buyrun “Biz Başbakan’ın Hocaefendi’ye ithamlarına kalpten inanıyoruz. Bu yeminleşmeyi kabul ediyoruz.” deyin!

Medya sahipleri… Sabah grubunun sahibi Ömer Faruk Kalyoncu… Yeni Şafak’ın sahibi Ahmet Albayrak’lar... Daha dün Bayram Ali Hoca iftirasıyla hizmete saldıran, hakara makara diyerek Kur’an’la alay eden Egemen Bağış’ı müdafaa için Hocaefendi’ye ehl-i küfre reva görülmeyecek iftiralar atan Akit ve onun yazarları ve sahibi Mustafa Karahasanoğlu... Gazeteleriniz vasıtasıyla binlerce yalanı kitlelere boca ettiniz. 70 küsur yaşında bir Hak dostuna ve sevenlerine savaş açtınız. Eğer yayınlarınızın arkasında iseniz buyrun ‘amin’ deyin!

Bir yanda belki çocuğunuzu aralarında okuttuğunuz, hiçbir mensubu karakol dahi görmemiş, suça karışmamış ve Başbakan’ın 8 aydır darbe yaptılar diyerek arayıp tek bir darbe suçlusu bulamadığı masum milyonlar var. Siz bunlara savaş açtınız. Diğer yanda yani hizmete saldırı koalisyonunuzda sağınızda PKK var. Kapatmak için seferber olduğunuz okul ve yurtları yakıyor. Solunuzda İşçi Partililer ve Perinçek var. Tutuklama listeleri ve fişlemelerle lojistik destek veriyor. Arkanızda ise şimdilik sizi destekleyen pusuya yatmış cuntacı Ergenekoncular var.

Bir kısım ihaleler uğruna bu şer odaklarıyla saf tutup o iftira ve yalanlara sessiz kalıyorsanız yayınlarınızla iğfal ettiğiniz milyonların vebalini sırtlamışsınız demektir. Bir mümin olarak halinizden mutlu iseniz ne denebilir ki! Size ne olacağına kader, ne deneceğine tarih karar verecek!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Veysel Ayhan, Zaman) KARA PROPAGANDA Wed, 27 Aug 2014 10:33:16 +0300
Bir ‘duruş’un anatomisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/973-bir-durusun-anatomisi http://www.gencadam.com/component/k2/item/973-bir-durusun-anatomisi Bir ‘duruş’un anatomisi

İnanan kesim olarak gerçekten ilginç bir zaman diliminden geçiyoruz. Herhalde hiçbir dönemde bu kadar kafa karışıklığı yaşanmamıştı.

Bugün insanlar hadiseler karşısında nasıl bir duruş sergileyeceklerini bilemez durumdalar. Zira meydanda o kadar çok kafa karıştırıcılar var ki, ‘iletişim çağı’nda bile insanlar bu kadar manipüle edilebiliyorsa yakın ve uzak tarihteki anlaşmazlıklara uzlaşmazlıklara şaşmamak gerekir.

Bir mümin olarak yaşadığımız problemler karşısında hepimizin hakem konumundaki müracaat kaynakları olan Kur’an, sünnet, sahabe ve tabiin, selef-i salihînin (radiyallahu anhüm ecmaîn) hayatları, onların safiyane içtihadları ayrıca bunların karışımından oluşan ve asırlardan beri toplumumuzun dem ve damarına işlemiş o büyük ve geniş birikim, tecrübe ortada iken, bütün bunları görmezlikten gelircesine sergilenen tavır ve davranışlar hakikaten hayret vericidir.

Ortada bazı kesimlerin apaçık itikadî ve amelî problem teşkil eden söz ve fiillerine şahit olunduğu halde her nedense bunların bir kısım çevrelerce özenle kapatılmaya çalışılması dikkatten kaçmamaktadır. Avam-ı nas bu meseleleri tam kavrayamadığından gerekli tepkiyi ortaya koy(a)masa da -bunda da bir derece  mazur sayılsalar da- âlim ve ilmiye sınıfının vazifesini yapmayarak sessiz kalması hem ciddi bir ihmal hem de korumaya çalışılan kişilerin ahireti adına onlara yapılmış bir kötülüktür. Halbuki kendini hak ve hakikate adamış  gerçek ilmi entelektüellik, hangi şartta olursa olsun, neticesi nereye varırsa varsın duruşunu ve tavrını haktan ve hakikatten yana koyarak hata yapanları ve onlara tabi olan kitleleri yanlıştan ve şaşkınlıktan korumak değil midir? Bu önemli vazife öncelikle her alanda toplumun önünde bulunan rehber konumundaki şahsiyetlere düşmez mi?

Belki bazıları şimdi bunları konuşmanın zamanı olmadığını söyleyerek kendilerince bir bahane üretiyor olabilirler. Düşmanlığın hariçten geldiği zamanlarda belki bu düşünceye itibar edilebilir fakat dâhili düşmanlıkların körüklenerek müminler arası birlik ve beraberliğin bizzat bu hata ve yanlışlıkları irtikab edenlerce paramparça edilmeye çalışıldığı bir süreçte, Müslümanlık kriterlerine göre doğrular ve yanlışlar hususunda bir şeyler demesi gereken kişilerin suskunluğu büyük bir vebal olduğu gibi problemin de gün geçtikçe tamir edilemez hale gelmesine sebep olacaktır.

Bugünkü problemler karşısında insanlar üzerinde genelde üç-dört husus hükmünü icra etmektedir. Bunlardan biri korku, diğeri ise menfaat düşüncesidir. Bunlara körü körüne tarafgirlik, meşreb ve meslek muhabbetinden kaynaklanan taassub ve minnet altına girme de  eklenebilir. Aslında hak ve hakikat, haklı ve haksızlar, doğru ve yanlışlar çok iyi bilinmesine rağmen bazen korku ve menfaat düşüncesi saikiyle bazen meşreb ve meslek muhabbetiyle bazen de minnet duygusuyla sağlam bir “duruş” sergileme konumunda bulunan zevat pek azı müstesna, dik duramamakta ve hakkı ifade edememektedirler.

Hâlbuki bir müminin olaylar ve hadiseler karşısındaki “duruş”u çok önemlidir. Küfrün, nifakın, fıskın ve zulmün karşısında imanın, hak ve hakikatin, yalanın karşısında doğrunun, şerrin ve kötülüğün karşısında hayrın ve iyiliğin, haksızlık ve hukuksuzluğun karşısında adalet ve hakkaniyetin, zalimin karşısında mazlumun, gadredenin karşısında da mağdurun tarafında duruşu… Duruş esas itibarıyla zor zamanlarda  bilhassa olayların  kaderdenk noktalarında ehemmiyet arz eder. Rahat zamanlardaki duruş herkesin işi iken çetin ve zor şartlardaki duruş hak erlerinin işidir. O Allah (cc) ile irtibatı çok güçlü, ahirete ve hesaba çok iyi inanan, kendini ve benliğini aşmış, hak ve hakikate, insanlığa kendini adamış, yaşatma idealiyle yaşamaktan vazgeçmiş, fedakârlığı meslek edinmiş mefkûre yolcularının, beklentisizlerin işidir. Sergilenmesi gereken duruşu yerinde ve zamanında sergilemek kolay olmadığından “duruş kahramanları”nın sayısı da fazla değildir. Onlar Allah’ın (cc) lütuf, ihsan ve inayetinin bir eseri olarak Kur’an ve sünnet çerçevesinde, eşya ve hadiselerdeki, murad-ı İlahiye’ye vesile olabilecek veya uzaklaştıracak hususları çok iyi görerek, her zaman yerinde ve zamanında haktan ve hukuktan yana tavır ve duruşlarını belirlerler. Herkes bir tarafa akarken onlar Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde hareket eder ve bu hususta da katiyyen “kınayanın kınamasından korkmazlar” (Maide, 54) çünkü onlar kullardan değil, Allah’tan korkarlar. Onlar için bu vazgeçilmez bir vazifedir.

Yakın ve uzak tarihimizde Enbiya ve evliyadan, ehl-i ilimden tarihi şahsiyetlerden bu kabil “duruş kahramanları”nın pek çoğundan bahsedilebilir. Yakın tarihimiz itibarıyla böyle bir “duruş insanı”ndan bahsedilecekse bunların en önde geleni Üstad Bediüzzaman’dır. Bir sohbet meclisinde Hocaefendi onun hakkında “Eğer Üstadın hiçbir eseri olmasaydı dehrin hadiseleri karşısında dimdik duruşu yeterdi” buyurarak önde görünen insanların duruşunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştı. O günlerde materyalist felsefe insanımızı, ilmiye sınıfını, âlimleri o kadar tesiri altına almıştı ki “bilimin verileri” dışında bir şeye inanmak, savunmak, iddia etmek adeta dışlanmaya ve ötekileştirilmeye davetiye çıkarmak demekti. Toplumun en önündeki bazı âlim şahsiyetlerin bile “Kur’an’ın şu şu ayetleri bu zamanda [haşa] hükmünü yitirmiştir.” dedikleri bir dönemde Bediüzzaman, iman ve Kur’an’ın hakkaniyetini ilmî, aklî-naklî, mantıkî usul ve metotlarla ortaya koyarak vatan evladının imanla ve Rabb’isiyle buluşmasına vesile olmuştu. Yeni bir usul ve metotla ezberleri bozan Üstad (ra) devrinin insanlarınca garipsense de zaman onun Bediüzzaman olduğunu ispat etmiştir. Bereketli ve uzun ömrüyle yakın tarihin en önemli dönemlerine şahit olmuş türlü türlü iftiralara ve haksızlıklara zulümlere maruz kalmıştır. Fakat o bütün bunlara rağmen “Allah’ın sadık kulu” olarak bedeli ne olursa olsun eşya ve hadiselere bakarken iman nazarıyla bakmış, onları Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılık çerçevesinde değerlendirmiş zorluklar, sıkıntı ve meşakkatler, baskı ve zulümler ne kadar dayanılmaz olursa olsun onu iman, İslam, hak ve hakkaniyet tarafındaki duruşundan vazgeçirememiştir.

Bugünlerde Müslümanlık adına, ilerideki Müslümanlık şahs-ı manevisine çok zararlar verecek yanlışlar yapıldığı halde, Müslümanca bir duruş sergilemesi gereken kişi veya kurumların, korku veya menfaat saikiyle, tarafgirlik veya meşreb taassubuyla, minnet duygusu baskısıyla hareket ederek bunları görmezlikten gelmeleri umum Müslümanlar adına üzüntü duyulacak bir husustur.

İnsanımız, hayatı, ülkesine ve milletine hizmetle geçmiş olan Hocaefendi’nin gerek ülkemizde yaşanan hadiseler karşısında gerekse insanlığı ilgilendiren dünyadaki olaylar karşısındaki insanî ve mümince duruşunu hiçbir zaman unutmayacaktır. Her ne kadar şartlanmış bir kesim, sathî, yapay, boğucu bir atmosfer oluşturma gayretiyle hak ve hakikatleri, doğruları perdelemeye çalışsa da sadece vatan ve milletini düşünen ve bu istikamette tercüman olunması gereken meseleleri seslendiren Hocaefendi, bizlere ve bugünkü  nesillere bir “duruş” numunesi sunmaktadır. Pek çok olumsuzluğun yer aldığı böyle bir zamanda iman-ı  kâmilin gür bir sadâsı olarak arz-ı endam etmesiyle çevresindekilere “imanî bir duruş”u temsil etmektedir. Kalb ve ruh hayatı, ibadet-i taati ve duası, sünnet-i seniyyeye ittibaı takva ve zühdü, emir ve yasaklara riayetteki hassasiyeti ile etrafındaki  herkese “İslami bir duruş” sergilemektedir. Umumi ve hususi manada insanlarla olan beşeri münasebetlerindeki istikameti, dengesi, müsamahası, nezaket ve nezahetiyle beraber edebi, mahviyet ve tevazuu, dünden bugüne davranışlarındaki istikrar  onu bilenler için “ahlakî bir duruş”a örnek teşkil etmektedir.

O, bugün bile maruz kaldığı onca tarassut, takip, tazyik, tahkir ve aşağılama gayretlerine rağmen hiçbir zaman milletine küsmüyor, darılmıyor, “takdir edilmeme” sendromuna girmiyor. Bütün yıldırma ve vazgeçirme çabalarına rağmen hak rızası hedefindeki hizmetleriyle, “dava insanı duruş”uyla inanmış nesillere rehberlik yapıyor. Yaşanılan olumsuzluklar ne kadar çok olursa olsun felaket ve musibetler ne kadar büyük olursa olsun inanç ve ümidini kaybetmeden sürekli azim ve kararlılıkla çalışarak bu milletin evlatlarında  şartlar ne olursa olsun inanç ve ümitle “hizmet etme” şuurunu mayalıyor, onların ufkunu açıyor. Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında makama, câha, mala-mülke, şöhrete, insanların takdir ve alkışlarına aldırış etmeyerek iradeli duruşuyla gerçek bir müminin dünyevilik karşısındaki duruşunun nasıl olması gerektiğini fiilen gösteriyor.

Yurtiçi ve yurtdışında insanımızın kendi özkaynakları ile yıllarca emek vererek büyük fedakârlıklarla sadece ülkelerine ve insanlığa hizmet duygusuyla açtıkları eğitim öğretim yuvalarının aleyhine çalışanlara karşı bu işte katkısı olanların hakkını müdafaa adına ortaya koyduğu “vefa ve kadirşinaslık duruşu” ile de onları yüreklendiriyor, teşvik ediyor.

Bununla birlikte milletimiz ve Müslümanlığın zararına gördüğü meselelerde de hukukî ve demokratik hakkı ne ise İslamî ve insanî hassasiyeti gereği hiçbir beklentiye girmeden hiçbir tereddüde düşmeden cesaretle düşüncelerini kamuoyu ile paylaşıyor. Tüm insanlık nezdinde ülkemiz ve Müslümanlık imajının yanlış davranışlarla bozulmaması ve bozulan imajın düzeltilmesi için pek çok şeyi göze alma pahasına net ve doğru Müslümanlık duruşunu ortaya koyuyor. Bu yönüyle de değerlendirebilen ve kıymetini bilebilenler  için bizim tarihi geleneğimize ait önemli bir icraatı ihya ediyor. Gerçek manada peygamberlik mirasını temsil eden hakiki âlimlerin geçmişte yaptığı gibi gerek mal-mülkle gerek sevk ve idare ile gerekse farklı argümanlarla güç ve kuvveti temsil eden kişi veya cemiyetlere imanî, İslamî, Kur’anî bir vazife gereği, Kur’an ve sünnetle test ettiği meselelerle alakalı “Emr-i bi’l maruf nehy-i ani’l münker”, irşad, nasihat ve tebliğ vazifesini ifa ediyor. Daha önceki asırlarda yüzlerce  emsallerinin yaptığı gibi… Tabii ki ihtiyaç duyan kimseler için...

Bugün ilmî, içtimaî ve dinî sahada Hocaefendi nasıl bir “duruş” sergiliyorsa aynı şekilde değişik alanlarda, içimizdeki inanç ve ümidi takviye edecek farklı sağlam “duruş”lara da şahit olmaktayız. Akademisyenlerden, gazeteci ve medya mensuplarına, iş dünyası ve siyasî şahsiyetlerden sivil toplum kuruluşlarına kadar bir hayli kişi ve kuruluş, hukuktan, demokratik haklardan, doğrudan, hakkaniyet ve adaletten yana bir “duruş” sergileyerek milletin kalbinde müstesna bir yer ediniyor ve dua alıyorlar. Diğerleri ise millet ve hak nezdinde kendi kendilerini ademe mahkûm etmek riskiyle karşı karşıya kalıyorlar…

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Numan Yiğit, Zaman) MAKALELER Mon, 25 Aug 2014 09:22:11 +0300
Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması http://www.gencadam.com/component/k2/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi http://www.gencadam.com/component/k2/item/968-fethullah-gulenin-20-araliktaki-aciklamasi Fethullah Gülen’in 20 Aralık’taki açıklaması

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin açıklamaları şöyle: “İnsanlara saygının önemli bir yanı, onları hep Cenab-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin bir tecellisi olarak görmek, kucaklamak, bağrına basmak, sineni onlara da açmak.. ve yaptığı kusurlar karşısında kendi evladına tavrın gibi, yani hafifçe belki kulağını tutup çekebilirsiniz, azıcık okşayabilirsiniz, “Bismillah destur” deyip başına bir şey gelmesin diye elinizle itebilirsiniz; bunları yapmadan da edeceğiniz şeyi edebilirsiniz.. bunlar ayrı bir mesele.. Fakat kendi evladınıza gösterdiğiniz aynı şefkati bütün mü’minlere karşı gösterme bir esas olmalı ve bunda kusur edilmemeli. Aynen öyle de -günümüzde de yaşandığı gibi- evladınızın bir meâsîsi, bir mesâvîsi karşısında -yani isyana müteallik bir mesele veya seyyiâta müteallik bir mesele karşısında- hemen vurma, kırma, dövme değil de “Acaba ne yapayım ki ben bunu bundan sıyırayım ve kuve-i maneviyesini kırmayayım, incitmeyeyim, kendime karşı da tepkiye ve reaksiyona sevk etmeyeyim!” Bu da şefkatin gereği. Şefkat sizin mesleğinizde, hakkı ikame edenlerin mesleğinde, ruh abidelerini ikame etmeye kendini adamış insanların mesleğinde dört esas düsturdan biridir. İki de tâli düstur vardır.

Der tarik-i acz-i mendi lazım amed çâr-ı çîz
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!.

 

Şefkat ve tefekkür tâli ama çok önemli. Şefkat yöntemiyle açılmayacak kapılar yoktur. Hiddetle, şiddetle ve fezâzetle hiçbir problem çözülemez. Şiddet, hiddet, öfke.. Bütün bunlar muvakkat birer cinnettir. Cinnetle insanlar tedavi edilemez. Mecnunlar, insanları tedavi edemezler. Aklı başında olmak lazım; o da şiddetten, hiddetten, gilzetten, fezâzetten, nefretten, kinden, gıybetten, iftiradan, riyadan, süm’adan, hüd’adan, mesaviden tecerrüde vabestedir. Bunlardan sıyrılmamış bir insanın kendi duygu ve düşünceleri çok âli bile olsa, Cibril-i Emin’in dudaklarından dökülmüş lal-ü güher gibi incilerden bile olsa, başkalarına bunları kabul ettirmesi mümkün değil. Şefkat, re’fet ve mülayemet mü’minde bir esas olmalı.

Kim nasıl davranırsa davransın, başkalarının muamelesi, dünya görüşü, hayat felsefesi ve konumu ne şekilde olursa olsun, mü’mine düşen Kur’ânî olmak, Sahih Sünnet çizgisinde hareket etmek ve Raşid Halifelerin yolundan ayrılmamaktır. Bu cümleden olarak insanların ayıplarıyla meşgul olmak kat’iyen doğru değildir.“Mü’min kardeşini bir günahla ayıplayan, o iş, başına gelmeden ölmez!..” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Şayet ayıp sadece ayıplamada kalmayıp -hafizanallah- gıybetlere giriliyorsa, bu istikamette bir de olmadık şeyler yapılıyorsa, iftiralarda bulunuluyorsa, nâsezâ, nâbecâ sözler söyleniyorsa.. bir de umum dünyaya yayarcasına, duyururcasına bu mesele icra ediliyorsa, bir de heyetler bu mevzuda gıybet tahtasına, iftira tahtasına raptediliyor, gez-göz-arpacık deyip onlar hedef alınıyorsa -hafizanallah- umumun hukuku söz konusu olması itibarıyla âmme hakkıdır, Allah hakkıdır.. onca cemaat haklarını helal etmeyince -ben yine o tabiri kullanmak istemiyorum, başkalarının kullanmasına bağlayarak diyeceğim- eğer benim yerimde başka biri olsaydı:

“Böyle densizce yaşayan insanlar, kat’iyen Cennet’e giremezler; başlarını yerden kaldırmasalar bile, İslam adına bazı şeyler yapsalar bile!..”

Koskocaman Camia’yı, kendini Allah’a adamış insanları.. dünden bugüne -dün belki sadece ehl-i ilhad yapıyordu şimdi asimetrik bir saldırganlık var- bir bitirme cehdi ve gayreti var. Fakat bütün bunlar karşısında sarsılmadan, belki sarsılabilir ama devrilmeden, “Ey Yüce Rabb’imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” diyerek, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in cedd-i emcedi Hazreti İbrahim (aleyhisselam) gibi Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmak suretiyle bu dâhiyeleri aşmaya çalışmalı; “Bu da geçer Ya Hû!” demeli, onun geçeceği anı intizar etmelidir. Yakışıksız, münasebetsiz şeylere aynıyla mukabelede bulunmamalıdır. Mü’mine “alçak” dememelidir. Bir gün Allah (celle celaluhu) böyle diyeni, gerçekten realite planında alçaltır da tarihe öyle alçalmış olarak kaydedilir. Gelecek nesiller de onu alçalmış bir insan olarak yâd ederler. Ayıplarla uğraşmak mü’minin işi değildir. Hem Kur’an’ın temel disiplinleri, hem Sünnet-i Sahiha’dan çıkan esaslar, hukuk sistemi açısından, fertlerin kusurlarıyla hususi mahiyette meşgul olmanın doğru olmadığını Kıtmir değişik vesilelerle arz etmiştir. Nitekim yakın tarihte, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Mâiz’i, huzurundan üç defa geriye çevirdiğini, dördüncü gelişinde ona şer’î ceza ne ise onu uyguladığını arz etmeye çalışmıştım. Keza arkadan gelen Gâmidiyeli kadını da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geriye göndermişti. Fakat onlar ısrarlıydılar. Ancak öyle bir had tatbik edildiğinde arınacaklarına inanıyorlardı. Oysaki gizli yapılmış günahlarda, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mülahazası da bu istikamettedir; Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, tevbede bulunursun derecene göre, inâbede bulunursun derecene göre, evbede bulunursun derecene göre; istiğfar edersin, “Allah’ım bütün müstağfirlerin istiğfarı adedince Sana istiğfar ediyorum!” dersin “ve Sana tevbede bulunuyorum, Sen Tevvâb’sın, tevbemi kabul eyle; Sen Münîb’sin, inâbeme benim cevap ver; Sen Hazreti Evvâb’sın, ne olur benim evbemi kabul buyur.” Bunlar “Zümrüt Tepeler”de geçen, Sofi telakkisiyle, Cenâb-ı Hakk’a çok farklı yönelmenin adları ve unvanlarıdır. Erbabı için, bunları burada tekrar etmek, açıklamak zaid olur. Şahsî günahlar karşısında yapılması gerekli olan şey, istiğfar, tevbe, inâbe ve evbedir. Fert bunu yapar, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, keremiyle, rahmâniyetiyle, rahîmiyetiyle arınmış olur onlardan. Tevbe bir arınma kurnasıdır. Böylece tertemiz olarak Cenâb-ı Hakk’ın Firdevs’iyle serfirâz olabilir.

Fakat bazı cinayetler vardır ki, bunlar umumun hukukuna tecavüzle oluşmuş günahlardır. Âmme hakkıdır. Âmme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. İster İslam’ın Hukuk Sistemi, isterse Modern Hukuk Sistemi âmme hakkına taalluk eden meselelerde kat’iyen müsamahaya gitmezler. Umumun hukuku söz konusudur. Umuma ait şeyler çalınmış çırpılmışsa, bunu ne Mecelle kurallarıyla siz şöyle böyle yumuşatabilirsiniz, ne de başka demagojilerle ve diyalektiklerle. Âmme hakkıdır bu. Umumun hukukuna tecavüz edilmişse, bir tek arpa umum milletin hakkıysa, o yenmişse, o mevzuda birisi göz yumuyorsa, o da o haramîlerle müşterek demektir. İşte orada göz yumulamaz. Burada bu göz yummama mevzuunda esas budur, temel budur, usul budur. Belki üslupta hata yapılmış olabilir, usul vardır bu mevzuda. A’ya demek, B’ye demek, C’ye demek, bilmem H’ye demek de üsluptur. Fakat hiçbir zaman usul ve esas, üsluba feda edilmemelidir. O mesâvînin üzerinde durulmalı, nasıl yapılacaksa o pisliklerden insanlar arınmaya bakmalıdırlar. Suçluluk psikolojisiyle suçlar görünmezden gelinerek harâmîlik, kırk harâmîlik görmezlikten gelinerek, “Acaba bunu kime atfetsek?!.” (bu mevzuda), gündem değiştirerek “Halkın dikkat nazarını kimin üzerine çevirsek ki, bir yönüyle belki halk nazarında bu mesâvîden sıyrılmış olsak?!.” demek.. Bunlar dine karşı diyalektik yapma demektir. Dinin temel disiplinlerine karşı demagoji yapma demektir hafizanallah. Bu da günahı ikileştirme demektir. Bu aynı zamanda toplumun birbirine çok yakın olan parçalarını, moleküllerini birbirinden koparıp atıp işe yaramaz hale getirme demektir. Hafizanallah. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak lazım. Mâiz günahıyla, Gâmidiyeli kadın günahıyla, ferdî günahıyla karşınıza çıktığı zaman.. İmam Hâdimî’yle alakalı bir şeyi arz ettiğim zaman dediğim gibi, öyle üç defa dört defa gözlerinin kapağını silerek, “Acaba o mu, değil mi?” diye.. hayır bakma! “Lâ havle ve la kuvvete illâ billâh” de. “Allah’ım beni de bunu da mağfiret buyur!” de, çek git arkana bakmadan. Üzerinde durma; fikrinde, korteksinde ona bir yer ayırma. Bir dosyaya yerleştirme onu. Ve gördüğün zaman da kardeşin gibi yine sımsıkı sarıl. Bu ferdî bir hatadır. Fakat öyle hatalar vardır ki, toplumu temelinden sarsar. Onlara karşı müsamahalı olursanız, onların yaygınlaşmasına, bütün bütün o denâetlerin bütün toplumu sarmasına sebebiyet vermiş olursunuz.

Bu açıdan da ister İslâmî Hukuk Sistemi, isterse de Modern Hukuk Sistemi o mevzuda işleyerek, akı ak, karayı kara olarak ortaya koyması lazım. Bir şey olmuştur; ayetin ifadesiyle “Allah mü’mini aka çıkarır, temizler, paklar; bir yönüyle de öbürlerini eler, döker, onlar da elenmiş olurlar.” Hazreti Pir’in ifadesiyle, elmas ile kömür birbirinden ayrılmış olur. Elması, kömürü birbirinden ayırmadığınız zaman, elmasa bile onun yanında durduğundan dolayı, kömür nazarıyla bakılır. Önemli olan arınmadır. İçindeki o pislikleri atarak, “Aktım, ak olmaya çalışıyorum, inşaallah hep ak kalacağım!” mülahazasına bağlı daha farklı stratejilerle, daha insancıl tavır ve davranışlarla, daha şefkatli bir muameleyle!.. Başkalarını da boy hedefi göstererek toplum nazarında bir kısım karanlık kalemlerle onları karalamak suretiyle teselli olmak, bu dünyada bir şey olsa bile öbür tarafta hiçbir işe yaramaz. Çünkü mesâvîyi Allah biliyor, harâmîliği Allah biliyor, hırsızlığı Allah biliyor, rüşveti Allah biliyor. Öbür tarafta teker teker tek arpadan hesap sorma esprisine bağlı olarak hepsinin hesabını Allah sorar.

Burada bir şey demek aklıma geliyor. Şimdiye kadar hiç dememiştim. Eğer bu mevzuda bir kısım arkadaşlar kendilerine verilen imkânlarla.. onlar nisbet yapıyorlar, falan filan diyorlar, f diyebilirler, g diyebilirler, ç diyebilirler, d diyebilirler.. diyorlar.. bulaştı bulaşmadı mülahazasıyla, belki cinayet sayılabilecek bir kısım icraatta bulunuyorlar. Şöyle demek geliyor yani içimden.. demeden kendimi alamayacağım. Hiçbir zaman da demek istemediğim bir şeyi demek geliyor içimden. Yoksa Doktor İkbal gibi, Hazreti Pir-i Muğan gibi, tel’ine, bedduaya “amin” dememek, onları etmemek genel şiarımızdır. Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermemek adına bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar, dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum..

Dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkân vermesin.

Dememiştim, demeden edemedim. O kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “tweet”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, demeden edemedim. Şimdiye kadar demediğimi dedim. Allah her şeye nigâhban. Dünyada kıtmir gibi insanların bir dikili taşı olmadı. Altmış senedir değişik imkânlar onun da önüne geldi. Allah’a hep dua ettim, “Allah’ım, kardeşlerimi birilerinin işyerinde, fabrikalarda çalışmadan halas eyleme. Allah’ım, beni onlarla utandırma.” dedim. İşçi olarak çalıştılar, işçi olarak emekli oldular ve hiçbir şeye sahip olmadılar. Çoğu kira evinde oturuyorlar. Kendi adıma da öyle düşündüm, onlar adına da öyle düşündüm. Cami penceresinde üç sene yatarken esasen, işte o dünyanın metaına temas etmemek için.. altı sene bir tahta kulübede döşeksiz yatarken, dünya mal u menaline meyletmemek için aynı şeyleri yaptım. Allah buna şahit. Ama başka türlü harâmîlik yapıp, milletin malına menâline el uzattıkları halde hâlâ Müslüman olarak görünüyorlarsa öbür tarafta neyin ne olduğu belli olacaktır.

Gönül, Çalab’ın tahtı
Çalab gönüle baktı
Kim gönül yıktı ise
O iki cihan bedbahtı.

Bir sürü mü’minin gönlünü yıktılar. Kendimizi de istisna etmedim. Haksız, kimse, o mutlaka cezasını bulacaktır.” (20 Aralık, Herkul.org.)

 

]]>
bilgi@gencadam.com (İdris Gürsoy) GENÇ ADAM ANALİZ Tue, 13 May 2014 23:25:43 +0300
Türk okullarını kapatma girişimi 'akıl tutulması'dır... http://www.gencadam.com/component/k2/item/964-turk-okullarini-kapatma-girisimi-akil-tutulmasidir http://www.gencadam.com/component/k2/item/964-turk-okullarini-kapatma-girisimi-akil-tutulmasidir Türk okullarını kapatma girişimi 'akıl tutulması'dır...

Türkiye havanın gün ortasında karardığı “güneş tutulması” gibi bir “akıl tutulması” yaşıyor.

Yurtdışındaki Türk okullarının kapatılması girişimi de böyle bir geçici “akıl tutulması”nın sonucu.

Türk okulları birçok nedenden dolayı Türkiye’nin geleceğine yönelik yurtdışındaki en değerli yatırımlardan birisidir.

Öncelikle bu okullar, birçoğunda büyükelçilik ya da diplomatik temsilciliğimizin bile olmadığı 160’ı aşkın bağımsız devlette bayrağımızı dalgalanıyor.

Sayıları bin 200’ü bulan bu okulların o ülkelerdeki itibarını, devlet başkanı seviyesinde yapılan övgüler ortaya koymaktadır.

Yine bizzat o ülkelerden, çok dilde modern eğitim yapan yeni okullar açılması talebi gelmektedir ve maalesef karşılanamamaktadır.

İkincisi, Türk okulları sayesinde Türk dili ve kültürü bu ülkelerde meşru ve saygın bir ilgi görüyor.

Türkçe Olimpiyatları’nda göz yaşartan sahneler bunun en güzel delili.

Yine Türkçe Olimpiyatları’nın ülke finallerine gösterilen yüksek düzeyli ilgi ve destek de bu gerçeği şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermektedir.

Kültürümüzü sevdirip ticaretimizi artırıyorlar

Yabancı dilde festivallere, konserlere en büyük stat ve mekânları tahsis edip, yabancı gençlerin Türkçe performanslarına engel çıkarmayı ne vicdan ne de mantık kabul eder.

Üçüncüsü, bir dilin öğrenilmesi, o kültürün de zamanla öğrenilmesi ve o dilde yayınların yıllar boyunca takip edilmesine imkân sağlar.

Türkiye’de İngilizce, Fransızca, İtalyanca eğitim yapan okullar ve mezunlarının sonrasındaki yaşam çizgileri de bunun delilidir.

Dolayısıyla Türk okulları, sadece bulundukları ülkelerin kanunları ve denetimleri ışığında eğitim vermekle kalmıyor, Türkçe’yi sevdirerek mezunlarının Türk kültürüne aşinalık kazanmalarına, gelecek hayatlarında da ilgiyle takip etmelerine fırsat sağlıyor.

Dördüncüsü, bu okullardan mezun Türkçe bilen öğrenciler sayesinde, yabancı dil bilmese bile iş adamlarımızın o ülkelerle ticaret köprüleri kurabilmeleri kolaylaşıyor ve pazar çeşitliliğine yönelmek mümkün hale geliyor.

Türk okullarının bulunduğu ülkelere yönelik son dönemlerde artan ticaretimiz, yine TUSKON’un bölge toplantılarında bu gençlerin iş adamları arasında yerel lehçelerde bile tercüme hizmeti vermesi bu gerçeği somut halde teyit ediyor.

Kendi vatandaşını şikâyet etmek!

Türk okullarının en basit anlatımla bu kültürel ve ticari katkıları bile onların “kapatılması” değil, Türkiye’nin geleceğine katkı amacıyla sayılarının artırılması için yoğun çaba sarf edilmesi gerektiğini insaf sahibi ve vatan sevgisi taşıyan herkese gösterir.

Kaldı ki, bu okullar tamamen gönüllü girişimciler tarafından faaliyete geçirilmiş ve maddi yükü de bu hayırsever özel girişimciler tarafından paylaşılmıştır.

Türk öğretmenlerin maddi zorluklar, bazen o ülkedeki çatışma ortamları, iklim ve sağlık sorunlarına rağmen gösterdikleri fedakârlıklar dillere destan olacak niteliktedir.

O halde, devlet yetkililerinin Türk okullarını kapatma girişimi nasıl akıl ve mantık ile izah edilebilir?

Devletin bu okullara tek katkısı, referans mektupları olabilir. O da Özal ile başlayan vizyon sahibi liderlerin en takdir edilen yönleri arasında gelmektedir.

Bugün, Türk bayrağının dünyanın her yerinde dalgalanmasından, Türk dilinin dünyanın her yerinde öğretilmesinden kim neden rahatsız olur anlamak mümkün değil...

Her ülke kendi ülkesinin vatandaşını yurtdışında korumayı ve ticari girişimlerini desteklemeyi esas görev bilirken, Türk vatandaşlarını yabancı ülke idarecilerine şikâyet etmek, haklarında dosya sunmak mantıkla izah edilemez.

“Akıl tutulması” bile bu kadar “nefretin” nedenini açıklamaya yetmez...

Naat Programı bile iptal edildi

Tersi bir vakayı yani Türkiye’de yabancı bir dilde eğitim veren okulu, o ülke liderlerinin gelip şikâyet etmesini, kapanması için girişimde bulunmasını tahayyül edebiliyor musunuz?

Tabii ki mümkün değil.

Asırlık okulların bugün bile faaliyetlerini sürdürebilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

Garip şekilde “akıl tutulması” diyebileceğimiz benzer tavır tüm bu okulların ortak bir platformda boy gösterdikleri Türkçe Olimpiyatları‘na yönelik de sergileniyor.

En üst perdeden yapılan hedef göstermeler, Türk büyükelçileri Türk okulları aleyhine devreye sokma girişimlerinin ardından, Gaziantep Belediyesi talihsiz bir şekilde dünyanın dört bir yanından gelen çocukların Peygamber Efendimiz (sav) için yazılan şiirleri okuyacakları “Naat Programı”nın statta yapılmasını iptal etti.

Hadi organizatörlere saygınız yoktu, Kutlu Doğum Haftası arifesinde Peygamber Efendimiz’e (sav) de mi saygınız yok?

Dünyanın dört bir yanından gelip Türkçe şiir ve şarkı performansı ortaya koymak isteyen, inanılmaz arzulu ve coşkun gençlere yasal engellemeler çıkarmanın hiçbir meşru izahı olamaz.
Türkiye düşmanları sevindiriliyor

Yabancı dilde festivallere, konserlere en büyük stat ve mekânları tahsis edip, yabancı gençlerin Türkçe performanslarına engel çıkarmayı ne vicdan ne de mantık kabul eder.

Bu nasıl bir öfke, bu nasıl bir sevgisizlik?..

Nefretin dili nasıl olur da sevgi dilinin önüne geçebilir?

“Akıl tutulması” tıpkı “güneş tutulması” gibi sabır fıtri seyri içinde geçip gidecektir...

Önemli olan, karanlıklar zayi olduğunda, sular durulduğunda “Eyvah biz ne yaptık” demek zorunda kalmamaktır.

Telafisi mümkün olmayacak yıkıcı zararlara neden olmamaktır.

Değil Türkiye’nin, tüm Türk tarihi boyunca ilk defa ulaşılan kapsama alanı bu kadar geniş küresel eğitim hizmeti, “öfke nöbetleri”ne feda edilmemeli.

Yurtiçindeki siyasi hesaplar ve kavgalar hiçbir şekilde Türkiye’nin milli çıkarlarına ve geleceğine yapılan bu kıymetli yatırımlara zarar vermenin mazereti olamaz.

Türk bayrağını dünyanın dört bir yanından indirmeye ve Türk dilinin dünyanın dört bir yanında öğretilmesini engellemeye teşebbüs etmek, kimilerine şahsi tatminler sağlasa bile, şu bir gerçek ki sadece ve sadece Türkiye düşmanlarını sevindirir...

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Erhan BAŞYURT, Bugün) KÖŞE YAZILARI Fri, 18 Apr 2014 15:06:09 +0300
Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup http://www.gencadam.com/component/k2/item/949-erdoganin-pennsylvania-ziyareti-ve-2006daki-mektup http://www.gencadam.com/component/k2/item/949-erdoganin-pennsylvania-ziyareti-ve-2006daki-mektup Erdoğan'ın Pennsylvania ziyareti ve 2006'daki mektup

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dost canlısı, diyalog aşığı, kapısı herkese açık ve tanışıp kaynaşmaya taraf bir insandır. Senelerdir her renk, her desen ve her meşrepten insan onu ziyaret eder; yemeğini yer, çayını içer. Hayatın her kesiminden çok çeşitli ziyaretçiler gibi herhangi bir partiye mensup kişiler de rahatlıkla onun kapısını çalıp misafiri olurlar. Kim hangi niyetle gelirse gelsin, Hocaefendi misafirlerini dinler, onların düşüncelerine değer verir; fırsatını bulursa, kendi mülahazalarını da seslendirir.

2000'li yılların başında AKP'nin kuruluş aşamasında, Recep Tayyip Erdoğan da Pennsylvania'ya gelmiş; yaşadığımız yeri görmüş; kahvemizi içmişti. Hatta o gün musluklarımız bozuktu; bizimle beraber bahçedeki hortumdan abdest almıştı.

Yine aynı dönemde Abdullah Gül de teşrif etmiş; hâlâ bizi bağrına basan evimizde, yaşantımıza şahit olmuş ve bizimle aynı safta namaza durmuştu. Dahası sayın Gül'ün geleceği gün muhterem Hocamız şöyle buyurmuştu: "Abdullah Bey dostumuzdur. Dosta karşı tekellüf saygısızlık olur. Anadolu insanı farklı muameleden rahatsızlık duyar. Yemeği ortak soframızda ikram edelim, sohbetimizi aynı salonda sürdürelim!"

Devlet, servet ve şehvet

Kıymetli Hocamız o zaman ve daha sonra imkan nisbetinde misafirlerimize yeni teşebbüslerinde muvaffak olabilmeleri için mutlaka birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılmaları, halkın genelini kucaklamaları, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalmaları ve nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip etmeleri gerektiğini anlatmıştı. Ülkemizin ikbal ve istikbali için manevi buudlu demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı'ya dönmekle beraber müslümanların çoğunlukla yaşadıkları coğrafyalarla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususların lüzumunu vurgulamıştı.

AKP, ilk seçimlere girerken, işaret edilen bu hususlara sahip çıkacağını vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceği ve darbecilerden hesap soracağı sözünü vermişti. Seçim sonrasında alnı secdeli bildiğimiz onca insanı mecliste bir arada görünce inşiraha ermiş; verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkemizin devletler muvazenesinde hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümide kapılmıştık. Nitekim, AKP iktidarının ilk yıllarında söz konusu vaatlere uygun hareket edildiğini görmüş ve heyecanlanmıştık.

Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulaktan kulağa:

Atmosferine uğrayan yiğitleri kılıbıklaştıran "devlet, servet ve şehvet"pek çok AKP'liyi de sarartıp soldurmuştu. Bu öldürücü hastalıklar, siyasete hizmet için girdiğini söyleyen nice mert görünümlü insanı da hazan yemiş yapraklar gibi döküp yere sermişti.

Güç ve iktidar adeta başları döndürmüş, bakışları bulandırmıştı. Güce mağlûbiyet veya kuvvetin cazibesi "bizimkiler"e de başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalamıştı. Zamanla siyasi iktidar artık toplumun başka kesimlerine karşı içine kapanmış ve dediğim dedik düşüncesiyle hareket eder olmuştu.

Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en şeni' zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti. Böylece daha dün herkesin elini öpen kimseler, biraz güçlenince sadece "biz" der olmuş ve devlete hizmet aşkının yerine şahsi yatırım açgözlülüğü oturmuştu.

Üstad hazretleri, "Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler." der. Mefkûresiz insanların -hele bir de masa ve kasa sahibi olmuşlarsa- Kur'ânî tabirle, kadın, evlât, yığın yığın para, araba, eşya, mevki, makam, kazanç şehvetlerine esir düşmeleri kaçınılmazdır. Nitekim, "Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar / Nice cihangirler, nice hanlar" gibi pek çok "ak" siyasî de aynı marazdan dolayı kararmıştı.

Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.

Camia'yı bitirme planı

İşte günümüze kadar katlanarak yaygınlaşan bu çürümenin ilk neticesi 2004-MGK'da "Türkiye'de Nurculuk ve Fethullah Gülen'i Bitirme Eylem Planı"nın imzalanması olmuştu.

Daha o günlerde Camia'yı bitirme planlarının devreye sokulduğu bir fısıltı halinde konuşuluyordu. Fakat biz her şeye rağmen hüsn-ü zannımızı korumuş; bunu hükümetin bir taktiği olarak kabul etmeye çalışmıştık; zira AKP'ye böyle kara bir lekeyi yakıştıramıyorduk.

Bir sene sonra Adalet Bakanlığı'nın aniden "bireysel terör" ve "silahsız terör örgütü" gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladığını duyunca şoke olmuştuk. Hazırlanan taslak büyük tuzaklar içeriyordu. Zaman Gazetesi 8 Eylül 2005 tarihinde "TMK taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor" manşetiyle çıkmıştı; birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulanmıştı. Zaman'ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçmişti; yoğun kamuoyu baskısı akabinde AKP iktidarı hem kendini hem tabanını hem de ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmişti. Geri çekmişti ama bu "operasyon" hüsn-ü zan duygularının üzerine bir balyoz daha indirmişti. (İşin ciddiyetini merak edenler o günkü gazeteleri ve o tarihlerde sitemizde yayınladığımız Kırık Testi'leri okuyabilirler.)

Aynı günlerde rüşvet, ihalede usulsüzlük ve her türlü yolsuzluk haberleri de fısıltı gazetesinde ilk sıralarda yer almaya başlamıştı ve bunları en evvel, hattâ daha 2003 temmuzunda gündeme getiren de Ahmet Taşgetiren olmuştu. Hortumların vanası bir aralık kısılmış gibi gözükmüş, fakat heyhat daha sonra o hortumların sadece yönlerinin değiştirildiği anlaşılmıştı. Öyle ki, merhum Muhsin Yazıcıoğlu 2007 senesindeki konuşmasında -ki sosyal medyada çok meşhur oldu, hatırlarsanız- ta o zaman AKP'li yöneticilere "Millet sizi haramzadelerden hesap sorun diye gönderdi. Şimdi sizin altınızdan pis kokular geliyor. Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını iddia edenlerin temizlik edebiyatına artık kimse inanmıyor." demişti. Yine şimdi AKP cenahında yer alan Numan Kurtulmuş, "Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular." derken, AK trollere her türlü yalan ve iftiralarında öncülük yapan Süleyman Soylu da AKP'nin bulaştığı kirleri en yüksek perdeden dile getiriyordu. Fehmi Koru ise, "Obama gibi geldiler, Bush gibi oldular" diyordu.

İşte, bir taraftan AKP'nin çizgi kaybı yaşaması bir taraftan da dindarları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine muhterem Hocaefendi bir gün "Acaba sayın Başbakan'a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?" dedi. Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etti; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazdırdı, sabah namazında bir kere daha okuttu. Hocamızın o esnada iki büklüm oluşu, yanaklarından yaşların süzülüşü ve ellerini dua eder gibi açıp "Sen de biliyorsun Allah'ım! Sadece bir mü'min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette 'Neden uyarmadın?' sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!.." deyişi hâlâ gözlerimin önünde gibidir.

2006 Senesinde Erdoğan'a Yazılan Mektup

Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere zağlı hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde'nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:

"Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da, sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles'in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163'ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.

Dahası, Türkiye'nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir."

Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:

"Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl'ın merhum Menderes'e ifadeleri çerçevesinde "Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!" düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim."

Kıymetli Hocamız, mektubunun sonunda bir ehl-i Hakk'ın yakaza çerçevesindeki bir müşahedesini de aktararak Başbakanın bu sözlerden gücenmemesini, yazılanları bir dost hasbihali olarak görmesini istirham ediyor ve diyordu ki:

"Yüksek bir binaya dünyaca büyük bazı insanlar giriyorlar. Onların hepsinin suratları insandan başka değişik suratlara benziyor. Siz de onların arkasından o binaya dâhil oluyorsunuz; fakat o esnada sizin simanız bildiğimiz sima ve çehreniz gayet gökçek. Bir müddet sonra herkes dışarı çıkıyor ve en arkadan da siz o siması değişmişlerin en başındakiyle el ele tutuşmuş olarak binadan ayrılıyorsunuz; maalesef simanız oldukça değişmiş ve önceki halinden çok farklı bir hal almış.

Tevil-i ehadise vakıf olduğumu söyleyemem, ancak böyle bir müşahedenin şirin görünmediği de muhakkak. Allah sizi kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla öyle bir su-i akıbetten muhafaza buyursun, sonra da doğru yolda muininiz olsun.

Üslup, istiğna ve ortak akıl

Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve hediyelerle, çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu. (Lütfen, son üç beş senelik Bamteli ve Kırık Testi paylaşımlarını bu gözle bir kere daha inceleyin.)

Aziz Hocamız, Camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da hâdimleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı. Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı. Özellikle "üslup, (kadın, mal, mevki gibi tuzaklar karşısında) istiğna ve ortak akıl" esaslarına dikkat çekti; "Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!" dedi. "Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!" diye inledi. "Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, "istişare" müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!" ikazlarını serdetti.

Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, tekke adabını, ulemanın nazik üslubunu ve İslam edebini anlamadılar; "sıddık kardeşim" deniyorsa, bu ifadenin "Ben seni özü ve sözüyle doğru bir adam bildim; hüsn-ü zannımı kırma ve öyle ol!" manasına geldiğini kavrayamadılar; kavrayamadı ve güzel hitapları, hak ettikleri iltifatlar saydılar.

Allah şahittir; Hocaefendi bağırarak da anlattı sükutla da.. gece de söyledi gündüz de.. mülayemetle de dile getirdi sert bir üslupla da. Her yolu denedi. Heyhat... Bir kere devlet, servet ve şehvet ağlarına kaptırmışlardı kendilerini, onun pençelerinden kurtulamadılar.

Dünyanın Tayyip ağabeyi olmak varken..

Son iki ayda müşahede ettiğimiz hadiseler ve ortaya saçılan fezlekeler/tapeler de gösteriyor ki o mektupta dikkat çekilen tehlikeler bir bir gerçekleşti. Maalesef, zaman gösterdi ki, Başbakan ne 'ol'mayı başarabildi ne de milleti, ülküsü için ölmeden önce ölebilmeyi. Vâ esefâ.. olamadı ve soldu Başbakan. Simasındaki gökçekliği kaybetti. Belli ki şahsî hesapları ağır bastı ve maalesef kendisine güvenenlere büyük bir inkisar yaşattı.

Meydanlarda "kefenle dolaşıyorum" diyerek nutuklar atmak kolaydır. Hamaset tatlıdır. Yiğitlik kapının bu tarafında olduğu gibi arkasında da veya tribünün önünde de berisinde de aynı mertliği sergileyebilmektir.

Dik duramadı Erdoğan!

Duvarlar arkasında "Sizi cemaat hapse attırdı, hepinizi Camia bitirdi!" dedi. Fakat, kendi yandaşlarına "Hepsini nasıl da dize getirdik; karşımızda hazır ola geçirdik!" sözleriyle kahramanlık tablosu çizdi.

Kameralar karşısında "one minute" diye gürledi, bir anda cesur yürek kesildi; lakin hemen sonra "Benim sözüm moderatöreydi!" sokağına sapıp yan çizdi; dahası "gemicik"ler sürekli gitti geldi, gitti geldi.

Futbol takımlarını bile bizzat dizayn etmeye kalkıştı; sonra yine kapılar arkasında "Cemaat sizi ele geçirmek istiyor; başkanınızı içeri Camia tıktırdı!" iftirasını yaydı.

Zira, kendisini dünya lideri olarak takdim ediyorlardı; halife-yi ruy-i zemin olduğunu söylüyorlardı. Demek o da inanmıştı ki, kimseye boyun eğmemiş olan Cemaat'e de biat ettirmeyi en öncelikli işler arasına koymuştu. Sadece kendi hırsı mıydı, yoksa birilerine verilen söz mü vardı? Malum ve meşhud olan husus, Camia'ya "had bildirme" teşebbüsüydü.

Biat alamayınca, önce cemaati bölme gayretine girişmişti. Bir avuç gayr-i memnun arasından devşirdiği pişkin ve kesif insanları danışman olarak kullandı; denemediği yol kalmadı ama Camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu; bölüp parçalamayı beceremedi.

Daha sonra, haksız tayin, sürgün ve kıyım yoluna gitti. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı'na yazdığı meşhur mektubun satır aralarında buna işarette bulunmuş; "Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca "falan yere müntesip, falancı.. filancı.." görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini" belirtmişti.

Akabinde, Başbakan dershaneleri kapatma meftunu oldu. Zamanla "eğitim reformu" sözünün sadece bir kılıf olduğu anlaşıldı. Bir konuşmasında belki de bilmeden telaffuz ettiği üzere, sırf bu gayeye matuf dört tane bakan değiştirdi.

Nihayet, Erdoğan bütün bütün tanınmaz hale geldi. Saldırılar, iftiralar, hakaretler... Meydanlardaki seviyesizliğe aynıyla karşılık verilmeyince iyice hırslandı. Hücumlarını her gün biraz daha şiddetlendirdi. Sonunda bir cinayete daha imza attı: Bir kısım Ergenekoncular haricinde bütün Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarını kapattırmak için büyükelçilere talimat verdi, ülke liderlerine telefonlar etti ve hatta -son günlerde ortaya çıktığı üzere- Hocaefendi'yi Türkiye'ye davet ettiği esnada bile gammazlama evrakı hazırlattı; Pennsylvania'ya elçi gönderdiği aynı anda Obama'ya şikayet dosyası sundu.

Esefle bir kere daha ifade etmeliyim ki, Erdoğan, olmayı değil solmayı seçti ve müminlere inkisar yaşattı. Bütün mefkûre muhacirlerinin ve onların 160 ülkedeki çiçeklerinin "Tayyip Ağabey"i olmak, samimi dualarını almak ve hep hayırla anılmak varken ne yazık ki o ümitleri boşa çıkardı ve hafızalarda bir yitik olarak kaldı.

Halbuki, kimseye recasında inkisar yaşatmamak Müslüman ahlakıdır. Zira, İslam'da, değil yalnız insanların, hayvanların beklentilerini bile boşa çıkartmak faziletsizlik sayılmıştır. Rivayete göre; Ahmed b. Hanbel, Mâverâünnehir'de bir âlimin üç kuşakta Efendimiz'e (aleyhissalatü vesselam) ulaşan (sülâsiyyât) hadisler bildiğini duyar. Hazret, hemen o zâtın bulunduğu yere rıhlet eder; varır o âlimi bulur; hürmetle selam verir, iltifat bekler. Âlim zat o esnada bir köpeği doyurmakla meşguldür; Hazret'in selamını aceleyle alıp köpekle ilgilenmeye koyulur. Hayvanı doyurup işini bitiren âlim, Ahmed b. Hanbel'e döner ve şöyle der: "Sana iltifat etmeyip köpeği beslemeye yönelmem gücüne gitti, biraz alındın sanırım. Fakat, bana Ebu'z-Zinâd'dan, ona A'rec'den, ona da Ebu Hüreyre'den ulaştığına göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Kim kendisine ümit bağlayanı inkisara uğratırsa, Allah kıyamet gününde onun beklentilerini karşılıksız bırakır." Bizim memlekette böyle kelbler yoktur; bu köpek bende yiyecek bulma beklentisiyle peşime takıldı. Onun beklentisini boşa çıkartırsam, ötede recası kesik olanlar arasında bulunurum diye korktum." Bu söz üzerine İmam Ahmed b. Hanbel, "Bu hadis bana yeter!" der ve köyüne döner. Demem o ki, İlahî rahmetten recası bulunan mü'minlere, bari dostlarını inkisar-ı hayale uğratmamaları yaraşırdı.

Acı gerçekle yüzleşiyoruz!..

Heyhat, Erdoğan ve hükümeti öyle davranmadı. Dershane sürecinde ve özellikle "17 Aralık Operasyonu" sonrasında o güne kadar kısmen gizlediği yüzünü de açık etti.

Medyadan takip edebildiğim kadarıyla inancım odur ki, yolsuzluk operasyonu, bütünüyle kanunlar çerçevesinde ve tamamıyla devletin yargı-polis mensuplarının eşgüdümlü çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Fakat, AKP yıllardır emir verdiği ve her türlü işinde kullandığı polisin kendisine yönelik bir soruşturmada yer almasını hazmedememiş; bir de yolsuzlukların üzerini örtmek için muhayyel bir düşman ihtiyacı hissedince, operasyonu Cemaat ile ilişkilendirerek binlerce polisi, savcıyı, hâkimi kış ortasında haksız ve kanunsuz yere sürgün etmiş, hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama, zimmet, ihtikâr operasyonunu, 8 yıl önce yukarıda anlatılan rüya veya müşahedede görüldüğü gibi, bazı güçlerle el ele ve onlara verdiği sözü yerine getirme adına Cemaat'i "bitirmek" için bir fırsat olarak da kullanma yoluna sapmıştır. Kıyıma uğrayan o memurların çok büyük bölümünün Camia ile alakasının olduğunu da zannetmiyorum. Ülkücü veya sosyal demokrat ya da herhangi bir tarikate/meşrebe bağlı pek çok kimsenin de gadre uğratıldığını düşünüyorum. Bununla beraber inanıyorum ki, büyük bir cürüm işlemiş gibi yerlerinden edilen, karda buzda çoluk çocuklarıyla göçe zorlanan, taşınma telaşı yaşayan o insanlar mazlumdur ve başlarına gelecekleri bile bile hukukun yanında yer aldıkları için birer kahramandır.

Hâsılı, aslında bugün şahit olduğumuz hadiseler, ateşböceklerini yıldızlaştırdığımız, sinekleri kartallaştırdığımız ve bülbül yuvalarını saksağanlara teslim ettiğimiz acı gerçeğiyle yüzleşmemizden ibarettir.

***

Not: Erdoğan'ın mektuplar karşısında tuhaf bir duruşu var. Önce bazı gazetecilere, Hocaefendi'nin Cumhurbaşkanı'na yazdığı mektubu kendisine gönderilmiş bir pazarlık metni gibi anlattı. Sonra meydanlarda "Daha düne kadar bana methiyeler dolu mektuplar gönderiyordunuz; 17 Aralık'ta birden bire ne oldu?" türünden sorularla kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Hem meselenin dershane ve 17 Aralık'tan ibaret olmadığını hem de kendisine sadece methiyeler dizilmediğini anlatabilmek için 2006'daki o mektubun muhtevasını kamuoyuyla paylaşmayı yararlı buldum.

]]>
bilgi@gencadam.com (Osman Şimşek) GENÇ ADAM ANALİZ Sat, 15 Mar 2014 23:10:34 +0200
‘Kahriye iddiası tamamen dedikodu’ http://www.gencadam.com/component/k2/item/940-uc-yildir-erdoganin-olmesi-icin-beddua-ediliyor-kahriye-iddiasi-tamamen-dedikodu http://www.gencadam.com/component/k2/item/940-uc-yildir-erdoganin-olmesi-icin-beddua-ediliyor-kahriye-iddiasi-tamamen-dedikodu ‘Kahriye iddiası tamamen dedikodu’

İlk olarak Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın dile getirdiği 'Uzun adamın ölmesi için beddua ediyorlar' iftirası yalanlanmasına rağmen bazı köşe yazarları bu konuyu ısrarla köşelerine taşıyor.

Son olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Yozgat mitinginde dile getirdiği iddiayı Herkul.org sitesi editörü Osman Şimşek Twitter üzerinden yalanladı.

“Camia içerisinde biraz bulunmuş insanlar bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını ve birer iftiradan ibaret olduğunu bilirler.” diyen Osman Şimşek, iddia sahiplerini isim vermeye davet etti.

İşte Osman Şimşek’in ‘bizim meşrebimizde kahriye olmaz’ dediği açıklamalarından satırbaşları:

“Önce tekye adabıyla müeddep zannettiğimiz bir bakan “Üç yıldır Erdoğan'ın ölmesi için beddua ediliyor” dedikodusunu seslendirdi. Sonra havuz medyası (!) hep bir ağızdan kahriye haberleri yapmaya ve bunu sahte ihbarlarla şişirmeye başladı. Akabinde “sayın” ile “muhterem” berzahında yaşayan bir yazar on kişiye kahhariye okunduğunu yazdı. Dahası -aslını hiç araştırmadan- Dışişleri Bakanı'nın da, hakkında kahriye okunan kimseler arasında bulunduğunu yaydı.
Öfke, miting meydanında dillendirildi

Nihayet, öfke patlamasına şahit olunan miting meydanlarında, varlığı şüpheli birkaç talebenin iftiraları dile getirildi. Yozgat'ta bazı kız öğrencilerin gece zorla kaldırılıp Başbakan'a beddua ettirildiği üst perdeden seslendirildi. Camia içerisinde biraz bulunmuş insanlar bu iddiaların hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını ve birer iftiradan ibaret olduğunu bilirler. Belli ki bu iftiraları seslendirenler ve yayanlar ya kasden hilaf-ı vaki beyanda bulunuyor ya da güftugûlarla aldatılıyorlar. Belki de sinsice araya sızmış/sızdırılmış kullanışlı kimselere önce o çirkin şeyleri yaptırıp sonra da camiayı karalıyorlar. İddia sahipleri isim versinler, hep beraber onları kınayalım, hatta tel'in edelim; yoksa bu iftiraları seslendirmek Allah'tan korkmazlığın ifadesidir.

Bu camiada Kur'an talebeleri, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) önemli bir sünnetini ihya etmek için sadece iki ay ya da üç yıl değil onlarca seneden beri hemen her gece teheccüde kalkarlar. Katiyen hiç kimseyi, hatta evliler kendi eşlerini ve çocuklarını bile zorla uyandırmaz, sadece sohbetler esnasında teheccüde teşvik ederler.
Bizim meşrebimizde kahriye olmaz

Bizim meşrebimizde kahriye okumak yoktur ve hiç olmamıştır. Çaresiz kaldığımız zamanlarda bile zalimleri Allah'a havale etmekle yetiniriz. Onu da “şartlı havale” şeklinde yapar, önce ıslah ve hidayet diler, “Murad-ı ilahî bu değilse, Rabbimiz, Sen bilirsin!” deriz.

Ayrıca adanmış ruhlar hiçbir zaman şahısları hedef almazlar, onların problemi kötü “sıfatlar”ladır.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Zaman) KARA PROPAGANDA Wed, 26 Feb 2014 12:09:52 +0200
BEDİÜZZAMAN'IN ÇİLESİ http://www.gencadam.com/component/k2/item/937-bediuzzamanin-cilesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/937-bediuzzamanin-cilesi BEDİÜZZAMAN'IN ÇİLESİ

Başını yakın talebelerinden birinin dizine yaslamış Urfa’ya doğru yol alan Bediüzzaman Said Nursi, yürek dağlayan şu cümleyi tekrarlıyordu: “Beni anlayamadılar...”

İniltiler halinde söylenen bu yanık söz, 82 seneye sıkışan bir hayatın özetiydi. 1952’de Üstad’ı ziyaret eden Eşref Edip’e de benzer cümleler kurmuştu Said Nursi: “Anlamıyorlar... Yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar.” Demek ki hayatının pek çok safhasında dile getirilen derin bir sitemdi bu.

Nasıl anlaşılabilirdi ki! O kendini günün siyasî/idarî tıkanıklığı içine hapsetmemiş, kuşatıcı bir nazarla yarınlara seslenmişti. O yüzden daha çok erken yıllarda şöyle feryat etmişti: “Şu muasırlarımız, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim kışta geldim; sizler cennetâsa bir baharda geleceksiniz…” Çağdaşları onu anlayamadı; anlaması da çok zordu.

Üç nur ve üç zulmetin iki farklı dünyanın ufkunda tecelli edeceğini çok önceden görmüş ve taş üstünde taşın kalmadığı o yıkılış döneminden şöyle seslenmişti insanlara: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkilabatı içinde en yüksek, gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.” Günlük telaşe içinde çırpınıp duran insanlar o engin ufka tekabül eden vizyonu nasıl anlayabilirdi ki?

Çağını aşan ufuk

Daha meşruiyetin mahiyeti hakkında enine boyuna düşünülmemişken “meşrutiyet-i meşrua”dan bahseden ve ona dair prensipler vaz’ eden bir tefekkür insanının herkes tarafından tastamam anlaşılması beklenemez. Cumhuriyet kelimesinin belli çevrelerde telaffuz bile edilmediği bir dönemde cumhuriyet ile ilgili temel değerlendirmeler yapması tesadüf değil, basiret ve firasetin yansımasıydı.

Nitekim bu anlaşılamayan tefekkür insanı, her dönemeçte ayrı bir imtihanla karşı karşıya kaldı, zulme maruz bırakıldı. Selanik’te yaptığı tarihî konuşmaya, ‘aşair arasında dolaşarak’ yaptığı yorumlara, Şam’da verdiği hutbeye vs. vâkıf olamayanlar, onun o özgürlükçü yaklaşımından da haberdar değildi. Mesela 31 Mart Vak’ası’nda fitnenin önüne geçebilmek için çırpınan Bediüzzaman gözaltına alındı. Güya İttihad-ı Muhammediye adlı örgüte üyeydi ve isyancılarla hareket etmişti. Bahçede kurulan darağacı ve darağaçlarında asılı insanlara aldırış etmeksizin yaptığı cesur müdafaa, eşi benzeri az bulunur bir hukuk mücadelesidir. Mahkeme bu âteşîn dimağı serbest bırakır. O, Beyazıt’tan Sultanahmet Meydanı’na kadar kalabalık bir kitlenin önünde yürürken bugün bile kulaklarımızı çınlatan bir meşhur cümleyi haykırır: “Zalimler için yaşasın cehennem!”

Sürgünler, mahkemeler, hapisler...

Sultan II. Abdülhamid akıllı, zeki, dindar bir insandı; ama Bediüzzaman gibi bir deha ile yüz yüze gelemedi. Görüşebilselerdi birbirlerini anlayacaklardı kuşkusuz. Ancak Sultan’ın etrafını etten duvarlarla örmüştü mabeyn-i hümayun. Bir gün Bediüzzaman, çağını aşan bir üniversite projesiyle Padişah’ın kapısına dayandı. İstiyordu ki fen bilimleri ve dinî ilimler izdivaç etsin ve çağıyla hesaplaşabilmenin kapıları aralansın. Heyhat! Abdülhamid gibi eğitim konusunda fevkalade hassas bir Sultan’ın etrafını kuşatan çapsız danışmanlar kendilerine adeta bir misyon biçmişti: Padişah’ı aydınlardan yalnızlaştırmak, herkesten uzak tutmak, yazar çizer insanları Sultan’a jurnallemek, gazete ve dergiler üzerine baskı kurmak, sansür sistemini işletmek. O dönem aydınlarının neredeyse tamamı (Bediüzzaman ve Mehmet Akif başta olmak üzere) ‘istibdat’tan şikâyet etti. Bediüzzaman etten duvarları aşabilseydi sadece çağını aşan bir üniversite modeli ortaya konulmuş olmayacak; Kürtçeye ilim mahfilinde serbestiyet tanınmış, Kürt sorununa ta o yıllardan çözüm kapısı aralayan bir proje ortaya çıkarılmış olacaktı. O gammaz ve sansürcü danışmanlar, kendi ve aile fertlerinin menfaatini düşündüğü kadar alimlerin tekliflerine kafa yorsalardı, tarihî fırsatlar heba edilmemiş olacaktı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin heyecan veren o mücadele hayatını safha safha bu sütuna taşımak mümkün değil. Kestirmeden yol alıp şöyle diyebiliriz: Hemen her dönemde devlet zulmüne uğradı Bediüzzaman. Sürgün edildi, mecburî ikamete zorlandı, hapse atıldı, defalarca zehirlendi… “Siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.” deyip Erek Dağı’na çekilmiş, inzivada yaşıyordu. Ne var ki bir bahane icat edildi ve sürgün yılları başladı. İnsanlarla irtibattan men edildi; ama o hep dimdik ayaktaydı.

Hakkında davalar açıldı, iddianameler hazırlandı, hâkim karşısına çıkarıldı. Afyon savcısı “600 bin talebesi var” diyerek “asayişe zarar gelir” iddiasında bulunmuştu mesela. Oysa dünyanın en barışçıl ve sivil akımlarından biriyle karşı karşıyaydı. Afyon savcısı, Bediüzzaman ve talebelerini “Hasan Sabbah”a; yani Haşhaşilere benzetti. (Kaderin cilvesine bak ki o savcının lafı bugün başka ağızlara sakız olmuş!) Hiçbir insaf ölçüsü yoktu suçlamalarda. Mesnetsiz bir sürü iddia ve kara propaganda. “Dini siyasete alet etmek” gibi bir suç isnat ettiler, “gizli örgüt” dediler, davalar açtılar; hatta hapis cezaları verdiler. Kâh Tesettür Risalesi bahane edildi, kâh Gençlik Rehberi adlı eseri. Beraat etmesine rağmen tekrar tekrar dava açıldığı da oldu.

Demokrat Parti döneminde baskılar

Üstad Bediüzzaman’a yapılan zulmün belki de en acı vereni 1950’den sonraki döneme aittir; çünkü tek parti diktası sona ermiş, millet derin bir oh çekerek Menderes ve partisinden daha özgürlükçü bir atmosfer beklemişti. Vakıa, iktidar bir türlü muktedir olamıyor ve siyasî iradesini ortaya koyamıyordu; ama her seçimde halkın verdiği kredi artıyor, zulmün bir an önce bitmesi bekleniyordu.

Maalesef beklentiler bir zaman sonra boşluğa düştü. Menderes döneminin istihbarat servisi MAH (bugünkü adıyla MİT), Bediüzzaman’ı adım adım takip ediyor, rapor tutuyordu. Üstelik Üstad’ın talebelerini il il, ilçe ilçe fişliyordu. Her ilin başında bir kişinin olduğu düşünülüyor, her ders yapılan evin bir “örgüt” yuvası olduğu kayıtlara geçiriliyordu. Bugün ortaya çıkan resmî vesikalara göre Üstad ya da talebelerine temas eden milletvekilleri ve bürokratlar da fişlenmiş, Ankara’ya bildirilmişti. Bediüzzaman ve talebelerinin avukatlığını üstlenen merhum Bekir Berk’e göre 750 dava beraatle sonuçlanmıştı. Ama davaların ardı arkası kesilmemiş ve yıllar boyunca sürdürülen davalar nedeniyle toplum nezdinde kriminal bir algı oluşturulmaya çalışılmıştı.

Her şeye rağmen Demokrat Parti ve Menderes’e destek vererek daha özgürlükçü bir atmosferin oluşmasını arzu etti Bediüzzaman Hazretleri. Hak ettiği vefayı bulamadı bir türlü. 1957’de DP üçüncü kez seçimleri kazanmıştı; ama Nur talebelerinin üzerindeki devlet tehdidi bitmemişti. 1958’de açılan bir dava nedeniyle Ankara, İstanbul ve Isparta’da tutuklamalar yapılmış, Risale-i  Nur talebeleri Ankara Cezaevi’ne konulmuştu.

Vefatına doğru Üstad Bediüzzaman, talebelerine veda edercesine Anadolu’ya açılmıştı. Pek çok vilayete uğradıktan sonra tekrar (3 Ocak) Ankara’ya çeviriyor rotayı. Aslında Menderes’le görüşmeyi arzu ediyor. İhtimal ki toplum katmanlarında hissedilen fırtınayı haber vermeyi, belki tedbir nevinden bazı düşüncelerini aktarmayı arzu ediyor. CHP’nin ve İsmet Paşa’nın haşin yaklaşımı ve o günkü basının anlayışsız tavrı yüzünden Demokrat Parti yetkilileri korkuyor, tırsıyor. O kadar ki 11 Ocak 1960’ta Ankara’ya gelen Said Nursi Hazretleri’ne hitaben radyodan hükümet bildirisi okundu. Üstad’a,  Emirdağ’da oturması salık veriliyordu.

Seçimlerde verilen desteği unutmuş gibi görünen DP, Üstad ve talebelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. 1959’da Eskişehir’e girerken arabası durdurulmuş ve şehre giremeyeceği polislerce tebliğ edilmişti. Bediüzzaman’ın tek cümlecik sorusu vardır: “Emir buradan mı, Ankara’dan mı?” Komiser sükut eder. Cevap bellidir.

‘Beni anlayamadılar...’

Artık Hakk’a yürüme zamanı gelmiştir. Üstad Hazretleri, Urfa’ya doğru yola çıkar ama devlet terörü soğuk yüzünü DP’nin içişleri bakanı vasıtasıyla bir daha gösterir. Bakan, emir üstüne emir yağdırarak ölüm döşeğinde son nefeslerini veren Bediüzzaman’ın Urfa’dan zorla çıkarılmasını ister. 23 Mart gecesi vefat ederken (ve halen) kulaklarda aynı cümle yankılanır: “Beni anlayamadılar. Skolastik bataklığa gömülü bir medrese hocası sandılar...” Evet ey Büyük Mütefekkir! Seni en uzak daireden en yakın halkaya kadar tastamam anlayamadık; keşke anlayabilseydik!

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) YAZI DİZİLERİ Sat, 22 Feb 2014 10:28:59 +0200
İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ http://www.gencadam.com/component/k2/item/936-iki-mevlananin-hikayesi http://www.gencadam.com/component/k2/item/936-iki-mevlananin-hikayesi İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ

İki Mevlânâ... Biri, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî. 13. yüzyıldaki fetret döneminde zuhur etti; insanları sevgiye, umuda, diyaloğa davet etti. Casuslukla, dini tahrif etmekle vs. suçlandı. Diğeri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî. Osmanlı’nın yıkılış dönemine (19. asır) denk geldi, bozguna karşı ıslah hareketine öncülük etti. Ona da “devleti ele geçirme”, “isyan çıkarma” gibi yakışıksız suçlamalar yapıldı. Şimdi her iki Mevlânâ da rahmetle, saygıyla, sevgiyle yâd ediliyor. Ya onlar hakkında her türlü yalan, iftira ve karalama yapanlar!

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî:

Hoşgörüsü, sevgisi ve kucaklayıcı tavrıyla çağları aşan Mevlânâ’ya neler denmedi neler? Ajan dediler, casusluk yapmakla itham ettiler, olmadık iftiralar yaydılar dört bir yana. İstilâ ettiği her yeri çekirge sürüsü gibi talan eden Moğollara karşı neden sessiz kaldığını sorguladılar. Ve “Moğol casusu” yaftasını yapıştırdılar Mevlânâ’nın alnına. Oysa bilemiyorlardı ki Mevlânâ Hazretleri bugüne takılmıyor, çağı aşan bir nazarla yarınların bağrındaki oluşumları hesaplıyordu. Burnunun ucunu göremeyenler, ufukların sonsuzluğunu nasıl idrak edebilirdi ki!

Şöyle düşünmüştü Mevlânâ: Nasıl olsa bir gün bu kargaşa dönemi sona erer ve Moğol istilacıları Anadolu topraklarının müşfik bağrında kendi öz dönüşümlerini yaşar. Zaten fetret döneminin en ağır şartları yaşanıyordu o günlerde ve Moğol ordusunu durdurabilecek bir güç yoktu ortada. Mevlânâ, gönüllerin fethine odaklanmıştı; toprakların istilasına değil. Nitekim büyük Üstâd’ın ufuk ötesi duası kabul gördü ve Anadolu pek çok kavmi kendi potasında yoğurup şekillendirdiği gibi Moğolları da bambaşka bir kıvama getirdi. Bu sebeple tarih kitapları Moğol istilasının ayrıntılarını nakleder; ama Moğolların Anadolu’dan def ü ref edilişine dair bir savaştan bahsetmez. Öyle bir cenk yaşanmamıştır çünkü.

“Gel, kim olursan ol yine gel…” Araştırmacılar bu cümlenin lâfzen Mevlânâ’ya ait olmadığını; ancak mananın Mevlânâ’ya tastamam uyduğunu söylüyor. El hak doğrudur. O, “Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi” demeksizin herkesle irtibat kurdu, onlarla konuşmayı tercih etti. Bu davet, başlı başına bir bedeli göze almaktı; “ham yobazlar”ın, “kaba softalar”ın ağır eleştirilerine maruz kalmaması mümkün değildi. Diğer dinlerin önde gelenleriyle, kimi zaman bir araya geldi. Nasıl gelmesin ki! Hazreti Muhammed Aleyhisselam onlarla defalarca bir araya gelmiş, konuşmuş, komşuluk yapmış, ticaret yapılmasında beis görmemişti. Hazreti Mevlânâ “kölesiyim” dediği Kitap’tan ve “ayağının tozuyum” dediği Rehber’den cüdâ düşebilir miydi? Başka din mensupları ile kurduğu diyalog nedeniyle çok ağır ithamlarla karşı karşıya geldi; ama o, karanlık bir dönemin ışık öncüsüydü ve herkesle iletişim kurmak zorundaydı.

Rivayet o ki, bir gün bir papazla karşı karşıya gelince ikisi de birbirine ta’zim etmek istedi. Mevlânâ daha atik davranarak papaza karşı saygısını ifade etti. Homurdananlar oldu; bugün bile o homurtu devam ediyor. Hazreti Mevlânâ, “Tevazu makamını rahip efendiye bırakmak istemedim; o yüzden ondan daha hızlı davranarak saygımı ifade ettim.” deme lüzumunu hissetti. Ne var ki dini, ana kaynaklarından bütün erkânıyla bilemeyenler Mevlânâ hakkında en ağır ithamlarda bulundu; halen de bulunuyor. O kadar ki casusluk iddiasının yanına başka din mensupları ile işbirliği gibi laflar eklendi. Hatta hızını alamayanlar, evlat katlinden Nasrettin Hoca’nın öldürülmesine kadar bir sürü yalan yanlış lafı boca ederek kara propagandaya devam etti. İşi yüz kızartıcı iftiralara kadar vardıranların unuttuğu bir nokta var: Müfterilerin oluşturduğu dalga kısa bir süreliğine etkisini gösterse bile güneşi balçıkla sıvamak imkânsızdır. Nitekim gıybetçi ve iftiracılardan geriye kin ve husumetten başka bir şey kalmamış, hoşgörü ve diyalog kahramanları ise arkalarında yaşanabilir bir medeniyet bırakmıştır.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî:

Haset, fitne ve iftiranın devlet eliyle nasıl bir zulme dönüşebileceğine dair en çarpıcı örneklerden biri hiç kuşkusuz Mevlânâ Halid’dir. 19. asrın müceddidi sayılan büyük insan, payitahtta dergâhını açarken müritlerine çok sıkı tembihatta bulunmuş, devletten maaş almamaları, hiç kimseden yardım talep etmemeleri, dünya malından uzak durmaları konusunda hassasiyetini dile getirmişti. Vazifesi irşad ve tebliğ olan insanların menfaat ilişkilerinden uzak durmasını istiyordu. Ne var ki o konudaki teyakkuz bile bazı fettan kişileri durduramadı.

İstanbul’da talebelerinin hızla artması üzerine bazı çevrelerde rahatsızlık emareleri görüldü. Bunların başında gelen kişi Padişah II. Mahmud’un yakın ahbabı ve danışmanı Sait Halet Efendi’ydi. Kendisi Mevlevî olduğu ve padişahın da o meşrebe yakın bulunduğu söylenir. Araya kıskançlık girince, bir de devlet imkânları söz konusu olunca Halidîler için zor bir dönemin yaşanması kaçınılmaz hale geldi.

Mevlânâ Halid ve talebeleri, devlete karşı değildi; ama kıskançlık duygusuna mağlup olmuş kimi bürokratlar Halidîleri hedef tahtasına koymaya karar verdi. Halidîlerin hususî mahiyette okudukları özel virdlerine (hatm-i hacegan) dair keskin eleştiriler başlatıldı. Bu arada Saray’da da kara propaganda başlatılmış, Padişah’a gizli raporlar sunuluyordu. II. Mahmud’a bu akımın bir gün devletin başına bela olacağı telkin ediliyordu. O kadar ki resmî evraka yansıyacak şekilde bir belge düzenlendi ve ‘fesat tohumu’ olduğu söylenerek ‘fişleme’ işlemi yerine getirildi. O rapora göre Mevlânâ Halid kısa bir süre içinde mehdilik ilan edecekti. Tabii ki aslı faslı yoktu bu iddiaların; ama kimin umurunda!

Danışman öncülüğünde yapılan mâbeyn kuşatması meyvelerini verdi ve 1822’de Padişah, Bağdat Valiliği’ne emir vererek Mevlânâ Halid hakkında soruşturma yapılmasını emretti. O andan itibaren yoğun baskı dönemi resmen başlamış oldu. Baskınlar, sürgünler, hapisler... Neyse ki Bağdat Valisi Davut Paşa, insaflı bir adamdı ve olumlu bir rapor göndererek Mevlânâ Halid ve talebelerini himaye etti. Mabeynin goygoycuları boş durmadı, tahrike devam ettiler. Operasyonlar durmadı; ancak her insafsız müdahale Mevlânâ Halid Hazretleri’nin hizmetlerini daha da büyüttü.

O günkü İslam coğrafyasının büyük bir kısmına yayılan Halidîler için yeni bir imtihan baş gösterdi. Abdülvehhab Es-Susi İstanbul’a gönderilmiş, Trakya’nın büyük bir kısmında tanınır ve sevilir hale gelmişti. Bu pişkin müridin Mevlânâ Halid’in halifesi olmak gibi bir niyeti ve arzusu vardı. Bu emeline nail olamayınca tarikat içindeki itibarını sermaye yaparak kendisi yeni bir oluşum ortaya koymak istedi. Her ne kadar Mevlânâ Hazretleri şöhretperestlik ve hodgamlık ifade eden bu teşebbüse karşı Es-Susi’yi tarikattan uzaklaştırsa da mesele hızla yayıldı ve cemaat içinde bir ayrışmaya dönüştü. İhtilafa başkaları da müdahil oldu. Cemaati bölmek için harekete geçen Es-Susi, yanına birkaç adamı da alarak Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri’ni şikâyet etmeye karar verdi.

Elinde bazı belgeler olduğunu söyleyen Es-Susi, devlete başvurdu. Mevlânâ Halid Hazretleri’ni ve talebelerini bir suç örgütü imiş gibi takdim ediyordu. Zaten saraya bazı mektuplar gönderilmiş, cemaatin Sultan’a karşı olduğuna dair taşlar yeterince döşenmişti. Şimdi de Mevlânâ Halid’in en yakın adamlarından biri ihbarda bulunuyordu. II. Mahmud artık çileden çıkmış, çok sert tedbirler almaya karar vermişti. Allah’tan ki aşırı Frenk yanlısı olarak bilinen Padişah, Şeyhülislam’a sorma gereği hissetti. Bu da bir asalet olsa gerek! Şeyhülislam, aklıselimi tavsiye ederek hukukî bir yolun takip edilmesi gerektiğini, şikâyet edenin beyanı ile ceza verilemeyeceğini söyledi. Bu da ilmin izzetini korumak olsa gerek! Bunun üzerine Şam’a iki müfettiş gönderildi. Şam Valisi Salih Paşa, müfettişlerin yaptığı gizli soruşturmanın sonucunu Padişah’a yazdığı bir mektupla (1827) bildirdi. Abdülvehhab ve arkadaşının Mevlânâ Halid Hazretleri’ne iftira ettiği ortaya çıkmıştı. Ne acıdır ki bugün bile bazı kalbi bozuklar (üstelik kendilerine tarikat süsü vererek) o uyduruk belgeler üzerinden 19. asrın müceddidine “İngiliz ajanı” diyor. Haşa! Bu büyük zevata ajan diyenin ajanlığından şüphe duyulur.

Ortaya çıkan gerçek, baskıları bir zaman hafifletse bile Padişah II. Mahmud’u tekrar normalize etmek mümkün görünmüyordu. Halidîlere karşı sert hümayunlar neşreden Padişah, bu konuyu şahsî bir takıntı haline mi getirmişti, yoksa hâlâ goygoycular ve itirafçıların telkini mi söz konusuydu; bilemiyorum; ancak 1828 Ramazan ayına denk getirilen sürgünün yürekleri dağladığında şüphe yoktur. O dönemde çok çile çekildi. Halidîlerin müesseselerine el konuldu, dergâhları yasaklandı, önde gelen kişiler sürgüne yollandı.

Onca eza ve cefa yapıldı da Halidîler yok mu oldu? Hayır. Halk arasındaki sevgi ve bağlılık devam edip gitti. Zaten arkadan gelen padişahlar, yapılan hatayı kabul edip hem Hazreti Mevlânâ Halid’e hem talebelerine sahip çıktı. O kadar ki Abdülmecid Han, her cuma günü kabrinin başında bir Halidî şeyhinin ve on dervişin ‘hatm-i hacegan’ okumasını ve bunun kıyamete kadar sürmesini vasiyet etti. Tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılacağı ana kadar (1925) o vasiyet yerine getirildi.

 

]]>
bilgi@gencadam.com (Ekrem Dumanlı) YAZI DİZİLERİ Thu, 20 Feb 2014 19:41:58 +0200
17 Aralık 2013 Operasyonu veya Askeri Vesayetin Rövanşı http://www.gencadam.com/component/k2/item/935-17-aralik-2013-operasyonu-veya-askeri-vesayetin-rovansi http://www.gencadam.com/component/k2/item/935-17-aralik-2013-operasyonu-veya-askeri-vesayetin-rovansi 17 Aralık 2013 Operasyonu veya Askeri Vesayetin Rövanşı

İki aydır ülke gündemimizi meşgul eden ve paralel bir yapılanma ithamı ile Hizmet Hareketine mal edilmeye çalışılan 17 Aralık ve 25 Aralık 2013 Hukuk operasyonunun, normal bir hukuk prosedürü ile mi yoksa gerçekten bir operasyon sonucu mu yapıldığı ile ilgili ciddi kuşkuların olduğu bir gerçek. Gerçek olan bir başka konu ise,Hizmet Hareketinin yaptığına dair somut bir delil ve belge bugüne kadar ortaya konulamamış olmasıdır. Aksine,süreç ilerledikçe,aslında Komplonun “Askeri Vesayetin bir Rövanşı” olduğu izlenimi artırmaktadır.

24 Mayıs 2012 ve 30 Mayıs 2012 tarihlerinde,yani ortalama 1,5-2 yıl öncesinde internete düşen ve kendileri tarafından bugüne kadar yalanlanmayan ses kayıtlarını incelediğimizde,17 Aralık ve sonrası süreci net bir şekilde görebilmekteyiz:

24 Mayıs 2012 tarihinde,Balyoz Davası sanığı tutuklu Tuğamiral Fatih Ilgar’a ait ses kaydında geçen ifadeler aynen şu şekilde;

BU ÜLKE YA EKONOMİK KRİZLE YA BİR İÇ SAVAŞLA KENDİNE GELECEK. BU İKİ SEÇENEKTEN BİR TANESİ KAPIMIZI ÇALACAK. ONDAN SONRA DÖNÜŞ YOLU ORADA BAŞLAYACAK.Kİ BAŞBAKAN HAKKINDA DA YANİ ONLARIN DA SIKINTILARI VAR. ONLAR DA BİR ZAMAN GELİP O DOSYALARI ÇIKACAK. YANİ BİR DEĞİL ON DEĞİL. ONLARIN ÇIKTIĞI ANDA DİBE VURACAKLAR. BİR İKİ AYA KADAR DA VE BİLGİLER DE GELEN BİLGİLER DE EMARELER DE O YÖNDE. BİR YASA TASARISI GÜNDEMDE. O YASAYLA BİZİ ÇIKARACAKLAR. (1)

Görüldüğü üzere Mayıs 2012 tarihinde,ekonomik bir kriz ve iç savaş planlanmış,17 Aralık ve 25 Aralık 2013 tarihinde çıkacak dosyaların o günlerde hazırlandığını görüyoruz.  Aynı şekilde Balyoz ve Ergenokon Davalarından tutuklu olanların tahliye edileceğinden bahsediliyor ki,günümüzde tahliyeler başladı ve herkesi kapsaması için kanun teklifleri üzerinde pazarlıklar yapılıyor.

Yine 30 Mayıs 2012 tarihinde,Balyoz Davası tutuklu sanıklarından Tümamiral Cem Aziz Çakmak‘a ait olduğu iddia edilen diğer bir ses kaydında yine bugünün izlerine ulaşmak mümkün. Bakın kendisi neler demiş:

İNSANLARIN KENDİLERİNE EN GÜVENDİKLERİ ZAMAN,EN ZAYIF OLDUKLARI ANDIR. ALDIĞIMIZ HABERLERE GÖRE BU İŞ UZUN SÜRMEYECEK HESABI SORULACAK. KENDİLERİNE EN GÜVENDİKLERİ ANDA ÇOLUK ÇOCUK DEMEDENRÖVANŞ ALACAĞIZ. BU İŞ UZUN SÜRMEYECEK ARTIK. ALDIĞIMIZ HABERLER O YÖNDE BİZİM. SAĞLAM KAYNAKLAR. BUNUN HESABI SORULACAK. BİR İKİ SENE İÇİNDE BU MANZARA TERSİNE DÖNECEK. BAK SÖYLÜYORUM BUNU. DERSİNKİ BUNU BİR PAŞAM SÖYLEMİŞTİ. ADAMLAR KAÇACAK. ÜLKEDEN KAÇACAKLAR. İKİ SENE İÇİNDE RÖVANŞ ALINACAK ÇOK CAN YANACAK ÇOK. FARKLI YABANCI İSTİHBARATLAR BUNLARI TIKADI. ÇALKANTI İÇİNDELER.ÇOK CİDDİ TIKANDILAR. BİZDE BOŞ DEĞİLİZ. (2)(3)

Bu ses kaydında da görüleceği üzere,Bakan çocuklarına başta olmak üzere bir rövanşın planlandığı,1-2 sene içinde düğmeye basılacağı ve yine bu süre zarfında 18 yıl hapis ile tutuklu bulunan kendisinin tahliye edileceğinden 20 ay önce bahsediyor. İşin ilginci,Tümamiral Cem Aziz Çakmak 2 gün önce yani 2 Şubat 2014 tarihinde tahliye edilerek,konuşma tüm boyutlarıyla tescil edilmiştir. (4)

Gazeteci Yazar Faruk Arslan’a gönderilen ve “Asıl darbeciden mektub var” ismiyle yayınlanan Mektubu (5) incelediğimizde,Gerçekleşen darbenin asıl merkezinde görev yapmış bir subay tarafından bir mektup gönderildiği ve işin arkasında kimin olduğunun açıklayarak 17 ve 25 Aralık operasyonu ile ilgili darbeyi tutan elleri gösterdiğine şahit olmaktayız. Mektubda önemli paragrafları şu şekilde;

Erzincan – Ergenekon davasının bir numaralı sanığı 2010 yılında Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in kısa adı EDOK olan Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na atandığını herkes biliyor.

Bu koltuğa Orgeneral Saldıray Berk 2010’da oturdu ve ilk işi cemaatı MİT’de terör örgütü listesine aldırıp,4800 cemaat üyesini takip ettirmek oldu. Zira asıl meselenin Erzincan’daki tarikat soruşturması değildi,artık sağır sultanda biliyordu. Bu sebeple suçlamaların merkezinde “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” bulunuyordu. Berk’in,Hükümetin sivil toplum kuruluşu kabul ettiği tarikatlara dokunması ile AK Parti arasında anlaşma zemini arandı. MİT üzerinden “Sarı Öküz” formulü bulundu. Berk,“sen bana cemaatı ver,diğer cemaatler senin olsun” pazarlığı yaptı ve istediğini aldı. MİT’in kullanıldığı bu planda KCK’da “7 Şubat krizi” bizzat emekli Berk tarafından planlandı ve AKP ile cemaat arasında kırılma tezgahlandı. Berk,başbakana olan hıncını ve cemaat nefretini sivil hayata taşıdı. Neden mi?

Berk,20 Mayıs 2008 günü PKK’lı teröristler tarafından 1993’te 33 kişinin öldürüldüğü Kemaliye’nin Başbağlar Köyü’nde düzenlenen törene katıldı. O dönem Üçüncü Ordu Komutanı olan Berk,helikopterin gelmesini beklerken iddiaya göre vatandaşlara “Başbakanın memleketi sattığını da biliyor musunuz?” dedi. İddianın internet sitelerinde yayınlanması üzerine 20 Temmuz 2010 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Fatih Şahin,Orgeneral Saldıray Berk hakkında ’Kamu görevlisine hakaret’ ettiği gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu. Berk,Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiası ile 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. 2011’de emekli edilen Berk,Emekli Orgeneral Saldıray Berk,“terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla ilk kez Yargıtay’da hakim karşısına 14 Haziran 2012’de çıktı. Berk soruşturma açılması kararında Ergenekon terör örgütünün Erzincan lideri olmakla suçlandı ve 7.5 ila 15 yıl arasında hapis cezası istendi. Halen dava devam ediyor.

Berk’in geride bıraktığı planı devralan,hükümeti düğmeye basıldıktan sonra 6 ay içinde düşürme planı yapan cunta ekibinin ilk hedefi  Fethullah Gülen ve cemaatını AK Parti’den tamamen ayrıştırmak. Bu amaçla Hizmet Hareketi’nin güvenirliği,halk nezdindeki kredisi ve olumlu imajı hedef alındı. Gülen’in ahitleşme restinden sonra toplum büyük bir şaşkınlık yaşadı ama sis perdesi tam aralanmadı. Başbakan bu darbe girişiminin farkına varmış olmalı ki,cemaatı cuntacı askerler önüne yem olarak atıyor ve kamuoyu önünde şeytanlaştırıyor. Başbakanın “Haşhaşin iftirası” ile cemaatı satması,her şeyde günah keçisi yapması ve cuntacılara yedirmesi hükümeti kurtarmaya yetmeyebilir. Emniyet’de 3000 kişiye yapılan operasyon resmen cunta ekibin emri. HSYK üzerinden yargı müdahalesini AK Parti ve Erdoğan bir robot gibi yapıyor. Cemaate yapılan operasyonu başından beri bilen Erdoğan,iki yüzlü tavır sergiliyor,pabuç bağlı olduğu için bu sefer dik duramıyor ve 12 yıldır beraber yürüdüğü cemaatı arkadan hançerliyor.

Erdoğan,önüne konan darbe krokisine aynen uysa bile haziran ayına kadar istifa etme noktasına gelebilir. 30 Mart 2014 seçiminde yüzde 35 eşiğine gerilemeyi göze alan Erdoğan’ın tek hedefi cumhurbaşkanlığına çıkıp başkanlık yetkisi kullanarak askeri vesayeti durdurmak. Ancak kurmay heyetin buna izin vermeyeceği ve Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanı olup hemde AK Parti’yi idare etmesine göz yummayacağı biliniyor. Zaten cuntanın amacı,yaza kadar AK Parti’yi kesin ikiye bölmek ve temmuz ayında AK Parti içinden doğacak ikinci parti ile cumhurbaşkanlığı seçimi atmosferine ülkeyi sokmak. Cemaatın parti kurmaya niyeti olmadığına göre suçlu aramayalım.

SONUÇ: Yukarıdaki 2012 yılına ait Balyoz tutuklusu Generallerin ses kayıtlarından ve darbeyi planlayan Ekibinde içinde olan Subayın Mektubunda detaylı bir şekilde bahsettiği Plana rağmen halen Hizmet Hareketinin bu işi planladığı,ön ayak olduğu ve paralel bir örgüt kurduğu iddia edilmesi Vicdan Sahibi hiçkimse kabul edemez.Hizmet Hareketinin burda bir suçu varsa o da,bu süreçte Kuran ve Sünnet ekseninde Hırsızın,daha doğrusu ciddi hırsızlık ve yolsuzluk iddiası içeren bu sürecin karşısında yer alması ve belkide sürecin başında M.Fethullah Gülen Hocaefendinin “incinsenizde incitmeyiniz,kırılsanızda kırmayınız” düsturuna,hissi tepkinin öne çıkmasından dolayı usluba tam riayet edilememesi gösterilebilinir. Ancak esas usluba feda edilemez . Unutmayalım ki Sahibi Allah olan sırtı kesinlikle yere gelmez !



Dipnotlar

(1)  http://gundem.bugun.com.tr/fatih-ilgarin-sok-ses-kaydi-haberi/193477
(2)  http://www.dailymotion.com/video/xr81cl_tumamiral-cem-aziz-cakmak-coluk-cocuk-demeden-rovans-alacagiz_news
(3)  http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Demokrasiye-vurulacak-en-buyuk-darbe/766266/
(4)  http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25715990.asp
(5)  http://www.farukarslan.com/genel/asil-darbeciden-mektup-var/

]]>
bilgi@gencadam.com (Dr. Güven Yıldırım) GENÇ ADAM ANALİZ Thu, 20 Feb 2014 15:23:36 +0200