Medeniyetlerin Çatışması mı, Diyaloğu mu?

Genc Adam

EZAN - DİYALOĞUN MEYVESİ

OSMANLI VE ECDADA SAYGI

SEVGİ DİLİNİ HAYAL EDİN

MUHTEŞEM YÜZYIL'A TEPKİ

A+ R A-
24 Oca

Medeniyetlerin Çatışması mı, Diyaloğu mu?

Oy ver
(2 oy)

Samuel P. Huntington 1993 yılında "Medeni­yet­ler Çatışması" tezini pay­­laş­tı­ğında, ilmî çevrelerden ciddi eleştiriler almış ve sözkonusu tez, akademik dünyada pek kabul görmemişti.

Huntington tezinin ana fikrini şöyle ifade eder: "Benim faraziyem şudur ki, bu yeni dünyada mücadelenin esas sebebi, ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hâkim mücadele kaynağı, kültürel olacak. Millî devletler, dünyadaki hâdiselerin yine en güçlü aktörleri olacak; fakat küresel mücadele, farklı medeniyetlere mensup milletler arasında meydana gelecek.

Medeniyetlerin çatışması, küresel politikaların seyrini belirleyecek." Huntington soğuk savaşın bitip Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla dünyada ciddi değişmelerin ve belirsizliklerin yaşandığı geçiş sürecinde, özetle gelecekte devletlerin siyasî ve ekonomik sebeplerle değil, kültürel farklılıkları sebebiyle çatışacakları tezini ileri sürmektedir.

Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezini savunurken nazara vermeye çalıştığı husus, Hristiyan Batı medeniyeti ile Müslüman Doğu medeniyeti arasında tarihin farklı dönemlerinde, siyasî, ekonomik ve dinî sebeplerle meydana gelen çatışmalardı. O, bunu şöyle açıklar: "Batı ve İslâm medeniyeti arasındaki fay kırıkları boyunca cereyan eden mücadele, 1400 senedir devam etmektedir. İslâm'ın ortaya çıkışından sonra, batı ve kuzeye yönelen İslâm dalgası, ancak 732'de Fransa içlerindeki Tours'da son bulmuştur. Haçlılar, 11. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar, mevzii başarılarla kutsal topraklara Hristiyanlık ve Hristiyan idaresini getirmeye teşebbüs etmişlerdir."

Huntington bu ifadeleriyle akademik bir çalışmaya çok da yakışmayan bir üslûpla, kendinden önceki oryantalist düşünürlerin kullandığı argümanları kullanmaktadır. Yine başka bir bölümde, Ortadoğu ülkeleri için "Batı'nın İran Körfezi'ndeki askerî varlığı, karşı konulmaz askerî üstünlüğü ve onların (Ortadoğu ülkelerinin) kendi mukadderatlarını tayin etme hususundaki yetersizliklerinden ileri gelen gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin beslediği hayal kırıklığı, yerini giderek artan bir öfkeye bıraktı... İslâm kanlı hudutlara sahiptir." der. Huntington bu bölümde hangi milletten olursa olsun, bir bilim adamının tarafsız olması gerektiğini unutarak, Müslüman ülkeleri küçük görme hatasına düşmüştür.

Huntington'un tezi tarafsız bir şekilde incelemeye tâbi tutulursa "Medeniyetler Çatışması" faraziyesinin tarihî, ekonomik ve sosyolojik açıdan büyük yanlışlar ve kendi içerisinde tezatlar barındırdığı görülecektir.

Binlerce yıllık insanlık tarihinin, farklı medeniyetlerin birbirleriyle olan kültürel bilgi alışverişi neticesinde şekillendiğini görmezden gelen "Medeniyetler Çatışması" tezi, özellikle 11 Eylül saldırısından sonra ortaya çıkan ve kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasını değiştirmek isteyen bazı çevrelerin işine yaramıştır. Nitekim bu çevreler, o dönemde dünya üzerinde ciddi plânlar yapıyorlardı ve o plânların önemli bir bölümü, Müslüman coğrafyasındaki ülkeleri kapsıyordu. Bu plânların ilk adımı da, bu ülkelere müdahale için hukukî bir dayanak oluşturmak ve işgali gerçekleştirecek kesimlere, halk kitlelerinin desteğini sağlamaktı. Bu şekilde, Amerika ve Avrupa'da, Müslüman ülkelerin terörizmi ve teröristleri desteklediği, zaten asırlardır Müslümanlarla Hristiyanlar arasında bir çatışma olduğu konusu yoğun bir şekilde işlendi ve maalesef yürütülen propaganda faaliyetleri netice verdi. Avrupa ve Amerika'da halkın önemli bir bölümünde, Müslümanlara karşı ciddi peşin hüküm oluştu.


Hâdiselerin Müslüman gözüyle değerlendirilmesi

Medeniyetler DiyaloğuMedeniyetlerin birbirlerine olan tesirleri konusunda Müslümanların görüş ve düşünceleri nasıldır? Bu sorunun cevabı, İslâm'ın iki temel kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'de ve Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet'inde açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takvaca üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haberi olandır." (Hucurat, 49/13) mealindeki âyetle insanların farklı milletlere ayrılmasının yegane sebebinin diyalog kurarak birbirlerini tanımaları olduğu, insanların kavim veya milliyet olarak birbirlerinden üstün olmadığı, üstünlüğün takvada olduğu açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde "Ey iman edenler!" ifadesi yerine; "Ey Âdemoğulları!" veya "Ey insanlar!" ifadeleri kullanılarak, Kur'ân'ın bütün insanlığı muhatap aldığı nazara verilmiştir.

Peygamber Efendimiz'in hayatına baktığımızda ise, O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) farklı kabile ve milletlere yaklaşımının da âyet-i kerîmedeki ifadelerle paralellik arz ettiğini görürüz. Zaten O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında Kur'ân-ı Kerîm'de ifadesini bulmayan bir fikir, davranış veya söz bulmak da mümkün değildir.

Bu doğrultuda öncelikle Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzur ikliminde toplanan sahabe-i kiram efendilerimizin sosyo-kültürel profillerini incelediğimizde, âyet-i kerîmede ifade edilen kardeşlik ortamını görürüz. Kutlu Nebi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıbaşında Kureyş'in büyüklerinden Hz. Hamza (ra) ile bir köle olan Bilal-ı Habeşî'yi (ra) de, İranlı Selman-ı Farisî'yi de, bir Yahudi âlimi olan Abdullah Bin Selâm'ı da bulmak mümkündür. O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) kutlu meclisinde farklı kültürlerden, farklı kabilelerden, farklı milletlerden gelen insanlar, bu farklılıklarını hiçbir şekilde gündeme getirmeden akılları durduracak bir uyum ve muhabbet içerisinde bir arada bulunmuşlardır.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine düşmanlıktan bir ân geri durmayan müşriklere bile aynı hoşgörüyü gösteriyor, karşı tarafın bütün saldırganlıklarına rağmen diyalog kapılarını hep açık tutuyordu. Kendisine yaşatılan onca sıkıntıya rağmen Kutlu Nebi, mübarek belde Mekke'ye girdiğinde kimseden intikam almamış ve bu şekilde kutlu belde bir damla kan dökülmeden fethedilmiştir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hoşgörüsü sayesindedir ki, kısa sürede Mekke'de Müslüman olmayan kimse kalmamıştır; Ebû Süfyanlar, İkrimeler, Hindler bu hoşgörü ikliminde Müslüman olmuşlardır. Bu hoşgörü ve diyalog misâllerini Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ehl-i kitapla olan münasebetlerinde de görüyoruz. Meselâ, Efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) görüşmek için gelen Necran Hristiyanları, ibadet saatlerinin geldiğini ifade ediyorlar ve Kutlu Nebi ibadet etmeleri için onlara Mescid-i Nebevî'de yer gösteriyordu.

Aradan asırlar geçmesine rağmen Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatını kendilerine örnek alan ecdadımız da, aynı hoşgörü ve insana saygı düşüncesini devam ettiriyor; hükmettikleri geniş topraklarda hiçbir şekilde haksızlık ve zulme yer vermiyor, tâbiiyetleri altında yaşayan gayrimüslim halka, İslâm kuralları çerçevesinde her türlü vatandaşlık haklarını veriyordu.

İslâm'ın özellikle Afrika içlerine ve Endonezya, Malezya gibi uzak noktalara ulaşmasının İslâm ordularıyla değil, oralara giden Müslüman tüccarların İslâm'ı temsil noktasındaki titizlikleri ve yerel halkla olan diyalogları neticesinde olduğu malûmdur.


Kıtalararası gönül köprüleri

Günümüzde ise bu iş, sahabe mesleğini devam ettiren adanmış ruhların cehd ve gayretiyle yürütülmektedir. İşleri elbette kolay değildir. Fakat Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) çizgisinden bir adım bile uzaklaşmamayı kendilerine şiar edinen bu insanlar için karşılaşılan zorluklar, insanüstü bir sabır ve tevekkülle bertaraf ediliyor; en katı kalbler bile onların temiz nâsiyeleri karşısında yumuşayıveriyor.

Dünyanın dört bir tarafına nazarlarımızı çevirdiğimizde görüyoruz ki, bu samimi çalışmalar yavaş yavaş meyvelerini vermektedir. Daha evvel peşin hükümler veya yanlış bilgilerle doldurulan zihinler, samimi çalışmalar ve mühim organizasyonlarla hakikati fark etmeye başlıyor. İslâm'ın ve Müslümanların temiz dünyasını keşfettikçe peşin hükümler, yerini İslâm hayranlığına bırakıyor. Birçok Batılı, ülkemize gelerek insanımızdaki engin hoşgörü ve güzellikleri gördükten sonra, dinimiz ve insanımız hakkında ne kadar yanıldıklarını fark ediyor ve ülkelerine döndüklerinde medeniyetler buluşmasının gönüllü birer savunucusu oluveriyor.

Ülkeler arasında uzanan bu gönül köprülerinin sayısı arttıkça, yılların ihmal edilmişliğine ve Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezine inat, medeniyetler arasındaki sevgi bağları daha sağlamlaşmaktadır. Bediüzzaman'ın yıllar önce söylediği "Tiflis, Bitlis kardeştir." sözündeki ruh ve mânâ, ektiği tohumların yeşermesiyle bugün bütün bir dünya sathına yayılmaktadır.

 

Kaynak: http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/medeniyetlerin-catismasi-mi-diyalogu-mu-ocak-2012.html

 

 

 

Son değişiklik Çarşamba, 25 Ocak 2012 00:05

Yorum yapın

Lütfen "Yorumu Gönder" butonuna bir defa tıklayın. Yorumunuz yönetici onayı olmaksızın yayınlanacaktır. Yorumunuzu görmek için sayfayı yenileyebilirsiniz.

(*) işareti ile belirtilmiş alanların doldurulması zorunludur.

Gönüllüler Sayfamız

En Son Eklenenler

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar

  • Resul Keleş "Ehl-i Kitapla Amentüde İttifakımız Var" ile ne kasdedilmektedir?
    Yazan Resul Keleş

    Soru: Günümüzde itikad-i kamil noktasında İslam'dan başka bir din yokken "Ehl-i Kitapla Amentüde İttifakımız Var" sözü ile ne ifade edilmeye çalışılmaktadır?

    Bazı çevreler tarafından kasıtlı olarak saptırılan ve bir takım çevreler tarafından ise gerçek manada anlaşılmasında güçlük çekilen bu konuda, evvela bahse mevzu konunun(1) sadece "başlığı" itibari ile değerlendirilmeyip, tüm içeriği ile bir bütün olarak ele alınması, mülahaza edilmesinde fayda olacağı kanaatindeyiz.

    30
  • Dr.Emin Şimşek Hizmet için okul mu, başörtüsü mü?
    Yazan Dr.Emin Şimşek

    Soru : “Okumayı istemek ile okumamak arasında kalan bir insan ne yapmalı . Ülke ve millet adına okumak mı yararlıdır, okumamak mı' Dinin füruata ait bir meselesinde bu denli hassas olmak mı, yoksa tercihini başka istikamette kullanmak mı gerekli' Kişi kanaatı vicdaniyesi ile bu mevzuda hükmünü verip öyle davranmalıdır.

    27
  • Ömer Sevinçgül Kitap ehlini dost edinmeyin...
    Yazan Ömer Sevinçgül

    Bir ayet okudum.."ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin. onlar birbirlerinin dostudurlar. sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez." diyor... bizim rum, ermeni, yahudi komşularımız var... birbirimize gider geliriz... ayrıca, benim okulda arkadaşlarım var, kimi yahudi, kimi hristiyan... onlarla dostluk edemeyecek miyim yani..?

    22
  • Prof. Dr. Davut Aydüz Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) Savaşla İlgili Uygulamaları
    Yazan Prof. Dr. Davut Aydüz

    İslâm’da harp, yüce bir dava uğruna, fikir hürriyeti, düşünce hürriyeti adına, insanlığa giden yolları açma uğrunda yapılmıştır.
    Bununla beraber gerektiğinde sulha gitmeyi de ihmal etmemişlerdir. Çünkü sulh esas, harp ise tâlîdir.


    Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine’ye geldiğinde her yönden düşmanla sarılı idi;

    22
  • Prof.Dr.Suat Yıldırım Kur'ân-ı Kerim'e Göre Ehl-i Kitapla Diyalog
    Yazan Prof.Dr.Suat Yıldırım

    Zâtî sıfatlarından biri de Kelâm, yani konuşma olan Allah Tealâ kullarına değer vererek peygamberleri vasıtasıyla onlara hitap etmiştir. O, Kendisinin onlara hitabı ile yetinmeyip yaratıklarının dualarını, dileklerini dinler, onlara cevaplar verir. Böylece, iki tarafın karşılıklı konuşması demek olan diyalogu gerçekleştirir. Kelâm ilmi âlimlerinin ‘et-tenezzülatu'l-ilâhiyye ilâ ukuli'l-beşer’ dedikleri kabilden olan bu konuşmayı gerçekleştirmek için O, insanların lisanlarında bulunan kelimeleri kullanma lütfunda bulunur.

    20

Hakkımızda

Yeri olmadığı halde konuşmayı kendine ilke edinip, erdem insan olma vasfına vakıf olamayanlara; yeri gelmişken susmayarak en güzel bir hasletin örneğini göstermek için gönüllerini adamış,
hakkın rızasını kazanmayı kendilerine ilke edinmiş,
kendi nefslerinin savcısı, hakikatin avukatları olmaya namzet,
karalamalara tahammülleri olmayan,
anti propagandalara cevap vermeyi kendilerine "ulvi bir vazife" sayan gençleriz...

Gönül Bağlarımız