Nice ağladığı, gözyaşlarından değil, gözlerinden belli

Genc Adam

EZAN - DİYALOĞUN MEYVESİ

OSMANLI VE ECDADA SAYGI

SEVGİ DİLİNİ HAYAL EDİN

MUHTEŞEM YÜZYIL'A TEPKİ

A+ R A-
09 Oca

Nice ağladığı, gözyaşlarından değil, gözlerinden belli

Oy ver
(2 oy)

Sezai Karakoç'un "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" başlıklı abidevi şiirindeki o meşhur "nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil ayaklarımdan belli" dizelerinden hareketle yazdım başlığı.

Üstad'ı tanımayanlara ilk duyduklarında "imkânsız" dedirten; tanıyanların ise "hayır" diye karşılık verip gökyüzüne şapkalarını fırlattıkları ölümsüz sözlerden sadece biridir bu. Altı oğlunu Batı'ya vermiş bir babanın hüznünü, gamını, tasasını, kederini anlatan o meşhur "Masal" şiirindeki dizelere bakın isterseniz; bana hak vereceksiniz. 21 yaşında olduğu söylenir; evet, 21 yaşında iken kaleme aldığı Mona Rosa şiirine bakın, beni tasdik edeceksiniz. Hele orada "anlarsın ölüler niçin yaşarmış" mısrasına geldiğinizde heyecanı dorukta küheylanlar gibi havaya fırlarsınız.

Aynı hissiyatı "yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır; yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır" dizelerinde de yaşarsınız. Her neyse; Sezai Karakoç'u anlatmak bana düşmez. Had bilmek gerek. Haddini bilmeyene, hududunu tanımayana bir Molla Kasım gelir; haddini bildirir. Molla Kasım'lara muhatap olmadan çıkalım bu engin ve derin sulardan. Hele bir de yüzme bilmiyorsanız usulünce orada, Molla Kasım'a da gerek yok, kendiliğinizden boğulursunuz bir zaman sonra.

Yazının başlığında yaptığımız teşbih adına, ödünç aldığımız bir söz için girdik aslında bu kulvara. Hocaefendi'yi tavsif için aldım o sözü Üstad'dan. Uzun zamandan beri yorum sayfalarında sizlere Hocaefendi'yi, Hocaefendi'nin sohbet ortamlarını anlatarak, yapageldiği sohbetlerden bazı düşüncelerini, bazı tesbitlerini aktarmaya gayret ediyorum. 'Sebeb-i vürud'u bilmek mevzunun daha iyi anlaşılmasına vesile olacağı düşüncesiyle yapıyorum bunu. Gözyaşlarından yüz işmizazlarına varıncaya kadar bazı ayrıntıların, bazı detayların, dile getirilen hakikatlerin çok daha iyi kavranmasına yardımcı olacağı kanaatini taşıdığım için yapıyorum bunu. Hocaefendi gibi daha yaşarken tarihe mal olmuş bir şahsiyetin, tarihe 'doğru' mal olmasına, bir taraftan tarih yapılırken diğer taraftan tarihin yazılmasına küçük bir katkıda bulunmak için yapıyorum bunu. Hele bazı sohbetler veya bazı mabeyn muhabbetleri var ki; kayda alınmıyor; işte o ortamlardaki lal-u güher gibi sözlerin zayi olmaması ve başkaları tarafından da istifade edilmesi için yapıyorum bunu.

Yalnız itiraf edeyim, bu yazı silsilesine başlarken düşünmedim bunları. Her şeye nigehban olan Rabb'im şahid, aslında böyle bir seriyi hiç düşünmedim. Eğer düşünseydim çok daha önceden başlardım buna. "Ahh Müslümanlık Ahh" ve "İnanmayacaklar" başlıkları ile çıkan iki yazım oldu başta. Bu yazıların yazılmasına vesile teşkil eden sohbet ortamlarında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan vardı. Ne teyp ne video hiçbir şekilde kayıt altına alınmayan bu sohbetlerin, o sohbetlerde yapılan tesbitlerin umuma mal olması gerektiğini düşündüm. Hayır, düşünmedim; adeta iman ettim ve oturup kaleme aldım. Okuyucularımızdan gelen memnuniyet, gazete idaresinin "devam" teklifi ile iktiran edince biz de devam dedik ve bu günlere geldik. Hâlâ da devam ediyoruz.

Zihinde dolaşan 'Kurt'

Fakat, söz konusu sohbet ortamlarının tasviri ve tercihi bana ait bazı değerlendirmelerin anlatılması hususunda, yukarıda zikrettiğim müsbet manadaki şeylerin yanı sıra, o gün bugün içimi bir kurt gibi kemiren bir başka düşünce var benim zihnimde. Ne kadar uğraşsam da atamıyorum onu kafamdan. Bu yazının kaleme alınış sebebi de zaten bu 'kurt'u sizinle paylaşmak. Şöyle düşündürüyor içimdeki 'kurt'um bana: Ya ben bunları yazarken Hocaefendi'nin gerçekten daha doğru anlaşılmasına vesile değil de perde oluyorsam! Yayımlanmış onlarca kitabı, yüzlerce-binlerce sohbet kaseti, güncel manada Bamteli'ndeki görüntülü sohbeti, Kırık Testi'de editi yapılmış yazılı sohbet notları ve gazetemizde haftalık yayımlanan Kürsü sayfası ile direkt kendini kendi sesi ve kalemi ile anlatan 'zat'ın bu yazılarla anlaşılmasına değil de anlaşılmamasına sebebiyet veriyorsam! Sohbet ekseninde yapageldiğim yorumlar Hocaefendi gibi çok yönlü ve parçalı bir kimliğe sahip olan ve belki de Sezai Karakoç'un o meşhur dizeleriyle "Sevgili, Ey sevgili, En sevgili, uzatma dünya sürgünümü benim" diye Rabb'isine dua dua yalvaran devasa şahsiyete ve düşüncelerine fayda değil zarar veriyorsa!

Bir dilemma'nın içindeyim sizin anlayacağınız. Karmaşık duygular, "devam" ve "tamam" arasından gidip gelen düşünceler güvenin yünü, farenin peyniri kemirdiği gibi benim de beynimi kemiriyor nice zamandır. Yukarıda paylaştığım gibi bazen çok acımasızca ve insafsızca soruyorum kendime, kendi kendime yaptığım muhasebe ve murakabelerde; "Hocaefendi diyerek kendini mi anlatıyorsun?" diye. Cevap arıyorum bu soruya içimde. Önce ikna edici cevap bulmakta zorlanıyor ve "tamam" diyorum. Sonra cevap buluyorum ve diyenlerin dedikleri gibi; "parmak gökyüzündeki kameri gösterince, bakılacak olan yer parmak değil kamerdir. Sen bir parmaksın ve kamere işaret ediyorsun. Okuyucular biliyor nereye bakacağını, merak etme. Onlar parmağa değil, kamere hatta kamerin ötesinde kamerin sanatkârı olan Hz. Sani'ye bakıyor" diyor ve "devam" noktasında ikna oluyorum.

Bazen "bırak, perdesiz, hailsiz, vesilesiz konuşuyor zaten, araya girmeye ihtiyaç yok" deyip kestirip atıyorum. Sonra biraz ihatalı, biraz derin düşününce; Hocaefendi'yi hiç görmeden büyüyen, sohbet halkasında bir defa olsun yerini almayan/alamayan, sohbetin insibağından bir tek defa olsun istifade etme imkânı bulamayan yüzler, binler hatırıma geliyor ve "bütünüyle idrak olunamayan şey, bütün bütün terk edilmez ve edilmemeli" kaidesince "hiç olmazsa böyleleri için faydadan hali değil" diyorum; "çorbada tuz mesabesinde" diye de ilavede bulunuyorum.

Vefa mı? Lütfen kimse ağzına almasın vefa kelimesini bu konteks içinde. 15 günde bir yazılacak iki satır yazı ile vefamızı göstermiş olacaksak ne âlâ; ama bu, vefanın ne demek olduğunu bilmemenin yanı sıra, Hocaefendi'nin benim üzerimdeki hakkının cesametinden de haberdar olmama demektir. Şahsen ben vefalı olduğum kanaatinde değilim; değilim ama yerine göre değişen rolleriyle bir âlim, bir aydın, bir baba, bir ağabey, bir dost, bir nâsih, bir hoca ve bir lidere sahip olduğumun idraki içindeyim. Böylesi bir nimetin kadrini, kıymetini bilmediğinin farkında vefasız birisi olsam da, o nice ağladığı gözyaşlarından değil gözlerinden belli olan vefalılar vefalısı vefa abidesinin -yine Sezai Karakoç'tan mülhem- kalbinde taşıdığı "merhamet çınarında" taze bir yaprak gibi yer bulmayı, kuruyup da oradan sürgün olmamayı ümit ediyorum.

Dağınık oldu, biliyorum; çünkü dilemma içindeyim... Bu yazı ile yaptığım şey, sadece sizlerle bir hasbıhal...

 

Ahmet Kurucan - Zaman

Son değişiklik Pazartesi, 09 Ocak 2012 17:04

1 Yorum

  • Erkam

    Evet Mehmed Akif, üstad Necip Fazıl ve Seza Karakoç. Sözün bedelini ödemiş ve sözleri dinlenmeye layık insanlar. Ve anlaşılsalar, islamı anlamada bize ön ayak olacak insanlar. Biz öyle bir dine müntesibiz ki, doğru yolda olanlar hep engellemeler ve bedeller ile karşılaşmışlardır.Allah doğru yolda olanlardan kılsın bizi. Amin

    Erkam Cuma, 13 Ocak 2012 16:09 Yorum Bağlantısı

Yorum yapın

Lütfen "Yorumu Gönder" butonuna bir defa tıklayın. Yorumunuz yönetici onayı olmaksızın yayınlanacaktır. Yorumunuzu görmek için sayfayı yenileyebilirsiniz.

(*) işareti ile belirtilmiş alanların doldurulması zorunludur.

Gönüllüler Sayfamız

En Son Eklenenler

En Çok Okunanlar

En Çok Yorumlananlar

  • Resul Keleş "Ehl-i Kitapla Amentüde İttifakımız Var" ile ne kasdedilmektedir?
    Yazan Resul Keleş

    Soru: Günümüzde itikad-i kamil noktasında İslam'dan başka bir din yokken "Ehl-i Kitapla Amentüde İttifakımız Var" sözü ile ne ifade edilmeye çalışılmaktadır?

    Bazı çevreler tarafından kasıtlı olarak saptırılan ve bir takım çevreler tarafından ise gerçek manada anlaşılmasında güçlük çekilen bu konuda, evvela bahse mevzu konunun(1) sadece "başlığı" itibari ile değerlendirilmeyip, tüm içeriği ile bir bütün olarak ele alınması, mülahaza edilmesinde fayda olacağı kanaatindeyiz.

    30
  • Dr.Emin Şimşek Hizmet için okul mu, başörtüsü mü?
    Yazan Dr.Emin Şimşek

    Soru : “Okumayı istemek ile okumamak arasında kalan bir insan ne yapmalı . Ülke ve millet adına okumak mı yararlıdır, okumamak mı' Dinin füruata ait bir meselesinde bu denli hassas olmak mı, yoksa tercihini başka istikamette kullanmak mı gerekli' Kişi kanaatı vicdaniyesi ile bu mevzuda hükmünü verip öyle davranmalıdır.

    27
  • Ömer Sevinçgül Kitap ehlini dost edinmeyin...
    Yazan Ömer Sevinçgül

    Bir ayet okudum.."ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin. onlar birbirlerinin dostudurlar. sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez." diyor... bizim rum, ermeni, yahudi komşularımız var... birbirimize gider geliriz... ayrıca, benim okulda arkadaşlarım var, kimi yahudi, kimi hristiyan... onlarla dostluk edemeyecek miyim yani..?

    22
  • Prof. Dr. Davut Aydüz Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) Savaşla İlgili Uygulamaları
    Yazan Prof. Dr. Davut Aydüz

    İslâm’da harp, yüce bir dava uğruna, fikir hürriyeti, düşünce hürriyeti adına, insanlığa giden yolları açma uğrunda yapılmıştır.
    Bununla beraber gerektiğinde sulha gitmeyi de ihmal etmemişlerdir. Çünkü sulh esas, harp ise tâlîdir.


    Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine’ye geldiğinde her yönden düşmanla sarılı idi;

    22
  • Prof.Dr.Suat Yıldırım Kur'ân-ı Kerim'e Göre Ehl-i Kitapla Diyalog
    Yazan Prof.Dr.Suat Yıldırım

    Zâtî sıfatlarından biri de Kelâm, yani konuşma olan Allah Tealâ kullarına değer vererek peygamberleri vasıtasıyla onlara hitap etmiştir. O, Kendisinin onlara hitabı ile yetinmeyip yaratıklarının dualarını, dileklerini dinler, onlara cevaplar verir. Böylece, iki tarafın karşılıklı konuşması demek olan diyalogu gerçekleştirir. Kelâm ilmi âlimlerinin ‘et-tenezzülatu'l-ilâhiyye ilâ ukuli'l-beşer’ dedikleri kabilden olan bu konuşmayı gerçekleştirmek için O, insanların lisanlarında bulunan kelimeleri kullanma lütfunda bulunur.

    20

Hakkımızda

Yeri olmadığı halde konuşmayı kendine ilke edinip, erdem insan olma vasfına vakıf olamayanlara; yeri gelmişken susmayarak en güzel bir hasletin örneğini göstermek için gönüllerini adamış,
hakkın rızasını kazanmayı kendilerine ilke edinmiş,
kendi nefslerinin savcısı, hakikatin avukatları olmaya namzet,
karalamalara tahammülleri olmayan,
anti propagandalara cevap vermeyi kendilerine "ulvi bir vazife" sayan gençleriz...

Gönül Bağlarımız